yusuf kerem köse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yusuf kerem köse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2026 Perşembe

MORAL

Yusuf Kerem Köse
 
Bana sorarsanız çok hassas bir şey olmalı
Moral dedikleri
Çünkü bozuluyor sürekli
Benim moralim değilse de başkalarınınki

Bir insanın saatinin bozuk olması
İyidir moralinin bozuk olmasından
Ya da telefonunun bozuk olması
İyidir moralinin bozuk olmasından 
Ancak bazen bozulan bir telefon
Sebep olabilir moral bozukluğuna

Morali bozulunca insan
Ne yazmak istiyor ne konuşmak
Sadece uyumak istiyor
Ya da dolaşmak yollarda
Morali
Bozulunca
İnsan

28 Şubat 2026 Cumartesi

BEKLENMEDİK KAZA

 Yusuf Kerem Köse
                                                                                "ı"sız lipogram çalışması

Bu kulüp, onun ilk profesyonel basketbol kulübüydü. Küçüklüğünden beri hayaliydi bu kulüpte oynamak. Bu sene 27’sine gelmişti. Normalde basketbolcular 20-25 yaş dönemlerinde basketbolcu olurdu ama o geç keşfedilmişti. Kulübe daha dün girmişti. Henüz bu şehirde bir evi yoktu, bu yüzden caddede bulunan bir otele yerleşti. Hemen otele geçti ve üstünü değiştirdi. Yatağa oturdu. Telefonunu kurcalarken ona mesajlar geldiğini fark etti. Şehirdeki gençler onu tebrik etmiş ve bu kulüpte harika performans göstereceğini söyleyerek ona moral vermişti. Bunu görünce çok mutlu oldu. Günü muhteşemdi resmen. Haftaya ilk antrenman saatine girecek idi. Telefonu yerine koydu ve deri bir uyku çekti…  

Antrenman günü gelmişti. İlk defa kulüpteki diğer oyuncular ile tanışacak idi. Antrenmana ilk girişte diğer oyuncular ona “Merhaba”, “Selam” gibi laflar söylüyordu. Antrenmanda da muhteşem oynuyordu, taraftarlardan top her ona geldiğinde onu takdir edercesine sesler yükseliyorlar idi. Tam bir smaca daha kalkarken beline darbe yiyene kadar her şey mükemmel gibiydi…

Hastanedeydi. Kulüptekiler, sevdikleri, ailesi de orada idi. Onu görünce hemen hepsi bir anda “Geçmiş olsun!” dedi. İlk antrenmandan belini incitmişti. Bu onun moralini bozmuştu. Bu nedenle 3 ay sahalardan uzak kalacak idi. Yine de olaya iyi tarafından bakacak oldu, artık ev almaya vakti var idi.

KARDEŞTEN ÖTE

Yusuf Kerem Köse
                           "o"suz lipogram çalışması

En yakın arkadaşım ile biz                                             
Ayrılmaz bir ikili gibiyiz.
Kimi zaman birbirimizi tamamlayan,
İki bulmaca parçası gibi.

Benden asla uzaklaşma,
Sevgili arkadaşım,
Eğer sen ayrılırsan benden,
Nasıl yaşarım acep nasıl?

Birbirimizden hiç ayrılmayalım,
Canım arkadaşım.
Ölene dek,
Hep kardeş kalalım.

TARZ MESELESİ

Yusuf Kerem Köse

                                 "ö"süz lipogram çalışması

Herkes farklı dünyada
Kimi siyah, kimi beyaz
Kimi sakin, kimi yaramaz
Kıymetli olan
İnsanız hepimiz, bu şaşmaz

Farklılık güzelleştirir hayatı
İnsanlar duymalıdır herkese saygı
Gruplandırılmamalıdır kimse ayrı ayrı
Olmasın kimsede dışlanma kaygısı

Ha siyah ha beyaz
Ha elinde kaval ha elinde saz
Artık anladım ki
Herkes farklı bir tarz










