rukiye tokgöz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rukiye tokgöz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2025 Pazar

GEMİLERLE GELEN UMUT

Rukiye Tokgöz

Ben Fatıma.
Gazzeliyim.
On yaşındayım ama kalbim kırk yaşında.
Bedenim yaşıyor ama ruhum öldü.
Okula gitmiyorum çünkü okulum yok.
Bombalar okulla beraber geleceğimizi de yıktı.
Oyun oynamıyorum çünkü arkadaşım yok.
Yine bombalar onları bizden aldı.
Ramazan değil ama oruç tutuyorum.
Yemek olmayınca kendimi böyle avutuyorum.,
Namaz kılıyorum ama vakti bilmiyorum.
Ezan okunmadığından güneşe bakıyorum.
Camiye gitmek istesem de gidemiyorum.
Yıkılmamış cami bulamıyorum.
Ben bunları yaşarken, dünyada neler oluyor?
Bu hapishanenin dışında, insanlar nasıl yaşıyor?
Bizi umursamayıp, rahatça mı yaşıyorlar?
Haberleri izleyip, ah, vah mı ediyorlar?
Sonra hiçbir şey yokmuş gibi, katili mi destekliyorlar?
Yoksa vicdanlarını mı dinliyorlar?
Söylemekle kalmayıp, elinden geleni yapmayı mı deniyorlar?
Bizim de insan olduğumuzu, haklarımızın olduğunu
Biliyorlar mı? Bilmiyorlar mı?
Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var.
Hepsi olmasa da iyi insanlar var.
Elinden geleni yapan, harekete geçen insanlar.
Bizim için gemilerle geliyorlar. 
Bize umut veriyor, yalnız bırakmıyorlar. 
Diğerleri gibi üç maymunu oynamıyorlar.
Onlar olmasa da Allah var.
Yalnız olanlar susanlar.
Bildiğim bir şey var: Yalnız değiliz.

TERS OKUL

 

Rukiye Tokgöz

I. Bölüm

            Şevket Hoptik Ortaokulu’na hoş geldiniz. Burası benim okulum. Hiçbir farklı özelliği yok. Sadece sıradan bir okul. Her okul gibi bizim okulun da bir hayvanat bahçesi var. Gerçi bu normal bir şey olduğu için kimsenin ilgisini çekmiyor ama olsun, bu da gayet normal. Merdivenleri sadece yukarı çıkmak için kullanıyoruz, aşağı inmek için kaydıraklar ve her kaydırağın altında top havuzları var. Dağılan topları toplamak için görevliler de var. Okul formamız ayıcıklı pijama ve beden eğitimi derslerinde takım elbise giymek zorunlu. Hafta içi okula gitmiyoruz, hafta sonu gidiyoruz. Yani iki gün okul, beş gün tatil yapıyoruz. Okul saat 13.00’te başlayıp 17.00’de bitiyor. Her gün 4 ders işliyoruz. İlk gün okul çıkışında ve son gün girişte İstiklal Marşı okuyoruz. Hocalar dört dersin ikisinde oyun oynatıyor ve ödev vermek yasak. Evde ders çalıştığımda annem kızıp oyun oynamamı söylüyor oysaki ders çalışmak çok daha zevkli. İyi bir öğrenci olabilmek için oyun oynamayı bırakmamalıymışım. Hocalar derse parti şapkası gibi şeyler takarak renkli parti kıyafetleriyle geliyorlar. Ciddi ve şık görünen kıyafetler giymeleri yasak. Minderlerin üzerinde yuvarlanarak güle oynaya ders işliyoruz. Gerçi bunları size niye anlattım ki sanki? Normal bir okul burası, anlatılacak bir yanı yok. Bunlar herkesin bildiği şeyler.

Size asıl anlatmam gerekenler bunlar değil, birkaç ay önce yaşadıklarımız. Her şey gayet normaldi, normal bir okul hayatı yaşıyorduk; ta ki o güne kadar.

Günlerden pazartesiydi. Tatilin ilk gününün nasıl hissettirdiğini bilirsiniz; can sıkıntısından yerinde duramazsınız, zaten 7’de kalkmışsınızdır, önünüzdeki beş günün nasıl geçeceğini kara kara düşünürsünüz. Ben de tam olarak bu haldeydim. Saat 12’de, sınıf grubundan bir mesaj geldi. Hoca; ders başlayalı 4 saat olduğunu ve hâlâ kimsenin gelmediğini, geç kaldığımız için hepimizi disipline vereceğini, hemen okula gelmemiz gerektiğini söylüyordu. Okula gitmek işime gelirdi tabii ama bu mesajda normal olan hiçbir şey yoktu. Bir kere, bugün günlerden pazartesiydi ve doğal olarak okul yoktu. Nasıl ders başlamış olabilirdi ki? Bugün okul olsa bile ders daha başlamamış olurdu. Bizim derslerimiz 13.00’te başlıyordu, 08.00’de değil. Diyelim ki bugün okul vardı ve dersler 8’de başlıyordu; geç kalmamız hoca için bir disiplin suçu olmamalıydı, aksine geç kalmamıza göz yummalıydı çünkü normal olan geç kalmamızdı. Ayrıca geç de kalsak hocanın okula gelmemiz için bizi zorlamaya hakkı yoktu, böyle bir şey yaparsa okuldan atılırdı. Çok ama çok tuhaf bir durumdu bu. Ama ne kadar tuhaf bir durum olursa olsun mutlaka okula gitmeliydim. Hem belki de kafamdaki sorulara orada bir cevap bulurdum. Bu düşünceyle hemen ayıcıklı pijamamı giydim, pazar arabamı aldım ve evden çıktım. Tüm öğrenciler benim gibi düşünmüş olacak ki herkes okuldaydı. Ama bugün daha çok şeye şaşıracağımızı bilmiyorduk.

 

 

II. Bölüm

Okula gittiğimizde en büyük şoklarımızdan birini yaşadık. Hocalar içeri girmemize izin vermediler ve İstiklal Marşı okumak için sıraya geçmemizi istediler. Neler oluyordu? Biz İstiklal Marşı’nı okulun ilk günü çıkışta okurduk. Bugünün okulun ilk günü olduğunu varsaysak bile mantıksız olurdu. Yine de itiraz etmeden sıraya geçtik. Müdür “Rahat” dedi. Biz “Hazır ol” demesini beklerken konuşmaya başladı. En az 15 dakika boyunca konuştu. Aslında anlatmak istedikleri birkaç cümleden ibaretti: Formalarımıza kızmış ve formanın da beden kıyafetinin de değiştirileceğini söylemişti -ki bu çok saçmaydı çünkü formayı belirleyen oydu- derse en fazla iki dakika geç kalabileceğimizi, bugünkü gibi dört saat geç kalma gibi bir durum olursa okuldan atılacağımızı; okulun beş gün olduğunu ve pazartesi girişte ve cuma çıkışta İstiklal Marşı okunduğunu, derslerin 08.00’den 16.00’ya kadar sürdüğünü hatırlatmak istediğini söylemişti. Bu kadar kısa şeyleri söylemek bu kadar uzun sürmemeliydi. Zaten konuşma yapması yeterince tuhaf değilmiş gibi bir de elimizde pazar arabasıyla 15 dakika bekletmişti bizi. Söyledikleri de çok saçma şeylerdi. En basitinden okul beş gün değil, iki gündü. Hem “Hatırlatmak isterim.” cümlesi de neyin nesiydi? Sanki her zaman bunlar böyleymiş gibi konuşmuştu. Yine de okula girdik ve bence en büyük şokumuzu yaşadık. Kaydıraklar ve top havuzları kaldırılmış, yerine merdiven konulmuştu. Bir anlığına merdivenler gözüme çok uzun göründü. Zoraki merdivenlerden çıktık. Sınıftaki minderlerde yuvarlanmayı hayal ederken bizi karşılayan görüntü, düzenli bir şekilde dizilmiş sıralar oldu. Bu sıralar çok sertti ve iki kişi bir sıraya oturmak zorundaydık. Çanta asmak için yapılan askılar ise pazar arabalarımız için hiç uygun değildi. Derken hoca sınıfa girdi. Takım elbise giyiyordu ve üzerinde öğretmen önlüğü vardı. Yüzü sirke satıyordu. Oysa biz bu hocayı en renkli, eğlenceli hocalardan biri olarak bilirdik. Daha biz buna şaşıramadan hoca tekdüze bir sesle konuşmaya başladı. Artık pazar arabası değil, sırt çantası getirecektik. Ders kitapları dağıtılacak, ders kitabı olan her ders için defter alınacaktı. Her dersten en az 4 test kitabı bitirilecek, günde 200 paragraf sorusu çözülecekti. Ek olarak hocalar da ödev verecekti. Okul çıkışlarında da 1 saat kursa kalacaktık. Az kalsın şaşkınlıktan çığlık atacaktım. Nasıl böyle bir şey olabilirdi? Bir günde nasıl her şey tersine dönüp kurallar çok katı olabilirdi? Acaba herkes gerçeğin tam tersini söyleme oyunu mu oynuyordu? Yoksa bunların hepsi bir şaka mıydı? Emin olmak için tarihe baktım; hayır, 1 Nisan değildi. Sonunda ders bitti ve teneffüse girdik. Okuldaki tüm öğrenciler şaşkın şaşkın birbirine bakıyordu. Anlaşılan bu durum herkesin sinirlerini bozmuştu. Tam bu konu hakkında konuşacaktık ki zil çaldı. Teneffüs nasıl bu kadar kısa olabilirdi? Dersler dersleri kovaladı ama zaman geçmek bilmedi. Dersler o kadar sıkıcı ve zordu ki ağlayanlar bile oldu. Anlaşılan her şey tersine dönmüştü. Artık okul bizim için hapishaneden farksızdı. Sonunda gün bitti ve eve döndüm. Annem günümün nasıl geçtiğini sorduğunda tüm yaşadıklarımı anlattım. Sözlerim bittiğinde yüzünde hüzünlü bir tebessümle:

-8. sınıfa hoş geldin, dedi.

