20 Aralık 2025 Cumartesi

Sessiz Raflar

Nurgül Asya Kılcı

Bölüm I: Arayış
Kasabanın kütüphanesi, kimsenin yolunun bilerek düşmediği bir yerdeydi. Okulun arkasından geçen dar  sonunda, yıllardır oradaymış gibi duran taş bir binaydı. Kapısı çoğu zaman kapalı görünürdü ama içeri girmek isteyen biri olduğunda, nedense her zaman açıktı.
Ben oraya ilk kez, bir kitabı ararken girdim. Aslında ne aradığımı bilmiyordum. Sadece bazı kelimelerin beni çağırdığını hissediyordum.
İçerisi sessizdi. Ama bu, rahatsız eden bir sessizlik değildi; daha çok düşüncelerin kendi sesini duyabildiği bir sessizlikti. Raflar tavana kadar uzanıyordu ve kitapların çoğunun sırtında isim yoktu. Sanki okunmak için değil, hatırlanmak için oradaydılar.
Masaların birinde oturan görevli başını kaldırmadan konuştu:
“Kaybolan şeyleri mi arıyorsun, yoksa henüz kaybolmamış olanları mı?”
Bu soruya cevap veremedim. Çünkü ikisi arasındaki farktan emin değildim.
Rafların arasında dolaşırken ince, gri kaplı bir defter buldum. Üzerinde adım yazıyordu. El yazısı tanıdıktı ama kime ait olduğunu çıkaramıyordum. Defteri açtığımda, sayfalar doluydu. Anılar, cümleler, yarım kalmış düşünceler… Ama tuhaf olan şuydu: Yazılanların hiçbirini hatırlamıyordum.
Bir sayfada şöyle yazıyordu:
“Bunu okuduğunda, bazı şeyleri hatırlamıyor olacaksın. Ama üzülme. Bilmekten çok hissetmek gerekecek.”
Kütüphanede zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim. Dışarı çıktığımda hava kararmıştı. Ertesi gün tekrar gelmek istedim ama yolu bulamadım. Yokuş aynıydı, okul aynıydı; ama kütüphane yoktu.
Defter ise hâlâ bendeydi.
Günler geçtikçe, defterde yazan bazı cümlelerin hayatımda karşılık bulduğunu fark ettim. Henüz yaşanmamış anlar, önceden yazılmış gibiydi. Ama bu bir kehanet gibi değil, daha çok bir hatırlatma gibiydi. Sanki ben, bazı duyguları yaşamayı çoktan kabul etmiştim.
Son sayfaya geldiğimde tek bir cümle vardı:
“Beni bulduğunda, kendini kaybetmiş olacaksın.”
Defteri kapattım. Kendimi kaybolmuş hissetmiyordum. Ama değiştiğimi biliyordum.
Artık bazı sorulara cevap aramıyordum. Çünkü her şeyin bulunmak için değil, yerini bilmek için var olduğunu anlamıştım.


 Bölüm II: Boşluklar
Defter, çekmecemde duruyordu.
Ama oraya koyduğumu hatırlamıyordum.
Bazen geceleri uyanıp çekmeceye baktığımı fark ediyordum. Açmıyordum. Sadece varlığından emin olmak yetiyordu. Sanki defter, açıldığında değil; beklendiğinde anlam kazanıyordu.
Okulda her şey normaldi. Dersler, teneffüsler, gürültü…
Ama bazı anlar eksikti.
Bir öğretmen adımı yokladığında sınıf sessizleşiyor, sonra başka bir isim söyleniyordu. Arkadaşlarım bazen bana bir şey anlatmaya başlıyor, cümlenin ortasında durup “neyse” diyordu. Sanki bazı boşluklar vardı ve kimse o boşlukları fark etmek istemiyordu.
Bir gün defteri tekrar açtım.
Yeni bir sayfa eklenmişti.
Bu kez el yazısı daha netti.
“Boşlukları fark ediyorsun.
Çünkü artık onlara sığmıyorsun.”
Sayfayı çevirdiğimde, kütüphanenin çizimi vardı. Ama bu kez farklıydı. Raflardan biri boştu. Altına küçük bir not düşülmüştü:
“Henüz konulmamış.”
Ertesi gün, okulun arkasındaki yokuştan yine yürüdüm. Bilerek değil. Ayaklarım beni oraya götürdü. Kütüphane yine yoktu. Ama bu kez yokluğu daha belirgindi; sanki bir bina değil de, bir ihtimal silinmişti.
O an cebimde bir kâğıt hissettim. Daha önce orada değildi.
Üzerinde tek bir cümle vardı:
“Beni arama. Hatırla.”
Ne hatırlamam gerektiğini bilmiyordum. Ama bazı anılar, zorlandıkça daha da sessizleşir. Ben de zorlamadım.
Günler içinde şunu fark ettim:
Ne zaman bir şeyden vazgeçsem, defter ağırlaşıyordu.
Ne zaman bir duyguyu bastırsam, sayfalar kalınlaşıyordu.
Defter, yaşadıklarımı değil;
yaşamadıklarımı topluyordu.
Sonunda bir akşam, defter kendiliğinden açıldı. Ortasından.
Boş bir sayfa vardı.
Altında şu yazıyordu:
 “Şimdi yazma sırası sende.
 Ama kelimelerle değil.”
Kalemi elime aldım. Yazmadım.
Sadece düşündüm.

Ve sayfa doldu.

