10. sınıf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10. sınıf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2026 Cuma

GARİPLİK

Ebubekir Çakmak
 
Bayram, onun için üç gün boyunca yaşlılarla vakit geçirmek demekti. Üç gün boyunca yaşlıları ziyarete gelen akrabalara kolonya ve şeker ikram etmek demekti. Yine bir bayram sabahıydı ve meydan muharebesine hazırlanır gibi hazırlanmıştı bayram namazından sonra. Keşke kapıya bir yazı asabilsem diye düşündü. Şöyle bir yazı: Bu evde bayram ziyaretleri sabah 11 ve akşam 8 arası gerçekleştirilir. Böyle bir yazıyı apartman kapısına assa büyük ihtimalle akşam haberlerine bile çıkardı. Bir vakti olmalıydı bayram ziyaretinin. Sabah dokuzda uykulu gözlerle bayram ziyaretine gelen de vardı akşam on birde gelenler de. Üstelik sabah erken ve gece geç saatte gelen misafirler kendilerinin ağırlanmasını isteyen tiplerdi. Kolonya ve şekerle asla yetinmeyip illa yemek de isterlerdi. Artık şundan emindi: Bu insanlar kahvaltı ve akşam yemeğini böylelikle aradan çıkarıyorlardı. Annesi, babası ve kardeşiyle dedesinin evine doğru yürürken bu düşünceler geçiyordu zihninden. Biraz sonra kısa bir bayramlaşmadan sonra kahvaltı yapılacak, ardından annesi, babası ve kardeşi bayram ziyaretleri için buradan ayrılacaktı. O ise dedesi ve ninesine ziyarete gelenlerle ilgilenecekti. Bayram, onun için burada geçecek üç gün demekti. Yıllardır bu durum böyleydi. Nihayet dedesinin evinin kapısının önüne gelmişlerdi. Her şey alışılageldik bir biçimde ilerliyordu. Kısa bir bayramlaşmadan sonra kahvaltı sofrasına geçildi. Zaten ramazan ayı boyunca kahvaltıya hasret kalmıştı ve bir ay aradan sonra yaptığı ilk kahvaltıydı bu. Kahvaltıda çok bir şey yemedi fakat baklava hoşuna gitmişti. Önce kendi tabağındaki tatlıları bitirdi, bir bardak çaydan sonra ninesinin ve dedesinin önündeki tatlılardan da yemeye başladı. Kötü bir niyeti yoktu, onların sağlığını düşündüğü için tabaklarındaki baklavayı bitirmişti. Zaten şeker hastası olan ninesi çok çabuk ölçüyü kaçırabiliyordu. Bir süre sonra annesi ve babası, kardeşini de alarak evden ayrıldılar. 
Dedesi ve ninesiyle başbaşaydı artık. Bir yandan duvardaki saate bakıyor, bir yandan gelen bayram mesajlarına cevap veriyordu. Mesajların bir kısmının toplu halde gönderildiği çok belliydi ve bunlara cevap vermek bile içinden gelmiyordu. Bazı mesajlar da yapay zeka mamulü resimlerden oluşuyordu. Resimlere dikkatlice bakıldığında çok absürt şeyler görünüyordu ama insanlar mutlu oluyordu bu tür mesajları hazırlamaktan ve göndermekten. Yaklaşık bir saat geride kalmıştı ve halen kapı zili çalınmamıştı. Oysa dedesinin onlarca torunundan birileri çoktan gelmiş olurdu bu saatlerde. Uykusu gelmişti ve biraz da midesinde gariplik hissediyordu. O kadar tatlıyı peş peşe yememeliydim, diye düşündü. Önceki bayramlarda da bolca tatlı yemişti fakat herhangi bir sorun yaşamamıştı. Dakikalar ilerliyordu lakin amcalardan halen haber yoktu, teyzelerden de haber yoktu. Hatta komşulardan bile gelen yoktu. Dedesinin ve ninesinin yaşı hürmetine apartmandan da bayramlaşmaya gelen hayli insan olurdu normalde. Dedesi ayağa kalkmış, pencerenin önüne geçmiş dışarıyı izliyordu. Normalde bina kapısından girenleri görür görmez kapıya yönelirdi fakat sadece izliyordu. Demek ki gelen giden yoktu. Ninesinin ise muhtemelen kaçamak şekerlerden dolayı şekeri yükselmiş olmalıydı, uyuklamaya başlamıştı. Şeker ve şekerli gıda yememesi gerektiği halde bayramlarda küçük kaçamaklar yapmayı ihmal etmiyordu ninesi. Hatta bayramlardan birinde baklavayı fazla kaçırdığı için şeker komasına da girmişti. 
Bir gariplik vardı tüm bu olup bitende. Bir gariplik vardı misafirlerin gelmemesinde. Uykusunun gelmesinde de gariplik vardı. Evet, az uyumuştu ama gündüz vakti bu kadar uykusunun gelmesi normal değildi. Dışarıdan araç sesleri, korna sesleri, çocuk feryatları geliyordu fakat bir türlü kapı çalınmıyordu. Sesi gelen çocukları gözünün önünde canlandırıyordu. Şımarık ve ciyak ciyak bağıran çocuklar... Bayram kıyafeti giyinmiş, renkli ayakkabılarla hoyrat hoyrat bağıran çocuklar... Sonra kornaya basan şoförler geldi gözlerinin önüne. Bileklerinde gümüş zincirli kocaman tespihler bulanan insanlar... Garip müzikleri sonuna kadar açarak kural dinlemeden yolda ilerleyen insanlar... Hepsinin görüntüsü zihninde uçuşuyordu. Kendini toparladı ve telefonunu eline aldı. Bir süre sosyal medyada gezindi, bir süre haberlere baktı. Sivas’ın bayram nüfusunun bir milyonu geçtiğine dair haberler önüne düşüyordu. Şaşırmamıştı bu duruma. Her bayram ve her yaz tatili aynı şeyler oluyordu. İnsanlar başka şehirlerden hatta ülkelerden akın akın Sivas’a geliyor sonbaharla birlikte Sivas’ı terk ediyorlardı. Madem şehri bu kadar seviyorlar, neden başka yerlere göçüyorlardı? Madem göçtüler ve başka yerlerde bir hayat kurdular, neden yeniden Sivas’a gelip hayatı felç ediyorlardı? Etli pide miydi onları çeken, madımak aşı mı, Sivas köftesi mi, pezük turşusu mu? Belki de İstasyon Caddesi için geliyorlardı. Belki Aksu kenarında çay içmek için belki Çerkezin Kahvesi’nde kahve içmek için... Düşündü, bunların hiçbiri geçerli sebep olamazdı. Garip insanlardı Sivaslılar. Kendisi de Sivaslıydı ama bir kez bu şehirden çıksa bir daha zor dönerdi. Sivas’tan ayrılan insanların görüntüleri geliyordu gözlerinin önüne. Turşu bidonlarıyla, peynir küpleriyle, pastırma sucuk paketleriyle terminallerde ve hava alanında koşuşturan insanlar... Onlar koşuşturdukça başının döndüğünü hissediyordu. Telefonu elinden bıraktı ve yeniden saate baktı, vakit neredeyse öğleye gelmişti. Bu esnada lüzumsuz birkaç arkadaşı görüntülü aradı. Yanlışlıkla aramış olacaklarını düşünüp cevap vermedi. Dedesi artık huysuzlanmaya başlamıştı. Bir şeyler söylüyordu ama anlamıyordu dedesinin söylediklerini. Normalde bu saatlerde evde gürültüden durulmaz, ha bire kapı çalınır, ayakkabılar dizilir, gidenler uğurlanır, gelenler karşılanırdı. Dedesi ve ninesi misafirlerle sohbet ederken o da çay ikram eder, sofra kurardı gerektiğinde. Sessizlik git gide büyüyordu. Ninesi de uyanmış, sağa sola bakıyordu. Dedesi daha fazla dayanamadı:
-Bu nasıl bayram böyle anlamadım. Eskiden böyle miydi? Şu kapının beş dakika kapalı kaldığı olmazdı. Elimi öptürmekten ben yorulurdum. 
Ninesi devam etti:
-Dünya değişiyor herif, artık eski bayramlar da yok eski ramazanlar da. Lakin bu bayram bir gariplik var. Yollar mı kalabalık nedir, kimse gelmedi daha. 
Bir ara annesini ve babasını aramayı düşündü. Buraya gelen giden yok, ben eve geçsem olur mu, diye soracaktı fakat alacağı cevabı bildiği için aramaktan vazgeçti. 
Bayramın ilk günü hiç ziyaretçinin gelmemesinin başka bir anlamı daha vardı. İhtimal, bayramın kalan günleri daha da kalabalık olacaktı. Bunu düşündükçe biraz gerildi, daraldı. Dedesinin az önce dışarıya baktığı pencereye doğru gitti. Giderken kendine biraz kolonya döktü, tabaktaki şekerlerden bir tane aldı. Dedesi çikolata aldırmazdı bayramlarda, sadece cam şekerlerden aldırırdı. Şekeri ağzına götürdü ve pencerenin önüne geçti. Sokak çok kalabalık değildi. Evlerin önünde tek tük insan görüyordu. Bir an acaba bugün bayram değil mi diye düşündü. Tıpkı oruca bir gün önce başladığı gibi bayrama da bir gün önce mi başlamıştı yoksa? Böyle bir durum söz konusu olamazdı çünkü ailesi bayram ziyaretindeydi, dedesi ve ninesi ile bayramlaşmıştı. Bugün bayramın birinci günüydü, bu kesindi fakat bu tenhalık, bu çıldırtmaya başlayan sessizlik çekilmez bir yere doğru gidiyordu. Akşam olmuş gibiydi, oturdukları salon önce loş bir görünüm aldı ardından tamamen karardı. Lambayı yakmak için elini duvarda gezdirdi fakat lambanın düğmesini bulamıyordu. Dedesi karanlıkta oturmayı sevmez ve mutlaka ışığı açardı fakat o da açmıyordu ışığı. Her taraf karanlıktı ve kulakları uğuldamaya başlamıştı. Bir yandan eliyle halen duvardaki düğmeyi arıyordu. 
Gözlerini açtığında her yer aydınlıktı. Bembeyaz bir ışık vardı her yerde. Üstelik etrafındaki insanların kıyafetleri de beyazdı. Gözleri kamaştı ve göz kapakları kendiliğinden kapandı. Bir süre sonra yeniden gözlerini açtı. Etrafında insanlar vardı ve kolunda bir serum takılıydı. Gözlerini kısarak etrafı iyice süzdü. Gün boyu bayram ziyareti için beklediği akrabalarının tamamı yan yana dizilmiş ona bakıyorlardı. Başucunda bekleyen sağlık görevlisi annesine ve babasına bir şeyler anlatıyor, sorular soruyordu:
-Ailenizde şeker hastası var mı, kalp rahatsızlığı olan var mı, daha önceden çocuğunuzun benzer bir rahatsızlığı oldu mu?
Annesi ve babası soruları cevaplıyordu fakat o, ne olduğunu anlamamıştı. Gözlerini yeniden kapadı. Bayramın daha birinci günüydü ve iki gün daha geçirmesi gerekiyordu yaşlılarla. Kapı çalınacak ve koşacaktı, gidenlerin ayakkabılarını çevirecek, gelenleri karşılayacaktı. Kimine kolonya ve şeker kimine yemek ikram edecekti. Akşamın bir vakti annesi, babası ve kardeşi bayram gezmesinden dönecekti. Bir eli telefonunu arıyordu, diğer eli duvardaki lamba düğmesi arıyordu.  Bir gariplik vardı tüm bu olup bitende. Bir gariplik vardı misafirlerin gelmemesinde. 

25 Şubat 2026 Çarşamba

İKİ

Zeynep Ayten 

I.
Gecenin en karanlık saati... Apartmandaki bütün ışıklar sönmüş, sadece 3. kattaki bir daireden ufak bir ışık süzülüyor. Ufak bir masa lambası, bırakın masayı aydınlatmayı, kendi çevresine bile ışık vermekte zorlanıyor.
Masa lambasının karşısında kitaplarımı karıştırıyorum. Yıllar önce okuduğum kitaplar, beni o günlere götürürken hiç de zorlanmıyorlar. Altını çizdiğim cümlelere, sayfalara aldığım notlara bakıyorum. Hepsi başka bir bana ait bu cümlelerin. 
Gözlerim kapanmak üzereyken yeni bir kitap açıyorum. Bu kitap diğerlerinden farklı. Büyük bir istekle alıp bir türlü sonunu göremediğim kitaplardan biri. İçinden bir şey çıkmayacağını bilsem de karıştırmaya devam ediyorum. Sayfaları hızlı hızlı geçerken gözüme bir kâğıt çarpıyor. Başta anlam veremiyorum çünkü bu kitabın ilk yirmi sayfasını bile çok zor okumuştum zamanında. Sonra da bir köşede yıllarca bekletmiştim. Son sayfalara değil kâğıt koymak, açtığımı bile hatırlamıyorum. Tekrar o kâğıdı arıyorum. İlk başta bununun rüya olduğunu bile düşünüyorum. Fakat aramaya devam ediyorum ve tekrar o kâğıdı buluyorum. 
"Bugün hayatımın en garip günüydü. Bazılarının hayal bile edemeyeceği bir şey yaşadım." diye başlayan yazıyı okuyorum. Şimdiye kadar kitapları nerede okuduğumu bile hatırlarken bu yazıyı ne zaman yazdım ne zaman kitabımın arasına koydum, en önemlisi de ne zaman böyle bir olayı yaşadım hatırlayamıyorum. Tek bildiğim bu yazının benden başkasına ait olamayacağı. Arka sayfayı çevirdiğimde tarih ve imzamı görüyorum. İmzamı görünce benim yazım olduğuna emin olsam bile tarihi görünce şaşkınlığım daha da artıyor. Çünkü tarih bundan tam 1 ay öncesini gösteriyor. Kâğıdı tekrar ve tekrar okuyorum. Çünkü bu imkânsız. Her ne kadar hatırlamasam da bunu ben yazmışım. Fakat bu tarihe bir anlam veremiyorum zira geçen ay hangi kitabı okuduğumu biliyorum. Ve bu olayı yaşamadığıma eminim. Çünkü böyle bir olayı yaşasam bitiremediğim bir kitabın arasına değil günlüğüme yazardım. Hızlıca yılların yorgunluğunu taşıyan günlüğümü alıyorum. Sayfaları karıştırıp aynı günü arıyorum. Yıllardır her gün yazdığım, hiçbir zaman atlamadığım günlüğümü bazı günler yazmadığımı fark ediyorum. O günlerde ne olduğunu hatırlamaya çalışıyorum fakat nafile. En ufak bir şeyi bile hatırlayamıyorum. Kâğıdı yeniden kitabın arasına koyuyorum, kitabı da aldığım yere değil başucuma koyuyorum ve cılız lambayı söndürerek yorgun düşen zihnimi uykunun kollarına teslim ediyorum. 
II.
Uyandığında dışarısı aydınlanmıştı ve uyuduğu süre boyunca yastığında başını rahatsız eden bir nesne vardı. Eliyle uzandı, bir kitaptı onun ara sıra uykusunu bölen. Kalın ciltli ve hacimli bir kitap. Gözlerini yeniden kapatarak kitabı el yordamıyla yastığından uzaklaştırdı. Bu kitabın buraya nereden gelmiş olacağını düşünmek bile istemiyordu, uykusu vardı. Uyumaya çalıştı fakat dışardan gelen aydınlık buna mâni oluyordu. Kalkmak zorundaydı, dükkânı açmayı geciktirmemeliydi. Bu saatte müşteri geldiği hiç olmamıştı ama yine de dükkânı erken açmanın berekete vesile olacağına inanıyordu. Gün boyu birkaç yaşlı ve birkaç öğrenci dışında kimse uğramıyordu ki zaten. Dükkâna gelen insanların tavrını artık ezberden biliyordu. Hiçbir yerde bulamadıkları kitapları raflarda bulunca sevinmek yerine bir de pazarlığa tutuşuyorlardı. Kitapların tozlu olduğundan bahsediyorlardı, kimi sayfaların çizili olmasına bahane buluyorlardı. Böyle zamanlarda kitabın satılık olmadığını söyleyerek müşterinin elinden alıyor ve arka raflardan birine koyuyordu. Daha sonra aradığında o kitabı bir daha bulamıyordu. Bazı insanlar onun bu garip ve huysuz tavırlarına alışık oldukları için umursamazlardı fakat bazı insanlar bu tavırları yüzünden bir daha buraya gelmeyeceklerini söyleyerek çıkıp giderlerdi. Sürekli buraya gelen insanlardan dikkatli olanların fark ettiği tuhaf bir durumdu bu. Onu daha yakından tanıyan bir arkadaşı ise her şeyin farkındaydı ve senelerdir onu böyle seviyor, idare ediyordu.  Fakat son zamanlarda hep sıkıntı, hep isyan, hep huysuzluk hakimdi kitap dolu duvarların arasında. 
Koşa koşa geldiği dükkanını açmıştı ve neredeyse her gün gelen doktor arkadaşı içeriye girmek üzereydi. Kapının açıldığını fark edince seslendi:
-Doktor Bey bugün geciktiniz. 
-Asıl geciken sizsiniz sahaf bey. Ben bir saat önce gelmiştim ama dükkân kapalıydı. 
Bu sözler kapı eşiğinden fırlatılmış oklar gibiydi. Öfkeyle doktora bağırdı:
-Madem kitap almayacaksın o zaman terk etmelisin burayı. Benimle bu kadar samimi olacak, bana espri yapacak cesareti nereden buluyorsun?
Doktorun beklediği cevaptı aslında, onun sorduğu bu sorular. Kaç zamandır anlam veremediği bir durumun adını koymak üzereydi. Hiç kızgın ve kırgın değildi karşısında duran adama aksine şefkatle bakıyordu lakin adam devam ediyordu:
-Sizin okumak ya da kitap aramak gibi bir derdinizin olmadığı besbelli. Eğer sadece çay içmeye geldinizse o da burada yok ama yan tarafta içebilirsiniz. 
Doktor bir süre konuşmadan dinledi, cebinden çıkardığı defterini notlar aldı ve tebessümle ayrıldı dükkândan. Gün boyu dükkâna uğrayan herkes benzer bir şekilde karşılandı. Kimi alışıktı bu duruma kimi bir daha bu dükkâna gelmek mi, tövbe… diyerek ayrıldı. Önünde bir defter vardı ara sıra bir şeyler karaladığı. Akşam karanlığı çökmeye başladığında defterine bir cümle yazdı “Bugün hayatımın en garip günüydü. Bazılarının hayal bile edemeyeceği bir şey yaşadım." Anlamsızca bu defter sayfasını kopardı ve ikiye katladı. Raflar arasında dolaşırken diğerlerinden farklı bir kitap gözüne ilişti. Büyük bir istekle alıp bir türlü sonunu getiremediği kitaplardan biriydi bu. Kitabı biraz karıştırdı ve rastgele bir sayfaya elindeki kâğıt parçasını koyarak kitabı kolunun altına aldı, dükkândan dışarıya çıktı. 