DEĞİŞİK SABAH


Yusuf Kerem Köse

                                                            "ü"süz lipogram çalışması
Her zaman aynı şeyleri yaşıyordu. Yataktan kalk, kıyafetlerini giy, okula git, okuldan gel… Artık bir şeylerin değişmesi gerektiği fikrindeydi, bunu annesi ve babasıyla paylaştı ama onu pek ciddiye almadılar. Fakat bu çok önemli bir problemdi. Bu onun en çok korktuğu şeylerden biriydi, ya hayatının sonuna kadar hep aynı şeyler tekrar ederse? Buna bir çare bulmalıydı. İlk denediği şey, akşam pijamalarını giymeyip okul kıyafetleri ile yatmaktı. Bu sayede sabah kıyafetlerini değiştirmesi gerekmeyecek ve aynı sabahı yaşamayacaktı. Fakat bu fikir annesini pek sevindirmemişti, kendisi uyumadan önce oğlunu kontrol etmiş ve onun okul kıyafetleriyle yattığını fark edince sinirlenmiş ve hemen pijamalarını giymesini söylemişti. İlhan istemese de annesini dinledi zira dinlemezse ne olacağını biliyordu ve bunların yaşanmasını hiç ama hiç istemiyordu. O nedenle istemeyerek de olsa pijamasını giydi. Hemen bir şeyler bulmalıydı, ne de olsa yarın diğerlerinden farklı olmalıydı. Bunlara kafa yorarken aklına harika bir fikir geldi. Eğer o akşam uyumazsa adeta yeni bir çağa uyanırdı, hayatında bir şeyler değişirdi. Bu fikir onu çok mutlu etti. Ancak uyumamak için vakit geçireceği şeyler bulmalıydı. Eline en sevdiği kitabı aldı ve onu okumaya başladı. Daha kitabın yarısına gelmiş iken gözleri uyku ile dolmaya başlamıştı bile, uyumamaya çalışıyordu fakat gözleri istemsizce kapanıyordu. Uyuma isteği bedenini ele geçirmişti adeta…
Sabah uyandığında kan ter içerisindeydi. Her yeri terlemişti ve sesi kısılmıştı. Annesi hemen bir ağrı kesici içirdi ona. İlhan’a “bence okula gitme” dedi. Zaten İlhan’ın ayağa kalkacak hali bile yoktu. Bu teklifi kabul etti. Annesi ve babası ona veda edip işe gittikten sonra aklına geldi ki aslında sabahını değiştirmeyi başarmıştı. Okula gitmemişti ancak hasta olmuştu ve bu onu rahatsız etmişti, galiba bir daha hayatını değiştirmek gibi olur olmadık saçma işlere bulaşmayacaktı.

NEYSE Kİ…

 Yusuf Kerem Köse
                                                                        "lipogram tekniği ile yazıldı, u'suz"


