25 Ekim 2025 Cumartesi
Cumartesi
TABLO
İKİ KELİME
ODALAR
AH BİR BULSAM
SADECE HUZUR
BÜYÜMEK
KATLANMAK GEREK
O YANINDAYSA
SAYALIM, SEVELİM
ÖĞRETMENLER
BİR FİLM MACERASI
İLK YILIMIN ANISI
Zeynep Ada Karadaş
Okula başlama yaşım gelmişti ve çok sevinçliydim. Oldum
olası okulu hep sevdim. Rengarenk sınıflar, resimli kitaplar, yeni arkadaşlar
ve güler yüzlü bir öğretmen… Okulum biraz uzaktı ama sorun yoktu çünkü babam da
aynı okulda öğretmendi. Her sabah onunla okula gitmek büyük bir keyifti benim
için. Masal gibi bir hayattı yaşadığım. Hani çizgi filmlere, hikâye kitaplarına
konu olabilecek bir hayat. Bir an önce okuyabilmek istiyordum, yazabilmek
istiyordum. Çok çaba sarf ediyordum ve babam da en büyük yardımcımdı. Öğrenci
olmak ne güzel bir şeymiş diye düşünürken birdenbire işler tersine dönmeye
başladı.
Oysa daha okumaya başlayacaktım, yazılar yazacaktım. Aileme
şiirler yazacaktım. Kendi masalımı kendim okuyacaktım. Ödevlerim bittikten
sonra elime bir kitap alıp hayal alemine dalacaktım. Hatta bahar geldiğinde
sınıfça gideceğimiz piknikleri düşünüyordum bazen ve düşündükçe okulu daha da
çok seviyordum. Hafta sonları çok sıkıcı geliyordu bana. Çoğu arkadaşımın
aksine keşke haftanın yedi günü okul olsa diye düşünüyordum ama işte her şey
birdenbire tersine döndü.
O zamanlar her şeyi anlayabilecek yaşta değildim. Sadece
ailemin söylediklerini hatırlıyorum: Bir süreliğine okullar tatil…
Bu bir süre hiç bitmedi. Önce başka sürelere ertelendi
ardından okul yerine dersleri tabletten ya da bilgisayardan dinleyebileceğimiz
söylendi. Sınıf yoktu, sıralar yoktu, öğretmenimiz sadece bir ekrandan
ibaretti. Normalde insanlar okul sıralarının rahatsızlığından bahseder ama ben
o sıralarda evdeki çalışma masamdan daha rahattım. Gün boyu evin içindeydim.
Evet, ailemle birlikte olmak da güzel bir duyguydu ancak ders, okulda
olmalıydı. Yatak odasında yemek yemek ne kadar abesse evden ders dinlemek de o
kadar abesti. Daha önceden birazcık cazip gelen ekran, artık çok sıkıcıydı.
Gözlerim yoruluyor, zihnim karışıyordu. Zoraki oynamak zorunda kaldığımız bir
oyun gibiydi her şey. Günler, haftalar böyle geçti. Bir dönemi böyle kapattık.
Evet, öğretmenimiz yeterince çaba sarf ediyordu fakat yine
de okul olmalıydı, okulun bahçesi olmalıydı, simit ve kraker kokan sınıflar
olmalıydı, sınıfta yaramazlık yapanlar olmalıydı, okulun girişinde bir nöbetçi
öğrenci olmalıydı, teneffüslerde okul bahçesi kuş ve çocuk sesleriyle
dolmalıydı…
Çok sevdiğim okulda ilk senemin böyle geçeceğini söyleseler
inanmazdım ama böyle geçti çünkü tüm dünyayı evlere kapatan salgının ilk senesi
benim okuldaki ilk seneme denk gelmişti.
Söğüt Ağacı
YÜKSEKLERDE BİR YAŞAM MÜCADELESİ
MAYDANOZ
BÜYÜK MİRAS
YENİ DÜNYA KAPISI
CEVAPSIZ YANKI
Büyük Değişim
UZAYLILAR GELDİĞİNDE
ESKİDEN
HERKESİN BİR DERDİ VAR AMA BİZİMKİ BAŞKA
24 Ekim 2025 Cuma
Geçmiş ve Geleceğin Kesiştiği Yer
Sıcak bir yaz günüydü, arkadaşlarıyla parka gitmeye karar
vermişti. Hep birlikte piknik yapmayı planlıyorlardı. Bulaşacakları saat
gelmişti bile. Fakat parkın girişine geldiklerinde her şey normal görünse de
havada tuhaf bir sessizlik vardı. Kuşların cıvıltısı bile sanki boğulmuş
gibiydi.