5 Eylül 2025 Cuma

361 SANİYE

Rukiye Tokgöz

    1. Bölüm
    Her saat, her dakika, her saniye telefonunu açık tutmak, şarjı azaldığında daha şarjı bitmeden şarja takmak zorundaydı. Çünkü gelen telefonların ardı arkası kesilmez, telefonu açmadığında da arayanlar sitem ederlerdi ona. Aslında arayan kişileri tanımıyordu ama onlar kendisini tanıdığına göre tanıması gereken kişilerdi belli ki. Tanımadığını, ayıp olmasın diye arayana belli etmez; sanki tanıyormuş gibi karşılıklar verirdi. 
    Bu aramaların içeriği çok değişik olabiliyordu. Bazen arayanlar tek kelime etmeden beş dakika bekleyip sonra da telefonu kapatırlardı. Bazen kim olduğu hakkında hiçbir fikrinin olmadığı kişiler hakkında uzun uzun bir şeyler anlatırlardı ona. Bazen çocuk şarkılarını sözlerini değiştirerek söyler, ardından Tolstoy’un bir sözünü söyleyerek telefonu kapatırlardı. Bazen ise ona yapması için işler sıralayıp ardından tıpkı küçük bir çocuk gibi “Yapmazsan babama söylerim!” derlerdi. Bazen beş dakika boyunca telefonu çalmadığı halde beş dakikadır aradıklarını söyleyip açmadı diye ona sitem ediyorlardı. Bazen hiç bilmediği yabancı dillerde çok hararetli şeyler anlatırlardı. Onca telefon arasında onu en çok tedirgin eden aramalar bunlardı. Çünkü karşı taraftaki kişi iyi bir şey mi, kötü bir şey mi söylüyor emin olamaz, tepki veremezdi. İşin kötü yanı, eğer günde 100 telefon araması alıyorsa bunlardan 68’i yabancı dildeydi. Diğer aramalardan rahatsız olmamayı öğrenmişti, onlara katlanabiliyordu ama bunlardan kurtulmaktan daha çok istediği bir şey yoktu. 
    Tüm bu aramalardan kurtulmanın hiçbir yolu yoktu. Telefon numarasını değiştirdiğinde daha yakınlarına bile yeni numarasını söylemeden numarasını bulup kendisini yine aramışlardı. Engellediği zaman engellediği numaralardan arandığı da olmuştu. Telefonu sessizdeyken bu aramalardan biri geldiğinde telefonu çalardı. İnternet ya da şebeke çekmese, saat çok geç olsa da ararlar ve belli ki kendileri bu durumu hiç garipsemezlerdi. 
    Ama tüm bu aramaların iyi bir yanı da vardı. Telefonu başka bir iş için kullandığında veya telefonunda kayıtlı olan kişilerle görüştüğünde olması gerektiği gibi şarjı azalıyordu lakin bu esrarengiz aramalardan biri gerçekleştiğinde şarjı biraz bile azalmıyordu. Bu, onun için çok avantajlı bir durumdu çünkü her gün yaklaşık 100 telefon görüşmesi yapıyordu. Tüm bu telefon görüşmelerinde şarjı azalsaydı günde 20 kez telefonunun şarjı biter, sürekli şarja takmak zorunda kalırdı. Ayrıca telefon faturası o kadar kabarık olurdu ki altından kalkamazdı. Sırf bu sorunları yaşamadığı için telefon görüşmelerinden rahatsız olmamaya çalışıyordu. Onlara katlanıyor, bu durumu normal bir şey gibi karşılıyordu. 
                                            ***
O gün, telefonu 37. kez çaldı. Saat 16.06’ydı ve ikindi namazını kılıyordu. Namazı bölüp telefona cevap verecek değildi ya! Namazını kılmaya devam etti. Tüm bu süre boyunca telefon da çalmaya devam etti. Arayan kişi pek kararlıydı galiba. Tam namazını bitirmişti, selam veriyordu ki telefon sustu. Zaten namazı bitmişti, yerinden kalkıp kimin aradığına baktı. Yine bu esrarengiz aramalardan biriydi. Telefonun ekranına şöyle bir bildirim düşmüştü:
“Cevapsız arama – 6 dk 1 sn boyunca çaldı.” 
Aramakta bu kadar kararlıysa belki de arayan kişinin aramak için önemli bir sebebi vardı. Önemli olsun olmasın, bu kişinin sebebini merak etti ve merakına yenik düşüp hayatında ilk ve son kez “yeniden ara” butonuna tıkladı. Bu yaptığına kendi bile inanamıyordu. Telefon sadece iki saniye boyunca çaldı, ardından karşı taraf telefonu hemen açtı. Sanki onun aramasını bekliyormuş gibiydi. Daha o tek bir kelime edemeden “Gökyüzünü kucaklamak isteyen, kanatlarının yükünü sırtında taşımalı.” dedi ve telefonu kapattı telefondaki kişi. Bu da neydi böyle?

    2. Bölüm
    6 dakika 1 saniye boyunca telefondaki kişinin söylediği söz üzerinde düşündü. Gökyüzünü kucaklamak isteyen, kanatlarının yükünü sırtında taşımalı… Bu sözü daha önce bir yerde duymuş gibiydi ama nerede, ne zaman duyduğunu hatırlayamıyordu. Ayrıca hiçbir anlam da çıkaramamıştı bu sözden. Sırf bunu söylemek için kim 6 dakika 1 saniye boyunca karşı tarafın telefonu açmasını beklerdi ki?    
Sonra, kendini bunun da diğerleri gibi herhangi bir telefon araması olduğuna ikna etti ve acıktığını fark edip yemek pişirmek için mutfağa gitti. Daha ne yemek yapacağına karar bile verememişti ki telefonu tekrar çaldı. Oflayarak telefonu açmaya gitmişti ki arayanın meçhul biri değil, eski bir arkadaşı olduğunu gördü. Sevinerek telefonu açtı. Yıllardır görüşmediği bu arkadaşını çok özlemişti. Arkadaşı, diğer iki arkadaşıyla birlikte misafirliğe gelmek istediklerini söyleyip müsait olup olmadığını sorunca morali bir anda düzeldi. Müsait olduğunu söyledi ve telefonu kapatıp hazırlık yapmaya başladı. Çok geçmeden çeşit çeşit yemeği ve tatlısı hazırdı. 6 dakika 1 saniye sonra arkadaşları geldi. Kısa bir hâl hatır sorma merasiminden sonra sofraya oturdular. Tam yemeğe başlamıştı ki telefonu çaldı. Müsaade isteyip telefonu açtı. Tam o sırada, arkadaşları işlerinin olduğunu söyleyerek apar topar çıktılar. Ardından telefondaki kişi:
-6 dakika, 1 saniye, diyerek telefonu kapattı. 
Şaşkınlıkla telefonuna baktığında, bu görüşmenin 6 dakika 1 saniye sürdüğünü gördü. Gerilmiş ve içi bunalmıştı. Haberlere bakmaya karar verdi. Ne zamandır olayları takip edememişti. Karşısına çıkan ilk haber kanalında bir son dakika haberi vardı. Spiker şöyle diyordu:
-Romanya’da 6 dakika 1 saniye süren 6,1 şiddetinde ve 6,1 km derinlikte bir deprem oldu. Can kaybının olmadığı ancak 6100 civarında küçükbaş hayvanın telef olduğu tahmin ediliyor. 
Duvarların üzerine geldiğini hissediyordu. İçi daralmıştı ve korkuyordu. Banyoya gidip yüzüne soğuk su çarpıyordu ki bir anda uyandı. Rüyanın etkisinden çıkması 6 dakika 1 saniye sürmüştü. Kendine geldiğinde saate baktı. Saat, dakika ve saniyeyi gösteren dijital saati 00.06.01’i gösteriyordu. Psikolojisi bozulmuştu, gerçek ve rüyayı karıştırmaya başlamıştı. Yemeği gerçekte dünyada mı, rüyasında mı yediğini hatırlamıyordu ama acıkmıştı. Salondaki yemek masasına gittiğinde misafirlerine kurduğu sofrayı gördü. Yemeklerin bir kısmı yenmişti. Nasıl olsa yemekler bayatlamamıştır düşüncesiyle besmele çekerek yemeğe başladı. Yemeği bitirdiğinde daha önce orada olmayan bir kronometre gördü. Yemek yerken duyduğu bip seslerinin kronometreden geldiğini anladı. Anlaşılan kronometre, bir şekilde kendi kendine onun yemek yediği süreyi hesaplamıştı. Başına gelen onca şeyden sonra bu kronometre ona çok da tuhaf gelmedi. Yaklaşıp kronometreye baktığında kronometrenin 6 dakika 1 saniyeyi gösterdiğini gördü. İçinde tuhaf bir duygu oluştu. Karşısına sürekli bu sayılar çıktığına göre bunun bir anlamı olması gerektiğini düşünerek bilgisayarını açtı ve arama motoruna “6 dakika 1 saniye” yazarak arattı. Önüne anında bir kitap çıktı. Kitabın adı Özgürlüğün Formülü idi. Merak edip yazarına baktı. Yazarın adı Emsali Tırsık’tı. Bu yazarı daha önce hiç duymamıştı. Ama belli ki bu kitabın, belki de yazarın onunla bir ilgisi vardı. Bu yüzden kitabı bir an önce satın alıp okumaya karar verdi ama kitabın hiçbir yerde satılmadığını gördü. Bu kitabı nasıl bulacaktı ki? Bir çözüm bulmaya çalışırken aynı zamanda odaya göz gezdiriyordu. Koltukta daha önce orada olmayan bir kitap olduğunu fark etti. Kitap arkadaşlarından birinin olmalıydı. Gözünün önünde olmasına rağmen bu kitabı bulması 6 dakika 1 saniye sürmüştü. Kitabın adı Özgürlüğün Formülü’ydü. Emin olmak için yazarına da baktı, Emsali Tırsık yazıyordu. Aradığı kitabı bulduğu için çok heyecanlıydı, kalp atışları hızlanmıştı. Hemen kitabı eline aldı ve okumaya başladı. Çok hızlı kitap okurdu. O yüzden 361 sayfalık kitabı okuması sadece 6 dakika 1 saniyesini almıştı. 
Bu, bir bilim kurgu romanıydı. Dünyaya bir virüs yayılmıştı ve sadece 361 kişi hayatta kalabilmişti. Bu insanlar, 361 kilometrekarelik bir karantina alanında yaşıyorlardı ve kafalarında oksijen sağlayan fanuslarla yaşamak zorundalardı. Bu fanus onların hareketlerini kısıtlıyor, işlerini engelliyor; özgürlüklerini ellerinden alıyordu. Özgürlüğe kavuşmanın tek bir yolu vardı: 6 dakika 1 saniye kuralı. Bu kuralın çok basit bir mantığı vardı: Başlarındaki fanusu çıkarabilirlerdi ama sadece 6 dakika 1 saniye boyunca. Bu süre azaltılamaz veya artırılamazdı. Kurala uyulmadığında herkes başlarına kötü şeyler geleceğini söylüyordu ama bu kötü şeylerin ne olduğunu kimse bilmiyordu. Bir gün içlerinden biri fanusu 6 dakika 2 saniye boyunca başından çıkarıyordu ve herkes bunu fark ediyordu. Hep birlikte korkuyla süreyi aşan kişinin başına gelecekleri bekliyorlardı ve aslında kuralın sahte olduğunu, başına hiçbir şey gelmediğini fark ediyorlardı. Fark etmedikleri şeyse bu durumu anlamalarının 6 dakika 1 saniye sürmesiydi.  
Kitabın etkisinden hâlâ çıkamamıştı. Kitaba göre özgürlüğün formülü 6 dakika 1 saniye kuralına uymaktı. O da yaklaşık on dokuz saattir bu kurala uyuyor gibiydi. Peki kurala uymazsa onun başına gelecek şey neydi? Yoksa kitaptaki gibi aslında kurala boşuna mı uyuyordu o da? Düşüncelerde kaybolmuştu. Bir anda telefonu çaldı. Telefonu açtı. Telefondaki kişi buz gibi bir sesle konuşuyordu:
-Kitabın etkisinden çıkman, gerekenden 7 saniye daha fazla sürdü. Kurala uymamanın cezasını çekeceksin!
Ama cezam ne, diye soracaktı ki soramadı. 
Camdaki yansıması, başında bir fanus ve üzgün bir ifadeyle ona bakıyordu sanki.