Yakın zamana kadar teknoloji o kadar gelişmemişti. Bizim şimdi kolayca elde edebileceğimiz şeyler o zamanlarda hayal bile edilemezdi. Örneğin o zamanlar Aya çıkmak imkânsız bir hayal gibi gelirdi; ama şimdi neredeyse her ülkeden insanlar aya çıkmayı başarıyor. Ya da eskiden insanlar her işi kendileri yapardı, ama şimdi insanların birçok işini robotlar yapabiliyor. Şimdi hikâyenin asıl meselesine gelelim. Hikâyemizin kahramanı; teknoloji ile yakından ilgilenen, meraklı, 15-16 yaşlarındaki Erdem.
 Erdem, o gün olacaklardan habersiz yatağına yatıyor ve gözlerini kapıyor. Ama sabah kendine geldiğinde o sıcak yatağında değil, üstü yırtık bir bezle örtülmüş eski püskü bir tahta parçasında kalkıyor ayağa. İlk başta olayın ciddiyetini anlamıyor, belki de fazla yattım, ben yatarken ailemin köyde acil işi çıktı ve beni de getirdiler, diye düşünüyor. Etrafı biraz inceliyor ve köyü olmadığını fark ediyor.  Çok farklı bir ortamdaydı. Köyü şehirlere göre biraz daha çağ dışı olsa da yine de teknoloji vardı az da olsa. Fakat o yerde hiçbir şey görünmüyor idi. Ayrıca dilleri de farklı gibiydi. Arapçaya benzer yazılar vardı birçok yerde. Erdem, gördüğü şeylere inanmak istemiyor, ona tanıdık gelen şeylerle karşılaşmaya çalışıyor, aynı zamanda nerde olabileceğini anlamak için etrafa bakınıyor iken bir ses işitti; o sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştı. Düşünmeye başladı. Ses hayli yakınındaydı. Tok ve teneke kazıntısını andıran ses Erdem’i etkilemişti. Türkiye’de böyle kelimeler söylenilmezdi. Rüyada olmalıydı, kendini birkaç kez cimcikledi ama faydası olmadı. Rüyada falan değildi, gerçekti yaşadıkları. Kaygı ve dehşet bedenini tamamen sarmıştı. Yoldan geçen birine kendini ifade etmeye, nerde yaşadığını sormaya çalıştı. Belli ki aynı dili söylemiyorlardı. Erdem, ailesinin hattını bilmekte idi. Adam anlamayınca el hareketleriyle telefon işareti yaptı, kayıp düştüğünü anlatmaya çalıştı. Adam anlamadı, fazla da önemsemedi ve hemen oradan ayrıldı.  Erdem üzülmüştü, çaresiz kaldığını hissetmeye başlamıştı. Kendini, yaklaşık 15 dakika önce yatıyorken yararlandığı örtüyle kendini sardı. Mevsim sonbahar olmalıydı. Biraz serindi çünkü. Kaygısı biraz azaldıktan sonra, aslında yazıları aslında anlayabildiğini fark etti. Nasıl yaptığını anlamamıştı. Aslında bilmemişti o dili hayatı sürece ama şimdi anlıyor idi. Sanki beynine yüklenmişti bir anda.  Büyük bir levha vardı köyün tam ortasında. O yazıyı anlamaya gayret etti. Biraz çabaladıktan sonra kavramayı başardı. Levhada “Kasabamıza Hoş geldiniz” yazıyor idi. Peki asıl mesele, kasabanın adı neydi? Araştırmaya başladı. Yazılar arıyor idi. Ne de olsa bilmediği bir şekilde anlayabiliyor idi yazan yazıları. Kasabanın neredeyse yarısını dolaştı, ama ne fayda… Kasaba adı yok idi hiçbir yerde. O an aklına müthiş bir fikir geldi. Birçok yerde birçok yazı yazıyor ve anlayabiliyor idi yazıları. “Neredeyiz şimdi?” kelimelerini toplayabilirse yoldan geçen insanlara kendilerini ifade edebilirdi. Kelimeleri aramaya başladı. Sokağın her tarafında yazılar vardı, ama aradıklarını göremiyor idi. Etrafta biraz gezindikten sonra biraz biraz elde etmişti aradığı kelimeleri.  O sırada gördüğü herkesten bilgi istedi, ama hiç kimse cevap bile vermiyor idi köyde…

Akşam olmaya başlamıştı, Erdemin hemen bir şeyler yapması lazımdı. Hayla insanlarla laflamaya çalışıyor idi ama hiçbir faydası görünmüyor idi. Tam o sırada, çok önemli bir şey fark etti. Köydeki herkesin elinin içinde sinyal alıcıya benzeyen bir madde vardı. Erdem korkmaya başlamıştı. Sanki gelecekte gibiydi. Köyde eskiden insanlar yaşıyor olmalı, diye düşündü Erdem çünkü robot gereksinimi gerektirmeyen çeşme benzeri yapılar vardı. Biraz da olsa robotik bilgisi vardı. Eğer sinyal alıcıyı görebilir ise robotların gücünü bitirebilirdi. Büyük ihtimal yüksek bir yerde olmalı; diye düşündü. Evlerin çatısına bakmaya başladı. Gördüğüne göre robotların sıkça gittiği bir mekân vardı. Orda olması gerekirdi. Tam da tahmin ettiği gibiydi. Biraz inceledikten sonra binanın tavanında bir sinyal alıcı gördü. Köyü robotlardan atlatmak istiyor idi. 
Tavana çıkmayı başarmıştı. Şimdi önünde tek bir engel kalmıştı. Sinyal alıcıyı kapatmak. Sessizce yanaştı ona, tam kapatma düğmesine basıyor idi ki bir robot Erdemi kenara çekti.  Etrafında bir sürü insanımsı robot vardı ve çok kızgın görünüyorlardı. Erdem hemen kaçmak istedi ama robot elini bırakmıyor idi. Gitgide yaklaşıyorlardı. Öleceğini hissetti…
-Erdem yine derse geç kaldın!
Annesinin sesiydi. Rahatlama geldi üzerine. Meğerse rüyaymış hepsi. Neşeyle kalktı yatağından, galiba dün bilgisayarı biraz fazla kaçırmıştı…

