ayşegül yıldız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayşegül yıldız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2025 Cumartesi

BİTMEYEN ŞEYLER

Ayşegül Yıldız

Uzaktan bakılınca küçük görünen dağlar gibi
Küçük görünüyor bazı ödevler
Yanına gidince bitmek bilmiyor
Sanki etrafımda dolaşıyor devler

Araştırma konuları, yazma konuları
Üst üste eklenince soruyorum kendime
Ödevler mi yüksek yoksa Ağrı dağı mı

Sağım, solum, önüm arkam
Sobe değil ödev dolu
Daraldım, usandım Allah'ım
Bitmeyen ödevlerden beni koru

6 Aralık 2025 Cumartesi

ŞÖYLE BİR DÜŞÜNÜNCE

Ayşegül Yıldız

Bir düşünsenize kulağınız yok
Hayatta olmaz ses seda
Duyamazsınız övgüleri sövgüleri
Bilemezsiniz
Hakkınızda söylenenleri

Ya gözümüz olmasa
Göremeyiz hayatı
Akan suları, parlayan güneşi
Bizim için çırpınan
Ailemizdeki kişileri, kardeşimizin güler yüzünü

Olmasa dilimiz
Anlatamayız kendimizi insanlara
Yalnızca içimizdeki karanlıkla
Yalnızlık duygusuyla
Sohbet ederiz bir ömür boyunca
Üstelik tadı olmazdı yaşamanın hiç
Zannımca 

Burnumuz olmasa
Kokusu olmazdı çiçeklerin, yemeklerin
Kokusu olmazdı kardeşimizin, evimizin

Peki ya hislerimiz olmasa
Düşünmesi bile zor bir şey benim için
Ne sevinç ne üzüntü 
Ne mutluluk ne heyecan
Ne öfke ne sevgi
Hislerimiz olmasa
Dönüşürdük belki de bir taşa

 


HARRY POTTER'A DAİR DÜŞÜNCELER

Ayşegül Yıldız

Önceleri nefret ediyordum bu kitabı herkesin elinde görmekten. Aslında herkesin elinde değildi ama bana öyle geliyordu. Bu yüzden okumayı erteledim bu yaşa kadar. Israrlara dayanamayıp kitapçıdan aldım sonunda Harry Potter'ı. 
Şimdi dördüncü kitaptayım yani Ateş Kadehi’nde. Bu kadar hızlı nasıl okuduğumu bilmiyorum. Kitabı okumadan önce büyülerden ürkmüştüm ama şimdi bunun yersiz olduğunu düşünüyorum ve hızla okumaya devam ediyorum. Bana sorulduğunda hangi kitabı okumalıyım, diye hiç düşünmeden cevap veriyorum: Harry Potter. 
Aslında kitabı okumadan önce filmini izlemiştim. Filmini izledikten sonra kitabını okumaya başladım. Filmle kitabın çok örtüştüğünü söylemem ama olaylar aynı aslında. Bir de kitabı okurken karakterler zihnimde yeniden çizildi. Kitapları bitirdikten sonra belki bir kez daha okurum ama şimdi asıl beklediğim şey bu kitabın dizi filminin çıkması. Galiba dizi film kitaba sadık kalınarak çekilecekmiş ve bu da beni heyecanlandırıyor. Bir yandan da sinema filmindeki oyuncuların dizide yer almayacak oluşu beni biraz endişelendiriyor. Acaba gerçekten bu kitabın her satırını dizide görebilecek miyim, bekliyorum. 

Asya Kılcı

Harry Potter’da beni çeken asıl mesele olağanüstülük. Bu tarz kurguları başından beri seviyorum ve okumaya çalışıyorum. Harry Potter’ı önce dijital nüshasından okumuştum. İkinci kez gerçek kitap üzerinden okuyorum şu anda. Filmini de izledim bu eserin. Filmi ile kitap çok benzemiyor olaylar aynı olsa da. Okuyacak bir kitap soran arkadaşlarıma öncelikle Harry Potter diyorum. 
Harry Potter bana olmayacak şeyleri bile olacakmış gibi düşünme yeteneğini sağladı. Hayal dünyam zenginleşti. Harry Potter okumuş insanlarla iletişim kurmak benim için daha kolay. Bu kitap üzerine konuşmak bile başlı başına farklı bir duygu. Kitap aslında çocuklar için yazılmış bir nitelik taşımıyor. Her yaştan okur bu kitabı okumalı. 

Aden Mira Kartal
Harry Potter beni gerçek dünyadan uzaklaştırıyor ve yepyeni bir dünyaya çekiyor. Bu dünyada cadılar, büyüler ve olağanüstü yaratıklar, kahramanlar var. Sıkılmadan okuduğum kitaplardan biri Harry Potter. Küçükken filmini izlemiştim ama pek hatırlamıyorum. Kitabı okumak bana daha keyifli ve cazip geliyor. Kitabı bana kimse önermedi. Yazın okuyacağım bir kitap kalmayınca Harry Potter’a başlama ihtiyacı hissettim ve başladım. Şu an beşinci kitap olan Zümrüdüanka Yoldaşlığı’ndayım. Masalsı bu dünya beni içine çekiyor. 
Aslında okumaya yeni başladığım zamanlarda Harry Potter okumaya çalışmıştım ama o zamanlar yalnızca günde beş sayfa kadar okudum ve hiçbir şey anlamadım. Aslında bir şeyler vardı cümlelerde fakat bunu anlamlandıramıyordum ve neden bu kadar popüler olduğunu da anlamıyordum. Ardan zaman geçti, bu kitap popülerliğinden bir şey kaybetmedi ve hâlen okunacak kitaplar arasındaydı. Böyle başladım. Yakın zamanda bitireceğimi düşünüyorum. 

Yusuf Kerem Köse

Okumayı seven biriyim. Diğer kitaplar arasında Harry Potter benim için farklı bir yerde duruyor. Bu kitabı dördüncü sınıfta okumaya başladım ve bitirdim. Bana güzel gelmişti o yıllarda. İlerleyen yıllarda yeniden okudum. Hatta zaman zaman bazı bölümleri yeniden açıp okuyorum. 
Harry Potter'ı ilk okuduğumda diğer kitaplardan farklı gelmişti bana ve merak uyandırıyordu. Kahramanların ve kurgunun farklılığı beni çağıran yönüydü. Umutsuzluğu yenmeyi bu kitaptan öğrendim. Bir ara o kadar etkilendim ki kitaptan evde bir Harry Potter köşesi oluşturdum. Kitaptaki eşyalardan ulaşabildiğim kadarını evin bu köşesinde bulunduruyorum. Gerçeklikten öte bir koleksiyon düşüncesi benimki. Sürekli bu kitabı hatırlatan bir köşenin evde olması beni mutlu ediyor. 
Filmini de izledim bu kitabın fakat filminden çok keyif almadım çünkü karakterler zihnimde zaten çiziliydi ve filmdekine çok benzemiyordu. Yan karakterler ve öğretmenler özellikle hayalimdekiyle uyumlu değildi. 
Farklı bir kitap benim için diğer kitaplarla kıyasladığımda. Aradan birkaç sene geçmesine rağmen halen sayfalarına çağıran bir kitap.  

29 Kasım 2025 Cumartesi

BELİRSİZ BİR ŞİİR

 

Ayşegül Yıldız

Bazen iyidir bazense kötüdür belirsizlik
İyidir her şey iyiyse 
Bekliyorsanız güzel bir haber
Gözünüz, kulağınız yoldaysa
Ama bazı ihtimaller de varsa
Güzeldir yine de beklemek
Umut etmek

Fakat kötü bir şey olmasından
Daha iyidir belirsizlik
Üzüntüye neden olmaz en azından

Galiba belirsizlik
Her durumda çok karmaşık
İnsanı yoran bir tarafı var
İyiyse de kötüyse de
Artık her belirsizliğe alıştık

25 Ekim 2025 Cumartesi

ODALAR

Ayşegül Yıldız

Odalar türlü türlü
Misafir odası, çocuk odası, oturma odası
Odalar sanki evin adası
Her birinde ayrı bir hayat ayrı dünya
En yorucusu
Çalışma odası

Sadece evde değil ki oda
Müdür odası, hizmetli odası
Sürekli önünde durduğumuz
Öğretmen odası
En popüler olanı galiba burası
Hiç geçmiyor modası

Odalar türlü türlü
Kapıları rengarenk 
Kimi kapalı kimi açık
Ruhum şenlenir bazısında
Bazı odalarda daralır içim
Beni korkutur yalnızlık

Mahalleler evlerden oluşur
Şehirler mahallelerden
Bunu herkes bilir
Ama odaları konuşmaz kimse
Konuşmazlar nedense

18 Ekim 2025 Cumartesi

SINAV SORUSU

Ayşegül Yıldız

Kara delik denildiğinde
Kocaman bir ağız
Simsiyah bir canavar gelirdi aklıma
Oysa ki yanılmışım
Düşüncelerimde, fikirlerimde
Çürümüş bir yıldızmış kara delik
Çekim gücü olan
Gidişi olup dönüşü olmayan
Kara bir delik

İşte bu kara delik
Küçüklüğümde korkuydu
Büyüdüğümde merak bana
Öğrenciliğimdeyse
Bir sınav sorusunda rastladım ona

BİR ÇALIKUŞU ÖYKÜSÜ


Ayşegül Yıldız
1. Bölüm

Hayalini kurduğum öğretmenlik mesleğine kavuşmuştum ve mesleğimin ilk günüydü. Görev yerim Anadolu’nun güzel köylerinden biriydi. Köye henüz inmiştim ve doğruca okula gitmem gerekiyordu. Okula ulaştığımda karşımda beyaz yakalı, mavi önlüklü çocuklar görmeye başladım. Heyecanlılardı ve on kişiydiler. Belli ki onlar da benim gelmemi bekliyordu. Sıkı arkadaş oldukları belliydi. Tam o onlara iyice yaklaşmıştım ki köşede oturan başka bir çocuğu gördüm. Bir tekerlekli sandalyede oturuyordu hüzünle. Tekerlekli sandalyenin derme çatma olduğu her halinden belliydi. İki yana iki bisiklet tekeri takılmış ve tahtalardan yapılmış bir sandalyeydi bu. Sandalyenin hemen ardında bir kadın duruyor ve bir elini çocuğun omzuna koymuş, diğer eliyle sandalyeyi tutuyordu. Çocuklara yaklaştım ve selam verdim:
-Merhaba çocuklar. Yeni öğretmeniniz benim. Bugün mesleğimde ilk günüm, dedim. 
Bir yandan da sandalyede duran çocuğun annesine baş işaretiyle selam verdim. Çocuklar mutluydu fakat okul, uzaktan fena görünmese de yakından çok kötü görünüyordu. Pencerelerin bir kısmı kırık, duvarların sıvaları dökülmüştü. Okulun içine doğru yürüdüm, peşimden de çocuklar geliyordu. Tekerlekli sandalyede olan çocuğu da annesi güçlükle peşimden getiriyordu. 
Okul binasının içine girdiğimde canımın sıkıntısı daha da arttı. Sınıf demek için buraya bin şahit gerekliydi. Ayağı kırılmış sıralar, yarısı olmayan tahta, etrafta tebeşire benzeyen alçı parçaları… Duvarda solmuş bir bayrak ve İstiklal Marşı… 
Böyle bir manzarayı filmlerde bile görmemiştim, kitaplarda okumamıştım. Benim gibi İzmir’de doğmuş ve büyümüş birisi için kabus gibi bir hayat başlamıştı bile. Bir yerlere oturmak istedim fakat oturulacak yer bile yoktu. Öğretmen odasına doğru yürüdüm. Orada da durum farksızdı. Çocuklara yöneldim ve:
-Çocuklar, bu ortamda eğitim öğretime devam etmek imkansız. Buraya kaç senedir öğretmen gelmiyor, geçen sene siz ders görmediniz mi? 
Bu esnada öğretmen lojmanı gelmişti aklıma. Bir anda her şeyi bırakıp yeniden yaşadığım şehre dönmeyi düşündüm. Bu kadar olumsuzlukla mücadele edecek gücü kendimde bulamıyordum. Hatta bir ara ağlayacak gibi olmuştum ki tekerlekli sandalyedeki çocukla göz göze geldik. Ağlamamak için sordum ona:
-Adın ne senin?
Işıldayan gözlerle ve neşeyle cevap verdi:
-Kasım.
-Söyle bakalım Kasım, sen olsan nereden başlardın şimdi burasını eğitime hazır hale getirmek için, diye sordum.
Aslında öylesine sormuştum. Ağlamamak için sormuştum. Kasım öyle bir öz güvenle konuşmaya başlamıştı ki içim aydınlanmıştı:
-Öğretmenim, dedi. Buradaki işlerin hepsi hallolur. Siz üzülmeyin, düşünmeyin. Ailelerimiz yardım edecektir. Aslında biz sizi biraz daha geç bekliyorduk, o yüzden hazırlanamadık. Dün kasabadan haber gelince bu sabah biz de okul binasına geldik. Yaz boyu ailelerimiz tarla işleriyle meşguldü ama artık onlar bitti. Bir haftada burayı cennete çeviririz inanın buna. 
Kasım konuştukça annesinin de yüzü gülüyordu. Devam ettim:
-Ama nereden başlayacağız, demedin halen…
Kasım’ın annesi bu kez söze girdi:
-Öğretmenim, önce bize gidelim. Bir çay içelim, yemek yiyelim. Daha sonra muhtara geçer yapılacak işleri konuşuruz. 
Diğer çocuklara döndüm ve:
-Bugün ders yok çocuklar. Hatta yarın da yok, ertesi gün de yok, daha ertesi de olmayabilir. Derslere başlayacağımız vakit ailenize haber edeceğim, dedim.
Kasım ve annesinin yanına düştüm ve yürümeye başladım. Aslında fena bir yer değildi burası. Belki de benim büyük hikayem burada başlayacaktı. Filmlerde, kitaplardaki gibi bir hikaye olacaktı bu. Bu köyde en güzel anıları yaşayacaktım. Kısa bir yürüyüşten sonra kapısının önünde tavukların didindiği, kedilerin yan gelip yattığı bir bahçenin önünde durduk. Kasım’ın annesi:
-Buyurun öğretmenim, dedi. Bizim fakirhane burası. 