22 Haziran 2025 Pazar

ESPRİ MESELESİ

Rukiye Tokgöz

Çok sıcak bir gündü ve okuldaydı. Karne haftası, hem de bu havada okula gelmesinin
tek sebebi babasının ısrarıydı. Karne haftası diye gitmemezlik yapılmaması gerektiğini,
sonuçta okulun açık olduğunu söyleyip duruyordu babası. Babasına karne haftasının etkinlik
haftası ilan edildiğini, ortaokulda olmasına rağmen hocaların saçma sapan oyunlar oynatıp
yetenek paylaşımı adı altında “Hiç mi yeteneğiniz yok?” diye kızdıklarını yüzlerce, binlerce
kez anlatsa da onu ikna edememişti bir türlü. Zaten yedinci sınıflardan okula gelen öğrenci
sayısı on birdi. Beşi ailesinin zoruyla geliyordu, üçü devamsızlığı çok olduğundan, geri kalanı
da haylazlık peşinde olduğundan. En azından karneye sadece iki gün kalmıştı. İki gün daha
etkinlik haftası adlı saçmalığa katlanacak, ondan sonra rahat edecekti. Zaten onun okulla
ilgili bir sorunu yoktu. Okulu seviyordu, dersleri de. Onun sevmediği şey etkinlik haftası
programları ve babasının onu bu günlerde okula göndermesiydi. Bu haftayla ilgili sevdiği tek
bir şey vardı, o da sadece bir kez olan soğuk espri yapma dersiydi. Espri yapmayı çok
severdi ve bu konuda bir hayli yetenekliydi. Okula gelen diğer on kişi de öyle. O yüzden bu
ders çok eğlenceli geçerdi.
Sonunda dört gözle beklediği o ders gelmişti. Herkes haftanın uyuşukluğunu
üzerinden atmış, en soğuk esprilerini hazırlamıştı. Sonunda hoca geldi ve espriler yapılmaya
başlandı. Herkes aklına gelen soğuk esprileri sıralıyordu. Sınıf gülme krizine girmişti.
-İngilizCEM yok.
-Neden?
-Çünkü tanıdığım bütün Cem’ler Türk.
Hatta hocanın bile esaslı bir soğuk esprisi vardı:
-Tebrikler KAZANdınız, şimdi tencere oldunuz!
Ardından bir öğrenci sınıfın diğer ucundan bağırıyordu:
-Geçen gün arkadaşlarla FIRINDA patates yiyorduk, fırın sıcak gelince balkona çıktık.
-Bu iyiliğiniz çok Makbule geçti, şimdi de Fatma geçiyor.
Soğuk espriler havada uçuşuyordu ama o hiçbir espri yapmıyor, kendini tutuyordu. Sonra,
dersin bitimine doğru hoca, onun hiçbir espri yapmadığını fark etti ve şaşırarak niye
yapmadığını sordu. O da,
-Bu sıcak havada soğuk espri yaparsam hasta olurum hocam, diye cevap verdi. O sırada
herkesin sesi kısılmıştı ve öksürüyorlardı. O sadece,
-Ben demiştim, dedi ve sınıftan çıktı.

RÜYA GİBİ GERÇEK

Rukiye Tokgöz


I. Bölüm
Sude için bu hayat işkence gibiydi, beş ağabeyi ve kurallara uyma meraklısı babasıyla. Maddi durumları pek iyi değildi, babası bir kaza sonrası sakatlandığı için çalışmıyordu. Annesi -kendisi böyle diyor- altı çocuğunu doyurabilmek için yedi yirmi dört temizliğe(?) gidiyordu. Aslında annesinin o kadar çok çalışmaya ihtiyacı yoktu ama annesi gezmeyi, dolaşmayı ve sohbet etmeyi çok severdi. Temizliğe gittiği hanımlarla sıkı fıkı olduğundan sürekli çalışmak isterdi. Bu durumda Sude, okula gitmediği zamanlarda ağabeyleri ve babasıyla baş başa kalıyordu.  
Babası, tüm kurallara harfi harfine uyulmasını isterdi. Yatması, kalkması, yemek yemesi için belli saatler vardı. Bu saatler bir dakika bile geçse yarım saat ile üç saat arsında süren nutuklar dinlemek zorunda kalırdı. Nutuklar bittikten sonra da tüm ev işleri üzerine yıkılırdı. Bu ceza bir hafta sürerdi ama Sude, cezalı olmadığı zamanlarda da tüm işleri yapıyordu. Aslında ağabeyleriyle ev işlerini paylaşmaları lazımdı fakat ağabeyleri tüm işi ona yaptırıyordu ve babası ya bunu bilmiyordu ya da umurunda değildi. Ne de olsa bu evde oligarşi vardı. Annesinin evde kalmak istememesinin sebeplerinden biri de buydu belki. Sude, ağabey terörü denen şeyi sonuna kadar yaşıyordu. Sanki duvarsız bir hapishaneydi burası. 
 
II. Bölüm 
Babasının kural koyma merakı ve ağabeyleri, okulda da Sude’ye sıkıntı çıkarıyordu. Babası asla ve asla kendisinin tanımadığı kişilerle arkadaşlık kurmamasını söylerdi. Okulda samimi olduğu bir-iki kız vardı ama evdeki durum gizli olduğu için asla arkadaş buluşmalarına katılamazdı. Bu yüzden doğal olarak biraz da olsa dışlanıyordu. 
    Ağabeyleri ise onu sınıfta rezil edecek ve/veya babasını kızdıracak şeyleri baş başa verip düşünür, ardından el birliğiyle bu işi gayet iyi becerirlerdi. Bütün ödevlerini karalar veya yırtar, yazılıya çalışacağı zaman ders notlarını yakarlardı. Onlar yüzünden babası, notları düşük olduğu gerekçesiyle de ceza veriyordu. Sınıfa ya ödevsiz ya da yırtık, buruşuk ödevlerle geldiğinde öğretmenleri de ceza veriyordu. Bir keresinde de ağabeyleri okul formasının arkasına “SIRACALI” yazmışlardı. Utançtan yerin dibine girmişti o gün. Yazı görünmesin diye hırkasını sırtından hiç çıkarmamıştı ama fark etmediği bir şey vardı, aynı yazı hırkasının arkasında da yazıyordu. O günden sonra okulda adı çıkmıştı, gelen geçen alay ediyordu. İlkokuldan beri -yani yedi yıldır- okulda asla rahat gezemiyordu. Okul, onun için en az ev kadar, hatta evden daha büyük bir işkence olmuştu. 
Beş ağabeyi ve babası, yani toplamda altısı birden ona çok çektiriyordu. Evde, okulda, hayatın her alanında. Birkaç kez annesine okulu bırakıp onunla temizliğe gitmeyi bile teklif etmişti. Lakin annesi katiyen böyle bir şey yapamayacağını söylemişti. Sude’ye göre annesi, kendini bu evden kurtardığı için artık Sude’yi önemsemiyordu. Zaten şu dünyada ona anlayışlı davranan, onu önemseyen hiçbir canlı yoktu. Ya da Sude öyle düşünüyordu.


III. Bölüm 
O gün, okula yeni bir beden eğitimi öğretmeni geldi. Tam da beden eğitimi dersinin olduğu gündü. Yani Sude’nin en ama en nefret ettiği gün. Çünkü tüm beden eğitimi derslerinde şansına(!) tüm toplar kafasına gelir, koşarken ayağı taşa takılır ve yere yapışırdı. 
Beden eğitimi dersinde hoca kendini tanıttı ve isteyenin voleybol, futbol ya da basketbol oynayabileceğini söyledi. Hocanın lafı biter bitmez hızla koşan arkadaşlarından biri Sude’yi yere düşürdü. Sude ayağa kalktığında onu düşüren çocuk, diş macunu reklamı yapıyor gibi sırıtıyordu. Ardından dil çıkarıp ortadan kayboldu. Sude için artık bu durum olağan hale gelmişti. Kapüşonunu başına geçirip hocanın yanına, soyunma odasına gitmek için izin almaya gitti. Tek dostu olan kitabı çantasındaydı ve onu almak için soyunma odasına gitmeliydi. Hocanın yanına gitti:
-Hocam, soyunma odasına gidebilir miyim? Çantamda bir şey unuttum da. 
-Elbette yavrum, neden olmasın?
Hevesli bir şekilde soyunma odasına doğru yürüdü. Sevinmişti çünkü önceki hocası bazen izin vermiyor, hemen sorguluyordu çünkü okuldaki öğrenciler, Sude’nin hakkında hocalara yalan yanlış şeyler söylüyorlardı. “Umarım bu hoca onları dinleyince bana yine böyle davranır.” diye geçirdi içinden. Odaya vardığında kitabını eline aldı. Bu sefer 1283 sayfalık bir kitap okuyordu. Ama sonlarına gelmişti, önümüzdeki iki derste biterdi büyük ihtimalle. Tam her zamanki köşesine gelmiş, kitapta kaldığı yeri açmıştı ki hoca birden seslendi:
-Kızım, bir gelir misin?
Hocanın kızmasından korkarak ürkek tavırlarla yanına gitti.
-Efendim hocam?
-Kızım gel rahatça otur. Hah, şöyle. Yavrum sen neden arkadaşlarınla oynamıyor, kitap okuyorsun?
-Hocam ben oyun oynamaktan pek zevk almıyorum. Hem kitaplar benim en iyi ve tek dostumdur. Merak etmeyin, ben böyle hiç ama hiç sıkılmıyorum. 
-Kızım bu kadarı da normal değil ama. Hem arkadaşın durup dururken neden çelme taktı sana bakayım? Çekinmene gerek yok, rahatça anlatabilirsin. 
Hocanın bu sözleri üzerine Sude, ilk kez kendisini dinleyen birini bulmanın heyecanıyla bir anda içini dökmeye başladı. Söze babasının ne kadar katı ve kuralcı olduğundan başladı. Kurallara uymadığında çektiği nutukları, verdiği cezaları anlattı. Beş ağabeyini ve onların yaşattıklarını anlattı. Tüm okulda adının çıktığını ve hocaların bile ona çok kötü davrandığını söyledi. Arkadaşının ona bu sebepten çelme taktığını, artık bunun olağan olduğunu da eklemeyi unutmadı tabii. Sonra annesini anlatmaya başladı. Sırf sohbeti, gezmeyi seviyor diye yedi yirmi dört temizliğe gittiğini de uzun uzun anlattı. Söyleyecekleri bittiğinde kendisini çok rahatlamış hissediyordu. Tam hoca bir şeyler söyleyecekti ki derslerin bittiğini ilan eden zil çaldı. Hoca, Sude giderken sordu:
-Adın Sude’ydi, değil mi güzel kızım?
Sude başıyla onayladı ve hızlı hızlı yürüyerek soyunma odasına doğru yola koyuldu. Eşyalarını aldı ve -neyse ki- bu sefer sadece biri ona dil çıkardı. Eve giderken iki ders boyunca bir harf bile olsun kitap okumadığını fark etti. Şaşırdı… 

