27 Aralık 2025 Cumartesi

Ortanca


Metehan Akkaya
Bir ailede ortanca kardeş olmak bazen iyi bazen kötü bir şey.  İyi olan yönleri ne diye soracak olursanız ne ilk çocuksunuz ne de son. Arada bir yerdesiniz. Ne büyük sorumluluklarınız var ne de şımaracak kadar küçüksünüz. Gerçi sorumluluk dediğimiz şey biraz da kişinin kendisiyle ilgili. Büyükler sorumsuz olabildiği gibi küçükler de şımarık olmayabilir her zaman. Ben, yerimden memnum. Büyük çocuk olsaydım yine memnun olurdum. Ailenin en küçüğü olsam yine memnun olurdum. Yaş sırasının benim için çok büyük bir önemi yok aslında. Önemli olan aile bilincini yaşamak, kaybetmemek. Çocuk, ailenin bir parçası ve en deneyimsiz kitlesi. Büyüklere düşen çocuklarına tecrübelerini aktarmak. Bir ağabeyimin olması benim için kimi zaman avantaja dönüşebiliyor. Oyun oynarken onun eşyalarını kullanabiliyorum mesela. İzin veriyor buna. En azından bilgisayar kullanmam gerektiğinde klavyesini vermese de faresini kullanmama izin veriyor. Artık ona küçük gelen kıyafetleri kullanmak da iyi bir şey. Çabucak israf olmuyor giysiler. Şu an ayaklarımda ondan kalan çoraplar var. Bu, benim için mutluluk sebebi. 
Küçük kardeşim için de bu durum iyi olsa gerek çünkü benden sonra da o kullanamıyor giysileri. Ona yeni şeyler alınıyor çoğu zaman.
Ortanca olmak hem ağabeyle iyi geçinmek demek hem de kardeşle. Kardeşim benim oyun arkadaşım biraz da. O olmasaydı galiba biraz kendimi yalnız hissederdim hayatta. 
Kardeş ve ağabey sahibi olmak güzel bir duygu. Bunu her geçen sene daha iyi anlıyorum. İlerleyen yıllarda, yaşlarda daha kim bilir neler yaşayacağız, neler paylaşacağız, heyecanla o günleri bekliyorum. Ortanca olmak, güzel bir şeymiş. 

İKİ ARADA BİR DEREDE KALMAK

Reyhan Veske

 Bir ailenin en büyük çocuğu olmak çok da güzel bir duygu değil aslında. Belki tek çocuğu olmak iyi bir şeydir ama üç kardeşin en büyüğü olmak biraz zor. Her şeyi önce siz yaşıyorsunuz; okula başlama, sınavlara girme, belge alma, başarma ya da başaramama. Bu esnada geride kalan kardeşler ne yapıyor? Sadece izliyor ve oyun oynuyor. 
Bir ailenin tek çocuğu olmak bence sıkılmak demek biraz. İki kardeş olmak iyi bir şey olabilir. Kardeşten ziyade arkadaş olur ikinci kardeş ve güzel zaman geçirilebilir. Üç kardeş demek bence karmaşanın adı. Sürekli anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar ve kimsenin sakin duramaması demek, üç kardeş olmak. Üç kardeşin en büyüğü olmak ise ekmek almaya gitmek demek, kardeşlerin ödevlerine yardımcı olmak demek, her istediklerini yapmak demek galiba. 
Bazen düşünüyorum kendi kendime kardeşlerim olmasaydı diye… Hayat daha mı güzel olurdu daha mı sıkıcı, karar veremiyorum. Belki onları hiç tanımamış, onlarla yaşamamış olsaydım yorum yapmak daha kolay olurdu ama her şeye rağmen yine de kardeş işte. Asıl sorun ise bu söylediklerimin bir ömür devam edecek olma korkusu. Her şeyi önce ben yaşayacağım ardından onlar yaşayacak ve tecrübelerimden faydalanacak. Mesela LGS’ye ilk ben gireceğim. Benim hazırlık sürecimden onlar kendilerine bir tecrübe çıkaracak. Üniversite sınavına da ilk ben gireceğim. 
Tabi iyi tarafları da var en büyük kardeş olmanın. Mesela bir şey alınacaksa önce size alınıyor. Giysi, eşya, kalem… Önce ben kullanıyorum ve yenisi de bana alınıyor. Onlar bir süre benden kalanlarla idare ediyorlar. O kadar da olsun artık. Kim bilir belki de bu durum da aslında onlar için iyi bir şey. 
Yine de kardeş işte. Atsan atılmaz, satsan satılmaz. Onlarla da hayat zor, onlarsız da. 

SİSLER İÇİNDE GECE

 Ecem Ercins, Reyhan Veske, Nehir Almacı, Metehan Akkaya, Sami Yusuf, Elif Şimşek

Servisle okula gitmediğim için aslında mutluydum. Servisle gidip gelenler en az bir saat önce yola çıkıyordu ve bir saatte de ancak evlerine dönüyordu fakat ben öyle mi? On beş dakika kadar yürüdükten sonra okulum karşımdaydı. Kahvaltıdan sonra yapılan küçük bir yürüyüş yerine geçiyordu benim için okula ulaşmak. Servisle gelen uyuşuk arkadaşlarım gibi derse başlamıyordum. Sporunu yapmış, ayılmış, zihni açık hâlde derslere başlıyordum. 
O gün hava oldukça güzeldi. Yazdan kalma bir gün, derler ya öyle işte. Akşama kadar güneşliydi her yer fakat akşam ani bir soğuk bastırmış ve bu hava değişimi beraberinde sisi de getirmişti. Hava tahmin raporları ertesi gün sis ve buzlanmadan bahsediyordu fakat ne kadar sisli olabilirdi ki hava?
Sabah uyandığımda hâlen güneşin doğmadığını düşündüm önce. Belki birkaç saat daha uyuyabilirdim fakat bu esnada gözüm saate takıldı. Yanlış görmüyordum, okul saati gelmişti fakat dışarda göz gözü görmüyordu. Hızlıca hazırlığımı yaptım ve okula gitmek üzere evden ayrıldım. Daha kapıdan adım atar atmaz bir masal ülkesine düşmüş gibiydim. Ayağımın altındaki yolu bile görmüyordum. Sisler içinde ilerlemeye başladım. Ayaklarım aynı yolu her gün yürüdüğü için hangi kaldırımda hata var, bunu bile biliyordum aslında. Üç beş dakika yürüdükten sonra havanın açılacağını düşünmüştüm ama aksine sis bir türlü ortadan kalkmıyordu. Yürüyordum sadece. On dakika geçmişti yaklaşık ve okul hâlen görünmüyordu. Normal şartlarda etrafta araçların olması, okula giden çocukların, işe giden insanların olması gerekiyordu ama kimseler yoktu. Garip bir durumdu ve endişe etmeye başlamıştım. Belki de ailemi aramam ve durumu haber etmem gerekiyordu. Çantamdan telefonumu çıkardım fakat endişem daha da büyüdü çünkü telefonum çekmiyordu ve dersin başlama saati de gelmiş görünüyordu. Normalde bu dakikalarda çoktan okuluma ulaşmış, sınıfımda oturuyor olmalıydım. Artık endişelerim paniğe dönüşmeye başlamıştı. Kocaman bir dünyada kendimi tek başıma kalmış gibi hissediyordum. Etraftan ne geçen vardı ne de duyulan bir ses. Ay yüzeyine inmiş astronot gibiydim. Çölde tek başına kalmış bir yolcu gibiydim. Bu esnada yön duygumu da kaybettiğimi fark ettim. Adım attığım yerler hiç tanıdık gelmiyordu. Hava da bir türlü açılacak gibi görünmüyordu. Oysa şimdiye kadar güneş görünmeli ve etraf seçilebilir olmalıydı. Adımlarımı hızlandırdım, bir süre sonra koşmaya başladım. Bir yandan ter bastırmıştı bir yandan da çaresizlik iliklerime kadar işliyordu. Arada durup, nefeslenip telefonuma bakıyordum fakat telefonum çekmiyordu. Uzaklardan nihayet sesler gelmeye başlamıştı ama köpek sesiydi bunlar. Hatta köpekten öte kurt ulumasına benzeyen sesler git gide yakınlaşıyor ve çoğalıyordu. Kaybolmanın verdiği endişe artık yanında bir de köpek korkusuyla beni hareketsiz bırakmıştı. Keşke az sonra yanımda bir araç dursa ve bana nereye gideceğimi sorsa diye düşündüm. Keşke az sonra telefonum çalsa ve annem nerede olduğumu sorsa. Keşke yaşadıklarım bir rüya olsa ve uyandığımda yatağımda bulsam kendimi. Adımlarım, elim kolum bağlanmış gibiydi. Zihnim de bocalamaya başlamıştı. Gerçeklik algımı bu sisli dünyada kaybetmeye başlamıştım. Evet, bunların hepsi kötü bir rüya olmalıydı. Daha önce de benzer rüyalar görmüş ve uyanmıştım. Rüya olup olmadığını anlamak için kendime sert bir tokat atmam gerekiyordu. Elimi iyice açıp yüzüme bir tokat attım. Canım yanmıştı. Demek ki bu bir rüya değildi. Her yerde sis olmayacağını düşünüp sisin içinde yürümeye devam ettim. Bir süre sonra yeniden ayaklarım açılmıştı ve adımlarımı hızlandırmıştım. Bastığım yerlerin sert olmaması artık kaybolduğum hissini kabul etmeye zorluyordu beni. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. 
Telefonumun saatine baktığımda neredeyse evden ayrılalı iki saat geçtiğini anladım. Kaybolmuştum, bu artık net bir gerçekti fakat okul umurumda değildi. Sadece eve dönmek istiyordum. Eve dönmek ve ailemin yanında olmak. 
Bir yerlerde dinlenmek iyi olabilirdi fakat bu kez de üşümekten, donmaktan korkuyordum. Beş on dakika daha ancak yürüyebilirim, diye düşünüyordum. Sonrasında takatim kalmayacak ve bulunduğum yere düşecektim ihtimal. Bu esnada sislerin dağılmaya başladığını fark ettim. Nihayet sis dağılmaya başlamıştı ancak etrafta ne yol vardı ne de bina. Gelip geçen araç da yoktu tabi yol olmadığı için. Sisin çekilmeye başlaması biraz moralimi düzeltmişti ve okul yeniden aklıma gelmişti. Şimdi matematik dersi bitmiş sosyal bilgiler dersine başlanmıştır, diye düşündüm. Şafak Hoca ne de güzel anlatıyordur konuları diye aklımdan geçti. Bir kâbus muydu bu, yoksa bir hikâyenin içinde mi kaybolmuştum? Kimin hikâyesiydi bu? Eğer bir hikâye ise bana bunu neden yaşatıyorlardı? 