KÖZLENMİŞ PATATES

Ayşegül Yıldız

1. Bölüm
Çocukluğumuzdan beri bu evden ürkerdik. Okulun hemen kenarında, boyası solmuş, sıvaları dökülmüş, kapı kilidi paslanmış bir yerdi burası. Bazı pencerelerin camları kırılmıştı ve bahçesinde de bir köpek vardı. Bu köpek kimindi, kimse bilmezdi. Neyle beslenirdi bu köpek, düşünür ama bulamazdık. Cevabını bulamadığımız tüm sorular bu evi bizim için gizemli bir niteliğe büründürmüştü. Evin arkasında bir inşaat vardı ve inşaat da nedense bitmiyordu. İnşaat ve ev arasında küçük bir yol vardı ama bu yoldan kimsecikler gelip geçmezdi. 
İki katlı bu evde ne bahar ne sonbahar ne diğer mevsimler boyunca bir hayat belirtisi olurdu. Kışın soğuk günlerinde tüm evlerin bacası tüterken bu evin bacası tütmezdi. Baharda tüm bahçelerde bir coşku yaşanırken bu evin bahçesine bahar hiç uğramazdı. Okul yolumuzun değişmeyen ürpertici manzarasıydı burası. Yalnızca bu ev değildi gizemli olan. Arkasındaki inşaat kadar yanındaki evde de garip şeyler olduğunu düşünüyorduk. Okulun bitiş saatlerinde yandaki evin penceresinden bir amca bize bakıyordu sessizce. Biraz yaşlıca, kafasında eski bir kasket olan ve hafif sakallı biriydi bu. Bu amcanın lacivert bir ceketi vardı ve onu hiç değiştirmezdi. Yaz kış bu ceketle pencereden bakar bakardı. Birkaç kez sobasında közlediği patatesleri okulun dağılma vaktinde bize ikram etmişti ama korktuğumuz için bu teklifini kabul etmemiştik. Aslında yaşadığımız yer küçücük bir kasabaydı, herkes birbirini tanırdı ve şimdiye kadar olağanüstü bir şey yaşanmamıştı. Belki de çocuk zihnimiz bizi kandırıyor ve bu tarz vesveseler uyandırıyordu. 
Yaz tatili bitmiş ve sekizinci sınıfa başlamıştık. Herkes harıl harıl sınava hazırlanıyordu ama arkadaşlarımdan biri teneffüslerde bile bu eve bakmaya devam ediyordu. Yanına yaklaştım ve sordum:
-Var mısın bu evin içine girmeye?
Arkadaşım heyecanla cevap verdi:
-Yıllardır önünden geçiyoruz. Artık büyüdük, bu evin içini görelim ve zihnimizdeki sorular cevaplarını bulsun. Varım tabi, dedi.
Bu konuşmaları duyan iki arkadaşımız daha bize dahil oldu. Cuma günü İstiklal Marşı’ndan sonra dört kişi bir süre okul bahçesinde oyalanacak ardından bu eve girecektik. Ayla, Zeynep, Necla ve ben. Dördümüz bu kararı aldığımızda lacivert ceketli amca yine pencerenin önünde oturuyor ve sanki bize bir şeyler söylemeye çalışıyor gibiydi. Eve girmeden önce evin bahçesine girmeliydik. Evin bahçesine girmek için de bahanemizin olması gerekiyordu. Ayla hemen bir çözüm bulmuştu. İstiklal Marşı’ndan sonra dört kişi voleybol oynayacaktık ve topumuzu bu gizemli evin bahçesine atacaktık. Topu almaya gitmişken de ani bir hareketle evin içine girmeye çalışacaktık.  
Nihayet cuma günü geldi ve planımızı devreye koyduk. Her şey planladığımız gibi gidiyordu. Okul bahçesi boşaldıktan sonra dört kişi top oynamaya başladık ama bir türlü topu uzağa atamıyorduk. Sonunda Necla topa ayağı ile hızlı bir vuruş gerçekleştirdi. Top, tam da gizemli evin bahçesine düşmüştü ve dördümüz birden çantalarımızı okul bahçesinde bırakarak topun olduğu yöne koştuk. Bahçe kapısını açmak zor olmamıştı. Top, hemen gözümüzün önündeydi fakat onu arıyormuş gibi yapmaya, etrafı incelemeye başladık. Pencerelerden içeriyi görmeye çalışıyorduk. İçerde eski eşyalar görünüyordu. Üç beş dakika inceleme yaptıktan sonra topu alıp çıkacaktık ve kalbimiz çok hızlı atıyordu. Zeynep’in birdenbire bakışları değişmiş, olduğu yerde kalmıştı. Hep beraber yanına gittik:
-İçerde birileri var, dedi korkuyla. 
Topumuzu orada bırakarak çığlık çığlığa koştuk. Bahçeye geldiğimizde lacivert ceketli amca çantalarımızın yanındaydı ve elinde küçük bir tepsi tutuyordu:
-Közlenmiş patates yer misiniz, dedi.
Çantalarımızı alarak okuldan uzaklaştık. 

2. Bölüm

Bu küçük heyecan dolu dakikalar evi bizim için daha da gizemli hale getirmişti. Bir şekilde evin içine girmeliydik ama nasıl? Bundan sonraki ilk görevimiz evin içine girmekti ayrıca lacivert ceketli adamdan da korkmaya başlamıştık. Bize son kez patates uzattığında sanki ne yapmaya çalıştığımızı biliyor gibiydi.  Zeynep, Ayla ve Necla ile ertesi gün bir karar aldık. Lacivert ceketli adam zaman zaman şehre gidiyordu. Onun evde olmadığını kapıda traktör olmadığından anlamak mümkündü. Bu yüzden kapıda traktörün bulunmadığı bir günü yakalamamız gerekiyordu. Çok uzun sürmedi. Birkaç gün sonra okula gittiğimizde lacivert ceketli adamın traktörünün yerinde olmadığını gördük. Bu, büyük bir fırsattı bizim için. Okul çıkışını beklemeden uzun teneffüste bahçeye, oradan da evin içine süzülebilirdik. Heyecanla uzun teneffüsü beklemeye başladık. Uzun teneffüs 15 dakikaydı ve yaklaşık beş dakikası eve giriş ve evden okul bahçesine dönüşle geçerdi. On dakika ise bize yeterliydi. Uzun teneffüs başlar başlamaz hızla gizemli evin bahçesine koştuk. Diğer arkadaşlarımız henüz okulun bahçesine çıktığında biz dört çılgın çocuk evin bahçesindeydik. Bahçeye girmek kolaydı fakat evin kapısını nasıl açacaktık, ardından kapıyı yokladık ancak kapı kilitliydi. Pencereler çok muntazam değildi ve daha çabuk açılabilirdi. Yerden bulduğumuz birkaç tahta parçasıyla pencerelerden birini biraz itekleyince açılıverdi. Artık gizemli evin içine girmemiz an meselesiydi. Zeynep bana baktı, yüzünde korku ve endişe yerine heyecan vardı. Necla ve Ayla ise biraz korkan gözlerle etrafa bakıyordu. Açık pencere zaten hayli alçaktı ve hiç zorlanmadan içeriye adımımı attım. Benim peşimden Zeynep de geldi. Necla ve Ayla dışarda bekliyorlardı.  İçerisi rutubetli ve tozluydu. Eşyaların yıllardır kullanılmadığı belliydi. Olağanüstü hiçbir şey yoktu. Boş bir evdi işte. Tam hayal kırıklığı ile çıkacaktık ki Zeynep duvardaki resmi gösterdi. Duvarda lacivert ceketli adamın kocaman bir resmi vardı. Hayli genç duruyordu fotoğrafta. Fotoğrafta tanımadıkları birileri daha vardı. Üç kişilik bir fotoğraftı bu. Bir süre önünde durduk bu fotoğrafın ve ardından Necla ile Ayla’yı daha fazla bekletmemek için dışarıya çıktık. İlk konuşan bendim:
-İçerde üç kişilik bir fotoğraftan başka bahsedilecek bir şey yok. Galiba biz abarttık biraz. 
Zeynep devam etti:
-Nasıl yok, o fotoğraf benim kafamı kurcaladı. Fotoğraftaki diğer kişileri merak ediyorum. Lacivert ceketli adamın yanındakileri. Acaba onlara ne oldu? Şimdi neredeler. Lacivert ceketli adam tek yaşıyor. 
Necla hiç düşünmeden konuşmaya daldı:
-Bunu öğrenmenin bir yolu var, lacivert ceketli adamı daha yakından izleyeceğiz ve tanıyacağız. 
Bu fikir Ayla’nın çok hoşuna gitmemişti. Bu esnada zilin çaldığını duyduk ve koşar adım okul bahçesine geldik. Bu esnada traktörün de yerinde olduğunu fark ettik. Traktörün yerinde olması bizi biraz endişelendirmişti ama nasıl olsa evin içine girmiş ve bir şey olmadığını görmüştük.
Bir sonraki teneffüste lacivert ceketli adamı gizemli evin bahçesinde tamirat yaparken görünce hayli korktuk. Bizim içeriye girdiğimiz pencereyi tamir ediyordu. Aslında zarar vermemiştik ama artık girilmeyecek kadar sağlam görünüyordu pencere uzaktan. Bir yandan bize doğru bakıyor, bir yandan da öfkeyle çivi çakıyordu pencere kasasının üzerine. 
Kafamızda binbir soru vardı. Artık gizemli olan yalnızca ev değildi, lacivert ceketli adam da gizemliydi. 
Akşam dersler bittiğinde tam evlerimize doğru yönelmiştik ki lacivert ceketli adam elinde yine patateslerle önümüze çıktı:
-Az önce közledim, yemek istemez misiniz?
Bu kez adamın teklifini reddedemez durumdaydık. Önce ben uzandım elindeki patateslere. Benim uzandığımı gören Ayla ve Necla da birer patates aldı. Zeynep, çoktan uzaklaşmıştı bile. Arada dönüp geriye bakıyordu ürkek gözlerle. Adam devam etti:
-Daha önce de sizlere patates ikram ettim ama ilk kez kabul ettiniz. Çok sevindim doğrusu çocuklar. Bu kadar patatesi yoksa ben nasıl yiyebilirdim ki dedi ve bir tane de kendisi aldı patateslerden. 
Yüzündeki şefkat ve sevgiyi görünce kendimi tutamadım:
-O fotoğraftaki diğer iki kişi kim peki, diye sordum aniden. 
Lacivert ceketli adamın bu soruya kızmasını beklerken patates yemeyi bıraktı ve gözleri uzaklara daldı. Hüzünlenmişti. 
-Demek sizdiniz ha yaramazlar. Tahmin etmeliydim. Gelip bana söyleseydiniz birlikte gezerdik evin içini. O fotoğrafta gördüğünüz kişilerden biri eşim, diğeri çocuğum. İkisi de artık dünyada değil ve biliyor musunuz sizinle aynı yaşlarda olacaktı şimdi yaşasaydı kızım, dedi. 
Kısa bir sessizlikten sonra ilave etti:
-En sevdiği şey patates közlemesiydi kuzumun. 


