semih yılmaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
semih yılmaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mart 2026 Perşembe

EVİN YOLU

Semih Yılmaz
 
 İlk kez bir ramazan ayını kazasız belasız geride bırakmıştı. İlk kez orucun tamamını tutmuştu. Arkadaşlarından halen ramazanın tümünü tutmayanlar vardı. Hatta hiç oruç tutmayanlar vardı ve derslerin yoğunluğu yüzünden tutamıyoruz, şeklinde bir bahaneleri vardı. Ama o tutmuştu işte tam otuz gün. Şanla şerefle, onurla otuz gün oruç, dile kolay. 
Geçmiş yıllarda yalnızca hafta sonları oruç tutabiliyordu ama bu sene bir cesaret gelmişti kendisine. Orucun son günü içinde garip bir burukluk hissetti. Yeniden oruç tutmak için bir sene beklemek uzun bir süreydi. Bu düşüncesini arkadaşlarına söylediğinde az kalsın dayak yiyecekti. Ramazanın bitmesi onu üzüyordu. Hayatının bir düzene girdiğini hissediyordu ramazanla birlikte. Sahura kalkmak evet zordu fakat sabah kahvaltı yapmasına gerek kalmıyordu. İftarı beklemek zordu ama öğlen yemek sırası beklemekten daha zor değildi. Susuzluk zordu, açlık zor değilse de...
İşte arife günü gelmişti. Bayram olup olmadığı belli bile değildi çünkü bayram tatili ile yarıyıl tatili birleşmişti. Normalde arife günü, yarım gün tatil olur ve bayram alışverişi yapılırdı fakat zaten tatilde oldukları için bayram tatilini hiç hissetmiyordu. Ertesi gün bayramdı. Yani orucun bittiği gün. Yani son iftardı yapılacak olan bu akşam. Yani dün bitmişti son sahur. Üzücü müydü bitmesi ramazan ayının bilemiyordu ama içinde bir burukluk vardı. 
Akşam son iftardan sonra ramazanla veda etmesi gerekiyordu. Ramazanın son gününde genelde çocuklar ve arkadaşları oruç tutardı. Bazılarının şöyle bir alışkanlığı vardı: Ramazanın başında, ortasında ve sonunda oruç tutmak... Bayram öncesi hiç değilse arkadaşlarımla son bir kez görüşeyim ümidiyle çarşıya doğru yürüdü. Yollar insan seliyle doluydu. İnsanlar akın akın çarşıya iniyorlardı. Galiba bayram alışverişi yapmak içindi bunca telaş. Otobüsler, taksiler, yayalar... Her yer insan ve araç kaynıyordu, korna sesleri insan seslerine karışıyordu. Bir an çarşıya inmekten vazgeçmeyi düşündü fakat iyice yaklaşmıştı. Üstelik birkaç arkadaşıyla da haberleşmişti çarşıda Ulu Cami’nin bahçesinde buluşma fikrini. Şimdi bahçeye kendisi gitmezse ayıp olurdu. Sözünde durmamış olurdu. Çaresiz kalabalıklar içinden Ulu Cami’ye doğru yürüdü. Bahçeye ulaştığında büyük bir huzura da ulaşmıştı. Bahçe tenha idi. Kuş seslerini bile duyabiliyordu neredeyse. Çarşının tüm gürültüsü ile arasına bir perde çekmişti. Cami bahçesinin bu kadar huzurlu ve hoş olduğuna daha önceden hiç rastlamamıştı. Banklardan birine oturdu, etrafta tanıdık bir yüz aradı fakat kimsecikler yoktu. Güneş, etkisini göstermeye başlamıştı ve oturduğu banka hafifçe uzanmaya karar verdi. Bir süre de böyle bekledikten sonra bank üzerine uzanmanın güzel bir fikir olacağı hissine kapıldı. Güneş ışığı sadece ışık değil de tatlı bir şey gibiydi. Uzandı ve gözlerini kapadı. 
Uyandığında bir bir hacı emmi vardı başucunda. Hacı emmi soruyordu:
-İyi misin evlat, iftar yaklaştı ve sen öğleden beri burada uyuyorsun.
Gözlerin silerek uyandı:
-İftara kaç ne kadar var hacı emmi?
-Bir hafta var iftara.
Böyle bir cevap beklemiyordu. Bir hafta olur muydu iftara? Yine de doğrulmalıydı. Yüzünü yıkamalı ve kendine gelmeliydi. Şadırvana doğru ilerlediğinde etraftaki kuşların kendisine güldüğünü sezdi. Ciddi ciddi aralarında konuşuyordu kuşlar ve kahkaha atıyorlardı. Şadırvana vardığında musluktan akan suyun garip olduğunu fark etti. Sudan avucuyla bir yudum aldı. Su değildi bu, galiba ramazan şerbetiydi. Birkaç yudum daha aldı. Yüzünü şerbetle yıkayamazdı. Birkaç yudum daha, birkaç yudum daha... Oysa az önce iftara bir hafta olduğunu söylemişti hacı emmi ve oruç olmalıydı. Ramazanın son günü oruç bozmak... Olamazdı böyle bir şey. Gücünün yettiği kadar bağırdı: 
-Olamamaaaaz, ben oruçluyum. 
Bir sarsıntı ile kendine geldi. Başı çok ağrıyordu. Her tarafı uyuşmuş gibiydi. Tepesinde tanımadığı biri vardı. Bu, az önce gördüğü hacı emmiye benziyordu. 
-Güneş çarpmasın yavrum, dedi. Uyuma burda, haydi evine git. 
-İftara ne kadar var hacı emmi?
-Daha iftara ne’tiiin, üç dört saat var. Sen kalk evine git. Güneş çarpmış seni.
Başı dönüyordu ve çok ağrıyordu. Eve doğru yürürken hangi ayda, hangi günde ve saatte olduğunu bile unutmuştu. Oruçlu olmalıydı ama orucun kaçıncı günüydü hatırlamıyordu. Etrafta insanlar sürekli akın akın bir yerlere koşuyordu. Onların bu telaşını anlamakta zorlanıyordu. Neyse ki evin yolunu unutmamıştı. 

5 Mart 2026 Perşembe

HANGİSİ

Semih Yılmaz
 
Bir eve en çok hangi hayvan yakışır
Kuş desem kafeste mutsuz
Kaplumbağa desem evde huzursuz
Köpek desem sığmaz ki odaya
Yılan desem dersiniz: hadi ya
Kedileri biliyorum eve en çok yakışan
Bütün minderlerin ve pencere önlerinin
Tadını çıkaran

Bir şehre en çok hangi hayvan yakışır
Bir kasabaya, bir köye
Burası biraz karmaşık
Kediler küsse bile
Serçeler, kargalar, köpekler
Yakışır şehre, kasabaya, köye

20 Şubat 2026 Cuma

HER YERDE O

Semih Yılmaz


Birileri için yalnızca hoş kokudan ibaret
Birileri için ferahlık sebebi
Birileri hastalıklarda uzanıyor yalnızca ona
Birileri temizlik amaçlı

Bazen bir lokantada
Dershanede, sınıfta
Bazen bir toplantıda
Bazen bir misafirlikte
Ya da hasta ziyaretinde
Ama en çok bayramlarda
 
Odur havamızı değiştiren iksir
Odur aniden her şeye huzur veren
Hastalara bile iyi gelen
Odur mekânı süsleyen

İster limon olsun ister tütün
Çekinmeyin çokça dökün
İster kiraz çiçeği isterse Akdeniz esintisi
Kolonya olsun da fark etmez türü, cinsi

SENSİZ BIRAKMA

Semih Yılmaz

Soğuk bir kış gününe ya da yazın sıcağında
Ne zaman senin yanına varsam
Bana derman oluyorsun
Sana uzandığımda sana

Bazen başka şekillerde
Uzaklardan gelmiş renklere
Bazen kolunu uzatıyorsun bazen elini 
Çıkıyorsun karşıma her yerde

Topraklar nasıl yağmura muhtaçsa
Ben de çoğu zaman
Muhtacım sana
Benim güzel bardağımsın
Beni susuz, beni çaysız
Beni sensiz bırakmazsın. 

