2 Ekim 2025 Perşembe

DAĞIN ZİRVESİNE YOLCULUK

 Kadir Üstündağ, Yusuf Ensar Güler, Metehan Darıcı

1. Bölüm

Kara Kadir derlerdi ona. Biraz esmer olmasının bu isimle çok bir alakası yoktu. Evet, geceleri fark edilmeyecek kadar esmerdi fakat yine de bu kara sıfatı onun hayatının özeti gibiydi. Kara kara düşünmeyi severdi mesela. Gözü karaydı, gözünü daha da kararttığında etrafında kimse kalmazdı. En sevdiği şair Karacaoğlan'dı. Kara buğday unundan yapılmış ekmek dışında ekmek yemezdi.  Renkli ayakkabı giymezdi. Renkli kıyafet de giymezdi.

Annesi onu zaman kara koyun yününden yapılmış bir yastıkta uyutmuştu. Belki de burada başlamıştı hayatındaki karanın yeri. Bahtı kara mıydı? Henüz değil çünkü henüz liseye geçiş sınavına girmemişti. Bu sınavdan sonra belli olacaktı bahtının kara mı ak mı olduğu.

Küçücük bir kasabaydı yaşadığı yerleşim merkezi. Çok az arkadaşı vardı ve çok fazla işi vardı. Özellikle yaz mevsimine doğru tarla, bostan, bahçe işlerinden bitkin düşüyordu. Yaz mevsimi geldiğinde en yakın arkadaşı köpeği Karabaş'tı. Köpeğinin adını aslında Pamuk koymuşlardı, bembeyazdı çünkü ama Kadir bu ismi sevmediği için onun adını Karabaş koymuştu. Hatta ismini Karabaş koyduktan sonra köpeğini siyaha boyamıştı.

Yine bir yaz mevsimi geride kalmıştı. Okullar açılmak üzereydi ve Kara Kadir'in okula gitme isteği hiç yoktu fakat buna mecburdu. Üstelik artık 8. sınıfa başlayacaktı. Çetin bir eğitim öğretim yılı onu bekliyordu. Bu düşüncelerle evlerinin önündeki dağa uzun uzun baktı. Ardından Karabaş'a seslendi. Kendine küçük bir azık çıkını hazırladı ve okul açılmadan önceki son gezisini yapmaya karar verdi. Bu dağı çocukluğundan beri bilir, zaman zaman eteklerine gider hayvanları otlatırdı fakat hiç zirvesine çıkmamıştı. Bu dağın zirvesine dair efsaneler vardı. Yıllar önce bu dağa gidip geri gelmeyenler olduğu gibi değişim yaşayarak gelenler olduğundan da bahsedilirdi hep. Yine de kimse bu dağın zirvesini merak etmezdi. Kimsenin bu dağa gitmesini de pek hoş karşılamazlardı. Aniden verdiği bu kararı uygulamak için en iyi zaman bu günlerdi.

Karabaş önde Kara Kadir arkada yolculuk başlamıştı bile. Bir endişe vardı Kadir'in içinde. Adını koyamadığı bir endişe... Karabaş da değişik davranıyor sanki biraz ürkerek yürüyordu. Yol boyunca hiçbir şey düşünmedi Kadir. Sanki bir büyüye kapılmış gibiydi. Sanki dağda onu çağıran bir şeyler var gibiydi. Oysa defalarca dağın yakınına gitmişti fakat bu kez her şey çok farklıydı. Dağa yaklaştıkça garip sesler ve hışırtılar duymaya başladı. Belki yabani hayvanlar bu sesleri çıkarıyordu fakat yine de ürpertici gelmeye başlamıştı her şey. Biraz dinlenmek iyi olur, diye düşündü. Üstelik acıkmıştı da. Bulduğu büyük bir kaya parçasının üzerine oturdu. Çıkınını açtı ve bir şeyler yemeye başladı. Karabaş'a da onun yiyebileceği şeylerden vermeyi unutmadı. Biraz susamıştı, etrafta bir akarsu, göze, pınar bulabilmek ümidiyle etrafına bakınmaya başladı. Su bulunan yerlerin biraz daha yeşil olabileceği düşüncesiyle etrafında yeşil bir yer aradı. Biraz uzakta otlar diğer yerlere göre daha yeşil görünüyordu. Çıkınını topladı ve Karabaş'la o tarafa doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça tahmininin doğru olduğunu fark etti. Gerçekten de az ötede bir pınar gördü. Bu pınarı daha önce hiç görmemişti. Hayli eski görünüyordu. Kurnası yosun bağlamıştı. Yeniden ürkmeye başladı ama susamıştı da. Susayan yalnızca kendisi değildi tabi. Pınarın başına vardığında avucuyla birkaç yudum su aldı. Daha önce böyle bir su içtiğini hatırlamıyordu. Tadı biraz farklıydı ancak içtikçe içesi geliyordu. Iki avucunu pınarın önüne bir tas gibi tuttu ve uzun süre içti, içti, içti. Artık su içemeyecek kadar şiştiğini hissettiğinde kenara çekildi. Bu kez de Karabaş sudan uzun uzun içmeye başlamıştı. Suyun hemen yukarısındaki boşluğa önce oturdu, sonra uzandı. Gökyüzü açıktı, yakınlardan kuş sesleri geliyordu. Çimen ve çiçek kokuları ruhuna işliyordu. Karabaş da su içmeyi bitirmiş Kadir'in yanına uzanmıştı. Kadir büyük bir huzur okyanusunda yüzüyor gibiydi fakat yol uzundu. Bir an önce doğrulmalı ve yola devam etmeliydi. Uzandığı yerden kalkmaya çalıştı fakat gövdesi kocaman bir beton kitlesi gibiydi. Bir türlü başını yerden kaldıramıyordu. Ellerini de hareket ettiremiyordu. Çaresizce Karabaş'a baktı. Karabaş etrafında dolaşıyordu fakat Kadir hareket edemiyordu. Bir süre sonra Karabaş havlamaya başladı. Kadir yerinden kalkma çabasıyla bitkin düşmüştü. Artık pes etmek üzereyken etraftan sesler duymaya başladı. Ayak sesleri git gide yaklaşıyordu. Her adımda yoldaki çöplerden, çalılardan sesler geliyordu. Bir süre sonra Karabaş iyice hırçınlaşmıştı ve etrafında kocaman gölgeler belirmeye başlamıştı. Doğrulabilse gölgelerin kime ait olduğunu görebilecekti fakat hiçbir şey göremiyordu. Bağırmak istedi. Yardım çağırmak istedi fakat sesinin çıkmadığını fark etti. Yeniden kendini çaresizliğin kollarına bıraktı ve gözlerini kapattı.