11 Ekim 2025 Cumartesi

BİR HİKÂYE

Ayşegül Yıldız

Hikâyeler sadece 
Okumak için mi vardır 
Birkaç kelimenin bir araya gelmesi midir hikâye
Bir kâğıt parçası mıdır iki kapak arasında
Belki de yanılmışızdır
Hikâyeler hakkında

Okuduklarını gözünde canlandırmayı
Kitabın içinde yaşamayı
Bilmelidir her okur
O birkaç kelimenin sadece kelime olmadığını

Bir hikâye yalnızca
Bir hikâye değildir

AH AYDEDE

Asya Kılcı, Ayşegül Yıldız

Saat sabahın yedisiydi. Yatağımdan kalkıp pencereyi açtım. Bir de ne göreyim, bulutlar kırmızımsı bir renge bürünmüştü. Aklımda birçok soru vardı. Dünyanın sonu mu gelmişti yoksa? Hala rüyada mıydım? Yoksa gözlerim görme yetisini mi kaybetmişti? Korkuyla “anne” diye bağırdım. Annem telaşla yanıma gelip ne olduğunu sordu. Dilim tutulmuştu sanki, pencereyi işaret ettim ve anneme sarıldım. Annem sessiz ve donuk bir şekilde kırmızı bulutlara bakıyordu. Annem de gördüklerine bir anlam verememişti. Evet, artık emin olmuştum, dünyanın sonu geliyordu. Annemi evde bırakıp hemen dışarıya çıktım ve sağa sola baktım. Kimsecikler yoktu etrafta işe ve okula gidenler dışında. Nasıl olsa okula gitmemiştim, biraz vakit geçirmek ve gördüklerimi unutmak istiyordum. Madem dünyanın sonu geliyordu, oyun oynamaktan başka ne yapılabilirdi ki? Oyun oynamaya başladığımda birden ay kırmızı bir renkte göründü. Üstelik gece değildi. Bu sefer kafamda iki soru vardı, birincisi ay neden sabah ortaya çıkmıştı? İkincisi neden ay ve bulutlar kıpkırmızıydı? Bu sorulara cevap bulmalıydım. Bu konu kimsenin umurunda değildi. Etrafta insanlar gündelik hayatına devam ediyordu. Kimileri çiçeklerini suluyor kimileri hayvanlarını besliyordu. Arkadaşlarım okula gidiyordu. Bu esnada sınıf arkadaşım Sinem bana yaklaşıp:
-Sen neden okula hazırlanmadın, ders başlamak üzere, dedi. 
Ben ona:
-Dünyanın sonu gelmiş, sen okul derdindesin, ne okulu, diye karşılık verdim. 
Benimle alay edercesine gülerek uzaklaştı ve okula doğru ilerledi. 
Eve dönerek haber sitelerine bakmaya karar verdim. Annem de bu esnada biraz kendine gelmiş gibiydi. Birlikte haber sitelerine bakmaya başladık. Haberlerin birinde şöyle yazıyordu: “Bugün ülkemizde kanlı ay tutulması gözlemlenecek, bu büyüleyici olay ışık kirliliğinden uzak yerlerde izlenebilecek.” 
Ne, kanlı ay tutulması mı? Ayı nasıl yaralayabilmişler ki? Ayın kanı da mı varmış?
Annemin zihninde her şey normale dönmüş gibiydi ama ben hemen öğretmenime ulaşmalıydım. Okula gittim, zaten herkes dersteydi. Sınıfın kapısını çalıp içeri girdim. Öğretmenime olanları telaşla anlattım. Bir de ne göreyim, tahtada az önce okuduğum haber açıktı. Öğretmenim gülerek olanları anlatmaya başladı. Kanlı ay tutulması ışığın kırılmasıyla oluşan bir görüntüymüş aslında ve ay bu şekilde kırmızı görünüyormuş. Bulutların kırmızı olması da ayın yansıması yüzündenmiş. Zihnimdeki taşlar oturmaya başlamıştı. Sessizce yerime geçtim. Arkadaşlarım ara sıra bana bakıp gülüyordu. Öğretmenim de tebessüm ediyordu. 
Böyle bir olağanüstü manzarayı seyretmiş olmak, güzel bir duyguydu. Çoğu arkadaşım bu konuyu hiç önemsememiş hatta bazıları sınıfa girince bu durumdan haberdar olmuştu. İnsan yaşadığı dünyada gökyüzüne bakmaz mı, bulutlara bakmaz mı? Demek ki çoğu insan göğe bakmadan yaşıyordu. 
Kanlı ay tutulmasını bu yaşta görmek, izlemek herkese nasip olmaz. Artık benim de ilerde anlatabileceğim küçük bir anım olmuştu fakat kafamda sorular dolaşıyordu. Kırmızıyı çağrıştıran onca şey varken neden insanlar bu olaya kanlı ay tutulması adını vermişlerdi. Vişneli ay tutulması, karpuzlu ay tutulması, güllü ay tutulması hatta kahveli ay tutulması bile isim olarak verilebilecekken neden insanlar bu kızıla çalan olayı kanla bağdaştırmıştı? Oysa biz onu sadece aydede olarak bilirdik. 

27 Eylül 2025 Cumartesi

Rüzgâr

Ayşegül Yıldız

Kimi zaman kendimi
En yüksek dağları bile koşarak aşacak kadar
Güçlü hissediyorum.
Yüzlerce sayfalık bir kitabı
Bir günde bitirebileceğimi düşünüyorum. 
Ödevler az geliyor sayfalar dolusu olsa bile
Bir çırpıda hepsini tamamlıyorum. 
Koşarak gitsem eve
Servisten hızlı ulaşacağımı düşünüyorum.

Kimi zaman ise yanımdaki biri yüzünden
Adım atasım gelmiyor.
Bir sayfayı bile sonuna kadar okumak
Ölüm kadar zor geliyor.
Kalem elimden düşüyor bir harfi yazınca
Ödevlerim boynu bükük kalıyor.
Servise yürümek bana
Dünyanın en yüksek tepesine tırmanmak kadar zor geliyor.

Bilemiyorum 
Ben mi gel git yaşıyorum
Yoksa arkadaşlarıma mı kapılıyorum. 
Onların rüzgârıyla savruluyorum.

ÇIKMAZ YOL

Ayşegül Yıldız
Nurgül Asya Kılcı
Aden Mira Kartal
Yusuf Kerem Köse

1. Bölüm

Bazen ya uykusuzluktan ya da tansiyonu düştüğünde ordu. Bir yerlerden ansızın yangın haberi geldiğinde mutlaka herhangi bir durumdan, şeyden utanmış oluyordu. Öfkelendiğinde ve bunu içine attığında dünyanın bir yerlerinde ya da yaşadığı bölgede fırtınalar kopuyordu. Kendini herkesten dışlanmış hissettiğinde mevsimlerden ne olursa olsun bir çığ haberine mutlaka rastlıyordu. Şayet kış mevsimindeyse yaşadığı yörelerde çığ felaketi gerçekleşiyordu. Yürürken sendeleyip yere düştüğünde göçük, heyelan haberleri görüyordu peş peşe. Aniden gelen üzüntü ve gözyaşının ardından sel felaketleri yaşanıyordu dünyanın bazı yerlerinde. Öfkesini dışarıya belli ettiğinde sönmüş volkanlardan birinin yeniden hareketlendiğini öğreniyordu. Dünyanın dört bir yanında yaşanan olumsuzlukların sebebini kendinde arıyordu. Bu yüzden mutlu olmak, mutlu bir hayat sürmek istiyordu ancak bu pek mümkün görünmüyordu. 
İç dünyası ile dünya arasındaki bu bağı kendisi kurmamış annesi fark etmişti seneler önce neyse ki insanların bundan haberi yoktu. Onlar her şeyi doğal bir biçimde karşılıyor, doğanın döngüsü diyerek geçiştiriyorlardı. Kolay değildi depremlere sebep olduğunu düşünmek, yangınlara, sele, yanardağ patlamalarına neden olmak. Bunları düşünmemek için yapması gereken tek şey mutlu olmak ve dikkatlice ya da insanlara kendisini kapatmaktı.
Son yıllarda zaten hiç dostu, arkadaşı kalmamıştı. Bu özelliği yüzünden eğitimine devam edememişti çünkü sürekli düşünüyor ve kendini suçluyordu. Öğrencilik yıllarında arkadaşları bu özelliğini fark etmiş olsaydı tüm yılın kar tatili ile geçmesi için ne gerekiyorsa yapardı ihtimal. Ya da ormanların yok olmaması için köylüler, çiftçiler ona gelip onu mutlu etmek için ne gerektiğini mutlaka sorarlardı. Neyse ki bilmiyordu hiç kimse. Keşke bir düğme olsaydı bazı özelliklerini devre dışı bırakmak için ve yalnızca insanların iyiliği ve mutluluğunu sebep olsaydı. Yaşadığı ruh haline göre değişim yaşanacak yeri tahmin edebilse bu yeteneğini insanlığın lehine kullanabilirdi belki. Hiçbiri mümkün değildi ve çaresizdi.

Bölüm 2
Her şey biraz da çok düşünmekten kaynaklanıyordu belki de. Yıllarca kendini şartlamış ve böyle bir hastalıklı duruma sevk etmişti. Biraz dinlenmek, az düşünmek, hayatın akışına kapılmak iyi gelebilirdi kendine. Bu düşüncelerle evinin üst katına çıktı. Yaşadığı ev hayli eskiydi ve dedesi, onun büyük dedesi de bu evde yaşamıştı. Evin çatı katı genelde kullanılmayan bir bölümdü. Burada eski eşyalar ve kitaplar vardı genellikle bir de eski kıyafetler. Merak edip de hiç bakmamıştı buradaki şeylere. Belki çatı katında vakit geçirmek zihnimi dağıtır diye düşündü. Belki de yıllardır açılmayan çatı katının kapısını araladı. Kapı tok bir gıcırtıyla açıldı. Her taraf toz ve örümcek ağı doluydu. Fare olma ihtimali bile vardı burada. Neyse ki elektrik tesisatı kurulmuştu buraya. Lambayı açtığında manzaranın korkunçluğu biraz daha netleşti. Antika sayılabilecek giysiler, eşyalar ve kitaplar… Birkaç eski daktilo bile vardı burada. Tuşlarına bastı, paslanmıştı daktilolar ve tuşları fena hâlde kirliydi. Kıyafetlere baktı, eşyaları inceledi sonunda cam kapaklı bir dolaptaki kitaplara gözü ilişti. Kocaman, deri ciltli kitaplardı bunlar. Dolabı açtı ve kitapları incelemeye başladı. Bazıları farklı alfabeyle basılmıştı kitapların. Kitapların arasında defterler de olduğunu fark etti. Kitapların bir kısmı nemlenmiş, küflenmiş, sayfalarının kenarları kurumuş ya da böcekler tarafından yenilmişti. Okuyabildiği, anlayabildiği kitapları ve defterleri tasnif etmeyi düşündü ve tüm kitapları, defterleri birer birer raflardan indirmeye başladı. Bu esnada elleri ve kıyafeti hayli toz olmuştu. Kitap görünümlü defterlerden biri hayli dikkatini çekti. Üstelik okuyabiliyor, anlayabiliyordu bu defteri. Defterin ilk sayfasında hiç görmediği ama zaman zaman adını duyduğu dedesinin adı yazıyordu: Düzbahçeli Mehmet. Zihnindeki yoğunluk azalmış, merakı onu başka bir yöne doğru sevk etmeye başlamıştı bile. Defterin bazı sayfalarındaki yazılar silinmiş bazı sayfaları ise düzenli bir biçimde yırtılmıştı. 
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadı bile. Sadece bu defteri alarak çatı katından indi. Hava kararmaya dönmüştü ama artık gökyüzüne, bulutlara, haberlere bakmak istemiyordu. Kendine güzel bir kahve yapıp bu defteri okumayı, incelemeyi, dedesini daha yakından tanımayı düşünüyordu. 