19 Şubat 2026 Perşembe

KORKU

Semih Yılmaz

Nereye adım atsam ne yana dönsem
Hep içimde bir endişe
Bir korku
Alay edecek sanki kime söylesem

Tam unutacakken onu son anda hatırlamak
Ya da hiç unutmayıp bir korkuyla dolaşmak
Her sene düşüncelerim aynı
Bilmiyorum nasıl olacak

Bakarken bir çeşmeye
Ya da yürürken yağmurlu bir günde
Uyurken, uyanıkken
Eğlenirken, koşarken hep bir endişe içimde
Geçmeyen
Sen geldiğin zaman hep aynı şeyler oluyor
Dudağım çatlıyor susuzluktan
Bazen başım dönüyor açlıktan
Korksam da orucumun kaçacağından
Yine de seni seviyorum 
Seviyorum kutlu ramazan

12 Şubat 2026 Perşembe

ZAMAN GEÇİYOR MU

Semih Yılmaz

Bir gün yirmi dört saat diyorlar
Ve her saat güya altmış dakika
Bir türlü inandırıcı gelmiyor bu hesap
Nedense bana

Bazen bakıyorum ansızın bir saat bitmiş
Bazen bakıyorum bir hafta aniden geçmiş
Dakikalar bazen günler kadar uzun
Nasıl inanmalıyım izahı nedir bunun

Takvimler, aylar, saatler
Zihnimizde mi var sadece 
Anlamıyorum bunu düşününce
Zaman olduğu yerde duruyor
Ve galiba 
Biz içinden geçiyoruz sessizce

5 Şubat 2026 Perşembe

HAYAT MÜCADELESİ

Semih Yılmaz

Kar yağınca herkeste bir mutluluk, herkeste bir heyecan ve tatil beklentisi kaçınılmaz hale geliyor. Çoğu zaman tatiller de peş peşe diziliyor zaten. Bu tatiller bizim için mi yapılıyor yoksa servis şoförleri için mi bilemiyorum fakat her durumda bizim de işimize yarıyor. Mesele kar, kış, tatil değil; mesele karların eridiği vakitler. Aslında bu günlerde tatil verilmeli. Her taraf çamur ve su içindeyken okula, işe gitmek büyük bir mücadele gerektiriyor. Göllenmiş su birikintilerinden geçmek için bazen iyi bir yüzücü olmanız gerekiyor. Ya da hemen yanınızdan son sürat geçen bir aracın üzerinize sıçratacağı çamurlu sudan kaçmak için iyi bir sporcu olmanız lazım. Daha da kötüsü gündüz eriyen ve yolları kaplayan kar sularının geceye doğru buza dönüşmesi. Düşmemek ve bir yerlerinizi kırmadan eve dönmek büyük bir mucize. 
Daha bugün garip bir olaya şahit oldum. Kar, çamur ve su birikintileriyle dolu bir yolda ilerlerken yanımdan geçen araç az ilerde durmak zorunda kaldı. Aracın durduğu yerde bir yükselti vardı. Araç sahibi aşağıya  indi, dikkatlice aracına baktı, yola baktı ve söylenerek tekrar aracına bindi. Yaklaşınca olay yerini ben de inceledim. Yolda bir çalışma yapılmış ya da bir şekilde çukurlar oluşmuş fakat üzeri kar ve suyla kaplanınca yol, dümdüz gibi görünüyor. Galiba sürücü de bu duruma dikkat etmeden ve yolunu değiştirmeden bu çukura düşmüştü. 
Bu ve benzer çukurlara yalnız sürücüler düşmüyor. Karşıdan karşıya geçerken nasıl olsa ayakkabılarımı aşmaz, diyerek attığımız bir adımla paçalarımız tamamen ıslanabiliyor. Üstelik kış günü ıslak bir ayakkabı, ayakkabı içinde çorap ve dizlere kadar ıslanmış bir pantolonla eve dönmek… Ardından başlayan karın ağrısı, böbrek ağrısı. 
Yine de kar yağsın ve erisin. Yine de bolluk, bereket olsun. Ben ıslanmaya, yollarda araçların üzerime saçtığı su ile yıkanmaya, ayaklarım ve pantolonum ıslak ve dönmeye razıyım. Hem kar da yağmasa kocaman kış boyunca yalnızca şubat tatilini beklemek çok sıkıcı olmaz mıydı?

SAAT

Semih Yılmaz

Son zamanlarda kendini çok mutlu hissediyordu. Sanki yenilenmiş gibiydi ruhu. Yolda, okulda, evde durup durup sol koluna bakıyordu, sol kolunda onu tebessümle karşılayan şeye. 
Zaman, onunla sanki yeni bir anlam kazanmıştı. Zamanı artık daha iyi değerlendirebildiğini düşünüyordu. Üstelik yatarken şayet sol kolu başının altındaysa onun sesini dinleyerek uykuya dalıyordu. 
Bir süre sonra büyük bir üzüntü başladı. Onsuz hayat çekilmez olurdu. O kadar alışmıştı ki ona. Bir gün ondan ayrılmak zorunda kalabileceğini düşündükçe üzüntüsü daha da artıyordu. Şöyle dedi onun kulağına yaklaşarak usulca:
-Benim kalbim bir gün duracak olsa bile senin kalbin hiç susmasın. 

8 Ocak 2026 Perşembe

DEĞİŞİK BİR MEYDAN SAVAŞI

Semih Yılmaz

Yine kar yağmıştı ve şehir beyaz elbisesini giyinmişti. Zaten hep kar yağıyordu ama nedense insanlar İzmirli ve Antalyalı gibi kar yağışını ilk kez görmüşçesine sokaklara dökülüyordu. Bu da yetmiyor gibi durmadan fotoğraflar paylaşıyorlar, acıklı müzikler ekliyorlardı fotoğraflara. Bunlara alışmıştım. En güzeli ise kar tatili haberini duymaktı. Geçen yıl bir ay boşunca her Perşembe tatil olmuştu kar yüzünden ve bu sene de sezonu açmıştık. Tatildi işte. Yapılacak bir şey yoktu okulların açılmasını beklemekten başka. 

Nihayet okullar açıldı. Hem de ne açılış… Bahçelerde kocaman kar yığınları vardı. Okul sanki bir bayram yerine dönmüştü. Teneffüslerde kimse içeriye girmek istemiyor, kimileri kardan adam kimileri kardan kale yapıyordu. Dışarda kalıp da kartopu yememek imkansızdı. Bir savaş alanı gibi bahçeye çıkanların sağından solundan tepesinden vınlayarak kartopları geçiyordu. 

Gün sonunda herkes yorulur diye bekliyordum fakat meğer herkes enerjisini okul çıkışına ayırmış. Okul çıkışında pusuda bekleyen bir grup gelen giden herkesi kartopu yağmuruna tutuyordu. Hatta öğretmenler de nasibini alıyordu bu yağmurdan. Bazı öğretmenler ise dönüp daha büyük ve sert kartopu ile karşılık veriyorlardı. Sonunda okul bahçesi boşalmıştı ama enerjisi bitmek bilmeyen arkadaşlar halen sağa sola kartopu atıyordu. Hiç kartopu atmadım kimseye fakat öyle iştahlı atıyorlardı ki acaba bir tane de ben yuvarlayıp atsam mı diye düşünüyordum arada. Yerden bir parça kar aldım, top da yaptım fakat atamadım. Arkadaşlarım ise kendilerine yeni bir cephe açmışlardı. Gelip geçen araçlara kartopu atıyorlar sonra saklanıyorlardı. Belediye otobüsleri, servisler bu bombardımandan nasibini alan büyük araçlardı. Bir süre sonra korna sesleri duyulmaya başladı. Araçların bir kısmı yavaşlıyor hatta kenarda durup kartopunun geldiği yere bakarak el kol hareketleri yapıyorlardı. Arkadaşların ise bu savaşı durdurmaya niyetleri yoktu. Ta ki aracın biri kenara çekilip için o adam ininceye kadar. Üzeri kar ve buzlarla kaplı büyük, siyah bir araçtı bu. İçinden inen kişi ise kirli sakallı, iri yarı bir adamdı. Ayaklarında çizmeler vardı ve uzun bir pardösü giyinmişti. Boynunda kocaman bir zincir vardı. Öfkeyle arabasının kapısını kapattı. Kartopunun isabet ettiği yere baktı. Eliyle o bölgeyi sildi ve ardından kartopunun geldiği yere doğru sert adımlarla ilerledi. Tüm sokak adamı izliyordu. İçimden eyvah dedim. Bu savaş böyle bitmemeliydi. Adamın ağzından ve başından buharlar çıkıyordu. Nihayet kar yığının ardına ulaştı fakat sağa sola bakmaya devam ediyordu. Bir yandan bağırıyor sağa sola ağıza alınmayacak şeyler söylüyordu. Adam sonunda döndü ve aracına bindi. Kartopu kesilmişti. Araçlar hızla gelip geçiyordu artık. Demek ki saklanmayı ya da kaçmayı başarmıştı yaramaz arkadaşlarım. Ben de olayın olduğu yere bir bakayım, diyerek ilerledim. Gerçekten de kimse yoktu kar yığınının arkasında fakat buradaki karlar neredeyse bitmişti kartopu yapılıp atıla atıla. En azından bir tatsızlık yaşanmadığı için evin yolunu tuttum. Bu esnada az önceki siyah aracın hareket ettiğini gördüm. Araç tam elli metre kadar gitmişti ki arka camında bir kartopu daha patladı. Araç bu kez durmak yerine hızlanmıştı ki bir kartopu daha aracın ön penceresinden içeriye düşmüştü. Fren ve korna sesi ile yeniden tüm sokak irkildi. Bundan sonraki sahneleri izlemek acı olabilir düşüncesiyle ara sokaklardan birine saptım ve yoluma devam ettim. 

Ertesi gün okulda büyük bir sessizlik vardı. Kimse yerdeki kardan küçük bir parça bile almaya cesaret edemiyordu. Zaten teneffüse de çok az kişi çıkıyordu. Bahçenin dışına baktığımda dünkü siyah aracın kapının önünde olduğunu fark ettim ve sınıfıma doğru yöneldim. 


25 Aralık 2025 Perşembe

İLAHİ SÖYLEYEN DEVE


Semih Yılmaz

 Babaannem ve dedem hayli heyecanlı görünüyorlardı. Onları hiç bu kadar durgun ve mutlu görmemiştim. Mutlu ve heyecanlı üstelik. Durup durup elimi eline alıyordu babaannem ve güzel sözler söylüyordu. Dedem ise sürekli güzel dualarda bulunuyordu. Arada bir kapı çalıyor, komşular ya da akrabalar geliyor, bir süre oturup vedalaşıyorlardı. Bayramlara benziyordu ama bayram değildi. Bayramlara benziyordu ama şeker ve kolonya yoktu. Bayramlara benziyordu ama sarma ve baklava da yoktu. Kahve ve çay bile yoktu. İnsanlar sadece geliyor ve ayrılırken:
-Bizden de selam söyleyin. Allah bize de nasip etsin gibi şeyler söylüyorlardı. 
Selam kime  söyleniyordu, nasip olması istenen şey neydi bir türlü anlamıyordum. Nihayet evden ayrılma vakitleri gelmişti babaanne ve dedemin. Kocaman iki valizleri vardı. Sanki il dışına okumaya gidiyorlardı. Valizlerde ne olduğunu da merak etmiyor değildim ama kimse bana bir şey söylemiyordu. Yola çıktığımızda heyecan, mutluluk ve huzur herkesin gözlerinden okunuyordu. Havaalanına ulaştığımızda dedem ve babaannem gibi başka ihtiyarlar da gördüm orada. Belli ki herkes aynı yere gidiyordu. Onca kalabalıkta arkadaşım Yusuf’u fark ettim. Onun da yanında dedesi ve ninesi olduğunu düşündüğüm kişiler vardı. Kalabalıktan ayrılarak yanına ulaştım. Yusuf:
-Senin deden ve ninen de mi umre yolcusu, diye sordu. 
-Evet, dedim. Galiba umre yolcusu. 
Anlamıştım dedem ve ninemin nereye gittiğini. Aniden gelişen bir program olduğu için galiba meseleden habersiz kalmıştım ve Yusuf’a durumu fark ettirmeden tekrar ailemin yanına döndüm. 
Bir süre sonra valizler teslim edildi, ayrılık sahneleri yaşanmaya başladı. Farklı bir ayrılık havasıydı bu. Gidenler de mutluydu, kalanlar da. Kalanların hepsi mutlu olmayabilir tabi. İçlerinde daha önce umreye, hacca gitmiş olanlar ya da niyetlendiği halde gidemeyenler de vardı mutlaka. Bu esnada detayları da öğrendim. Yirmi günlük bir umre imiş dedem ve ninemin gittiği. Bu esnada kardeşim dedeme yaklaşmış bir şeyler konuşuyordu. Aslında daha çok bir şeyler sipariş ediyor gibiydi. İlahi söyleyen ışıklı deve getirmesini istiyordu dedemden. Çocukluk işte, diye düşünecektim ki belki ben de bir şeyler istemeliyim, diye aklımdan geçti. Ne isteyeceğimi bilmiyordum. Tablet getiren, telefon getiren, tespih ve seccade getiren umreciler olduğunu biliyordum. Dedemin sağında solunda dolaşmaya başladım. Dedem durumu fark edince sordu:
-Sana ne getirelim?
Biraz düşündüm, bir şey isteyemedim. 
-Bana bir şey getirme, sadece benden de selam götür dedeciğim. 
Dedem sarıldı, babaannem de sarıldı ve ellerini öptüm. Vedalaştık. 
 

45 DAKİKA

Ahmet Emir Koç, Semih Yılmaz, Yusuf Kerem Köse

Geceden beri bir şey yememiştim, içmemiştim. Sabah her şey yolundaydı fakat alışkanlıklardan vazgeçilmiyor. Uyanır uyanmaz mutfakta bulmuştum kendimi. Bir şey yiyemezdim, içemezdim de. Hazırlığımı yaptım ve yola çıktım. Akşama halı saha maçımız vardı ve günlerdir tüm ekip bu maçı bekliyordu. Hatta dışardan maçı izlemeye gelenler de olacaktı. Akşama kadar dayanmalı, direnmeliydim ve gün içinde çok yorulmamalıydım. Gün içinde gerçekten de çok yorulmadım. Hatta sadece ofisimde oturdum. Bir fark vardı her günden: çaysızlık. Aslında akşama doğru biraz acıkmıştım ama sadece biraz acıkmıştım. Abartmaya gerek yoktu. 
Halı saha maçının başlamasına bir saatim vardı ve sahaya doğru yola çıktım. Gerçekten de tanıdığım, tanımadığım kim varsa gelmişti maça. Herkes heyecanlıydı ve benden de çok iyi bir oyun sergilememi bekliyorlardı. 
Maç başlamıştı ve ilk on dakikasında önce susamış sonra ise açlığı iyice hissetmeye başlamıştım. Ayağıma gelen topları kaçırıyordum ve koşmakta da güçlük çekiyordum. Başım dönmeye başlamıştı. Takım arkadaşlarım bana öfkeyle bakıyordu. Hatta biri şöyle dedi:
-Oynayamayacaksan artık aramızdan ayrıl. Sanki karşı takımla anlaşmış gibisin.
Bu sözleri de mi duyacaktım. Ne yapabilirdim ki aç ve susuz. İlk yarı bitmek üzereydi. Üç sıfır gerideydik. Bu maçı şimdiden kaybettik, diye düşünüyordu takım arkadaşlarım ve beni de dışlamışlardı. Farkındaydım her şeyin. Devre arası bana bakarak konuşuyorlardı. Yerime oyuna alabilecekleri biri olsa kesinlikle alırlardı ama kimse yoktu neyse ki. 
İkinci yarının başlamasına on dakika kalmıştı ki onca gürültünün arasında ezan sesini duydum. İşte, vakit gelmişti sonunda. Sessizce kalabalıktan ayrıldım ve önce orucumu açıp su içitim hayli. Ardından çok fazla abartmadan bir şeyler yedim ve döndüm yeniden sahaya. Oyun başlamıştı ve sahanın her yerindeydim artık. Rüzgar gibi esiyordum. İlk yarı bana karşı takınılan tavır ağır ağır yerini sempatiye bırakmıştı. İkinci yarı başlayalı henüz on dakika olmuştu ki takımımızın ilk golünü attım. Bu gol, herkese moral olmuştu. On dakika sonra bir gol daha ve ikinci yarının son on dakikası kaldığında artık durum berabereydi.  
Seyirciler şaşkındı ve arada bir tezahürat da yapıyorlardı. Arkadaşlarım madem bu kadar iyiydin neden ilk yarı bizi perişan ettin, diyorlardı ara sıra. 
Maçın son üç dakikasıydı ve yeni bir hamle yapmam gerekiyordu. Etraftaki herkesi, her şeyi unutarak yeni bir gol için topu izlemeye başladım. Top ayağıma geldiğinde artık rüzgar değil fırtına olmuştum. Bitiş düdüğünden hemen önce son golümü de atmıştım. 
Maçı kazanmıştık. Arkadaşlarım tebrik ediyordu ve karşı takımdaki arkadaşlar da tebrik ediyordu beni. Ben ise bir yandan yemek yiyor bir yandan da bir şeyler içiyordum. Eve döndüğümde kapıyı küçük oğlum açmıştı. Mutfaktan güzel kokular geliyordu. Aç değildim fazla ama yine de mutfağa geçtim. Oğlum sordu:
-Baba, oruç nasıl geçti?
-Şahaneydi dedim ama 45 dakikası hariç. 
Bir şey anlamadı. Belki ilerde aynı şeyleri yaşadığı bir gün o da anlar beni. 

18 Aralık 2025 Perşembe

HERHANGİ BİR SİVASLININ HİKAYESİ

 Semih Yılmaz, Ahmet Emir Koç

Her sabah uyandığında aynaya koşuyor, elini yüzünü yıkadıktan sonra şöyle diyordu: 
-Şükür bugün de Sivas’ta uyandım. İyi ki Sivaslıyım. Hikmetinden sual olunmaz ama Allah’ım diğer şehirleri niye yarattın ki? Yoksa Sivas’ın kıymetini bilmemiz için mi?
Sivas, onun için kutsal bir şehirdi. Kutsal şehirleri sayması istendiğinde Mekke, Medine ve Sivas, diyordu. Ona göre ilk insan Sivas’ta yaşamıştı. Medeniyet bu topraklarda kurulmuştu. Dış güçler Sivas’ın değerini henüz keşfetmemişti ama altın başta olmak üzere dağlarının altında zengin madenler vardı. Sivas Kangal köpeği onun için dünyanın en güzel hayvanıydı. Sucuk ve pastırma tüm dünyaya Sivas’tan yayılmıştı. Madımak, insanlığın en kutsal ve eski yemeğiydi ona göre.
Türkiye’nin başkenti normalde Sivas olmalıydı ama hakkı yenmişti Sivas’ın. Zaten Sivas, Türkiye’nin değil dünyanın başkenti olmaya layıktı. Sivas Kongresi yapılmasa Türkiye bugün belki de olmayacaktı. Sivas’ın tarihine dair her şeyi biliyordu. 
Havasını seviyordu bu şehrin ve suyunu seviyordu. Ağaçlarla kaplı olmayan dağlarını seviyordu. Yaz gecelerinde bile ceketsiz dışarıya çıkamamayı seviyordu. Denize kıyısı olmamasını seviyordu bu şehrin. Zaten denizleri besleyen ırmak değil miydi? Kızılırmak da Sivas’tan doğuyordu. İşte Sivas’ı kutsal saymayı gerektiren bir neden daha… Katmerini seviyordu Sivas’ın ve etli ekmeğini, çöreğini. Konyalılar boşuna sahip çıkıyordu etli ekmeğe ve Tokatlılar boşuna sahip çıkıyordu Sivas kebabına. Neyse ki Sivas köftesine henüz sahip çıkan birileri yoktu. Sivas, onun için yaşama sebebiydi. Şimdiden askerliğini düşünüyordu, ya Sivas dışında bir yerde askerlik yapmak zorunda kalırsa? Belki de bedelli yapmalıydı askerliğini. En azından Sivas’tan uzak kalma süresi kısalırdı. 
En büyük keyfi İstasyon Caddesi’nde gezmekti ve kahvaltıdan sonra kutsal bir işi yapar gibi caddede dolaşacaktı. Kahvaltısını yaptı ve dışarıya çıktı. Bu gökyüzü, bu hava başka nerede var ki diye düşündü. Tam caddenin başlangıç noktasına gelmişti ki büyük bir kalabalıkla karşılaştı. Herkes hüzünlüydü. Yaklaştığında bu kalabalığın bir cenazeye ait olduğunu fark etti. Cenazenin kim olduğunu bile soramadı fakat insanlar hiç olmadığı kadar hüzünlüydü. Konuşmalara kulak misafiri oldu:
-Senelerce Sivas dışında yaşamış ve Sivas’a defnedilmek istiyormuş rahmetli, diyordu biri. 
Bir başkası:
-Nasıl bir memleket özlemi ise beni Yukarı Tekke’den başka yere gömmeyin. Ne olursa olsun, mezarım orada olsun demiş ölmeden önce, diyordu. 
Demek ki il dışından bir Sivaslının cenazesiydi bu. Doğduğu topraklara yeniden gelmişti ama bir cenaze olarak. Bunu hiç düşünmemişti. Bu topraklardan ayrılmak kaçınılmazdı yaşam sona erdiğinde. Sivas’ta gömülü olmak, bu şehrin havasını teneffüs etmek, suyunu içmek anlamına gelmiyordu ki… Birgün ölecekti ve bu şehirden ayrılacaktı. Cenaze kalabalığının üzüntülü hali ona da yansımıştı. O da artık üzülecek bir neden bulmuştu. Hem de çok büyük bir neden. Cenaze kalabalığı Ulu Cami’ye doğru yöneldi. Bütün şevki kaçmıştı. Yürümek istemiyordu. Sessizce evine döndü. 
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı onun için çünkü Sivaslılar da ölümlüydü. 