DENKLEMİN DENKSİZLİĞİ

 
Burak’ın parasının 3 katının 5 TL eksiği, parasının 2 katının 10 fazlasına eşittir. Buna göre Burak’ın parasının TL cinsinden veren denklem aşağıdakilerden hangisidir? 
Daha denklemlere geçmemiştik ama önüme böyle bir soru düşmüştü. Burak kimdi? Parayı nerden bulmuştu? Neden parasını bir denklemle bana soruyorlardı? Burak kendi parasının hesabını yapamıyor muydu? Neden 5 TL eksiği, 10 fazlası gibi şeyler ilave edilmişti? Tanıdığım Burakları düşündüm, tanıdığım bir Burak yoktu. Demek ki özellikle Burak seçilmişti soruyu yazan kişiler tarafından. Kitabı kapatmalı mıydım yoksa soruyu anlamaya mı çalışmalıydım? Yoksa denklemler konusunu bilen birini mi bulmalıydım? En kolayı Burak’ı bulmak ve ona sormaktı daha kolay bir şey vardı cebimdeki para ile Burak rolü oynamak. Cebimde 5 TL vardı ve üç katının 5 TL eksiği dediği için bu parayı bir kenara koydum. Sadece kenara koydum çünkü işin içinden çıkılacak gibi değildi. Belki kantinci bana bu soruyu anlatabilir, diye düşündüm. Kantinciye 5 TL uzattım fakat elimdeki parayı görür görmez:
-Onunla benden bir şey alamazsın delikanlı, dedi. 
Hani hep söylerler ya, bu bilgiler gündelik hayatımızda ne işimize yarayacak, diye. Gerçekten de öyleydi bu soru. Burak’ın parasını bilmek, hesap etmek ne işime yarayacaktı ki? Yine de bu soru benim için bir sorun olmuştu. Matematiği iyi olan bir arkadaş bulmalı ve bu soruyu çözdürmeliydim. Sınıfta matematik notu en yüksek arkadaşıma soruyu götürdüm. Soruya göz ucuyla baktıktan sonra işlemleri hızla yaptı. Cevap C şıkkı çıkmıştı. 
Yapılacak en iyi iş oturup denklemler konusunu öğrenmekti. Ders kitabımı açtım ve incelemeye başladım. Denklemlerin en kolay konulardan biri olduğu söyleniyordu. Ya ben anlamıyordum ya da denklemler denk gelmiyordu. Her durumda bitmeliydi bu konu. 
Gün sonunda Burak’ı bulamamıştım ama denklemler konusunu bitirmiştim. Burak’ı aramaktan daha kolaydı. Burak, habersizdi belki de bir soruya özne olduğundan. Sahi, Burak özne miydi yoksa nesne mi? Dil bilgisine çalışacak hâlim kalmamıştı. 

İLETİŞİM SORUNU


Elif Erva Ağar
İnsanlar yalnızca konuşarak mı anlaşır ya da bir insanın size söylemek istediği şeyi illa sözcüklerle ve sesle mi ifade etmesi gerek? Normal insanlar için bu gereklidir. Bazı kelimelerin telaffuz edilmesi ve karşı tarafça duyulması gerekir. Oysa birbirini iyi tanıyan insanlar bazen kelimeler olmadan da anlaşabilir. Mesela dudak okuma yöntemiyle fısıltıya bile gerek kalmadan iki arkadaş anlaşabilmeli belki. Ben arkadaşlarımın seslerini duymadan yalnızca onların jest ve mimiklerine bakarak en sessiz ortamlarda bile onların ne demek istediğini anlayabiliyorum fakat onlar beni anlamıyor. Ya da en azından bir kısmı anlamıyor. İlla sesimi duymak istediklerini söylüyorlar.  Elbette bu söylediğim durum her zaman geçerli değil. Özellikle herkesi ilgilendirmeyen ya da özel konularda iletişim gerektiğinde bu yöntemi kullanmaya çalışıyorum. Herkes herkesle böyle anlaşsa zaten konuşmaya da kelimelere de gerek kalmazdı. 
Bu aşamada biraz daha ileriye gitmek istiyorum. Aslında yakın iki arkadaş ya da dost kelimelere ve dudak hareketlerine bile ihtiyaç hissetmeden anlaşabilmeli. Hatta aklından geçenleri okuyabilmeli. Bakışlarından bir anlam çıkarabilmeli. Gözlerinin ardını okuyabilmeli. Arkadaşlık ya da dostluk zaten aynı dünyada dolaşmak ve bu dünyayı paylaşmak değil midir? 
İletişim mutlaka gerekli, kocaman bir dünyada ve insanlar arasında yaşıyoruz. Yaşam tarzımız sürekli iletişim halini zorunlu kılıyor fakat ben diyorum ki insanlar kendi aralarında özel bir iletişim tarzı daha geliştirmeli. Şifreli olmasa bile herkesin anlayamayacağı bir iletişim modeli şart. Herkesle aynı dili konuşmak zorunda olmamalıyız. 
Arkadaşlarımdan tek ricam, en azından dudak okumayı öğrenin. Jest ve mimikleri yorumlamayı da öğrenin. Günün birinde mutlaka işinize yarayacak. Benimle iletişim için değilse bile başka ortamlarda, mekanlarda ihtiyacınız olacak. 

Biricik Meselem


Yusuf Ensar Güler
Ne zaman ılık bir kışı geride bıraksak ya da her zamankinden daha sıcak bir yaz yaşasak aynı konu gündeme geliyor: Antarktika eriyor. 
İklim değişikliğinin en büyük nedenlerinden biri olarak bu kıtanın erimesinden söz ediliyor. Normal şartlarda ne savaşlarla ne yoksulluk ve hastalıklarla gündeme gelmeyen bu kıta tüm dünyayı yalnızca eriyerek etkiliyor. Eridikçe kendinden söz ettiriyor ve benim de içim cız ediyor. İçim cız ediyor penguenleri düşündükçe. İçim cız ediyor her yıl biraz daha dünya ısındıkça ve günün birinde tüm dünyanın çölleşeceğini, susuz ve penguensiz kalacağını hayal ettikçe. 
Burada asıl konu ne Antarktika ne de iklim değişikliği. Asıl konu penguenler. Çizgi filmlerde ya da belgesellerde görmüş olsam da bu hayvanı, çok seviyorum. Yürüyüşleri, çıkardıkları sesler çok sevimli geliyor bana. Hani soğuk bir ortam gerekmese yaşamları için getirip evde beslemek isterdim birini. Ne kedi ne köpek ne kuş… Penguen beslemek istiyorum. Düşünüyorum bir penguenle okula gitmek nasıl bir duygu olurdu. Belki kanadından tutardım yolda yürürken. Ya da bir penguenle aynı odada oturmak nasıl bir duygu olurdu? Ona maç izletirdim. Onunla oyunlar oynardım. Kediler ve köpekler bile tepki verdiğine göre ekrana penguen oturup benimle her oyunu oynardım. Ona tuvalet alışkanlığı bile kazandırırdım. Onunla deniz kenarlarına gider onun yüzmesini izlerdim. 
Düşününce benim Antarktika sevgimin aslında yalnızca penguenlerle ilgili olduğunu fark ettim. Buzulların erimesi de mesele değil. Mesele yalnızca penguenler. Penguenler benim biricik meselem.  
Antarktika değil eriyen, eriyen penguen sayısı. Eriyen benim hayallerim, eriyen benim canım penguen sevgim. Tüm dünyayı ayağa kaldırmaya hazırım. Lütfen penguenlerime zarar vermeyin. Tamam, evimizde olmasın ama kendi ortamlarında, iklimlerinde sonsuza kadar yaşasınlar. Ben razıyım onlara çizgi filmlerde ya da belgesellerde bakmaya. Buna bile razıyım. Razıyım. Gerçekten. 
 