Birkaç dakika gözleri kapalı bekledikten sonra bir elin kendini sarstığını hissetti. Gözlerini açtığında yanında kendiyle yaşıt bir çocuğun durduğunu gördü. Çocuk Kadir’e bakarak:

-İyi misin Kadir, dedi.

Kadir ürkerek:

-Tanışıyor muyuz, kimsin, nereden geldin sorularını peş peşe sordu.

-Yola birlikte çıktık, beni nasıl tanımazsın, dedi karşısında duran çocuk.

Kadir’in zihni karışmıştı. Yola Karabaş’la çıkmıştı. Gözleri Karabaş’ı aradı ama bulamadı.

-Ben yola Karabaş’la çıkmıştım ve seni ilk kez görüyorum, dedi Kadir.

Bu cümlelerin ardından çocuk ellerine, ayaklarına baktı ve bir çığlık attı.

-Ben Karabaş’tım zaten ve artık senin gibi bir insan olmuşum.

Kadir, bu saçmalığa anlam veremiyordu. Bu yaşadıklarının bir rüya olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Çocuk devam etti:

-Birlikte gitmeye çalıştığımız dağa yıllar önce ben de senin gibi gitmeye karar vermiştim. Duymuşsundur o dağdan kimilerinin dönmediğini kimilerinin de değişim yaşadığını. Bu dağın zirvesine ulaştıktan sonra ben bir köpeğe dönüştüm. Aylarca dolaştım ve yeniden yaşadığım yere döndüm ama kimse beni tanımadı. Sen sahip çıkınca senin yanında yaşamaya başladım.

Kadir anlatılanlara inanmak istemiyordu. Zihni iyice karışmıştı ve hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Yeniden gözlerini kapattı. Bir süre dalgın vaziyette kaldıktan sonra yeniden uyandı. Bu kez başucunda Karabaş duruyordu. Garip gözlerle ona bakıyordu. Az önce yaşadığı şeyin bir sanrı olduğunu fark etti. İlerde içecekleri su olmayabilirdi. Kadir, matarasını suyla doldurdu. İçtiği suya baktı, belki de suyun etkisiyle böyle bir şey yaşamıştı. Bu kez sorunsuz bir şekilde yerinden kalktı, bedeni dinlenmişti fakat kafası allak bullak olmuştu. Gün bitmeden dağın zirvesine ulaşması gerekiyordu. Karabaş suskundu. Karabaş önde Kadir arkada yeniden yola koyuldular.

Öte yandan Kadir’in ailesi, Kadir ve Karabaş’ın ortadan kaybolduğunu fark etmişlerdi. Hiç bu kadar uzun süre ortadan kayboldukları olmamıştı. Annesini bir endişe ve telaş sarmaya başlamıştı bile. Aklına türlü türlü senaryolar geliyordu ve bu senaryolar hiç iyi değildi. Annesinin aklına gelen senaryolar arasında Kadir’in dağa gitmiş olma ihtimali de vardı. En iyisi bir süre daha beklemek, Kadir ve Karabaş ortaya çıkmazsa onları aramak için harekete geçmekti. Zaman geçmek bilmiyordu. Annesi, beş dakikada bir saate bakıyor ardından etrafı kolaçan ediyordu fakat ortalıkta kimseler görünmüyordu.