20 Şubat 2026 Cuma

YİRMİ SEKİZİNCİ YAŞ GÜNÜ

Ebubekir Çakmak

 Normal zamanlarda geceleri telefonumu sessize alırdım fakat o gün unutmuştum sessize almayı. Gecenin bir yarısı peş peşe gelen mesajlarla tüm oda inliyordu. Uykudan kan ter içinde uyandım ve telefonu koyduğum yeri aramaya başladım. Normalde şarj yerinde olması gerekiyordu fakat telefon orada değildi. Neden böyle yapmıştım bilemiyorum. Neden telefonu sessize almayı unutmuştum onu da bilemiyorum. Telefona ulaştığımda telefon ekranında en yakın arkadaşlarımdan birinin adını gördüm: Eyüp… Peş peşe mesaj atmış daha öncesinde de çağrı bırakmıştı ama ben onları duymamıştım. Acil bir durum olmalıydı ki beni bu saatte aramıştı Eyüp. Telaşla telefonu açtım ve mesajları okumaya başladım. Okudukça bu mesajları atan kişinin arkadaşım olmadığını düşünmeye başladım fakat isim ve numara onundu. İlk mesaj bir yardım isteği gibiydi: 
Yanımda olacağını biliyorum bu zor süreçte ve senden destek bekliyorum. 
İkinci mesaj bir dakika sonra atılmıştı ve ilkiyle hiçbir alakası yoktu:
On dakika sonra bankanın önünde olman lazım. 
Üçüncü mesaj daha da farklıydı:
Yirmi sekizinci yaş gününü tebrik ediyor, nice mutlu yıllar diliyorum. 
Yirmi sekiz yaşımda olduğum doğruydu fakat doğum günüme henüz bir ay vardı. Diğer mesajların hiçbirini anlayamadım. Belki de Eyüp’ün çocuğu telefonu eline almıştı ve rast gele mesajlar yolluyordu sağa sola. Başka bir açıklaması yoktu bu mesajların. Son anda aklıma geldi, Eyüp garip ilaçlarla bir tedavi sürecinde olduğunu söylemişti birkaç ay önce. Zaman zaman bu ilaçlardan ve etkilerinden bahsetmişti bana. 
Bu gece bu kadar aksiyon yeterli, diye düşündüm ve telefonumu önce şarja taktım sonra da sessize aldım. Yarın sorarım, mesele her neyse diye düşünüyordum ve uykumun en güzel yerinden uyanmıştım. Doğruca yatağa koştum ve uyumakta hiç zorluk çekmeden uykuya daldım. 
Sabah uyandığımda olanları unutmuştum. Telefonumu şarjdan çıkarıp kahvaltı sonrası servis beklemeye başladım. İş yerinin servisi her zaman olduğu gibi tenhaydı bu saatte ve önce beni evden alarak başlardı işe. Durgun bir sabahtı benim için fakat neden böyleydi, anlam veremiyordum. İş arkadaşlarım birer ikişer duraklardan araca biniyor ve selam verip bir yerlere oturuyorlardı. Bir süre sona Eyüp bindi servise. Bakışları çok sertti ve anlam veremiyordum. Onun bu anlamsız bakışlarından kaçmak ve biraz da vakit geçirmek için telefonu elime almıştım ki dün gece attığı mesajlar geldi aklıma. Belki de bu yüzden sert bakıyordu. Mesajlarına bir cevap yazmamıştım ama mesajları onun atmadığına dair de bir his vardı içimde. En iyisi gündüz vakti, uyanık halde iken mesajlara bir daha bakıp ardından Eyüp’le konuşmaktı. Mesajları açtığımda Eyüp’e dair herhangi bir ileti görmedim. Şaşırmıştım, dün gece yarısı bu mesajlarla uyanmıştım. Üstelik birkaç da çağrı olmalıydı Eyüp tarafından yapılmış. Çağrılara da baktım, Eyüp’e dair bir bildirim yoktu. 
Geceyi hatırladım yeniden, tüm detaylar aklımdaydı. Telefonu şarja takmadığım, sessize almadığım ve bildirimler sonrası kalkıp telefonu şarja taktığım, çok net olarak aklımdaydı. Eyüp’le konuşmalıydım. İş yerimize varınca ilk işim onunla konuşmak olacaktı. Büyük bir vesvese ve tedirginlikle servisten ineceğimiz vakti beklemeye başladım. 
Nihayet işyerimize ulaşmıştık. Herkes servisten birer ikişer iniyordu ve ben Eyüp’le birlikte inip meseleyi konuşmak için ayak sürüyordum lakin Eyüp, bir hamlede inmiş ve hızla işyerindeki birimine doğru gidiyordu. Ben de hızla peşinden koşmaya başladım. Bağırdım:
-Eyüp… Eyüp bekle beni… Eyüp!
Tüm çalışanlar sanki bana bakıyordu ama Eyüp bakmıyordu bir türlü. Bu işte bir iş vardı. Sanki birileri sözleşmiş gibiydi günümü berbat etmek için. Kendi kendime kızmaya başladım. Gecenin bir yarısı dengesiz biri arıyor, yazıyor hem de saçma sapan şeyler yazıyor ve ben uyanıp bu adamın, mesajların peşine düşüyorum. Gerçi dostluk, arkadaşlık denen şey benim için önemliydi ama dost dediğim kişi, yol boyunca bana ters ters bakmış ve ardından hızla savuşmuş, peşinden bağırmama rağmen dönüp bakmamıştı. 
İnsanlara hak ettiklerinden fazla değer verdiğimi düşünmeye başlamıştım. Başım ağrıyordu, biraz da dönüyordu başım. Sesler çoğalıyor, çoğalıyordu. Uğultu muydu, gürültü müydü, çığlık mıydı?
İş yerinin kapısının önünde herkes bana doğru yaklaşıyordu. Kaçmak istiyordum fakat ayaklarım çivilenmiş gibiydi. Telefonumu elimden bırakmıyordum. Eyüp’ün mesajları ve aramaları görmüştüm telefonda. Oysa servisteyken bu mesajlar yoktu. Dikkatle baktım, gerçekten de gece atılmış mesajlardı. Onlarca mesaj vardı ve bir kısmını okumuştum, bir kısmı halen okunacaktı. Okunmamış mesajlardan birini açtım: “En kısa zamanda görüşmemiz lazım. Son görüşmemizin üzerinden bir ay geçmiş, bu senin sağlığın için iyi değil.” yazıyordu. Tekrar bağırdım:
-Eyüp, bekle beni. Mesajlarını yeni okuyorum. 
Bu esnada Eyüp, az önce kaybolduğu köşeden dönerek bana doğru gelmeye başladı. İyice yaklaştığında telefonu ona doğru uzattım:
-Mesajlarını yeni okuyorum. Çok fazla mesaj yollamışsın. Ne diyorsun Allah aşkına. 
Eyüp konuşmuyordu. Etrafımdaki insanlar daha da kalabalıklaşmıştı ve bir uğultu, çıldırtan bir uğultu büyüyordu. 
Kendime geldiğimde etrafımda kimse yoktu. Dört duvar arasında tepemde garip lambalar ve etrafımda garip sesler çıkaran cihazların arasındaydım. Sanki telefonuma peş peşe mesaj geliyordu ama telefonumu sessize almıştım, adım gibi emindim. Bir süre dikkatle dinledim, galiba sesler başucumdaki cihazdan geliyordu. Telefonum acaba neredeydi? Yerimden kalkmaya yeltendim fakat bağlanmıştım gibi hissediyordum kendimi. Ellerim ve kollarım yatağa bağlı gibiydi. Nerede olduğumu anlamaya çalışıyordum ki kapı açıldı ve Eyüp geldi. 
-Dün bir sürü mesaj yazdın, sabah serviste bana ters ters baktın, ardından bağırdım duymadın. Şimdi ise hiçbir şey olmamış gibi kapıyı açıp yanıma geliyorsun, dedim. 
Eyüp tebessüm ediyordu. Benimle alay ediyordu sanki. Aklımdan çok şey geçiyordu ama sabrediyordum. İlk fırsatta bu arkadaşlığı bitirmeliydim. Bu sırada Eyüp’ün yanında başka biri belirdi. Beyaz bir gömlek vardı üzerinde, Eyüp ona doğru bakıyor ve şöyle diyordu:
-Ali Bey’in ilaçları bu ay erken bitmiş ve bu da ona pahalıya mal olmuş. Şimdi kim bilir nerede olduğunu, neler yaşadığını düşünüyor zavallı. Sorsak adını bile hatırlamayacak kadar kötü. 
Eyüp’ün durumunu hiç iyi görmüyordum, resmen saçmalıyordu. Yanındakini buna inandırmaya çalışıyordu. Zaten dün gece attığı mesajlar da garipti. Eyüp’ü anlamıyordum, kafasından bir şeyler geçiyordu ama ne?

18 Şubat 2026 Çarşamba

FISILTI

 

