7 Mart 2026 Cumartesi

BÜTÜN NEHİRLER


NEHİR ALMACI

Dünyanın bütün nehirlerini görmek isterdim
Nil, Dicle, Kızılırmak, Sarı Irmak, Lena
Gitmek istiyorum her birinin kıyısına
Gitmek ve uzanmak bu nehirlerin kenarında
Boylu boyunca

Bütün nehirlere ayağım değsin istiyorum
Bütün nehirlerin kumsalında çay içmek
Hayatın, dünyanın, çocukluğun tüm güzelliklerini
Ve hayallerimi yazıp bir kağıda 
Şişe içinde
Nehirlere bırakmak istiyorum 

BAZI VAKİTLER

 
ELİF ESLEM ŞİMŞEK
Sabahın erken saatlerinde görenler beni
Neyin var diye sormadan edemiyor
Kimi diyor hasta mısın, yorgun musun diyor kimi
Oysa o saatlerde kuşlar bile ötmüyor
Kediler bile sokaklara çıkmıyor

Öğlen vakti olunca her şey değişiyor
Bu kez aynı kişiler soruyor, yorulmaz mısın sen
Hepimiz tükendik; işlerden, derslerden
Ama sen maşallah devam ediyorsun pes etmeden
Oysa o saatlerde tabiat uyanmış oluyor
Ağaçlarda kuşlar, sokaklarda kediler dolaşıyor
Güneş bile en çok
O saatlerde ışıtıyor, ısıtıyor.

YENİ HAYAT

Yiğit Efe Demir
1. Bölüm

Her şey yolunda giderken birden hayat nasıl da kabusa dönmüştü. Oysa daha dün arkadaşlarımla, akrabalarımla büyük bir saadet içinde geleceği planlıyor, kışa hazırlık yapıyorduk. Ya şimdi?.. Kocaman bir boşluğun ortasındayım. Ne gidecek bir kapım var ne de önümde yiyebileceğim bir azık. Daha dün bütün kış yetebilecek yiyeceklerin peşindeyken her şey bir anda değişti. Her şey yok oldu. Kendi kitabının dışına çıkarılmış bir roman kahramanı gibiyim şimdi. Mekan başka, zaman başka, etrafım bambaşka ve bilmediğim bir hayatın içindeyim. 
Belki de bu felaketten kurtulan başka arkadaşlarım vardır ama onları nereden bulacağım şimdi? Yaşıyorsa da sakat kalma ihtimali olanlar da vardır. Yardıma ihtiyacı olanlar da vardır ama benim de yardıma ihtiyacım var. 
Böyle düşüncelerle bir süre oyalandıktan sonra keşfe çıkmaya karar verdim. Önce yiyecek bir şeyler bulmalı ve gücümü toplamalıydım. Büyüklerimiz zaman zaman böyle hikayeler anlatmıştı. Toplu yok oluşlar, tufanlar, felaket hikayeleri… Günün birinde böyle bir şey yaşayacağımı bilmiyordum. Artık ben de ilerde torunlarıma anlatırım bu hikayeyi diye düşünüyordum. Tabi sağ kalan birileri varsa ve yeniden hayat kurabileceğim bir dünya olursa. Belki de tek başıma hayatımı tamamlayıp yok olup gidecektim yeryüzünden. Belki de daha büyük bir felakete maruz kalıp kısa süre sonra ben de ölecektim fakat ümitli olmak istiyordum. Ümitle yürümek ve geleceğe inanmak, geleceği yeniden inşa etmek. 
Yaşadığım yerdeki enkazdan bir şeyler kurtarmayı, çıkarmayı düşündüm önce fakat çok zahmetliydi. Nasıl olsa uzaklarda yiyebileceğim bir şeyler, barınabileceğim bir yerler vardır, diye düşünüyordum. Benim gibi ufak tefek biri için sığınma, barınma ve beslenme çok büyük bir sorun değildi zaten. Küçücük bir midem vardı ve küçücük bir bedenim. Bunlar avantajdı benim için ama zaman zaman olumsuz sonuçlar da yaratabiliyordu bu durum. Düşünmek yerine yürümek daha güzel bir fikirdi ve başladım yürümeye. Neyse ki ellerim ve ayaklarım sağlamdı. İlerde çok ilerde bir ormandan bahsediyordu büyüklerimiz. Orayı geçtikten sonra yaşanabilecek güzel yerlerden bahsetmişlerdi. Ormanda bataklığın, yırtıcı kocaman hayvanların ve karıncayiyenlerin olduğunu da söylemişlerdi. Biraz gözüm korkuyordu fakat yine de bu ormandan geçmeliydim ama önce yiyecek bir şeyler bularak. Bir yandan yürüyor bir yandan yiyecek bir şeyler arıyordum. 