3. Bölüm
Kitabın ilk sayfasında şöyle bir not gördü: Cesaretin varsa ve büyük zorlukları göze alıyorsan bu defteri okuyabilirsin. Eğer bu vasıflar sende yoksa lütfen defteri kimsenin bulamayacağı bir yere kaldır. 
Bu ifade merakını iyice uyandırmıştı. Cesaret, zorlukları göze almak… Acaba defterde neler yazıyordu? Hiç kimse bu defterden bahsetmemişti daha önce ona. Demek ki defteri ilk kez bulan kendisiydi. Defteri biraz daha temizleme ihtiyacı hissetti. Kahvesini aldı, masa lambasını açtı ve sayfaları çevirmeye devam etti. Okudukça merakı ve hayreti artıyordu. Defter bölümlerden oluşuyordu ve şu cümlelerle başlıyordu:
Dünyadaki her olumsuzluğun sebebi benmişim gibi hissediyorum. Sel felaketleri, depremler, kuraklık, orman yangınları sanki benim yüzümden kaynaklanıyor gibi düşünüyorum. Neyse ki bunu kimse bilmiyor, en azından şimdilik…
Bu cümleleri okur okumaz yeniden zihni karşıtı. Gözlerinin önü karardı. Bir an defteri kaldırıp atmak istedi. Bir şaka mıydı bu okudukları yoksa garip bir rüyanın içine mi düşmüştü? Dedesiyle aynı kaderi, aynı düşünceleri paylaşıyor olamazdı. En azından onun yaşadığı çağ başkaydı kendi yaşadığı çağ başka… Tüm bunların bir açıklaması olmalıydı. Kendini hayli yorgun hissetti. Defteri ve masa lambasını kapattı, derin bir uykuya daldı. 

13 Eylül 2025 Cumartesi

KARŞILAŞMA

 
Yusuf Kerem Köse
Ayşegül Yıldız
Aden Mira Kartal

1. Bölüm
Sabaha kadar gözüne uyku girmedi. Nihayet okula başlayacaktı. Okula gidip de mutlu dönen hiç kimse tanımıyordu etrafında. Kimse okulların açılmasını istemiyordu. Herkes tatillerde mutluydu sadece. Okul, iyi bir yer olsa böyle olmazdı. Üstelik okuldan dönen çocuklar sanki savaştan çıkmış gibi görünüyordu. Yorgun, isteksiz, acıkmış, kıyafetleri kirlenmiş hatta yırtılmış, sökülmüş. Evlerinin yakınında bir okul olsaydı gidip uzaktan incelerdi ama sadece birkaç kez başka mahallelerdeki okulların önünden geçmişti ve çok korkmuştu. Okulun etrafı tıpkı filmlerde gördüğü gibi hapishane duvarlarını andıran parmaklıklarla çevriliydi. Bir keresinde bir okulun önünden geçerken zil çalmıştı ve çocukları dışarıya fırlarken görmüştü. Okulun içinde her ne oluyorsa çocukların kendilerini dışarıya atmalarından iyi bir şey olmadığı belliydi. Çıldırmış gibi merdivenlerden atlıyorlar ve arkalarına bakmadan koşuyorlardı. Yüksek duvarlar ve demir kapıların önüne kadar gelip dışarıya bakıyorlardı “kurtarın bizi” dercesine. Üstelik onların hemen peşinde öğretmenler oluyordu ve çocukları yönlendiriyorlardı. Okul, korkunç bir yer olmalıydı. O duvarların ardında ne vardı? İçinde neler yaşanıyordu? 
Anne ve babası çok mutlu görünüyordu. Yavrumuz okula başlayacak, diyorlardı ama belki de o görmeden gizli gizli ağlıyor, üzülüyorlardı hâline. Haftalarca, aylarca okula gidecekti artık ve ihtimal sırtında kocaman bir çanta olacaktı. Elinde beslenme çantası olacaktı. Yeni okul kıyafetleri alınmıştı ve hiç sevmemişti bu kıyafetleri. Ne gereği vardı ki yeni kıyafetin. Eşofmanla gidilebilmeliydi mesela okula. Saat, gece yarısını çoktan geçmişti ama uyuyamıyordu. Utanmasa ağlayacaktı. Okula gitmese olmaz mıydı? 
Bir diğer konu da okuldaki diğer çocuklardı. Kim bilir nasıl insanlarla karşılaşacaktı. Hırçın mı, ağlak mı, şakacı mı, kibirli mi?..
Göz kapaklarının ağırlaştığını hissediyordu. Düşünmekten beyni yorulmuştu. Sonunda uykuya yenik düştü. 
Uyandığında sabah olmuştu. Yorgun ve uykusuz bir gecenin ardından okulda ilk günü yaşayacaktı. Keşke bir ağabeyi, ablası olsaydı da okulu ona anlatsaydı. Bu düşüncelerle yerinden kalkmaya çalışırken annesi odasının kapısını araladı ve seslendi:
-Haydi bakalım minik yolcu. Okulun seni bekliyor. 
Yerinden doğrulmaya çalıştığında başı döndü ve biraz da midesinin bulandığını hissetti. Onun bu halini gören annesi telaşla sordu:
-Çocuğum, iyi misin?
-Biraz geç uyudum anne, başım çok kötü, üstelik midem de sanki bulanıyor, diye cevap verdi. 
Annesinin şefkat dolu bakışlarını fark eder etmez bu rahatsızlıkları daha belirgin bir halde sergilemeye başladı. Annesi:
-Kahvaltıdan sonra bir şeyin kalmaz. İlk günden okuldan ayrı kalmak da olmaz. Haydi bakalım, diyerek elini uzattı. 
Kahvaltı ve okul hazırlığı çok kısa zamanda geride kalmıştı.  Okulun ilk günü olduğu için servis yerine ailesiyle okula gidecekti. Kısa bir yolculuktan kalabalık okul bahçesinin önünde durdular. Çocukların yüzlerine bakıyordu, konuşmalarını anlamaya çalışıyordu. Okulun bahçesinden içeriye adım atarken bir an annesinin elinden kurtulup kaçmayı düşündü. Hele de ağlayan çocukları görünce… Ağlayan birkaç çocuk vardı etrafta ve ailelerin de durumları çok iyi görünmüyordu. Bu düşünceden vaz geçti ve annesinin elini daha sıkı tutmaya başladı. Okul bahçesinin tam orta yerine geldiklerinde kümeler halinde bekleyen çocukları ve aileleri gördü. Birileri isimler okuyor, ismi okunan çocuk annesinden ayrılıyor ve sıraya geçiyordu. Birkaç tuhaf çocuk dışında hiçbiri mutlu değildi ismi okunan çocukların. Hatta annesine, babasına sarılıp ağlayanlar bile vardı. Bu esnada kendi adını duydu: Yarkın Arkın. Bir yandan isminin okunduğu yere doğru ilerlerken bir yandan annesine baktı. Annesi de hüzünlüydü. Bir annesine sarılmak istedi fakat ayrılık vakti gelmişti. Hıçkırıklarını içine gömerek ve gözyaşlarını tutarak diğer çocukların yanına ulaştı. Geriye dönüp bakmak istemiyordu. Geriye dönse annesine koşabilirdi. Geriye dönse gözyaşlarına hâkim olamayabilirdi. Geriye dönse… Geriye dönüş yoktu. 
Hemen yanında durduğu çocuk da Yarkın’la aynı duygu ve düşünceleri paylaşıyor olmalıydı ki sadece yere bakıyordu. Bir anda Yarkın kendi üzüntüsünü, korkusunu unutarak yanında duran çocuğu izlemeye başladı. Çocuğun gözleri doluydu. Yarkın usulca çocuğun omzuna dokunarak:
-Adım Yarkın, dedi. Galiba benim en sevdiğim arkadaşım sen olacaksın. 
Bu sıcak ve samimi cümlenin ardından çocuğun yüzündeki endişe, korku azaldı. Yarkın’la göz göze geldiler. Sanki kelimeler olmadan da anlaşabilecek gibiydiler:
-Adım Kerem, dedi. Kerem Kendir… Yarkın’ın gözlerinin içine bakarak diğer çocuk. 
Bu esnada içinde bulundukları grup okul binasına girmek üzere yürümeye başlamıştı. İki arkadaş korkuyla okulun dış kapısından içeriye adım attılar.
 
2. Bölüm
Saat sabahın 6’sını gösteriyordu. Okulun ilk günüydü ve yıllardır sabah bu saatlerde uyanırdı okulun tatil olduğu günlerde bile. Bir süre yatağından kalkamadı. Yaşlılıktan oluyordu belki de bu durum. Arkadaşlarının çoğu emekli olmuştu hatta bazıları hayattan emekli olmuşlardı. Emekli olmayı düşünmüştü o da ama onun için öğretmenlik hayatın kendisiydi. Çocuklar olmadan, çocuklarla konuşmadan, paylaşmadan bir hayat geçirebileceğini düşünmüyordu. 61 yaşındaydı ve dört sene sonra zaten emekli olmak zorundaydı. Son bir sınıfı daha 4. sınıfa kadar emanet olarak alıp hayata hazırlayacaktı. Az sonra son kez emek vereceği yeni sınıfının öğrencileriyle tanışacaktı Yarkın Arkın Öğretmen ama bu garip rüyanın etkisinden de kendisini kurtaramıyordu. Daha önceden okula dair, okulda geçen çok rüya görmüştü fakat ilk kez bu kadar tuhaf ve etkileyici bir rüya görmüştü. Rüyayı görmemiş, yaşamıştı sanki. Zihnini yokladı, ilkokulda adı Kerem olan bir arkadaşım var mıydı, diye düşündü… Yoktu öyle bir arkadaşı. Hatta Kerem adlı bir tanıdığı bile yoktu. Bu düşüncelerle hazırlığını yaptıktan sonra okul yoluna düştü. 
Okul bahçesinden içeriye girdiğinde büyük bir kalabalık gördü. Artık alışıktı okulların ilk günü bu tür kalabalıklar görmeye. Kırk yıldır aynı şeyleri yaşıyordu. Binadan içeriye girdi ve ilgili müdür yardımcısından sınıfına ait listeyi aldı. Bahçeye çıktı ve diğer öğretmenlerin ardından kendi sınıfına düşen öğrencilerin isimlerini okumaya başladı. Öğrencilerin bir kısmı heyecanlı, bir kısmı hüzünlüydü. Ailelerde de aynı telaş vardı. Ağlayan öğrenciler de vardı ama bu duruma da alışıktı. Şimdi ailesinin yanında ağlayan çocuklar iki saat sonra canavar kesiliyordu. Listeyi okumaya devam edecekti ki birden durdu. Gözlüğünü cebinden çıkarıp yeniden listeye baktı. Kekeleyerek listede gördüğü ismi okumaya başladı:
-Ke-ke Kerem Kendir. 
Kalabalık içerisinden bir çocuk yanına doğru geldi. Kendine doğru gelen çocuğun gözleri çakmak çakmaktı ve yere bakıyordu. Çocuğun omzuna elini koydu ve:
-Adım Yarkın, dedi. Galiba benim en sevdiğim son öğrencim sen olacaksın. 

8 Mart 2025 Cumartesi

BİR DAVUL SESİ

 Ayşegül Yıldız

Her sahurda erkenden uyanıyorum
Duymak için ramazan davulcusunu
Bekliyorum, bekliyorum
Belki yarın gelir diyorum

Neyse ki iftar vaktinde
Patlayan topun sesini duyuyorum
Onunla avunuyorum

Yine de umudum var bekliyorum
Bitmeden ramazan
Geçeceksin bizim sokaktan
Hangi şarkıyı çalacaksın bilmiyorum ama
Bekliyorum seni davulcu emmi
Bekliyorum.