Yasin Kesürük

Okul tüm sıkıcılığıyla devam ediyordu. Hayatında yeni hiçbir şey yoktu. Ezberden yaşıyordu sanki günleri. Oysa ona lise öğrenciliğinin çok zevkli olacağını söylemişlerdi. Üstelik iyi bir lise kazanmıştı ama bu kadar tekdüze bir hayat beklemiyordu. Son zamanlarda erkenden uyuyup geç uyanma gibi bir alışkanlığa da kapılmıştı. Akşam yemeğinden bir süre sonra uyuyordu. Taş gibi uyuyordu. Rüya görmüyordu. Ertesi sabah uyandığında yine aynı hayatı yaşayacak olmak, zihnini yoruyordu. Düşünmek istemiyordu hiçbir şeyi fakat düşünmekten yoruluyordu zihni. 
O akşam yine erkenden uykuya dalmıştı. Gece saat tam on iki olduğunda birdenbire uyandı. Sanki onu birileri çağırmış, uykudan uyandırmıştı. Saatine baktı tam on ikiydi saat. Bir süre alacakaranlıkta tavana, perdelere baktı. Neden uyandığını anlamaya çalıştı. Deprem mi oldu yoksa diye endişe etti fakat hiçbir şey anormal değildi. Yeniden uykuya daldı. Nasıl olsa ertesi sabah yine sıradan bir güne başlayacaktı. 
Sabah uyandığında aklında halen gece yarısı neden uyandığının sorusu vardı. Bir süre zihninde bu soru dolaştı fakat günün sıradanlığı arasında unutmuştu yaşadıklarını. Okula gitti, derslerine girdi. Konular işlendi. Teneffüslere çıkıldı ve nihayet akşam eve döndü. Artık önceki gece yaşadığını unutmuştu bile ta ki yatağa girinceye kadar. 
Yine erkenden uyudu. Rüya görmedi. Zihninde hiçbir şey yoktu. Bir süre uyuduktan sonra yine sanki biri çağırıyormuşçasına uykusundan uyandı. Bu kez kendini yatağının içinde oturuyor vaziyette buldu. Saatine baktı, yine tam on ikiydi. Belki de fazla uyuyorum, diye aklından geçecekti ki bir fısıltı duydu:
-Bir dilek tut.
Ellerini yüzüne götürdü, gözlerini ovuşturdu, saatine tekrar baktı. Artık daha az uyumalıyım, diye içinden geçirdi ve yeniden uykuya daldı. 
Sabah uyandığında fısıltı kulağında gibiydi:
-Bir dilek tut. 
Bunu arkadaşlarına anlatsa kesinlikle alay konusu olurdu. Ailesine anlatsa alacağı cevabı biliyordu:
-Ayetelkürsü okumadan yatma. 
Oysa okumadan yatmazdı. 
Okulda yine aynı şeyler yaşandı. Sadece dersler farklıydı. Bir ara beden eğitimi dersinde okul bahçesi dışından kendilerini izleyen bir yaşlı adamı gördü. Adamın yüzünü seçemiyordu ama hiç buralı birine benzemiyordu. Bir bahane ile o tarafa doğru yürüdüğünde kimsenin olmadığını fark etti. Durup dururken neden böyle şeyler yaşamaya başladım, diye hayıflandı fakat çabucak unuttu yaşadıklarını. 
3. Gece
Normalde bir süre oyalanıp biraz geç yatmayı düşünmüştü. Hatta gece on iki gibi yatarsam bu tür şeyler yaşamam, diye de aklından geçmişti fakat her günkünden daha da erken uyumuştu o akşam. Gece yarısı yine aniden uyandı. Tekrar uyumayı düşünüyordu ki fısıltı biraz daha belirgin bir şekilde odasında duyulmaya başlandı:
-Bir dilek tut. 
Kaybedeceğim ne var ki diye düşündü. Tutayım bir dilek. Aklına ertesi günkü matematik sınavı geldi. Kendine çeki düzen verdi ve boş odaya şöyle konuştu:
-Yarınki matematik sınavının kolay geçmesini diliyorum. 
Bunu yaptığına inanamıyordu. Zaten fazla da çalışmamıştı. Eğer dileği gerçekleşirse bu bir mucize olacaktı. 
Her günden farklı olarak bu kez artık bir dileğin test edilme günüydü onun için. Okula gittiğinde yalnızca matematik sınavını bekliyordu. Sınav saati geldiğinde biraz heyecan vardı aslında ama bir yandan da kendine kızıyordu. Bu yaşadıklarını birilerine söylese kesinlikle ruh doktoruna görünmesi gerektiğini söylerdi. 
Gerçekten de matematik sınavı çok iyi geçmişti. Bunun gece tuttuğu dilekle alakası var mıydı, bilmiyordu lakin bu sınavın bu kadar kolay geçmesi sıradan bir olay değildi. Matematiği çok iyi olan arkadaşlarının bile sınavı kötü geçmişti. Belki de abartmamak lazımdı. Psikolojik bir iyi olma haliydi bu. Aslında matematik de çok zor bir şey değildi. 
Farklı ve güzel bir gün geçirmiş olmanın mutluluğuyla evine döndü. Ailesi, yüzündeki mutluluğu sezmişti. Bu akşam erkenden uyumak istemediğini söyledi ailesine. Uyumamak için belki ışığı açık bırakacağını, endişe etmemelerini de haber verdi. Tam odasına doğru gidiyordu ki birdenbire elektrikler kesilmişti. Bu durumdan bir çıkarım yapması gerekmiyordu. Zaten sık sık elektrikler kesiliyordu. Odasına götürdüğü mum ile bir süre düşüncelere daldı. Artık düşünmek onu yormuyordu. Mum bittiğinde çoktan uykuya dalmıştı. 
4. Gece
Kaç saat uyuduğunu kestiremiyordu bu kez fakat uyandığında odasının ışığı yanıyordu ve duvardaki saat yine tam on ikiyi gösteriyordu. Lambayı kapatmak için yerinden kalktığında yine aynı sesi duydu:
-Bir dilek tut. 
Matematik sınavı iyi geçmişti. Hayatındaki zorlukları düşündü. Neyi kolaylaştırabilirdi, neyi dileyebilirdi? Çok da şikâyet edilecek bir hayat yaşamadığını fark etti. Yine de teklif güzeldi, bir dilek tutması gerekiyordu. Kendini toparladı ve şöyle dedi:
-Tuttuğum takımın yarın akşamki maçı büyük bir farkla kazanmasını diliyorum. 
Bu dileği aslında olmayacak bir şeydi çünkü tuttuğu takımın bu seneki gidişatı hiç iyi değildi. Eğer bu dileği de yerine gelirse gerçekten inanmaya başlayacaktı dilek tutma işine. Şimdi sadece yarın akşamı beklemek gerekiyordu. 
Gün boyu akşamki maçı bekledi. Dün gece yaşadıkları olmasa maçı izlemeyecekti bile çünkü kaybetmeye alışmıştı ve maçların tadı yoktu. Nasıl olsa yenileceğiz, diyordu her maçtan önce ve bu akşam oynanacak maçtaki rakip de hayli güçlüydü. Aslında dileğinin tutup tutmaması ile ilgili meraktı ona maçı bekleten. Akşam olduğunda televizyon karşısına geçerek maçı izlemeye başladı. Değişen hiçbir şey yoktu. Henüz maçın ilk dakikalarında tuttuğu takım bir gol bile yemişti. Yine de iyimserdi çünkü matematik sınavıyla ilgili dileği tutmuştu. Maçın ilk yarısı bittiğinde tuttuğu takım ikinci golü de yemişti. Daha fazla bu maçı izlemenin anlamı yoktu. Gördüğü rüyaları ciddiye almaması gerektiğine kendini inandırmaya başladı. Artık dilek filan tutmanın anlamı yoktu. Yine benzer rüyalar görürse dalga geçecekti ve futbol takımının nasıl yenildiğini soracaktı. İlk yarısı 2-0 biten maçın ikinci yarısında en az iki gol daha görünüyordu çünkü çok berbat oynuyordu tuttuğu takım. 
Zaman zaman kendine kızarak ve kendiyle konuşarak bir saati geride bırakmıştı ve maçın kalanını izlememişti. En azından benim kepaze takım kaç gol daha yemiş düşüncesiyle yeniden televizyonu açtığında gördüklerine inanamadı. İkinci yarıda tuttuğu takım tam beş gol atarak maçı kazanmıştı. İnanmak istemedi, farklı spor kanallarına baktı. Tuttuğu takımın attığı goller tekrar tekrar yayımlanıyordu ekranlarda. Futbol tarihinde eşine az rastlanır bir galibiyetti bu. İkinci dileği de yerine gelmişti ve bu durum onu mutlu etmek yerine endişeye sevk etmişti. Dilediği her şeyin gerçek olması iyi bir şey miydi acaba? Kaç dileği olduğunu merak ediyordu bir yandan. Hem korkuyor hem de bu işin nereye gideceği endişesini yaşıyordu. Bu dileklerin gerçekleşmesinin karşılığında o sesin sahibi kendisinden ne isteyecekti acaba? Boşu boşuna gerçekleşmiyordu bu dilekler. Artık sadece zihninde bu mesele vardı ve geceyi beklemeye başlamıştı. Uyumadan beklemeye karar verdi hatta uyumamak için birkaç fincan kahve de içmeyi ihmal etmedi. 
5. Gece
Zaman geçmek bilmiyordu. Saat sanki 11’e takılı kalmış gibiydi. O kadar kahveye rağmen yine de uykusu gelmeye başlamıştı ancak direniyordu. Uyumamalı ve sesin kaynağını bulmalı, ona sorular sormalıydı. Birkaç kez yüzünü yıkadı ve uykusunu dağıtmaya çalıştı fakat nafile. Göz ucuyla duvardaki saate yeniden baktı, yeniden baktı… Saniyenin ilerlediğini görüyor fakat dakikalar ilerlemiyor gibiydi. Tam göz kapakları saate takılmış vaziyette kapanmak üzere iken bir fısıltı ile irkildi. Gözlerini açtığında saat yine on ikiydi. Fısıltının ne söylediğini anlamamış gibiydi ve ses yeniden gelmeye başladı:
-Bir dilek tut. 
Üç gündür dilek tutuyordu ve masallarda genellikle dilek hakkı üç tane olurdu. Tutacağı dileği düşünürken fısıltı devam etti:
-Evet, doğru düşünüyorsun. Bir dilek tut. Bu senin son dileğin olacak. 
Dilek mi tutmalıyım yoksa sohbet mi etmeliyim düşüncesi zihninden çıkmıyordu. Fısıltı devam etti:
-Endişelerinde haklısın. Tuttuğun ve gerçekleşen her dileğin bir karşılığı var. Ödemen gereken bir bedeli var. Bu bedeli ben sana söylemeyeceğim ama yaşarken göreceksin, hissedeceksin ve nihayetinde bedelini ödedim, diyebileceksin. 
Bu cümleler içini karartmaya yetmişti. Bedel ha, dedi. Karşılıksız olmayacağını biliyordum bunların fakat onlarca ders içinde matematikten iyi bir sınavı geride bırakmanın nasıl bir bedeli olabilirdi ki? Ya da yüz binlerce takipçisi olan bir futbol takımının zaferinin bedelini kendisi niçin ödeyecekti. Belki de ilk iki dilek hakkını boşuna harcamıştı. Son dileğini kendisi için dilemeliydi. Kalıcı bir dilek olmalıydı. Madem bedeli olacaktı bu bedele değmeliydi. Saat halen on ikiyi gösteriyordu. Saniye durmadan dönüyordu fakat saat on ikiydi. Başını ellerinin arasına aldı:
-Sonsuz huzur diliyorum kendime, dedi. Bedeli ne ise artık ödemeye de hazırım. Huzurum olsun, hiçbir şeyim olmasa da olur. 
-Artık üçüncü dileğini de diledin. Huzurun olacak ve hiçbir şeyin olmayacak. Yaşarken ödeyeceksin bu dileklerin bedelini, dedi fısıltı. 
Derin bir uykuya daldı. Öyle huzurlu bir uykuydu ki bu ancak bebekler böyle uyuyabilirdi. Ertesi sabah uyandığında içinde bir bahar havası vardı sanki. Hiçbir şeyi umursamıyordu, herkese tebessümler dağıtıyordu. 
Sınavlara girdi çıktı kalan günlerde. Hiçbir sınavı iyi geçmedi fakat bundan rahatsızlık duymuyordu bile. Eğitim hayatının sona erecek olması umurunda değildi. Arkadaşları ve ailesi onun bu umarsız haline anlam veremiyordu. Ne yaşarsa yaşasın tebessüm ediyordu. Önce arkadaşları uzaklaştı birer birer etrafından, sonra ailesi ile sorunlar yaşamaya başladı fakat ailesi yaşıyordu bu sorunları, kendisi için sorun değildi. Bir seferinde karşıya geçerken bir aracın altında kalmıştı ama hastaneye giderken bile tebessüm ediyordu. Hastanede yattığı süre boyunca herkese tebessüm etti. İçinde sonsuz bir huzur vardı, hiç eksilmeyen bir huzur. Dünyanın dört bir yanında hiç de iyi olmayan şeyler gerçekleşiyordu lakin bunların hiçbiri onun keyfini bozmuyordu. Yaşadığı yerde kuraklık oluyor, sel baskını yaşanıyor hatta depremler oluyordu fakat onun umurunda bile değildi. 
Akşamları erkenden uyuyordu. Tuttuğu futbol takımı küme düşerek sezonu kapatmıştı ama o yine de huzurluydu. Dünya salgınlarla sarsılıyordu fakat bu durum onu huzursuz etmiyordu.
Hayatı değişmişti tümüyle. Geceyi ve gündüzü ayırt edemez duruma gelmişti. Sadece zaman değil mekan kavramını da yitirmişti. Kimi zaman çok uzakta bir ülkeye gidebildiğini düşünüyordu kimi zaman insanların rüyalarına girebileceğini. Soğuğu ve sıcağı hissetmiyordu. Kışın en ayaz günlerinde bile tişörtle gezebiliyor ve üşümüyordu. Üstelik yaşadığı şeyleri konuştuğu insanlara anlattıkça önce merakla dinliyorlar sonra ellerini sırtına koyarak teselli veriyorlardı ve ardından şöyle diyorlardı:
-Yaşı da çok gençmiş. Düzelir inşallah. 
Birgün gecenin ilerleyen bir vaktinde karanlık bir odada buldu kendini. Bir genç vardı bu odada ve uykuluydu hayli. Gözlerini açamıyordu. Saatin on iki olmasını bekledi. Saat tam on iki olduğunda çocuğun başucuna doğru eğildi ve fısıldadı:
-Bir dilek tut. 
Çocuk gözlerini silerek ürpertiyle uyandı fakat o huzurluydu. 

13 Şubat 2026 Cuma

PROVA

Ebubekir Çakmak

Uyandığında saat gecenin dördüydü ve tüm ev halkı uykudaydı. Sabah ezanı okunmaya başlamıştı bile. Acele etmeliydi zira ramazanın ilk günüydü ertesi sabah. Demek ki herkes ya sahuru yapıp uyumuştu ya da uyuyakalmıştı. Onları çağıracak olsa kendisi de sahursuz kalacaktı onların da uykusunu bölmüş olacaktı. Hiç değilse evden bir kişi sahurunu hızlı da olsa yapmış olsun, diye düşündü. Belki de onlar çoktan sahurlarını yapıp uyumuşlardı. Bu düşüncelerle buzdolabının önüne gelmişti bile. Dolaptaki yemek kaplarına baktı, yemekler yenmiş olmalıydı çünkü çok az kalmıştı. Demek ki beni uyandırmak istemediler, diye düşündü. Gözleri yarı açık yarı kapalı vaziyette eline gelen her şeyi hızla yiyordu. Tencerenin altında kalan son iki dolmayı da bitirdiğinde ezan bitmek üzereydi. Telaşla suya doğru yöneldi. Birkaç bardak da su içtikten sonra yatağına geri döndü. Son anda da olsa sahurunu yapmıştı. İlk günden sahursuz kalmamalıydı. 
Zaten tam uyanmış sayılmazdı ve uykuluydu. Yeniden uykuya daldı. Hava aydınlanıncaya kadar birkaç kez uyandı, yeniden uyudu. Hayli susamıştı sabah olduğunda. Sabah böyle ise akşama kadar ne yaparım, diye düşünüyordu. Bir süre sonra mutfaktan gelen tıkırtılarla yerinden kalktı. Annesi kahvaltı hazırlıyordu. Acaba rüya mı görüyorum, diye düşündü fakat bu bir rüya olamazdı, patates kızartmasının kokusu her tarafa yayılmış, çaydanlıktaki su fokurdamaya başlamıştı. 
Annesi:
-Erkencisin bugün. İstersen biraz daha uyu. Kahvaltı on beş dakikaya hazır, dedi. 
-Kahvaltı mı, dedi. Bugün orucun ilk günü olmalıydı. Ne kahvaltısı. Beni de zaten çağırmamışsınız sahura.
Annesi bu sözler karşısında öylece kaldı. 
-Evladım, oruç yarın başlıyor. İstersen imsakiyeye bak. Bu gece kalkacağız sahura. 
Önce telefonuna baktı, günlerden ne olduğuna, saatin kaç olduğuna baktı, ardından imsakiyeye yöneldi. Gerçekten de ilk sahur o gece yapılacaktı. 
-Ben sahurumu yaptım, dedi. Oruçluyum ve kahvaltı yapmayı düşünmüyorum. 
Bir yandan susuzluğunu hissetti. Bir yandan masadaki patatese baktı. Annesi:
-Sen bilirsin, dedi. Yaparsan eğer kahvaltı birazdan hazır. 
Odasına gitti ve okul için hazırlığını yaptı. Morali bozulmuştu. Oruca bir gün önceden ve susuz bir şekilde başlamıştı. O dolmalardan yememeliydi belki de. Okula ulaştığında sıra arkadaşı elinde iki çay ve cebinde bir bisküvi ile geldi.
-Sana çay aldım, dedi.
Nafile oruçların davetle bozulabildiğini duymuştu fakat iş inada binmişti bir kez. Sabah kahvaltıyı reddetmişti şimdi çay için oruç bozulur muydu?
-Ben niyetliyim, dedi. Orucum, sana afiyet olsun. 
Diğer arkadaşları da duymuştu oruçlu olduğunu. İkinci teneffüs dışarı çıkıp tekrar döndüğünde masasında çikolatalar ve su yığılmış vaziyetteydi. Arkadaşlarının bir kısmı iftarlık almıştı ve onların bu davranışından etkilenmişti. İyi ki orucumu bozmadım, diye düşündü. Eskisi kadar susuzluk da hissetmiyordu. Saatine baktı iftara halen sekiz saat vardı ama nasıl olsa geçer, diye düşündü. 
Açlığı ve susuzluğu okuldan eve geldiğinde bir kez daha hatırladı fakat ilk orucunu açmaya çok az vakit kalmıştı. İçine tuhaf bir mutluluk doğdu. Oruca bir gün önce başlamıştı. Çocukken ramazan ayının başında, ortasında ve sonunda tuttuğu oruçları hatırladı. İftara doğru çantasındaki iftarlıkları da masaya koydu ve ilk orucunu açtı. En azından yarınki oruç için ciddi bir prova yapmıştı ve prova başarılı geçmişti. 