Kadir uyumuş olmanın verdiği dinçlikle hızla yürüyordu. Dağın zirvesine ulaşmasına az kalmıştı. Bu yolculuğa niçin çıktığını bile unutmuştu, geri dönmek de istemiyordu. Garip hisler taşıyordu içinde. Kasabadaki hayatını düşünmeye başladı. Okul, ders, bahçe bostan işleri… Hayatını sorgulamaya başladı. Ne içindi bunca çaba? Yaşadığı kadarıyla ömrünü gözlerinin önüne getirdi. Geride kendisinden bir şeyler kalmış mıydı, hayır. Gelecekte yapıp işleyeceklerinden geriye bir şeyler kalacak mıydı, hayır. Etrafına baktı, ağaçlardan geriye bile kalan şeyler vardı. Hatta ağaçların bir kısmı insanlardan daha çok yaşıyordu. Üstelik dallarında kuşlar barınıyor, meyvelerini insanlar tüketebiliyordu. Derin soruların içinde bulmuştu kendini. Bu sırada azık çıkınından gelen hışırtıyı duydu. Belki de bir köstebek, böcek ya da yılan girmişti çıkınına. Önce biraz irkildi. Sonra çıkını kenara bıraktı ve usulca düğümünü çözdü. Gördüklerine inanamıyordu. Çıkınındaki elmalar yeşermiş hatta küçük birer ağaç fidanı gibi duruyordu. Bir süre izledi, yeni yeni filizlenen yaprakları gördü. Onun bu endişeli izleyişine Karabaş da dahil oldu. Çıkınındaki elma fidanlarını hemen kenarda bir yere dikti ve çıkınını tekrar bağlayarak yoluna devam etti. Artık neredeyse dağın zirvesine birkaç adım kalmıştı. Güneş, etkisini kaybetmeye başlamıştı. İkindi vakti olmuştu ve geri dönüş için çok az zamanı kalmıştı.

Dağın zirvesine ulaştığını düşündüğü bir noktadan bakınca biraz ilerde eski bir kulübe gördü. Aslında dönmesi gerektiğini biliyordu fakat kulübenin içini de görmeden gitmek istemiyordu. Yorulmuştu. Kalan son gücüyle kulübeye doğru ilerledi. Kulübenin kapısı yıllardır açılmamış gibi görünüyordu. Pencereleri kirden, örümcek ağlarından tamamen kapanmış gibiydi. Biraz tedirgin eden bir havası vardı buranın ancak merakına engel olamıyordu. Kulübenin kapısını araladı. Kapı gıcırtıyla açıldı. İçerdeki eşyalar yıpranmış, tozlanmıştı. Her yer toz, toprak ve örümcek ağı ile doluydu. Raflarda kocaman, kalın kitaplar vardı. Rafların bazılarında içi renkli sıvılarla dolu şişeler vardı. Koltuklardan en temiz gördüğüne oturdu. Karabaş da yanına oturdu. Dışarda güneş batmak üzereydi. Tekrar yola çıkmaya gücü kalmamıştı. Belki de geceyi burada geçirmeli ve sabah yola çıkmalıydı. Raflardan birinde gördüğü gaz lambasını eline alarak sildi, temizledi. Lambayı yakmak için kibrit ya da çakmak gerekliydi. Neyse ki yanında küçük bir çakı ve çakmak her zaman bulundururdu. Gaz lambasını yaktı ve bulunduğu koltuğa iyice yayılarak oturdu.

Kadir’in annesi tüm kasabayı ayağa kaldırmıştı. Kasabalı, ellerinde fenerlerle, meşalelerle Kadir’i arıyordu. Kasabada olmadığı anlaşılmıştı kasabanın yakınlarında da Kadir ve Karabaş’a dair bir iz yoktu. Akşam, geceye doğru ilerliyordu. Kadir ise derin bir uykuya çoktan dalmıştı. Rüyasında Karabaş’ın insana dönüştüğünü görüyordu, dağın zirvesinden başka dünyalara açılan kapılar görüyordu, çığlık çığlığa kendisini arayan insanlar görüyordu, annesini görüyordu, babasını görüyordu fakat onlara bir türlü ulaşamıyordu.

 

Gecenin ilerleyen saatlerinde  Kadir’in ailesi daha önceden Kadir’in su içtiği ve dinlendiği yere ulaşmıştı. Burada bir şeyler olduğunu fark ettiler. En azından etrafta kırılmış dal parçaları, ezilmiş otlar ve ayak izleri vardı. Kadir’in buradan geçmiş olma ihtimali çok yüksekti. Ailenin ve kasabalıların en büyük endişesi Kadir’in dağın zirvesine çıkmış olmasıydı. Dağa doğru ellerinde fenerler ve meşalelerle kasabalı ilerlemeye başladı. Kadir uyumaya devam ediyordu, Karabaş ise arada bir gözlerini açıyordu. Bir süre sonra kasabalılar ve ailesi Kadir’in bulunduğu kulübeye ulaştılar. İçeriye girdiklerinde Kadir mahmur gözlerle etrafa bakınmaya başladı. Anne ve babasını karşısında görünce hayli şaşırmıştı fakat babası ona yaklaşarak:

-Buralarda 12-13 yaşlarında esmer bir çocuk gördünüz mü, diye sordu. Yanında da bir köpek olmalı. Bu esnada Karabaş yerinden kalktı ve Kadir’in babasının yanında dolaşmaya başladı fakat bu kez de annesi devam etti:

-Sabahtan beri kayıp yavrum. Buralardan geçmiş olabilir, gördünüz mü onu?

Kadir, söylenenlere anlam veremiyordu.

SELA

 Zeynep Ayten
Yeni bir mesajın titrettiği telefonu, onu hayallerinden sıyırıp bu dünyaya döndürmüştü. Telefonunu alıp mesajı okudu. Diğer mesajlar gibi değildi bu. Farklıydı, gizemliydi, daha önce hiç görmediği tarzdaydı. Mesajı gönderen kişi, onu bir yere çağırıyordu. Zaten her gün geçtiği, avucunun içi gibi bildiği bir yere. Fakat mesajda ne bir zaman bilgisi vardı ne de bir isim. Ne zaman gidecekti, buna dair de bir bilgi yoktu? Peki onu kim çağırıyordu, neden çağırıyordu? Gitmeli miydi? Dakikalarca düşündü. Gecenin bu saatinde gidemeyeceğine göre yarın ilk iş oraya gidecekti. Zaten mesajda hemen gitmesini isteyen bir ifade de yoktu. 