2. Bölüm
Önüme kocaman bir elma yuvarlandı. Nereden geldiğini fark etmedim bile ama güzel duruyordu. Kuşlar birkaç yerine gaga vurmuşlardı elmanın. Belki de dalından onlar düşürmüştü. Demek ki yakında bir elma ağacı vardı. Keyifle elmadan birkaç ısırık aldım. Keyfim yerine gelmişti, derken tepemde dolaşıp duran bir gölge hissettim. Galiba elmanın sahibiydi bu. Benim aldığım ısırıktan ne olacaktı ki? Yine de saklanmam gerekiyordu. Bir taşın kenarına saklandım birkaç dakikalığına. Kuş, elmayı alarak uzaklaştı ama en azından artık tok sayılırdım. İyi gelmişti bu elma. Hava kararmadan kendime sığınacak bir yer bulmalıydım. Hızla yürümeye devam ettim. 
Hava kararmaya yakın ayaklarımın altında bir ıslaklık hissettim. Ne tarafa gidersem gideyim her yer ıslaktı. Oysa yağmur filan yağmamıştı. Telaşım artmıştı. Sağa sola koşuyor, aynı yerde daire çiziyordum. Nihayet bir kuru ağaç parçasına tutundum. Ağaç parçasının bir kısmı çamura saplanmıştı ama bir süre burada dinlenip etrafı keşfedebilirdim. Hava kararmadan buradan kurtulmam gerekiyordu. Galiba bir bataklıktı burası ve orman da yakındı. Uzaklardan gelen kuş ve uluma seslerinden, yaprak kokularından bunu seziyordum.

3. Bölüm

Tutunduğum dal dışında bir çubuk daha bulmalıydım ve onu bu bataklıktan kurtulmak için kullanmalıydım. Sağa sola baktım ve nihayet değneğe benzeyen bir parça gördüm yakınımda. Uzanarak yerinden çıkarmaya çalıştım. Biraz zorlandım fakat başarmıştım. Bu değnek sayesinde tutunduğum ağaç parçasını yavaş ilerleyen bir kayık gibi kıyıya kadar taşıdım. Sonunda kurtulmuştum bataklıktan. Bir süre kenarda dinlenmek iyi olur, diye düşündüm ve bir kaya parçası zannettiğim bir yükseltinin altına uzandım. Kaya parçası sıcacıktı fakat o da ne? Bu parça hareket ediyordu sanki. Yoksa bir canlının gölgesine mi sığınmıştım. Endişem artmıştı ama ani hareket yapmaktan da korkuyordum. Birdenbire tüm vücudumu saran bir ılık rüzgar esti. Garip şeyler oluyordu. Evet bu bir canlıydı ve doğrulmuştu. Kocaman hortumuyla tepemde duruyordu. Üstelik iştahla bana bakıyordu. Benim küçücük birinden ne istiyor olabilirdi ki? O anda büyüklerimizden duyduğum hikayeler aklıma geldi. Bu canlı olsa olsa bir karıncayiyendi. Onlar bizim düşmanımızdı. Galiba beni midesine indirmek istiyordu. Kaçmaya çalıştım fakat sürekli tepemde dolaşıp duruyordu. Bir kovuk ya da mağara bulabilsem kurtulma ihtimalim vardı. Telaşla sağa sola koşmaya devam ettim. Sonunda sığınacak bir yer bulmuştum. Nefes nefese mağaradan içeriye girdim. İçeri girer girmez yuvarlanmaya başladım. Ayaklarım, kollarım acıyordu ama en azından hayattaydım ve uçuyordum. Bir süre büyük bir boşluğa doğru düştüm. Sonunda yumuşak bir iniş yapmıştım. Neyse ki kırık, çıkık yoktu bir yerimde. Karanlık bir yerdi burası. Çaresizce karanlıkta ilerlemeye başladım. Az öteden kulağıma ulaşan su damlası seslerini çığlık sesleri bölüyordu. Yine belalı bir ortama düşmüş olmaktan korkuyordum. Aslında karıncayiyenden ayrılırken ona bir nanik yapmak isterdim ancak can korkusuyla perişan haldeydim. Şimdi yukarda halen beni arıyordur zavallı, diye düşündüm. Tam keyfim yerine gelmişti ki bu ortamda da hayati tehlikem olduğunu sezdim.