GURBET GURBET DEDİKLERİ

Alihan Karabulut

Daha önceden hiçbir okulun yurdunu görmemiştim. Yurtta kalanlar nerede yatar, yemeklerini nerede yer, derslere nasıl geçer hiçbir fikrim yoktu. Hayatın henüz başında ortaokulu yeni bitirmiş bir çocuktum ve kilometrelerce ötede bir yatılı okul kazanmıştım. Okul güzeldi ve bu beni mutlu etmişti fakat yatılı okumak kısmı kafamda bir kıymık gibi dolaşıyordu. 
Eylül ayı geldiğinde ailemle birlikte yurda yerleşmek için geldim. Zihnimde kurguladığımdan çok farklı bir bina duruyordu karşımda. Hayli büyük ve temiz bir binaydı burası. Bu kez de farklı endişeler zihnime üşüşüyordu, arkadaşlarım nasıl insanlardı? İyi dostluklar kurabilecek miydim yoksa ailesini özleyen mızmız bir dokuzuncu sınıf öğrencisi mi olacaktım.
Yaşadığım yer küçük bir ilçeydi ve okuyacağım yer büyükşehir değilse bile şehirdi. İlçede herkes birbirini tanıyordu ama burada belki de başka şehirlerden ya da ilçelerden gelen öğrenciler olacaktı. Ailem yanımda olmayacaktı. 
Kafamda sorular çoğalıyordu ki ailemle veda vakti gelmişti. Kocaman binanın önünde onları yolcu ederken bir hüzün çöktü içime. On dört yaşımda gurbet acısı dedikleri şeyi yaşamak düşmüştü nasibime. Duygusal olmamak gerek diye düşündüm ve kendimi toparladım. Evet üzücü bir durumdu ama ailesinden ayrı düşen ne ilk çocuktum ne de son. Kendi kendime teselliler biriktirdim. 
İlk gecenin zor olacağını söylemişlerdi fakat benim için en keyifli günlerden biri olarak kaldı gurbetteki ilk gecem. Arkadaşlarımla tanıştıktan sonra tatlı bir muhabbet başlamıştı. Saatin gecenin ikisi olduğunu bile fark etmemiştik, uykumuz gelmemişti. Arkadaşlarım gayet candan, samimi insanlardı. Aklımda tek bir soru kalmıştı: Sınıf arkadaşlarım nasıl birileriydi acaba?
Sabah uyandığımda hiç acemilik ve garibanlık hissi yoktu üzerimde. Sanki senelerdir bu ortamdaydım. Sınıfıma dair merakım da birkaç saat sonra geride kaldı. Sınıf arkadaşlarım da gayet güzel insanlardı. 
Ailemin beni ve durumumu merak etmiş olabileceği aklıma gelmişti. Annem özellikle hayli hüzünlüydü ayrılırken. Yurtta ilk geceyi, okulda ilk günü geride bıraktığım vakitlerde aradım onları da. Benim iyi ve mutlu olduğumu öğrendiklerinde onlar da sevinmişti. Ayrılık, gurbet filan diyorlardı fakat ben bunlardan hiçbirinin acısını duymuyordum. Dönem değişti, çağ başkalaştı, sizin zamanınızdaki gurbet artık bitti, diyemiyordum. Mektup beklenilen, fotoğraf beklenilen yıllar çok geride kalmıştı. Artık dünya küçücüktü ve sıla özlemi yalnızca sevdiğin insanların birazcık ötesinde kalmaktı. Her özlediğin vakit diğer sanki duvarın öte tarafındalarmış gibi arayıp konuşabiliyordun. Elbette bazı şeyleri anlamak için onların yaşadıklarını yaşamak, hislerini kuşanmak gerekiyordu. 
Şimdi aynı okulda ve yurtta yolun yarısındayım. Yani iki senem kaldı burada. Ben büyük hayalim ve hevesim üniversite hayatımda da bu kadar şanslı olmak ve iyi insanlara denk gelmek. 
Gurbet, yalnızca türkülerde ve şiirlerde hüzünlü, şimdilik böyle düşünüyorum. 

7 Şubat 2026 Cumartesi

Kendini Arayan Seyyah

 
Yasin Kesürük

Şehir bütün gürültüsüyle yaşamına devam ediyordu. İnsanlar iş yerlerine koşuyor, yemek için dışarı çıkıyor, tekrar iş yerlerine koşuyordu. Öğrenciler derslere yetişme çabasındaydı. Esnaf, bir şeyler satma telaşındaydı. Durmadan araçlar hızla geçiyor, geçiyor, geçiyordu.

Şehrin tam ortasında bir kaldırımda durmuş insanları izliyordu. Anlam veremiyordu onların bu telaşına. Anlam veremiyordu bunca çabaya. Gün boyu aynı yerde hareketsiz bekledi fakat insanlar onu görmedi bile. Belki de insanlar görmüyordu. Tüm insanlık bakarkör olmuştu. Bakıyorlardı, yollara, saatlerine, vitrinlere, ellerindeki telefonlara. Bakıyorlardı maç sonuçlarına, banka hesaplarına, notlarına, dizilerin yeni bölümlerine, magazin haberlerine fakat onu görmüyorlardı. Yalnızca onu değil kaldırım kenarlarında yeşermiş küçücük çiçekleri de görmüyorlardı. Bulutları görmüyorlardı, telaşla şehrin tepesinde uçuşan kargaları da görmüyorlardı. O ise sadece şehrin ortasında birilerinin kendisini görmesini bekliyordu. Aslında birileri görmüş ve eline kağıt tutuşturmaya çalışmıştı fakat ilgilenmediğini görünce hızla gelip geçen birilerinin eline tutuşturmuştu kağıt parçasını. Renkli bir kağıt parçasıydı. İnsanlar bu kağıtları alıyor ve birkaç adım sonra çöpe veya yere bırakıyorlardı.

Şehrin tam ortasında bekliyordu ve güneş batmak üzereydi. Hava kararmaya başladığında sanki biraz daha fark edilir olmuştu ve insanlar sağından solundan özenle çarpmamak için yürüyordu. Hava karardıkça sanki görünür hale gelmişti. İnsanların bir kısmı dikkatle yüzüne bakarak geçiyordu. Burada daha ne kadar kalacağını bilmiyordu.  Geldiği yerler hiç buraya benzemiyordu. Sakindi yaşadığı yer ve insanlar genelde selam verir, tebessüm ederdi. Tanımadıkları insanlara bile hal hatır sorarlardı. Artık akşamın son dakikaları olmalıydı ki biraz olsun hareketlilik azalmıştı. Yanından geçen insan sayısı daha azdı. Araçlar biraz daha azalmıştı ve hava da serinlemeye başlamıştı. Belki de buradan ayrılmalıydı artık ama gideceği bir yer yoktu ki…

Tam düşünmeye başlamıştı ki yanından telaşla geçen birinin düştüğünü gördü. Yüzükoyun yere kapaklanmıştı ve tekrar doğrulamıyordu. İnsanlar dönüp bakmıyordu. Birkaç saniye bekledikten sonra yere düşen kişinin yanına gitti ve elini uzattı. Yerdeki kişi genç biriydi ve çantasının ağırlığından dolayı kalkamıyordu yerden bir türlü. Yardım edip etmemekte tereddüt yaşıyordu çünkü uzattığı eli boşlukta kalmıştı. Yerdeki genç ondan yardım istiyor muydu ya da görüyor muydu? Belki o da bakarkörlerden sadece biriydi. Birkaç saniye dikkatle bakınca yerdeki gencin kendisiyle aynı kıyafetleri giydiğini fark etti. Ayakkabıları bile aynıydı. Birdenbire içinde bir sıcaklık oluştu gence karşı. Gencin ellerine baktığında kendi ellerine benzediğini gördü. Hatta onun da aynı parmağında gümüş bir yüzük vardı ve işlemesi kendi parmağındaki yüzükle aynıydı. Bu kadar benzerlik bir an onu rahatsız etti. Gence elini uzattı ve genç de ona elini uzatmıştı ki yüzüğünü çıkarıp cebine koyma ihtiyacı hissetti. Genç, ona parmağında yüzük olan elini uzatmıştı. Yüzüğünü bir çırpıda cebine koyduktan sonra tekrar elini uzattı. Gördüğüne inanamıyordu. Gencin parmağındaki yüzük de yok olmuştu. Belki de gencin parmağında hiç yüzük yoktu. Gün boyu insanları izlemekten dolayı artık sanrı görmeye başladığını düşündü. Bu esnada genç elini uzatmış ve tutmuştu. Biraz gayretle genci yerden kaldırdı. Bir süre gencin yüzüne baktı ve genç de ona bakıyordu. Hiçbir şey konuşmadan bakışıyorlardı. Sağ eli, genç adamın sağ elindeydi. Bir aynaya bakıyor gibi bakıyorlardı birbirlerine. Gözlerini kapatıp açtığında karşısında kimsenin olmadığını fark etti.

Bir şehirden daha ayrılmanın zamanı gelmişti.

 

4 Şubat 2026 Çarşamba

ÖZNE/SİZ


Zeynep Ayten

İnsanlar beni benden daha mı iyi tanıyorlar diye düşünmeden duramıyorum. Bakışlarımdan yola çıkarak benim düşüncelerimi benden daha iyi biliyorlar, suskunluğuma benden daha iyi isim veriyorlar ve bu isim benden çok uzak oluyor çoğu zaman fakat insanlar kendilerine çok güveniyor hatta tek doğru kendileriymiş gibi düşünüyorlar. Ben de onları düzeltemeye uğraşmıyorum çünkü yanlış bir cümleyi düzeltmek çoğu zaman cümleyi baştan oluşturmaktan daha güç ki bir de karşınızdaki kendinden çok eminse…
Ben artık üstüme zorla yapıştırılan isimlerle yaşamaya alıştım fakat bazen ben de kim olduğumu unutuyor, bana yapılan yakıştırmaları gerçek ben sanıyorum. Onları kendi bedenimde yaşatıyor onlara can veriyorum. Bunu fark ettiğimde ise kendi kendime kızıyorum. Ben olmayan birini kendi bedenimde barındırmanın manası yok çünkü. Üzerime yapıştırılan etiketler o kadar fazla ve farklı ki… Okul hayatımda başka başka etiketler, arkadaşlarım arasında başka etiketler, aile ve akrabalar arasında yine başka etiketler fakat bunların hiçbiri ben değilim. Bu kadar etiket arasında halen “ben” diyor olabilmek bile aslında başarı. Bunlardan hiçbiri olmadığımı biliyorum ama kim olduğumu çoğu zaman hatırlamıyorum. 
Günlüğüme soruyorum kim olduğumu, kimliğimi önüme koyup orada arıyorum kendimi, eşyalarıma soruyorum, oturduğum eve, yaşadığım sokağa soruyorum ama cevap alamıyorum. Sormadığım kim varsa cevap veriyor fakat sorduklarım susuyor.
Aynalara soruyorum, aynalara bakıyorum ancak bomboş yüzümü döndüğüm aynalar. Bomboş aynalarda arıyorum kendimi, hatırlamakta güçlük çektiğim kendimi. Böyle zamanlarda bilinmeyen bir zamanda ve mekanda yaşamış bir masal kahramanına benzetiyorum kendimi. Evvel zaman içinde yaşamış şimdi ise insanların zihinlerinde yaşamaya devam eden bir masal kahramanına. 
Sen hiçbir şeyi umursamaz mısın, diyor hemen yanımda oturan arkadaşım gözlerime bakarak ve bana umursamazlık etiketini yapıştırıyor anında. Cevap bile vermiyorum. Bir başkası devam ediyor, evet umursamaz ve vurdumduymaz biridir o diyor. Etikete yeni bir kelime daha ekliyor. Ona da cevap vermiyorum. Aslında hepsine cevap veriyorum, yırtınırcasına, çatlarcasına cevap veriyorum. Çığlık çığlığa cevap veriyorum fakat onlar beni duymuyor. Onlar sadece gözlerime bakıyor, sözlerimi duymuyorlar. 
Yalnızca yanımda, yakınımda olan insanlar yapmıyor bunu. Hayatımda ilk kez karşılaştığım ve belki de bir daha asla karşılaşmayacağım insanlar da bunu yapıyor. Markette, hastanede, otobüste, yolda… Hepsine cevap veriyorum kendimce fakat onlar duymuyor, dinlemiyor beni. Böyle zamanlarda insanlardan başka bir dil konuştuğuma inanıyorum. Aynı dili konuşuyorsak neden beni duymuyorlar. Gerçi insanlar taşların da dilinin olmadığını ve suskun olduğunu söylerler. Bitkilerin ve hatta duvarların dilsiz olduğuna inanırlar. Bilmezler çatlayan taş niçin çatlamıştır? Duymazlar dört duvar ne söyler kendilerine gece gündüz? Bir tavanın şikayetini işitmemiştir onlar. Bir çiçeğin derdini nasıl anlasınlar ki? Dolayısıyla beni de duymamaları, anlamamaları gayet doğal aslında. 
2
İki gün olmuştu bu kitaba başlayalı fakat kitap bir türlü ilerlemiyordu. Hayatında okuduğu en can sıkıcı satırlardı bunlar. Daha önce hiçbir kitabı yarım bırakmamıştı ve bunu da bırakmak istemiyordu fakat iki gündür ancak iki sayfa okuyabilmişti. Belki de araya başka bir kitap almalı ve daha sonra bu kitaba dönmeliydi. Kitabı kapattı ve başucuna bıraktı. Yazarının ismine baktı göz ucuyla, kitabın ismine. Belki de kitap alırken birkaç sayfasını okuyup öyle almalıydı bu tarz işkenceye maruz kalmamak için. Bu kitabı kimin tavsiyesiyle aldığını hatırlamaya çalıştı fakat bulamadı. Daha önce hiçbir kitabını okumamıştı bu yazarın. Hayatına dair bir araştırma yaparsam belki kitap cazip hale gelir, diye düşündü. Normalde meşhur yazarların bile kitaplarının ilk sayfasında hayat hikayeleri olurdu ama bu kitabın ilk sayfasında hiçbir bilgi yoktu. Kitabı yeniden eline aldığında garip bir şeyle karşılaştı. Kitabın basıldığı yıl ve yer bilgisi de yoktu. Kitabı yeniden yerine bıraktı. 
3
Tam gözlerini kapatacaktı ki bir fısıltı duydu. Yukardan geliyordu fısıltı hayli yukardan. Anlamaya çalışıyordu fakat tam olarak anlam veremediği sözlerdi bunlar. Üst katlarında oturan kimse yoktu. Bir apartmanın en üst katında oturuyordu. Kitabın etkisi miydi yaşadığı yoksa aşırı yorgunluktan mı duyuyordu bu sesleri? Bulunduğu yere doğruldu ve oturdu. Bu kez dört bir yandan sesler gelmeye başlamıştı. Sağ tarafı dinlemeye çalışırken sol duvardan ses geliyordu. Sesleri anlamaya çalışırken arkasındaki ve önündeki duvardan da sesler gelmeye başladı. Okuduğu satırları hatırladı bu seslerle birlikte. İki günde sadece iki sayfasını okuduğu bir kitap nasıl bu kadar etkileyebilirdi ki zihnini? Onlarca kitap okumuştu hem de bir çırpıda okumuştu. Birkaç gün boyunca etkisinde kaldığı kitaplar olmuştu, hayatına yön veren kitaplar olmuştu fakat sevmediği bir kitabın iki cümlesi nasıl bu kadar etkileyebilirdi ki hayatını? Kitabın etkisi değildi belki de bu. Belki de uyumuştu ve rüyasında oluyordu bu yaşadıkları. Sabah uyanacak ve hepsini unutmuş olacaktı. Bu esnada karşısındaki masada duran çiçekten ince bir ses gelmeye başladı. Duvarlardan gelen seslere göre daha yumuşak, insana huzur veren bir sesti bu. Bilinçsizce çiçeğe seslendi:
-Bir şey mi anlatmak istiyorsun?
Çiçek sustu. 
Duvarlar sustu.
Tavan sustu. 
Su içmenin ve elini, yüzünü yıkamanın iyi geleceğini düşündü. Bir çırpıda lavaboya koştu. Ellerini suyun altında bir süre tuttu, ardından defalarca yüzüne su çarptı. Birkaç yudum da su içti üzerine. Her zaman olduğu gibi aynadaki yüzüne bakarak odasına gidecekti ki aynada hiçbir şey görünmediğini fark etti. Aynanın sağına, soluna geçti. Aynanın önünde eğildi, zıpladı fakat bomboştu ayna. Yaşadıklarının bir rüya olmadığını fark etmişti, üstelik uykusu da kaçmıştı. Belki de şu sıkıcı kitaba biraz daha bakmalıydı. İstemeyerek de olsa kitabı yeniden eline aldı. Üçüncü sayfasındaydı kitabın. 
4
Belki de gerçekten insanlar beni benden daha iyi tanıyorlar. İnsanlar beni tanıyorlar, diyemiyorum fakat ben kendimi tanımıyorum. Onların bana verdikleri isimler, benim kendime verdiğim isimlerden daha uyumlu belki de. Onlar gördükleriyle, düşündükleriyle bir isim buluyor bana, ben ise göremediğim, düşünemediğim şeylerle bir isim arıyorum kendime. Sadece isim aramıyorum galiba kendimi arıyorum. Bulabilecek miyim? Şüpheli. Doğru yolda mıyım? Hiç sanmıyorum. İnsanlar haklı mı peki? Kesinlikle hayır. Duvarların lisanını öğrenmeliydim sanki, tavanın lisanını ve taşların, çiçeklerin konuştuğu dili öğrenmeliydim. Bunları öğrendiğimde kendime bir isim vermem daha kolay olacaktı. Belki de onların bana verdikleri bir isim vardı, birçok isim vardı ve ben onların ne söylediğini anlayamadığım için kendimi böyle öznesi olmayan bir cümle gibi hissediyordum. Kocaman bir hayat kitabının ortasında öznesi olmayan tek bir cümle gibi. 
5
Az önce peşine düştüğü uyku gelmiş ve göz kapaklarına yüklenmeye başlamıştı. Okuduğu kitap sanki biraz anlamlı hale gelmişti. Sanki birkaç sayfa daha okuyabilse benimseyecekti bu kitabı. Bir türlü kitabın arka sayfasını çeviremiyordu. Uyku galip gelmiş ve gözleri kapanmıştı bile. Kitabın sessizce elinden kayıp yere düşerken çıkardığı sesi duymadı bile. Neydi kendini bu kadar yoran şey, neydi onu aniden uykunun kollarına atıp çaresiz bırakan şey anlayamamıştı. 
Rüya görmedi. Nasıl uyuduğunu ve nasıl uyandığını da hatırlamıyordu. Uyanır uyanmaz üçüncü sayfasında kaldığı kitabı aradı gözleri fakat yoktu. Kitaplığına baktı, yatağın altına, kenarına, dolapların arkasına baktı fakat kitabı bulamadı. 

