Ayşegül Yıldız
1. Bölüm
Hayalini kurduğum öğretmenlik mesleğine kavuşmuştum ve mesleğimin ilk günüydü. Görev yerim Anadolu’nun güzel köylerinden biriydi. Köye henüz inmiştim ve doğruca okula gitmem gerekiyordu. Okula ulaştığımda karşımda beyaz yakalı, mavi önlüklü çocuklar görmeye başladım. Heyecanlılardı ve on kişiydiler. Belli ki onlar da benim gelmemi bekliyordu. Sıkı arkadaş oldukları belliydi. Tam o onlara iyice yaklaşmıştım ki köşede oturan başka bir çocuğu gördüm. Bir tekerlekli sandalyede oturuyordu hüzünle. Tekerlekli sandalyenin derme çatma olduğu her halinden belliydi. İki yana iki bisiklet tekeri takılmış ve tahtalardan yapılmış bir sandalyeydi bu. Sandalyenin hemen ardında bir kadın duruyor ve bir elini çocuğun omzuna koymuş, diğer eliyle sandalyeyi tutuyordu. Çocuklara yaklaştım ve selam verdim:
-Merhaba çocuklar. Yeni öğretmeniniz benim. Bugün mesleğimde ilk günüm, dedim.
Bir yandan da sandalyede duran çocuğun annesine baş işaretiyle selam verdim. Çocuklar mutluydu fakat okul, uzaktan fena görünmese de yakından çok kötü görünüyordu. Pencerelerin bir kısmı kırık, duvarların sıvaları dökülmüştü. Okulun içine doğru yürüdüm, peşimden de çocuklar geliyordu. Tekerlekli sandalyede olan çocuğu da annesi güçlükle peşimden getiriyordu.
Okul binasının içine girdiğimde canımın sıkıntısı daha da arttı. Sınıf demek için buraya bin şahit gerekliydi. Ayağı kırılmış sıralar, yarısı olmayan tahta, etrafta tebeşire benzeyen alçı parçaları… Duvarda solmuş bir bayrak ve İstiklal Marşı…
Böyle bir manzarayı filmlerde bile görmemiştim, kitaplarda okumamıştım. Benim gibi İzmir’de doğmuş ve büyümüş birisi için kabus gibi bir hayat başlamıştı bile. Bir yerlere oturmak istedim fakat oturulacak yer bile yoktu. Öğretmen odasına doğru yürüdüm. Orada da durum farksızdı. Çocuklara yöneldim ve:
-Çocuklar, bu ortamda eğitim öğretime devam etmek imkansız. Buraya kaç senedir öğretmen gelmiyor, geçen sene siz ders görmediniz mi?
Bu esnada öğretmen lojmanı gelmişti aklıma. Bir anda her şeyi bırakıp yeniden yaşadığım şehre dönmeyi düşündüm. Bu kadar olumsuzlukla mücadele edecek gücü kendimde bulamıyordum. Hatta bir ara ağlayacak gibi olmuştum ki tekerlekli sandalyedeki çocukla göz göze geldik. Ağlamamak için sordum ona:
-Adın ne senin?
Işıldayan gözlerle ve neşeyle cevap verdi:
-Kasım.
-Söyle bakalım Kasım, sen olsan nereden başlardın şimdi burasını eğitime hazır hale getirmek için, diye sordum.
Aslında öylesine sormuştum. Ağlamamak için sormuştum. Kasım öyle bir öz güvenle konuşmaya başlamıştı ki içim aydınlanmıştı:
-Öğretmenim, dedi. Buradaki işlerin hepsi hallolur. Siz üzülmeyin, düşünmeyin. Ailelerimiz yardım edecektir. Aslında biz sizi biraz daha geç bekliyorduk, o yüzden hazırlanamadık. Dün kasabadan haber gelince bu sabah biz de okul binasına geldik. Yaz boyu ailelerimiz tarla işleriyle meşguldü ama artık onlar bitti. Bir haftada burayı cennete çeviririz inanın buna.
Kasım konuştukça annesinin de yüzü gülüyordu. Devam ettim:
-Ama nereden başlayacağız, demedin halen…
Kasım’ın annesi bu kez söze girdi:
-Öğretmenim, önce bize gidelim. Bir çay içelim, yemek yiyelim. Daha sonra muhtara geçer yapılacak işleri konuşuruz.
Diğer çocuklara döndüm ve:
-Bugün ders yok çocuklar. Hatta yarın da yok, ertesi gün de yok, daha ertesi de olmayabilir. Derslere başlayacağımız vakit ailenize haber edeceğim, dedim.
Kasım ve annesinin yanına düştüm ve yürümeye başladım. Aslında fena bir yer değildi burası. Belki de benim büyük hikayem burada başlayacaktı. Filmlerde, kitaplardaki gibi bir hikaye olacaktı bu. Bu köyde en güzel anıları yaşayacaktım. Kısa bir yürüyüşten sonra kapısının önünde tavukların didindiği, kedilerin yan gelip yattığı bir bahçenin önünde durduk. Kasım’ın annesi:
-Buyurun öğretmenim, dedi. Bizim fakirhane burası.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder