Geçmiş yıllarda yalnızca hafta sonları oruç tutabiliyordu ama bu sene bir cesaret gelmişti kendisine. Orucun son günü içinde garip bir burukluk hissetti. Yeniden oruç tutmak için bir sene beklemek uzun bir süreydi. Bu düşüncesini arkadaşlarına söylediğinde az kalsın dayak yiyecekti. Ramazanın bitmesi onu üzüyordu. Hayatının bir düzene girdiğini hissediyordu ramazanla birlikte. Sahura kalkmak evet zordu fakat sabah kahvaltı yapmasına gerek kalmıyordu. İftarı beklemek zordu ama öğlen yemek sırası beklemekten daha zor değildi. Susuzluk zordu, açlık zor değilse de...
İşte arife günü gelmişti. Bayram olup olmadığı belli bile değildi çünkü bayram tatili ile yarıyıl tatili birleşmişti. Normalde arife günü, yarım gün tatil olur ve bayram alışverişi yapılırdı fakat zaten tatilde oldukları için bayram tatilini hiç hissetmiyordu. Ertesi gün bayramdı. Yani orucun bittiği gün. Yani son iftardı yapılacak olan bu akşam. Yani dün bitmişti son sahur. Üzücü müydü bitmesi ramazan ayının bilemiyordu ama içinde bir burukluk vardı.
Akşam son iftardan sonra ramazanla veda etmesi gerekiyordu. Ramazanın son gününde genelde çocuklar ve arkadaşları oruç tutardı. Bazılarının şöyle bir alışkanlığı vardı: Ramazanın başında, ortasında ve sonunda oruç tutmak... Bayram öncesi hiç değilse arkadaşlarımla son bir kez görüşeyim ümidiyle çarşıya doğru yürüdü. Yollar insan seliyle doluydu. İnsanlar akın akın çarşıya iniyorlardı. Galiba bayram alışverişi yapmak içindi bunca telaş. Otobüsler, taksiler, yayalar... Her yer insan ve araç kaynıyordu, korna sesleri insan seslerine karışıyordu. Bir an çarşıya inmekten vazgeçmeyi düşündü fakat iyice yaklaşmıştı. Üstelik birkaç arkadaşıyla da haberleşmişti çarşıda Ulu Cami’nin bahçesinde buluşma fikrini. Şimdi bahçeye kendisi gitmezse ayıp olurdu. Sözünde durmamış olurdu. Çaresiz kalabalıklar içinden Ulu Cami’ye doğru yürüdü. Bahçeye ulaştığında büyük bir huzura da ulaşmıştı. Bahçe tenha idi. Kuş seslerini bile duyabiliyordu neredeyse. Çarşının tüm gürültüsü ile arasına bir perde çekmişti. Cami bahçesinin bu kadar huzurlu ve hoş olduğuna daha önceden hiç rastlamamıştı. Banklardan birine oturdu, etrafta tanıdık bir yüz aradı fakat kimsecikler yoktu. Güneş, etkisini göstermeye başlamıştı ve oturduğu banka hafifçe uzanmaya karar verdi. Bir süre de böyle bekledikten sonra bank üzerine uzanmanın güzel bir fikir olacağı hissine kapıldı. Güneş ışığı sadece ışık değil de tatlı bir şey gibiydi. Uzandı ve gözlerini kapadı.
Uyandığında bir bir hacı emmi vardı başucunda. Hacı emmi soruyordu:
-İyi misin evlat, iftar yaklaştı ve sen öğleden beri burada uyuyorsun.
Gözlerin silerek uyandı:
-İftara kaç ne kadar var hacı emmi?
-Bir hafta var iftara.
Böyle bir cevap beklemiyordu. Bir hafta olur muydu iftara? Yine de doğrulmalıydı. Yüzünü yıkamalı ve kendine gelmeliydi. Şadırvana doğru ilerlediğinde etraftaki kuşların kendisine güldüğünü sezdi. Ciddi ciddi aralarında konuşuyordu kuşlar ve kahkaha atıyorlardı. Şadırvana vardığında musluktan akan suyun garip olduğunu fark etti. Sudan avucuyla bir yudum aldı. Su değildi bu, galiba ramazan şerbetiydi. Birkaç yudum daha aldı. Yüzünü şerbetle yıkayamazdı. Birkaç yudum daha, birkaç yudum daha... Oysa az önce iftara bir hafta olduğunu söylemişti hacı emmi ve oruç olmalıydı. Ramazanın son günü oruç bozmak... Olamazdı böyle bir şey. Gücünün yettiği kadar bağırdı:
-Olamamaaaaz, ben oruçluyum.
Bir sarsıntı ile kendine geldi. Başı çok ağrıyordu. Her tarafı uyuşmuş gibiydi. Tepesinde tanımadığı biri vardı. Bu, az önce gördüğü hacı emmiye benziyordu.
-Güneş çarpmasın yavrum, dedi. Uyuma burda, haydi evine git.
-İftara ne kadar var hacı emmi?
-Daha iftara ne’tiiin, üç dört saat var. Sen kalk evine git. Güneş çarpmış seni.
Başı dönüyordu ve çok ağrıyordu. Eve doğru yürürken hangi ayda, hangi günde ve saatte olduğunu bile unutmuştu. Oruçlu olmalıydı ama orucun kaçıncı günüydü hatırlamıyordu. Etrafta insanlar sürekli akın akın bir yerlere koşuyordu. Onların bu telaşını anlamakta zorlanıyordu. Neyse ki evin yolunu unutmamıştı.