18 Aralık 2025 Perşembe

SAHİPSİZ DEFTER


Zeynep Ayten

Böyle bir okul hayatı düşünmemiştim. Gecemi gündüzüme katmış ve binbir hayal ile üniversite sınavına çalışmıştım. Çok güzel bir başarı elde edip hayallerimin üniversitesine ve bölümüne yerleşmiştim fakat hiçbir şey hayalimdeki gibi değildi. Öncelikle benimle aynı sınıfta olanlar, benimle aynı hayallerle gelmemişti buraya. Onları bir şekilde düşünmeyebilirdim fakat ders hocalarım da maalesef aynı düşünceleri paylaşmıyordu benimle. Başka bir üniversiteye mi gitmeliydim, başka bir bölüme mi başlamalıydım, kafamda sorular peş peşe yığılıyordu. 
Büyük hevesle başladığım üniversitede artık yoklama alınmayan derslere gitmemeye başlamıştım. İnsanın kendi kendine eziyet etmesinin bir anlamı yoktu. Yine de derslerim fena değildi fakat mutsuzluk, memnuniyetsizlik iliklerime kadar işlemişti. Galiba öğrencilik hayatımın sonuna gelmiştim hem de daha ilk seneden. 
Belki bir iş bulmalı ve çalışmalıydım. Kuaför olabilirdim mesela ya da ev yemekleri yapan bir işletme açabilirdim. Kurye bile olabilirdim. Yaşamak için önce üniversite okumak, ardından iş bulmak için sıraya geçmek yerine doğrudan bir işe başlayabilir, iş kurabilirdim. Böyle çıkmamıştım bu yola. Hayallerim vardı, evet daha çabuk iş hayatına başlayabilirdim fakat bu kolayı seçmek olurdu. Mutsuz olacağım bir mesleğe başlamak mı yoksa mutlu olacağım bir meslek için biraz daha sabretmek mi, bu ikilem zihnimi paramparça ediyordu. Zaten mutsuzdum ve yeni bir mutsuzluğa, sırf iş düşüncesiyle atılmak hem de ömür boyunca bu işi sürdürmek anlamsız gelmeye başladı bir süre sonra. Bir kitapta şöyle bir söz okumuştum: Size bağlananları mutlu etmek, tanrısal bir eylemdir. Bana bağlananlar vardı; sevdiklerim, ailem…  Benim üniversite okumamdan ve hayalimdeki mesleği seçmemden büyük mutluluk duymuşlardı. Şimdi onları yüz üstü bırakabilir miydim?.. Sanmıyorum. 
Bunca gelgit arasında zihin yorgunluğu içinde ilk senenin sonuna gelmiştim bile. Son sınıflar, mezuniyet töreni telaşındaydı. Sanki büyük bir iş başarmış gibi yeni kıyafetler, abartılı program provaları, şenlikler… Ortalık bayram yeri gibiydi. Onca güler yüzlü gencin arasında, yükselen kahkahalar içinde biri dikkatini çekmişti. Kendinden çok emindi. Asık suratlı değildi ama yüzünde bir ciddiyet ve yorgunluk hissi de vardı. Tam önünde yürüyordu bu öğrenci. Bir süre sonra adımlarını hızlandırdı ve prova alanına yöneldi. Bu esnada elindeki dosyadan yere küçük bir defter düşmüştü. İnsanlar farkında bile değildi yere düşen bu küçük defterin. Defteri aldım ve peşinden koşmaya çalıştım ancak kalabalıklarda çoktan kaybolmuştu defterin sahibi. Bir süre elimde defter, şaşkın şaşkın dolaştım kalabalıklarda. Artık sahibine ulaştıracağımdan ümidi kesmiştim. Provaları izlersem belki defterin sahibini yeniden görebilirim, diye düşündüm ve bulduğum ilk sandalyeye oturdum. Defterde belki sahibine dair bilgi bulurum düşüncesiyle kapağını araladım. Herhangi bir bilgi yoktu. Galiba bir günlüktü bu defter. Okumamalıydım ancak içimden bir his, hiç değilse birkaç güne göz gezdirmekten bir zarar gelmeyeceğini söylüyordu. Kalabalığa dikkatlice göz gezdirdikten sonra defteri okumaya başladım.  Dört yıl öncesinin tarihinin altında şöyle yazıyordu: 
Böyle bir okul hayatı düşünmemiştim. Gecemi gündüzüme kattım ve binbir hayal ile üniversite sınavına çalıştım. Çok güzel bir başarı elde edip hayallerimin üniversitesine ve bölümüne yerleştim fakat hiçbir şey hayalimdeki gibi değil. 
Bu cümleler ve hisler bana hiç yabancı değildi. Bir sayfa, bir sayfa daha, bir sayfa daha… Derken defterin sonuna ulaşmıştım. Okuduğum satırlar sanki bana ait gibiydi. Defteri kapattığımda herkesin bana baktığını hissettim. Hemen yanımda duran biri:
-İsmin anons ediliyor, sen prova için sahneye çıkmayacak mısın, dedi. 
Defteri çantama koydum ve sahneye çıktım. Ne konuştum, ne söyledim hatırlamıyorum sadece bölüm birincisi olarak sahneye davet edildiğimi hatırlıyorum ve bir de alkışları. 
Sahneden indiğimde yeniden çantamı açtım, defter yerindeydi. Elime aldım ve tekrar okumaya başladım. İlk sayfa, defterin kapağına yapıştığı için okumadığımı fark ettim.  Bu sayfa defter sahibinin bilgileriyle doluydu: Adı, Soyadı, Telefon numarası… Tüm bilgiler bana aitti bu sayfadaki. 
Kendi kendimin yabancısı mı olmuştum yoksa defter gerçekten başkasına mı aitti? Mezun olacak kişi ben miydim yoksa bir hayal mi görüyordum? Defterin sahibini bulmalıydım. Bu defter bana ait olamazdı. 

10 Aralık 2025 Çarşamba

İNSAN ÜLKESİNİN BAŞKENTİ

 
Zeynep Akbulut


Kim aramaz ve istemez ki etrafında kendisine benzeyen, kendi canından, kanından birileriyle yaşamayı. Yalnızca insanlar için geçerli değil bu durum elbette. Şöyle etrafa baktığımızda önce kuşları görürüz bir yuva etrafında halkalanan, birlikte gökyüzünde kanat çırpan. Yalnız kuşlar mı? Kediler, köpekler, doğada yaşayan canlıların neredeyse tamamı aynı yuvada yaşama çabasında. Ya karıncalara ne demeli?
İnsan da bu canlılar gibidir ve nereye giderse gitsin, kaç yaşına gelirse gelsin, dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun arar sıcak bir yuva ortamını. Aslında insanın aradığı yuvadır ve yuvayı değerli kılan ise ailedir. 
Dünyanın bütün toplumlarında, ülkelerinde yüzyıllar boyunca devam eden bir ihtiyaçtır aile içinde olmak. Zaten bir insanı hayatta en çok zorlayan şey ailesinden uzakta olmaktır veya ailesiz kalmaktır. 
Her ne kadar aile denilince aklımıza çekirdek aile ya da geniş aile gibi kavramlar gelse de aslında aile, kişiden kişiye göre değişen bir tanım içerebiliyor. Kimi insanlar kedilerle dolu bir yuvada yaşamayı mutluluk sayıyor ve kedilerin kendisini anladığını, onlar olmadan yaşayamayacağını söylüyor. Kedileri vefalı buluyor. Kimileri ise kocaman bir bahçedeki ağaçları, çiçekleri aile bireyi olarak düşünebiliyor. Haksız da değiller aslında aile, yalnızca kan bağından oluşan bireylerin bir araya gelmesiyle oluşmaz. Ailenin tanımı insanın hayata bakış tarzına ve yaşayışına göre değişebilir çünkü aileyi oluşturan şey kan bağı değil de aslında duygulardır. Bu duyguların yaşandığı ortam aileyi oluştur. Yine de geleneksel olarak aile deyince hepimizin aklına anne, baba, kardeş, dede, nine gibi akrabalar gelir. 
Sık sık tekrar edilir okullarda, sınıflarda “biz bir aileyiz” sözü. Ya da farklı iş ortamlarında da aynı söz tekrar edilir. Bir futbol takımı, bir film seti, bir müzik grubu aslında aile sayılabilir. 
İnsanın ailesidir birlikte oturup film izlediği, bir sofra başında mutlulukla karnını doyurduğu, çayını yudumladığı kişiler. İnsanın ailesidir yanında ya da yan odada huzurla uykuya daldığı kişiler. İnsanın ailesidir sırrının sığdığı kişiler. 
Aile demek aynı acılara birlikte göğüs germek, zorlukların birlikte altından kalkmaktır. Sevinci de paylaşmaktır, üzüntüyü de. Yokuşları birlikte aştıktan sonra zirve çıktığınızda sarıldığınız kişilerdir ailemiz. Yoksulluğu ancak ailemizle bölüşürüz ve zenginliğin mutluluğunu da ancak ailemizle yaşarız. Ailemizdir bizi ayakta tutan, hayatta tutan, hastalandığımızda elinde bir bardak nane limon ile yanımızdan ayrılmayan.
İnsan küçücük bir gecekonduda da yaşayabilir kocaman bir sarayda da. Mekanları bizim için değerli kılan şey ailedir. Aileyle iç içe olmaktır. 
Başka bir şehre gittiğimizde aslında özlediğimiz yer, yaşadığımız şehir değildir, aile sıcaklığıdır. Kuş, nasıl dönüp gelirse akşamları yuvasına insan da nereyi gezer, dolaşırsa dolaşsın gün sonunda ailesine kavuşmak ister. Hiç fark etmez ailenin yapısı, tanımı. İster geniş ister çekirdek aile olsun, başka başka insanlardan, canlılardan oluşan bir aile olsun insanın dönmek isteyeceği tek yer ailesinin yanıdır hayat karmaşasında. Belki de bu yüzden insanlar hep bir yuva kurma çabasıyla yaşıyor, birlikte olacağı bir aile için ömrünün bir kısmını heba ediyor. Aile derdinde olmayan, gününü gün ederek yaşayan insanlar ise günün sonunda yalnızlığa mahkûm oluyor. Evet, belki de aile bize yalnızlığımızı hissettirmeyen kurumun adıdır. Bizi, biz eden, bize biz olduğumuz için değer veren ve bizden hiçbir şey beklemeden bizi seven kişilerdir ailemiz. 
İnsan açlığa ve susuzluğa dayanabilir. İnsan pek çok şeyden mahrum olsa da yaşama hevesini kaybetmez ama ailesiz insan ya da herhangi bir canlı okyanusa bırakılmış küçük bir kâğıt gemi gibidir. 
Bize anlam veren şeydir aile ve bizi anlamlı kılan şeydir aynı zamanda. İnsan ülkesinin başkenti ailedir. 