IV. Bölüm 
Eve gittiğinde o kadar mutluydu ki olanları düşünürken yemeği biraz yaktı. Babası ve ağabeylerine yanmamış kısımları verdi, yanıkları da kendi tabağına koydu bu yüzden.  Babası onun tabağındaki yemeğin yanık olduğunu görüp yemeği yakmasına kızmasın diye hızlı bir şekilde yemeğini bitirmesi gerekti. Ama bu, artık onun için önemli değildi. Çünkü bugün, onun için hayatının en güzel günüydü. Ömründe ilk kez biri onu dinlemiş ve içinde bulunduğu durumu anlayışla karşılamıştı. İyi de hocanın adı neydi? Aslında kendini tanıtırken söylemişti ama Sude hatırlamıyordu. Yarın gidip hocanın adına odasının önündeki tabeladan bakmaya karar verdi. Bunları düşünürken birdenbire babasının ödev yapması için belirlediği sürenin on dakikasını harcadığını fark etti. Bugün hocalar çok ödev vermişti, o yüzden yetişmeme ihtimaline karşı her zamankinden hızlı olması gerekiyordu. Koşarak odasına, ödev yapmaya gitti ve hemen ödevine başladı. Ama ödevini bitirdiğinde belirlenen süreyi beş dakika aştığını fark ederek daha da telaşa kapıldı. Ayrıca ödevlerinin hatalarla dolu olduğunu biliyordu, hocalar bu hatalar yüzünden çok kızacaktı. Hayıflanacak vakti yoktu, ödevini masasına bıraktı ve koşarak dişini fırçalamaya gitti. Ağabeylerinin, onun süreyi aştığını bildiklerinden haberi yoktu. 
Dişini fırçalayıp odasına döndüğünde ödevi, tam ortasından korkunç bir şekilde yırtılmış halde çöpte duruyordu. Çöpte sadece kâğıtların olmasına şükretti, en azından ödevi ıslanmamıştı. Hemen onu çöpten çıkardı ve bantlamak için masasında bandın olması gereken yere uzandı. Ama tüm bant dolabının kapağını sıkıca kapatmak için kullanılmıştı, hem de okul malzemelerinin durduğu dolabın. Tam o sırada babası, en ufak bir hataya bile göz yummayacağını belli eden bir sesle içeriden seslendi. Belli ki ağabeyleri Sude’yi ödevini yırtmakla, dolabını bantlayıp tüm bandı harcamakla ve yapacağı tüm işleri geciktirmekle suçlamışlardı. Ayaklarını sürüyerek ne kadar hızlı gidebilirse babasının yanına o kadar hızlı gitti. Babası değil yarım saat, tam bir buçuk saatlik bir nutuk çekti. Sude onu dinledikçe yerin dibine girdi ama bir yandan da o kadar umursamadı bu lafları. Çünkü artık bunu anlatınca onu dinleyecek birinin olduğunu biliyordu. Hem de bu kişi bir hocaydı. Sırf bu kişiyi keşfetmesinden doğan mutluluk yüzünden fazladan ceza almıştı ama değdiğini düşünüyordu. Babasını dinlerken bile bunu düşünüp gülümsemesine engel olamamıştı ama babası bu durumunu bir şımarıklık emaresi olarak algıladığından aslında bir saat sürmesini planladığı nutuğunu yarım saat daha uzatmıştı. Tabii bunu Sude bilmiyordu. Bilse de bir önemi yoktu zaten. Sude’nin tek istediği yarının gelmesi ve okulda o hocayla konuşmaktı. Odasına gitti ve yatağına uzanır uzanmaz uykuya daldı.

V. Bölüm 
Sabah annesinin sesiyle uyandı. Annesi ona “Hadi tatlım, okul vakti.” diyordu. Uyku sersemi buradaki tuhaflığı fark etmedi ve her zamanki gibi banyoya, yüzünü yıkamaya gitti. Sonunda uykusu açılmıştı. O an buradaki tuhaflığı fark etti. Annesi evdeydi, üstüne üstlük bir de onu uyandırmaya gelmişti. Bu nasıl olabilirdi? Bir anlam veremedi çünkü bir mucize olup annesi evde kalsa bile asla ve asla onu uyandırmak için zahmete girmezdi. Böyle bir şey olması için dünyanın tersine dönmesi gerekirdi. Bunları düşünürken burnuna nefis bir koku geldi. Epeydir unuttuğu bir koku… Evet patates kızartması kokusu geliyordu mutfaktan. Kokuyu içine çekti, bir de şarkı sesi geliyordu. Annesinin en son ne zaman şarkı söylediğini veya dinlediğini hatırlamıyordu bile. O yüzden onu en çok şaşırtan bu olmuştu. Mutfağa gidip annesine sordu:
-Anne, bu ne?
-Ne olacak kızım, patates kızartması. Dünkü gibi sosis kızartacaktım da sosis bitmiş.
-Önemli değil anne, patates kızartması da güzel, dedi ve sofraya oturdu. Ardından içeri ağabeyleri girdi. En büyük ağabey yanına geldi ve:
-Canım kardeşim bugün nasılmış bakalım, diyerek saçını hafifçe okşadı. 
Sude şaşkınlıktan abisine cevap veremedi. Ardından diğer dört abisi de “Günaydın.” diyerek masaya oturdu. Hayatında bu kadar tuhaf bir şeyle karşılaşacağını kırk yıl düşünse tahmin edemezdi. Tüm ömrü boyunca muhtaç kaldığı, umduğu ama bulamadığı aile sıcaklığının umduğundan bile fazlasını görmüştü. Acaba her şey tersine dönmüştü de bir tek o mu aynı kalmıştı? Tam daha hiçbir şeye şaşıramayacağını düşünüyordu ki babası içeri girdi. Sude’ye ve ağabeylerine çok ama çok sevecen ve içten bir şekilde “Günaydın.” dedi ve gidip annesinin yanağına bir öpücük kondurdu. Bu kadar iyi davranmak yetmemiş gibi bir de annesine oturmasını söyleyip yemek işini kendisi devraldı. Kısa bir süre sonra Sude’nin servisinin kornası duyuldu. Evdekiler ona iyi şanslar dilediler ve Sude şaşkınlıkla evden ayrıldı. 
Gün boyunca hem serviste hem okulda herkes ona çok iyi davrandı. Her ne kadar şaşırmış olsa da artık alışmış sayılırdı bu duruma. Yeni beden hocasının yanına da gitti ama hoca ona dünyadaki en yaramaz öğrenciymiş gibi davrandı, hatta onu neredeyse odasından kovdu. Dünyada ona iyi davranan tek insandı oysa daha dün. Şimdi ise ona kötü davranan tek insandı. Dünya tersine döndüyse bu durum normal olmalıydı. Derken okul bitti, servise bindi. Servisten indiğinde hâlâ bu ters dünyayı düşünüyordu. Aslında bu dünya çok daha iyiydi diğerine göre. Rüya gibi bir yerdi. Eğer bu bir rüyaysa da asla uyanmak istemezdi. Bunları düşünerek kapıya doğru yürürken yerinden çıkmış kaldırım taşını görmedi ve yüzüstü yere düştü. Bunu gören büyüğün küçüğü olan ağabeyi koşarak yanına geldi, bir şeyi olup olmadığını sordu. İyi olduğundan emin olduktan sonra onu eve kadar götürdü. İçeri girerken annesinin ortanca abisine şunları söylediğini duydu:
-Sude dün gece sayıklıyordu. Önemsemedim ama bugün çok tuhaf davranmıyor muydu? Geceleyin bu kıza ne oldu anlamadım gitti.
Düşmenin acısını unuttu o anda Sude. Yüzünde bir tebessüm, gözlerinde bulutlanmalar oluştu. Gerçek sandığı dünyanın rüya, rüya sandığı dünyanın gerçek olduğunu anlamıştı. Mutlulukla ağabeyinin peşinden eve girdi. Bu esnada yanağından süzülen damlanın düşmenin acısıyla olduğunu düşünüyordu ailesi. Mutluydu, hem de çok mutlu. 
















5 Haziran 2025 Perşembe

İSİMSİZ

Rukiye  Tokgöz
 
 I. Bölüm
 Uzun yıllardır burada yaşıyordu. Nice öğrenci mezun etmişti, nice hocalar görmüştü cinnet geçiren. Bu sınıfın öğrencileri hep yaramaz olurdu zaten. Şimdiye kadar bu sınıfa gelen akıllı öğrenci sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Buna rağmen nasıl oluyorsa şimdiye kadar sınıfta kalan öğrenci sayısı da bir elin parmaklarını geçmezdi. Büyük ihtimalle hocalar, öğrencilerle bir yıl daha uğraşmamak için hepsini geçiriyordu. 
Sık sık “Keşke yan sınıfta olsaydım.” diye iç geçirirdi. Yan sınıfın öğrencileri o kadar akıllı, o kadar terbiyeli, o kadar efendiydi ki… Yıllardır hep akıllı öğrencileri yan sınıfa, yaramazları ise onun sınıfına koyarlardı. Tabii buna yaramazlık denirse! Sınıf Hababam Sınıfı gibiydi mübarek ama bir farkları vardı: Hababam Sınıfı sürekli sınıfta kalırdı, bu sınıftaki öğrencilerin neredeyse hiçbiri sınıfta kalmazdı. Birkaç kez kırılmıştı, birkaç kez içi cız etmişti, hatta kolu yerinden koparılmış, üzerine içecek dökülmüştü tekmelenmişti. Çok çekmişti birbirine, hocaya trip atan kızlardan. Kimin canı sıkılsa acısını ondan çıkarıyordu. Sınıfı kirli bulan temizlikçi, öğrencilere kızan öğretmen bazen sınıfa giren idareci bile… Bazen ona öyle bir çarpıyorlardı ki bir ay kendine gelemiyordu. Şu sınıfın kızları dövüş öğrenseler rakiplerini tekte yere sererlerdi. Öyle böyle değildi öfkeleri. Uzaktan görenler sevgi pıtırcığı zannetse de yeri geldiğinde Hulk kesilirlerdi. Bu sınıfta erkeklerin en çetin kavgası, kızların öfkesinin yanında hiç kalırdı. Bu, her sene böyleydi. Nasıl oluyorsa yeni gelen öğrenciler eskilerin hınk demiş burnundan düşmüş gibiydi. Şansı yoktu, şanssızdı… Hem de öyle böyle bir şanssızlık değildi bu. 