ŞAKA

Yusuf Kerem Köse
                                                                "lipogram denemesi"
Soğuk bir Cuma akşamıydı. Sokakta birkaç kişi vardı onun dışında. Bu yıldızlı havada yalnız başına yürüyüş yapmak ilginçti. Aslında çok yakın zamana kadar bir sürü arkadaşı vardı. Küçük bir hatası tüm hayatını bitirmişti. Konutuna doğru gidiyordu. Bu yalnızlık onu gizli gizli bitiriyor gibiydi. Galiba hayattaki amacı konutuna ulaşmaktı.  Konutunda yapacağı bir işi yoktu. Yatağına uzanıp başka insanların müthiş hayatlarını kaydıracaktı. Niçin bir anda hayattan bu kadar soğumuştu? Asansör tuşuna dokunduğu anda bunu düşündü. Konutuna varmıştı. Fakat kapıda 7-8 ayakkabı çifti vardı. Bunlar onun olamazdı. Hızlıca kapısını açtı, tam o sırada suskunluk çöktü binaya, ardından bir çığlık;
-İyi ki doğdun Salih!
Tüm arkadaşları oradaydı. Hatırlamışlardı doğum gününü. Biraz dargındı onlara. Niçin onunla konuşmadıklarını sordu, onlar da “Doğum günü için minik bir şaka” olarak anlattılar. Hayatının mutlu anlarından biri olabilirdi bu an. Artık mutsuz olamazdı, arkadaşlarıyla akşam boyunca mutlulukla konuştular, oyunlar oynadılar. Artık o üzgün hali kalmamıştı ortada.

GECELEYİN DÜŞ GÖRMEK

Yusuf Kerem Köse
                            "a"sız şiir
Günümü güzelleştiren şey
Tek bir kuş ötüşüdür
Güneşin önümde süzülüşüdür
Bitkilerin hışırtısıdır,

Belki de günümü güzelleştiren şey.
Günümü güzelleştiren şey,
Yemek yiyebilmektir belki
Yürüyebilmemdir, gülebilmemdir belki.

Şükretmek gerekir kimileyin,
Bugün de tek hedefim,
Düş görebilmek,
Geceleyin


14 Şubat 2026 Cumartesi

GARİBİN ÇİLESİ

 Yusuf Kerem Köse

Ne namında ne adında
Bulamadım hayır
Kim kalabilirse biraz yanında
Fazlaca kötü koku alır

Bir çöpün kokusuna bile
Hemen oradan uzaklaşıyorum
Çöp kutusunun hala ayaklanmamasına
Şaşırıp kalıyorum

İnsanlar yazıyor üstüne
Aşklarını adlarını
Garibim çöp ne yapsın
Sizin adınızı
Zaten var sorunlu bir hayatı

Maaşın ne kadar nasıl çalışıyorsun
İçim vermiyor demek
Bana dönüp
Kim bilir neler diyecek