KAYIP ROMAN SAYFALARI

 Zeynep Akbulut

1. 
Humboldt Üniversitesinin Psikoloji Bölümünü dereceyle bitirmiş ve aynı üniversitede yüksek lisansa başlamıştım. Bu üniversiteye, bu şehre alışmam hiç kolay olmamıştı. İlk sene ayakta kalabilmek için çok mücadele etmiştim. Buraların yabancısıydım ve konuşma aksanımdan bu hemen anlaşılıyordu. Neyse ki oda ve sınıf arkadaşım Sibylle yanımdaydı ve üç yıl boyunca destek olmuştu bana. O, bu ülkede doğmuş ve eğitim hayatı hep burada geçmişti. Hatta tatillerde çalışmam için iş bile bulmuştu bana. Onun sayesinde sevmiştim bu şehri, bu üniversiteyi ve bölümümü. Yıllar çabuk geçiyor işte üç yıl geride kalmıştı ve yeni bir hayatın tam önündeydim. 
Sonbahar usul usul kendini hissettiriyordu ve yeni arkadaşlarımı çok merak ediyordum. Hiçbiri benim mezun olduğum üniversiteden değildi. Nöropsikoloji eğitimin zor olacağını düşünüyordum. İnsanların davranışları, zihinsel performansları çocukluğumdan beri hep dikkatimi çekerdi. İnsanları okumayı kitap okumaktan daha çok seviyordum. Bir süre davranışlarını izlediğim, konuşmalarını dinlediğim insanlara dair çok kolay çıkarımlarda bulunuyordum ve hiç de yanılmıyordum. İnsan kimi zaman anlaşılması en kolay canlı kimi zaman ise bir bilmeceydi. Ben bu bilmeceleri çözmeyi seviyordum. Yeni arkadaşlarımı da bu yüzden merak ediyordum. Acaba mutlu ve neşeli insanlar mıydı, yoksa gergin ve sinirli tipler mi? İnsanları seven ve önemseyen birileri miydi, yoksa işine odaklı soğuk kimseler mi? Üniversiteye başladığım ilk yıllarda yaşadığım şeyleri yeniden yaşatabilirlerdi bana ya da sorunsuz bir yüksek lisans dönemi geçirebilirdim. Sonbahar usul usul kendini hissettiriyordu ve yeni arkadaşlarımı çok merak ediyordum. Ertesi gün ilk derste tüm sorularımın cevabı beni bekliyordu. 
Gece boyu bazen uyudum bazen uyandım. İçimde bir huzursuzluk vardı. Oysa aldığım eğitim gereği kendi kendime yetebilmeliydim. İnsanlar terapi almak için bana gelecekti birkaç sene sonra fakat kendimi dahi teselli edemeyecek durumdaydım. Bu gerçeği de hissedince iyice canım sıkılmaya başlamıştı. Düşünmekten zihnimin yorulduğu bir vakitte uyuyakalmışım. 
Sabah baş ağrısı ile uyandım. Kendi kendime de biraz kızdım. Artık bu tarz şeyleri düşünmemem gerekiyordu ve belki de gecenin sessizliği, geleceğin belirsizliği beni bu düşüncelere itmişti. Kahvaltı yapmadan, bir şeyler içmeden okula ulaştım. Nasıl olsa ders aralarında bir şeyler yemeye içmeye fırsat bulabilirdim. Sibylle’nin yokluğu ilk dakikadan kendini hissettirmeye başlamıştı bile. Keşke sınıfıma girdiğimde tanıdık bir yüz ile karşılaşsaydım, diye içimden geçirdim. Bu esnada sınıfın kapısının önüne ulaşmıştım. Sınıf dedimse öyle sıraları bulunan, tahtası olan bir sınıf değildi burası. Daha çok ofis benzeri bir odaydı. Kapıyı son bir nefes alarak araladım. Nihayet yeni arkadaşlarımla karşılaşmıştım. Önce kendimi tanıttım ardından arkadaşlarım kendilerini kısaca tanıttılar. Rudolf ve Konrad bu şehirde büyümüş fakat üniversiteyi başka yerde okumuşlardı ve yaşları biraz büyük duruyordu. Bu üniversiteye ikisi birlikte gelmişti ve aralarında ezeli bir arkadaşlık olduğu samimiyetlerinden anlaşılıyordu. İlk intibaım çok olumlu olmadı bu arkadaşlara dair ancak neyse ki Lina ve Theresa da yeni arkadaşlarım arasındaydı. Lina başka şehirden gelmişti ama Theresa da bu şehirde büyümüş, ailesi ile yaşıyordu. İkisinin de saf ve iyi niyetli bakışları vardı. Lina, benim bu üniversitedeki ilk zamanlarımı hatırlatmıştı bana. Saf, çekingen ve sessiz. Kısa bir suskunluktan sonra ilk dersimizin hocası kapıdan içeri girdi. Daha çok tanışma, geleceğe dair planlar ve sohbet havasında bir ders geçti. Ara sıra Rudolf ve Konrad’ın davranışlarına, konuşmalarına gözüm takılıyordu fakat ilk günden bir önyargı oluşturmamam gerek diye düşünüp bakışlarımı farklı yönlere çeviriyordum. Hem Lina ile iyi bir arkadaşlık kurabilecek gibiydim belki de Sbylla’nın yerini tutmasa da Lina ile iyi bir arkadaşlık kurabilirdim. Ders sona erdiğinde Rudolf ve Konrad hiçbir şey söylemeden garip bir tebessümle yanımızdan ayrıldılar. Lina ve Theresa ile baş başa kalmıştık. Kahvaltı yapmadığımı ve onlara bir şeyler ısmarlamak isteğimi söylediğimde ikisi de çok mutlu oldular. Birlikte kantinin yolunu tuttuk. 
2
Kahvaltı esnasında Lina:
-Seni çok sevdim …. , Sanki daha önceden seni bir yerlerden tanıyor gibiyim ama çıkaramadım dedi.
Theresa çok fazla sohbete girmedi. Ben de Lina’yı çok sevdiğimi söyledim. Bir süre sonra konu diğer sınıf arkadaşlarımıza geldi. Lina da tıpkı benim gibi Rudolf ve Konrad’dan hiç hoşlanmamıştı ama ben onun kadar cesur bir halde bu hislerimi söylememiştim. Bu değerlendirmelere şahit olan Theresa birdenbire suskunluğunu bozdu ve insanlara karşı ön yargılı davranmamak gerektiğini söyledi. Lina ile aynı şeyleri düşündüğüm için mutluydum fakat galiba Theresa da birazcık haklıydı. Lina devam etti:
-Benimki ön yargı değil. Bir şeyler seziyorum ve sezgilerim şimdiye kadar beni hiç yanıltmadı, dedi. 
Lina’nın bu sözleri üzerine Theresa bir kahkaha attı ve ekledi:
-Hisleriyle insanları değerlendiren bir psikoloji öğrencisi, hem de ilk günden ön yargılarıyla konuşan bir arkadaş… 
Onun bu çıkışı beni üzmüştü. Lina da üzülmüştü. Kahvaltı da bitmişti zaten. Masadan kalktık. Theresa yanımızdan ayrıldıktan sonra Lina’ya onunla aynı düşünceleri paylaştığımı, aynı şeyleri sezdiğimi anlattım. Lina biraz olsun rahatlamıştı. 
Zor bir başlangıç olmuştu benim için. Dışardan bakınca sıradan bir ilk gün, ilk ders gibi görünse de bunun sıradan olmadığını ben de seziyordum. İkindi vaktine kadar okulda vakit geçirdim. Tam okul binasından ayrılıyordum ki Rudolf ve Konrad’ı binanın biraz ilerisinde birileriyle konuşurken gördüm. Hayli lüks bir aracın hemen yanında duruyorlardı. Hayli keyifli gibilerdi ve el kol hareketleriyle sürekli kahkaha atıyorlardı. Biraz dikkatle baktığımda Theresa’ya benzeyen birinin de orada olduğunu gördüm fakat Theresa’nın kıyafetleri farklıydı. Belki de o değildir, diye düşündüm ve adımlarımı hızlandırdım. 
Odama döndüğümde her şey normal gibiydi fakat yaşadıklarım ara sıra kendini hatırlatıyordu. Theresa’nın kahkahası, Rudolf ve Konrad’ın gariplikleri… Sonra Lina’nın benim bu şehirdeki ilk günlerime benzeyen halleri. Biraz dinlenmenin iyi geleceğini düşünmüştüm ki telefonumun çaldığını fark ettim. Kayıtlı bir numara değildi bu. Belki de ürün reklamı için arıyorlardı ve birkaç kez çaldıktan sonra kapanır diye düşündüm. Telefon uzun uzun çalınca açmaya karar verdim. Telefonun diğer ucundan ses gelmiyordu önceleri. Birkaç kez “efendim” dedikten sonra robotik bir ses fısıltıyla konuşmaya başladı:
-Nasıl, ilk dersiniz iyi geçti mi hanımefendi. Neye bulaştığının farkında değilsin. Güzel bir eğitim yılı diliyorum, dedi. 
Bunun kötü bir şaka olduğunu söyledim fakat telefon kapanmıştı bile. Yeniden numarayı aradım fakat engellenmiştim bile. Arkadaşlarımdan kimse bu tarz şaka yapmazdı. Peki ama kimdi bu kişi ve amacı neydi. Tam da kendimi biraz toparlayacakken her şey karma karışık hale gelmişti. Korkmamaya çalışsam da korkmaya başlamıştım. Telefonda konuşan ses ilk dersten ve eğitim yılından bahsediyordu. Demek ki bugün ilk derse gittiğimi bilen biriydi. Uyumam ve her şeyi unutarak ertesi güne başlamam gerekiyordu. 
3.
Gece boyu bazen uyandım bazen uyudum ama uyuduğum zamanlarda da hep garip rüyalar, kabuslar gördüm. Bu konuyu konuşabileceğim kimse de yoktu etrafımda Lina’dan başka. Sybille’yi arayıp ona anlatabilirdim belki ama ne yapabilirdi ki? Üstelik onu böyle bir konuyla meşgul etmeye gerek yoktu. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Kahvaltı bile yapmadan okula doğru kafamda bu düşüncelerle ilerledim. Okula birkaç adım kalmıştı ki omuzuma dokunan bir el ile irkildim. Neredeyse çığlık atacaktım ki karşımda Lina’yı gördüm. Lina ürkekliğimin nedenini sorunca düşünmeye bile fırsat kalmadan ağzımdan cümleler peş peşe çıkmaya başladı ve akşamki telefon meselesini bir çırpıda ona anlattım. Lina şaşırmamıştı, susmuştu. Yüz hatları gerilmiş ve biraz da korkmuştu. 
-Bir şaka olabilir, diye düşünüyorum ama bu şakayı kim yapabilir ki dedim. 
Lina çaresiz bir sesle:
-Bu bir şaka değil çünkü aynı şeyi ben de yaşadım. Telefonda konuşan kişi bana da aynı şeyleri söyledi, dedi ve sabaha kadar uyumadığını da ilave etti. 
Artık tedirgin iki kişi olmuştuk. Korku, hücrelerimizde yayılıyordu. Bizi korkutan bu telefon aramalarına dair ne yapmamız gerektiğine karar vermemiz lazımdı. 
Ürkek adımlarla biz tam kapıyı aralarken Theresa koşar adım yanımızda belirdi:
-Neyiniz var arkadaşlar, hayli yorgun ve endişeli duruyorsunuz hem de sabahın bu saatinde. Size kahve söyleyeyim derse geçmeden önce, dedi. 
Bu daveti kabul etmek iyi bir fikirdi. Lina bana doğru baktığında başımla onayladım ve kahve içmek için kantine geçtik. Bu esnada başıma büyük bir ağrı yapışmıştı. Bir yandan istemsizce başımın ağrıyan noktalarını ovuyordum. Yine Theresa konuştu:
-Başın mı ağrıyor, neyiniz var Allah aşkına. İkiniz de perişan durumdasınız ve hiçbir şey anlatmıyorsunuz, dedi. 
Lina, benim suskunluğumdan cesaret alarak söze girdi ve bir çırpıda olup biteni anlattı. Theresa çok şaşırmış gibi görünmüyordu. 
-Kötü bir şaka olabilir, bu yüzden uykusuz kalmaya değmez. Hatta bugün bu konuyu unutsanız iyi olur, dedi.
Kısa bir suskunluk sonrasında kantinin giriş kapısında Rudolf ve Konrad belirdi. Garip bir şekilde onlar da yorgun görünüyordu ve neşeleri yok gibiydi. Theresa onları görünce başını başka bir yöne çevirdi. Onun bu davranışına anlam verememiştim. Lina Rudolf ve Konrad’ın bulunduğu yöne doğru el salladı. Bizim masaya doğru yönelen ikilinin bizi gördükten sonra neşeleri yerine gelmiş gibiydi. Bir süre sonra masada beş kişiydik ve dersin başlamasına beş dakika olduğunu fark ettiğimizde sınıfa doğru gitmek üzere yerimizden kalktık. 
Sınıfa girdiğimizde hocamız bizi bekliyordu. Biraz yorgun ve tedirgin gibiydi. Rudolf ciddiyetten uzak bir ses tonu ile:
-Sanırım sabaha kadar orijinal çalışmalarınızla uğraştınız hocam, çok yorgun görünüyorsunuz, peki var mı ilerleme?
Rudolf’un bu sözleri karşısında hocamızdan sert bir tavır beklerken o da aynı şekilde devam etti:
-Bekle ve gör bilim dünyasını nasıl altüst edeceğimi. İnsan beynine dair bilinen her şeyi yeni baştan yazmak zorunda kalacak bilim dünyası bu çalışmadan sonra.
Rudolf, sanki hocanın çalışmasına dair bir şeyler biliyor gibiydi. Aynı şekilde hoca da sanki daha önce Rudolf’la bu konu üzerine konuşmuş gibiydi.
Sadece iyi bir eğitim almak ve başarılı bir psikolog olmak için bu yola çıkmıştım ama garip bir hava seziyordum içinde bulunduğum ortamdan. Eğitimin, bilimin dışında bir hava… Adını koyamıyordum ama bu hava beni huzursuz etmeye başlamıştı bile. Bu şehre geldiğim ilk günlerde bile bu kadar huzursuz olmamıştım. Gözümde büyümeye başlamıştı burada geçireceğim süre. Zihnimden bunlar geçerken hocamız ve Rudolf benzer şeyleri konuşmaya devam ediyordu ki Konrad da sohbete dahil oldu:
-Yıllardır çalışıyorsunuz hocam, ne zaman göreceğiz bu çalışmanın bittiğini, ne zaman altüst edeceksiniz bilim dünyasını. Beyin ve sinir sistemini artık tamamen çözdüğünüzü ve insanlığa yön vermek için yepyeni stratejiler geliştirdiğinizi söyleyip durdunuz hep. Artık biz de bilelim bu yeni stratejileri. 
Artık emindim bu cümlelerden sonra. Rudolf ve Konrad hocayı eskiden beri tanıyordu ve bu bölüme gelmelerinin bir amacı olmalıydı. Bu esnada gözüm Theresa’ya takıldı. Bir an göz göze geldik. Tedirgin bakıyordu bana. Benimle aynı düşüncelere sahip gibiydi. 
Konuşmalar bu kez üç kişi arasında geçiyordu. Hoca, bir şeyler içmek istediğini söyleyince yerimden kalktım ve:
-Ne isterseniz ben getireyim hocam, dedim. 
-Bitki çayı getirebilirsen sevinirim, dedi. Hangi bitki diye sorma, herhangi bir bitki çayı olabilir.
Dışarıya çıktığımda biraz kendime gelmiştim. İçerdeki kasvetim dağılmıştı. Biraz da ağırdan alarak yavaş yavaş gittim çay almaya ve oyalanarak döndüm. Tekrar içeri girdiğimde büyük bir sessizlik vardı. Çayı hocanın önüne bıraktım. Hoca bir yudum almıştı ki öksürmeye başladı. Anlam verememiştim bu öksürüğe fakat öksürük git gide artıyordu. Öksürüğün kesilmesi için hoca birkaç yudum daha içti çaydan fakat nafile. Kendimi suçlu gibi hissetmeye başlamıştım. 
Konrad: 
-Hocam, isterseniz sizi dışarıya çıkaralım ya da içecek başka bir şey getirelim. Hatta doktor bile çağırabiliriz, dedi fakat bunları söylerken yüzünde garip bir iticilik vardı telaş ve şaşkınlıktan öte. 
Theresa da tedirgindi, yerinden kalktı ve pencereleri açtı. Hocanın öksürüğü kesilmişti ama bir yandan terlemeye başlamıştı, eliyle kravatını gevşetmeye çalışıyor sanki nefes almakta zorlanıyordu. Tüm bu yaşananları tetikleyen şeyin benim getirdiğim çay olması ise beni iyice perişan ediyordu. Theresa kimseye sormadan ambulansı aradı ve konuşuyordu kısık sesle. Ben hareketsiz kalmıştım. Lina ve ben olanların şaşkınlığıyla ne yapacağımızı bilemeden sadece olanları izliyorduk. Lina, yere bakıyordu sadece ve korkmuş gibiydi hayli. Hocanın nefes alış verişi düzelmiş gibiydi ama halen yüzünde ter ve morarmanın etkisi vardı. Nefesini topladı ve:
-İyiyim gençler, dedi. Bana bakarak çayın bir etkisinin olmadığını söyledi. Zaman zaman bu tarz ataklar yaşadığını ama nedenini henüz anlayamadığını da ekledi. 
Bu esnada kapı çalındı. Gelenler sağlık görevlisiydi. Kimin rahatsız olduğunu bile sormadan hemen hocanın koluna tansiyon aletini taktılar çünkü ilk bakışta anlaşılıyordu onun vaziyetinden rahatsızlığı. Bir yandan ateşini ölçüyorlardı. Hocanın nabzının ve ateşinin normal olduğunu söylediler. Sağlık görevlilerinden biri hocanın önündeki bardağa baktı. Bardağı eline alarak kokladı:
-Bunu siz mi içiyordunuz hocam, diye sordu. 
-Birkaç yudum aldım ama durumumun o çayla ilgisi yok, dedi hoca. Bu cümle içimi ferahlatmıştı fakat bir yandan da sağlık görevlisinin tavrı beni tedirgin etmişti. Sağlıkçılar hocamızı hastaneye götürmek istediklerini söyledi fakat hocamızın niyeti yoktu buna. Rudolf ve Konrad da sağlıkçılardan taraf oldu ve hastaneye gitmesi için hocayı ikna etmeye çalıştılar. Hoca uygun bir vakitte uğrayacağını belirtti ve bize de dersin artık bittiğini söyledi. Başka bir gün mutlaka bu süreyi telafi ederiz, diyerek bizden de özür diledi. Odadan ayrılırken Theresa hocanın masasındaki bardağa uzandı fakat ben daha erken davrandım ve bardağı aldım. 