Mesaj yüzünden gece boyunca gözüne uyku girmedi, sabahı zor etmişti. Güneşin ilk ışıkları odasına girmeye başladığında daha fazla sabredemedi. Hızlıca hazırlanıp kahvaltı bile yapmadan evden ayrıldı. Yanına sadece telefonunu almıştı. Sabırsızlığın verdiği aceleyle mesajda yazan konuma ulaştı. Etrafa dikkatlice baktı fakat ortalıkta kimse yoktu. Erken mi gelmişti, yoksa tam tersine geç mi kalmıştı? Belki de mesaj geldiği anda gitmeliydi. Bu şans -veya tehlike- için geç kalmıştı belki de. Beklemekten başka yapacağı bir şey yoktu. Bekledi, bekledi… Bekledi... Ama ne gelen vardı ne giden. Saatlerce bir kenarda oturdu, etrafına bakındı. Sonra mesaja tekrar bakması gerektiğini düşündü. Belki de yanlış yerde bekliyordu. Mesajı açtı, tekrar okudu. Mesajın bir de devamı vardı. Karşısındaki kütüphanenin içine girmeli ve en sevilen yazarı bulmalıydı. Ama nasıl? Bunları düşünerek kütüphanenin kapısından içeri girdi. Aklına gelen ilk -ve en basit- fikirle bir görevliye sordu. Görevlinin adını verdiği yazar "Yavuz Bülent Bakiler"di. Doğru ya Sivas'ta böyle bir edebiyatçıdan başka kim sevilirdi ki?
Yavuz Bülent Bakiler'in kitaplarını aramaya başladı. Yarım saat sonra bütün kitaplarını önündeki masaya yığmış kitaplara bakıyordu. Fakat sadece bakıyordu. Kitapların çoğunun sayfası bile açılmamıştı. Oysa Yavuz Bülent’i herkes tanır ve severdi bu şehirde. Belki de bu kitaplar henüz konmuştu buraya. Yoksa okunmaması, sayfaların eskimemesi mümkün değildi. Yavuz Bülent’in bazı şiirleri ders kitaplarında bile vardı. Sivas’ta Yoksul Çocuklar adlı bir şiiri öğretmen birkaç kez ders kitabından okumuştu ve çok sevmişti o şiiri. Bu düşüncelerle kitapların sayfalarını karıştırmaya başladı. Bu esnada Harman adlı kitabı karıştırırken birdenbire gözüne bir not ilişti. Kitabın ortalarında bir yerde kurşun kalemle yazılmış bir nottu bu. Tekrardan sayfaları yavaşça çevirmeye başladı ve notu buldu: 
“Buraya kadar doğru geldin ancak burada bitmiyor. Beş sayfa sonraki şiiri oku ve yeni mesajı bekle.” 
Demek ki bu kitapları mesajı gönderen kişi buraya bırakmıştı. Kütüphaneci ile birlikte çalışıyor bile olabilirdi. Beş sayfa sonraki şiiri açtı ve okudu. Şiir, seneler önce öğretmeninin ders kitabından okuduğu şiirdi: Sivas’ta Yoksul Çocuklar. Şiiri birkaç kez okuduktan sonra yeni mesajı beklemesi gerektiğini hatırladı. Şiirin fotoğrafını çekti ve kütüphaneden ayrıldı. Bir süre yeniden kütüphanenin önünde oturdu ve kendisine gelen mesajları birkaç kez daha okudu. Sonra fotoğrafını çektiği şiiri okumaya başladı. Fotoğrafa dikkatle baktığında şiirde geçen Ulu Cami ifadesinin altının hafifçe çizili olduğunu fark etti. Belki de Ulu Cami’ye gitmeliydi. Zaten çok uzakta değildi Ulu Cami. Üstelik sabah saatlerinde güvercinler bambaşka bir hava katardı cami bahçesine. Telefonunu cebine koyarak Ulu Cami’nin yolunu tuttu. Cami bahçesine ulaştığında içine hafif bir huzur dolmuştu. Hatta bir ara buraya niçin geldiğini bile unuttu. Güvercinler, güller derken yeniden hatırladı niçin burada olduğunu. Belki de yeni mesaj gelmiştir, düşüncesiyle telefonuna baktı. Telefonu kapanmıştı. Gece boyunca şarja takmamıştı zaten. Biraz çaresiz hissediyordu ama yapacağı bir şey yoktu. Bir süre daha oturup evine dönmek en iyisiydi. Bu esnada minarelerden sala sesi yükselmeye başladı. Genelde yaşlıların gösterdiği bir titizlikle salayı dinledi. Şehrimizin büyük kültür adamlarından şair Yavuz Bülent Bakiler Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi 30 Eylül Salı günü… Devamını dinleyemedi bile. Hayli şaşkındı. Evine dönmekten başka çaresi yoktu. Evine ulaşır ulaşmaz telefonunu şarja taktı ve ardından mesaja yeniden baktı. Mesaj kutusu boştu. Telefonunu birkaç kez kapatıp yeniden açtı fakat herhangi bir mesaj göremedi. Pencereden dışarıya baktı, ne çabuk akşam olmuştu, anlayamadı. Yorgundu. Biraz uyumanın her şeye iyi geleceğini düşündü. Telefonunu şarjda bırakarak uzandı. Bir süre sonra telefonun titreşimiyle uyandı. Göz ucuyla telefonuna baktı. Telefonun alarmıydı çalan. İki kez ertelemişti üstelik. İlk kez çalmasının üzerinden on dakika geçmişti bile. Hızla yatağından doğruldu ve dışarıya çıkmak için hazırlandı. Telefonuna son bir kez daha baktı. Herhangi bir yeni mesaj yoktu. 
Sıradan bir gün geçirdiğini düşünüyordu ki öğlen vakti minarelerden yükselen bir sela ile irkildi. Şehrimizin büyük kültür adamlarından şair Yavuz Bülent Bakiler Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi 30 Eylül Salı günü…