11 Aralık 2025 Perşembe

HİKAYENİN HİKAYESİ

Yusuf Kerem Köse, Semih Yılmaz, Ahmet Emir Koç

Kaç zamandır okula gitmiyordu. Ailesi ona devamsızlıktan sınıfta kalacağını söylüyordu fakat umursayan kim? Ben işimi bilirim, deyip öğrencilik dışında her işle uğraşıyordu. Futbol merakıydı aslında onu okuldan uzak tutan şey. Nerede bir maç görse durup sonuna kadar izliyordu. Sadece izlemek olsa neyse… İki çorap gördüğünde yerde anında onu topa çevirip oynamaya başlıyordu. Yolda önüne bir pet şişe çıksa eve gelinceye kadar onunla top gibi oynuyor ve kapılarının önüne geldiğinde çöp kutusuna şut atıyordu. Bu durum onun için o kadar sıradandı ki bir keresinde kaldırım kenarındaki yuvarlak taşa şut çekmeye çalışmış ve ayak parmakları bir ay alçıda kalmıştı. Alçı ayağından çıkarılır çıkarılmaz onunla da top oynamıştı. 
Futbola ilgiliydi ve bir takımın da taraftarıydı ancak tuttuğu takım hiç şampiyon olamamıştı. Aslında en büyük hayali bu takımda oynamak ve bu takımı şampiyon yapmaktı. Profesyonel oyuncuların hiçbirinin performansını beğenmiyordu. Üstelik hakemler de çoğu zaman taraf tutuyordu. Durum böyle olunca nasıl şampiyon olabilirdi ki tuttuğu takım?
Okul hayatı öylece orada duruyor, kendi hayatı ise küçük bir çıkmazda devam ediyordu. Bir şeyler yapmalıydı. Mahalle kulüplerine bile müracaat etmişti fakat onu isteyen kimseler çıkmamıştı. Oysa onun hayatı toptan ve futboldan ibaretti. Büyük oyuncuların hepsinin yaşını, geçmişini, ayak numarasını bile biliyordu. Bir kısır döngüye hapsolmuş gibiydi. 
Bir ara futbol oyunlarına yönelmişti fakat ayağı topa değmediği için sevmemişti bu oyunları. Birkaç ay oynamış sonra vazgeçmişti. Arkadaşlarının hepsinin oynadığı bir oyun vardı ama onun oyunu da yoktu. 
Okula yalnızca beden eğitimi dersi olduğu günler uğruyordu, maç yapıp yeniden kayboluyordu. Yine bir beden eğitimi dersi günüydü ve arkadaşları akşamdan haber vermişler, ertesi gün büyük bir maç olacağını söylemişlerdi. Üstelik büyük bir maç olacağını da ilave etmişlerdi. Önemli kulüplerden maçı izlemek için gelecek isimlerin olduğunu, mutlaka bu maça katılması gerektiğini arkadaşları ona söylemişlerdi. Arkadaşları da onun hayallerini ve yaşam tarzını biliyorlardı çok önemsemeseler de. Bu maç her zamankinden farklı olacaktı. En güzel formasını seçti, en temiz ayakkabılarını hazırladı. Saçlarına en havalı halini verdi. Ertesi gün bir rüzgar gibi esecekti okul sahasında. Onun olduğu takım her seferinde kazınıyordu, bundan endişesi yoktu fakat izlemeye gelenleri ne kadar etkileyebilecekti, bu hususta endişeleri vardı. Neyse ki beden eğitimi dersi ilk iki saatti ve dersten sonra okulda kalmasına gerek kalmadan dönebilecekti. Belki de dersten sonra zaten maçı izleyenler onu birlikte götürecekti. Anlaşmalar yapılacaktı, imzalar atılacaktı. 
Erkenden uyudu ve hiç rüya görmedi. 
Ertesi sabah küçük bir heyecanla okul yolunu tuttu. Servis, artık onu almaya gelmiyordu. Okula giderken ısınma hareketleri yapmayı ve arada koşmayı da ihmal etmedi. Okula girdiğinde her şey çok farklıydı. Okul sahası süslenmişti. İdareciler seyirci koltuklarına oturmuştu. Neredeyse tüm öğretmenler de oradaydı. Okulu hiç böyle görmemişti. Tanımadığı bir sürü takım elbiseli adam vardı izleyenler arasında. Kısa bir eşleşmeden sonra takımı belli olmuştu ve maç başlamıştı. Maçın daha ilk dakikalarında karşı takıma bir gol atmıştı. Sahanın her yerinde rüzgâr esiyordu. İlk yarının nasıl geçtiğini bile anlamadı ve ilk yarıyı takımı beş sıfır önde kapatmıştı. Beş golün üçünü o atmıştı. Ayağına topun her gelişinde seyirciler coşuyor, alkışlar kopuyordu. Bir ara tribünlerdeki izleyenlerle göz göze geldi. İyiye işaretti bu. Arada bir seyircilere bakıyordu ve o esnada onu göstererek kendi aralarında konuştuklarını görüyordu izleyicilerin. Galiba bu iş tamamdı. 
Maç bittiğinde skor sekiz dört olmuştu ve beş golü o atmıştı. Bir yıldız gibi parlıyordu sahada. Maçın sonunda izleyiciler sahaya indiler ve doğrudan onun yanına geldiler. Okul Müdürü ve öğretmenleri de sahaya inmişti. Takım elbiseli olan iki kişi ona yaklaşarak:
-Bu maç senin maçındı delikanlı. Çok beğendik ve seni bizim takımın altyapısına almak istiyoruz, dedi. 
Zaten beklediği sözlerdi bunlar. Bir çığlık attı ve:
-Belgeleri ne zaman imzalayacağız, diye sordu. 
İki adamdan biri:
-Seni çok heyecanlı ve istekli gördüm. Önce okulunu bitirmen gerekiyor. Hem de iyi bir diploma notu ile, dedi. 
Bu durum moral bozucuydu. Okul Müdürü araya girerek devam etti:
-Bugünden sonra derslerine daha çok çalışacak ve bu öğrencimizi size mutlaka vereceğiz. 
Hiçbir şey söylemedi. Herkese, her şeye sırtını döndü ve sahadan uzaklaştı. Arkadaşları bir türlü bırakmıyordu onu. Fotoğraf çekinenler, alkışlayanlar, tebrik edenler. Oysa daha önceden de buna benzer maçlarda bulunmuştu. Şimdi nereden çıkmıştı bu ilgi, anlayamadı. 
Tam okuldan ayrılıp evine doğru gidecekken ardından edebiyat öğretmeninin seslendiğini duydu. Öğretmeninin adını bile bilmiyordu doğrusu. Geri döndü:
-Efendim Hocam, dedi. 
-Bence artık derslere devam etmeliyiz.
Daha önceden böyle bir teklifte bulunan hiç olmamıştı. Öğretmen devam etti:
-Derse gelirsen senin hikâyeni yazarız bugün. Senin hayatının hikâyesini.
Bu teklif karşısında dayanamamış ve sınıfın yolunu tutmuştu. Okul forması yoktu ama kimse ona forma sormadı. Gün boyu derslere devam etti.
Ertesi gün yine okula geldi.
Ertesi gün yine geldi.
Haftalarca, aylarca okula geldi. 
Üstelik beden eğitimi derslerinde artık maçlara katılmıyor, kenarda oturup hikâye yazıyordu. 