KAPININ ARDINDA KİM VAR

ECEM ERCİNS
NEHİR ALMACI
SAMİ YUSUF AVCI
METEHAN AKKAYA

1. BÖLÜM
Herkes ona Yusuf Ağa diyordu ama ağa denilecek kadar zengin biri değildi. Aslında biraz da alay etmek için bu kelimeyi kullanıyorlardı. Yusuf Ağa’nın her şeyden önce gönlü zengindi. Elinde avucunda ne varsa insanlara dağıtmayı severdi. Kasabaya gelen yolcuları, garibanları misafir etmeyi severdi. Çocukları da çok severdi. Sevmediği tek şey vardı o da Osman Ağa. Osman Ağa gerçekten ağaydı. Babasından, dedelerinden kalan mirasın haddi hesabı yoktu fakat kimseye bir hayrı dokunmazdı. Yağmurlu günde bile kimseye bir bardak su vermişliği yoktu. Fakat Yusuf’a alaylı bir biçimde ağa diyen insanlar Osman’a garip bir saygı içindeydiler. Yusuf bu durumu anlamlandıramıyordu. Belki de ben kötü biriyim diye düşündüğü de oluyordu. 
O yıl kış mevsiminin her zamankinden daha soğuk geçeceğine dair bir beklenti vardı. Kasabanın yaşlıları şöyle diyordu:
-Bu yıl çok ayva vardı. Kış çetin geçecek. 
-Bu güz ağaçların yaprakları hiç kalmadı. Kesin kış şiddetli geçecek. 
Herkes yoğun bir kış hazırlığı yapmıştı. Kilerler turşu, ekmek, reçel, konserve doluydu. Odunlar yığılmıştı ocak başlarına, tandır kenarlarına. Ahırlara saman doldurulmuştu. Yusuf’un bu kadar stok yapacak gücü yoktu ama yine de kendince bir şeyler hazırlamıştı. Aslında bu hazırlığı yaparken amacı ihtiyacı olan insanlara yardım etmekti. 
Nihayet beklenen soğuklar başlamıştı. Kar durmadan yağıyordu ve insanlar evlerinden dışarıya bile çıkamıyordu. Gece kar yağıyordu, öğlen kar yağıyordu, akşam kar yağıyordu. Kapıların önü bile kardan açılmaz olmuştu. Dışarda ne bir insan ne de canlı görmek mümkündü. Evlerin çatılarındaki kuşlar bile kaybolmuştu. Zaten dışarıya çıksalar yiyebilecekleri bir şey yoktu. Yusuf onları da düşünüyor arada sırada karların üzerine yiyecek bir şeyler atmaya çalışıyordu pencereden fakat beş dakika geçmeden attığı şeylerin üzerine kar yağıyordu. 
Birkaç gün sonra kasaba hayalet bir yerleşim yerine dönmüştü. Yalnızca tüten bacalardan anlaşılıyordu burada hayatın devam ettiği. Kasabanın en keyiflisi Osman Ağa’ydı. Bir yıl boyunca hatta yıllar boyunca kar yağsa bile yetecek malzemesi vardı. Arada bir pencereden bakıyor ve yazın bereketli olacağını düşünüyor, keyifleniyordu. 
Vakit akşamdı ve tam kahvesinden ilk yudumu almıştı ki Osman Ağa’nın kapısı vurulmaya başlandı. Osman önce irkildi. Dışarda kimseler görünmüyordu çünkü. Sonra aklından şöyle geçirdi: Kesin birilerinin malzemesi bitti ve benden ödünç bir şeyler almaya geldi. İnsanlar hep böyle, diye düşündü. Kışa hazırlık yapmayı ihmal ederler. Bir süre kapı çalınır, açmayınca da çekip giderler.
Çalan kapıyı duymazdan geldi ve kahvesinden bir yudum daha aldı lakin kapı çalmaya devam ediyordu. Hem de alacaklı gibi çalınıyordu kapı. Sinirlendi, yerinden kalktı ve kapıyı açtı. Ağzına gelen her şeyi söylemeye hazırlandı. Kovacaktı kapıyı çalan kişiyi fakat kapıda kimse yoktu. Üstelik ayak izi de yoktu. İn miydi gelen cin miydi? Belki de çok uzun süre insan görmediği için halüsinasyon görmeye başlamıştı. Akşam akşam keyfi kaçmıştı. Bunu insanlara söylememeliydi. 
Yusuf ise aynı saatlerde yoksulları düşünüyordu. Yiyecekleri var mı, evleri sıcak mı diye endişe ediyordu. 
Günler geçiyordu ama ağır ağır. 
Ertesi akşam yine tam olarak aynı saatlerde ve Osman Ağa’nın kahvesinin ilk yudumundan sonra kapı çalınmaya başladı. Kapı durmadan çalıyor çalıyordu. Osman kapıya öfkeyle gitti fakat kapının ardında yine kimse yoktu. Belki de evi değişmeliydi ya da onu sevmeyen birileri ona kötü bir şaka yapıyordu. Onu sevmeyen ve hislerini belli eden tek kişi Yusuf’tu. Yusuf belki de onunla alay etmek için böyle bir şey yapıyordu. Gece boyunca uyumadı. Sabaha doğru uykusuzluktan oturduğu yere sızdı kaldı. 
Eğer üçüncü gün akşam da aynı şeyleri yaşarsa kar kış demeden gidip Yusuf’un kapısına dayanacaktı. 
Yine akşam oldu fakat bu kez kahve içecek morali yoktu Osman’ın. Zaten gün boyu yemek de yememişti. Beklediği an gelmişti. Kapı yine vuruluyor, vuruluyordu ama nasıl olsa kimse yoktu kapının ardında. Kulaklarını kapattı fakat ses daha da yükselmişti. Artık Yusuf’un kapısına gitmenin zamanı gelmişti. Üzerine bir şey giymeden kapıyı açtı ve Yusuf’un evine doğru yürümeye başladı. Aslında yürümek denmezdi buna. Bata çıka ilerliyordu. Hava soğuktu ama kan ter içinde kalmıştı. Büyük çabalardan sonra nihayet Yusuf’un kapısının önüne geldi. Neyse ki Yusuf kapısının önünü temizlemişti. Kapıya hırsla vurdu, Yusuf çabucak kapıyı açtı:
-Osman Ağa, bu ne güzel bir sürpriz. Günlerdir kimseyle görüşmüyorum. Buyur gel bir kahve içelim. 
Osman, bu davet karşısında söyleyeceği her şeyi unuttu ve içeriye girdi. Zaten yorulmuştu da. İçerisi çok sıcak değildi fakat huzurlu bir yerdi. Beş on dakika sonra kendine gelen Osman yaşadıklarını anlattı Yusuf’a. Yusuf bir süre boşluğa baktıktan sonra şöyle dedi:
-Senin kapını çalan, sana gelen kimseler yok aslında. Kulağını kapatınca bile duyduğun kapı sesinden bahsediyorsun. Bence sorun senin içinde, iç dünyanda. Eğer kapıyı çalan kim diye soruyorsan bana  cevap vereyim: vicdanın. 
Aldığı cevap karşısında şaşırmıştı Osman. Bir süre düşündü, haklı olabilirdi Yusuf. 
-Peki bu sesler hep devam edecek mi, diye sordu. 
Yusuf:
Aklımda bir çözüm yolu var aslında ama gecenin ilerleyen saatlerinde konuşuruz, dedi. Osman ve Yusuf yıllardır yapmadıkları belki de yapmayı bekledikleri bir sohbete dalmışlardı. Kar yağıyordu ve gece uzundu. 