2. Bölüm

Reyhan Veske

Büyük bir sessizlik başlamış ve uluma sesleri kesilmişti. Sis de kaybolmuştu fakat hiçbir şey göremiyordu. Karanlıktı her yer. Telefonunun ışığından faydalanmak iyi bir fikir olabilirdi. Yeniden telefonunu eline aldı fakat telefonunun galiba şarjı bitmişti. Tuşlarına basıyordu fakat herhangi bir tepki vermiyordu telefonu. Karanlık, üstüne üstüne geliyor, sessizlik ise sanki onu boğuyor gibiydi. Üzerinde git gide artan bir ağırlık vardı. Daha fazla dayanamadı ve üzerindeki ağırlığı var gücüyle itmeye başladı. İşe yaramıştı. Tüm ağırlık üzerinden sıyrılmış üstelik her yer aydınlanmış ve nefes de almaya başlamıştı. Bunun nasıl olduğunu düşünürken gözlerini açtı ve odasında olduğunu fark etti. Telefonu elindeydi ve günlerden pazar olduğunu gördü ekranda. Saat ise gecenin 2.22’sini gösteriyordu. 

AĞIR HASTA

Reyhan Veske

 Metehan Akkaya

Gökyüzü mavi değil pembeydi. İki tane güneş vardı yaşadığı yerde ve gece hiç olmuyordu. Sadece yılda bir kez güneş tutulması oluyordu ve bir günlük gece yaşanıyordu burada. Ağaçlar burada da vardı ama yaprakları turuncu, gövdesi mordu. Kuşlar, kanatları olmadan uçarlardı, üstelik sesleri de su sesine benziyordu. Çiçekler de değişikti burada, tümünün rengi aynıydı: gökyüzü mavisi. Kokularına gelince… Kokusu yoktu burada çiçeklerin. Belki de her şey güneşle ilgiliydi. Gece, olmayınca ve mevsimler değişmeyince her şey çok değişik bir şekilde oluşuyordu. Evet, mevsimler de yoktu. Yerdeki topraklar yeşildi. Hiçbir şey olmasa bile üzerinde yemyeşil uzanıyordu dağlar, ovalar boyunca topraklar. 
Böyle bir dünyada yaşamak onun için hayli sıkıcıydı. Uyumak için özel bir vakit yoktu. Kendini yorgun hissettiğinde gözlerini kapatıyor, açtığında dinlenmiş oluyordu. Rüya bile yoktu bu dünyada. Tıpkı bir cihazın fişini çekmek gibiydi uyumak. 
Gün yoktu, hafta yoktu, ay yoktu. Ay yoktu evet gökyüzünde çünkü gece yoktu. 
Canlılar acıktığında dağlara çıkıyor değişik ağaçların meyvelerinden yiyorlardı ama neredeyse hepsinin tadı aynıydı. Burada yemek ve içmek de zevkli bir şey değildi, tıpkı hayat gibi. canlılar buraya ait olmadıklarını hissediyorlardı ve başka bir yaşam alanı arıyorlardı kendilerine. Araçları yoktu, uçakları yoktu, uzay gemileri de yoktu fakat kendilerinden önce burada yaşayanlardan başka dünyalarda başka başka yaşamların olduğunu, canlıların bulunduğunu duymuşlardı ve o canlıların yaşadıkları bölgeye bir güneş tutulması zamanında geleceğini düşünüyorlardı. Bu yüzden ne zaman güneş tutulması yaşansa hepsinde bir beklenti olurdu başka canlıların yaşadıkları yeri ziyaret edeceğine dair. 
Kmalti kaç yaşında olduğunu bilmiyordu. Ne zamandır bu dünyada yaşadığından da haberi yoktu ama burada yaşayanlar arasında en huzursuz olan kişiydi. Bir gün bu dünyadan başka dünyalara gitmeyi planlıyordu sürekli. Önceleri yeşil toprağın altını kazmayı denemişti ve yerin altında başka bir hayat kurulabileceğine inanmıştı fakat günlerce kazmasına rağmen bir sonuç elde edememişti. Sonra mağaraları dolaşmaya başlamıştı. Mağaralardan birinde büyük bir göçük yaşamış altında yeni bir yaşam alanı keşfetmişti ama burası daha sıkıcıydı çünkü gökyüzü kırmızı görünüyordu. Buradan gitmeliydi ama nasıl? 
Ağaçlardan sal yapmış ve koyu sarı nehirlerde günlerce dolaşmıştı. Sonunda yeniden başladığı noktaya ulaşmıştı. Demek ki yuvarlaktı yaşadığı yer. Dönüp dolaşıp aynı noktaya ulaşmıştı. Yorulmuştu artık her şeyden. Hiçbir şey yapacak gücü kendinde bulamıyordu. Üstelik biraz da ateşinin çıktığını, terlediğini hissediyordu. Belki de dinlenmesi gerekiyordu uzun bir süre. Tıpkı kendinden öncekiler gibi bu dünyada yaşayacak ve ömrünü tamamlayacaktı. Tam gözlerini kapamıştı ki bir ses duydu:
-Daha iyi misin yavrum?
Bu sesi bir yerlerden hatırlıyordu. Sıcacık bir sesti. Gözlerini araladı. Karşısında duran kişiyi tanıyordu. İyi tanıyordu fakat konuşamayacak kadar güçsüzdü. Gözlerini kapattı fakat sesler devam ediyordu:
-İki gündür baygın yatıyordu, ilk kez gözlerini açtı. İnşallah yarın daha iyi olur. Hem ateşi de azalmış. 

KEDİLERİ ANLAMAK

Reyhan Veske


Evcil hayvan denilince aklıma 
Sadece kediler geliyor
Kuş, balık, kaplumbağa
Beni ilgilendirmiyor

Kimi tekir kimi British
Hiç fark etmiyor benim için
Gördüğüm zaman bir yerde kedi
Bir sevin kaplıyor içimi için için

İster siyah olsun ister sarı
Rastladığımda bir yerde
Bambaşka bir his
Yaşamak bu heyecanı 

Keşke evimizde bir tane olsaydı
Kitaplarımı kemirip defterimi koparsaydı
Oynasaydım onunla saatlerce
Geceleri benim odamda kalsaydı

Konuşmasalar bile kediler beni anlıyor
Ben de onları anlıyorum
Çok şey istemiyorlar ki zaten
Biraz sevgi biraz mama
Yardımcı olmak gerek garibanlara

Gül ve Bülbül

Reyhan Veske

Çiçeklerin hepsi eşsizdir 
Fakat gül başka
Kokusu, rengi, yapraklarıyla
Götürüyor beni başka diyarlara

Güller en çok yakışsa da bahçeye
Ben saksıda olanı severim
Durur bir köşesinde odamın
Hem de istediği zaman su veririm

Sadece güzel güzel durmaz kenarda
Aynı zamanda ferahlık da verir
Güller olmasaydı dünyada
Bülbüller kimin kapısına gelir