22 Şubat 2025 Cumartesi

HİKÂYESİ YAZILMAYAN KAHRAMAN

Ayşegül Yıldız
Yusuf Kerem Acar
Eymen Çam

Fransız yazar Exupery, onun en yakın arkadaşını ve gezegenini yazmış ve bütün hayatını herkese anlatmıştı fakat onun yaşadığı gezegeni ve onun hayat hikâyesini kimseler bilmiyordu. Y216 gezegenini kim bilebilirdi ki? İnsanlar son yıllarda Mars gezegeninden başka bir şeye ilgi duymuyordu. Başka dünyalarda hayat olduğuna inanalar çoğalmıştı fakat hiçbir gökbilimci onun yaşadığı gezegeni tespit edememişti. Oysa Küçük Prens’in gezegenine çok yakındı yaşadığı yer. Zavallı Küçük Prens… Artık Dünya’nın her yerinde çocuklar onu tanıyor kimileri seviyor, kimileri onu anlamıyordu. Hatta büyükler, küçüklerden daha çok ilgi duymuştu ona. Kimse onun hikâyesinin sonunu da merak etmemişti. Kimse şu anda Küçük Prens’in nerede olduğunu da bilmiyordu. Gerçek bir hikâye, yazarının sayesinde gerçeküstü bir masala dönüşmüştü. 
Zaman zaman Küçük Prens’e ziyarete gittiğinde onu hep düşünceli görüyordu. Aradan onlarca yıl geçmesine rağmen hâlen insanların dilinde olmak, onun için biraz üzücüydü. 
Y216, B612’ye göre oldukça büyük bir yaşam alanıydı. Burada kim tarafından yapıldığı belli olmayan terk edilmiş evler vardı, başka bir gezegende yetişmeyen ve konuşup şarkı söyleyebilen mantarlar vardı. Yürüyebilen ağaçlar vardı. Kocaman köklerini ustalıkla adım atmak için kullanıyorlardı. Dallarına yuva yapan kuşlar, akşam vakti döndüklerinde bazen evlerini aramak zorunda kalıyorlardı. İki küçük ırmak vardı bu gezegende. Birinin rengi mavi, diğerinin rengi sarıydı. Bu ırmaklar ilerde birleşiyor ve yeşile dönüyordu yeni ırmağın rengi. Irmakta yaşayan ve adı konulmamış tavşana benzeyen canlılar vardı. Bunlar suyun dışına hiç çıkmadıkları için ancak ırmağa girdiğinde onlarla görüşebiliyordu. 
Belki de Y216 bu kadar geniş ve renkli olduğu için Küçük Prens gibi yalnızlık çekmiyordu ve başka yerlere gitme ihtiyacı duymuyordu. 
Küçük Prens, Dünya’da yaşadıklarını ona anlattığında zaman zaman içinden keşke benim gezegenim de tespit edilse diye düşünüyordu. Son zamanlarda sıkılmıştı hep aynı yerlerde dolaşmaktan. Bir şekilde Dünya’daki insanların dikkatini kendi gezegenine çekmeliydi. Bunu nasıl yapabilirdi, düşünüyordu. 
Belki de prens olmadığı için insanlar onu ve hayatını merak etmiyordu. Kim ne yapsındı ki Servi isimli bir canlının yaşadığı gezegeni. Hem Küçük Prens’in dediğine göre servi, Dünya’da bir ağaç türünün adıydı. Belki de ataları götürmüştü Dünya’ya servi ağacını. Bir şeyler yapmalı ve kendisi de artık kitaplardaki yerini almalıydı. Ataları var mıydı, yok muydu? Bu sorunun cevabını da bilmiyordu. Belki başka gezegenlerde yaşayan birileri götürmüştü serviyi Dünya’ya. Onu sevmeyen birileri. 
Oturup kendi hikâyesini yazmayı düşündü bir süre fakat bu ne işe yarardı ki? İnsanlara nasıl ulaştıracaktı bu hikâyeyi? İnsanlar, kendi hikâyelerini yazan ve okuyan canlılardı. Küçük Prens gibi bir hikâye çok nadir olduğu için dikkat çekmişti belki de. 
En iyisi etrafı keşfetmek ve Dünya’ya bir yolculuk yapmaktı. Yaşadığı yerde seyahat edebilmek için bir araç yoktu fakat ağaçlardan yardım isteyebilirdi. Yürüdüklerine göre belki uçabilirlerdi de. Ya da kuşlar ona yardım edebilirdi. Kuşlardan yardım istemedi ve ağaçlara durumu anlattı. 
Ağaçların en yaşlısı Bilge Ağaç, ona yardım edebileceğini söyledi. Onu, en azından yaşadığı gezegenin dışına çıkarabileceğini, sonrasının ise kendi çabasına kaldığını dile getirdi. Hazırlıklara başlayan Servi, kısa sürede Bilge Ağaç’a giderek artık yolculuk zamanının geldiğini söyledi. 
Bilge Ağaç yaşlıydı ama güçlüydü de. Gövdesinin orta yerinde kocaman bir kovuk vardı. Burası sanki bir odayı andırıyordu. Servi’nin yolculuğu burada geçecekti. Servi, kovuktaki yerini aldı ve Bilge Ağaç gürültüyle hareketlendi. Bir süre yürüdü, sonra koştu ve en sonunda havalanmayı başardı. Bu yolculuğun Bilge Ağaç için de önemi büyüktü. İlk kez gezegen dışına çıkacaktı ve belki de dönemeyecekti. 
Nihayet yolculuk başlamıştı. Bilge Ağaç dışarda gördüklerini Servi’ye anlatıyor ve onun ineceği yeri tarif ediyordu. Onlarca küçük gezegen vardı ve her birinde yaşayan farklı farklı canlılar vardı. Üzerinde ağaç bulunan gezegen ise çok azdı. Dünya, uzaktan görünmüştü. Bilge Ağaç nefes nefese kalmış, geri dönecek gücü kendisinde hissetmiyordu. Dünya’ya girdikleri anda Servi’ye yeni planını anlattı Bilge Ağaç:
-Artık geriye dönmek benim için hayli zor. Kocaman uzay karanlığında yuvarlanmak yerine ben de seninle Dünya’ya ineceğim. En azından senin için de bir barınak olurum. 
Bu fikir Servi’nin hoşuna gitti. Dünya’ya iniş süreci başlamıştı. Nereye ineceklerini bilmiyorlardı. Bilge Ağaç, çok yukarılardan kendine bir hedef belirledi ve bir süre sonra gürültüyle yere indiler. Bilge Ağaç’ın rengi değişmiş, mavimsi bir hâl almıştı. Işık saçıyordu etrafa. İndikleri bozkırdı. Etrafta canlı görünmüyordu. Bilge Ağaç son gücüyle köklerini toprağa saldı. Kökleri, bu toprağı yabancı bulmuştu önceleri fakat besin alması gerekiyordu. Onun için artık dinlenme zamanıydı. Biraz ürpererek ve korkuyla başını kovuktan dışarıya çıkaran Servi önünde uzayan kocaman bir duvar gördü. Bu duvarın sonu yok gibiydi. Belli ki birilerini engellemek için örülmüş bir duvardı burası. Hava, yeni aydınlanıyordu. Etrafı keşfetmesi ve hikayesini, gezegenini anlatacak birilerini bulması gerekiyordu. Çok fazla ilerlememişti ki karşıdan bir toz bulutu yükseldi. Dört bacaklı, yüksek hayvanlar üzerinde kendisine doğru gelen insanlar vardı. Önce korktu fakat iyice yaklaştıklarında gelenlerin iyi niyetli birileri olduğu hissine kapıldı. 
Dört kişi gelmişti onu karşılamaya. Önce saygı gösterisinde bulundular. Servi’nin onlar için göklerden gelen bir kutsal kişi olduğunu düşündüklerini söylediler. Servi, hikâyesini anlatmak için acele etmedi. Atlılardan birinin ardına atlayarak ve Bilge Ağaç’la vedalaşarak gözden kayboldu. 
Bir süre yolculuk yaptıktan sonra çadırların bulunduğu, etrafta atların, geyiklerin, keçilerin ve ineklerin bulunduğu bir obaya ulaştılar. Küçük Prens’in anlattığı Dünya’dan çok farklı bir yerdi burası. Ne uçaklar vardı ne de çöl. Üstelik hayli kalabalıktı da. Nereye düştüğünü, kimlerin arasında olduğunu merak etmiyor değildi fakat kendisini güvende hissediyordu ve bu da ona şimdilik yetiyordu. 
Çadırların en büyük ve süslü olanının önüne gelince atlardan indiler. Çadırdan içeriye girdiklerinde Servi, önce gördükleri karşısında biraz irkildi. Yaşlı, aksakallı ve saçlı biri yerde oturuyor ve boşluğa bakıyordu. Bir süre sessizlikten sonra konuştu:
-Kaç zamandır senin gelmeni bekliyoruz. Destanlarımızda hep sen vardın. Efsanelerimizde hep sen vardın. Bir umut bekliyorduk göklerden. Nihayet geldin ve obamızı şenlendirdin. Türk boyu artık senin de desteğinle zaferlere imza atacak ve Çin’in eziyetleri sona erecek. Atalarımız yüzyıllarca beklediler seni ama sen şimdi geldin. Hoş geldin. 
Söylenen sözlerden bir şey anlamadı Servi. Kenara geçerek oturdu. Bir hikâyem olsun diye ayrılmıştı gezegeninden ancak bambaşka bir hikâyenin içine düşmüştü. Hikâye değil de destanın içine düşmüştü belki de. Yaşayacağı şeyler çok merak ediyordu. Üstelik etrafta kâğıt, kalem, kitap tarzında bir şeyler de görünmüyordu. Küçük Prens’in anlattığı dünya bu değildi. Küçük Prens’in anlattığı çağ, bu çağ değildi. Sanki destanlar çağına düşmüştü. Destanların tarihi, hikâyelerden çok önce olmalıydı. Yorgundu. Biraz dinlendikten sonra her şeyi anlamak için hayli vakti olacaktı nasıl olsa. 
Dünya’nın havası biraz çarpmıştı Servi’yi. Önüne kâse ile konulan beyaz sıvının ne olduğunu sorarak başladı merakını gidermeye. Çadırdakiler önce sustu sonra hep birlikte kahkaha attılar ve önündeki şeyin ayran olduğunu söylediler. Daha önce böyle bir şeyin tadına hiç bakmamıştı Servi. Çekinerek tadına baktı ve çok sevdi bu içeceği. Birkaç kâse daha içtikten sonra biraz uyumak istediğini söyledi. Çadırda ona keçi yününden hazırlanmış bir yatak gösterdiler. Mışıl mışıl bir uykuya daldı. Rüyasında Y216’yı gördü. Galiba özlemeye başlamıştı orasını ama Dünya da fena sayılmazdı. 
Tam bir gün boyunca hiç uyanmamıştı. Uyandığında ertesi günün sabahı olmuştu. Güneş, Dünya’da başka görünüyordu. Kendi gezegenindeki gibi hemen kaybolmuyordu. Merakını gidermek istiyordu ama nereden başlayacağını da bilemiyordu. Etrafında toplananlarla hoş bir sohbete başladı kendine geldikçe. 
Uzun konuşmalar sonucu Asya’da olduğunu anlamıştı. Tarihin henüz ilk çağlarıydı. Onu misafir edenler Türklerdi ve Bilge Ağaç’la indiği yer Türkler ve Çin arasındaki sınır bölgesiydi. Çin Seddi’nin kenarına inmişlerdi. Hiç böyle hayal etmemişti. Küçük Prens mi şanslıydı yoksa kendisi mi, bunu tahmin etmek zordu. Küçük Prens’ten yüzlerce yıl öncesine denk geliyordu onun Dünya’ya inişi ve insanlarda gezegenleri gözlemleyebilecek, başka dünyadaki canlıları tanıyabilecek teknolojik gelişmeler henüz yoktu. Servi’nin Dünya’ya inişini birtakım inanışlarla anlamlandırıyorlardı. Servi, onlar için Gök Tanrı’nın armağanıydı. Düşünceler içindeyken aklına Bilge Ağaç geldi. Bilge Ağaç hayli yaşlıydı ve onu orada öylece bırakıp gelmişti. Etrafında bulunanlara kendisini Dünya’ya indiği yere götürmelerini istedi. Yine dört kişi atına bindi. Bu kez bir at da Servi’ye vermişlerdi. İlk kez ata biniyordu ama çok ustaca yol alıyordu. Bilge Ağaç’ı uzaktan görünce duygulandı Servi. Atından indi ve yanına gitti. Bilge Ağaç yürüme yeteneğini kaybetmişti. Üstüne garip kuşlar yuva yapmışlardı. Bir süre onunla sohbet etti. Bilge Ağaç’ın hayatta kalabilmek için köklerini çok derinlere saldığını öğrendi. Etrafındakiler, Servi’nin ağaçla olan sohbetinden çok etkilenmişlerdi. Bu ağacın sıradan bir ağaç olmadığına karar verdiler ve burada her gün birinin nöbet tutması gerektiğini kendi aralarında konuştular. Bilge Ağaç’ın ihtiyaçlarını gidermek için her gün iki Türk buraya gelecek ve etrafı kolaçan edecekti. 
Servi yaşadığı yeri, umduğu Dünya’yı anlattı onu yanına alan insanlara fakat hiçbiri inanmak istemiyordu onun anlattıklarına. Sadece saygı duyuyorlar ve zaman zaman fikir danışıyorlardı. 
Bilge Ağaç’ın hemen yanında duran duvar Servi’nin ilk günden beri dikkatini çekmişti. Bu duvarın sebebini sorduğunda hayreti biraz daha arttı. Duvarın öte yanında yaşayan insanlar, Türklerin o bölgeye geçmesini engellemek için kocaman yüksek bir duvar örmüşlerdi. Bu duvarı aşabilmek için çok Türk can vermişti. Aslında Servi’den asıl beklentileri de bu yöndeydi. Servi’nin bu duvarı yok etmesi ya da aşmak için bir fikir vermesini istiyorlardı. 
Servi artık çadıra dönmek yerine bu duvarın önünde bir fikir bulmanın daha mantıklı olduğunu düşünmeye başlamıştı. Hem Bilge Ağaç da yanındaydı onun. 
Günlerce düşündükten sonra Bilge Ağaç, Servi’ye bir fikir söyledi. Yüzlerce büyük merdiven yapıp bu duvara tırmanmak ve duvarı aşmak mümkündü. Servi, etrafındaki insanlara yapmaları gereken şeyleri her gün anlattı. Sonunda duvarın önünde onlarca basamağı olan yüzlerce merdiven hazırdı. 
Duvarın diğer tarafında yaşayan halk, arka taraftaki hareketlilikten huzursuz olmaya başlamıştı. Gizlice Türklerin nelerle meşgul olduklarını izlemeye başladılar. Büyük bir taarruz hazırlığındaydı Türkler ve onlar da savunma konumuna geçmek için hazırlıklara başladılar. Bu esnada Bilge Ağaç kendine gelmişti. Ona her gün su taşıyan ve sağlığı için etrafını çapalayan insanlar sayesinde artık kendisini son derece güçlü hissediyordu. 
Büyük gün gelmişti. Türkler bütün gücüyle seddin diğer yüzünden tırmanmaya ve arka tarafa geçmeye başlamışlardı. Islık çalan oklar, kılıç sesleri, at kişnemeleri birbirine karışıyordu. Her yer toz duman olmuştu. Servi ve Bilge Ağaç ise sadece dinliyordu gürültüyü. Anlam veremiyorlardı olanlara. 
Birkaç gün devam eden gürültü sonunda sessizliğe bırakmıştı yerini. Türkler, seddin diğer tarafına geçmişlerdi. 
Servi ve Bilge Ağaç, yaşadıklarından sıkılmışlardı. Servi, yine Bilge Ağaç’ın kovuğundaydı. Bilge Ağaç ona fısıldadı:
-Aynı şeyleri mi düşünüyoruz?
Servi:
-Ben Y216’yı özledim. Burası bize göre değil, dedi. 
Bilge Ağaç:
-Eğer istersen eski gücüme kavuştum, yeniden havalanmayı ve gezegenimize dönmeyi düşünebiliriz, dedi.
Bu teklif Servi’nin hoşuna gitmişti. Bilge Ağaç gürültüyle köklerini topraktan söktü ve önce yürümeye sonra koşmaya başladı. En sonunda havalanmıştı. Bir rüzgar ona destek oluyordu havalanması için. Bir süre sonra gözden kayboldular ve gezegenlerine doğru yola çıktılar. 
Onların hikâyesini anlatacak bir yazara denk gelmemişlerdi. Onların bir kitabı olmayacaktı insanlar tarafından okunan fakat onların hayatlarıyla, varlıklarıyla ilgili şeyler kulaktan kulağa, nesilden nesle anlatılacaktı. 
Büyük zaferin ardından Türkler döndüklerinde Servi’yi ve ağacı yerinde göremediler. Artık iyice emin oldular onlar kendilerine Gök Tanrı’nın gönderdiği yardımcılardı. 