Piknik alanına doğru yürürken yerden hafifçe yükselen ince
bir sis tabakası fark ettiler. Sis, adeta canlıymış gibi etraflarını sarıyor,
yollarını belirsizleştiriyordu. Arkadaşlar birbirlerine baktı:
-Daha önce böyle bir sis görmedim hiç, dedi biri.
Tam o sırada, uzaktan hafif bir fısıltı duyuldu; anlamak
imkansızdı ama kelimeler kulağa eski ve gizemli bir dilde söyleniyormuş gibi
geliyordu. Kalpler hızla çarparken ekibin gözleri parkın derinliklerinde,
ağaçların arasında beliren eski, terk edilmiş bir kulübeye takıldı.
-Girmeli miyiz, diye sordu biri. Sesinde hem merak hem de
ürperti ve korku vardı.
Arkadaşlar adım adım kulübeye doğru ilerlerken sis daha da
yoğunlaştı ve etraflarını tamamen sardı. İçeriye girdiklerinde zaman donmuş
gibiydi ve içerde eski bir masa üzerinde yarım kalmış bir oyun ve duvarda garip
semboller gördüler. Fakat en dikkat çekici olan şey, kulübenin tam ortasında,
yerden hafifçe yükselen ve puslu bir ışık saçan küçük bir kutuydu.
Bir şey, onları o kutuya doğru çekiyordu... Ama kimse ne
olduğunu tam olarak bilmiyordu.
Kulübenin içinde, puslu ışık saçan küçük kutuya doğru
yaklaştılar. Kutunun üzeri eski ve kararmış deriyle kaplıydı, üzerinde garip
işaretler kazınmıştı. Kutuyu açmaya çalışan ilk kişinin eli titredi ama merak
galip geldi. Kutunun kapağı yavaşça aralandığında içinden incecik, el yazısıyla
yazılmış bir parşömen çıktı.
Parşömenin üstünde eski bir harita vardı. Harita,
bulundukları parkı gösteriyordu ama normal haritalardan farklı olarak parkın
derinliklerinde hiç bilinmeyen bir bölme işaretlenmiş ve bir şöyle yazılmıştı: Gölgelerin
Kapısı.
-Burası parkta herkesin bildiği ama görmezden geldiği bir
yer, dedi haritayı inceleyen arkadaşlardan biri. Ardından ilave etti:
-Belki de insanların burayı bilmemeleri için gizlemişler.
Haritayı yanlarına alarak buradan ayrıldılar, adımlarını bu
gizemli bölmeye doğru çevirdiler. Haritadaki işaretleri takip etmeye
başladılar. Sis hâlâ çevrelerindeydi ve bu sis içinde şekiller, gölgeler
hareket ediyordu. Bazen bir gölge hızlıca kayboluyor bazen de uzaklardan
fısıltılar geliyordu.
Yürürken ağaçların arasında eskiden yapılmış ama zamanla
doğanın yuttuğu eski taş duvarlar gördüler. Haritaya göre bu taş duvarlar Kapıya
giden yolun işaretleriydi.
En sonunda taş duvarların arasında küçük, gizli bir geçit
buldular. Geçit, yosun ve sarmaşıklarla neredeyse tamamen kaplanmıştı.
Arkadaşlardan biri cesaretini toplayıp geçidin içine adım attı.
İçerisi karanlık ve soğuktu. Neyse ki yanlarında fener vardı
ve fenerlerin aydınlattığı yolda ilerlediler. Geçidin sonunda, eski taştan bir
kapı vardı; kapının üzerinde aynı kutuda gördükleri işaretler vardı. Kapıyı
itince kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı.
İçeride büyükçe bir oda vardı ve odanın tam ortasında, eski
bir tahta sandık duruyordu. Sandığın üstünde bir not vardı:
Sandığı
arayan, hazır ol! Bu kapıdan geçince hayatın bir daha asla aynı olmayacak.