7 Şubat 2026 Cumartesi

MAT

Yusuf Kerem Köse

Yasin için satranç çok önemliydi ve bu oyunu oynadıkça hayranlığı daha da artıyordu. Hayatını resmen satranç üzerine kurmuş gibiydi. Aslında hayatının her aşamasında satranç olsun istiyordu fakat bu mümkün değildi. Her gün gitmek zorunda olduğu bir okulu vardı. Uflaya puflaya okuluna gidiyor, dersler boşunca sıkılıyor ve böyle zamanlarda yine satranca sığınıyordu. Akşam eve döner dönmez satranç takımını çıkarıyordu. Her gün için farklı bir takımı vardı. Kimi piyonları camdan kiminin ahşaptan kiminin plastiktendi bu takımların. Ebadı da farklı farklıydı takımlarının. Cebine sığacak kadar küçük olanları da vardı çantaya sığmayacak kadar büyük olanları da. Neyse ki ilk dönemin son gününü de geride bırakmıştı. Yarıyıl tatili başlamıştı ve on beş gün boyunca yalnızca satrançla ilgileneceği için heyecanlıydı. Ayrıca tatilin son günü bir satranç turnuvasına katılması gerekiyordu. Bu turnuvaya hazırlanıyor, her gün biraz daha fazla çaba gösteriyordu. 
Tatilin nasıl geçtiğini anlamadı bile. Kocaman iki hafta iki saat gibi geride kalmış ve büyük gün gelmişti. Bu turnuvaya çok çalışmıştı ve hedefi kesinlikle birinci olmaktı. İkincilik bile üzerdi onu, yalnızca birinci olmalıydı. Turnuvada ilk rakiplerini çok kolay bir şekilde yenerek tur atlamıştı. Evet, kendinden emindi fakat bu kadar kolay olacağını da hiç tahmin etmemişti. Yarı finaldeki rakibini de zorlanmadan yendi. Artık finaldeydi. Final, önceki turlar kadar kolay olmayabilirdi. Dikkatle hareket etmeliydi, her hamlesini iyice düşünmeliydi. Rakibi kolay lokmaya benzemiyordu. Finalde olmayı hak eden bir duruşu vardı ve Yasin’i biraz endişelendiriyordu onun bu tavrı. Endişe ile hareket ettiği için sürekli hata yapmaya başlamıştı. Hamlesinden sonra hatasını görüyordu ama dönüşü yoktu bu hamlelerin. Oyunun sonuna doğru parmakla sayılacak kadar az taşı kalmıştı. Elindeki tek kozu olan kaleyi de rakibine kaptırınca mat olmuştu. Etraftaki seyircileri görmese ağlayacaktı, o kadar morali bozulmuş ve canı sıkılmıştı ki… Yenilmesine üzülmemişti aslında, göz göre göre yaptığı hatalar onu mahvediyordu. Rakibinin elini bile sıkmadan oyun masasından kalktı ve binadan ayrıldı. 
Yol boyunca dudaklarını ısırıyor, yumruklarını sıkıyor, gözlerine biriken damlaların yanağına inmemesi için çaba sarf ediyordu. Bir yandan da terliyordu. Evine ulaştığında kimseye bir şey söylemeden odasına gitti, yatağına yüzükoyun kendini bıraktı ve yumruklarını sıktı. Dakikalardır tuttuğu gözyaşlarına artık hakim olamıyordu. Tek suçlu kendisiydi ve bunu düşünmekten yorulmuştu. Bir süre sonra yorgunluktan baygın düşmüştü. Uyuyor gibiydi ama uyku sayılmazdı bu, sadece gözleri ve zihni kapalıydı. 
Ertesi sabah uyandığında saat on olmuştu. Okula geç epey geç kalmıştı. annesi ve babası da onu uyandırmamıştı çünkü onlar da uykudaydı. Alarm kurmadıkları için uyanamamış, onlar da işlerine geç kalmıştı. Yasin önce anne babasını uyandırdı, onların hazırlanmasını bekleyemezdi, bir an evvel okula ulaşmalıydı. Anne ve babası işe gitmek için hazırlıklarını bitirdiklerinde Yasin okula ulaşmıştı bile. Nefes nefese okula gelmişti gelmesine ama bir gariplik vardı kendinde. Bir süre sonra garipliği fark etti. Okul üniforması yerine eşofman ve terlikle gelmişti okula. Dün yaşadığı mağlubiyetin ezici etkisini halen üzerinden atamamıştı. Dünyası karmakarışıktı. Bu kadarıyla kalsa neyse… Eşofman ve terlikle sınıfın kapısını açmış ve dersin ortasında bulmuştu kendini. Öğretmen öfkeyle bakıyordu, arkadaşları ise gülmemek için kendilerini zor tutuyorlardı. Öğretmen sert bir sesle Yasin’e seslendi:
-Dersin tam ortasında içeriye giriyorsun hem de kapıyı vurmadan. Haydi, vurdun da duymadık diyelim, bu kıyafet ne kuzum? Yataktan kalkıp okula mı ışınlandın? Seni bu halde derse kabul edemem ama aileni aramalıyım önce, dedi. 
Yasin, eşofmanla öğretmen masasının önünde duruyordu. Arkadaşları kıs kıs gülüyordu. Bu esnada öğretmeni, Yasin’in babası ile konuşmaya başlamıştı bile telefonda. Babası, sabah geç uyandıklarını ve Yasin’in okula nasıl gittiğine dikkat etmediklerini söylüyordu. Telefon kapandığında öğretmen devam etti:
-Yasin, bu yaptığın gerçekten kötü bir davranış. Bu yüzden sonraki dersimizde tüm sınıfa tatlı ısmarlama cezası veriyorum sana. Şimdi geç ve en arka sıraya otur fakat yürürken terliklerini sürüme lütfen, dedi. 
Öğretmenin son hamlesi Yasin’e yeniden dünü hatırlattı. Bir kez daha mat olmuştu Yasin. Peş peşe iki gün mat olmanın acısını kimse bilmeyecekti. Arkadaşlarına anlatmayacaktı dünkü mağlubiyetini. Zaten Yasin’in satranç düşkünlüğünden haberleri bile yoktu. Yasin arkadaşlarının oturduğu sıralara bakarken kaleyi, veziri, atı aradı gözleriyle fakat bir anlamı yoktu ki… Yerine oturduğunda ayaklarına baktı küçük bir mutluluk duydu. Çorapları ayağındaydı. Yalınayak olsa daha da mahcup olacaktı. İlk kez çorapla yatmak işe yaramıştı. 