Karanlıkta saatlerce ilerledim. Su sesinin geldiği yerden uzak durmam gerektiğini biliyordum. Bu esnada tepemden rüzgar gibi bir ses geçmeye başladı. Bu ses galiba bir yarasa sürüsüne aitti. Çığlıklar da onlardan geliyor olmalıydı. Yarasaları hiç sevmezdim. Gürültü geçinceye kadar sessiz kaldım ve ardından yine yürüdüm yürüdüm. Dışarda havanın kararmış olduğunu unutarak ha bire aydınlık bir nokta arıyordum ki ayaklarımın ıslandığını fark ettim. Akıntısı olan bir suydu bu. Hemen kenarda bir kuru yaprak buldum ve sürükleyerek suyun içine indirip üzerine atladım. Artık yüzüyordum karanlıkta. En azından mağaranın dışına çıkabilecektim. Zaman zaman etrafımdan zıplayan kurbağaların sesini duyuyordum. Bazen de balıklar zıplıyordu kenarda. Balıklara yem olmak da kötü bir son olur, diye düşündüm ama balıklar dost canlısıydı. Yorulmuştum ve artık uykusuzluğa direnemiyordum.

4. bölüm

Kendime geldiğimde güneş gözümü kamaştırıyordu. Halen suyun üzerinde ve bir kuru yaprağın tam ortasındaydım. Yaprak ıslanmamıştı, bu iyiydi. Bir süre gözlerimi ovuşturup etrafa baktım. Her yer masmavi sularla kaplıydı. Burada ne yapacağımı bilemiyordum ve su beni taşımaya devam ediyordu. Buradan nasıl kurtulacağımı bilemiyordum. Güneş beni hayli ısıtmış neredeyse bir karınca kızartmasına çevirmek üzereydi. Derin düşüncelerle ilerlerken yanımdan geçen bir kütük parçası gördüm. Kütük parçası yaprağı da üzerine alarak yüzmeye devam etti. Bu iyi bir şeydi benim için. Zaten yaprak da su almaya, ağırlaşmaya başlamıştı. Biraz ilerde bir şelale görünüyordu. Şelaleye varmadan önce bir kara parçasına çıkmak zorundaydım. Bu esnada kütük parçası kıyıya doğru yöneldi ve çamurlu bir yere saplandı. Kurtuldum, diye sevinirken kütük parçası yeniden hareketlenmişti ki son anda kara parçasına kendimi attım. 