11 Ocak 2025 Cumartesi

SORULAR

 

Ayşegül Yıldız

Aklımdaki sorular hiç bitmiyor
Birine cevap bulsam
Diğerine bulamıyorum
Günün herhangi bir saatinde
Kendimi soruların içinde buluyorum

Bir gün bitecek mi sorularım
Bu da bir soru
Cevabını bilmiyorum

21 Aralık 2024 Cumartesi

ARKADAŞ ABARTISI

Ayşegül Yıldız

İlerde bir mesleğe ihtiyacım yokmuş benim
En azından öyle söylüyor arkadaşlarım
Hiç kimsede olmayan 7/24 suluk kırmak gibi
Bir yeteneğin sahibiymişim

Oysa hepsi hepsi üç sulukla vedalaştım
Biri kendi kabahatiydi, su damlatıyordu çantama
Biri, elimden kendisi atladı yere
Diğerini kıran zaten arkadaşımdı
Şimdi adım çıkmış bir kere
Suluk canavarına

O gün bugündür 
Sulukları attım bir köşeye
Şimdi çantamda kırılmayan, gücenmeyen bir şey var
Yaşasın pet şişe

SERGÜZEŞT-İ ULTİMON VE EFLİN

YUSUF KEREM ACAR
ADEN MİRA KARTAL
AYŞEGÜL YILDIZ


BÖLÜM 1: KARANLIKTAN AYDINLIĞA

Ultimon, senelerdir burada yaşıyordu. Çocukluğu bu karanlık ve loş ortamda geçmişti. Gece gündüz bir şeyler yakarak ortamı ışıtıyorlardı. Yukarılara doğru çıkıldıkça birazcık olsun havanın basıklığı ve karanlık azalıyor gibiydi ama daha yukarılara hiç çıkmamıştı. Kendisi dahil dört kişilik bir aileydiler. Yılın belli zamanlarında anne ve babası ortadan kayboluyor nerede, nasıl yetiştiğini bilmediği yiyecekler getiriyorlardı Ultimon ve kardeşine. Anne ve babası tekrar yanlarına döndüklerinde bir süre gözlerinde sorun oluşuyor, göremiyorlardı. Ultimon ve kardeşi yaşadıkları yerin dışında bir hayat olup olmadığını çok merak ediyordu. Burada niçin yaşadıklarını da zaman zaman ailelerine soruyorlar ancak cevap alamıyorlardı. Sadece yaşadıkları yer dışında hayatın onlar için riskler taşıdığını, ölüm tehlikesi bulunduğunu söylüyorlar ve kesinlikle yukarılara doğru gitmemelerini tembihliyorlardı. 
Ultimon’un anne ve babası uzun zaman önce gitmişlerdi yiyecek getirmeye ve stoklarının azaldığının farkındaydılar. Yine kısa süreli bir ayrılık yakındı. Bu kez Ultimon, kardeşi Eflin’le gizli bir karar almışlardı. Anne ve babasının peşinden gideceklerdi. Her zaman yiyecekleri onların getiriyor olmasından usul usul rahatsızlık da duyuyorlardı çünkü anne ve babaları yaşlanmaya başlamıştı. Belki de ilerleyen dönemlerde kendilerinin yiyecek bulması, anne babaya bakması gerekecekti ama bu kararı aldıran şey aslında meraktı. 
Anne ve babalarının yiyecek bulmak için gideceklerini öğrendiklerinde iki kardeş uyumamaya karar verdi. Gece ile gündüzün aslında çok farkı yoktu yaşadıkları yeraltı şehrinde. Meşaleler söndüğünde uyuyorlar, yakıldığında uyanıyorlardı. Biraz da serinlik oluyordu geceleri. Vaktin değiştiğini böyle anlıyorlardı. Hava serinlemeye başlamıştı, meşaleler sönmüştü. Gelen seslerden anne ve babalarının yola çıktığını düşünen iki kardeş onların peşlerine takıldılar ve biraz geriden yürümeye başladılar. Durmadan yokuş çıkıyor gibiydiler. Yukarılara, hep yukarılara doğru bazen yürüyor bazen bir yerlere çarpıp eğiliyorlardı. Yukarılara çıktıkça temiz bir hava ellerine yüzlerine dokunuyordu. Birkaç saat yürüdükten sonra nihayet önlerinde kocaman bir çıkış noktası gördüler. Biraz korku vardı içlerinde fakat buna değerdi. 
Anne ve babaları önde onlar arkada ilerlediler. Çıkış noktasına ulaştıklarında bambaşka bir dünya gördüler. Yukarda, çok uzaklarda beyaz, bembeyaz bir şey parıldıyordu. Etrafında da parlak, küçük noktalar vardı sayılamayacak kadar. Büyülü bir dünya gibiydi burası onlar için. Anne babalarının anlattığı masalların içine düşmüş gibiydiler. Üstelik adım attıklarında zemin sert değildi. Yukarıya baktıklarında yalnızca taşları görmüyorlardı. Eflin ve Ultimon çıkışın kenarına uzandı. Yorulmuşlardı. Bir süre konuşmadan gökyüzünü seyrettiler. Bu esnada Ultimon:
-Burada manzaranın güzelliğine kapıldık. Anne babamız artık uzaklaşmıştır. İki seçenek kalıyor bize: Ya devam edeceğiz ya da geri döneceğiz, dedi. 
Eflin bir süre sessiz kaldı. Düşündü ve cevap verdi:
-Bu dünyanın tehlikeli olduğunu biliyorsun. Üstelik büyüklerimizi de kaybettik. Uzaklaştılar. Bence artık dönelim. En azından dışarda bir hayat olduğunu gördük. Daha sonra yeniden geliriz. 
Ultimon:
-Öyleyse dönüyoruz. Dinlendik yeterince, dedi ve dönüşe geçtiler.
İçeriye adım attıkları anda her yer çok karanlık görünmüştü onlara. Nereden ve nasıl yeniden yaşadıkları yere döneceklerini bilemiyorlardı. Bir süre sağa sola çarparak ilerlemeye çalıştılar fakat gözleri bir kez alışmıştı yukarda gördükleri beyaz ışığa. Belki de en iyisi çıkış noktasında ailelerini beklemekti. Yeniden çıkış noktasına vardılar. Bir süre daha burada beklemeye karar verdiler ve sırtüstü uzandılar. Bir süre sonra duydukları seslerle ikisi aynı anda uyandı. Değişik, tatlı bir sesti bu. Kanatlı bir canlı etraflarında havalanıyor ve güzel sesler çıkarıyordu, üstelik her taraf alabildiğine açıktı ve görünüyordu. Gözlerini kısarak bakabildiler etrafa. Gökyüzüne bakamamışlardı. O beyaz parlak şey kaybolmuş, daha büyük ışıklı bir şey vardı uzakta, dağların ardında parlayan. Anne ve babaları belki de içeriye dönmüşlerdi bile. Ne yapacaklarını şaşırdılar bir süre. Anne ve babaları, onları yerinde göremeyince yeniden dışarıya gelirlerdi mutlaka fakat gelen giden yoktu. Acıkmışlardı. Biraz da üşümüşlerdi ama hava ısınıyordu. Yapmaları gereken şey önce bu aydınlığa alışmaktı. Ultimon ve Eflin saçlarını gözlerinin önüne döktüler ve arasından bakmaya çalıştılar. İşe yarıyordu bu. İkisi de yüzlerini saçlarıyla kapattılar ve etrafa uzun uzun baktılar. Bir süre sonra artık gözlerinin aydınlığa alıştığını fark ettiler. İlk kez güneş ışığını hisseden vücutları da en az gözleri kadar tepkiliydi. Anne ve babalarının yiyecek getirdikten sonra neden bir süre hiçbir şey göremediklerini anlamışlardı. 
Dünya o kadar farklı ve güzeldi ki her şeyi unuttular ve çimenler, çiçekler arasında yuvarlanmaya, hemen yakındaki derenin suyunda eğlenmeye kendilerini kaptırdılar. Bazen kuşların peşinden koşuyorlardı bazen kelebeklerin. Anne ve babalarının getirdiği yiyeceklere benzeyen şeyler gördüler ağaçlar üzerinde. Onlardan da tıka basa yediler. Artık açlıkları da kalmamıştı fakat Ultimon arada bir bu dünyanın nasıl bir tehlikesi olabilir ki, diye düşünüyordu. Yine iyice yorulmuşlar ve uzanmışlardı ki bir gölge belirdi başuçlarında. Dönüp baktıklarında dört kocaman canlının üzerinde dört kocaman adam vardı. Canlıların dört ayağı vardı yeri eşeliyorlardı. Korkunç bir manzaraydı. At üzerindekilerden biri sordu:
-Çocuklar, siz kimsiniz ve burada ne arıyorsunuz. Burası Kral’ın özel bölgesi ve buraya girmek yasak. Sizi tutuklamamız ve Kral’a götürmemiz gerek. 
Söylenenlerden hiçbir şey anlamıyorlardı. Kral ne demekti, tutuklanmak neydi, özel bölge nasıl oluyordu… Bu düşünceler zihinlerinden geçerken dört adam onları çoktan bağlamış ve atların sırtına yüklemişlerdi bile. Bu canlıların sırtında yol almak çok keyifliydi fakat kolları ve ayakları bağlıydı. Üstelik anne ve babalarını da hatırlamışlardı sonunda. Bir bilinmeze doğru ilerliyorlardı. 
Tüm bunlar olurken anne ve baba, yaşadıkları yere dönmüş, her yeri aramış fakat çocuklarını bulamamışlardı. İkisinin de aklında aynı şey vardı: Çocukların dış dünyaya çıkmış olmaları. Bu büyük bir felaketti. Yiyecekleri bıraktıktan sonra yeniden dışarıya çıktılar. Bir süre etrafa baktılar. Ayak izi aradılar. Onlar da bu vakitlerde dışarda bulunmaktan endişeliydi. Her an yakalanabilir, tutuklanabilirlerdi. Gizlenerek çocuklarını aradılar, aradılar. Onlardan bir iz bulmaya çalıştılar. Bazı yerlerde çimenler ezilmişti. Evet, artık eminlerdi çocukları dış dünyaya çıkmışlardı ve ilk kez gördükleri bu dünyanın tehlikelerinden habersizlerdi. Çocuklarını buluncaya kadar yaşadıkları eski yere dönmelerinin bir anlamı yoktu. 