4
Yaşadığım şeylerin etkisiyle zaman ve mekandan uzaklaşmıştım. Ne için buradaydım, neler yaşıyordum bu tarz sorular zihnimde cevap bulamıyordu. Kendimi suçlu bile hissetmiştim ilk etapta. Elimdeki bardağa baktım, halen tutuyordum. Aslında bardağı niçin aldığımı bile bilmiyordum. Sadece Theresa benden önce uzandığı için bir refleks geliştirmiştim ama hocanın çaydan sonra öksürmesi de beni endişelendirmişti. Çayı getiren bendim. Kendimi suçluluk hissinden kurtaramıyordum düşündükçe. Bardağı atacak oldum fakat aklıma farklı bir düşünce geldi. Kendimi temize çıkarmak istiyordum belki de. Bu bardağı ve halen içinde duran bitkisel çay poşetini analiz ettirmek iyi bir düşünceydi. Böyle şeyler aklıma nerden geliyordu, bilmiyordum. Belki de hepsi bir vehimdi bunların. Çaresizdim… Okulun laboratuvarının hayli gelişmiş olduğunu biliyordum ve selamlaştığım kişiler vardı burada. Bu kez de başka sorular akın etti zihnime: Ya bu analizi niçin istediğimi sorarlarsa… Ya analiz sonucunda olumsuz bir şeyler çıkarsa… Ya analizde çıkan şeyler benim başımı belaya sokarsa… Bu düşüncelerle laboratuvarın önüne gelmiştim bile. Kapının önünde dalgın vaziyette beni gören görevlilerden biri yardımcı olup olamayacağını sordu. Ne ayaklarım bana aitti ne de zihnim. O anda kelimeler ağzımdan dökülüverdi:
-Sürekli içtiğim bir bitkisel çay var ve içeriğini çok merak ediyorum çünkü son zamanlarda beni biraz rahatsız etmeye başladı. Tahlil istesem acaba çok mu zahmet veririm size, diye düşünüyordum, dedim. Konuşan ben değildim de başka biriydi sanki. Sesim bana başkasının sesi gibi yabancı geliyordu. Hayatımda ilk kez yalan söylemeye çalışıyordum. Aslında ben çalışmıyordum, ağzımdan dökülmüştü kelimeler. 
-Aslında bir doktora gitmeniz daha iyi ama biz yine de çayın içindeki etken maddelere bakalım hem de doktora kolaylık sağlamış oluruz böylelikle, cevabını aldım. 
Elimdeki bardakla içeriye girdim. Bardaktaki bitki poşetini alan görevli benim oturmam gerektiğini ve kısa süre içinde bana dönüş yapacağını söyledi. Hatta tebessüm ederek:
-Dilerseniz farklı bitki çaylarımızdan içebilirsiniz, dedi. 
Bir yandan da hangi bölümde okuduğumu, nereli olduğumu soruyordu. Bu sorular da sorudan öte sorgulama hissi oluşturdu bende ama soğukkanlılıkla cevap veriyordum. 
Kısa süre sonra görevli gülümseyen bir yüzle döndü:
-Bitkisel çaylarda belki duymuşsundur yüzlerce böcek DNA’sı bulunur. Aradığımız tam olarak neydi bilmiyorum fakat olumsuz bir veriye rastlamadım. Şimdi sana bu çayın içeriğini söylesem hem saatlerce anlatmam gerek hem de artık bitkisel çay içmezsin. En iyisi sen doktora git, dedi. 
Bu cevap beni biraz rahatlatmıştı. Belki de hocanın kronik rahatsızlıkları vardı ve su içse bile aynı tepkiyi verecekti. Artık yurda dönmeliydim ve dinlenmeliydim. Bir daha bu konuyu düşünmemeliydim belki de. Laboratuvardan dışarıya çıkmıştım ki Konrad ve Rudolf’la göz göze geldim. Üstelik bir yere yürümüyorlar kapının önünde bekliyorlardı. Konrad korkunç bir ses tonu ile doğrudan konuya girdi:
-Seni burada bulacağımızı biliyorduk zeki kız. Theresa’nın önünden bardağı kaptığında anladık bunu. Bravo sana. 
Ben daha cevap vermeden Rudolf devam etti:
-Kendini suçlu mu hissettin küçük kız. Kıyamam sana. Ne çıktı bari tahlil sonucundan. Kaç böcek DNA’sı varmış bu çayda?
-Hiç, dedim. Hiçbir şey yok olumsuz. İşin doğrusu evet kendimi suçlu hissettim çünkü çayı ben vermiştim. 
Cesaretimi toplamıştım ve artık bütün ürkekliğim geride kalıyordu konuştukça:
-Siz benimle neden böyle konuşuyorsunuz? Bildiğiniz bir şeyler mi var? Zaten başladığımızdan beri garip davranıyorsunuz. Neler oluyor, bana da anlatın varsa bildiğiniz şeyler, dedim. 
Bu cümleleri beklemedikleri belliydi. Sözü uzatmak istemedikleri de belliydi. Hiçbir şey söylemeden yürümeye başladılar. Ben de veda etmeden ayrıldım oradan. 
Yurda döndüğümde başka biri olmuştum. Artık içimde bazı engelleri aşmış, duvarları kırmış gibi hissediyordum. Korkmuyordum, endişe etmiyordum. Kendimde sonsuz bir cesaret seziyordum. Bugün olmuştu her şey. Bugün benim için bir dönüm noktasıydı. Bu işin peşini bırakmayacaktım. En azından hocanın yaşadıkları doğal bir şeyse bile bu ikilinin tavrı hiç doğal değildi. Biraz uzanmıştım ki telefon sesiyle irkildim. Arayan Lina’ydı. Telefonu açtım, Lina beni merak ettiğini söyledi. İyi olup olmadığımı sordu. Ardından da hocaya dair sorularla devam etti. Bir şeyden haberim olmadığını söyleyince hocanın yoğun bakıma alındığını ve durumunun kritik olduğunu belirtti. Önce şaşırdım fakat artık eski ben değildim. Tez zamanda iyileşmesi için dua edeceğimi söyledim. Lina telefonu kapatmak istemiyordu, sonunda ağzından baklayı çıkardı:
-Çay getirdiğin bardağı hızla almıştın ya söylemek istediğin bir şeyler vardır belki, diye düşündüm dedi. Bu cümle açıkça bana yöneltilmiş bir suçlamaydı. Soğukkanlılığımı korumak zorundaydım:
-Sadece bir bitki çayıydı getirdiğim. Hocanın rahatsızlığının ne çayla ne de benimle bir ilgisi yok, bundan eminim, dedim. Kafamda bazı sorular var fakat bunları netleştirmek için zamana ihtiyacım var. Üstelik hoca biraz daha toparlandığında onunla da konuşacağım bu konuları, diye devam ettim. 
Lina da benden böyle bir cevap beklemiyor olmalıydı ki konuşmayı kesti. 
5
Ertesi gün okula gittiğimde neşem yerine gelmişti çünkü hocanın artık yoğun bakımdan çıktığını öğrenmiştim. Dersimize giren öteki hocalar söylemişti bunu. Güzel bir haberdi bu fakat Theresa lafı dolaştırıp döndürüp çaya getiriyordu. Hatta hocalardan birine şöyle demişti:
-Hocam, isterseniz arkadaşımız size bir bitki çayı getirsin. 
Neler oluyordu, anlamıyordum. Lina söze girdi ve:
-İsterseniz ben getireyim Hocam, dedi. Neyse ki hoca yapılan iğrenç espriyi anlamamıştı. Dersler boyunca anlatılan, konuşulan hiçbir şeyi duymamıştım sanki fakat Lina ile konuşmaya ihtiyacım vardı. En azından dünkü telefon konuşmasının açıklamasını almalıydım ondan. Ders çıkışında Lina’ya birlikte yürüme teklifinde bulundum ve kabul etti. Önce dünkü telefon konuşmasını sordum. Lina biraz mahcup gibiydi. Aslında beni suçlamak gibi bir niyetinin olmadığını fakat telefon görüşmesi yapmasını Theresa’nın istediğini söyledi. Hatta telefon görüşmesi esnasında yanında olduğunu söyledi. En azından şunu netleştirmiştik Theresa, Rudolf ve Konrad birlikte hareket ediyorlardı fakat Lina’da benimle birlikte hareket edecek cesaret var mıydı? Bilmiyordum. Lina olmasa bile ben kendimde hepsiyle, herkesle mücadele edecek gücü hissediyordum. Bir süre sessiz kaldıktan sonra düşüncelerimi Lina’ya aktardım. Lina önce tedirgin oldu fakat cesaret bulaşıcı bir şeydi. Benim konuşmalarımdan, üslubumdan o da etkilenmişti ve yanımda olduğunu söyledi. Sibylle’yi hatırladım o anda. Keşke Lina’nın yerinde o olsaydı, diye aklımdan geçti. Zaten kaç gündür onun da sesini duymamıştım ve aramam, konuşmam gerekiyordu. Lina ile vedalaştık fakat onu tek bırakmak da istemiyordum. Her an irtibatta olmak istediğimi söyledim. Olumlu ya da olumsuz her durumda beni aramasını ya da bana mesaj yazmasını söyledim. Daha sonra ona Sibylle’den bahsetmeye başladım. İki gündür yaşadıklarımızdan sonra farklı şeylerden konuşmak iyi gelmişti. Konuştukça açılıyordum ve Lina’nın da yüzünde bir aydınlanma oluyordu. Bir an durdu ve şöyle dedi:
-Sibylle’nin yokluğunu sana hissettirmeyeceğime inanabilirsin. 
Bu cümle beni bir anda duygusal bir havaya itti. Ansızın Lina’ya sarılma ihtiyacı hissettim. 
Sarıldıktan sonra Lina şöyle dedi:
-Sen de bana Maja’nın yokluğunu hissettirmeyeceksin değil mi?
-Maja kim, diye sordum ve yeni bir sohbet başladı. Bu sohbetlerin, yakınlığın bitmeyeceğini anladığım an Lina’ya yemeğe birlikte gitmeyi teklif ettim. Yol boyu ve yemekte Maja’dan konuştuk. Maja, Lina’nın hem akrabası hem de arkadaşıydı ama başka bir şehre göçeli yıllar olmuştu ve hâlen onun yokluğunu hissediyordu. 
Vakit akşam olduğunda ikimiz de huzurluyduk, güçlü ve ümitliydik. Sorunların üstesinden geleceğimize ve güzel bir öğrencilik dönemi yaşayacağımıza dair olumlu hisler vardı içimizde. Vakit hayli geç olmuştu, Lina ile ayrıldık. Artık uyku zamanıydı benim için. Günler sonra ilk kez yorucu fakat huzurlu bir günü geride bırakmıştım. 

Odama döndüğümde kendimi güçlü hissediyordum. Olayları yeniden zihnimden geçirmeye başladım. Düşünceler birbirini kovalıyordu kafamda.  Konrad ve Rudolf’un yaşadığımız sorunlarla bir ilgisi olduğunu başından beri seziyordum. Eğer bir ilgisi bile yoksa bunlar sıradan öğrenciler değildi. Herkesin hikayesini bilmek ihtiyacı hissetmiştim. Benim bir hikayem vardı bu bölüme gelirken fakat Theresa, Konrad ve Rudolf’un hikayelerini merak ediyordum. Sınıf arkadaşlarımı tanımak zorundaydım. Aslında böyle bir zorunluluk yoktu fakat kendimi savunmasız hissetmemek için bunu yapmalıydım. Hatta bunu derslerden birinde dile getirmeliydim. Eskiden öğretmenler geleceğe dair planlarımızı sorar, ailemizin işini öğrenir ve bir tanışma dersi olurdu. Biz tanışmadan doğrudan doğruya derse başlamıştık, hem de ne ders… 
Nasıl uyuduğumu ve uyandığımı hatırlamadan yeni gün başlamıştı bile. Üstelik Theresa’nın telefonuyla başlamıştı. Dünkü iyimserliğimden eser kalmamıştı. Theresa bir yandan ağlıyor bir yandan da hocamızın öldüğünü haber veriyordu. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Oysa daha yakın zaman önce yoğun bakımdan çıkmıştı. Her şey iyi olacak diye düşünüyordum. Theresa hocanın ölümünün şaibeli olduğunu da söyledi. Otopsi nedeniyle cenaze işlemlerinin bir süre gecikeceğini de ekledi. Şaibe meselesini tam olarak anlamamıştım. Hastane odasının hayli dağınık olduğunu ve boğuşma izlerine rastlandığını söylüyordu Theresa. Nedense gözümün önüne Konrad ve Rudolf geldi. Belki de ön yargılı biri olmuştum. Durup dururken masum insanları suçlamak gibi bir huyum önceden yoktu. Kendimle konuşmaya devam ettim. Masum insanlar mı? Ben yargıç değildim fakat yargılar peşi peşine sıralanıyordu zihnimde. Hocayla Konrad ve Rudolf’un boğuşmaları zihnimden geçiyordu. Ruh sağlığım bozulmuştu belki de. Hazırlanıp dışarı çıkmalıydım ama önce Lina’yı aramam gerekiyordu. Bu esnada Lina benden önce davrandı ve bugün görüşemeyeceğimizi söyledi. Oysa ona her zamankinden daha çok ihtiyacım vardı. Daha dün sürekli irtibatta olma sözü vermiştik birbirimize. Nedenini sorduğumda ise yüzeysel cevaplar verdi. Kendini iyi hissetmediğini söylüyordu. Hocanın ölümünden haberi olup olmadığını sordum. Bu haber karşısında çok şaşırdı ve daha da kötü olduğunu söyledi. Aslında kötüyse benimle görüşmeliydi fakat ısrarla görüşmek istemediğini söylüyordu. Daha fazla ısrar etmedim. 
Fakülteye doğru yola çıktım. Açtım ama umurumda bile değildi bu durum. Ne yapacağımı bilemeden ilerliyordum. Fakülteye ulaştığımda herkes sessizdi, her yer sessizdi. Tıp fakültesinin bulunduğu yerde uzaktan hareketlilik görünüyordu fakat bizim fakülteye büyük bir sessizlik çökmüştü. Derslerin yapılmayacağı belliydi. Sınıfa doğru ilerlediğimde sınıfın kapısında derslerin iptal edildiği yazısını gördüm fakat içerden sesler geliyordu. İçeri girip girmemekte tereddüt yaşıyordum. İstemeden konuşmaları dinlemek zorunda kaldım. Sesler Konrad ve Rudolf’a benziyordu. Arada bir çıkan tiz ses de Theresa’ya ait olmalıydı. Zaman zaman sesler bağırtıya dönüşüyordu. Konuşmalardan anladığım kadarıyla konu hocanın ölümüydü. Theresa sinirliydi. Konrad ve Rudolf onu yatıştırmaya çalışıyordu ve biri şöyle diyordu: 
-Daha yolun başındayız ve senin şu tavrına bak. Biz buraya ne için geldik onu hatırla. 
Zihnimdeki taşlar yerine oturuyordu fakat kapıya daha fazla yaklaşmak da istemiyordum. Theresa bölümü bırakacağını ve başka bir şehre gideceğini söylüyor, Konrad ise bunun daha çok dikkat çekeceğini düşünüyordu. Hayatımda ilk kez kapı dinliyordum ve kendime bunu yakıştıramıyordum. Evet, çok değişmiştim kısa zamanda. Meseleyi anlamak için kapıdan ayrılmamam gerekiyordu. Nasıl olsa etrafta da kimseler yoktu. 