Arkadaşlar
birbirlerine baktılar. İçlerinden biri cesurca sandığın kapağını kaldırdı.
Sandığın içi, antik görünümlü, parıldayan nesnelerle doluydu. Ama dikkatlerini
çeken, sandığın tam ortasında duran küçük, siyah bir kitabın üzerindeki
yazıydı: Zamanın Anahtarı.
Tam o anda, kapı kendiliğinden kapandı ve oda birden
titremeye başladı.
Oda titrerken arkadaşlar birbirlerine sıkıca tutundular. Zamanın
Anahtarı adlı siyah kitabı açmaya cesaret eden en meraklı olanı, parmakları
hafifçe titreyerek kapağı kaldırdı.
İç sayfalar sararmış ve eskiydi. Kitabın ilk sayfası eski
bir yazıyla yazılmıştı ama bu yazının altında günümüz alfabesi ve diliyle bir
yazı daha vardı, şunlar yazıyordu:
Bu kitap, zamanı bükme gücüne sahip kadim bir sırdır.
Onu açan kişi, geçmişle gelecek arasında bir yolculuğa
çıkar ancak uyarılır.
Bu yolculuk kolay değildir ve geri dönüşü her zaman
garanti değildir.
Birden odanın içindeki ışıklar değişmeye başladı; duvarlarda
gölgeler kıpırdıyor sanki odaya gizlenmiş başka varlıklar onları izliyordu.
Kitabı açan arkadaş, içindeki ilk sayfayı çevirdiğinde sayfadan hafif bir rüzgâr
esti sanki kitap canlıymış gibi.
-Burası... burada bir harita var, dedi.
Harita, parktaki gizemli bölmeden çok daha büyük bir alanı
gösteriyordu ve haritanın ortasında devasa bir saat sembolü vardı. Saatin
ibreleri garipçe hareket ediyordu, bazen ileriye bazen geriye gidiyordu.
Birdenbire sandığın içinden yumuşak bir ses yükseldi:
-Seçiminizi yapın: Geçmişi değiştirmek mi, yoksa geleceği
görmek mi?
Arkadaşlar birbirlerine baktılar. Her biri kendi içinde bu
ikilemde tereddüt etti.
-Ya bir şeyleri bozarsak, dedi biri korkuyla. Ya zamanda
takılıp kalırsak?
Bir diğeri ise gözleri parladı:
-Belki de cevaplar burada, ailelerimizin, hayatlarımızın
gizemleri burada saklı.
Tam o anda, oda aniden karardı ve zaman adeta dondu.
İçlerinden biri fısıldadı:
-Bu kitabı kullanmalıyız. Ama önce, ne yapmak istediğimize
karar vermeliyiz.
Tam bu sırada, kapı sertçe çarptı ve odanın köşesindeki eski
saat, aniden çalışmaya başladı. Dakikalar hızla akmaya başladı, zaman onları
içine çekiyordu.
Birden kendilerini, saat sembolünün ortasında buldular,
etraflarındaki dünya şekil değiştirmeye başladı. Geçmişin ve geleceğin
görüntüleri birbirine karışıyor, eski anılar ve henüz yaşanmamış olaylar
gözlerinin önünde beliriyordu.
Ve işte o an, içlerinden biri ileriye doğru adım attı ve
yüksek sesle konuştu:
-Artık seçim zamanı... Zamanın Anahtarı’nın sırrı bizimle.
Arkadaşların gözleri, etraflarında dönen zamanın akışına
şaşkınlık ve hayranlıkla bakıyordu. Her biri farklı anılar, olasılıklar ve
geleceğin muhtemel görüntüleri arasında savruluyordu. Fakat zamanın bu
karmaşasında en belirgin olan, o anın ne denli kırılgan ve önemli olduğuydu.
İleri adım atan kişi, elindeki kitabı sımsıkı kavrayarak
konuştu:
-Biz burada sadece izleyici değiliz. Bu bizim seçimimiz. Geçmişteki
hatalarımızı düzeltebilir, sevdiklerimizi koruyabilir veya geleceğe dair
bilinmezlikleri görebiliriz. Ama unutmamalıyız, her seçim bir bedel getirir.