2. Bölüm
Yusuf:
-Osman Ağa, birer kahve daha içelim ve bu meseleyi uzun uzun konuşalım, dedi. Osman:
-Şu ağa kelimesini bırakalım artık. Ben işten sıkılmaya başladım. Gerçek ağa sensin bence, dedi. 
Koyu bir sohbet başladı. Kahve kadar koyu bir sohbet. Yusuf gece boyunca iyilikten, fedakarlıktan, başkalarını mutlu etmekten bahsetti. Bunlar, Osman’ın hiç bilmediği duygulardı. Bu duyguların insanı iyileştirdiğini, insana özgü şeyler olduğunu da anlattı Yusuf. Yusuf konuştukça Osman daha da etkileniyordu fakat merak ettiği bir şey vardı ve sordu:
-Bütün bu anlattıklarını sen nasıl fark ettin ve öğrendin? Bildiğim kadarıyla okuma yazman bile yok. Kitaplardan öğrenmiş olma ihtimalin yok çünkü evinde tek kitap bile görmedim. Bu bilgeliği nasıl kazandın?
Yusuf, bu soru karşısında sustu. Bir süre boşluğa baktı:
-Annem ve babam yıllarca hastalık çekti biliyorsun ve onlara yardım edecek benden başka kimse yoktu. Onlara yardım ederken hep bir çaresizliğin içindeydim. Başka hiçbir şey yapamıyordum. Yalnızca onların ihtiyaçlarıyla uğraştım. Bir süre sonra yardıma ihtiyacı olan başka insanlar hatta canlılar görmeye başladım. Yardım ettikçe içimde bir şeyler değişiyordu. Kendimi huzurlu hissediyordum. Bu öyle bir huzurdu ki servet sahibi olmaktan, bir şeyleri depolamaktan daha değerliydi benim için. Aslında böyle başladı her şey. Bir yola girdikten sonra devamı kendiliğinden geliyor işte. Peki sen nasıl böyle biri oldun?
Bu soru Osman’ı hayli düşündürdü. 
-Ben hiçbir şey için çalışmadım galiba. Çaba sarf etmeden büyük bir rahatlığın içinde buldum kendimi. Babam, dedem ve onun dedeleri hep büyük bir servetin içinde yaşadı. Kimseye ihtiyacım olmadı çünkü zengindim. İnsanların bende olan şeylere ihtiyacı çoktu, benim ise insanlara ihtiyacım yok diye düşündüm. Bir kez bile etrafımdaki insanları mutlu etmek için çalışmadım. Bana öyle geliyordu ki insanlar yoksul ve ihtiyaç sahibi ise bu onların kendi çabalarının ürünü. Şimdi anlıyorum ki hepsi yanlış düşüncelermiş. Bu yaşa kadar hep huzur sandığım şeyler meğer beni huzursuz eden şeylermiş. Şimdi yeni bir hayata başlamanın zamanı. 
Son cümleden sonra her ikisinin de gözleri umutla parladı. Yusuf, ertesi sabah kasabayı dolaşmayı ve ihtiyacı olanlara yardımda bulunmayı önerdi. Bu teklif Osman’ın da hoşuna gitmişti. Gece uzundu. Önce bir liste oluşturmak gerekiyordu. Kimlerin ihtiyacı olabilir, kimleri ziyaret etmek gerekli? Sabah yaklaşırken Osman da Yusuf da oturdukları yerde uyuyakalmışlardı. Her ikisinin de yüzünde hoş bir tebessüm vardı. Güzel rüyalar görüyor olmalıydılar. Dışarda kar durmuş, temiz, aydınlık güzel bir sabah usul usul kasabaya inmeye hazırlanıyordu. 

KELİMELER

 Yiğit Efe Demir


Kelimelere herkesin ihtiyacı vardır
Anlatırken bir derdi
Yaşarken bir sevinci
Koşar kelimelere zihnimiz
Ebedi 

Kelimeler dillerin çiçeğidir
Diller ise milletlerin
Kelimeleri az olan milletler
Gün gelir, yok olur gider

Kimi zaman bir yiyeceğin adıdır kelime
Duyar duymaz aklımıza gelir tadı 
Ya da bir şehrin kasabanın adı
Götürür bizi o uzak iklime

Kelimeler aslında hayatın kendisi
Anlamını hayatın kelimeler verir
İnsanın benliği ve ruhu
Kelimelerle erir

Ekmek gibi su gibi ihtiyacımızdır kelimeler
Onlar olmadan yaşamak zor
Kötü kelimeler de var sanki
Onlar kötü insanların dilinde yeşeriyor

 Kelimelerin türleri de var 
Zamirler, sıfatlar, edatlar, zarflar
İçine daldığım zaman bunların
Anlamları biraz beni zorlar

Her dilde var kelimeler
İngilizce, Almanca, Türkçe
Yazarken hepsi aynı harfleri kullansa da 
Anlamı değişiyor milletlere göre

Benim dilim Türkçe
Dünyanın en güzel dili bence
Eklerle, atasözleriyle deyimlerle
Konuşması en zevkli olan dil
Türkçe diyorum, Türkçe konuşuyorum
Başkaları bu sözüme ne der acaba
Merak ediyorum

Bir de yabancı kelimeler var
Onları kullanır bilinçsiz insanlar
Durup durup Türkçeme salıdırırlar
Onlardan korunmak için 
Her sözcüğün Türkçe karşılığı var

Yunus Emre, Hacı Bektaş, Karacaoğlan
Türkçeyi sanat dili yapan ozanlar
Öyle bir dil kullanmışlar ki
İnsanlar beş yüz sene sonra bile onları anlar

18 Aralık 2025 Perşembe

İnce Bir Düşünce

 Ahmet Emir KOÇ

Nedense sana her baktığımda 
Birazcık içim burkuluyor
Mesela bir yemek masasında
Ya da 
Okul sırasında 