II. Bölüm
O gün -her zamanki gibi- sınıftaki çocuklar iyice coşmuştu. Bir şeyler olacağı belliydi sınıftaki gürültüden. Hiçbir şey yapamadan sessizce izliyordu etrafı. Bu esnada akıllı tahtanın tam yüzünün orta yerine voleybol topuyla iki, futbol topuyla üç, basketbol topuyla da beş şut çekmişti sınıftakiler. Tahtaya doğru çekilen son şutu görmemek için gözlerini kapatmıştı. Gözlerini açtığında etrafta zavallı tahtanın parçalarını gördü. Bir tahta için daha yolun sonu görünüyordu. İyileştirilemeyecek kadar perişandı. Atılan çığlıklardan sağır oluyordu neredeyse. Çocukların eğlencesi bittiğinde sanki üzerine bir dev oturmuş gibi hissetti kendini. Bu şahit olduğu kaçıncı olaydı? Kaç kez akıllı tahtanın yüzü gözü top izleriyle şekil değiştirmişti? Bazen kendisi de alıyordu bu eziyetten nasibini ama kendisi tahta kadar dayanıksız değildi.  Artık onun için olağan olmuştu yaşadığı şeyler. Sınıf sessizleşmişti. Herkes yerine oturmuştu. 
Maziyi düşünmeye başladı üzüntüsünden. Ne çok akıllı tahta yolcu etmiş ve ne çok yeni tahtaya “hoş geldin” demişti, sayısını bilmiyordu. Yan sınıfın kapısına ne oluyorsa bu durumu dert edinmişti kendisine. Seslerden, tıkırtılardan, sürekli açılıp kapanmasından rahatsız oluyormuş. Sürekli yabancılar gelip geçiyormuş önünden. Gürültü yapıyorlarmış, ıslık çalıp türkü söylüyorlarmış yabancı adamlar. “Anlayamazsın ki…” diyordu yan sınıfın kapısına. “Senin sınıfın her sene akıllı çocuklarla doluyor, anlayamazsın…”

III. Bölüm 
Aynı bezgin adam yine nefes nefese ve gürültüyle gelmiş ve onu kolundan tutarak sonuna kadar açmıştı. En az onun kadar bezgin iki arkadaşı da ellerinde yeni akıllı tahtayla içeri girdi. Artık alıştıkları için olsa gerek çabuk el hareketleriyle tahtayı monte edip çıktılar. Hemen sonra derslerin bittiğini ilan eden zil çaldı ve sınıf üç saniye içinde boşaldı. Gürültü, şamata bitmiş sessizlik başlamıştı. 
-Hoş geldin arkadaş, dedi tahtaya. Sen de bizdensin artık.
Tahta ne dediğini anlamamıştı.
-Ne dediğini anlamadım ama neyse. Sonra anlarım herhalde. Senin adın ne, dedi. 
Kapı, tahtanın acemiliğine acıdı ve bunun sesine yansımasına engel olamayarak:
-Ne zamandan beri kapılara isim veriliyor ki, dedi ve iç geçirdi. 
Afallamıştı tahta. İlk defa böyle bir şeyle karşılaşmıştı zavallıcık:
-Benim adım Fatih. Aylardır bir sınıfım olsun istiyordum, sonunda dileğim gerçekleşti. Peki nasıldır bu sınıfın öğrencileri, akıllı mı yoksa haylaz mı?” dedi. 
Bu sefer kendine hâkim olamayıp kahkahalarla güldü kapı. Sonra gülmesini zoraki bastırarak konuşmaya başladı: 
-Bunlar öyle böyle yaramaz değil kardeşim. Şansına dünya üzerindeki en yaramaz sınıfa denk gelmişsin, tabii buna yaramazlık denirse. Beni bile kaç kez tamire gönderdiler, tekrar tekrar taktılar. Birkaç kez değiştirmenin eşiğinden döndüler. Ne yazık ki hâlâ buradayım gördüğün gibi. Senden önceki akıllı tahtaya ne yaptılar biliyor musun? Voleybol topuyla iki, futbol topuyla üçü, basketbol topuyla da beş şut çektiler. Kızların hırsla attığı yumruk yüzünden kaç tahtaya veda ettim sayamadım. Öyle böyle fenalar yani. Şimdiden sana da geçmiş olsun kardeşim. Belki ilerleyen günlerde beni duyamaz olursun. Ben peşinen geçmiş olsun diyeyim. 
Bu sözleri duyan Fatih’in gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyor, doğru olmamasını umuyordu. O kadar korkmuş, o kadar korkmuştu ki doğru düzgün konuşabilmesi için birkaç dakika derin derin nefesler alıp vermesi gerekti. Sonunda zoraki konuştuğunda söylediği ilk söz şu oldu:
-Nasıl yani? O kadar mı yaramazlar yani? Peki çok ses çıkarırlar mı teneffüste?
-Maalesef. Birkaç kez mahallelinin hatta yoldan geçenlerin şikâyete geldiği de oldu.
-İyi ama benim yüksek sese hassasiyetim var. Ben ne yapacağım?
Fatih ağlamak üzereydi. Kapı ona çok üzüldü. Onu teselli etmek kapının göreviydi. Bu sınıfın demirbaşıydı neticede. Sesine biraz şefkat ve merhamet ekleyerek konuştu:
-Zamanla alışırsın, merak etme. Hem belli mi olur, belki bir mucize olur da akıllanırlar. Ayrıca bir sıkıntın olursa ben buradayım, merak etme.
Fatih’in yüreğine biraz olsun su serpilmişti. Bu sınıfta en iyi dostunu bulduğunu o an anlamıştı. Kendi kendine gülümsedi:
-Umarım artık senin de kaderin değişir, akıllanır öğrenciler biraz.
Yan sınıfın kapısı, tahta ve kapının ne konuştuğunu duymaya çalışıyordu ama hiçbir cümlelerini anlayamamıştı. 

27 Mart 2025 Perşembe

MÜCELLA


Rukiye TOKGÖZ

1. Bölüm
Sürekli eleştiriliyordu yaptığı işler. Yatması, kalkması, konuşması… Komşunun kızı daha iyi yapıyor; şu Mücella var ya yan apartmandaki, o tek başına akşam yemeği hazırlıyormuş; Mücella şöyle Mücella böyle… Mücella ne alakaydı? Kendisi Mücella değildi ki hayatı onunki gibi olsun. Kendi hayatını değil, Mücella’nın hayatını mı yaşasındı? Mücella’nın yoğurt yiyişi farklı diye kendi yoğurt yiyişinden vaz mı geçecekti? Böyle düşünürken bir karar aldı. Mücella her kimse onunla konuşup bu soruna bir çözüm bulacaktı. Onunla konuşacaktı ki neden Mücella’yla kıyaslandığını öğrenebilsin. Ama Mücella’nın kim olduğunu bilmiyordu. En azından bir komşu olduğunu biliyordu. Annesine gidip sordu Mücella’nın nerede oturduğunu. Tuhaftır ki sürekli “Mücella, Mücella” deyip duran annesi “Mücella da kim?” diye sordu. Annesi bile Mücella’nın kim olduğunu bilmiyorken nerede oturduğunu nasıl bulacaktı ki? Sonra aklına bir fikir geldi. Belki de nerede oturduğunu bulmanın bir yolu vardı.
İçeriye gidip ödevlerini aldı ve annesinin yanına gidip yapmaya başladı. Annesi onu eleştirsin diye bilerek kötü yazıyordu. Annesi çok geçmeden başladı söylenmeye:
-Bu ne biçim yazı? Güzel yazmayı bir öğrenemedin gitti! Üst kattaki komşunun kızı Mücella çok güzel yazıyor, maşallah inci gibi. Ya seninki? Nerdeee…
İşe yaramıştı işte! Mücella’nın üst atlardaki komşulardan birinin kız olduğunu öğrenmişti. Gidip üst katlardaki bütün komşulara bakacak ve soracaktı. Koşarak montunu aldı. Tam kapıyı açacaktı ki annesinin sesini duydu:
-Yine bırakmışsın eşyalarını ortalıkta. Hep unutuyorsun zaten. Alt komşunun kızın Mücella var ya, o hep eşyalarını topluyormuş. Darısı başıma…
Eli kapının kulpunda donakaldı, annesi daha az önce Mücella’ya üst komşunun kızı dememiş miydi? Oysa şimdi alt komşunun kızı olduğunu söylüyordu. Sonra annesinin kafasının karışmış olabileceğini düşündü ve bir karar verdi. Önce üst kattaki komşuları gezecek, eğer Mücella’yı bulamazsa alt katlara bakacaktı. En üst katta Mücella diye biri yoktu, bir alt katta da, bir alt katta da… En alt kata kadar geldi ama kimsenin Mücella diye bir tanıdığı yoktu. Hayal kırıklığı içinde eve geri döndü. Belki annesinin kafası çok karışıktı, yanlış şeyler söylüyordu. Annesi matematik çalışmış olamaz mıydı? Böyle düşünerek kendini rahatlattı. Akşam olmasına rağmen hiç iştahı yoktu. Kendini yatağına fırlattı ve anında uykuya daldı-ki bu çok tuhaf bir şeydi, çünkü ne kadar uykusun olursa olsun en erken bir saat sonra uykuya dalardı normalde. Uykusunda matematik çözdüğünü ve herkese kendini Mücella olarak tanıttığını gördü.


2. Bölüm
Ertesi gün öğlene kadar uykulu uykulu gezdi. Ki bu da çok tuhaf bir şeydi çünkü ne kadar geç uyursa uyusun uyandığında o kadar enerjik olurdu ki zıplayarak gezerdi evde normalde. Ama bu normal bir durum değildi zaten, o yüzden normalde olmayan şeylerin olması tuhaf gelmedi ona. Annesi tüm gün Mücella’ya bir yan apartmandaki, bir alt mahalledeki komşunun kızı deyip durdu ama o kadar uykuluydu ki annesinin ne dediğini anlamıyordu; o yüzden yine Mücella’nın kesin bir konumu olmadığını fark etmedi. Zaten öğlen tuvaletten çıktığında aslında iki saat önce okuldan çıkmış olması gerektiğini fark etti ve ağzı bir karış açık kaldı. Annesi:
-Adını Mebrure koymasaydım keşke, her şeye şaşırıyorsun, dedi.
Artık uykusu iyice açıldığı için annesinin dediklerini algılayabiliyordu. Bu yüzden Mücella’nın evini arama çalışmalarını devam ettirdi. Çok geçmeden annesi yine söylenmeye başladı:
-Çok tabletle oynuyorsun. Yan apartmandaki Mücella çok akıllı, ayda bir kere tabletle oynuyor. Ya sen?
Olamaz, diye düşündü, hangi yan apartman acaba? Kuzeydeki mi güneydeki mi doğudaki mi batıdaki mi? Mecbur apartmanlarına komşu olan her apartmanı tek tek gezecekti. Ama bu günler sürerdi! Her gün bir apartmanı gezeyim, diye düşündü, daha kolay olur. Tam montunu alacakken annesi seslendi:
-Kızım; bir arkadaşıma gideceğiz, hazırlan.
Oflaya puflaya üzerini değiştirmeye gitti Mebrure. Daha güzel bir şey giymeliydi. Laf aramızda, annesinin arkadaşlarına gitmeyi de hiç sevmezdi.
Annesinin arkadaşı iki sokak ileride oturuyormuş meğer. Gittiklerinde arkadaşı mutlulukla içeri aldı annesini. Mebrure’ye döndü ve şöyle dedi:
-Kızım da senin yaşında. Arka odada oynayın siz.
Mebrure arka odaya gittiğinde çok sevimli bir kız gördü. O an içine doğdu ve kıza şöyle dedi:
-Sen annemin bana hep övdüğü Mücella olmalısın.
-Sen de annemin bana hep övdüğü Mebrure olmalısın.
-Nereden anladın?
-Çok şaşırmışsın da ondan.
Mücella’nın annesi de ona Mebrure’ye övüyorsa ona soracağı bir şey yok demekti. Mebrure sonunda arayışını tamamladığı için mutluydu. Mücella’ya baktı ve gülümsedi.