GİZEMLİ SESLER


Gamze Sena Kuyucu
Okula başlamadan önce aslında hiç aklımda bu tarz şeyler yoktu. Sıradan bir okul olduğunu düşünüyordum kasabamızdaki okulun. Çocukluğumdan beri bahçesinde oynadığım, etrafında gezindiğim bu okulun içinde bir de Z-Kütüphane vardı. Orasını da çok severdim ve eğlenceli bulurdum. 
Nihayet ben de bu okulun öğrencisi olmuştum artık. Üç katlıydı okulumuz ve ben üçüncü kattaki sınıflardan birindeydim. Ayrıca okulumuzun bodrum katı spor ve konferans salonu olarak kullanılıyordu. Bu katın bir kısmı da yemekhaneydi. 
Halk oyunlarına çocukluktan beri ilgim vardı ve okulumuzda halk oyunları kursu açılmıştı. Halk oyunları çalışmasını okulumuzun zemin bodrum katında yapıyorduk. Eğlenceli birkaç çalışmadan sonra öğretmenimizin gelmediği bir gün garip şeyler olmaya başladı. Her şey buradan sonra başlıyordu aslında. 
Arkadaşlarımızla kendi kendimize çalışırken okulun arka kapısının bulunduğu yerden garip bir ses gelmişti. Önceleri umursamadık fakat sesler git gide sıklaşıyordu ve artıyordu. Bu sesi galiba sadece biz duyuyorduk çünkü başkaları da duysa mutlaka tepki verirdi. Üstelik herkes dersteydi. Bu ses nereden geliyordu, kim çıkarıyordu? Korkulacak bir durum değildi ya da öyle düşünüyorduk. Kocaman, kalabalık bir okuldu burası ve herkes derste, sınıfındaydı. 
Halk oyunları çalışmasını bırakarak sesin geldiği yöne doğru gitmeye karar verdik. Burası, öğretmenlerimizin bize yasakladığı alandı. Merakımıza yenilerek o tarafa doğru gitmeye karar verdik. Madem öğrencinin girmesi yasaktı buraya, o halde sesleri kim çıkarıyordu? Sorular, sorular, sorular… 
Zemin katın merdivenlerinden bir gölge gibi hızla ilerledik ve kameraların göremediği kör noktadan seslerin geldiği yöne doğru sessizce ilerledik. Kalbimiz ağzımıza gelmiş gibiydi. Yaptığımız belki iyi bir şey değildi fakat bizi kendisine çeken bir şeyler vardı. Her yere baktık fakat ses çıkarabilecek bir şeyler, kimseler yoktu. 
Üstelik okulumuzun arkasındaki yıkılmış, terk edilmiş evleri ilk kez bu kadar yakından görüyorduk. Hayalet bir kasaba gibiydi burası. Kimler yaşamıştı, neden terk etmişlerdi, sahipleri acaba neler yaşamıştı? Soruların ardı arkası gelmiyordu. Evler, hep birbirine benziyordu ve sıra halindeydi. Kafamızdaki soruların cevaplarını verebilecek kimse yoktu. Artık derslere, sınıfa dönüş vaktiydi. 
Akşam olduğunda yaşadıklarımızı aileme anlatıp anlatmamakta önce endişe duydum fakat anlatmam gerekiyordu. Yemekten sonra anneme konuşmamız gerektiğini söyledim. Annemin rengi değişmişti. Korkmuş görünüyordu ama meseleyi ona anlatınca yüzündeki gerginlik silindi. Tebessüm etmeye başladı ve şöyle dedi:
-Bu yaşadığınız şeyler senelerdir ara sıra anlatılır kasabada ama kimse önemsemez. Evlerin niçin terk edildiğine dair kimsenin bir fikri yok fakat okulun bulunduğu yerin daha önceden mezarlık olduğu söylenir. Bu söylenti de zaman zaman senin anlattığına benzer olayların yaşanmasıyla ilgili olabilir. 
Aslında korkunç bir şeydi bu fakat annem öyle doğal ve içten anlatmıştı ki tüm endişelerim silinmişti. Ben de tebessüm etmeye başladım. 
Ertesi gün arkadaşlarıma bu konuyu anlatmayı düşünüyordum fakat onlar da ailelerinden aynı hikâyeyi duymuşlardı. Şimdi halk oyunlarına devam etmek vaktiydi. 
Halk oyunlarından sonra eve geldim. Düşündüm, acaba öğretmenimize bu yaşadığımız olayı anlatalım mı diye. Ben anlatmak istiyordum. Arkadaşlarımla da konuştum. Okula gidince öğretmene söylemeye karar verdik ama nasıl diyecektik? Olayı en başından itibaren anlattık. Öğretmenimiz anlattıklarımızı duyunca güldü ve:
-Çocuklar, evet orası önceden mezarlıktı. Hatta bazen biz de öyle sesler duyuyor, sizin yaşadığınız olayları yaşıyoruz, dedi. 
Hocamızın söylediği bana pek inandırıcı gelmemişti. Arkadaşlarımızla bu olayı unutmaya karar verdik. Seslerin yukardan geldiğine kendimizi ikna etmiştik. Birkaç gün sonra bu sefer yine spor salonunda halk oyunları çalışıyorduk. Başımızda öğretmenimiz yoktu. Bu sefer açıklayamayacağımız bir şey oldu. Kapı kendiliğinden açıldı. Bir şakadır, diye düşündük. Kapının ardına baktık ama kimse yoktu. İçimiz biraz ürperse de çalışmaya devam ettik. Spor salonunun yanındaki odadan sesler gelmeye başladı. O oda kilitliydi ve kimse kullanmıyordu. Okulun bazı eski eşyaları oradaydı. Bu sefer hepimiz çok korktuk. Bu olayları birleştirince burada bir şeylerin olduğu fikrine vardık. Gizemi çözülmesi gereken bir durumdu bu. Cesaretimi toplayıp o odaya gittim. Kapısının önüne geldim. Büyük ihtimalle açılmayacak, diye düşünmüştüm ama açıldı. Arkadaşlarım yanımdaydılar. Hepimiz donup kalmıştık. Kapı, yavaş yavaş açıldı. İçerisi çok tozluydu. Hepimiz biliyorduk, buraya yıllardır girilmiyordu. Peki ama o sesleri çıkaran kimdi? Tam o anda öğretmenimiz geldi. 
-Aa! Buranın kapısını açık mı unutmuşum. Hay Allah! Eee… Siz burada ne yapıyorsunuz çocuklar?
Hocamızın sorusuna karşılık ne cevap vereceğimizi bilemedik. Bence bu durumu hocamıza söylememeliydik. Ben hemen hocamıza:
-Hocam, kapı açıktı da… Biz de merak edip baktık, dedim. 
-Neyse çocuklar, şuranın kapısını örtelim de çalışmalarımıza devam edelim, dedi hocamız. 
İçimiz biraz rahatlamıştı ama o sesin nereden geldiğini bilmiyorduk. Biraz daha halk oyunları çalıştık. Sonra herkes evlere dağıldı. Kafamda bir sürü soru vardı. Acaba o sesler nereden gelmişti? Bu okul yoksa gizemli miydi? Hocamızın dedikleri doğru muydu?.. Hiçbir sorumun cevabı yoktu ama yarın bu gizemi çözmeliydik. 
Okula gittiğimde hemen arkadaşlarımı yanıma çağırdım ve onlara:
-Arkadaşlar, bu okulda gizemli şeyler dönüyor. Bizim bu gizemi çözmemiz lazım. Herkes okuldan çıktıktan sonra araştırsın. Buranın geçmişini sorgulayalım belki bir şeyler elde ederiz, dedim. 
Arkadaşlarım da benim gibi düşünüyorlardı. Eve geldiğimde bilgisayarımın başına geçtim. Araştırmaya başladım. Çok bir bilgi elde edemedim. Sadece bir kaynakta önemli bir şeye rastladım. Burada kaynakta, okulun arkasındaki eski evlerden bahsediliyordu. Merak ettim ve okumaya devam ettim. Okuduklarıma göre o evlerden birinde önceden bir büyücü yaşıyormuş. Büyücü öldükten sonra o evde kimse yaşamamış. Şimdiki hali de harabe işte. Okuduğum şeylerin gerçek mi yoksa yalan mı olduğunu bilmiyordum. 
O yüzden bu haberi arkadaşlarıma söylememeye karar verdim. Okula gittiğimde arkadaşlarım yeni bilgilere ulaşamamışlardı. Ben de onlara yeni bir bilgiye ulaşamadığımı söyledim. O gün kursumuz yoktu. Okulun müdüründen izin alıp spor salonuna indik. Çalışmak için izin almıştık. Okul çıkışında çalışmamıza gerek kalmayacaktı. Arkadaşlarımla aşağıya indik. Bu sefer kimseden ses çıkmıyordu. Hepimiz spor salonunun ortasında birbirimize yakın bir şekilde duruyorduk. O sırada pencereden geçen bir karaltı gördüm. Hemen arkadaşlarıma söyledim. Hepimiz pencereye odaklanmıştık. Bu esnada bir sesle irkildik:
-Çocuklar, burada ne yapıyorsunuz, dedi. 
Bağırarak arkamıza döndük. Hepimiz pencereye odaklandığımız için gelen temizlikçiyi görmemiştik. Temizlik görevlisi hepimizi spor salonundan çıkardı. O gün Cuma olduğu için spor salonunu temizlemesi gerekiyormuş. Hepimiz dışarıya çıktık. Acaba geçen gün okuduğum kaynakla alakalı olabilir miydi gördüğüm karaltı, bilmiyordum. Arkadaşlarıma da bahsetmek istemiyordum bundan. Boşuna onların da korkmasını istemiyordum. Aslında okulda bir gece kalabilsek bu sırrı çözebilirdik belki de. 