Nedense senin saflığında 
Bir hüzün görüyorum
Bazen bir ağacın
Bazen bir ormanın
Bazen yuvasız kalan bir kuşun
Acısını seziyorum
Her yerdesin 
Ve insanlar hiç değer vermiyor sana
Şayet üzerinde sayılar yoksa

Ben senin her hâlini seviyorum
Karşımda gördüğümde seni
Bir ağacın ruhunu görmüş gibi oluyorum
Sevgili kâğıt…

RÜYA

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK


Burada yaz çok kısa geçer ve yaz akşamları bir başkadır. Şehrin en güzel göründüğü yerlerden birisi Sivas Kalesi’dir. Yaz akşamları Sivas Kalesi pek çok insan için huzur ve sakinliğin adresidir. Ben de bu düşüncelerle Kale’ye çıkmaya karar verdim. Kalede kafeler vardı ve bir kafede oturuyordum. Şehrin ışıkları sanki bir kartpostal gibiydi. Gece, hafif serinlik çökmüştü. Oturduğum kafede masada fenerler vardı.  Masadaki fenerler pilleri azaldıkça daha az ışık yayıyordu ve etraftaki net görüntüler kaybolmaya başlıyordu. Bir süre sonra aniden karşıma beyaz sakallı bir amca çıktı. Acaba gördüğüm amca gerçek mi diye düşündüm fakat uyku saatime daha çok vardı. Onu gören yalnızca ben değildim çünkü etraftan da ona bakanları görebiliyordum. Neredeyse kafedeki tüm masa lambalarının ışığı cılız hale gelmişti ve her yer loştu. Aniden bu loş ortamda bir ışık parladığını gördüm. Gittikçe artan bir ışıktı bu ve bir yükselip bir azalıyordu. Ak sakallı amca hiç kimsenin beklemediği bir hareket yapmıştı. Elindeki kocaman gazete tomarını ateşe vermiş ve aniden ortalıktan kaybolmuştu. Belki de yanan kağıtların alevinden onu kimse göremiyordu fakat ak sakallı amca kaybolmuştu. 
Dakikalar geçtikçe gazetenin sönmesi gerekiyordu ve herkes böyle bir sonuç bekliyordu fakat sönmek yerine alevler daha da artmıştı. Masalara kadar sıçramıştı yangın. Masalar, sandalyeler, pilleri bitmek üzere olan masa lambaları alev almıştı. Etraftaki insanlar sanki donmuş gibiydi. Kimse yangını söndürmek için çaba göstermiyordu ve dumanlar her yeri sarmıştı. Dumandan nefes alamaz hale gelmiştim fakat etraftaki insanlar sanki bir resim karesi gibi öylece bekliyordu. Güç de olsa yangının olduğu yerden uzaklaşmaya başladım. Yangın büyüyordu. Şehre doğru ilerliyordu. Kale’den indiğimde siren sesleri duymaya başladım. Onlarca itfaiye Kale’ye doğru gidiyordu. Bir an aklıma kafedeki insanlar geldi. Acaba halen oturuyorlar mıydı yoksa kaçmışlar mıydı? Bu kadar büyük bir yangını ilk kez görüyordum. Normalde Kale’den her yer görünürdü ama bu kez Kale her yerden görünüyordu. Geceyi aydınlatan büyük bir meşale gibi yanıyor, yanıyordu. Tam artık olay yerinden kurtulduğumu düşünüyordum ki aniden önümü elinde kamera ve mikrofonlar olan birileri kesti. Şöyle diyordu elinde mikrofon tutan kişi:
-Galiba yangının neden çıktığını siz gördünüz? Bu yangını kim çıkardı ve yangın yerinde yaklaşık kaç kişi vardı?
Konuşmak istiyordum fakat sesim çıkmıyordu sanki. Konuşuyordum ama kendi sesimi duymuyordum. Ha bire başka mikrofonlar başka kameralar geliyordu önüme. Artık yoluma gitmeye karar vermiştim ki bu kez de yolumu polisler çevirmişti:
-Hayırdır kardeş, nereye böyle telaş telaş, diye sordu biri. 
Bana bir şaibeli gibi bakıyorlardı. Kendimce başımdan geçenleri anlattım. Neyse ki beni duyuyorlardı ve söylediklerimi yazıyorlardı. Her şeyin sebebi o, dedim. Ak sakallı amca. Bir gazete yaktı ama sanki yaktığı şey gazete değildi sadece. 
-Ak sakallı amcayı biraz daha tarif eder misin, diye biri sordu. 
Tam hatırlamaya çalışıyordum ki polislerin yanında ak sakallı amcayı gördüm. Bana tebessümle bakıyordu. Sanki benimle alay ediyordu. Parmağımla işaret ederek:
-İşte şu amca, dedim. Gazeteyi yakan kişi yanınızda zaten. Neden bana soruyorsunuz ki?
Polisler parmağımı gösterdiğim yere doğru baktılar. Sonra birbirlerine baktılar. En yaşlı ve tecrübeli olanı yanındakine fısıldadı:
-Halen şokta galiba. 
Bu esnada genç olan polis elindeki yarım şişe suyu bana uzattı. 
-Kendine gel biraz. 
Suyu içince birdenbire kendime gelmiştim. Duman kokusu ve telaş neredeyse yok olmuştu. Şişeyi yeniden sahibine uzattım. Teşekkür ederim, derken yüzüne baktığımda karşımda yine ak sakallı amca vardı. Yine bana gülümsüyordu. 
-İşte burada, gazeteyi yakan amca, Kale’yi yakan amca burada diye bağırdım. 
Bu esnada omzuma bir el dokundu:
-Efendim vakit geç oldu. Artık kapatıyoruz. Zaten sizden başka kimse de kalmadı. 
Kale’deydim. Her şey yerli yerindeydi. Hesabı ödedim ve üstü kalsın diyerek şehre yönelmiştim ki karşımda yeniden ak sakallı dedeyi gördüm. Gülümsüyordu. Ben de ona baktım ve bir kahkaha attım. 