RUHUN MEVSİMİ


Yasin Kesürük
Herkesin sevdiği mevsim farklıdır. Bunu biraz da belirleyen insanların kişiliğidir, diye düşünüyorum. Yaz ve ilkbahar mevsimini sevenler çoğunlukla gezmeyi, yaşamayı seven ve hayattan zevk almayı bilen insanlardır. Kış mevsimini ise genelde durgun mizaçlı insanlar sever. Sonbahar, benim mevsimim. Yalnızca benim mevsimim değil elbette çünkü sonbaharı seven hayli insan tanıyorum. 
Sonbahar, her şeyden önce yoğun sıcaklara veda edilen dönemdir. Haftalarca, aylarca susuzluktan çatlayan topraklar da sonbaharı bekler, sıcağa dayanan ağaçlar da. Dağlar, taşlar, ırmaklar, dereler hep sonbaharı bekler coşmak, yenilenmek için. Öğrenciler yeniden okula koşmak için sonbaharı bekler. Ebette bazı öğrenciler için bu iyi bir mevsim olmayabilir ama dedim ya mizaç meselesi. 
Yaprakların sararması, gölgelerin uzaması, güneşin etkisini yitirmesi, sabahın ve akşamın daha serin olması bir hüznü de beraberinde getiriyor yeryüzüne. Sararan yapraklar arasında hışırtıyla yürümek ya da bir yağmur sonrasında ciğerlerimize çektiğimiz toprak kokusu belki de içimize hüzün serpen etkenlerden sadece birkaçı. Tabi sadece hüzün değil bir huzur da geliyor sonbaharla birlikte. 
Yalnız kırsal alanlarda değil şehirlerde de sonbahar kendini gözle görülür bir biçimde hissettiriyor. İnsanlar sonbaharda yoğun bir çabaya girmeye başlıyor. Bunu en çok sokaklarda ve Pazar yerlerinde görmek mümkün. Turşu, konserve hazırlıkları, kışlık patates ve soğan satan traktörler ve kamyonetler, mağazalarda değişen vitrinler, eskisi kadar kalmasa da odun kömür telaşı… Bunlar, her sonbahar şehrin simasına yansıyan bazı manzaralar. 
Sonbahar, biraz da kışın habercisi galiba ve bu yüzden kimi insanlarda telaş anlamına geliyor. Özellikle kış mevsiminin şiddetli geçtiği yöreler için geçerli bu durum. Yoksa Akdeniz ya da Ege bölgesinde yaşayan insanların çok da umurunda olmasa gerek bazı şeyler. 
Yaz günlerinde insanlar parklarda, bahçelerde, balkonlarda vakit geçirirken sonbaharda evlerine döner, evlerin kalbi olan odalarına döner. Sonbahar, evlerin ve ailenin değerinin anlaşıldığı bir mevsimdir biraz da. Evin bir sığınak olduğunu insan en çok güz mevsiminde anlar. Yağmurlu bir günde aile bireyleriyle içilen çayın, izlenen filmlerin bambaşka bir anlam kazandığı mevsimdir sonbahar. Bir yağmur sonrası yürüyüşünden sonra eve gelerek battaniyeye sarılmanın mevsimidir sonbahar. Hele bir de soba varsa evde… Soba üzerinde kaynayan ıhlamurun tadı ya da pişirilen kestanenin lezzetini başka bir yerde bulmak mümkün mü?
İlkbahar nasıl doğanın uyanışı ise sonbahar da galiba doğanın uykuya yatma zamanı. Doğanın akşamı belki de… Yaz boyu gecelerimizi huzursuz eden sinek, sivrisinek türevlerinin birer birer yok olması sonbahar ya da yılanların, kertenkelelerin, akreplerin, karıncaların artık bizim dünyamızdan uzaklaşması… Kuşların telaşı bile değişiyor sonbaharda. Serçeler daha geç uyanıyor güne ya da kargalar daha az inşaat faaliyetinde bulunuyor. 
Doğanın tam tersine sonbaharda bütün duygularım yenileniyor benim. Yeni bir dünyaya adım attığımı hissediyorum. Tüm renkleri barındıran bir dünya. Yazın tembelliğini üzerimden bir örtü gibi alıp atan bir dünya. Sonbahar serinliği demek, uyanış demek benim için. Yeni bir sınıfa başlamak, yeni bir hayata başlamak demek biraz da. Herkesin sevdiği mevsim farklıdır. Bunu biraz da belirleyen insanların kişiliğidir, ben sonbahar adamıyım. Güzün kıymetini bilenlerdenim. Zaten güz olmasa ne yazın anlamı kalırdı ne ilkbaharın. Bütün mevsimleri tadında yaşamak için sonbaharı yaşamalı önce insan. 