YARIM KALAN

 Yusuf Kerem Köse

Hep bir boşluk kaldı
İçimde senle ilgili
Keşke biraz anlattıkların akıcı olsaydı
Elimden bırakmazdım asla seni

Kitaplığımda halen duruyorsun
Birçok kitabın arkasında
Kimsenin artık okuma umudu kalmadı galiba
Onuncu sayfada kaldı ayracın bile hatta

İçimde kalsa da boşluğun
Kitaplığımdan hiç ayrılma
Ne kadar kitap
O kadar dünya nasılsa 

5 Şubat 2026 Perşembe

DUVARLAR


Yusuf Kerem Köse

Taştan, betondan bir perdesin
Arasında her şeyin
Okulda, hastanede, evde
Her yerdesin

Bazen görünmez bir şeysin
Seni ben örerim içimde
İnsanlardan saklanmak için

Korursun gereksiz seslerden
Gürültülerden 
Korursun beni ansızın gelen
Misafirlerden 

Binaların dışarı açılan kapısı
Anlaşılabilir senden binanın iç yapısı
Ama lütfen çok sert olma
Çarpıyorum bazen
Yarıldı sanıyorum kafatasım 

8 Ocak 2026 Perşembe

İNSAF

Düşmanımsın bazen
Bazen de oluyorsun dost.
Vuruluyorum senin yüzünden,
Okulun bahçesinde sakin sakin,
Yerken tost.

Yağarken güzelsin ama
Yere düştüğün o anda,
Bulursa eğer seni,
Bir canavar,
Tüm ahali senden kaçar.

Asıl suçlu, 
Kartopu değil aslında.
Sahibi asıl sorun.
Sevgili kartopuseverler,
Az insaf ya!