Çırpınış

 Nil Ateş

Tüm renklerin solduğu bir yerde tutsak oldum ben
Ama ilk burada anımsadım renkleri unutamam ebediyen
Göze gözüken sadece pareymiş iç yüzü fark edilmeyen
Yetmiş katlı perde yokmuş gözlerde siyah beyaz bir ekranmış her şeyi örten

Bu yerde kimseye temiz bir teneffüs yok sadece derin bir acı
Herkes bir tefekkür içinde ama kimsenin var ne bir nihayeti ne de yargısı
Ama düşünmek neye yarar ilerlemeyi kesince vermeden son kararı
Renksiz bir cihan renklerden ırak insanlar arasında her çırpınış karanlıktı

Belki de

 Feyza Duran

Tek görevidir kalemin yazdıklarını silmek
Acaba var mıdır
Başka görevi onun
İçimden geliyor keşke olsaydı demek
Belki isterdi bazı insanlar
Bir silgiyle sevmediklerini tanıdıklarını
Ya da karanlık geçmişlerini
Belki hiç ödeyemeyecekleri
Borçlarını silmek

FORMA

 Ali Çağan Kalaycı

Çizgi filmden çıkıp gelmiş gibisin
Renklerinle gözlüklerinle
Yüzünden eksik olmayan tebessümünle
Gözlüklerin mavi
Forman sarı
Sarı sevmediğini söylesen de
Okulun bir kere vermiş kararı

Şimdi seneyi bekliyorsun çaresizce
Kurtulmak için sarıdan
Ve üzerinde bir zırh gibi 
Taşıdığın formadan

ARKADAŞ SEVGİSİ

 

Furkan Yörük
Sıfır yedi kalemimin bitmiş ucu sensin
Ya da silgimin yuvarlanmış çapağı
Sensin defterimin kenarındaki zımba
Bazen düşünüyorum
Sen olmasan ne işim var bu sınıfta

Bazen omuzlarımdaki ağırlıksın
Bazen karşımdaki tebessüm
Gofretine ortak olmak ne güzel
Benim biricik sınıf arkadaşım
Sen olmasan ben burada ne yaparım.

HERHANGİ BİR SİVASLININ HİKAYESİ

 Semih Yılmaz, Ahmet Emir Koç

Her sabah uyandığında aynaya koşuyor, elini yüzünü yıkadıktan sonra şöyle diyordu: 
-Şükür bugün de Sivas’ta uyandım. İyi ki Sivaslıyım. Hikmetinden sual olunmaz ama Allah’ım diğer şehirleri niye yarattın ki? Yoksa Sivas’ın kıymetini bilmemiz için mi?
Sivas, onun için kutsal bir şehirdi. Kutsal şehirleri sayması istendiğinde Mekke, Medine ve Sivas, diyordu. Ona göre ilk insan Sivas’ta yaşamıştı. Medeniyet bu topraklarda kurulmuştu. Dış güçler Sivas’ın değerini henüz keşfetmemişti ama altın başta olmak üzere dağlarının altında zengin madenler vardı. Sivas Kangal köpeği onun için dünyanın en güzel hayvanıydı. Sucuk ve pastırma tüm dünyaya Sivas’tan yayılmıştı. Madımak, insanlığın en kutsal ve eski yemeğiydi ona göre.
Türkiye’nin başkenti normalde Sivas olmalıydı ama hakkı yenmişti Sivas’ın. Zaten Sivas, Türkiye’nin değil dünyanın başkenti olmaya layıktı. Sivas Kongresi yapılmasa Türkiye bugün belki de olmayacaktı. Sivas’ın tarihine dair her şeyi biliyordu. 
Havasını seviyordu bu şehrin ve suyunu seviyordu. Ağaçlarla kaplı olmayan dağlarını seviyordu. Yaz gecelerinde bile ceketsiz dışarıya çıkamamayı seviyordu. Denize kıyısı olmamasını seviyordu bu şehrin. Zaten denizleri besleyen ırmak değil miydi? Kızılırmak da Sivas’tan doğuyordu. İşte Sivas’ı kutsal saymayı gerektiren bir neden daha… Katmerini seviyordu Sivas’ın ve etli ekmeğini, çöreğini. Konyalılar boşuna sahip çıkıyordu etli ekmeğe ve Tokatlılar boşuna sahip çıkıyordu Sivas kebabına. Neyse ki Sivas köftesine henüz sahip çıkan birileri yoktu. Sivas, onun için yaşama sebebiydi. Şimdiden askerliğini düşünüyordu, ya Sivas dışında bir yerde askerlik yapmak zorunda kalırsa? Belki de bedelli yapmalıydı askerliğini. En azından Sivas’tan uzak kalma süresi kısalırdı. 
En büyük keyfi İstasyon Caddesi’nde gezmekti ve kahvaltıdan sonra kutsal bir işi yapar gibi caddede dolaşacaktı. Kahvaltısını yaptı ve dışarıya çıktı. Bu gökyüzü, bu hava başka nerede var ki diye düşündü. Tam caddenin başlangıç noktasına gelmişti ki büyük bir kalabalıkla karşılaştı. Herkes hüzünlüydü. Yaklaştığında bu kalabalığın bir cenazeye ait olduğunu fark etti. Cenazenin kim olduğunu bile soramadı fakat insanlar hiç olmadığı kadar hüzünlüydü. Konuşmalara kulak misafiri oldu:
-Senelerce Sivas dışında yaşamış ve Sivas’a defnedilmek istiyormuş rahmetli, diyordu biri. 
Bir başkası:
-Nasıl bir memleket özlemi ise beni Yukarı Tekke’den başka yere gömmeyin. Ne olursa olsun, mezarım orada olsun demiş ölmeden önce, diyordu. 
Demek ki il dışından bir Sivaslının cenazesiydi bu. Doğduğu topraklara yeniden gelmişti ama bir cenaze olarak. Bunu hiç düşünmemişti. Bu topraklardan ayrılmak kaçınılmazdı yaşam sona erdiğinde. Sivas’ta gömülü olmak, bu şehrin havasını teneffüs etmek, suyunu içmek anlamına gelmiyordu ki… Birgün ölecekti ve bu şehirden ayrılacaktı. Cenaze kalabalığının üzüntülü hali ona da yansımıştı. O da artık üzülecek bir neden bulmuştu. Hem de çok büyük bir neden. Cenaze kalabalığı Ulu Cami’ye doğru yöneldi. Bütün şevki kaçmıştı. Yürümek istemiyordu. Sessizce evine döndü. 
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı onun için çünkü Sivaslılar da ölümlüydü. 