30 Eylül 2025 Salı

YENİ BİR DÜNYAYA AÇILMAK

 Ali Çağhan Yılmaz

Tıpkı renkler gibi
Diller de çeşit çeşit
İngilizce Almanca Fransızca
Konuşabilsem keşke hepsini

İspanyolca benim için ayrı
Bir gün bol bol vaktim olursa
İspanya’ya gideceğim
Yeni bir dünyaya açılmak için
İspanyolca öğreneceğim

BAŞKA ŞEHİR

 

Selim Çabuk

Herkes yaşadığı şehri sever
Ama Sivas yalnızca bir şehir değil
Haritadan bile baktığımda
Diğer şehirlerden farkını anlıyorum
Her geçen gün Sivas’ı daha çok seviyorum

Başka şehirlerin türküleri bir yana
Sivas türküleri bir yana
Başka oyunlar, halaylar bir yana
Sivas halayları bir yana

Soruyorlar Sivas’ı sana sevdiren ne ki?
Sivas’ta yaşamayana 
Bunu anlatamam ki…

UMUT

 
Çiğdem Soydağ

Geleceğin için diyor büyüklerimiz
Geleceğin için oku
Geleceğin için düşün
Geleceğin için okula git
Gelecek 
Bir türlü gelmiyor
Senelerdir bekliyorum 
Ne zaman gelecek bilmiyorum

Umarım gelecek geldiğinde
Ben yerimde olurum
Geleceği düşünmekten hem yoruluyorum
Hem de gelecek benim umudum

DUA


Mehmet Tuğra Aydemir

Daha baharındayken çocukluğumun
Bir dağ büyüyor önümde kocaman
Testlerden, kitaplardan oluşan

Kimilerine göre hayatın gereği
Kimilerine göre eziyet
Allah’ım LGS yolunda
Sen bana yardım et

KEŞKE



Dağhan Toy

İnsanları anlamak çoğu zaman zor
Hep bir şeylerin telaşında
Hep bir şeylerin çabasında
Kediler öyle mi oysa
Durup durup düşünüyorum
Keşke herkes 
Kediler gibi yaşasa

VAZGEÇİLMEZ SEVDAM


Kerim Yuvacı

Bana en sevdiğim renkleri sorduklarında
Düşünmeden söylüyorum sarı ve kırmızı

Bana en sevdiğim hayvanı sorduklarında
Düşünmeden söylüyorum aslan
Anlıyor tabi birazcık futboldan anlayan

Bir ben değilim gönül vermiş bu renklere
Galatasaray varken
Başka takım tutulur mu hiç
Düşünün bir kere

HAYATIN ANLAMI



İbrahim Gül

Eğer sen olmasaydın
Hayatın da bir anlamı olmazdı
Olmazdı hiçbir şeyin tadı
Yemenin içmenin adı anılmazdı

Sen varsan evde beni bekleyen
Koşarak eve gidiyorum 
Keşke yanımda olsan okulda diye
Dualar ediyorum

Hangi yaylalardan hangi dağlardan
Koşup da geldin soframıza bilmiyorum
Fakat ey madımak aşı
Sensiz bir sofra düşünemiyorum

Gözyaşı

 

İbrahim Gül
Kerim Yuvacı
Dağhan Toy
Mehmet Tuğra Aydemir
Çiğdem Soydağ
Selim Çabuk
Ali Çağhan Yılmaz