6 Aralık 2025 Cumartesi

BÜYÜMENİN KISA TARİHİ


Semih Yılmaz


 Aynaya sürekli bakar olmuştum. Ne farkım vardı arkadaşlarımdan, etrafımdaki insanlardan. Aynaya bakıyordum ama bir fark göremiyordum, yakışıklılığım dışında. Saçlarım, kaşlarım, gözlerim ve özellikle burnum yerli yerindeydi. Yalnız aynaya bakmıyordum boyumu ve kilomu da sık sık ölçüyordum. Bazı arkadaşlarımdan uzundum bazılarından da biraz kısa ama çok kısa değil. Bazı arkadaşlarımdan kilom biraz fazlaydı ama çoğundan da düşük. Bir türlü anlam veremiyordum neden bana ağabey dediklerine. Sadece sınıfımdakiler değil üst sınıftakiler bile kantinde, törende karşılaştıklarında bana ağabey, diye hitap ediyordu. Belki de saygıdan böyle hitap ediyorlar diye bir süre geçiştirmiştim durumu fakat alışveriş yaptığım marketin kasiyeri:
-Fişini unutma ağabey, diye hitap edince sadece yüzüne baktım. Fişi bile almadan çıktım. Belki de şaka olarak söylemişti fakat hassaslaşmıştım bu konuda. Artık ağabey, kelimesini duymak istemiyordum. İnsanlar ise sözleşmiş gibi her yerde patlayan mantarlar gibi git gide “ağabey” demeye başlamıştı bana. Belki eskiden de böyle hitap ediyorlardı ya da belki herkese karşı kullanılan bir hitap şeklidir bu diye kendimi avutmaya çalıştım. “Hocam”, kelimesi gibi bir şeydi belki de bu kelime. Pazarcı, mevye poşetini uzatırken hocam, diyordu. Müşteri para uzatırken hocam, diyordu. Etrafta belli bir yaşın üzerindeki herkes hocam diyerek konuşuyordu, bunu fark etmiştim fakat ağabey, nerden çıkmıştı. Hocam, deseler razıydım buna ama “ağabey” diyorlardı. Hatta “abi”.
Asıl büyük darbeyi indiren kantinci olmuştu bana. Öğlen arasında tostu uzatırken:
-Afiyet olsun abim, demişti. Hem de sadece abi değil, abim… Ne zaman bu kadar samimi olduğumuzu düşündüm. Tostu yiyecek iştahım kalmamıştı ama yedim. Belki de artık evden bir şeyler getirmeli ve kantinci ile samimi olmamalıydım. Tostu yerken kenardan kantincinin diğer öğrencilere nasıl hitap ettiğine baktım. Sadece birkaç öğrenciye “abla” dedğini duydum ama kimseye “abi” dememişti. Onun “abla” diye hitap ettiği öğrencilere zaten ben de “abla” diye hitap ederdim. Yaşı hayli büyük öğrencilerdi çünkü.
Kantinciden sonra ikinci darbeyi de servis şoförü indirmişti. Akşam servisten inerken sadece nezaket olsun diye ona hayırlı akşamlar abi, demiştim. Servis şoförü peşimden:
-Sana da hayırlı akşamlar güzel abim, diyerek hızla uzaklaşmıştı mahalleden. 
Artık aynalarda, metrelerde, tartılarda bana bu hitabın nedenini verecek bir şeyler yoktu. Aynalara bakmıyordum. Teraziye çıkmıyor, boyumu ölçmüyordum. Belki de gerçekten herkesin ağabeyiydim. Neyse ki annem ve babam “evladım” diyordu. Ha bir de öğretmenler…
Alışmıştım artık bu şekilde hitap edilmeye. Hatta bir süre sonra adımla beni çağıranlara ya da “kardeşim” diyenlere garip bakar olmuştum çünkü ben “ağabey”dim. 
Galiba çocukluk geride kalıyordu benim için. Bu hitap şekli bana en çok bunu hatırlattı, hissettirdi. Belki daha sonra “amca” diyeceklerdi, “dayı” diyeceklerdi ve en sonunda da “dede” …
Neyse ki o yıllara daha çok var, diye düşündüm. Ağabeydim ben. Herkesin ağabeyi. 

27 Kasım 2025 Perşembe

BİR VEDA HİKÂYESİ


Semih Yılmaz

İki yıldır oturduğumuz evden taşınma zamanı gelmişti. Artık ev sahibi olmuş, kiracılıktan kurtulmuştuk. Artık “bizim” diyeceğimiz bir evimiz vardı. Okula uzaktı ama olsun. Çarşıya da biraz uzaktı ama çarşıda zaten bir işim yoktu üstelik yürüyerek gidilebilirdi. Okuluma yürüyerek gidemezdim fakat alaşıktım bu duruma. Ayrılırken bu evden biraz üzülmek istedim, duygulanmak istedim. Bu evde yaşadıklarımı hatırladım. Çok da önemli şeyler yaşamamıştım. Yani iç dünyamda bir yeri yok gibiydi ama artık yeni evimizde anılar biriktiririm diye düşünüyordum. 
Taşındık sonunda. Eşyaların kimi sarılmış, paketlenmiş, kimileri ise kolilenmişti. Her şey yolunda görünüyordu ta ki o ana kadar. O an birdenbire taşınmamış olmamız, ev sahibi olmamız anlamını yitirdi. Nasıl yaparlardı bunu bana, anlamak çok zordu. Anneme, babama sordum fakat onlar için her şey normaldi. 
Duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Ev beni boğuyordu. Bana bunu nasıl yapmışlardı? Oysa daha dün yerli yerindeydi. 
Hayat anlamını yitirmiş gibiydi benim için. Nasıl uyuduğumu ve uyandığımı hatırlamıyorum. Kabus dolu bir geceydi yaşadığım. Erkenden uyandım her şeyi unutmuş gibiydim fakat kahvaltı sonrası kapıyı açtığımda okula giderken yeniden hatırladım onu ve moralim bozuldu. Gün boyu aynı moralsizlikle devam etti okul. 
Akşam eve geldiğimde güzel bir haber bekledim fakat nafile. Annem ve babam artık onun bizim evde yerinin olmadığını söylüyorlardı. Oysa ilk günler ne kadar da çok görmüştüm onu. Şimdi o yoktu evde ve büyük bir boşluk vardı. 
Günler böyle devam ediyordu. Arada bir unutuyordum ama yokluğunu hatırlayınca yeniden eski bir yara kanamaya başlıyordu. Onunla yürüdüğüm yollar geliyordu aklıma, onunla oynadığım oyunlar, onunla gittiğim fırın, market, park…
Havalar soğuduğu için zaten artık ona ihtiyacım kalmadığını söylüyorlardı. Yakında kar yağar ve ona hiç ihtiyaç hissetmezsin diyorlardı fakat kar da yağmıyordu. Halen ihtiyacımız vardı ona ama galiba ona ihtiyaç hisseden sadece bendim. 
Onunla ne yollar eskitmiştim ne geziler yapmıştım. O, benim bir parçam gibiydi. Bazı insanlar cep telefonu olmadan dışarıya çıkmaz, bazıları ise kimlik cüzdan gibi şeyleri ön planda tutar. Eski evimize gelmeden önce tanışmıştık onunla ve eski evimizden bile eskiydi benim için. Yıllarca devam edebilirdi birlikteliğimiz fakat ailem buna müsaade etmedi. Bir çift terliğin kime ne zararı vardı ki? Artık kapı önünde onu görmüyorum. Önümüz kış olduğu için yenisi de alınmayacak üstelik. Ben onunla yaşadığım rahatlığı belki de daha hiç yaşayamayacağım. Oysa eve taşındığımız birkaç gün boyunca herkes ondan faydalanmıştı. Lavaboda, banyoda onu kullanmıştı. Meğer son günleriymiş bizimle geçen. Hoşça kal mavi terliğim, hoşça kal. Seni unutmayacağım. Seninle geçen günleri ve adımladığım yolları da. 