SAHİPSİZ DEFTER


Zeynep Ayten

Böyle bir okul hayatı düşünmemiştim. Gecemi gündüzüme katmış ve binbir hayal ile üniversite sınavına çalışmıştım. Çok güzel bir başarı elde edip hayallerimin üniversitesine ve bölümüne yerleşmiştim fakat hiçbir şey hayalimdeki gibi değildi. Öncelikle benimle aynı sınıfta olanlar, benimle aynı hayallerle gelmemişti buraya. Onları bir şekilde düşünmeyebilirdim fakat ders hocalarım da maalesef aynı düşünceleri paylaşmıyordu benimle. Başka bir üniversiteye mi gitmeliydim, başka bir bölüme mi başlamalıydım, kafamda sorular peş peşe yığılıyordu. 
Büyük hevesle başladığım üniversitede artık yoklama alınmayan derslere gitmemeye başlamıştım. İnsanın kendi kendine eziyet etmesinin bir anlamı yoktu. Yine de derslerim fena değildi fakat mutsuzluk, memnuniyetsizlik iliklerime kadar işlemişti. Galiba öğrencilik hayatımın sonuna gelmiştim hem de daha ilk seneden. 
Belki bir iş bulmalı ve çalışmalıydım. Kuaför olabilirdim mesela ya da ev yemekleri yapan bir işletme açabilirdim. Kurye bile olabilirdim. Yaşamak için önce üniversite okumak, ardından iş bulmak için sıraya geçmek yerine doğrudan bir işe başlayabilir, iş kurabilirdim. Böyle çıkmamıştım bu yola. Hayallerim vardı, evet daha çabuk iş hayatına başlayabilirdim fakat bu kolayı seçmek olurdu. Mutsuz olacağım bir mesleğe başlamak mı yoksa mutlu olacağım bir meslek için biraz daha sabretmek mi, bu ikilem zihnimi paramparça ediyordu. Zaten mutsuzdum ve yeni bir mutsuzluğa, sırf iş düşüncesiyle atılmak hem de ömür boyunca bu işi sürdürmek anlamsız gelmeye başladı bir süre sonra. Bir kitapta şöyle bir söz okumuştum: Size bağlananları mutlu etmek, tanrısal bir eylemdir. Bana bağlananlar vardı; sevdiklerim, ailem…  Benim üniversite okumamdan ve hayalimdeki mesleği seçmemden büyük mutluluk duymuşlardı. Şimdi onları yüz üstü bırakabilir miydim?.. Sanmıyorum. 
Bunca gelgit arasında zihin yorgunluğu içinde ilk senenin sonuna gelmiştim bile. Son sınıflar, mezuniyet töreni telaşındaydı. Sanki büyük bir iş başarmış gibi yeni kıyafetler, abartılı program provaları, şenlikler… Ortalık bayram yeri gibiydi. Onca güler yüzlü gencin arasında, yükselen kahkahalar içinde biri dikkatini çekmişti. Kendinden çok emindi. Asık suratlı değildi ama yüzünde bir ciddiyet ve yorgunluk hissi de vardı. Tam önünde yürüyordu bu öğrenci. Bir süre sonra adımlarını hızlandırdı ve prova alanına yöneldi. Bu esnada elindeki dosyadan yere küçük bir defter düşmüştü. İnsanlar farkında bile değildi yere düşen bu küçük defterin. Defteri aldım ve peşinden koşmaya çalıştım ancak kalabalıklarda çoktan kaybolmuştu defterin sahibi. Bir süre elimde defter, şaşkın şaşkın dolaştım kalabalıklarda. Artık sahibine ulaştıracağımdan ümidi kesmiştim. Provaları izlersem belki defterin sahibini yeniden görebilirim, diye düşündüm ve bulduğum ilk sandalyeye oturdum. Defterde belki sahibine dair bilgi bulurum düşüncesiyle kapağını araladım. Herhangi bir bilgi yoktu. Galiba bir günlüktü bu defter. Okumamalıydım ancak içimden bir his, hiç değilse birkaç güne göz gezdirmekten bir zarar gelmeyeceğini söylüyordu. Kalabalığa dikkatlice göz gezdirdikten sonra defteri okumaya başladım.  Dört yıl öncesinin tarihinin altında şöyle yazıyordu: 
Böyle bir okul hayatı düşünmemiştim. Gecemi gündüzüme kattım ve binbir hayal ile üniversite sınavına çalıştım. Çok güzel bir başarı elde edip hayallerimin üniversitesine ve bölümüne yerleştim fakat hiçbir şey hayalimdeki gibi değil. 
Bu cümleler ve hisler bana hiç yabancı değildi. Bir sayfa, bir sayfa daha, bir sayfa daha… Derken defterin sonuna ulaşmıştım. Okuduğum satırlar sanki bana ait gibiydi. Defteri kapattığımda herkesin bana baktığını hissettim. Hemen yanımda duran biri:
-İsmin anons ediliyor, sen prova için sahneye çıkmayacak mısın, dedi. 
Defteri çantama koydum ve sahneye çıktım. Ne konuştum, ne söyledim hatırlamıyorum sadece bölüm birincisi olarak sahneye davet edildiğimi hatırlıyorum ve bir de alkışları. 
Sahneden indiğimde yeniden çantamı açtım, defter yerindeydi. Elime aldım ve tekrar okumaya başladım. İlk sayfa, defterin kapağına yapıştığı için okumadığımı fark ettim.  Bu sayfa defter sahibinin bilgileriyle doluydu: Adı, Soyadı, Telefon numarası… Tüm bilgiler bana aitti bu sayfadaki. 
Kendi kendimin yabancısı mı olmuştum yoksa defter gerçekten başkasına mı aitti? Mezun olacak kişi ben miydim yoksa bir hayal mi görüyordum? Defterin sahibini bulmalıydım. Bu defter bana ait olamazdı. 