Kaç saat, kaç gün, kaç hafta, kaç ay burada baygın kaldığımı hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde bambaşka bir dünyaya açtım gözümü. Hiç ağaç yoktu burada ve soğuk da yoktu. Hatta sıcaktı her yer. Toprak kuraktı ve her yer uçurumlarla doluydu, çatlamıştı topraklar. Sanki büyümüştüm biraz ve sararmıştım. Ellerime baktım, ayaklarıma baktım değişmiştim hayli. Günlerce burada kalmanın etkisiyle bir dönüşüm yaşamış olmalıydım. Etrafta tek canlı belirtisi yoktu. Başka bir gezegene düşmüş gibiydim. Belki de ölmüştüm. Bir süre kollarımın, ayaklarımın açılması için çalıştım, hareketsizlikten perişan olmuştum. Neyse ki  güneş batmaya başladığında etraf serinledi. Etrafı keşfetmek için gece yolculuğu iyi bir fikirdi. Gece, ay ışığında her şey o kadar aydınlıktı ki gündüz gibi görebiliyordum etrafı. Nihayet çatlak, çorak topraklardan uzaklaşmış, nemli bir yere gelmiştim. Küçük göletlere de rastlamaya başlamıştım. Susuzluğum kalmamıştı, biraz da yiyecek bulabilsem çok iyi olacaktı. Daha önce hiç görmediğim değişik bir ağaç türünün altında durdum. Şaşkın şaşkın ona bakıyordum ki bir ses duydum:
-Bu ağacın adı baobabtır. Bu benim ağacım ama istersen biraz dinlenebilirsin burada. 
Sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordum ki bir çift parlak gözle karşılaştım. Bu bir kertenkeleydi. 
-Buralarda yabancıyım ve ne zamandır aç olduğumu bilmiyorum, dedim. 
Bir dostu görmüş gibiydim. Kertenkele devam etti:
-Anlamıştım yabancı olduğunu, dilersen sana bir yer tarif edeyim, oraya git ve başından geçenleri anlat, dedi. 
-Önce biraz dinleneyim, dedim.
Sohbeti hoşuma gitmişti kerkentelenin. Sabaha kalmadan yola çıkmalıydım. Gerekli yol tarifini tüm detayları ile aldım ve yola çıktım. Bir süre yürüdükten sonra bir köyün girişinde buldum kendimi. Köyün içlerine doğru ilerlerken etrafımda bir kalabalık oluştuğunu fark ettim. Başka başka karıncalar her yerden çıkıp etrafımda toparlanıyorlardı. Konuşmuyorlardı ama bakışları bir garipti. Artık etrafımdaki kalabalıktan yürüyemez hale gelmiştim. Yaşlı bir karınca tam önümde durarak şöyle dedi:
-Yüzyıllardır beklediğimiz büyük bilge karınca sen olmalısın. Köyümüze hoş geldin. 
Söylenenlerden bir şey anlamıyordum ama devam ediyordu:
-Atalarımız hep senin bir gün geleceğinden bahsederdi. Onların anlattığı kutsal karınca sen olmalısın. Artık köyümüzde huzur, bereket olacak. Artık köyümüzde barış olacak. 
Yaşadıklarımdan hiçbir şey anlamıyordum ama nihayet yeni bir hayata başlamıştım. Film gibi bir hayat.