Pazartesi günü arkadaşlarıma bu fikrimi söylemeye karar verdim. Söylediğimde önce karşı geldiler ama sonradan fikirlerini değiştirdiler. Arkadaşlarımla birlikte bir izin kağıdı hazırladık ve çıkardık. İzin kağıdına göre okulda ders çalışma kampımız vardı güya ve ailemizden bu durum için izin alınması gerekiyordu. Ailemiz izin verdiği taktirde bir gece okulda sabaha kadar çalışacaktık. Yani, öyle düzenlemiştik belgeyi. Bu belgeyi anneme götürdüğümde pek inanmadı bana ve:
-Eğer böyle bir şey olsaydı okuldan bir telefon ya da mesaj mutlaka gelirdi, dedi. 
Oysa şimdiye kadar ona hiç yalan söylemediğimi biliyordu. Nereden çıkmıştı bu endişe. Ben de:
-Bilmiyorum anne, sen imzaladıktan sonra gelecektir belki de mesaj, bize böyle söylediler, sen izin veriyor musun, vermiyor musun, dedim. 
Annem:
-Neyse, sadece bir geceymiş, mesaj da gelirse neden izin vermeyeyim, senin için de iyi olur, dedi. 
Mutluluktan havalara uçuyordum. 
Salı sabahı birimiz rehberlik öğretmenini oyalama görevini üstlendi. Birimiz de kapının önünde gözcü olacaktı. Ben ve bir arkadaşım odaya girerek sistemden ailelerimize durumu haber veren bir mesaj atacaktık. Bunu çok zorlanmadan gerçekleştirdik. Bu yaptığımız şeyler, güzel hareketler değildi. Bunun vicdani azabını duyuyorduk ama içimizde bitmek bilmeyen bir merak duygusu vardı. Birkaç gün sonra hem öğretmenimizden hem de ailemizden özür dileyerek durumu anlatmaya karar verdik ama önce bu sırrı çözmemiz gerekiyordu. Son aşamada okul dağıldıktan sonra kalabileceğimiz bir yer bulmamız gerekiyordu. Ben, müzik sınıfını önerdim. Sonuçta kimse oraya girmiyordu. Orada olduğumuzu da fark etmezlerdi. Orada eski resim çalışmaları ve projeler vardı sadece. Herkes bizim çıktığımızı zannederken biz orada saklanacaktık. 
Arkadaşlarım ve ben yanımıza el feneri ve gerekli malzemeleri almıştık. Dersler bittiğinde planımızı uyguladık ve müzik odasına geçtik. Saat 6 olduğunda okulun kapısı kilitlendi. Okulda sadece biz ve derin bir sessizlik vardı. Havanın kararmasını bekledik. Her şeyi kayıt etmek için yanıma tabletimi de almıştım. Arkadaşlarım ve ben el fenerlerini açtık. İlk olarak üst katlarda dolaştık. Ne aradığımızı bilmiyorduk. Tüm sınıflara girmiş, her kata bakmıştık ama bir şey bulamamıştık. Sadece spor salonunun olduğu kat kalmıştı. Asıl olayların orada döndüğünü hepimiz biliyorduk fakat inmeye de korkuyorduk. İnmek zorundaydık, başka şansımız yoktu. Herkes birbirine yakın yürüyordu. Merdivenlerden yavaş yavaş aşağıya indik. İlk olarak konferans salonunun o taraflara gittik ama bir şey yoktu. Yemekhaneye de girdik, yine bir şey bulamadık. Geriye kalmıştı spor salonu. İlk spor salonuna girecektik ama arkadaşlarımı durdurdum. Spor salonunun yanındaki kullanılmayan odaya bakalım dedim. Birkaç arkadaşım bu odaya girmek istemedi çünkü halk oyunları öğretmenimiz orayı kilitlemişti ama ben kapıyı açtım çünkü kilitlenmemişti. Hepimiz çok korkmuştuk. Bu esnada benim kısmen araladığım kapı kendiliğinden açılmıştı. Bağırarak okulun giriş katına koştuk. Okulu kilitledikleri için dış kapı açılmıyordu. Hepimiz giriş kapısının önündeydik. Hocamızın kapıyı kilitlemesine rağmen kapı kendiliğinden açılmıştı. Spor salonuna bakamadık çok merak etmiştim ne kadar korksam da. Bizim burada olmamızın nedeni zaten spor salonuydu. Korkumu yendikten sonra arkadaşlarıma:
-Arkadaşlar, okulun kapısı kilitli, bizim de buraya gelmemizin nedeni spor salonu zaten. Acaba insek mi, diye sordum. 
Arkadaşlarımın bazıları bu fikre karşı çıktılar ama bazıları da desteklediler. Ben de:
-Anca beraber, kanca beraber, biz buraya bunun sırrını öğrenmek için geldik, boş boş oturacak mıyız, dedim.
Zor da olsa hepsini fikrime ikna ettim ve aşağıya indik. Hepimiz spor salonunun kapısının önünde bekliyorduk. Kimse içeriye girmeye cesaret edemiyordu. İlk adımı ben attım. Arkadaşlarım da arkamdan geldiler. İçeriyi aradık, taradık ama hiçbir şey bulamadık. Sabaha kadar spor salonunda kalmaya karar verdik. Hepimiz bir  yere oturduğumuzda zil çaldı. Yanlış duymamıştık, okulun zili çalmıştı, hem de bu saatte. Hepimiz korkmuştuk ve kaçmaya başladık. Yine okulun üst katlarına çıktık. İşin garip tarafı sadece spor salonundaki hoparlörden gelmişti zil sesi. Üst katlara çıkarken karşımızda aniden güvenlik görevlisi belirdi. O da bizim kadar korkmuştu fakat kendini toparladı ve:
-Çocuklar, burada ne yapıyorsunuz, yarın Müdür Bey’le konuşup yaptıklarınızın hepsini anlatacağım, dedi. 
Planımız suya düşmüştü. Hepimizi birer birer evimize kadar bıraktı görevli. Saat daha gece yarısı bile olmamıştı. Şimdi, durumu ailelerimize nasıl anlatacaktık? Eve gelip kapıyı tıklattım. Annem yarı uykulu bir şekilde kapıyı açtı ve:
-Kızım, bu saatte sizi niye bıraktılar sizi, diye sordu. Artık yorulmuştum. Yalan söylemekten ve bu sırrı içimde taşımaktan bitkindim. Zaten planımız da yolunda gitmemişti. Her şeyi en baştan anneme anlatmaya karar verdim. İçeriye geçtikten sonra durumu ona özetledim ve çok pişman olduğumu da ekledim. En sonunda:
-Özür dilerim anneciğim. Böyle olsun istemezdim ama okulda garip şeyler var, biz de merak ettik ve okulda kalarak bunu çözmek istedik. Bir daha böyle şeyler yapmayacağız, söz, dedim. 
Annem önce çok kızdı fakat bir süre sustuktan sonra:
-Haydi yatağa. Bunu yarın müdürünle konuşacağım, dedi. 
Disiplin cezası gelebilirdi. Düşündüm, düşündüm. Disiplin cezasını değil, bu gece yaşadıklarımızı. Düşüncelerle uyuyakalmışım. Uyandığımda hemen hazırlanıp okula gittim. Annem de yanımdaydı. İçimi korku ve telaş kaplamıştı. Acaba annem ne diyecekti Müdür’e? Bu gün neler yaşayacaktım, hiçbir fikrim yoktu. Benim gibi diğer arkadaşlarımın da velisi gelmişti. Hepsinin velisi müdürle konuşmuş ve bizi suçlu bulmuş, bazıları ise yaşadıklarımızı anlatıp daha çocuk olduğumuzu, hata yaptığımızı söylemişti. Müdür, yaşadıklarımızı duyunca şaşırmış, bize tutanak tutmaya karar vermiş ve velilerimize:
-Eğer böyle şöyle devam ederse ben konuyla alakadar olurum. Bir daha böyle şeyler olmasın, çocuklar da halk oyunlarını spor salonunda değil müzik sınıfında çalışacaklar. Ben bu konuyu ilgili öğretmenimize iletirim, demiş. 
Bu konuşmaları duyunca biraz rahatlamıştım ama tutanak da basit bir şey değildi mutlaka. Bundan sonra en küçük bir hatada disiplin cezası alabilirdim. Müdür bizleri okul çıkışı odasına çağırdı ve biraz kızdı. Sonra da bu konu kapandı. 
Halk oyunları çalışmalarının spor salonunda yapılmayacağını Müdür de söylemişti ama ben bu işten vaz geçmek istemiyordum. Bir şey vardı bulmam, çözmem gereken. Arkadaşlarıma halen bu merakımın devam ettiğini söyleyince:
-Farkında mısın bilmiyoruz ama yaşadıklarımızın tek sorumlusu sensin, dediler. Etrafımdaki arkadaş sayısı iyice azalmıştı. Geriye sadece dört kişi kalmıştık bu işi çözmek isteyen. Jennifer, Lily, Diana ve ben Rose. 
Bu üç kişi benim en sevdiğim arkadaşımdı. Kararlaştırdık, artık okul çıkışları ailemizden izin alıp okula yeniden gelecektik. Kalan dört kişi ile birlikte bu işi çözmeye karar vermiştik. Ne olursa olsun. Ben de arkadaşlarıma geçen gün okuduğum haberi söyledim. Bu haberin gerçek olduğunu bilmiyorum ama hani araştırmıştık ya okulun geçmişini, az kişi kaldık. Bu haberi size söylemek istiyorum. Hani okulun arka tarafında harabeler var ya, onların birinde önceden bir büyücü yaşıyormuş. Büyücü öldükten sonra kimse o eve girmemiş ya da girememişler. Ne diyorsunuz, sizce gidip o eve bakalım mı? Diana biraz ürktü ve :