16 Aralık 2025 Salı

GİZEMLİ FENERLER ADASI

Selim Çabuk

Talha, deniz kıyısındaki küçük bir kasabada yaşayan meraklı bir altıncı sınıf öğrencisiydi. Okul çıkışlarında sahile gidip dalgaların sesini dinlemeyi çok severdi. Bir gün, okuldan eve dönerken sahilde yürüyordu. Kumların arasında mavi ışıkla parlayan bir cisim gördü. Eğilip almak için uzandığında bunun bir taş olmadığını fark etti. Üzeri kabartmalı desenlerle dolu eski görünümlü bir pusulaydı. Ama pusula garipti; iğnesi kuzeyi göstermiyor, hızlı hızlı dönüyor, sanki bir şey arıyormuş gibi davranıyordu. Talha pusulayı çantasına koydu ama aklı tamamen bu tuhaf eşyanın üzerindeydi.
Akşam eve gidince odasına çekildi ve pusulayı masaya koydu. Annesi bunun eski bir oyuncak olduğunu söylemişti ama Talha bundan pek emin değildi. Pusulanın üzerindeki dalga şekilleri ay ışığında hafifçe parlıyordu. Talha tam ışığı söndürüp uyumak üzereyken pusula titremeye başladı ve içinden hafif bir mavi ışık yayıldı. O anda odada fısıltıya benzer bir ses yankılandı:
-Fenerler Adası…
Talha korkudan geri çekildi ama kalbindeki merak çok daha güçlüydü. Bu ses neydi? Ada nerede olabilirdi? Ertesi sabah okulda en yakın arkadaşı Mert’e başından geçenleri anlattı. Mert heyecanla ayağa sıçradı:
-Harika! Hemen sahile gidelim, dedi. Belki gizli bir yer falan keşfederiz!
Talha önce tereddüt etti ama sonra birlikte sahile gitmeye karar verdiler. Talha pusulayı açınca iğne yine aynı yönde sabitlendi: Denizin ortası.
Sahilde yaşlı bir balıkçıdan küçük bir sandal kiraladılar. Balıkçı onları dikkatle süzdü. 
-Nereye gidiyorsunuz bakalım, diye sordu. 
Mert fazla düşünmeden:
-Sadece biraz dolaşacağız, dedi. 
Yaşlı balıkçı kaşlarını çattı:
-Buralarda sisli bir bölge vardır, dedi. Bazı balıkçılar orada garip ışıklar gördüklerini söyler. Dikkat edin.
 Bu söz Talha’nın içini ürpertmişti ama merakı daha ağır bastı.
Sandala binip kürek çekmeye başladılar. Pusula Talha’nın elinde titreyerek yön gösteriyordu. Bir süre sonra çevreleri yoğun bir sisle kaplandı. Güneş görünmez oldu, sessizlik arttı. Mert biraz korkmaya başlamıştı. “Galiba geri dönmeliyiz,” dedi. Tam o anda sisin içinden hafif turuncu bir ışık belirdi. Ardından sis açıldı ve karşılarında yemyeşil bir ada ortaya çıktı. Adanın etrafında havada süzülen yüzlerce küçük ışık vardı. Sanki gökyüzünde uçuşan minik fenerlerdi. Talha hayranlıkla fısıldadı: 
-Fenerler Adası…
Kıyıya çıkınca tuhaf bir sessizlik fark ettiler. Ağaçların yaprakları hafifçe parlıyor, çiçekler adeta ışık saçıyordu. Talha pusulaya baktı; pusula yine titriyordu. Biraz ilerleyince taşlarla yapılmış eski bir kapı gördüler. Kapının üzerindeki kabartmalar pusuladaki desenlerle aynıydı. Talha tam kapıya dokunacakken arkadan sert bir ses duyuldu: 
-Durun!
İkisi birden dönüp baktığında gri sakallı, uzun cübbeli bir adamla karşılaştılar. Adamın elinde eski bir fener vardı:
 -Ben adanın bekçisi Burak, dedi. Buraya nasıl gelebildiniz?
Talha pusulayı gösterdi:
-Bunu sahilde buldum, dedi. 
Bekçinin yüzü ciddi bir ifadeye büründü:
-Kayıp Pusula… Demek sonunda birini seçti.
 Mert şaşkınlıkla:
Seçti mi? Yani Talha’yı mı seçti, diye sordu. 
Burak başını salladı:
-Bu ada sıradan bir yer değildir çocuklar. Fenerler Adası, karanlıkta yolunu kaybedenlere ışık gösteren bir adadır. Fakat ışıklar giderek sönmeye başladı. Pusula, adayı kurtarabilecek kişiyi seçmek için kasabanıza kadar gitti.
Talha şaşırmıştı ama aynı zamanda kendini önemli hissediyordu:
-Peki ne yapmam gerekiyor, diye sordu. Burak, onları taş kapının önüne götürdü. Kapı ağır bir sesle açıldı ve içeri girdiler. İçerisi üç tünelden oluşan bir mağaraydı. Burak açıklamaya başladı: 
-Her tünelde bir görev var. Üç görevi tamamlarsanız ada yeniden ışığına kavuşacak.”
Talha derin bir nefes aldı. Mert yanında duruyor, onu destekliyordu. İlk tünele girdiklerinde sıcak bir rüzgâr esti. Rüzgâr o kadar güçlüydü ki yürümekte zorlandılar. Tünelin sonunda küçük bir taş sütun ve üzerinde mavi bir taş vardı. Talha taşı eline aldığında rüzgâr birden kesildi ve mağarada yankılanan bir ses duyuldu: Cesaret…
İkinci tünel tamamen karanlıktı. Bu kez Mert öne çıktı. Birlikte dikkatlice ilerlediler. Taşlara takıldılar, duvarlara çarptılar ama yılmadılar. Tünelin sonunda parlayan bir kristal buldular. Kristali yerinden alınca tünel aydınlandı ve yankılanan ses “Birlik…” dedi.
Üçüncü tünel diğerlerinden daha büyüktü. Tünelin ortasında kalp şeklinde dev bir kristal vardı. Ama kristalin üzerinde karanlık bir gölge dolaşıyordu. Burak’ın bahsettiği kötü ruh buydu. Talha ve Mert geri çekildiler ama kaçmadılar. Talha bir anda ilk tünelden aldığı mavi taşı hatırladı. Mert'e baktı ve ikinci tüneldeki kristali çıkardı. İkisi aynı anda kristalin üzerine taşları yerleştirdi. Ada bir anda sarsılmaya başladı. Kalp kristali ışıldadı, gölge çığlık gibi bir ses çıkararak yok oldu. Ardından tüm ada parlamaya başladı.
Dışarı çıktıklarında gökyüzündeki fenerlerin daha parlak uçtuğunu gördüler. Ağaçların yaprakları ışık saçıyor, çiçekler renk değiştiriyordu. Burak gülümseyerek yanlarına geldi:
 -Başardınız, dedi. Ada artık güvende.
 Talha pusulaya baktı; pusula artık sıradan bir pusula gibi görünüyordu. Burak:
-Görevini tamamladı. Onu hatıra olarak saklayabilirsin, dedi.
Talha ve Mert sandala binip kasabaya geri döndüler. Sis tekrar ortaya çıktı, sonra dağıldı ve ada gözden kayboldu. Ertesi gün Talha okulda proje ödevi olarak “Keşif ve Cesaret” konusunda bir sunum hazırladı. Arkadaşı Mert’le yaşadığı macerayı kimseye anlatmadı çünkü kimse inanmazdı. Ama o, pusulayı eline her aldığında hafif bir parıltı görür gibi oluyordu. Belki de ada onları bir gün yeniden çağıracaktı.
Talha sahile her gidişinde pusulayı açıyor ve fısıldıyordu: 
-Hazırım… Eğer bir gün ışığa ihtiyacın olursa yine gelirim.
 Pusulanın iğnesi o an bir kez titriyor, sanki onu duyduğunu gösterir gibi hafifçe parlıyordu.