25 Aralık 2025 Perşembe

45 DAKİKA

Ahmet Emir Koç, Semih Yılmaz, Yusuf Kerem Köse

Geceden beri bir şey yememiştim, içmemiştim. Sabah her şey yolundaydı fakat alışkanlıklardan vazgeçilmiyor. Uyanır uyanmaz mutfakta bulmuştum kendimi. Bir şey yiyemezdim, içemezdim de. Hazırlığımı yaptım ve yola çıktım. Akşama halı saha maçımız vardı ve günlerdir tüm ekip bu maçı bekliyordu. Hatta dışardan maçı izlemeye gelenler de olacaktı. Akşama kadar dayanmalı, direnmeliydim ve gün içinde çok yorulmamalıydım. Gün içinde gerçekten de çok yorulmadım. Hatta sadece ofisimde oturdum. Bir fark vardı her günden: çaysızlık. Aslında akşama doğru biraz acıkmıştım ama sadece biraz acıkmıştım. Abartmaya gerek yoktu. 
Halı saha maçının başlamasına bir saatim vardı ve sahaya doğru yola çıktım. Gerçekten de tanıdığım, tanımadığım kim varsa gelmişti maça. Herkes heyecanlıydı ve benden de çok iyi bir oyun sergilememi bekliyorlardı. 
Maç başlamıştı ve ilk on dakikasında önce susamış sonra ise açlığı iyice hissetmeye başlamıştım. Ayağıma gelen topları kaçırıyordum ve koşmakta da güçlük çekiyordum. Başım dönmeye başlamıştı. Takım arkadaşlarım bana öfkeyle bakıyordu. Hatta biri şöyle dedi:
-Oynayamayacaksan artık aramızdan ayrıl. Sanki karşı takımla anlaşmış gibisin.
Bu sözleri de mi duyacaktım. Ne yapabilirdim ki aç ve susuz. İlk yarı bitmek üzereydi. Üç sıfır gerideydik. Bu maçı şimdiden kaybettik, diye düşünüyordu takım arkadaşlarım ve beni de dışlamışlardı. Farkındaydım her şeyin. Devre arası bana bakarak konuşuyorlardı. Yerime oyuna alabilecekleri biri olsa kesinlikle alırlardı ama kimse yoktu neyse ki. 
İkinci yarının başlamasına on dakika kalmıştı ki onca gürültünün arasında ezan sesini duydum. İşte, vakit gelmişti sonunda. Sessizce kalabalıktan ayrıldım ve önce orucumu açıp su içitim hayli. Ardından çok fazla abartmadan bir şeyler yedim ve döndüm yeniden sahaya. Oyun başlamıştı ve sahanın her yerindeydim artık. Rüzgar gibi esiyordum. İlk yarı bana karşı takınılan tavır ağır ağır yerini sempatiye bırakmıştı. İkinci yarı başlayalı henüz on dakika olmuştu ki takımımızın ilk golünü attım. Bu gol, herkese moral olmuştu. On dakika sonra bir gol daha ve ikinci yarının son on dakikası kaldığında artık durum berabereydi.  
Seyirciler şaşkındı ve arada bir tezahürat da yapıyorlardı. Arkadaşlarım madem bu kadar iyiydin neden ilk yarı bizi perişan ettin, diyorlardı ara sıra. 
Maçın son üç dakikasıydı ve yeni bir hamle yapmam gerekiyordu. Etraftaki herkesi, her şeyi unutarak yeni bir gol için topu izlemeye başladım. Top ayağıma geldiğinde artık rüzgar değil fırtına olmuştum. Bitiş düdüğünden hemen önce son golümü de atmıştım. 
Maçı kazanmıştık. Arkadaşlarım tebrik ediyordu ve karşı takımdaki arkadaşlar da tebrik ediyordu beni. Ben ise bir yandan yemek yiyor bir yandan da bir şeyler içiyordum. Eve döndüğümde kapıyı küçük oğlum açmıştı. Mutfaktan güzel kokular geliyordu. Aç değildim fazla ama yine de mutfağa geçtim. Oğlum sordu:
-Baba, oruç nasıl geçti?
-Şahaneydi dedim ama 45 dakikası hariç. 
Bir şey anlamadı. Belki ilerde aynı şeyleri yaşadığı bir gün o da anlar beni. 