KAKTÜS


Metehan AKKAYA

ÇÖL
    Ben, daha hiçbir şey hatırlamazken çöldeydim. Bir anda oluşmuş gibiydim ancak öyle olsam annem, babam belki de ağabeylerim yanımda olacaklardı. Beni yalnız bırakmazlardı. Bir ses geliyordu. Arkama, önüme, sağıma, soluma her yere bakıyorum ama kimseyi göremiyorum. Boş boş ses duyuyor olamazdım. Acaba annem, babam, ağabeyim veya hiç bilmediğim aile üyelerim olabilir miydi? Sadece yanımda bir kaktüs vardı. Eğer onun konuştuğunu düşünsem arkadaşlarıma, yakınlarıma ve yakın çevreme anlatsam ya hasta olduğumu ya da birilerinin bana şaka amaçlı olarak yapabileceklerini düşündüm o yüzden anlatmamaya karar verdim. Anlatsam dalga geçecek arkadaşlarım bile var. Yakın çevrem o kadar kötü. Ben, onunla konuşmayı denemek istiyordum. Hatta denedim ancak hep aynı şeyleri diyordu
-Skatus… Skatus...
Bu özel gibiydi ama çok sessizdi. Fısıldar gibiydi. Kocaman çölde sadece bir kaktüs vardı. Başka bir ses geliyordu. Gürültülüydü, sanki motor bağırtıyorlardı. Arkama baktım ama hareket edemedim sadece bakabiliyordum. Bir araba vardı uzakta. Hava şartlarına uygun bir araç ve kamyon gibi. Aracın arkasında dorseye benzer bir bölme vardı. Arkasında onlarca kaktüs vardı. Araba bana geliyordu. Korktum kaçmayı denedim ancak felç gibi hareket edemiyordum sadece etrafa dönebiliyordum. Araç yanımda durdu ve önce yanımdaki kaktüsü ve ardından beni aldı. Arabadaki kaktüslerin dikenleri bana batıyor ancak canım acımıyordu. Aralarından biri bana seslendi:
-Hey Katsi burada ne yapıyorsun, senin çoktan dükkânda olman lazım.
-S…s… sen kimsin?
Korkudan kekelemeye başladım, kaktüsle konuşuyordum. Garip ve korkunçtu. Tekrar konuşmaya başladı:
-Saçmalama beni hatırlıyor olmalısın. Kardeş gibiyiz. Sen beni çölde yalnız bırakmamıştın. Nasıl hemen unutursun?
Ben hala korkuyordum. Görmediğim, kaktüslerin arasında olan birisi veya bir kaktüs benimle sohbet ediyordu. Tüylerim diken gibi olmuştu. Ona adını sordum:
-Senin adın ne, sen benim adımın Katsi olduğunu nereden biliyorsun, uyduruyor musun, ben seni neden tanımıyorum?
-Benim adım Katas ve anlamı ailemin geleneklerine göre ölümsüzmüş. Dedim ya ben senin kardeşin gibiyim beni çölde yalnız bırakmadın. Uydurmuyorum. Senin beni tanıman lazım, sonuçta sen beni çölde yalnız bırakmadın. Sorularının cevabı bu şimdi sen söyle sen en son ne yaptın hafıza kaybı falan mı geçirdin niye hiçbir şeyi hatırlamıyorsun benim can sıkıntımı sen düzelttin.
Sonradan aklıma geldi acaba hafıza kaybı mı geçirdim çünkü oluştuğumda aile bireylerim yanımda olurdu. Ben kendimi anlattım:
-Ben daha hiçbir şey hatırlamıyorken oluşmuş gibiydim ancak yanımda kimse yoktu sonra araba geldi beni aldı sonrasını biliyorsun işte
 Anlatmak iyi gelmişti, sonra tekrar:
-Dostum sen kalsat hastalığına yakalanmışsın. Ama merak etme birkaç gün olur sonra geçer, çok nadir bir şekilde insanlarda da görülür ve bazen hep olur. İnsanlarda görülen hastalık daha farklı olur ve bir ömür sürer.
Araba durmuştu ancak şehirler arası bir yolda çölde gider gibi hissediyordum ve zaten hava sıcaktı. Arabanın dorsesinden dışarıya baktım zaten çöldeymişim trafikten dolayı durmuştuk çevirme varmış. Sıra bize gelince korktum yakalanacaktım… çevirme hızlıca geçti ve yakalanmadım şaşırdım ve çok sevindim, yola devam ettik ve çimenli ama solmuş, sararmış çiçeklerle doluydu bir bölgeye gelmiştik. Burası farklı ülkelerin havasını veriyordu. Kendimi kötü hissettim. 
Ancak garip olan bir şey vardı. Şehrin manzarası güzeldi; herkes mutlu değildi. Yanımdaki kaktüslerin birazını alıp çiçekçiye götürdüler. İyi ki beni almadılar. Çiçekçide çalışmak istemiyordum. Ardından tekrar yola koyulduk. Başka bir yere geldik. Bu sefer çimenler diğer yere göre daha da güzeldi sanki her gün sulanıyorlardı. Bu sefer çevirme yerine açık bir kapı vardı ve oradan geçtik. Yeni geldiğimiz ülkenin havası daha iyiydi. Herkes mutluydu, kahkaha atan çocuklar, gülüşen yetişkinler sanki mutluluk ülkesiydi burası. Beni de diğer kaktüsler gibi alıp çiçekçiye verdiler. Ancak ben çiçekçide çalışmak istemiyordum. Yanımdaki Katas hep beni inandırmaya çalışıyordu.
ÜLKE MACERASI
 Katas’a alıştım daha doğrusu diğer kaktüsler hep aynı şeyleri diyorlardı bu yüzden sadece onunla konuşabiliyordum… sonra bir müşteri geldi ve bir tane kaktüs aldı. O “Skatus” demeyi bırakmıştı. Sanki o da konuşmaya başladı “sonunda özgürüm!” diye bağırdı. 
 2. gün:
 2. gün daha sakin geçmişti hatta Katas yanımdan ayrıldı üzüldüm ama tanımıyordum zaten. Yalnız kalmak çok kötü bir histi. Ancak o özgürdü sanırım zaten konuşuyordu…
 5. gün:
 Bugün çiçekçide kavga çıktı. Kavganın sebebi çiçek alan kişinin çiçeğin hemen solduğunu söylemesiydi. Aslında solmamış, sulanmamıştı. Kavga çıkarmak istemeyen çiçekçi bir kaktüs hediye edip kavgayı durdurdu. Uykum gelmişti. Ancak uyuyasım yoktu.
 12. gün:
 Uyandığımda nasıl uyuduğumu anlamadım. Saat 01.43’tü. Başka bir adamın elindeydim korkmalı mıydım bilemedim. Adam beni sevmişti ve seçmişti sanırım demek ki yeni bir evim olabilirdi…