-Rose, bu bence çok iyi bir fikir değil, dedi. Ama ben ısrarcıydım ve:
-Başka çözümü yok Diana, emin ol hiçbirimize bir şey olmayacak, dedim. Biraz ikna olmuş gibiydi. Eve gidip elbisemizi değiştirip saat üç buçukta okulun bahçesinde olacaktık. Annem izin verdi çünkü artık burasının güvenli olduğuna inanıyordu üstelik gündüz vaktiydi. Çocuklar, kasabamızda genelde akşama kadar okul bahçesinde oynardı. Elbiselerimi değiştirip gittiğimde diğer arkadaşlarımın benden önce oraya geldiğini gördüm. 
-Haydi gidelim, dedi Jennifer. Tüm evleri birer birer gezdik. Harabeydi hepsi de ve çoğunun duvarları yıkılmıştı. Dış duvarlarda yaramaz çocukların yazdığı yazılar ve çizdiği garip şekiller vardı. Başka hiçbir şey yoktu burada. Büyücünün evi olduğu rivayet edilen eve gelmişti sıra. Hepimiz aynı anda içeri girdik. İçerde gariplikler vardı. Diğer evlere benzemiyordu burası. Her yerde kurumuş kan lekesine benzeyen izler vardı.  Hatta duvarın birinde kanlı bir el izi ve “yardım et” yazısı vardı. Bunun ne anlama geldiğini hepimiz biliyorduk. Ürkmüştük bu yazıyı gördükten sonra. Zaten içerisi çok kasvetliydi ve kötü kokular vardı. Diana sessizliği bozdu:
-Gidelim buradan, ben size gelmeyelim, demiştim. Burada gariplikler var, dedi.
Lily:
-Diana haklı ama ya bu işi kökünden çözeceğiz ya da bizden öncekiler gibi bize bir anı olarak kalacak yaşadıklarımız, dedi. 
-Ben, kökünden çözmeyi tercih ediyorum, dedi Jennifer. 
Ben de Jennifer’a katıldığımı söyledim çünkü mantıklı olan buydu. Üçe bir kalmıştı Diana. Bu yüzden evin içini gezmeye devam ettik. Odalardan birinde sandalye vardı ve salınır vaziyetteydi. Harabe olduğu için dikkatimizi çekmedi. Mutlaka adımlarımızdan sallanıyordur diye içimizden geçmişti belki de. Biz sandalyede olağanüstü bir şey olmadığına kendimizi ikna etmişken bir çığlık sesi yükseldi ve odanın kapısı hızlıca kapandı. Hepimiz kapanan kapıyı açarak dışarıya çıktık. Aslında çok da anormal şeyler değildi yaşadıklarımız çünkü hava biraz rüzgârlıydı ve kapı bu yüzden kapanmış olabilirdi. Arkadaşlarım böyle düşünmüyordu. Koşarak okulumuzun yanına geldik. Jennifer:
-Tüm taşlar yerine oturdu şimdi, dedi. Okulun altında mezarlık vardı. Spor salonu da mezar yerine kazınarak yapılmıştı. Arkasında ise garip bir harabe… Bu yaşadıklarımız mutlaka bu olaylarla ilgili, dedi. 
Ben onun gibi düşünmüyordum. Bir açıklama yaptım:
-Ya bence bir efsaneye inanmamalıyız yaşadıklarımız gayet normal şeyler. Etrafta bir sürü insan yaşıyor farkında mısınız? Lily:
- Eee, şimdi ne yapacağız?
-Bence ailelerimize haber edelim. Bu işe devam ettiğimizi bilsinler, dedim. Jennifer:
-Ailelerimiz bizi ciddiye almayacaklar ve bizi önemsemeyecekler. Hatta bu işi bırakmamızı isteyecekler. Lily:
-Jennifer haklı. Bu işi sadece dördümüz çözeceğiz. Diana:
-Ya başımıza bir olay gelirse, ailelerimiz bizi merak ederler. Şu anda bizi okulun bahçesinde oynuyoruz sanıyorlar. Ben annemgile haber vermeden bir şey yapamam, dedi.
-Sana katılıyorum Diana. Zaten şimdiye kadar ailemize bu eve geldiğimizi söylememiz gerekirdi. Jennifer:
-O zaman bir büyüğe danışalım. Hem bu olaylara merak saran. Başımıza bir olay gelirse onun haberi olur, dedi. Aslında mantıklıydı. Ben düşüncemi söyledim:
-Mantıklı ama ben o eve tekrar girmek istiyorum. Etrafı tam inceleyemedik. Anında çıktık. Diana:
-Saçmalama, o eve bir daha girmem ben, dedi.
-Tamam siz gelmeyin ben giderim, dedim. Lily:
-Seni tek bırakamayız bari birimiz gelsin seninle, dedi. Jennifer:
-Ben gelirim, diye öne atıldı. İkimiz içeri girdik. Gene o yazıyı ve sandalyeyi gördük. Şuanlık bizi ürperten bir şey olmadı. Farklı bir odaya girdik. Duvarda kitaplık vardı. Kitaplığa dokunduğum an etraftan garip sesler gelmeye başladı. Umursamadım ve incelemeye devam ettim. Sesler gittikçe yükseliyordu. Jennifer:
-Hadi Rose gitmemiz lazım, dedi. Harabeden çıktık. O kitaplık neden oradaydı? Etrafı incelediğimizde sandalye dışında başka eşya yoktu. Lily ile Diana ‘ nın yanına gittik. Olanları anlattık. Gayet normal karşıladılar. Ama benim aklıma kitaplık takılmıştı. Neden oradaydı? Kitaplığa dokunduğumda neden sesler gelmeye başladı? İçimde o kitaplık hakkında bir şüphe vardı. Bunu şimdilik arkadaşlarıma söylemedim. Yarın okul çıkışı tekrar buluşmaya karar verdik. Neyse ki kursum yoktu. Eve geldiğimde yorgundum. Yatağa uzandım. Düşünmeye başladım. Belki de o kitaplık gizli bir bölmeye açılıyordu? Yok ya öyle bir şeyin ihtimali bile yok. Harabeyi kim ne yapsın?  Peki haber edeceğimiz kişi kimdi? Bu düşünceler içerisinde uyuyakalmışım. Uyandığımda yemeğimi yedim. Annem bende bir tuhaflıklar olduğunu sezmişti. Ama sesini çıkarmıyordu.
-Yorgun görünüyorsun, bir sıkıntın mı var tatlım, dedi. Bende: 
-Yok anneciğim ne sıkıntısı? Sadece çok koşmalı oyunlar oynuyoruz o yüzden, dedim. Çok üstüme gelmedi. Bende odama çıktım. 
Ertesi gün okul çıkışı buluştuk. Söze başladım: 
-Birini buldunuz mu? Jennifer:
-Benim aklıma sadece erkek kardeşim geliyor. O da olmaz zaten. Böyle olaylara meraklıdır ama annemgile anlatsa inanmazlar, hem bizden büyük değil, dedi. Diana:
-Benim aklıma kimse gelmiyor, dedi. Lily:
-Aslında okuldan birisi olabilir. Hem bu konuda onlarında yaşadığı bir olay vardır. Ne diyorsunuz? Dedi. 
-Mantıklı. Ama kim işte? Dedim. Jennifer:
-Okuldaki herkese soralım. Onları tanımaya çalışalım. Hem bu süreç içerisinde biraz da olsa dinlenmiş oluruz, dedi. Hepimiz Jennifer‘in dediğini kabul ettik.
Okuldaki herkesi tanımaya çalışıyorduk. Gerekli olanları not alıyorduk. Hatta öğretmenlerin bile özelliklerini not aldık. Bu süreç bir hafta sürdü. Özellikleri uymayanları sırayla eledik. Geriye dört kişi kalmıştı. Okulumuzun biyoloji hocası Steven, bizden iki yaş büyük öğrenci Tom, bizden bir yaş büyük öğrenci Sophia ve okulun temizlik görevlisi Max. 
Biyoloji hocamız gizemli biriydi. Ders dışında konuşmazdı. Konuşursa da böyle gizemli şeyler için konuşurdu.
Tom okulun popüler çocuğuydu. Oda zamanında bu konularla uğraşmış ama tek olunca vazgeçmiş. Biraz havalı ve zararsız biridir. Okulda genellikle iki arkadaşıyla dolaşır.
Sophia sessiz bir kızdı. Dersleri ortaydı. Böyle olaylara çok ilgili. Hatta kendi yazdığı korku hikayesi bile var. Yaşına göre minyon tipli biri.
Temizlik görevlisi Max ise çok eğlenceli biri. Bize şakalar ve espiriler yapar. Bazılarının söylediğine göre okulda neler olmuş en ince ayrıntısına kadar biliyor.
Hangisine danışacağımız konusunda kararsızdık. Birkaç gün boyunca da bu dört kişiyi gözlemledik. Onlara sorular sorduk. Son olarak kime danışacağımızı kararlaştırdık. Biyoloji hocamız bu konuya uzak durmuştu. Zaten onun hakkında çok bilgi bile bilmiyorduk. Belkide bizi ailelerimize söyleyebilirdi. O yüzden ona danışmaktan vazgeçtik. Tom bu konuda meraklıydı. Ama ailesi ona yasak koymuştu. Yaşadığı şeyler biraz psikolojisini bozmuş olmalı. Ona danışmak pek iyi bir fikir değil. Sophia bu olaylarla ilgili ama çok ürkek biri. Sadece hikaye yazmakta iyi. Hem bizden sadece bir yaş büyük. Bize pek danışmanlık yapacağını sanmıyorum. Son olarak okulumuzun temizlik görevlisi Max kaldı. Max tam aradığımız kişiydi. Bu konulara çok ilgisi olduğu söylenemez ama güvenilir. Hepimizin ailesini tanıyor. Hem akıllıca kararlar alacağına eminim. 