Diğerleri sessizce onu dinliyordu. Oda, aniden eski saatten
yayılan mavi ışıkla doldu ve zamanın içinde yavaş yavaş kaybolan görüntüler
netleşmeye başladı. Bir an için, herkes kendi hayatından en çok pişman olduğu
veya merak ettiği anı düşündü.
Tam o sırada, karanlık köşeden bir ses yükseldi:
-Zamanın Anahtarı sadece bir araçtır. Onu kim kullanırsa, o anın kaderi
belirlenir. Ama dikkat edin... Kaderin iplerini oynatmak, dengeleri bozabilir.
Ses, kulübede gördükleri puslu ışıkla parlayan kutudan geliyordu.
Arkadaşlar birbirlerine baktı, kimse bu sesi daha önce
duymamıştı. İçlerinden biri cesaretini toplayarak sordu:
-Peki ya geri dönüş olmazsa? Ya birini kurtarırken bir başkasını kaybedersek?
Ses bir an sustu, sonra yanıt verdi:
-İşte tam da bu yüzden karar sizin. Zaman yolculuğu bir ödül değil, bir
sınavdır.
Bir süre sessizlik oldu. Sonra, en genç olanı ağır ağır
kitabı kapattı ve dedi ki:
-Bence önce geleceğe bakalım. Belki orada yapmamız gerekenleri, doğru yolu
görebiliriz.
Bir başkası ise şöyle dedi:
-Ben geçmişe gitmek istiyorum. Yapamadıklarımızı düzeltebilmek, belki
hayatlarımızda yeni bir sayfa açabilir.
Üçüncüsü derin nefes aldı:
-Ya ikisini birden yapabilirsek? Belki de kitabın sırrı tam da bunu
yapabilmektedir.
Tam o sırada, odanın içindeki ışıklar tekrar titremeye
başladı ve zamanın içinde hareket eden saat sembolü, birden parıldamaya
başladı. Saatin ibreleri hızla dönüyor, sonra duruyor ve yeniden dönüyordu.
Arkadaşlar, ellerini tutuşarak kitabı bir kez daha açtılar.
İç sayfalar hafifçe parladı ve ortaya yeni bir mesaj çıktı:
Zamanın Anahtarı, sadece cesur olanlara iki yol sunar: Geçmişin gölgeleriyle
yüzleşmek ya da geleceğin ışığında yol bulmak.
Ama unutmayın, her yolculuk dönüşü olmayan bir kapıdır.
O anda, odanın sınırları yavaşça çözülmeye başlamıştı ve
onları bekleyen yeni maceranın kapısı aralanmıştı…
23 Ekim 2025 Perşembe
EFSANE ŞAİR
SONUCU OLMAYAN ARAYIŞ
BİR BAŞLAYAMAMA SORUNSALI
22 Ekim 2025 Çarşamba
BEKLENMEDİK TANIŞMA
İKİNCİ DOĞUM GÜNÜ
Hazırlanıp okula gitmek için yola koyuldu. Sabahın serinliği yüzüne vurduğunda biraz kendine gelir gibi oldu. Geç kalmamak için adımlarını hızlandırarak yoluna devam ettiğinde henüz birkaç esnaf kepenklerini açıp müşterilerini beklemeye başlamıştı. Okula doğru yürürken içinde bir his vardı. Bugün diğer günlerden farklı olacaktı. Ne farkı olacak bilmiyordu, bu his içine nereden doğdu bilmiyordu ama farklı olacaktı, bunu biliyordu.
Okula girdiğinde her zamanki kalabalık onu karşıladı. Onlarca öğrencinin arasından bir hayalet gibi geçip sınıfına gittiğinde ders başlamak üzereydi. Birkaç dakika başını masasına koydu. Daha sonra öğretmen sınıfa girip öğrencileri selamladıktan sonra derse başladı. Öğretmenin sesi bir uğultu gibi kulaklarında yankılandı, defterine yazdığı cümleler yarım kaldı, göz kapakları gözlerini örtmek için mücadele vermeye devam etti. Her şeye rağmen anlamaya çalışıyordu fakat nafile. Gözleri yavaşça camdan dışarı kaydığında bir çocuk gördü. Okuldan biri olamazdı, ders saatinde dışarıda işi neydi? Dışarıdan biri olsa okul bahçesinde ne arıyordu? Belki bir akrabasını falan ziyarete gelmiştir diye düşünürken dakikalar birbirini kovalamış, zil çalmıştı. Öğretmen sınıftan çıktıktan sonra biraz daha çocuğu izledi. Hareketleri biraz farklıydı. En sonunda merakına yenik düştü ve onunla tanışmak için bahçeye indi.
