Yusuf Kerem Köse
Yasin için satranç çok önemliydi ve bu oyunu oynadıkça hayranlığı daha da artıyordu. Hayatını resmen satranç üzerine kurmuş gibiydi. Aslında hayatının her aşamasında satranç olsun istiyordu fakat bu mümkün değildi. Her gün gitmek zorunda olduğu bir okulu vardı. Uflaya puflaya okuluna gidiyor, dersler boşunca sıkılıyor ve böyle zamanlarda yine satranca sığınıyordu. Akşam eve döner dönmez satranç takımını çıkarıyordu. Her gün için farklı bir takımı vardı. Kimi piyonları camdan kiminin ahşaptan kiminin plastiktendi bu takımların. Ebadı da farklı farklıydı takımlarının. Cebine sığacak kadar küçük olanları da vardı çantaya sığmayacak kadar büyük olanları da. Neyse ki ilk dönemin son gününü de geride bırakmıştı. Yarıyıl tatili başlamıştı ve on beş gün boyunca yalnızca satrançla ilgileneceği için heyecanlıydı. Ayrıca tatilin son günü bir satranç turnuvasına katılması gerekiyordu. Bu turnuvaya hazırlanıyor, her gün biraz daha fazla çaba gösteriyordu.
Tatilin nasıl geçtiğini anlamadı bile. Kocaman iki hafta iki saat gibi geride kalmış ve büyük gün gelmişti. Bu turnuvaya çok çalışmıştı ve hedefi kesinlikle birinci olmaktı. İkincilik bile üzerdi onu, yalnızca birinci olmalıydı. Turnuvada ilk rakiplerini çok kolay bir şekilde yenerek tur atlamıştı. Evet, kendinden emindi fakat bu kadar kolay olacağını da hiç tahmin etmemişti. Yarı finaldeki rakibini de zorlanmadan yendi. Artık finaldeydi. Final, önceki turlar kadar kolay olmayabilirdi. Dikkatle hareket etmeliydi, her hamlesini iyice düşünmeliydi. Rakibi kolay lokmaya benzemiyordu. Finalde olmayı hak eden bir duruşu vardı ve Yasin’i biraz endişelendiriyordu onun bu tavrı. Endişe ile hareket ettiği için sürekli hata yapmaya başlamıştı. Hamlesinden sonra hatasını görüyordu ama dönüşü yoktu bu hamlelerin. Oyunun sonuna doğru parmakla sayılacak kadar az taşı kalmıştı. Elindeki tek kozu olan kaleyi de rakibine kaptırınca mat olmuştu. Etraftaki seyircileri görmese ağlayacaktı, o kadar morali bozulmuş ve canı sıkılmıştı ki… Yenilmesine üzülmemişti aslında, göz göre göre yaptığı hatalar onu mahvediyordu. Rakibinin elini bile sıkmadan oyun masasından kalktı ve binadan ayrıldı.
Yol boyunca dudaklarını ısırıyor, yumruklarını sıkıyor, gözlerine biriken damlaların yanağına inmemesi için çaba sarf ediyordu. Bir yandan da terliyordu. Evine ulaştığında kimseye bir şey söylemeden odasına gitti, yatağına yüzükoyun kendini bıraktı ve yumruklarını sıktı. Dakikalardır tuttuğu gözyaşlarına artık hakim olamıyordu. Tek suçlu kendisiydi ve bunu düşünmekten yorulmuştu. Bir süre sonra yorgunluktan baygın düşmüştü. Uyuyor gibiydi ama uyku sayılmazdı bu, sadece gözleri ve zihni kapalıydı.
Ertesi sabah uyandığında saat on olmuştu. Okula geç epey geç kalmıştı. annesi ve babası da onu uyandırmamıştı çünkü onlar da uykudaydı. Alarm kurmadıkları için uyanamamış, onlar da işlerine geç kalmıştı. Yasin önce anne babasını uyandırdı, onların hazırlanmasını bekleyemezdi, bir an evvel okula ulaşmalıydı. Anne ve babası işe gitmek için hazırlıklarını bitirdiklerinde Yasin okula ulaşmıştı bile. Nefes nefese okula gelmişti gelmesine ama bir gariplik vardı kendinde. Bir süre sonra garipliği fark etti. Okul üniforması yerine eşofman ve terlikle gelmişti okula. Dün yaşadığı mağlubiyetin ezici etkisini halen üzerinden atamamıştı. Dünyası karmakarışıktı. Bu kadarıyla kalsa neyse… Eşofman ve terlikle sınıfın kapısını açmış ve dersin ortasında bulmuştu kendini. Öğretmen öfkeyle bakıyordu, arkadaşları ise gülmemek için kendilerini zor tutuyorlardı. Öğretmen sert bir sesle Yasin’e seslendi:
-Dersin tam ortasında içeriye giriyorsun hem de kapıyı vurmadan. Haydi, vurdun da duymadık diyelim, bu kıyafet ne kuzum? Yataktan kalkıp okula mı ışınlandın? Seni bu halde derse kabul edemem ama aileni aramalıyım önce, dedi.
Yasin, eşofmanla öğretmen masasının önünde duruyordu. Arkadaşları kıs kıs gülüyordu. Bu esnada öğretmeni, Yasin’in babası ile konuşmaya başlamıştı bile telefonda. Babası, sabah geç uyandıklarını ve Yasin’in okula nasıl gittiğine dikkat etmediklerini söylüyordu. Telefon kapandığında öğretmen devam etti:
-Yasin, bu yaptığın gerçekten kötü bir davranış. Bu yüzden sonraki dersimizde tüm sınıfa tatlı ısmarlama cezası veriyorum sana. Şimdi geç ve en arka sıraya otur fakat yürürken terliklerini sürüme lütfen, dedi.
Öğretmenin son hamlesi Yasin’e yeniden dünü hatırlattı. Bir kez daha mat olmuştu Yasin. Peş peşe iki gün mat olmanın acısını kimse bilmeyecekti. Arkadaşlarına anlatmayacaktı dünkü mağlubiyetini. Zaten Yasin’in satranç düşkünlüğünden haberleri bile yoktu. Yasin arkadaşlarının oturduğu sıralara bakarken kaleyi, veziri, atı aradı gözleriyle fakat bir anlamı yoktu ki… Yerine oturduğunda ayaklarına baktı küçük bir mutluluk duydu. Çorapları ayağındaydı. Yalınayak olsa daha da mahcup olacaktı. İlk kez çorapla yatmak işe yaramıştı.