7 Mart 2025 Cuma

BİR BARDAK

ZEHRA YILDIRIM
ZEYNEP KARAMAN
MERYEM KATIRCI
RUKİYE TOKGÖZ

Böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Nasıl olsa toplamda on üç saatti oruçla geçirilecek süre. On üç saat yemeden, içmeden durduğum çok olmuştu. Sabah kahvaltı yapmadan okula gidip akşam yemeğine kadar aç kaldığım da çok olmuştu. Böyle olacağını hiç düşünmemiştim.
Şimdi iftara son bir saat yirmi dakika kala, bu kadar sarsılabilir miydi insan susuzluktan. Susuzluktan mıydı yaşadıklarım yoksa uykusuzluktan mı? Belki de çok fazla yemediğimden ama böyle olacağını hiç düşünmemiştim. 
İftara bir saat on dakika vardı ve ben sahurda içemediğim o son bir bardak su yüzünden bir çölde iftarı bekleyen insanlardan farksızdım. 
O bir bardak suyu içseydim şimdi ne baş ağrısı olacaktı ne de acıkma. O bir bardak suyu içmiş olsaydım uykusuz da olmayacaktım bu kadar. O bir bardak suyu ezan okunmadan önce içmiş olsaydım şimdi yaşayan bir ölü gibi olmayacaktım. Bütün çeşmelere şelaleye bakar gibi bakmayacaktım. Durup durup o şarkı dilime dolanmayacaktı:
Yandım ama susuzluktan
İçmiyorum haram diye
İftara yaklaşık bir saat vardı ve yalnız ben değil, etrafımdaki arkadaşlarım da günlerce çölde susuz kalmış gibiydiler. Boşluğa bakıyor ve serap görüyorlardı. Oysa onlar sahurda son bir bardak su yerine bir litre su içmişlerdi. Üstelik iyi de yemek yemişlerdi ama şimdi benimle aynı hisler içindeydiler. 
İftar süresi mi uzamıştı yoksa sahur süresi mi kısalmıştı, anlayamamıştık. Belki de havaların ısınmasıydı bu kadar bizi perişan eden. Hepimizi uykusuz bırakan. Oysa mart ayındaydık ve yaz sıcakları gelmemişti bile henüz. Sadece yumuşak bir bahar havası vardı dışarda ve bu hava bizi susuz düşürmeye yetmişti. 
İftara yaklaşık elli dakika vardı ve etrafımda dolaşan şeytanın ayak seslerini duymaya başlamıştım. Bazen önüme bir yemek görüntüsü düşürüyordu bazen su şişelerini getirip önüme diziyordu ve diyordu ki:
-Senin daha yaşın küçük. Yarın oruç tutma, yarın oruç tutma. 
Bu fikir bana cazip gelmeye başlamıştı. Geceden başladığım bu şanlı mücadeleye devam etmeliydim ve iftar vaktine ulaşmalıydım. Bu esnada yine bir fısıltı duymaya başlamıştım:
-Kendine eziyet etmek günahtır. Acı çekiyorsun, git ve su iç. Böyle ibadet olmaz. Kendini kandırma, git ve su iç, su iç, su iç…
Böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Oysa geçen yıl daha sıcak günlere denk gelmişti ramazan ayı ve ben üç gün hariç tüm oruçları tutmuştum. Hatta oruçlarımı dedeme satmıştım. Ona sattığım yetmemiş, amcama satmıştım. Belki de aynı orucu farklı kişilere sattığım için çekiyordum bu azabı. Belki de tekne oruçlarım yüzündendi bu azap ama benim günahım yoktu. Bana, gün ortasında bir yerlerde oruca ara verebileceğimi söylemişlerdi ve ben de yapmıştım bunu zaman zaman. 
Güneş nihayet batmaya başlamıştı ama baş ağrısı daha da artıyordu. Namaz tutup oruç kıldığımı düşünüyordum. Son yarım saat kalmıştı iftara ve hazırlıklara başlamalıydım. 
Önce beş litrelik soğuk su bulmalıydım ve bunu beş ayrı bardağa koymalıydım. Bardak yerine tasla içmek daha iyi bir fikirdi. Beş tane tas ayarladım kendime iftarda su içmek için. Yemeğe gerek yoktu. Üç beş hurma, nefsimi körlemeye yeterdi. Beş litrelik soğuk suyu bulmuştum ama tasları aramaya gidip geldiğimde su yerinde yoktu. Bu şakayı kaldıracak halim yoktu. Suyu kim götürmüştü bıraktığım yerden. Ben gün boyu onun hasretiyle beklemiştim güneşin batmasını. Suyumu yeniden buldum fakat bu kez de bardaklarım, taslarım kaybolmuştu. Saate bakıyordum fakat durmuştu. İlerlemiyordu. Batmaya yüz tutan güneşe bakıyordum fakat güneş olduğu yerde duruyor bir türlü batmıyordu. Ezan sesini bekliyordum fakat ezan da okunmuyordu. Sanki zaman durmuş gibiydi. 
İlerde, çok ilerde yemyeşil bir ışık görünüyordu. Galiba akşam karanlığı çökmüş, minarenin ışığıydı bu. Minareye doğru yöneldim. Yürümüyordum, uçuyordum sanki. 
Susuzluğum da gitmiş gibiydi. Birdenbire yüzümde, alnımda, dudaklarımda ıslaklık ile irkildim. Annem ve babam başucumda bekliyorlardı. Ellerinde beş litrelik su bidonu vardı:
-Açlıktan mı bayıldın, susuzluktan mı? Haydi, iftar vakti yavrucuğum. 
Böyle olacağını hiç düşünmemiştim.

2 Ocak 2025 Perşembe

ZAMANIN KARMAŞASI


Rukiye Tokgöz
Meryem Katırcı

1. Bölüm: Bela

Son günlerde telefonuyla başı beladaydı. Durup dururken telefonu kapanıyor, kapalıyken açılıyordu. Şarjı bazen yüzde yüz dolu iken birdenbire bitiyordu. Bu da yetmiyormuş gibi bazı uygulamaların kendiliğinden açıldığını görüyordu. Artık bu telefonu değişmenin zamanı geldi, diye düşünüyordu ama bu telefonu alalı henüz birkaç ay olmuştu. 
Telefonunu sıfırladı, uygulamaları sildi, hatta telefondan, yazılımdan anladığını düşündüğü arkadaşlarına gösterdi fakat onlar telefonu eline aldığında her şey normale dönüyordu. Telefon, onun için artık hayatı kolaylaştıran değil zorlaştıran bir araca dönmüştü. En iyisi evde olduğu zamanlar telefonunu kapalı tutmak, dışarıya çıkınca açmaktı. 
Evdeydi ve telefonunu kapattı. Bir süre sonra gözü telefonuna ilişti, telefon kendiliğinden açılmıştı. Kapatmaya üşendi. Çözmesi gereken sorular, yapması gereken ödevler vardı. Bir süre sonra ekran ışığı yeniden dikkatini çekti. Üstelik bir de bildirim sesi gelmişti. Belki de arkadaşı yarın yapılacak sınav hakkında bir şeyler soruyordu. İstemsizce telefona uzandı. Telefonuna bir mesaj gelmişti ama gönderen kişi görünmüyordu. Bu tarz mesajlara tıklanmaması gerektiğini biliyordu. Yeniden derslere döndü fakat bir kez daha bildirim sesiyle dikkati dağıldı. Bu kez doğrudan doğruya mesajlar düğmesini tıklayarak okumaya başladı. Bu bir bilgilendirme mesajına benziyordu: 
Yarın, 2 Ekim 2068 tarihinde kuvvetli rüzgâr ve şiddetli meteor yağışı beklenmektedir. Tedbirli olmanız ve sığınaklardan çıkmamanız önemle rica olunur. 
Bunun mesajın gereksiz bir şaka olduğunu düşünerek ders çalışmaya yöneldi fakat diğer mesaj da aklındaydı. Henüz onu okumamıştı. Yine istemsizce diğer mesaja göz ucuyla baktı:
Dün, 2 Ocak 2032 tarihinde yaşanan depremden dolayı hasar tespit çalışmaları için en kısa zamanda kurumumuza müracaat etmeniz gerekiyor. 
Her iki mesajın da gönderen kısmında bir isim yoktu. Bu bir şaka olmalıydı. Aynı kişinin gönderdiği saçma sapan bir mesajdı. Zaten mesajları okuduktan sonra telefon kapanmıştı. Açmaya çalıştı fakat telefon açılmıyordu. Ders çalışmalıydı. Böyle garipliklerle uğraşacak zamanı yoktu. Hem iyi notlar alırsa belki de ailesi yeni bir telefon almak için gönüllü olabilirdi. Gecenin geç saatlerine kadar ders çalıştı. Artık sınava hazırdı. 
Ertesi gün sabah telefonunu açmaya çalıştı ancak telefonu yine açılmıyordu. Belki de servise göndermeliydi. Halen garantisi devam ediyordu. Sınava girdi, çıktı. Telefonsuz hayat da aslında fena değildi. Kimse aramıyordu, kimseyi de arama ihtiyacı hissetmiyordu. Artık birileriyle irtibatı kesmek için bir bahanesi de vardı: Telefonum bozuk. 
Gün bitip eve döndüğünde ertesi günün sınavına çalışmak için masasına oturdu. Telefonunu da yine yanına koydu. Artık açmaya bile lüzum yoktu. Tam ders çalışmaya başlamıştı ki telefon yine kendiliğinden açıldı. Telefonu umursamıyordu artık fakat yine bir bildirim sesi geldi. İçinden, yine başlıyoruz saçma mesajlara, diye geçirdi. Göz ucuyla telefona baktı. Gelen bir video mesajdı. Açıp açmamakta tereddüt yaşadı. Sonunda videoya tıkladı. Bir öğrenci, bir okul çıkışında merdivenlerin önünde açıklama yapıyordu. Mikrofonlar tutulmuştu öğrenciye. Öğrenci şöyle diyordu:
Sınava çok çalıştım ancak bu kadar iyi bir başarı elde edeceğimi ben de bilmiyordum. Hayalimdeki üniversiteye kayıt yaptırmak benim için harika bir duygu. 
Bu sesi bir yerden tanıyordu ama nereden? Bu yüzün sahibini bir yerden tanıyordu ama nereden? Birkaç kez daha aynı videoyu izledi. Bu esnada telefon kapandı ve siyah ekranda kendi yüzünü gördü. Videoda konuşan kişi kendisine çok benziyordu. Üstelik sesi de aynı kendi sesi gibiydi. Çok mu uykusuz kalmıştı, çok mu besinsiz kalmıştı? Bu yaşadıkları, zihninden geçenler… Hepsi saçma sapan şeylerdi. Belki de dün mesaj filan da gelmemişti. 
Telefonu yeniden açmaya çalıştı. Bir süre uğraştı ve sonunda başardı. Hemen mesajları açtı, gerçekten de düne dair herhangi bir mesaj yoktu. Az önce gördüğü ya da gördüğünü sandığı video da yoktu. Telefonu yeniden kapattı ve sonraki günün sınavına çalışmaya devam etti. 
Bu dönemin son sınavını da geride bırakmıştı. Sınavların bittiği gün telefonu normale dönmüştü. Artık açmak istediği zaman telefon açılıyor, kapatmak istediği zaman kapanıyordu. Uygulamalardan da kendi kendisine çalışan yok gibiydi. Her şey normal görünüyordu ta ki bir hafta sonrasına kadar. 