Çocuğun yanına gittiğinde çocuk sanki eski dostunu görmüş gibi samimi bir gülümsemeyle onu karşıladı. Tanıştılar, uzun uzun sohbet ettiler. Sanki uzun zamandır tanışıyorlarmış gibi… Ve zil çaldığında çocuk son olarak şunu söyledi:
-Monotonluk içinde kaybolan, kendi hikâyesini yazamaz.
Ne dediğini anlamamıştı fakat çocuk gözden kaybolmuştu bile. Bu kelimeler kafasının içinde dönüp duruyordu. Neden aniden ona böyle bir şey demişti, neden bir açıklama yoktu ve nasıl aniden gözden kaybolmuştu? Bunları düşünerek sınıfına ulaştı. Bu sözleri düşünmeye devam etti. Anlayamıyordu, ne demek istemişti? Düşündü, düşündü, düşündü… Sonunda bulmuştu. Kelimeleri tek tek düşünmüş, ince elemiş, sık dokumuş ve bulmuştu. Yani bugün olduğu gibi artık birbirinden farkı kalmayan günlerde kaybolursa diğer insanlardan onu ayıran özelliği ne olacaktı? Demek ki bir şeyler yapmalıydı. Kendi olabileceği, kendini diğer insanlardan ayırabileceği bir şeyler… “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.” demişti Peygamber de bir hadiste.
Belki de bu çocuk tamamen uykusuzluk yüzünden gördüğü bir hayaldi. Bunu bilmiyordu fakat bildiği bir şey vardı; bundan sonra başkalarının onun için çizdiği rutinin dışına çıkacaktı. Kendi hikâyesini başkalarının kalemiyle değil kendi kalemiyle yazacaktı, kendi hikâyesini kendi sesinden duyacaktı.
Tam da hissettiği gibi olmuştu. Bugün diğer günlerden farklıydı. Hem de çok farklı. Bugün onun yeni doğum günüydü. Bugünden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı çünkü artık anladı ki aslında hiçbir gün aynı değildi, her günün kendine has, anlatılmayı bekleyen hikâyeleri vardı ve o, bu hikâyeleri iliklerine kadar yaşayıp belki de başkalarına anlatacaktı. Bugün bir söz verdi kendine, kendini geliştirmeye dair. Ve bilinmeyen çocuğun söylediği söz, her zaman onun ilham kaynağı oldu.
21 Ekim 2025 Salı
DEĞİŞİK KIŞ
19 Ekim 2025 Pazar
GEMİLERLE GELEN UMUT
Ben Fatıma.
Gazzeliyim.
On yaşındayım ama kalbim kırk yaşında.
Bedenim yaşıyor ama ruhum öldü.
Okula gitmiyorum çünkü okulum yok.
Bombalar okulla beraber geleceğimizi de yıktı.
Oyun oynamıyorum çünkü arkadaşım yok.
Yine bombalar onları bizden aldı.
Ramazan değil ama oruç tutuyorum.
Yemek olmayınca kendimi böyle avutuyorum.,
Namaz kılıyorum ama vakti bilmiyorum.
Ezan okunmadığından güneşe bakıyorum.
Camiye gitmek istesem de gidemiyorum.
Yıkılmamış cami bulamıyorum.
Ben bunları yaşarken, dünyada neler oluyor?
Bu hapishanenin dışında, insanlar nasıl yaşıyor?
Bizi umursamayıp, rahatça mı yaşıyorlar?
Haberleri izleyip, ah, vah mı ediyorlar?
Sonra hiçbir şey yokmuş gibi, katili mi destekliyorlar?
Yoksa vicdanlarını mı dinliyorlar?
Söylemekle kalmayıp, elinden geleni yapmayı mı deniyorlar?
Bizim de insan olduğumuzu, haklarımızın olduğunu
Biliyorlar mı? Bilmiyorlar mı?
Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var.
Hepsi olmasa da iyi insanlar var.
Elinden geleni yapan, harekete geçen insanlar.
Bizim için gemilerle geliyorlar.