20 Kasım 2025 Perşembe

KAPILAR VE PENCERELER

 Semih Yılmaz
Yusuf Kerem Köse
Ahmet Emir Koç

Bir cümle bulmak gerekiyordu ama cümle değil kelimeler bile kaçmış, saklanmıştı sadece. Bir cümle ile açılacaktı kapı ama o cümle yoktu. Kapı hep aynı şeyi tekrar ediyordu:
-Bir cümle söyleyin.
Bir cümle bulmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Oysa günlük hayatta sayısız cümle kurarlar ve konuşurlardı düşünmeden. Kırkayağın hikâyesi geçti Emir’in zihninden. Hani sormuşlar kırkayağa ayakların birbirine dolaşmadan nasıl yürüyorsun, diye. Kırkayak o günden sonra yürüyememiş. Böyle bir tutulmaydı yaşadıkları. Yılmaz ise hiçbir şey düşünmüyordu. Kapının önünde her ikisi birbirine bakıyor ve susuyordu.
Kapı her üç dakikada bir aynı şeyi söylüyordu:
-Bir cümle söyleyin.
Günlerden perşembeydi ve bunu söylemek istedi Yılmaz. Nasıl olsa istenilen şey sadece bir cümleydi. Kelimeleri toparladı ve konuştu:
-Bugün günlerden perşembe.
Bu cümlenin ardından kapı hareketlendi ve usulca açıldı. Ardında hiçbir şey görünmüyordu kapının. İlk adımı Emir attı içeriye. Birdenbire dili çözülmüş gibiydi:
-Bu kadar cümle içinde bunu mu buldun Yılmaz, diye tebessüm etti. 
Emir’in ardından içeriye Yılmaz da atım attığı anda kapı kapandı. 
Büyük bir boşlukta duruyor gibilerdi. Hayli aydınlıktı etraf ve gözleri kamaşıyordu. Bir an ikisi de gözlerini kapadı. Tekrar gözlerini açtıklarında karşılarında yeni bir kapının bulunduğunu fark ettiler. Belki de az önceki kapıydı bu ve hiç içeriye girmemişlerdi. Emir bu kez hızlı davrandı:
-Bugün Perşembe değil!
Kapıda hiçbir hareketlenme yoktu. Emir devam etti:
-Bugün pazartesi olabilir.
Üst üste cümleler kurmaya devam ediyordu. Aklına gelen her şeyi söylemeye başladı Emir:
-Bu bir cümle olabilir. Örümcek ne güzel bir yaratık, hatta benim şiirim var onunla ilgili. İnanmazsan sana okuyabilirim. 
Kapı bir türlü açılmıyordu ama zaten kapı bir cümle söyleyin, demiyordu. Yılmaz bunun farkındaydı. Bu kez başka bir şey gerekliydi kapının açılması için. Yılmaz kapının kulpunu tuttu ve kapıyı açtı. Emir:
-Madem biliyordun, beni neden yordun, dedi.
Yılmaz:
-Birden çenen açıldı, üstelik kapıdan herhangi bir ses gelmiyordu. Her kapı senden bir cümle istemeyebilir, bunu unutma. Bazı kapılar yalnızca açmak için vardır. Açar ve içeri girersin. 
Bu esnada yine iki arkadaş kapıdan içeriye adım attı fakat bu kez karanlıktı her yer. Hiçbir şey görünmüyordu. Geriye dönerek buradan çıkmak istediler fakat kapı kapanmıştı. Emir:
-Haydi bakalım Yılmaz kardeşim. Sen kapılardan anlayan birisin. Şu kapıyı aç da geri dönelim, dedi. 
Yılmaz kendinden emin bir şekilde şöyle dedi:
-Her kapı açılır fakat önündeysen. Ardından kapanan kapılar için boşuna çabalama. Bir kapı sen geçtikten sonra kapanmışsa oraya asla dönme. 
Emir bu işten sıkılmaya başlamıştı. Belki de oturup beklemek en iyisiydi:
-Madem öyle ben burada oturacağım, dedi. Sana yeni kapılarla iyi yolculuklar dilerim.
Yılmaz kapılardan geçmeyi seviyordu. Kapıların Efendisi olmak istiyordu. Kapıların ardında yeni dünyalar bulmak, görmek, yaşamak istiyordu. Her kapı bir hikâye demekti. Her hikâyeye bir kapıdan girildiğini biliyordu. Emir genellikle şiir penceresinden bakmayı seviyordu olaylara. Üstelik çerçeveleri örümcek ağıyla kaplı pencerelerden bakmayı seviyordu. 

BÜYÜK SORUN

 
Yusuf Kerem Köse
Semih Yılmaz

Bu sorunun bir çözüm yolu olmalıydı. Hayat, her geçen gün biraz daha sıkıntılı hale geliyordu. Koşuşturmacalar, telaşlar, yorgunluklar üzerine bir de bu dert eklenmişti. Usanmıştı sabahın altısında uyanıp bir saatini yollarda geçirip sekizinde işe başlamaktan. Usanmıştı kahvaltı yapmadan evden çıkmalardan. Usanmıştı bir maçı bile sonuna kadar canlı izleyememekten. Usanmıştı bitmeyen çamaşırlardan, bulaşıklardan. Faturaların biri ödenmeden diğeri geliyordu, marketlerde indirimli ürünlerin biri tükenmeden diğeri geliyordu. Cuma namazının birini kılmadan diğeri geliyordu. Ramazan ayı gelip geçiyordu. Bayramlar gelip geçiyordu. Ara sıra aynada kendiyle karşılaşıyordu ve kendini tanımakta bile zorlanıyordu bazen. Ne zaman aynaya baksa biraz daha değişmiş görüyordu yüzünü. İlk zamanlar alışamadığı gözlüğüne artık alışmıştı. Bazen gözlüğüyle uyuyor bazen gözlüğünü almadan evden çıkıyordu. Gözlüğüyle uyuduğunda rüyaları daha net görebileceğini düşünmüştü ilk zamanlar ama hiç rüya görmüyordu. Bulanık bile olsa bir rüya görmüyordu. 

Bu sorunun bir çözüm yolu olmalıydı. Zaten hep onu bulurdu böyle çetrefilli işler. Arkadaşlarına anlatsa belki sorun olarak bile görmezlerdi. Belki alay ederlerdi. Bu sorunu kimseye söylemeden çözmeliydi ama nasıl?
Evinden bile soğutmuştu onu bu sorun. Evinin kapısı önünde durduğu an aklına geliyordu. Hele de salona geçince yalnızca bu soruna odaklanıyor, hiçbir şey yapamıyordu. Zaten yapması da gerekmiyordu. Belki yanılmışımdır düşüncesiyle balkona çıkıyor fakat kapıyı hızla örtüp yeniden yerine dönüyordu. 
Kocaman şehirde, kocaman binada bu sorun yalnızca onu bulmuşsa bir terslik vardı bu işte. Belki de kasıtlı sorun çıkarıyordu birileri. 
Çorabının birini kaybettiğinde bile bu kadar sorun etmemişti. Çamaşır makinasını sökmüştü belki içinde bir yerlere sıkışmıştır diye. Sonra alt kattaki balkonlara bakmıştı belki rüzgâr uçurmuştur diye. Neyse ki yatağının altından çıkmıştı iki ay sonra çorabının eşi. Bunu bile bu kadar sorun etmemişti. Bir keresinde tükenmez kaleminin kapağını kaybetmişti iş yerinde ve onu da sorun etmemişti bu kadar. Günlerce kalemini cebine koyup evine getirememişti. Günlerce masada beklemişti o kalem fakat hiç bu kadar büyük bir sorun değildi kalemin kapağının kaybolması. Zaten yazlık ceketinin cebinden çıkmıştı kalem kapağı. Hem de tükenmez kalemin artık tükendiği gün bulmuştu kapağını.

Bu sorunun bir çözüm yolu olmalıydı. İllaki birileri daha yaşamıştır benzer sorunu diye düşündü. Madem kimseye soramıyordu, dijital kaynaklardan yardım almalıydı belki de. Saatlerce aradı durdu internet sayfalarında fakat kimse böyle bir sorun yaşamamış gibiydi. Ya da yaşamışlardı ama sorun olarak görmemişlerdi. Belki de artık balkonu kullanmaktan vazgeçmeliydi, en azından bir süreliğine. 
Bu kez kapıyı açmadı, perdenin hemen kenarından baktı balkona. Ürkütmemek gerekiyordu. Bir an göz göze geldiler. O anda bir şeyler hissetti. Anlamlandıramadığı bir şeyler… Belki de bu bir sorun değildi. Anne kuşun yavrularını büyütmesini beklemeliydi hatta zaman zaman onu ürkütmeden balkona yiyecek bir şeyler bırakmalıydı. Bunca balkon arasında gelip de onun balkonuna yuva kurması güzel bir şeydi. Tam derin bir nefes almıştı ki üst komşusu geldi aklına. Ya apar topar halı silkeler ya da balkona bir şeyler düşürür ve zavallı kuşu ürkütürse?..

EV

 Semih Yılmaz

Her gün bitiminde 
Bir kaleye sığınır gibi
Koşuyorum nefes nefese
Özlüyorum evimi

Ne kadar güzel vakit geçirsem de okulda
Parkta, çarşıda
İnsanın bir evinin olması
Çok başka

Eve dönerken anlıyorum
Evsiz insanların hâlini
Evi olmayan çocukların
Gidecek bir yeri olmayanların
Bakışlarındaki çaresizliği

31 Ekim 2025 Cuma

MEKTUBA MEKTUP

Semih Yılmaz

Ne bir mektup yazdım şimdiye kadar
Ne de bir mektup aldım
Oturdum ve mektuba 
Bir mektup yazmayı kararlaştırdım

Sevgili Mektup,
Sen ayrıldıktan sonra aramızdan
Her şey ayrıldı aslında
Bitti ayrılıklar, özlemler
Veda etti sözcükler anlamlarına

Sen olmayınca dünyamızda
Saklanacak, ezberlenecek cümleler kalmadı
Üstelik postacılar bile
Yerini artık kargolara bıraktı

Sen olmayınca zarflar köşeye atıldı
Pulların değerini yitirdi
Senin hayatta yokluğun
Her şeyi bitirdi. 