2. BÖLÜM: YUVAYA DÖNÜŞ

Eflin ve Ultimon’un yolculuğu bitmişti. Kocaman bir binanın önüne gelmişlerdi. Etrafta çok fazla insan vardı. Bu insanların elinde kılıçlar, sırtlarında kalkanlar vardı. Bu kadar çok insanı bir arada hiç görmemişlerdi. Bu binada yaşıyor olmalıydı Kral, dedikleri. Ayaklarının bağını çözdü onları yakalayanlar ve önlerine katarak binanın içine girdiler. Binanın içi çok süslü, gösterişliydi. İnsanların kıyafetleri de öyle. Kendi yaşadıkları yere benzemiyordu buralar. Birkaç dakika yürüdükten sonra kocaman, süslü bir sandalyede oturan, tepesinde parlak bir metal bulunan, uzun sakallı ve süslü elbiseli birinin önünde durdular. Kral, bu olmalıydı. Eflin ve Ultimon’u getirenler konuyu özetlediler. Bu çocukları nerede bulduklarını anlattılar. Kral, dikkatli bir biçimde dinledikten sonra çocuklara döndü ve:
-Benim bölgeme izinsiz girdiniz ve bu cezalandırılmanızı gerektiriyor fakat anlamadığım şeyler var. Siz hangi bölgeden geldiniz buraya ve kaç kişisiniz? Sizden başka insanlar da girdi mi benim bölgeme?
Eflin yaşadıklarının şokunu atlatamamış etrafı seyrediyor ve Kral’ı dinlemiyordu bile. Ultimon, Eflin’den cevap gelmediğini fark edince konuşmaya başladı:
-Biz ilk kez yaşadığımız yerden ayrıldık ve bu dünyayı yeni görüyoruz. Biz aşağılarda, çok aşağılarda yaşıyoruz. Dört kişiyiz. Anne ve babamızı dinlemeyerek gizlice dışarıya çıktık ama çıktığımız yerin sizin topraklarınız olduğunu bilmiyorduk. 
Kral:
-Ne kadar zamandan beri orada yaşıyorsunuz? Dört kişilik bir ailenin yer altında yaşaması çok mantıklı gelmedi bana. Bizi ailenizin yaşadığı yere götürmeniz gerek ceza almamak istiyorsanız. 
İşler karışıyordu. Eflin de konuşmaya başladı:
-Sizi yaşadığımız yere götürebiliriz. Yeter ki bize ceza vermeyin. Hemen, şimdi gidebiliriz, dedi. 
Kral, oturduğu yerden kalktı. Atı hazırlandı. Silahlı dört kişiyle beraber yola çıktılar. Eflin, onları özellikle farklı bir yöne doğru götürüyordu. Her ne kadar onları yakalayanlar yolun yanlış olduğunu söyleseler de Eflin o kadar ciddi yol tarifi yapıyordu ki Ultimon bile şaşırmıştı. 
Bir süre sonra bir kanyonun kenarında durdular. Eflin:
-Burada yaşadığımız yere girebileceğimiz bir giriş var. Hep birlikte sığmamız biraz zor. Önce biz girelim ardımızdan siz gelin, dedi. 
Kral’ın bu fikir hoşuna gitmemişti. Elbiseleri kirlenecek, toz olacaktı. Üstelik içerde kendilerini neyin beklediğini bilmiyordu. Küçük bir süre suskunluk olmuştu ki Kral’ın atı birdenbire çılgına döndü. Ultimon ata bir şeyler yapmış ve at yerinde tepinmeye başlamıştı. Bir süre sonra Kral hakimiyetini kaybetti ve atından düşerek yuvarlanmaya başladı. Yanındaki adamlar da Kral’ın peşinden koşmaya başladılar. Bu esnada Eflin, Ultimon’un kolundan sürükleyerek kaçmaya başladılar. Nereye gittiklerini bilmiyorlardı ama kurtulmuşlardı. 
Arkalarına bakmadan koştular, koştular, koştular. Yorulduklarında geriye dönüp baktılar ama peşlerinden gelen kimse yoktu. 
Bilmedikleri kocaman bir dünyada iki çocuk yalnız başına kalmışlardı. Biraz dinlendiler, etraftaki meyve ağaçlarından bir şeyler yediler ve yeniden yürümeye başladılar. Bu kez kıyılardan ve ağaçların bol olduğu yerlerden yürüyorlardı. Görünmemeye dikkat ediyorlardı. Etraf, aydınlığını yitirmeye başlamıştı. Hava gittikçe kararıyordu. Artık adım atacak güçleri kalmamıştı. Eflin:
-Bir adım daha atacak halim kalmadı, diyerek bulunduğu yere çöktü. Etrafa bakmaya başladı. Burası hiç yabancı gelmiyordu. Gece çıktıkları yere çok benziyordu burası. Ultimon ise etrafı dikkatli gözlerle inceliyordu. Burada otlar ezilmiş, sanki birileri yürümüştü. Az daha dikkatli bakınca gece dışarıya çıktıkları yere çok yakın olduklarını düşündüler. 
İkisinin de adım atacak gücü yoktu artık. Uzanıp dinlenmek iyi bir fikirdi. 
Yorgunluktan ikisi de derin bir uykuya dalmışlardı. Ultimon uyandığında her yer karanlıktı ve üşümüştü biraz. Eflin’i uyandırdı. Bu karanlığın ne zaman biteceğini bilmiyorlardı. Eflin de hayli üşümüştü. Biraz hareket etmek, zıplamak kendilerini ısıtır diye düşündüler. Eflin ve Ultimon üşüyen ellerini ovuşturduktan sonra bulundukları yerde zıplamaya başladılar. Birkaç kez zıpladıktan sonra üzerinde durdukları toprak aşağı doğru kaymaya başladı. İki kardeş de toprakla beraber aşağılara doğru sürüklendiler. Toz ve toprak dağıldığında düştükleri yerin yaşadıkları mekânın bir parçası olduğunu fark ettiler. Bu esnada anne ve babası da gürültünün geldiği yere doğru yürümeye başlamıştı. Çok geçmeden ailesiyle karşılaşan Ultimon ve Eflin büyük bir sevinç yaşadılar. 
Anne ve babası da onlar kadar sevinçliydi çocuklarını gördükleri için. Gece boyu uyumadılar ve başlarından geçenleri anlattılar. 
Nihayet birbirlerini bulmuşlardı ama şimdi bir başka sorun vardı: Ya Kral ve adamları onların yerini bulursa… Üstelik Kral’ın düşmesine, yuvarlanmasına neden olmuşlardı. Belki de Kral yaralanmış ve öfkesi daha da artmıştı. Yaşadıkları yerin tepesinde kocaman bir de delik açılmıştı. Bunları düşündükçe sevinmenin çok da anlamlı olmadığını fark ettiler. 
Buradan ayrılmak gerekiyordu. İlk fırsatta Kral ve adamları yeniden buraya gelebilirdi. 

3. Bölüm: Yeni Dünya

Bir süre hasret giderdikten sonra hemen o gece yola çıkma kararı aldılar. Yanlarına birkaç günlük yiyecek alarak gecenin karanlığından faydalanıp en azından Kral’ın bölgesinden çıkmak, iyi bir fikirdi. Belki uzaklarda bir yerlerde yeniden kendilerine bir yeraltı kapısı bulabilirlerdi. Bir süre yeryüzünde yaşamak gerekebilirdi. Ultimon ve Eflin ise artık yeraltında yaşamak istemiyorlardı. Dünyanın korkutucu yanını görmüşlerdi ama bir cazibesi vardı bu hayatın. Karanlık, onlar için boğucuydu şimdiden sonra. Kısa sürede hazırlıklar tamamlandı ve dört kişilik aile bir gölge gibi yeryüzüne çıktı. Zaten yorgunlardı fakat yakalanmak korkusu onları ayakta tutmaya yetiyordu. Saatlerce yol yürüdüler. Nereye gittiklerini bilmeden yürüdüler. İçlerinde Kral’ın bölgesinden çıkmamış olmak korkusu da vardı. Karanlık usul usul yerini aydınlığa bırakmaya başlamıştı. Bu vakitten sonra yol almak tehlikeliydi. Etrafta sığınabilecekleri bir yer aradılar. Tepelerin ardında kayalıkları gördü ailenin babası. Kayalık varsa mağara da bulabiliriz düşüncesiyle dördü birden aynı tarafa yöneldi. 
Öte yandan Kral ve adamları toparlanmıştı. Bu esrarengiz aileyi bulmak için yeni adamlar istemişti sarayından ve gece boyu onlar da iz sürmüş, Ultimon ve Eflin’i yakalamak için yola devam etmişlerdi. Aslında sürdükleri iz dört kişilik ailenin değil de anne babanın yiyecek aramak için geride bıraktıkları izlerdi. Bu yüzden dönüp dolaşıp yeniden aynı yere geliyorlardı. Geldikleri yerdeki giriş bölümünü göremedikleri için öfkeleri daha da artıyordu. 
Eflin, Ultimon ve ailesi küçük bir mağara bulmuş ve burasının geceyi beklemek için uygun olduğuna karar vermişlerdi. Mağaranın girişine de büyük taşlar, ağaç dalları yerleştirmeyi ihmal etmemişlerdi. Gece boyu hepsi yürüdüğü için çok yorgunlardı. Bir şeyler atıştırıp derin bir uykuya daldılar. Eflin, rüyasında Kral’ın sarayında yaşadığını ve çok güzel kıyafetler giydiğini görmüştü. Ultimon ise rüyasında ata bindiğini ve dörtnala koştuğunu görmüştü. Anne ve babaları da rüya görmüştü. Rüyalarında Kral ve adamları ailenin tüm fertlerini yakalıyorlardı. Eflin ve Ultimon yüzlerinde tebessümle uyandı. Anne ve babaları ise endişe ve korkuyla uyandılar. Hava kararmak üzereydi. Mağaranın girişini yeniden açmak gerekiyordu fakat babaları bu esnada farklı bir şey düşündü: Buradan ayrılmak yerine burada yaşamak. Mağaranın ilerisinin olup olmadığını bilmiyorlardı. Önce bunu anlamaları gerekiyordu. Küçük meşale yaparak mağaranın ilerisine doğru yürüdü. Yürüdükçe burasının daha önceden bir yerleşim yeri olduğuna şüphesi kalmadı. Oturmak, yatmak için özel bölümler yapılmıştı. Mutfak bölümü bile vardı. Hatta daha ilerilerde yeraltı kaynağı bile vardı ve burasını mutfak şeklinde oymuşlardı. Daha önce yaşadıkları yere göre çok düzenli bir mekandı burası. Mağaranın tamamını dolaşmaları saatler sürmüştü. Nihayet merdivene benzeyen bir çıkış noktası da buldular. Burası, mağaranın girişinden çok uzaktaydı. Dışarıya çıkıp çıkmamakta endişe yaşadılar bir süre. Dışarıya çıktıklarında terk edilmiş bir şehrin meydanını gördüler. Etrafta kocaman yapılar vardı ve hiçbirinde hayat belirtisi yoktu. Bu çıkış sanki başka bir gezegene taşımıştı onları. Ay bile gökyüzünde çok farklı duruyordu. Huzur vardı burada, güvenlik ve sessizlik vardı. Etrafta hiçbir canlı belirtisi yoktu ağaçlar dışında. Kuşlar bile yok gibiydi. Burasının bir sınırı olup olmadığını anlamaları gerekiyordu. Bir süre yürüdüler fakat binalar bitmiyordu bir türlü. Sağlam ama eski yapılarla doluydu her yer. Mağara güzeldi fakat buradaki sahipsiz şehir, onun yanında cennet gibiydi. Üstelik insanların bulamayacağı bir yerdi burası. Gece boyu dolaştılar ve canlı birilerini aradılar fakat kimsecikler yoktu etrafta. Şehrin en güzel evini seçti anneleri, burada yaşayabiliriz, dedi. Hatta evin içinde çok eski kıyafetler ve eşyalar da vardı. 
Doğduklarından beri bir evde sabahlamamışlardı. Her şeyin bir hayal, rüya olmasından korkuyorlardı bu yüzden uykuları bile gelmiyordu. Kısacık uyuyorlar sonra yaşadıklarının bir hayal olup olmadığını kontrol ediyorlar, dışarıya ve içeriye bakıyorlardı. Bu endişelerle sabah oldu. Dördü birden aynı rüyayı görüyor olamazdı. 
Sabah, güneş doğduğunda bir masal ülkesinde zannettiler kendilerini. Evler ışıltılı ve rengarenk bir havaya bürünmüş, etraf olabildiğince canlıydı. Burası kime aitti ve daha önceden kim yaşıyordu bunu anlamak hayli güç görünüyordu. 
Sokaklarda yürüdüler, şarkılar söylediler ve meyve ağaçlarından kopardıkları meyvelerle açlıklarını giderdiler. Her şey tuhaf ve büyüleyiciydi ta ki az ilerde bacası tüten bir evi görünceye kadar. Bu evi gördüklerinde hepsi olduğu yerde kaldı ve seslerini kestiler. Bu eve gidip gitmemekte bir süre tereddüt yaşadılar fakat neticede yeni yaşamlarını devam ettirecek şehirde ilk kez bir canlı belirtisi görmüşlerdi. Eve yaklaştıklarında kapıda onları karşılayan bir aile gördüler. Onlar da dört kişilik bir aileydi ve endişeli görünüyorlardı. Selamlaştıklarında aynı dili kullandıklarını fark ettiler ve endişeleri biraz olsun azalmıştı. Yıllar sonra ilk kez farklı insanlarla konuşan, sohbet eden iki aile tez vakitte birbirine kaynaştı. Ultimon ve Eflin ve ailesi daha önce gördükleri mağarayı geçmişte bu ailenin kullandığını anladılar. Bu aile de yüzyıllar önce dönemin Kral’ından kaçarak bir süre yeraltı tünellerinde yaşamıştı. Aynı kaderi paylaşıyorlardı. Buradaki şehrin kim tarafından ne amaçla yapıldığını onlar da bilmiyordu. Artık bu şehirde yaşayan iki aile vardı. 
Kral ve adamları ise günlerce aradılar bu dört kişilik aileyi ancak ne yeraltındaki barınaklarını bulabildiler ne de onlara ait bir iz. Kral’ın adamları şöyle diyordu:
-Onlar bu dünyadan değiller, onlar dünyalı değil, belki insan bile değiller. Onları aramak boş bir çaba.
Kral bir süre sonra yaşananları unuttu, Ultimon ve Eflin ise yeni dünyada yeni hayata başlamaktan son derece mutluydu. 