Kara

 
Yusuf Kerem Köse

kara nedir?
toprak parçası
bir acı,
siyahın eş anlamlısı,
sonsuzluğun kısa adı,
minik bir umut parçası,
geride kalanların çaresiz yası,
anlamsızlığın tanımı,
bir kinin kabuk tutmuş yarası,
korkunun namı,
kiminin kavuşamadığı Yarı,
hiçbiri değil açıklayıcı
bana göre karanın tanımı,
herkese göre farklı.

Tükenmez kalem

Yusuf Kerem Köse

Seni hiç bitmeyecek,
Gibi almıştım oysaki.
Almazdım bilsem gerçekleri,
Bir gün senin bile biteceğini.

Hep var kalemliğimde,
Silgimin yanında yerin.
Kullanmıyorum seni fazlaca,
Kullansam bile,
Bitirmeden, narin narin.

Denemeler, sınavlar, testler,
Okunur hep seninle.
Ne kadar yalan da olsa,
Tükenmeme işin.
Senin sayende alıyorum hep,
Ya 100 ya da aferin.

BİR YILDIZIN HİKAYESİ

 

Yusuf  Kerem Köse

Bana güzel görünürler her zaman
Hayal kurarım onlarla
Belki bir kaplan olur bana yıldızlar
Bir gün görüyorum herhangi birini 
Yarın görüşürüz diyorum 
Ama bulamıyorum bir daha asla

Nereye kayboldu acaba
Gecenin en parlak yıldızı 
Yerine birisi mi geçti
Kendi isteğiyle mi kaçıp gitti

O gün özlüyorum onu
Ama sonraki gün çoktan unutmuş
Oluyorum
Acaba o özlüyor mu beni
Yoksa o da mı unuttu?

Belki de kayboldu,
Ya da yolunu kaybetti.
Kurtaracak birini arıyor belki,
Ya da düşünüyor burası Kuzey mi güney mi?

13 Aralık 2025 Cumartesi

AH ŞU ÇALAR SAAT

 

Yusuf Kerem Köse


Her sabah,
Kuş sesi yerine
Uyanıyorum seninle.
Ne kadar nefret etsem de,
Olmasan gidemem asla bir yere erkenden.

Tam rüyamın en heyecanlı yerindeyken,
Belki atacakken gol,
Bazen tam dünyayı kurtaracakken,
Çalıyorsun kulağımın dibinde iken.

Ah güzel çalar saatim,
Keşke bir kuş alabilsem senin yerine.
Ama alamadığım için,
Duymak zorundayım,
Cırtlak sesini,
Huzurlu bir müzik yerine.

BÜYÜKLÜK

Yusuf Kerem Köse

Büyüklük neye göre ölçülür?
Boy uzunluğu mudur?
Vücut yapısı mıdır?
Yoksa bilgi sayısı mıdır büyüklük?

Acaba büyüklü kimlerde görülür?
Uzun boylularda mı?
Kaslılarda mı?
Zekilerde mi görülür büyüklük?

Bunların hiçbiri
Değildir bana göre
Büyüklük.
Asıl önemli olan,
Saygıdır her şeyden önce.



ZITLIK

Yusuf Kerem Köse

İlla olmalı mı
Dünyada bir zıtlık?
N’olur
Herkes tutsa aynı takımı,
Herkes sevse aynı çorbayı,
Bir kişi siyahı, bir kişi beyazı.

Zıtlık kötü bir şey değil aslında.
Farklılık katıyor hayata.
Ne olsaydı
Aynı saç mı olsaydı herkesin kafasında?

Arada olması lazım zıtlık
Olmazsa olmaz belki hiç savaş,
Fakat yaşanır fikirsel olarak kıtlık.