30 Ekim 2025 Perşembe

İKİ DENEME

 Semih Yılmaz

Yedinci sınıfın bu kadar stresli olacağını hiç tahmin etmemiştim. Henüz okulun ilk aylarındaydık anca öğretmenlerimiz bize sekizinci sınıf muamelesi yapıyor, onlarla yarıştırıyorlardı bizi. Bu da yetmemiş gibi her derste sayfa sayfa test dağıtılıyor, ertesi gün testlerin işaretlenmiş olarak gelmesini istiyorlardı. Matematikçi kendi dersi yetmiyormuş gibi fen dersinden de test dağıtıyor, Türkçe öğretmeni ise sosyal ve din dersine ait testlerden veriyordu kendi dersine ilaveten. Sanki biz ne kadar çok soru çözersek onların bir yerlerde bonus puanı birikiyordu. Daha kasım tatili bile gelmemişti ve bu koşudan hayli yorgun düşmüştük ki sınıfın ortasında bir kara haber yayılmaya başladı: Deneme sınavı yapılacak.
Derse gelen her öğretmene deneme sınavının tarihini soruyorduk ama devlet sırrı gibi kimse söylemiyordu. Yayınevini soruyorduk, kimseden ses çıkmıyordu. Artık bütün yüklerimizin üzerine bir de endişe eklenmişti. Her sabah birileri sınıfa giriyor ve bağırıyordu:
-Arkadaşlaaar, Müdür Yardımcısı ile konuştum, deneme sınavı bugün olabilirmiş. 
Ertesi sabah bir başkası sınıfın ortasında bağırıyordu:
-Yakındaki bir okulda dün deneme sınavı yapmışlar yedinci sınıflara. Biz de olabiliriz. 
Servisle eve dönerken bile konu aynıydı. 
Rüyasında sınava giren arkadaşlarım bile oluyordu ve gün boyu etkisinden çıkamıyorlardı bu rüyanın. Uyumak benim için zorlu bir iş haline gelmişti. Gecenin bir yarısı uyanıyor ve yeniden uykuya dalıyordum. 
Günler böyle geçiyordu. Bir sabah uyandığımda alarmı duymadığımı fark ettim. Oysa alarm her sabah çalardı ve kapatmamak için kendimden uzağa koyardım. Telefonu elime aldığımda servisin kapıya gelmek üzere olduğunu fark ettim. Hızlıca toparlandım ve servise koştum kahvaltı bile yapmadan. Derse başlamadan önce herkeste bir suskunluk vardı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Neden böyleydi herkes, anlayamamıştım ki Müdür Yardımcısı elinde bir kutuyla sınıfa girdi. Öğretmen masasına oturdu ve kutunun içinden kitapçıkları çıkardı. Evet, büyük gün bugündü. Deneme sınavı yapılacaktı ve bazı arkadaşlarım heyecandan kıpkırmızı kesilmişti. Birileri de habire lavaboya gitmek için izin istiyordu. Kitapçıklar dağıtıldı sonunda. Soruları okumaya başladım ama hiçbir şey anlamıyordum. Hatta işaretlediğim sorulara yeniden dönüp bakınca silinmiş gibi görünüyordu, bir kez daha işaretliyordum. 
Kan ter içinde uyandım. Neyse ki rüyaydı her şey. Belki gerçeği daha da ürkütücüydü. İçimde tuhaf bir boşlukla okul hazırlıklarını tamamladım ve her günkü gibi okula ulaştım. Yol boyu yine sınavın bugün yapılacağı konusu da konuşulmuştu. 
Sınıfa girdiğimde müdür yardımcısının sınıfta olduğunu gördüm. Rüya devam ediyor olamazdı. Önünde bir poşet vardı ve poşeti açmaya çalışıyordu. Galiba beklenen gün gelmişti. Sınıfta herkes suskun, Müdür Yardımcısı’nı izliyordu. Sessizce yerime geçtim ama sanki yürüyen, oturan, bakan ben değildim de başka biriydi. Nihayet kitapçıklar dağıtılmaya başlandı. Artık sınavın yapılacağı kesinleşmişti ve hiçbir şekilde bu sınavdan kaçış yoktu. Bu esnada bazı arkadaşlar heyecandan terlemeye, titremeye başlamışlardı bazıları ise lavaboya gitmek için izin istiyorlardı. Sınıf, hiç olmadığı kadar sessiz ve gergindi. 
Yerinde duramayan, sürekli kapıyı açıp kapatan, birilerine sataşan, güldüğü zaman küçük dili görünen arkadaşların hepsi süt dökmüş kedi gibi masumdular. Ben, uzaktan nasıl görünüyordum bilmiyorum. 
Ders zili ile beraber sınav başladı. Her şeyi daha önce yaşamış gibiydim ve rüyamdaki sorunları yaşamaktan korkar olmuştum. Okuduğum şeyleri gerçekten de anlamakta güçlük çekiyordum ama en azından işaretlediğim şıklar kaybolmuyordu. Yaklaşık on dakika sonra etrafa sessizce bakıp devam etmeye karar verdim. Herkesin durumu perişandı ve bu beni biraz mutlu etmişti. Sayfaları öfkeyle çevirenler, silgiyi hunharca kullananlar, elindeki kalemiyle oynayanlar… Kendime inancım gelmişti, kitapçığa yeniden döndüğümde soruların bazılarını hatırladığımı fark ettim. Evet, rüyamda çözdüğüm, çözerken terlediğim sorulardı bunlar ve bazılarının cevaplarını hatırlıyordum. Sınav benim için eğlenceli bir hale gelmişti. Keyifle sayfaları çevirdim ve sınavımı tamamladım. 
Öğleden sonra herkes perişandı, ben hariç. Birkaç soru hariç tüm cevaplarımdan emindim ve kısa sürede popüler olmama yetmişti bu hava. Başka başka sınıflardan gelip bana kaç soru işaretlediğimi soruyorlardı, öğretmenler bile durumu fark etmişti. Sınıfta sorular çözülür, diye bekledim ancak sınav sonuçlarının ertesi gün ilan edileceği söylendi. 
Günlerdir beni yoran, geren, strese sokan şey bu sınav mıydı? 
Huzurlu bir akşam ve gece geçirdim. Nasıl uyuduğumu bilemeden sabah oldu. Neşeyle ve koşar adım gittim okuluma çünkü sınav sonuçları açıklanacaktı ve ihtimal ben zirvelerde olacaktım. İkinci ders sonunda nöbetçi öğrenci elinde bir kağıtla sınıfa girdi. Tam o girdiği anda zil çaldı ve öğretmen teslim aldığı kâğıdı masaya bırakarak dışarıya çıktı. Ön sırada oturan arkadaşlardan biri çığlık attı:
-Sınav sonuçları gelmiş ve ben ilk sıradayım.
Belki ben de ikinci sıradayım, diye kendime teselli verdim fakat kâğıda bakarak çığlık atanlar çoğalıyordu. İkinci, üçüncü, dördüncü, beşinci kişiler de belli olmuştu. Moralim bozulmuştu ama yine de sıramı merak ediyordum. Masanın kenarına yaklaştım ve listenin sonundaki adımı gördüm.
Soruları çözerken galiba rüyamın etkisine fazla kapılmıştım çünkü bazı soruları hiç okumadan işaretlemiştim. 
Şimdi bana düşen ikinci sınavı beklemekti sessiz ve üzgün. Neyse ki kimseler gelip sataşmamıştı.