1. Bölüm
Efecan günlerdir kimseyle konuşmamıştı. Zaten konuşmayı çok sevmezdi. En sevdiği arkadaşı Tunga günlerdir onu aramamış, sormamıştı. Gece boyunca karanlıktan bile birkaç söz duymayı beklemiş ama karanlık onunla konuşmamıştı. Oysa eskiden karanlıkla konuşabilirdi. Oysa eskiden ağaçlarla konuşabilirdi. Oysa eskiden yastığıyla konuşabilirdi. Konuştuğu her şeyin farklı bir dili vardı ve onların dilinden anlayabiliyordu. Kaç zamandır biriyle konuşmamıştı. Kaç zamandır bir şeyle konuşmamıştı, bir şeyin sesini duymamıştı. Belki de bildiği dil sayısı azalıyordu.
Bu düşüncelerle yatağından doğruldu. Hava aydınlanmak üzereydi. Tunga aramıyorsa ben onu ararım, diye düşündü. Yataktan kalkarak telefonunun bulunduğu yere ulaştı. Telefonu eline aldığında telefonun kapalı olduğunu fark etti. Oysa dün şarja takmıştı. Bir süre telefonu açmak için uğraştı fakat telefon bir türlü açılmıyordu. Yorulduğunu hissetti. Daha güne başlamadan yorulmuştu. Telefonu usulca biraz öteye fırlattı. Telefonun düştüğü yerde açıldığını fark etti ve uzanarak telefonunu aldı. Hızla Tunga’nın ismini rehberden buldu. Zaten rehberinde başka kimse de yoktu. Tam arkadaşını arayacaktı ki telefon çalmaya başladı. Arayan Tunga’ydı:
-Günlerdir seni arıyorum ama telefonun hep kapalı Efecan. Neredeyse polise haber verecektim. İnsan telefonunu açmaz mı? Meraktan ölüyordum az kalsın, dedi. 
Efecan duydukları karşısında şaşkındı. Birinin kendisini merak etmiş olması az da olsa onu sevindirmeye yetmişti. Kısa bir görüşmeden sonra saat 7’de buluşmak üzere sözleştiler. Saatine baktı, 4.44’ü gösteriyordu saat. Hemen yanındaki takvime baktı, 4 Nisan 2024’ü gösteriyordu. Buluşma saatine kadar kahvaltı yapmayı, hazırlanmayı düşündü. Buzdolabını istemsizce açtığında karşısında 4 yumurta olduğunu gördü. O vakte kadar 4’ler dikkatini çekmemişti ama birdenbire 24 yaşında olduğunu da hatırladı. Bir süre sonra bu düşüncelerin aşırı yalnızlıktan kaynaklandığına karar verdi. Düşünmemeliydi böyle şeyleri. Düşünmesi gereken şey Tunga’yla neler konuşması gerektiğiydi. Tunga da aslında etrafında çok fazla insan olmayan biriydi ve Efecan’dan 4 yaş büyüktü. 4 yaş… 4 yaş… 4 yaş…
4 yumurtayı yemiş miydi, farkında değildi. Kahvaltı masasından kalktığında aç mı tok mu olduğunun da farkında değildi. Bu hâle nasıl geldiğini düşündü, düşündü… Bir cevap bulamadı. 
Hazırlığını tamamlayıp dışarıya çıktığında buluşmak için hâlen kırk dakikasının olduğunu fark etti. Evden çıkmalıydı. Temiz hava almalıydı. Evin kapısını kilitleyip kilitlemediğini düşündü. Nasıl olsa evinde değerli bir şey yoktu. Eve hırsız girse onun haline üzülür belki bir şeyler de bırakarak giderdi. Dördüncü kattan birinci kata inmesi uzun sürmedi. Bahçeden çıkarken apartman adının bulunduğu yerde kapı numarasını gördü: 44.
Bir süre yürüdükten sonra buluşma mekanına gelmişti. Tunga’yı görmeyeli günler olmuştu. Onunla yeniden konuşacağı için hayır onunla değil birileriyle yeniden konuşacağı için mutluydu fakat kelimeleri unutmuş gibiydi. Az sonra buluşacakları kahvaltı salonunda Tunga’yı gördü. Biraz heyecanlanmıştı, onun oturduğu masaya doğru ilerledi. Tunga da onu görünce ayağa kalktı ve tebessüm etti, elini uzatarak:
-Nerelerdesin dostum, günler oldu sesini duymayalı. 
Efecan elini uzattı fakat Tunga’ya ne diyeceğini bir türlü hatırlayamıyordu. Birkaç kez konuşmaya çalıştı, kekeledi fakat bir türlü uygun kelimeyi bulamıyordu. Konuşmayı unutmuş gibiydi. Tunga durumu fark etti ve sandalyeye oturması için yardım etti. Efecan’a masadaki suyu uzattı. Efecan’ın kalp atışları hızlanmış, terlemeye başlamıştı. Bir kabusta gibiydi. Konuşamamanın bu kadar acı vereceğini hiç düşünmemişti. Alnından akan ter, yanaklarından akan gözyaşına karışmıştı. 

2. Bölüm
Tunga, Efecan’ın bütün çabalarına rağmen konuşmaya devam ediyordu ve sanki Efecan’ı konuşmadan anlayabiliyordu. Efecan artık kendini zorlamayı bıraktı. Madem Tunga onu anlayabiliyordu sadece uygun düşünceyi aklından geçirmesi yeterdi. Tunga’nın sustuğu bir anda zihninden sabah yaşadığı 4 rakamı ile ilgili şeyler geçti. Tunga:
-Hiç düşünme Efecan, ben de bir yıl kadar 7’yi düşündüm. Ülkemiz neden yedi bölge, dünyanın neden yedi kıtası ve yedi denizi var, bir hafta neden yedi gün, dünyanın neden yedi harikası var, Pamuk Prenses’in etrafında neden Yedi Cüce var… Sorular zihnimde bitmedi bir türlü. Sonunda düşünmemeyi düşündüm. Düşünmemeyi becerebildin mi dersen, hayır…
Son cümle Efecan’ın bütün ümidini kırmıştı. Bu esnada oturdukları masada 47 sayısını gördü. Eliyle Tunga’ya masadaki sayıyı gösterdi. Tunga’nın suratı ekşimişti. Hiçbir şey söylemeden aniden masadan kalktı. Efecan, Tunga’nın ardından bağırdı:
-Nereye gidiyorsun? Hani konuşacak çok şeyimiz vardı? Tunga sanki bir toz bulutu gibi ortadan kaybolmuştu. 
Biraz masada oturdu Efecan, bu esnada bir garson gelerek bir isteği olup olmadığını sordu Efecan:
-4 bardak toprak, dedi Efecan. Neden böyle bir cevap verdiğini anlayamadı. Sanki kendi yerine başkası konuşmuştu ve garson da hiç anormal karşılamamıştı bu isteği. 
Tunga’yı bekleyip beklememek konusunda emin değildi. Belki de kalkıp gitmeliydi fakat Tunga geri gelirse beni bulamaz ve üzülür, diye düşündü. Bu esnada Tunga’yı aramak aklına geldi. Telefonuna baktığında 4 cevapsız çağrı olduğunu gördü. Tunga onu dört defa aramış bu da yetmemiş 7 mesaj göndermişti. Mesajları okumak için açtı mesajlarda sadece 4, 8, 12, 16, 20, 24, 28 sayılarını gördü. Kendini iyi hissetmiyordu. Belki lavaboya gidip elimi, yüzümü yıkarsam kendime gelirim diye düşündü. Lavaboda dört musluk olduğunu gördü. Yüzünü yıkayıp aynaya baktığında ardında Tunga’yı gördü. Tunga sadece bakıyor, konuşmuyordu. Gözlerini kapatıp açtığında Tunga yoktu. Belki de masaya dönmüştür diye düşündü ve yeniden masasına döndü. Evet, Tunga masada onu bekliyordu. Tunga’ya:
-Az önce neden gittin ve lavaboda benimle neden konuşmadın, diye sordu. 
Tunga şaşkın gözlerle bakarak:
-Tanışıyor muyuz, diye sordu. Bu esnada konuşabildiğini fark etti. En azından bu iyi bir durumdu fakat Tunga neden böyle sormuştu. Sanki başka birinin hikayesine düşmüş gibiydi ve birileri sürekli onu kontrol ediyor, kahramanları kontrol ediyor, zihnine garip şeyler fısıldıyordu. Üstelik bir kişi de yapmıyordu bunu galiba 4 ya da 7 kişiydiler ve durmadan düşünüp garip şeyler yapmasını, düşünmesini sağlıyorlardı. 