Danışacağımız kişi belliydi. Ama kabul edecek miydi? Onu bilmiyoruz. Öğle arası onunla konuştuk. Bize biraz nasihat verdi ve tehlikeli bir işin içinde olduğumuzu söyledi. Ben dayanamadım ve:
-Belki de bizim gibi birkaç kişinin de başını belaya sokacak. Hadi Max ne kadar zor olabilir ki? Dedim. Max kendinden emin bir şekilde:
-Çocuklar siz bu işin ne kadar tehlikeli olduğunu bilmiyorsunuz. Sizin gibi bir sürü kişi buranın gizemini çözmeye çalıştı ama hepsinin sonu belli. Jennifer:
-Ama bizim sonumuz onlardan farklı olacak. Tabi sen eğer bize danışmanlık edersen, dedi. Diana:
-Yoksa bizi yalnız mı bırakacaksın. O zaman biz de tek başımıza bu işi çözeriz, dedi. Lily ise:
-Anlıyorum Max , bizim için endişeleniyorsun. Ama biz zaten bu işin içindeyiz, belaya bulaştık bile. Hadi lütfen bizi kırma, dedi. Zor da olsa Max‘ ı ikna etmiştik. Max ‘ e bu okulda yaşanan her şeyi anlatmasını istedik. Max :
-Ben buraya ilk geldiğimde okuldaki çoğu hoca yeniydi. Sadece müdür ve iki hoca bu okulun geçmişini biliyordu. Çocuklar varken okulu temizlemek zor olduğu için okul bitince temizliyordum. Sınıfları her gün, spor salonunu cuma günü, yemekhaneyi ve konferans salonunu da kullanıldığı zaman temizliyordum. O zaman tek ben yoktum. İki görevli daha vardı. Anlaşarak temizliyorduk. O hafta spor salonunun temizliği bana kalmıştı. ilk defa tek başıma temizleyecektim. En fazla ne olabilirdi ki? Temizlemeye başladım. Sonra okulun arka kapısından sesler geldi. İlk başta aldırış etmedim. Ama ses giderek artınca baktım ve okulun arkasındaki harabe evleri gördüm. O evler benim çocukluğumda anlatılan efsanevi büyücünün evine çok benziyordu. Tekrardan içeri girdim ve devam ettim. İşimi bitirmeye yaklaşmıştım ki spor salonunun yanındaki eski depodan sesler geldi. Ama müdür bize, oranın kullanılmadığını, anahtarının da sadece beden eğitimi hocalarında olduğunu söylemişti. Okulda çalışanlar ve müdür dışında kimse kalmamıştı. Merakıma yenildim ve oraya gittim. Kapıyı açmaya çalıştığımda aniden açılmıştı. Donup kalmıştım. Sonra kapıyı örttüm, işimi bitirdim ve spor salonunu terk ettim. Bu olayı öbür çalışanlara anlattığımda onlar da böyle şeyler yaşadıklarını, sebebini ise hiç kimsenin bilmediğini söylediler. Pek ikna olmamıştım. Ama aklıma gördüğüm büyücünün evine benzeyen harabeler geliyordu. Merakıma yenik düştüm ve kasabalılara sormaya başladım. Diana sözünü kesti:
-İyide internet yok muydu? Neden kasabalılara sordun ki? Dedi. Max :
-O zamanlarda internet ne arasın? Yoktu elbette. Neyse ben devam edeyim. İşte yaşlılara sordum. Çoğu bu konu hakkında bir olay bilmediklerini söyledi. Ama yüzlerinde korku ifadesi belirdi. Sadece biri gerçeği söyledi. O evlerden birisi büyücünün eviydi. Terkedildikten sonra dört tane arkadaş o eve bakmaya girmişler ve yok olmuşlar. Aileleri haftalarca aramış. Haber alınamayınca umudu kesmişler. Jennifer:
-İyi de bizde o eve girdik ve yok olmadık. Çok saçma, dedi. Max devam etti:
-Hikâyeyi duyduğum an tanımıştım. Bu çocukluğumda anlatılan efsanevi büyücünün hikayesiydi. Belli etmesem de korkmuştum ve bir daha bu konu hakkında konuşmadım. Taa ki sizinle konuşana kadar, sözü bitmişti. Aslında korkmuştum ama belli etmemeye çalıştım. Lily:
-Benim anlamadığım bir kısım var. Jennifer‘in da dediği gibi , neden biz yok olmadık? Dedi. Max:
-Adı üstünde çocuklar efsane gerçek mi yoksa yalan mı bilmiyorum, dedi.
-Bu bana hiç inandırıcı gelmedi, dedim. Diana:
-Neyse ki biz yok olmadık. Özellikle de Rose ve Jennifer. Siz iki kere girdiniz, dedi. Lily: 
-Benim aklıma takılan bir kısım var. Max sen eski deponun kapısını o günden sonra açmaya çalıştın mı? Max :
-Hayır, hiç açmaya uğraşmadım. Neden sordun ki? Dedi. Ben araya girdim:
-Çünkü bizde oradan sesler duyduk. Aynı senin yaşadığını yaşadık, dedim. Diana:
-Yani o eski depoda bu olayın içinde, dedi. Jennifer:
-Demek oluyor ki ilk işimiz o eski, depoya gitmek, dedi. Okul çıkışında hepimiz o depoya gittik. İçeri ilk gün ki gördüğümüz gibi tozdu. Etrafta gariplik yoktu. Normal depoydu. İçeri girip aramaya başladık. Ne aradığımızı bilmiyorum. Ama küçücük bir ipucu bile bizi bu gizeme götürebilirdi. Aklıma kitaplık geldi. Odayı ararken anlatmaya başladım:
-Max biz o büyücünün evinde kitaplık gördük. Kitaplığa dokunduğum an garip sesler çıktı. Sence bir geçidin kapağı olabilir mi? Max:
-Bilemiyorum. Belki de bir geçitin kapağıdır. Neden olmasın? Dedi. Lily:
-Şimdi biz geçit kapağımı arayacağız? Jennifer:
-Bura kilitli olmasına rağmen sesler geliyor, aynı zamanda harabe evde garip bir kitaplık var. Düşünürsek kulağa mantıklı geliyor. Burada bir yerlerde geçit olmalı, dedi. Bence de mantıklıydı. Artık ne aradığımızı biliyorduk: Geçit. Ben duvarları sırayla tıklatmaya başladım. Bir kısma geldiğimde ses farklı çıktı. Evet burada geçit olmalıydı. Hemen öbürlerine seslendim:
-Bakın ses buradan garip geliyor. Geçit burada. Ama nasıl açılacak? Max geldi ve elini duvara sürtmeye başladı. Geçit nasıl açılıyor onu bulmaya çalışıyordu. Duvarda bir çıkıntı vardı. O çıkıntıya bastığı an kapı büyük bir gürültüyle açıldı. Bu kesinlikle insan elinden olan bir şeydi. Biz geçidi ararken saat epey ilerlemişti. O yüzden geçidin olduğu yere işaret koyduk ve depodan çıktık. Eve geldiğimde mutluydum. Çünkü artık gizem çözülüyordu. Peki o geçitler ne işe yarıyordu? Belki de büyücü hala yaşıyor? Sorular hiç bitmiyordu. Ertesi gün okula gittim. Max aceleyle yanıma geldi ve:
-Rose dün siz gidince ben okulun kameralarına baktım. Depoda kamera yoktu. Ama deponun olduğu koridorda kamera var. İnceledim. Göze çarpan bir şey yoktu. Temizlikçiler girip çıkıyordu. Sonra ise aklıma arka bahçeye bakan kamera geldi. Okulun kullanılmayan arka kapısından biri girip çıkıyordu. Dikkatli incelediğimde bu kişinin okulumuzun temizlikçilerinden biri olduğunu öğrendim, dedi. 
Demek gelen sesler bunlardı. Eski oldukları için o kadar sesler çıkıyordu. Okul tadilat yapılmıştı. Sadece arka kapı ve depoya dokunulmamıştı. Bunu arkadaşlarıma anlattığımda şaşırdılar. Lily:
-İyi de neden harabeden çıkmak yerine okulu tercih ediyor? İşte bu soru hepimizin kafasını karıştıran soruydu.
Geçidin önündeydik elimizde kayıt için tabletim ve el fenerleri vardı. Geçitten ilerlemeye başladık. İlerledikçe geçit daralmaya başlıyordu. Sanki geçidin hiç sonu yokmuş gibi görünüyordu. Uzun bir süre yürüdükten sonra karşımıza aydınlık bir yer çıktı. Birsürü tane insan vardı. Hepsi de şaşırmış bir şekilde bize bakıyordu. Biz ise onlara…
Artık her şey çözüme kavuşmuştu. Oradaki insanlar kendilerine bir laboratuvar oluşturmuşlardı. Tahmin edilmez diye burayı seçmişler. Etrafta bir sürü bilimle alakalı malzemeler vardı. Yıllar önce kaybolan dört kişi buradaydı. Onlarla konuştuk. Aslında onlar kaybolmamışlar. Bilim için kendilerine yeni yerler arıyorlarmış. Burayı bulmuşlar ve çok beğenmişler. Dikkat çekmesin diye de aralarından biri okula temizlikçi olarak girmiş. 
Artık bizde ara sıra buraya geliyor, burada deneyler yapıyorduk. Onlara bir sürü lezzetli yemek getiriyorduk. Tabi ailemize her şeyi anlatmıştık. Biraz kızsalar da sonra sevindiler. Laboratuvardaki insanların isteği ile bu yeri yaymadık. Bura hala gizemini sürdürüyordu. Sadece biz de bu gizemin içindeydik. Jennifer: 
-Ya, ben olmasam hiçbir şey açıklığa kavuşamayacaktı. Hepinizi ben ikna ettim. İşte Jennifer farkı. Hepimiz kahkahalarla güldük.