Bize umut veriyor, yalnız bırakmıyorlar.
Diğerleri gibi üç maymunu oynamıyorlar.
Onlar olmasa da Allah var.
Yalnız olanlar susanlar.
Bildiğim bir şey var: Yalnız değiliz.
TERS OKUL
Rukiye Tokgöz
I. Bölüm
Şevket Hoptik Ortaokulu’na hoş geldiniz. Burası benim okulum. Hiçbir farklı özelliği yok. Sadece sıradan bir okul. Her okul gibi bizim okulun da bir hayvanat bahçesi var. Gerçi bu normal bir şey olduğu için kimsenin ilgisini çekmiyor ama olsun, bu da gayet normal. Merdivenleri sadece yukarı çıkmak için kullanıyoruz, aşağı inmek için kaydıraklar ve her kaydırağın altında top havuzları var. Dağılan topları toplamak için görevliler de var. Okul formamız ayıcıklı pijama ve beden eğitimi derslerinde takım elbise giymek zorunlu. Hafta içi okula gitmiyoruz, hafta sonu gidiyoruz. Yani iki gün okul, beş gün tatil yapıyoruz. Okul saat 13.00’te başlayıp 17.00’de bitiyor. Her gün 4 ders işliyoruz. İlk gün okul çıkışında ve son gün girişte İstiklal Marşı okuyoruz. Hocalar dört dersin ikisinde oyun oynatıyor ve ödev vermek yasak. Evde ders çalıştığımda annem kızıp oyun oynamamı söylüyor oysaki ders çalışmak çok daha zevkli. İyi bir öğrenci olabilmek için oyun oynamayı bırakmamalıymışım. Hocalar derse parti şapkası gibi şeyler takarak renkli parti kıyafetleriyle geliyorlar. Ciddi ve şık görünen kıyafetler giymeleri yasak. Minderlerin üzerinde yuvarlanarak güle oynaya ders işliyoruz. Gerçi bunları size niye anlattım ki sanki? Normal bir okul burası, anlatılacak bir yanı yok. Bunlar herkesin bildiği şeyler.
Size asıl anlatmam gerekenler bunlar değil, birkaç ay önce yaşadıklarımız. Her şey gayet normaldi, normal bir okul hayatı yaşıyorduk; ta ki o güne kadar.
Günlerden pazartesiydi. Tatilin ilk gününün nasıl hissettirdiğini bilirsiniz; can sıkıntısından yerinde duramazsınız, zaten 7’de kalkmışsınızdır, önünüzdeki beş günün nasıl geçeceğini kara kara düşünürsünüz. Ben de tam olarak bu haldeydim. Saat 12’de, sınıf grubundan bir mesaj geldi. Hoca; ders başlayalı 4 saat olduğunu ve hâlâ kimsenin gelmediğini, geç kaldığımız için hepimizi disipline vereceğini, hemen okula gelmemiz gerektiğini söylüyordu. Okula gitmek işime gelirdi tabii ama bu mesajda normal olan hiçbir şey yoktu. Bir kere, bugün günlerden pazartesiydi ve doğal olarak okul yoktu. Nasıl ders başlamış olabilirdi ki? Bugün okul olsa bile ders daha başlamamış olurdu. Bizim derslerimiz 13.00’te başlıyordu, 08.00’de değil. Diyelim ki bugün okul vardı ve dersler 8’de başlıyordu; geç kalmamız hoca için bir disiplin suçu olmamalıydı, aksine geç kalmamıza göz yummalıydı çünkü normal olan geç kalmamızdı. Ayrıca geç de kalsak hocanın okula gelmemiz için bizi zorlamaya hakkı yoktu, böyle bir şey yaparsa okuldan atılırdı. Çok ama çok tuhaf bir durumdu bu. Ama ne kadar tuhaf bir durum olursa olsun mutlaka okula gitmeliydim. Hem belki de kafamdaki sorulara orada bir cevap bulurdum. Bu düşünceyle hemen ayıcıklı pijamamı giydim, pazar arabamı aldım ve evden çıktım. Tüm öğrenciler benim gibi düşünmüş olacak ki herkes okuldaydı. Ama bugün daha çok şeye şaşıracağımızı bilmiyorduk.