4 Aralık 2025 Perşembe

BÜYÜK OYUN

 Yasin Kesürük

Oyun denildiğinde aklınıza ne geliyor? Büyük ihtimalle çoğu insanın aklına öncelikle dijital ortamlardaki oyunlar gelecektir. Telefonlarda, tabletlerde ve bilgisayarlarda oynanan ve günümüzde kimi insanların boş iş olarak gördüğü kimileri için ise hayatın anlamı sayılabilecek bir uğraş. Teknolojinin bir kısmı müzik ve sinema üzerinden ilerliyor büyük kısmı ise oyunlar üzerinden. Hatta artık oyunlar sinema ve müzik kısmını da içeriyor. Oyunların da senaryosu, jenerik müziği var. Oyunlar hayatın asıl noktası olma yolunda ilerliyor. Oyun eksenli diziler, filmler bile çıkıyor. 
Oysa bundan yirmi otuz sene önce oyun denilince aklınıza ne geliyor sorusu yöneltildiğinde mahalle aralarında oynanan oyunlar gelirdi ihtimal insanların aklına. Bazen iki taş bir çomak bazen sadece bir ip ya da yere şekiller çizebilen bir tebeşir… Bazen hiçbir şeye gerek kalmadan oynanan oyunlar…  Hayal gücüne bağlı oyunlar, strateji oyunları, zeka oyunları, belli bir düzlemde oynanan tavla, satranç gibi oyunlar… 
Bir de folklor oyunları var elbette. İhtimal yine eski yıllarda yöreden yöreye değişen, renkli ve çok sesli oyunlar. 
Oyun kelimesi çağlardan çağlara bile değil yıllardan yıllara göre anlam değiştiren, yeni anlamlar kazanan bir yapıya sahip. 
Belki de gerçek oyun hayatın ta kendisi. Her şeyiyle öyle örtüşüyor ve gerçekçi ki. Tıpkı günümüzdeki oyunlarda olduğu gibi her şey bir simülasyon hâlinde yaşanıyor. Mekanlar, kahramanlar, sonuçlar, dostlar, düşmanlar… Ya da hayatımızı mı oyun haline getirmeye çalışıyoruz acaba? Daha mutlu olmak için ve hayatımızı daha yaşanılabilir kılmak için… Her dönemde oyun algısının hiç değişmemesinin sebebi belki de bu: Hayat bir kurmaca oyundan ibaret aslında. Yani hayat ve oyun ikisi de bir gerçeğin iki farklı ismi ya da bir simülasyonun iki farklı ismi. Hayatın yerine oyunu, oyunun yerine hayatı rahatlıkla koyabiliyoruz ve bu yüzden oyunlar hayatımızda hep olacak, sokak aralarında, ekranlarda, kağıtlarda ya da zihinlerde. Oyunlarla yaşayacak insanlık, sonsuza kadar. 
Oyun, denildiğinde sizin aklınıza ne geliyor bilmem lakin benim aklıma çok şey geliyor. Hayatın kendisi geliyor, yaşananlar ve yaşanma ihtimali olanlar geliyor. Her şey koca bir oyun hatta yazmak bile. 


AİT OLUNAN YER

Asya Zoroğlu


Yıllarca savrulur insan yel ile
Savaşır durmadan acı sel ile
Konuşur dertleri yanık tel ile
Hasret çeker bilinmedik el ile

Fırtına diner, deniz durulur,
Her parça yerine tam oturur,
Benlik o sükûnet ile korunur,
İnsan ait olduğu yerde bulunur.

Ben

 Asya Zoroğlu


Ne savaşlar verildi benim için
Ne de ağlandı için için
Çiçeğim soldu diye üzülmedim
Çiçeğim hiç açmadı ki benim

Güzelsin, denildi lakin
Var eksiğin
Mesela değilsin hiç narin
Bilmiyorum
Bu dünyaya neden geldim
Zincire vurulmuş bütün hevesim

Nereye

 Asya Zoroğlu

Madem yaşayacağız beraber
Düşe kalka yürüyeceğiz belki de
Neden bu acele
Bana sormadan nereye

Madem edeceksin beni derbeder
Nefes bile aldırmayacaksın belki de
Ne bu velvele
Bana sormadan
Nereye

Gibi

 Asya Zoroğlu

Birazcık resim gibi
Belki yağlı boya
Birazcık şiir gibi
Bir parça mısra

Birazcık büyü gibi
Eski bir kitaptan çıkmışçasına
Birazcık kendim gibi
Bir sen varsın karşımda

Kayan Yıldız

 Asya Zoroğlu

Hâlâ arıyorum seni
Kalabalıklarda
Boşluklarda
Yükselen bulutlarda

Tüm şehrin sesi
Geçen arabalarda
Kavisli yollarda
Kayan yıldızlarda

Kulaklarda bir ezgi
Hâlâ aklımda
Git desem de
Sen bu sözüme 
Lütfen inanma

Ayıp

 Asya Zoroğlu


Bir anlık düş, bir kısa iz
Bir elvedadan bile aciz
Yeltenemez arkasına bakmaya
Sen de anıların üstünü çiz

Bir bakış, bir yarım söz
Bir çift mavi ıslak göz
Ne duman ne de bir mey
Dişe diş ise göze göz

Yağmurlar

Asya Zoroğlu

Değmiş yağmur saçlarına
Yakışır hüzün gözyaşlarına
Git desem de
Sen yine de
Kal yanımda

22 Ekim 2025 Çarşamba

BEKLENMEDİK TANIŞMA

 Yeni bir okula, sınıfa başlamanın heyecanı tüm öğrencilerin gözlerinden okunuyordu. Herkes daha derse girmeden birbiriyle tanışmıştı. Zaten bazıları da birbirini ortaokuldan tanıyordu. Yabancı öğrenci çok azdı ve bir süre konuşan herkes mutlaka ortak tanıdıklar buluyordu. 
İlk ders başladığında öğretmen yoklama alırken Rüknettin’e gelmişti sıra. Rüknettin Umursamaz… Herkes sağa sola baktı bu garip ad ve soyadın kime ait olduğunu görebilmek için fakat kimseden ses çıkmamıştı. Gün boyu diğer öğretmenlerin aldıkları yoklamalarda da bu ad hep “yok” yazılmıştı. 
Belki de okulun ilk günü olduğu için gelmemiştir Rüknettin, diye düşündü sınıf arkadaşları. Öğretmenler ise şimdiden öğrenmişti bu adı. ilk gün tüm öğrenciler kaynaşmıştı bile Rüknettin hariç.
Okulun ikinci günü tüm gözler sınıfta yeni bir yüz aradı ancak yeni kimse yoktu. Bu durum gün boyunca Rüknettin Umursamaz’ın yoklama fişine işlenmesi demekti. Artık sınıf başkanı numarasını da ezberlemişti Rüknettin’in. Öğretmen yoklama almaya başlar başlamaz:
-1313 Rüknettin Umursamaz sınıfta yok hocam, diyordu.
Ertesi günlerde bu numarayı öğretmenler de ezberlemişti ve yoklama alınırken şaka konusu oluyordu:
-Umursamaz, bugün de okulu umursamadı galiba…
Kimsenin umurunda değildi Umursamaz Rüknettin. Hatta sınıf öğretmeni bile Rüknettin’in bir süre yok yazıldıktan sonra devamsızlıktan sınıfta kalacağını ve adının listeden silineceğini söylüyordu. 
Yirmi kişilik sınıfta Rüknettin’in yokluğunu umursayan yalnızca Salim’di. Salim, diğer arkadaşları gibi Rüknettin’in artık gelmeyeceğini düşünmüyor, her sabah sınıfa girmeden önce ve sınıfa girince okulda, sınıfta yeni bir yüz arıyordu. Bir gün Rüknettin gelecek ve onun en yakın arkadaşı olacaktı. Bir gün Rüknettin gelecek ve şöyle diyecekti:
-Tedavim yeni bitti, bacağım kırılmıştı ve artık aranızdayım. 
Veya:
-Bu şehre yeni taşındık ve okula başlamam biraz vakit aldı. Merhaba ben Rüknettin, diyerek kendini tanıtacaktı. 
Rüknettin kesinlikle çalışkan bir öğrenciydi. Okula başlar başlamaz kendi yokken işlenen konuları mutlaka bir çırpıda öğrenecekti. Hatta bu konuları sınıf arkadaşlarından bile iyi biliyordu. Rüknettin, uzun boylu bir çocuktu muhakkak. Çok kitap okuyordu ve belki şiir bile yazıyordu. Rüknettin mutlaka okula başlayacak ve Salim’in en iyi arkadaşı olacaktı. Sırf bu düşünceyle Salim kaç gündür tek oturuyordu sırasında. Yanında Rüknettin oturacaktı. Kantinde de tek başına oturuyordu, Rüknettin gelince onunla çay içecekti. 
Zaman zaman ailesine de bahsediyordu Rüknettin’den ve ailesi her gün soruyordu:
-Rüknettin bugün okula geldi mi?
-Gelmedi ama mutlaka gelecek, diyordu Salim. 
Günler böyle geçiyordu. Kimse umursamıyordu Rüknettin Umursamaz’ı Salim dışında. Birkaç hafta geride kalmıştı bile. Zaman zaman Salim de umutsuzluğa kapılmaya başlamıştı artık. Belki de boşu boşuna umursuyordu Rüknettin’i çünkü sınıfta kimseyle yakın arkadaşlık kuramamıştı. Tek başına oturuyor, tek başına geziyordu. Arkadaşları Rüknettin gibi Salim’i de umursamaz olmuştu. 
Dönemin ilk boş dersiydi. İngilizce öğretmeni grip olduğu için bir hafta rapor almıştı ve dersler boş geçecekti. İlk ders nöbetçi öğretmen sınıfta biraz oturmuş ancak ikinci ders öğrencilerin kantine geçebileceğini söylemişti. Salim her zaman olduğu gibi kantinde boş bir masa buldu ve oturdu. Yine Rüknettin gelmişti aklına ancak o da artık umursamıyordu. Neler düşünmüştü onun hakkında. Belki de Rüknettin kayıptı. Hatta okula gelirken kaybolmuştu ve ailesi perişandı. Belki de Rüknettin özel okula geçmişti ve kaydı silinmek üzereydi. Belki de Rüknettin diye biri hiç yoktu. Bu mümkün müydü? Neden olmasın, Rüknettin Salim’in zihninde kendiliğinden belirmiş bir umursama hastalığının adıydı belki de. 
Bunalmıştı bunları düşünürken. Ders çalışmalı, kendini derslere vermeli ve bu ruh halinden kurtulmalıydı. Aldığı çayı yarıya kadar içebilmişti daha fazla içemiyordu. Tam yerinden kalkacaktı ki karşısındaki sandalyeye kantinde çalışan çocuk oturdu. Çocuğu ilk kez bu kadar yakından görüyordu ve kendiyle aynı yaşlardaydı. Çocuk sevecen bir ses tonuyla:
-Günlerdir tek başına oturup çay içiyorsun. Senin sınıf arkadaşın yok mu hiç? Dikkatimi çekti bu durum ve karşına bu yüzden oturdum, dedi. 
Salim şaşırmıştı bu durum karşısında. 
-Bir arkadaşım var aslında ama okula gelmiyor, dedi. Okula geldiğinde karşımda oturacak. Hatta sınıfta bile yanımda yer ayırdım ama gelmiyor nedense. 
Küçük bir suskunluğun ardından Salim devam etti:
-Galiba yakın yaşlardayız. Sen okula gitmiyor musun, neden burada çalışıyorsun, diye sordu. 
Sohbet ilerlemeye başlamıştı. Salim, kantinin asıl sahibinin bu çocuğun babası olduğunu öğrendi. Zil çalmak üzereydi. Birazdan kantin pazar yerine dönecekti. Babası çocuğa seslendi:
-Rüknettin, birazdan zil çalacak, masaları silmeyi unutma. 
Salim’in birdenbire rengi atmıştı. Çocuk masadan kalkarken elini uzattı:
-Ben Rüknettin. Rüknettin Umursamaz. Senin adın neydi?
Salim, elini bile uzatmayı unuttu. Bir rüyada, bir hayal aleminin içinde gibiydi. Bir yandan sandalyeden kalkarken kısık bir sesle:
-Salim, dedi ve ardına bakmadan koşarak sınıfına çıktı. 
Rüknettin herkesten çok okulu umursayan biriydi demek ki ve herkesten önce okula gelip herkes gittikten sonra okuldan ayrılıyordu. Salim'in kafası hayli karışıktı. Neden hiçbir öğretmen bu durumdan haberdar değildi. Bu gerçeği sınıf arkadaşlarıyla paylaşmalı mıydı? Ne değişecekti ki? Kimse umursamazdı nasıl olsa. Sınıfına ulaştığında önce kendine yeni bir sıra bulmayı düşündü. Kendisi gibi tek oturan birkaç kişi vardı. Her gün sırayla onlardan birinin yanına oturmak iyi bir fikirdi. Bu esnada nöbetçi öğretmen sınıf defterini ve yoklama fişini doldurmak için gelmişti. Salim, yoklama fişini öğretmene uzatırken sınıf listesi gözüne ilişti. 1313 Rüknettin Umursamaz adını arada gözleri listede fakat bulumadı.