YERLEŞİM
Beni alan kişi acaba neden aldı. Ben her işi yapan bir temizlikçi mi yoksa bir köle miydim? Evine gittiğimde beni çok güzel bir oyuncu odasına götürdü. Her yer karanlık gibiydi ancak loş bir mor ışık vardı. Beni odada güzel duracak bir yere yerleştirdi. Sanırım kölesi olmuştum. Ya da…
ANLAMAK
 Her şey birbiriyle uyumluydu. Aslında ben saftım nasıl anlamamıştım. Aklım almıyordu. Ben… ben… kaktüstüm. 

5 Mart 2026 Perşembe

SEN GELDİĞİN ZAMAN

 
Yusuf Ensar Güler
 
Sen geldiğin zaman
Değişiyor şehir, değişiyor dünya
Ama en çok ben değişiyorum
Bana inan

Sen geleceksin diye
İçim kavrulmaya başlıyor günler öncesinden
Günler öncesinden başlıyorum hazırlığa
Hasretle bakıyorum çeşmelere, şadırvanlara


Sen geldiğin zaman
Anlamı değişiyor hayatın
Sen geldiğin zaman 
Dünyaya bir sükunet, bir huzur doluyor
Sen geldiğin zaman
Değerleniyor aylar, günler ve zaman
Ey ramazan

YANLIŞ YÖN

Metehan Darıcı 
 
Beni taklit ettiğini zannediyordu belki de benzediğini düşünüyordu. Benimle aynı sınıftaydı ama benden otuz kilo kadar fazlası vardı. Gözlerinin aslında sağlam olduğunu hepimiz biliyoruz ama bana benzemek için gözlük takmaya başlamıştı. Ayakları benden yedi numara daha büyüktü. Öyle ki kar yağdığı zaman onun okula gelip gelmediğini bahçedeki ayak izlerinden anlayabiliyorduk. Bunlar sadece özelliklerinden bazıları ve çoğu insan bunun farkında değil ama daha beter durumları da var. Derslerde de bana benzemeye çalışıyor. Bilmediği bir soru için tahtaya çıkıyor, soruyu çözemeyince lavaboya izin istiyor mesela. Ya da kantine gittiğinde benim aldığım ürünlerden alıyor ancak dişinin kovuğunu bile doldurmadığını görünce hamburgerlere saldırıyor. Buraya kadar sorun yok aslında. Asıl sorun benim gibi İngilizce bildiğini zannetmesinde. Her şeyi anlayabiliyorum. Komplekslerini, küçük kıskançlıklarını, taklitlerini anlayabiliyorum fakat İngilizce konusundaki çabası tam olarak bir şova dönüşüyor ve o bunun farkında değil. Diksiyonun taklit edilemez olmasını, jest ve mimiklerin kopyalanamayacağını galiba bilmiyor. Telaffuzlarda tıpkı benim gibi bir aksanla konuştuğunu zannediyor fakat bu çabanın sonucunda kazanan absolute sözcüğü oluyor çünkü bu sözcük her cümlenin içinde bir şekilde yer alıyor çünkü sözcük dağarcığı fazlasına izin vermiyor. Boş bulduğu her yere“absolute” ya da varyantlarını ekliyor. 
Gülsem mi üzülsem mi bu arkadaşa bilemiyorum. Bütün arkadaşları hatta en samimi olanlar bile onun ardından konuşuyor. Alay ediyor, kıs kıs gülüyor. Herhangi bir yerde sınıfımızdan herhangi biriyle konuşan herhangi biri, sözü direk onun komikliğine getiriyor ama onunla gülmek yerine onun ne kadar zavallı olduğuna gülüyorlar. 