25 Aralık 2025 Perşembe

D.K.

Kadir Üstündağ

İsminiz kaderinizdir, denildiğinde bu söze çok inanmamıştım ama her geçen gün biraz daha inanıyorum. İsmim Kadir fakat beni Deli Kadir olarak tanıyorlar. Aslında bir deliliğim yok fakat bir insana kırk gün deli denirse delirirmiş ya bundan korkuyorum. Bazıları kısaca DK bile demeye başladı. Öyle ki artık ara sıra kimliğimi çıkarıp kontrol ediyorum gerçekten Deli Kadir ben miyim diye. Eminim Kadir ismini koyarken ailem bana bu faciayı hiç hesaba katmamıştı. Onların niyeti sadece dedemin adını yaşatmaktı. Şimdi sağa gidiyorum Deli Kadir, sola gidiyorum Deli Kadir. Başka Kadirler de var etrafımda ama nedense onlara Deli Kadir denmiyor. Mesela çayı şekersiz, ayranı tuzsuz, kahveyi tek içen bir Kadir var onun adı Sek Kadir. 
Bununla bitse iyi. Bir keresinde bir düğüne katılmıştık ve ailem beni bir masaya gönderdi. Masada yaklaşık on kişi vardı ve hepsinin adı Kadir’di. Kadirler masasıydı resmen ama masanın üzerine çıkma görevini bana vermişlerdi çünkü en Kadir bendim. Deli Kadir. 
Bir keresinde de dedemin eski iş yerine gitme gafletinde bulunmuştum. Orada da benzer şeyler yaşadım. Herkeste bir hürmet, bir saygı. Sen bizim ustamız, büyüğümüz Kadir dayısın, diyorlardı. Demek ki dedem de meşhur Kadirlerdendi. 
Sadece bu kadar olsa sorun değil, alıştım sayılır ama Deli Kadir dışında başka yakıştırmalar da var. Sırf biraz esmerim diye Çaklıt Kadir diyenler türedi son zamanlarda. Tam biraz tatlı bir çocuk olabilirim, esmer de olabilirim ama bu yakıştırmayı sevmiyorum. Lakap takmanın bile bir inceliği olmalı değil mi? Ne yapalım, bu yaştan sonra adımı değiştirecek değilim. Hem dedeme de ayıp olmaz mı? İsim, kadermiş. İsmim Kadir.   

HAYATIN GERÇEK ANLAMI

Metehan Darıcı

Türkçe bir kelime olduğunu öğrendiğimde daha çok sevdim onu. Zaten uyku dışında vaktim hep onunla geçiyor. Derslerde, okul yolunda, evde, çarşıda, markette… her yerde onunlayım. Bana bir tazelik veriyor onunla olmak üstelik kendimi enerji dolu hissediyorum. Cebimde de o var, çantamda da. Odamın bir kısmını depo yaptım onun için. 
Evden çıktığımda yanımda olmazsa rahat edemiyorum. Bu yüzden ceplerimde, çantamda, kalemliğimde hep o var. 
Sakızdan bahsediyorum. Sakız olmadan yaşayabileceğimi düşünmüyordum. En yakın arkadaştan daha gerekli benim için. Aç durabilirim, susuz da kalabilirim ama sakızsız asla. Üreticiler de bu durumun farkında galiba, sürekli yeni sakızlar çıkarıyorlar ama ben naneli olandan vazgeçemiyorum. 
Zaman zaman sakız çiğnememem gereken mekanlarda zor durumda kalmamak için yuttuğum da oluyor sakızları. Bunun için bir beceri bile geliştirdim. Fark edildiğim anda aniden yutabiliyorum sakızı. 
Her şeyin fazlası zarar derler, belki bu sakızların da zararı vardır ama bir kere bulaştım bu işe. Eskiden doğal sakızlar varmış, tamamen bitkisel olan. Belki günün birinde bu tür sakızlardan bulurum ve sağlığıma da bir katkısı olur bu alışkanlığın diye düşünüyorum. 
Bir de  sakız fabrikası görmek istiyorum. Nasıl üretildiğini görmek ya beni daha çok sakıza yaklaştırır ya da uzaklaştırır sakızdan. 
Eskiden bozuk para çıkmayınca bakkallar sakız verirmiş müşteriye. Keşke bu gelenek yine devam etse. Şimdi aklıma geldi, demek ki sakız gerçekten önemli bir şeymiş. Yoksa niye yıllarca para üstü olarak verilsin ki. Hem şimdilerde diş temizliği işini kolaylaştıranlar da var. 
Sakız, bence hayatın anlamı. 