Bir hafta sonra ara tatil başlamıştı. Tatil boyunca nasıl vakit geçireceğine henüz karar vermemişti. Tatilin ilk sabahı telefonunun yine kendiliğinden açıldığını gördü ve bildirim sesiyle biraz canı sıkıldı. Yatağından kalkmadan telefonuna uzandı. Yine bir mesaj gelmişti. Belki de virüs girmişti telefonuna. Tüm bu yaşadıklarının başka açıklaması olamazdı. Telefonu bu hafta garantiye göndermeli ve tatil sonrasına daha huzurlu başlamalıydı. Mesajlara baktığında daha önce göremediği iki yazılı ve bir video mesaj yerinde duruyordu. Bu üçüncü mesaj da yazılı olarak gelmişti. Okudu mesajı fakat anlam veremedi. Mesaj şöyleydi:

Galiba şaşkınsın hem de çok üzgün
Elinde telefon hayattan bezgin
Lavaboya git ve uyan hemencik
Evde olanlara söyleme bir şeycik
Cevap bekliyorum senden kaç gündür
Endişe etmeden yazsaydın bana
Kendimi söylerdim belki de sana

Zihnin çok karışık ama panik yok
Artık senin işin zor mu hem de çok
Mesajları atan benim aslında
Anlamak istersen ilk harflere bak
Nasıl da şaşırdın küçük yavrucak

2. Bölüm 
zeynep karaman, zehra yıldırım, rukiye tokgöz, meryem katırcı

Gelen mesajı bir kez daha, bir kez daha okudu, farklı anlamlar bulmaya çalıştı fakat sondan bir önceki dizede “ilk harflere bak” ifadesine gözü takıldı. Mesajların ilk harflerini birleştirdiğinde “Gelecek Zaman” kelimelerini gördü. Gerçekten de gelen mesajlardaki tarihler on yıllar sonrasına aitti. Artık bu şakanın tadı kaçmıştı. Muhtemelen bilgisayar ve telefon işlerinden iyi anlayan bir arkadaşı yapıyordu bu şakayı fakat telefonundaki anormalliğin sebebi neydi? Belki de virüs girmişti telefonuna. Bu cihazı garantiye göndermeliydi ve yazılımının yenilenmesini talep etmeliydi. Tatilini bu saçmalıklarla geçirmeye niyeti yoktu. 
Olan biten her şeyi başından sonuna düşündü ve ailesine anlatmaya, telefonu garantiye göndermeye karar verdi. 
Durumu paylaştığı babası ve annesi telefonu görmek istediklerini söylediler ve olanlara pek anlam vermediler. Telefonu annesine ve babasına uzattı. Büyük bir dikkatle telefonu inceleyen babası anormal bir durumla karşılaşmadı. Mesajlara baktı, silinen mesajlara baktı, dosyalara baktı fakat hiçbir anormallik görünmüyordu. Telefonu annesi eline aldı ve bir süre de o kurcaladı. Kendisine mesaj attı, kendi telefonunu aradı. Kendi telefonundan mesaj attı. Telefonu defalarca kapattı, açtı fakat hiçbir sorun görünmüyordu. Ailesi bu hikâyeye inanmamıştı anlaşılan. Telefonu garantiye göndermek yerine, kendi telefonuyla değişmeyi teklif etti babası. Bunu kabul edemezdi. Ailesinin gözünde artık telefon değil de kendisi anormal görünüyordu. Bunu, sessizlikten ve birbiriyle işaret diliyle anlaşan anne babasının tavırlarından anlıyordu. 
Telefonu hiç açmayacaktı. Hatta internet bağlantısını kesecek, kartını çıkaracaktı. Yeni mesaj geldiğinde ise açmadan annesine, babasına gösterecekti. Telefon, onun için büyük bir gizemdi. Anlam veremediği bir gizem. 
Anne ve babası bu esnada psikolog arayışına girmişlerdi bile. Çocuklarının durumunu hiç iyi görmüyorlardı. Oysa birkaç hafta öncesine kadar bu tarz bir davranış hiç göstermemişti. 
Belki de ailesi haklıydı. Çok uykusuz kalmış ve son zamanlarda arkadaşları da çevresinden iyice uzaklaşmıştı. Bu yaşadıkları belki de sanrıydı. Uyumalı, dinlenmeli ve kendini toparlamalıydı. Düzensiz bir hayat, bu tarz şeylere neden olabilirdi. İnsanın hastalığını kabul etmesi ile başlar iyileşme süreci, diye düşündü. Ailesini daha fazla üzmeden psikoloğa gitmeyi kendisi teklif edecekti. Şimdi yeniden telefonla uğraşmak istemedi. Bilgisayarını açtı ve psikolog aramaya başladı. En azından ailesine, gitmek istediği psikoloğu kendisi söylemeliydi. İnternet tarayıcısını açtığında garip haberler gözüne çarptı. Normalde haberlere hiç dikkat etmezdi fakat bütün haberlerdeki kişilerin kıyafetleri çok garipti. Haberlerin hepsine birer birer bakmaya başladı ve o anda yine morali bozuldu. Açtığı ilk haberin başlığı şöyleydi: “İstanbul’a Uçuş Fiyatları Mars’a Uçuş Fiyatlarını Geçti.” Bir sonraki habere baktı: “Ay’da Bulunan Tüm Otellerde Uzay Böcekleri Yayılıyor.” Hızlıca tüm haberlere baktı. Bunlar da bir şaka olamazdı. Bilgisayarının tarihine baktı 2 Haziran 2072’yi gösteriyordu. Bilgisayarını kapatacaktı ki masaüstünde Windows 33 logosunu gördü. Bilgisayarını kapatmaktan vazgeçti. Ailesine bilgisayarı götürmeyi ve haberleri göstermeyi düşündü. Bilgisayarını masadan aldı ve ailesine götürüyordu ki ekranın karardığını gördü. Tuşlara bastı ama nafileydi. Bilgisayar açılmıyordu. Bu esnada babasını gördü ve bilgisayarın açılmadığını söyledi. Bilgisayarı eline alan babası tek dokunuşla bilgisayarı açtı. Her şey normal görünüyordu. Neyse ki babasına az önce gördüğü şeyleri söylememişti. Sorun kesinlikle kendisindeydi. 
Biraz oyalanmak için televizyon izlemek, iyi bir fikirdi. Salona geçti. Televizyonu açtı. Neyse ki her şey normaldi. Arka Sokaklar, dizisini epeydir izlemiyordu ve özet bölümü geçiyordu. Özet bölümünde kaçırdığı ne kadar çok şey olduğunu düşündü. Bir süre sonra nihayet özet bölümü bitti ve yeni bölüm yazısını gördü. 5602. Bölüm yazısını görünce başı dönmeye başladı. Diziyi izlemeye devam etmeliydi fakat mekânlar, oyuncular değişmişti. Bu esnada annesinin yanına geldiğini fark etti. Annesi odaya girdiğinde televizyona baktı, her şey normal görünüyordu. Az önce gördüğü mekânlar, oyuncular değişmişti. Odasına dönüp uyumalıydı ve düşünmemeliydi. 
Odasına döndü ve uzandı. Kaç dakika, kaç saat uyuduğunun farkında bile değildi ki bir bildirim sesiyle uyandı. Telefonu kapalıydı. İnternetini kesmişti, kartı çıkarmıştı ve şimdi bu telefondan bildirim sesi geliyordu. Eliyle telefona uzandı ve yine bir mesaj geldiğini gördü. Mesajı okudu:
Telefonu kapatmanın çözüm olmadığını gördün. 
Bağlantıları kesmenin çözüm olmadığını da gördün. 
Bilgisayarını gördün. 
Televizyonu gördün.
Gördüklerini başkalarına anlatmanın bir çözüm sağlamayacağını da gördün. 
Artık kabullenmelisin. 
Sen, gelecek zaman içinde gezinebilen birisin.
Hayatını buna göre şekillendirmelisin.
Sen, anormal değilsin. 
Sen, seçilensin.  
Son cümle tüm öfkesini yatıştırmaya yetmişti. “Sen seçilensin.”
Kim seçmişti onu? Neden ve ne için seçmişti? Görevi ne olacaktı? Zihninde bu sorular dolaşırken aklına ilk kez bir şey geldi: Cevap yazmak… Gelen mesaja bir cevap yazmalıydı. Düşünmeden yazmaya başlamıştı bile:
Beni seçen kim? Sen kimsin? Gelecek zamanın bir sınırı var mı? Gelecekteki hangi zamana kadar gidebilirim? Geçmiş zamana da gidebilir miyim? 
Cevap gecikmedi:
Benim kim olduğum önemli değil ama bu telefon senin kaderin. Kaderinden kaçamazsın. Seni kimin ne için seçtiğinin de önemi yok. Sadece kabullen. Geçmişe gitmen mümkün değil. 