14 Aralık 2024 Cumartesi

DAVETSİZ MİSAFİR

Ayşegül Yıldız

Ne zaman önemli bir işim olsa
Gelip yanımda bitiyorsun
Yanıma gelmekle kalmıyor
Kalbimin atışını tetikliyorsun

Gözlerim kararıyor o anda
Bazen başım da dönüyor
Mesela gelmişsen yanıma bir sınavda
Sınav bir kabusa dönüyor
Senin yüzünden karışıyor
Yanlışlar doğrulara, doğrular yanlışlara
Bildiğimi bile unutuyorsam
Sadece senin yüzünden
Lütfen ama lütfen
Uzak dur benden
Ey davetsiz misafir 
Ey heyecan
Artık kurtulayım senden

 

BÜYÜK TUFAN

AYŞEGÜL YILDIZ
ADEN MİRA KARTAL
GAMZE SENA KUYUCU


Kaç yaşımda olduğumu bilmiyordum. Bildiğim tek şey akrabalarımın birer birer dünyadan ayrılmasıydı. Artık kocaman dünyada tek başımaydım. Belki başka insanlar da vardı dünyanın başka yerlerinde fakat onlara ulaşabilecek donanıma sahip değildim. 
 Aslında birdenbire olmamıştı bu. Kutsal metinlerde yazan tufanlar gibi bir felaket görmüştük önceleri. Bunun sıradan bir doğa olayı olduğunu söylüyordu haber bültenleri. Dünyanın dengesinin bozulduğunu ve aşırı yağışların, ani ısınmaların ve soğumaların yaşanabileceğini belirtiyorlardı. Bir sabah uyandığımızda şehrimizin sokaklarının ırmağa dönüştüğünü gördük. Çoğu evin birinci katları yaşanamaz olmuştu. İlerleyen dönemlerde bulutlar ve güneş arasındaki bir kavga yüzünden bu durumu yaşadığımızı anladık. Güneşin her şeyin hakimi benim, ben olmasam hayat olmaz gibi söylemleri, bulutların gücüne gitmişti ve güneşin önünü perdeleme kararı almışlardı. Bulutlar hiç gitmiyor, yağmur durmadan yağıyordu. Önceleri bunun mevsimlik olduğunu düşünmüştük fakat ilkbahar, yaz, sonbahar, kış hep yağmur yağmıştı. Artık insanlar şehirleri boşaltıp yüksek yerlerde yaşamaya başlamıştı fakat günlerce bitmeyen yağmurdan dolayı artık hayat yaşanmaz bir hale gelmişti. Denizler ve okyanuslar birbirine karışmış yeni yeni ırmaklar, göller ortaya çıkmıştı. Herkes kaçıyordu bir yerlere ve benim de yaşamak için bir yer bulmam gerekiyordu. Arkadaşlarım ve akrabalarımla şehrin en yüksek tepesine çıkmaya ve orada yaşamaya karar vermiştik fakat buraya çıkıncaya kadar yaşlılar ve çocuklar çoktan dünyasını değişmişti. Buraya çıktığımızda yanımda olan birkaç kişi de soğuğa ve açlığa fazla dayanamadı ve nihayet tek kaldım. Mücadeleyi bulutlar kazanmıştı lakin insanlar yaşam mücadelesini kaybetmişlerdi. Yeryüzünde tek başıma kalakalmıştım. Adem bile yeryüzüne tek başına gelmemişti. Havva vardı yanında fakat ben tek başımaydım. 
Bulutlar, usul usul dağılmaya başlamıştı fakat güneş görünmüyordu. Gökyüzünde kocaman bir mavilik vardı yalnızca. Gece ve gündüz de fark edilemiyordu. Bu değişimden sonra yeryüzünde kaç canlı kalmıştı merak ediyordum. Yağmurun durmasıyla beraber etrafta usul usul tepecikler belirmeye başladı. Birkaç ay boyunca bulduğum otlarla, ortaya çıkmaya başlayan ağaçların yapraklarıyla, kökleriyle beslenmeye çalıştım. Kaç zamandır görünmeyen kuşlar da yeniden görünür hale gelmişti. Dünyada bir hareketlilik var gibiydi. Aylardır uzak kaldığım şehri merak ediyordum. Sular iyice çekilince şehre doğru bir yolculuk yapmayı düşündüm. Her yer çamur ve su birikintileriyle doluydu fakat yine de yürüyebiliyordum. Şehre indiğimde her yer savaştan çıkmış evlerle dolu gibiydi. Evlerde canlılık belirtisi yoktu. Bazıları yıkılmış bazılarının pencereleri kırılmıştı. Duvarlar, pencereler çamur içindeydi. Şehrin en büyük marketine ulaşmam lazımdı. Belki depolarında, raflarında yiyecek bir şeyler bulurum umudundaydım. Market de yaşanan felaketten nasibini almıştı ama en azından bina sağlam görünüyordu. Dışarıya taşan malzemeler de vardı. Önce dışardaki malzemelerden başladım işe fakat yenecek gibi değildi hiçbiri. Ağaç yaprakları bile daha lezzetliydi. Çamurlara bata bata marketin içine girdim. Birkaç kat yukarıya çıktığımda bunca çabaya değdi, dedim içimden. Bazı raflar hiç zarar görmemiş gibiydi. Paketle, tenekeyle, koliyle hayli yiyecek vardı. Bir rüyada gibiydim. Bulduğum ne varsa hepsinden biraz yedim. Yeniden insan olduğumu, dünyada olduğumu hatırladım. Bir kâbus muydu bu? Eğer değilse ne gibi bir günah işlemişti insanlık? Yalnızca bulutların ve güneşin mücadelesi böyle bir sonuca getirmemeliydi insanlığı. Çok fazla yediğim için uykum gelmişti. Şimdi kendime uyuyacak güzel bir yer bulmak vaktiydi. 
Marketin yiyecek bölümünden çıktım ve ev eşyalarının olduğu bölümüne geçtim. Elektronik eşyalar o kadar anlamsız ve boş görünüyordu ki. Oysa önceleri insanlar bunlara sahip olabilmek için ne kadar emek harcıyordu. Şimdi hepsi hantal ve kaba eşyalardı. İşe yaramazdı hiçbiri. Biraz ilerledikten sonra yatakların, bazaların bulunduğu bölüme geldim. Burası da çamurlu ve ıslaktı fakat yataklardan bazıları naylon ambalaj içinde olduğu için kuru kalmışlardı. Birkaç yatağın ambalajını çıkardım ve üst üste koydum. Her tarafı çamur içinde olan ayakkabılarımı çıkardım ve derin bir uykuya daldım. 
Kaç saat, kaç gün uyudum bilemiyorum fakat uyandığımda bir sıcaklık vardı etrafımda. Sanki güneş doğmuş ve yaz gelmiş gibi bir sıcaklık fakat gökyüzünde güneş halen yoktu. Bu sıcaklığın nereden geldiğini düşünürken birdenbire yanı başımda bir insan gördüm. Bütün insanların bu felakette öldüğünü düşünüyordum fakat nihayet birini görmüştüm. Şaşkınlıkla:
-Merhaba, ben tek başıma kaldığımı düşünüyordum dünyada. Aylar sonra bir insan görüyorum. Adın ne?
-Güneş, dedi sadece. Adım Güneş ve ben de aylardır ilk kez bir insan görüyorum. İsmiyle ne kadar uyumluydu Güneş. Sarışın, parlak saçlarıyla güneşi andırıyordu. Yüzünü görmediğim güneşi. 
Bir süre sohbet ettikten sonra artık benim için güneş doğmuş gibiydi. En azından dünyada tek değildim. 
Burada bulduğum yiyeceklerden bahsettim Güneş’e. Birlikte yeni bir hayat kurabileceğimizden bahsettim. Güneş, çok konuşmayı sevmiyordu sadece susuyordu. 
Yemeklerin bulunduğu bölüme geçtik ve biraz yemek yedik. Uzun süre yetecek gibiydi bu yemek bize fakat Güneş, doymak bilmiyordu. Durmadan yemek yiyordu ve benimle konuşmuyordu bile. Yemekten yorulduğumuzda yeniden dinlenme, uyuma zamanı geldiğini söyledim. Güneş için de bir yatak hazırladım. 
Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum fakat uyandığımda şaşkınlıktan dilim tutulmuştu. Güneş yatağa sığmayacak kadar büyümüştü. Onun yanında bir cüce gibi kalmıştım. Oysa böyle bir şey hayal etmemiştim. Belki de rüya görüyorum diye düşündüm. Bu esnada Güneş uyandı. Bu garipliğin nedenini sordum ona. Biraz neşelenmişti. Konuşabiliyordu artık uzun uzun ve sırrını anlattı. 
-Ben Güneş, gerçek Güneş. Hani şu aylardır gökyüzünde göremediğin Güneş. Bulutlar beni cezalandırdı ve dünyaya bir insan olarak düşmemi sağladılar. Hep böyle kalacağımı düşünüyordum ama senin sayende yeniden güçlenebileceğimi keşfettim. Ne zamana kadar sürer bu bilmiyorum ama gücümü topladığımda yeniden eski yerime dönebilirim diye düşünüyorum. 
Kafam karışmıştı. 
-Senin için ne yapabilirim, diye sordum.
-Bana inan ve bana destek ol, dedi yalnızca. 
Güneş’e inandım. Onunla ne kadar zaman geçirdik bilmiyorum fakat her geçen gün büyüyor ve etraftaki çamurlar, su birikintileri azalıyordu, kuruyordu. 
Bir gün uyandığımda gökyüzünün farklı göründüğünü hissettim. Güneş, nihayet yerine yükselmişti ve bana tebessüm ediyordu. Dünya, normal hâline dönecek gibiydi. Yalnız kalmıştım yeniden fakat yaşanabilir bir dünya bırakmıştı bana Güneş. 
Kaç yaşımda olduğumu bilmiyordum. Kocaman dünyada tek başıma olduğumu düşünüyordum. Belki başka insanlar da vardı dünyanın başka yerlerinde fakat onlara ulaşabilecek durumda değildim.