İLAHİ SÖYLEYEN DEVE


Semih Yılmaz

 Babaannem ve dedem hayli heyecanlı görünüyorlardı. Onları hiç bu kadar durgun ve mutlu görmemiştim. Mutlu ve heyecanlı üstelik. Durup durup elimi eline alıyordu babaannem ve güzel sözler söylüyordu. Dedem ise sürekli güzel dualarda bulunuyordu. Arada bir kapı çalıyor, komşular ya da akrabalar geliyor, bir süre oturup vedalaşıyorlardı. Bayramlara benziyordu ama bayram değildi. Bayramlara benziyordu ama şeker ve kolonya yoktu. Bayramlara benziyordu ama sarma ve baklava da yoktu. Kahve ve çay bile yoktu. İnsanlar sadece geliyor ve ayrılırken:
-Bizden de selam söyleyin. Allah bize de nasip etsin gibi şeyler söylüyorlardı. 
Selam kime  söyleniyordu, nasip olması istenen şey neydi bir türlü anlamıyordum. Nihayet evden ayrılma vakitleri gelmişti babaanne ve dedemin. Kocaman iki valizleri vardı. Sanki il dışına okumaya gidiyorlardı. Valizlerde ne olduğunu da merak etmiyor değildim ama kimse bana bir şey söylemiyordu. Yola çıktığımızda heyecan, mutluluk ve huzur herkesin gözlerinden okunuyordu. Havaalanına ulaştığımızda dedem ve babaannem gibi başka ihtiyarlar da gördüm orada. Belli ki herkes aynı yere gidiyordu. Onca kalabalıkta arkadaşım Yusuf’u fark ettim. Onun da yanında dedesi ve ninesi olduğunu düşündüğüm kişiler vardı. Kalabalıktan ayrılarak yanına ulaştım. Yusuf:
-Senin deden ve ninen de mi umre yolcusu, diye sordu. 
-Evet, dedim. Galiba umre yolcusu. 
Anlamıştım dedem ve ninemin nereye gittiğini. Aniden gelişen bir program olduğu için galiba meseleden habersiz kalmıştım ve Yusuf’a durumu fark ettirmeden tekrar ailemin yanına döndüm. 
Bir süre sonra valizler teslim edildi, ayrılık sahneleri yaşanmaya başladı. Farklı bir ayrılık havasıydı bu. Gidenler de mutluydu, kalanlar da. Kalanların hepsi mutlu olmayabilir tabi. İçlerinde daha önce umreye, hacca gitmiş olanlar ya da niyetlendiği halde gidemeyenler de vardı mutlaka. Bu esnada detayları da öğrendim. Yirmi günlük bir umre imiş dedem ve ninemin gittiği. Bu esnada kardeşim dedeme yaklaşmış bir şeyler konuşuyordu. Aslında daha çok bir şeyler sipariş ediyor gibiydi. İlahi söyleyen ışıklı deve getirmesini istiyordu dedemden. Çocukluk işte, diye düşünecektim ki belki ben de bir şeyler istemeliyim, diye aklımdan geçti. Ne isteyeceğimi bilmiyordum. Tablet getiren, telefon getiren, tespih ve seccade getiren umreciler olduğunu biliyordum. Dedemin sağında solunda dolaşmaya başladım. Dedem durumu fark edince sordu:
-Sana ne getirelim?
Biraz düşündüm, bir şey isteyemedim. 
-Bana bir şey getirme, sadece benden de selam götür dedeciğim. 
Dedem sarıldı, babaannem de sarıldı ve ellerini öptüm. Vedalaştık. 
 

45 DAKİKA

Ahmet Emir Koç, Semih Yılmaz, Yusuf Kerem Köse

Geceden beri bir şey yememiştim, içmemiştim. Sabah her şey yolundaydı fakat alışkanlıklardan vazgeçilmiyor. Uyanır uyanmaz mutfakta bulmuştum kendimi. Bir şey yiyemezdim, içemezdim de. Hazırlığımı yaptım ve yola çıktım. Akşama halı saha maçımız vardı ve günlerdir tüm ekip bu maçı bekliyordu. Hatta dışardan maçı izlemeye gelenler de olacaktı. Akşama kadar dayanmalı, direnmeliydim ve gün içinde çok yorulmamalıydım. Gün içinde gerçekten de çok yorulmadım. Hatta sadece ofisimde oturdum. Bir fark vardı her günden: çaysızlık. Aslında akşama doğru biraz acıkmıştım ama sadece biraz acıkmıştım. Abartmaya gerek yoktu. 
Halı saha maçının başlamasına bir saatim vardı ve sahaya doğru yola çıktım. Gerçekten de tanıdığım, tanımadığım kim varsa gelmişti maça. Herkes heyecanlıydı ve benden de çok iyi bir oyun sergilememi bekliyorlardı. 
Maç başlamıştı ve ilk on dakikasında önce susamış sonra ise açlığı iyice hissetmeye başlamıştım. Ayağıma gelen topları kaçırıyordum ve koşmakta da güçlük çekiyordum. Başım dönmeye başlamıştı. Takım arkadaşlarım bana öfkeyle bakıyordu. Hatta biri şöyle dedi:
-Oynayamayacaksan artık aramızdan ayrıl. Sanki karşı takımla anlaşmış gibisin.
Bu sözleri de mi duyacaktım. Ne yapabilirdim ki aç ve susuz. İlk yarı bitmek üzereydi. Üç sıfır gerideydik. Bu maçı şimdiden kaybettik, diye düşünüyordu takım arkadaşlarım ve beni de dışlamışlardı. Farkındaydım her şeyin. Devre arası bana bakarak konuşuyorlardı. Yerime oyuna alabilecekleri biri olsa kesinlikle alırlardı ama kimse yoktu neyse ki. 
İkinci yarının başlamasına on dakika kalmıştı ki onca gürültünün arasında ezan sesini duydum. İşte, vakit gelmişti sonunda. Sessizce kalabalıktan ayrıldım ve önce orucumu açıp su içitim hayli. Ardından çok fazla abartmadan bir şeyler yedim ve döndüm yeniden sahaya. Oyun başlamıştı ve sahanın her yerindeydim artık. Rüzgar gibi esiyordum. İlk yarı bana karşı takınılan tavır ağır ağır yerini sempatiye bırakmıştı. İkinci yarı başlayalı henüz on dakika olmuştu ki takımımızın ilk golünü attım. Bu gol, herkese moral olmuştu. On dakika sonra bir gol daha ve ikinci yarının son on dakikası kaldığında artık durum berabereydi.  
Seyirciler şaşkındı ve arada bir tezahürat da yapıyorlardı. Arkadaşlarım madem bu kadar iyiydin neden ilk yarı bizi perişan ettin, diyorlardı ara sıra. 
Maçın son üç dakikasıydı ve yeni bir hamle yapmam gerekiyordu. Etraftaki herkesi, her şeyi unutarak yeni bir gol için topu izlemeye başladım. Top ayağıma geldiğinde artık rüzgar değil fırtına olmuştum. Bitiş düdüğünden hemen önce son golümü de atmıştım. 
Maçı kazanmıştık. Arkadaşlarım tebrik ediyordu ve karşı takımdaki arkadaşlar da tebrik ediyordu beni. Ben ise bir yandan yemek yiyor bir yandan da bir şeyler içiyordum. Eve döndüğümde kapıyı küçük oğlum açmıştı. Mutfaktan güzel kokular geliyordu. Aç değildim fazla ama yine de mutfağa geçtim. Oğlum sordu:
-Baba, oruç nasıl geçti?
-Şahaneydi dedim ama 45 dakikası hariç. 
Bir şey anlamadı. Belki ilerde aynı şeyleri yaşadığı bir gün o da anlar beni. 

Kara

 
Yusuf Kerem Köse

kara nedir?
toprak parçası
bir acı,
siyahın eş anlamlısı,
sonsuzluğun kısa adı,
minik bir umut parçası,
geride kalanların çaresiz yası,
anlamsızlığın tanımı,
bir kinin kabuk tutmuş yarası,
korkunun namı,
kiminin kavuşamadığı Yarı,
hiçbiri değil açıklayıcı
bana göre karanın tanımı,
herkese göre farklı.

Tükenmez kalem

Yusuf Kerem Köse

Seni hiç bitmeyecek,
Gibi almıştım oysaki.
Almazdım bilsem gerçekleri,
Bir gün senin bile biteceğini.

Hep var kalemliğimde,
Silgimin yanında yerin.
Kullanmıyorum seni fazlaca,
Kullansam bile,
Bitirmeden, narin narin.

Denemeler, sınavlar, testler,
Okunur hep seninle.
Ne kadar yalan da olsa,
Tükenmeme işin.
Senin sayende alıyorum hep,
Ya 100 ya da aferin.

BİR YILDIZIN HİKAYESİ

 

Yusuf  Kerem Köse

Bana güzel görünürler her zaman
Hayal kurarım onlarla
Belki bir kaplan olur bana yıldızlar
Bir gün görüyorum herhangi birini 
Yarın görüşürüz diyorum 
Ama bulamıyorum bir daha asla

Nereye kayboldu acaba
Gecenin en parlak yıldızı 
Yerine birisi mi geçti
Kendi isteğiyle mi kaçıp gitti

O gün özlüyorum onu
Ama sonraki gün çoktan unutmuş
Oluyorum
Acaba o özlüyor mu beni
Yoksa o da mı unuttu?

Belki de kayboldu,
Ya da yolunu kaybetti.
Kurtaracak birini arıyor belki,
Ya da düşünüyor burası Kuzey mi güney mi?