Beni taklit ettiğini zannediyordu belki de bana benzediğini düşünüyordu. Böylelikle dikkatleri çekmeyi, insanların kendisini önemseyeceğini zannediyordu. Dikkatleri çekiyordu gerçekten de ama istediği gibi önemsenerek değildi bu. Negatif bir dikkat çekmeydi. İnsanları etkiliyordu ama garipliğiyle, zavallılığıyla etkiliyordu. Sırf etrafında bir topluluk oluşsun diye en saçma hareketleri bile sergilemekten kaçınmıyordu. Maymun gibi yürüyebilir, şempanze gibi ağaç dallarından atlayabilirdi, yeter ki birileri onunla ilgilensin. Birileri onu alkışlasın, sırf alkış için papağan gibi sesler çıkarabilir ya da kedi gibi miyavlayabilirdi. 
Neyse ki beni taklit ettiğini zannetmiyordu artık, bana benzediğini de düşünmüyordu. Yola bu düşüncelerle çıkmıştı ama yolda benzeyecek ve taklit edecek o kadar çok kişi bulmuştu ki yolunu kaybetmişti. 

MORAL

Yusuf Kerem Köse
 
Bana sorarsanız çok hassas bir şey olmalı
Moral dedikleri
Çünkü bozuluyor sürekli
Benim moralim değilse de başkalarınınki

Bir insanın saatinin bozuk olması
İyidir moralinin bozuk olmasından
Ya da telefonunun bozuk olması
İyidir moralinin bozuk olmasından 
Ancak bazen bozulan bir telefon
Sebep olabilir moral bozukluğuna

Morali bozulunca insan
Ne yazmak istiyor ne konuşmak
Sadece uyumak istiyor
Ya da dolaşmak yollarda
Morali
Bozulunca
İnsan

HANGİSİ

Semih Yılmaz
 
Bir eve en çok hangi hayvan yakışır
Kuş desem kafeste mutsuz
Kaplumbağa desem evde huzursuz
Köpek desem sığmaz ki odaya
Yılan desem dersiniz: hadi ya
Kedileri biliyorum eve en çok yakışan
Bütün minderlerin ve pencere önlerinin
Tadını çıkaran

Bir şehre en çok hangi hayvan yakışır
Bir kasabaya, bir köye
Burası biraz karmaşık
Kediler küsse bile
Serçeler, kargalar, köpekler
Yakışır şehre, kasabaya, köye