26 Aralık 2024 Perşembe

VESVESE

 

1. BÖLÜM

ZEHRA YILDIRIM
ZEYNEP KARAMAN
MERYEM KATIRCI
RUKİYE TOKGÖZ
HÜLYA DOĞANCIK

Yine olmuştu işte. Aniden oluyordu bu. Günün ortasında bir yerlerde, hiç ummadığı bir zamanda önce başı ağrıyor sonra pıt pıt pıt burnundan kan damlaları düşüyordu önüne. Ne yaparsa yapsın burnunun kanamasını durduramıyordu. Bir süre sonra kendiliğinden burun kanaması geçiyordu. Doktorlara gitmişti bu yüzden. Hastane hastane dolaşmıştı fakat muayene sonrası kesin teşhis konulamamıştı. Hayatının en güzel günleri hastane koridorlarında geçmişti. Artık teşhis konulacağından umudu kesmişti, kendisi de ailesi de. 
Yine olmuştu işte. Artık alışmıştı bu duruma. Öğlen yemeği vaktiydi ve henüz birkaç lokma yiyebilmişti. Zaten yemek yemeyi de çok sevmezdi. İştahı kaçmıştı. Sessizce yanındaki peçeteye uzandı. Derin bir nefes aldı. Etraftaki insanlardan bazıları ona bakıyordu. Hatta biri gelerek:
-Yardıma ihtiyacın var mı, iyi misin, diye sordu. 
Başıyla ve elleriyle iyi olduğunu ima etti ve suskunluğa büründü. Nasıl olsa biraz sonra duracaktı burnunun kanaması. Öyle de oldu. Kantinden kalkıp sınıfının bulunduğu kata doğru yöneldi. Öncesinde bir ayna bularak yüzünü, burnunu kontrol etti.  Kan izi kalmadığını fark edince sınıfına geçmeye karar verdi. 
Tam sınıfına yaklaşmıştı ki kapıda bir kalabalık gördü ve içerden gelen çığlıkları duydu. Adı Mebrure değildi ama şaşırmıştı. Şimdi bu manzara karşısında Mebrure de nerden çıkmıştı? Zihni karışıktı. Oysa her zaman yaşadığı gibi bir burun kanamasıydı yaşadığı sadece kan biraz daha sıcak ve fazlaydı. 
Kalabalığın arasından ilerlemeye ne olduğunu anlamaya çalıştı. Sınıf arkadaşlarından biri yerde yatıyordu. Önce bayılmıştır, diye düşündü fakat diğer arkadaşları nefes alıp vermediğini söylüyorlardı. Nihayet sağlık ekipleri geldi. Bir kenarda olup bitenleri seyrediyordu. Sağlık ekipleri yerde yatan arkadaşının kalbinin durduğunu söylediler ve müdahale için onu bir sedye ile alıp götürdüler. 
O gün dersler iptal olmuştu. 
İlk kez, burnunun kanamasından bir şeyler çıkarma çabasına girmişti o gün. Ertesi gün arkadaşının ölüm haberini alınca kendini çok kötü hissetti. Bu duyguya nereden saplanmıştı? Bir açıklaması yoktu bu düşüncelerin. Saçma geliyordu bu bağlantı ona. Arkadaşının ölümüne üzüleceği yerde zihninde kurduğu şeylerden utandı. Zaten kalp krizi demişlerdi arkadaşının ölümü için. Hem yıllardır burnu kanıyordu ve bu tarz bir düşünce aklının ucundan bile geçmemişti. Düşündü, düşündü… Tam kendisini bu düşüncelerden uzaklaştırmıştı ki üç sene önce kedisinin öldüğü gün de burnunun şiddetle kanadığını hatırladı. 
Bu düşünce bağından kaçmak istedikçe aklına yeni yeni şeyler geliyordu. Dedesi rahmetli olduğu gün de burnu kanamıştı ama o zamanlar ailesi bunun stresten kaynaklandığını söylemişti. Öğrenciliğin çetin geçtiği yıllarda olmuştu bu olay. Sonra büyük depremi hatırladı. Depremin yaşandığı bölgeden çok uzaktalardı fakat gece uyandığında burnunun kanamasından yastığının kıpkırmızı olduğunu görmüştü. 
Zihninden bunlar geçerken dudağının üstünde bir ılıklık hissetti ve yine başladı: pıt, pıt, pıt… Bu sefer farklı hissediyordu kendini. Etrafa baktı, yanından gelip geçen insanlara baktı. Bir felaket haberi bekledi. Çok kısa sürmüştü burnunun kanaması. 
Beklediği kötü haberin gelmeyişi onu biraz rahatlatmıştı. Yüzünü, burnunu temizledi. Dışarıya çıkıp hava almak iyi gelir, diye düşündü ve apar topar bir yürüyüşe çıktı. Tam birkaç adım atmıştı ki önündeki kalabalığı gördü. Bir trafik kazası yaşanmıştı ve manzara çok kötüydü. Geri döndü. Yaşadıklarının bir kâbus olduğuna kendini inandırmaya çalıştı bir süre. Sonra yüzünü yıkamaya karar verdi. Olabildiğince soğuk suyla yüzünü yıkadı, yıkadı. Hırsını alamadı başını soğuk su musluğunun altında tuttu bir süre. Başının, beyninin soğuktan sızladığını hissedinceye kadar öylece kaldı. 
Başını kaldırdığında aynada kendi yüzünü gördü. İlk kez gördüğü bir yüz gibiydi. Burnuna dokundu, yüzüne, kaşlarına dokundu. Bu düşünceden sıyrılmanın bir yolu olmalıydı çünkü mantıklı bir tarafı yoktu bu düşüncenin. Birinin burnunun kanaması ve yeryüzünde bir canlının o esnada ölmesi… Bu düşüncesini ailesine anlatsa ihtimal yine hastane süreci başlardı fakat bu kez psikiyatri. Kendine bir kurtuluş yolu arıyordu. Karıncalar, sinekler geldi aklına. Hatta böcekler… Madem böyle bir bağlantı var, burnumun kanının hiç durmaması gerek, diye içinden geçirdi. Her saniye bir yerlerde böcekler, sinekler, karıncalar ölüyordu. Vahşi doğada büyük hayvanlar küçükleri öldürüyordu, denizlerde büyük balıklar küçükleri yutuyordu. Hatta sokak hayvanları da ölüyordu etrafında. Neredeyse birkaç ayda bir mutlaka ezilmiş bir kedi, köpek cesedi görüyordu sağda solda. 
Kendine bir çıkış yolu bulmuş olmanın verdiği rahatlıkla uzanmayı, dinlenmeyi düşündü. Burnunun kanadığı bir gerçekti. Henüz bunun nedeninin bulunmadığı da bir gerçekti. Geriye kalan her şey onun kurgusuydu. 
Uzandı, rahatlamış hissediyordu kendini. Kaç vakittir beynini kemiren düşüncelerden uzaklaşmıştı. Huzurluydu. Hayat, bunları düşünecek kadar uzun değildi. Bir an önce okulunu bitirmeliydi, başka ülkeler görmeliydi. Belki de yurt dışında burun kanamasına teşhis koyabilecek doktorlar da vardı. Uyudu…

2. BÖLÜM

Ertesi sabah uyandığında yeniden doğmuş gibiydi. Beynini kemiren düşüncelerden uzaklaşmıştı. Burnunun kanamasına zaten alışkındı. Önünde uzayıp giden hayata dahil olmalıydı. Gelecek hayalleri kurmalıydı. Öğrenciliği gereği gibi yaşamalıydı. Yaşıtı olan gençler gibi düşünmeli, hayata onlar gibi bakmalıydı. Müzik dinlemeli, film izlemeli, pikniklere katılmalıydı. Doğum günü yakındı. Güzel bir doğum günü partisi vermeliydi. Hazırlıklara başlaması gerektiğini düşündü ve başladı. Bir hafta sonrası için bütün arkadaşlarını doğum gününe davet etti. Pastalar, balonlar aldı. Normalde doğum günlerini kutlamayı sevmezdi. Davetlere de gitmezdi. Bu doğum günü aynı zamanda sembolik bir değer taşıyordu. Onun yeniden doğduğu gün olmalıydı. Hayata yeni bir gözle bakmaya başladığı günlerin içinden geçiyordu. Normalde arkadaşları ona hediye almalıydı fakat o, şimdiye kadar hediye almadığı, doğum gününe gitmediği arkadaşları için de özenle hediyeler aldı. Bu günü ölümsüzleştirmek için yeni bir fotoğraf makinesi bile aldı. Odasının her yanını süsledi. 
Nihayet doğum günü gelmişti ve doğum gününe kadar da burnu hiç kanamamıştı. Belki bu sorunu da aşıyordu. Yeni biri olmuştu. Mutluydu, hayatı seviyordu. Hayata derin anlamlar yüklemiyordu artık. Soruları, sorguları, şüpheleri, vesveseleri geride kalmıştı. Evet, yaşadığı her şey vesveseydi. Keşke söylenişi kadar güzel bir kelime olsaydı bu. Vesvese, vesvese… Birkaç kez tekrar etti bu kelimeyi ve saate baktı, aynı anda kapı çaldı. Kutlama saati gelmişti. Arkadaşları birer ikişer gelmeye başlamıştı. Sonunda doğum günü pastası masaya konulmuştu. Mumlar yakıldı. Müzik aleti çalmayı bilen arkadaşları yanında çalgılarını da getirmişlerdi. Mumlara üflemek için yaklaştı, bir değil birkaç dilek tutmuştu içinden. Daha önce kutlamadığı doğum günlerinin dileklerini de dilemenin zamanıydı. Buna hakkının olduğunu düşünüyordu. Arkadaşları bir yandan şarkılar çalmaya, söylemeye başlamışlardı. Gözlerini kapatıp mumlara üfleyeceği anda yanaklarında ılık bir ıslaklık hissetti. Gözlerini kapattığında bu ıslaklık daha da artmıştı. Kalp atışı hızlanmış, elleri titremeye başlamıştı. Gözlerini açmak istiyor fakat açamıyordu. Mumlara arkadaşlarının alkışları arasında üfledi. Gözlerini açtı, annesini yanı başında gördü. İstemsizce yanaklarına götürdü parmaklarını. Elinin tersiyle de gözlerinin altını sildi. Ellerinin üzerindeki kırmızılığı gördüğünde annesine endişeyle baktı. Herkes sessizdi. Herkesin yüzünden düşen bin parçaydı. Burnu kanamamış ama bu kez de gözlerinden kanlı damlalar gelmeye başlamıştı. Hâlen annesine bakıyordu. Kendisinden bir cevap beklendiğini gören annesi:
-Hiç zamanı değil biliyorum ama bir an önce kutlamayı bitirelim. Üzücü bir haberim var, dedi. 
Zihninde yeni bir senaryo, vesvesenin gücüne yaslanmış dolaşıyordu. Vesvese, sanki beyninde halay çekmeye başlamıştı. Annesine döndü:
-Söyle anne. Söyle… Dinliyorum.
Annesi elini uzattı ve ellerinden tuttu, gözlerinin içine bakarak fısıldadı:
-Benzine müthiş bir zam gelmiş hem de yirmi beş kuruş.