Nurgül Asya Kılcı
Bölüm I: Arayış
Kasabanın kütüphanesi, kimsenin yolunun bilerek düşmediği bir yerdeydi. Okulun arkasından geçen dar sonunda, yıllardır oradaymış gibi duran taş bir binaydı. Kapısı çoğu zaman kapalı görünürdü ama içeri girmek isteyen biri olduğunda, nedense her zaman açıktı.
Ben oraya ilk kez, bir kitabı ararken girdim. Aslında ne aradığımı bilmiyordum. Sadece bazı kelimelerin beni çağırdığını hissediyordum.
İçerisi sessizdi. Ama bu, rahatsız eden bir sessizlik değildi; daha çok düşüncelerin kendi sesini duyabildiği bir sessizlikti. Raflar tavana kadar uzanıyordu ve kitapların çoğunun sırtında isim yoktu. Sanki okunmak için değil, hatırlanmak için oradaydılar.
Masaların birinde oturan görevli başını kaldırmadan konuştu:
“Kaybolan şeyleri mi arıyorsun, yoksa henüz kaybolmamış olanları mı?”
Bu soruya cevap veremedim. Çünkü ikisi arasındaki farktan emin değildim.
Rafların arasında dolaşırken ince, gri kaplı bir defter buldum. Üzerinde adım yazıyordu. El yazısı tanıdıktı ama kime ait olduğunu çıkaramıyordum. Defteri açtığımda, sayfalar doluydu. Anılar, cümleler, yarım kalmış düşünceler… Ama tuhaf olan şuydu: Yazılanların hiçbirini hatırlamıyordum.
Bir sayfada şöyle yazıyordu:
“Bunu okuduğunda, bazı şeyleri hatırlamıyor olacaksın. Ama üzülme. Bilmekten çok hissetmek gerekecek.”
Kütüphanede zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim. Dışarı çıktığımda hava kararmıştı. Ertesi gün tekrar gelmek istedim ama yolu bulamadım. Yokuş aynıydı, okul aynıydı; ama kütüphane yoktu.
Defter ise hâlâ bendeydi.
Günler geçtikçe, defterde yazan bazı cümlelerin hayatımda karşılık bulduğunu fark ettim. Henüz yaşanmamış anlar, önceden yazılmış gibiydi. Ama bu bir kehanet gibi değil, daha çok bir hatırlatma gibiydi. Sanki ben, bazı duyguları yaşamayı çoktan kabul etmiştim.
Son sayfaya geldiğimde tek bir cümle vardı:
“Beni bulduğunda, kendini kaybetmiş olacaksın.”
Defteri kapattım. Kendimi kaybolmuş hissetmiyordum. Ama değiştiğimi biliyordum.
Artık bazı sorulara cevap aramıyordum. Çünkü her şeyin bulunmak için değil, yerini bilmek için var olduğunu anlamıştım.
Bölüm II: Boşluklar
Defter, çekmecemde duruyordu.
Ama oraya koyduğumu hatırlamıyordum.
Bazen geceleri uyanıp çekmeceye baktığımı fark ediyordum. Açmıyordum. Sadece varlığından emin olmak yetiyordu. Sanki defter, açıldığında değil; beklendiğinde anlam kazanıyordu.
Okulda her şey normaldi. Dersler, teneffüsler, gürültü…
Ama bazı anlar eksikti.
Bir öğretmen adımı yokladığında sınıf sessizleşiyor, sonra başka bir isim söyleniyordu. Arkadaşlarım bazen bana bir şey anlatmaya başlıyor, cümlenin ortasında durup “neyse” diyordu. Sanki bazı boşluklar vardı ve kimse o boşlukları fark etmek istemiyordu.
Bir gün defteri tekrar açtım.
Yeni bir sayfa eklenmişti.
Bu kez el yazısı daha netti.
“Boşlukları fark ediyorsun.
Çünkü artık onlara sığmıyorsun.”
Sayfayı çevirdiğimde, kütüphanenin çizimi vardı. Ama bu kez farklıydı. Raflardan biri boştu. Altına küçük bir not düşülmüştü:
“Henüz konulmamış.”
Ertesi gün, okulun arkasındaki yokuştan yine yürüdüm. Bilerek değil. Ayaklarım beni oraya götürdü. Kütüphane yine yoktu. Ama bu kez yokluğu daha belirgindi; sanki bir bina değil de, bir ihtimal silinmişti.
O an cebimde bir kâğıt hissettim. Daha önce orada değildi.
Üzerinde tek bir cümle vardı:
“Beni arama. Hatırla.”
Ne hatırlamam gerektiğini bilmiyordum. Ama bazı anılar, zorlandıkça daha da sessizleşir. Ben de zorlamadım.
Günler içinde şunu fark ettim:
Ne zaman bir şeyden vazgeçsem, defter ağırlaşıyordu.
Ne zaman bir duyguyu bastırsam, sayfalar kalınlaşıyordu.
Defter, yaşadıklarımı değil;
yaşamadıklarımı topluyordu.
Sonunda bir akşam, defter kendiliğinden açıldı. Ortasından.
Boş bir sayfa vardı.
Altında şu yazıyordu:
“Şimdi yazma sırası sende.
Ama kelimelerle değil.”
Kalemi elime aldım. Yazmadım.
Sadece düşündüm.
Ve sayfa doldu.