1 Mart 2026 Pazar

GÖLGE

Selim Çabuk 
 Tuğra ve Kerim'in en sevdiği şey yaz akşamlarında mahallede dolaşmaktı. Sokak lambalarının altında sohbet etmek, balkonlarda oturan insanlara selam vermek, uzaktan şehrin ışıklarını izlemek onlar için büyük bir keyifti. Yine bir yaz akşamıydı ve yine akşam gezisindeydi iki arkadaş. Hava hafif rüzgarlıydı ve sokak lambaları yeni yanmıştı. Bu kez yolu biraz uzatarak yeni mahalleler keşfetmek istiyorlardı. Daha önce hiç görmedikleri eski boş bir evin önünden geçiyorlardı ki bir an evin içinde bir gölgenin hareket ettiğini gördüler. İkisi de irkilmişti, oldukları yerde durdular. Kerim fısıldadı:
-İçerde biri var galiba. 
Tuğra dikkatlice ama biraz da korkuyla bakıyordu. Perde sanki hareket ediyordu fakat içerisi tam görünmüyordu. Bir süre kapının önünde beklediler. Bu esnada biraz cesaret de gelmişti iki kafadar arkadaşa. Kerim, kapıyı hafifçe itti, kapı zaten açıktı. Bunu yapıp yapmamak hususunda endişeleri vardı ama merak duygusu üstün geliyordu. Göz göze geldiler ve başlarıyla birbirlerini onayladılar, içeriye girmeye karar vermişlerdi. 
İçeri girdiklerinde yerde ayak izleri vardı. Sokak lambası tam olarak evin içine düştüğü için tozlu zeminin üzerindeki ayak izleri taze görünüyordu. Yine iki arkadaş göz göze geldi ve başlarıyla birbirlerini onayladılar. İzleri takip etmeye başladılar. Sessiz olmak için çaba gösteriyorlardı fakat zemindeki tahtalar arada gıcırdıyordu. İzler evin arka bahçesine açılan kapının önünde bitmişti. Kapıyı usulca açtılar. Kapının tam önünde sarı bir kedi oturuyordu. İki arkadaşın kapıyı açması onu hiç şaşırtmamış, korkutmamış gibiydi. Kedi evcil olmalıydı çünkü boynunda parlak bir tasma vardı. Muhtemelen sahibi şimdi bu kediyi arıyordu. 
Kerim usulca kediye eğildi ve fısıltıyla konuştu:
-Demek gölge sendin, korkuttun bizi dostum.
Tuğra gülümseyerek kediyi kucağına aldı. O sırada karşı evin balkonundan bir kadın seslendi:
-Limon! Buralarda mısın kuzum?
Kedi bir anda hareketlendi ve kulaklarını sesin geldiği yöne dikti, hemen miyavladı. Kadın balkonda görünmüyordu artık, koşarak gelmişti. Nefes nefese konuşuyordu:
-Bir an çok kötü hissettim kendimi. Limon benim kedim. Az önce balkondan atladı ve kayboldu. Nerede olduğunu, nereye gittiğini anlayamadım. O, çok ürkek bir ev kedisi. Öylesine sesleniyordum sağa sola, nihayet buldum onu.
Tuğra ve Kerim hiçbir şey demeden birbirlerine baktılar. Tuğra konuştu:
-O zaman bize müsaade, size de kedinizle iyi günler dileriz teyze. 
Kadın kediyi kucağına almıştı ve kedi gayet keyifli görünüyordu. Kapıdan çıkarken devam etti kadın konuşmaya:
-Sizin girdiğinizi görmesem tek başıma buraya gelip kedimi alamazdım. Burası beni ürpertiyor biraz. Tekrar teşekkür ederim. 
Karşılıklı iyi akşamlar diledikten sonra iki arkadaş kendi mahallelerine doğru yola koyuldular. İyi bir şey mi yapmışlardı, kötü bir şey mi bu eve girmekle? Kafaları biraz karışıktı. Çok farklı şeyler de yaşayabilirlerdi ama netice olarak kayıp bir kedinin bulunmasına vesile olmuşlardı.
Kerim:
-Bugün de boş geçmedi, dedi. Akşam akşam iyi sevap kazandık galiba.
Tuğra başını salladı.
-Evet.
Her ikisinin içinde de hem küçük bir sevinç hem de huzursuzluk vardı. Başka mahallelerde akşam gezisi yapmak iyi bir fikir değildi. Üstelik boş bir evin kapısını aralamak...
Tuğra:
-Kendi mahallemizin dışına çıkmayalım bence artık, dedi. Korktuğum için demiyorum bunu ama içimde garip bir huzursuzluk var.
Kerim:
-Sen söylemesen ben söyleyecektim bunu, dedi. 
Hava tamamen kararmıştı. Vedalaşıp evlere dağılma vakti gelmişti.