II. Bölüm
Okula gittiğimizde en büyük şoklarımızdan birini yaşadık. Hocalar içeri girmemize izin vermediler ve İstiklal Marşı okumak için sıraya geçmemizi istediler. Neler oluyordu? Biz İstiklal Marşı’nı okulun ilk günü çıkışta okurduk. Bugünün okulun ilk günü olduğunu varsaysak bile mantıksız olurdu. Yine de itiraz etmeden sıraya geçtik. Müdür “Rahat” dedi. Biz “Hazır ol” demesini beklerken konuşmaya başladı. En az 15 dakika boyunca konuştu. Aslında anlatmak istedikleri birkaç cümleden ibaretti: Formalarımıza kızmış ve formanın da beden kıyafetinin de değiştirileceğini söylemişti -ki bu çok saçmaydı çünkü formayı belirleyen oydu- derse en fazla iki dakika geç kalabileceğimizi, bugünkü gibi dört saat geç kalma gibi bir durum olursa okuldan atılacağımızı; okulun beş gün olduğunu ve pazartesi girişte ve cuma çıkışta İstiklal Marşı okunduğunu, derslerin 08.00’den 16.00’ya kadar sürdüğünü hatırlatmak istediğini söylemişti. Bu kadar kısa şeyleri söylemek bu kadar uzun sürmemeliydi. Zaten konuşma yapması yeterince tuhaf değilmiş gibi bir de elimizde pazar arabasıyla 15 dakika bekletmişti bizi. Söyledikleri de çok saçma şeylerdi. En basitinden okul beş gün değil, iki gündü. Hem “Hatırlatmak isterim.” cümlesi de neyin nesiydi? Sanki her zaman bunlar böyleymiş gibi konuşmuştu. Yine de okula girdik ve bence en büyük şokumuzu yaşadık. Kaydıraklar ve top havuzları kaldırılmış, yerine merdiven konulmuştu. Bir anlığına merdivenler gözüme çok uzun göründü. Zoraki merdivenlerden çıktık. Sınıftaki minderlerde yuvarlanmayı hayal ederken bizi karşılayan görüntü, düzenli bir şekilde dizilmiş sıralar oldu. Bu sıralar çok sertti ve iki kişi bir sıraya oturmak zorundaydık. Çanta asmak için yapılan askılar ise pazar arabalarımız için hiç uygun değildi. Derken hoca sınıfa girdi. Takım elbise giyiyordu ve üzerinde öğretmen önlüğü vardı. Yüzü sirke satıyordu. Oysa biz bu hocayı en renkli, eğlenceli hocalardan biri olarak bilirdik. Daha biz buna şaşıramadan hoca tekdüze bir sesle konuşmaya başladı. Artık pazar arabası değil, sırt çantası getirecektik. Ders kitapları dağıtılacak, ders kitabı olan her ders için defter alınacaktı. Her dersten en az 4 test kitabı bitirilecek, günde 200 paragraf sorusu çözülecekti. Ek olarak hocalar da ödev verecekti. Okul çıkışlarında da 1 saat kursa kalacaktık. Az kalsın şaşkınlıktan çığlık atacaktım. Nasıl böyle bir şey olabilirdi? Bir günde nasıl her şey tersine dönüp kurallar çok katı olabilirdi? Acaba herkes gerçeğin tam tersini söyleme oyunu mu oynuyordu? Yoksa bunların hepsi bir şaka mıydı? Emin olmak için tarihe baktım; hayır, 1 Nisan değildi. Sonunda ders bitti ve teneffüse girdik. Okuldaki tüm öğrenciler şaşkın şaşkın birbirine bakıyordu. Anlaşılan bu durum herkesin sinirlerini bozmuştu. Tam bu konu hakkında konuşacaktık ki zil çaldı. Teneffüs nasıl bu kadar kısa olabilirdi? Dersler dersleri kovaladı ama zaman geçmek bilmedi. Dersler o kadar sıkıcı ve zordu ki ağlayanlar bile oldu. Anlaşılan her şey tersine dönmüştü. Artık okul bizim için hapishaneden farksızdı. Sonunda gün bitti ve eve döndüm. Annem günümün nasıl geçtiğini sorduğunda tüm yaşadıklarımı anlattım. Sözlerim bittiğinde yüzünde hüzünlü bir tebessümle:
-8. sınıfa hoş geldin, dedi.