3. Bölüm

Yedi kişiden ikisinin elinde şemsiye vardı. Birinin şemsiyesi renkli diğeri siyahtı. İkisi şemsiyeyle oynarken diğerleri diş macunu reklamı yaparcasına gülüyorlardı. Bu esnada Efecan ve Tunga bir hikâyenin içinde mahsur kalmışlardı.

4. Bölüm
Efecan gözlerini açtığında etrafında beyaz gömlekli insanlar dolaşıyordu. Garip bir koku vardı bulunduğu yerde ilaç ve dezenfektan arası bir koku. İnsanlar bir şeyler söylüyor, konuşuyor Efecan’ın kollarına, alnına dokunuyorlardı. Güç bela başını sağa doğru çevirdiğinde koluna doğru uzanan serumu fark etti. Burası bir hastane olmalıydı ama burada ne işi vardı? Tavana bakarak düşünmeye başladı. Bu esnada etrafındakilerden biri:
-Muhittin Bey uyandı galiba, dedi. 
Herkes o anda Efecan’a bakıyordu. Bir diğeri:
-47 yaşında biri olmasına rağmen iyi toparlandı. Tam iki haftadır gözlerini açmadan yatıyordu, dedi. 
Efecan, konuşulanlara anlam veremiyordu. Belki de başka birinden bahsediliyordu. Bu kez de sol tarafa doğru baktı. Odada kendisinden başka kimse yoktu. Usul usul cihazların sesini duymaya başladı. Konuşulanları artık daha iyi duyabiliyordu. Yine biri konuşuyordu:
-Kaza işte, ne zaman, nerede insanı bulacağı belli olmuyor. Sabahın erken saatinde ekmek almaya giderken ekmek arabasının altında kalabiliyor insan. Şu hayat ne kadar garip…
Konuşmalar devam ediyordu:
-Kimsesiz biriymiş zaten. Ailesi hep yurt dışında yaşıyormuş. Her gün arayıp durumunu soran Efecan adlı bir çocuğu var. Onu arayıp babasının gözlerini açtığını söyleyelim bugün. Ha bir de Efecan söylemişti, Muhittin Bey’in şimdilerde komşularının baktığı bir papağanı varmış adı Tunga. Çok severmiş bu papağanı. İlk fırsatta onu da hastaneye getirelim. 
Hemen yanında duran ve ara sıra koluna, alnına dokunan adam devam etti:
-Eşi Fatma Hanım öleli beş yıl olmuş. Ondan sonra da zaten yalnız bir hayat yaşamaya başlamış. Çocuklar yanında değil, eşi rahmetli… Zor bir hayat olmalı.
Fatma, ismini duyunca Muhittin Bey’in gözleri gülümsedi. Ardından gözlerini kapadı. Hafifçe yastığa düşen gözyaşını kimse görmedi. 

KARMAKARIŞIK BİR HİKÂYE

Ali Çağan Kalaycı
Feyza Duran
Furkan Yörük
Nil Ateş
Ertan Abdulkadir Erdoğan
Baha Kayhan

1. Bölüm: 1 Dakika

Okuldan çıkalı birkaç saat olmuştu ve henüz evine ulaşamamıştı. Hava kararmaya başlamıştı bile. Aslında normal bir gün yaşamıştı ta ki servisten ininceye kadar. Araçtan inerken gözü saate ilişmişti ve saat tam olarak 17.16’yı gösteriyordu. Servisten iner inmez yanı başında beliren kocaman köpek dişlerini göstererek sert sert bakmış ardından havlamaya başlayınca o da koşmaya başlamıştı. Köpek bir türlü peşini bırakmamıştı ve sonunda köpeği atlattığını düşündüğü anda kaybolduğunu fark etmişti. Çantasını nerede bıraktığını hatırlamıyordu. Çantası yanında olsa belki ailesini arar ve durumunu haber verebilirdi fakat ne cüzdan ne de çanta yanında yoktu. Nereden çıkmıştı bu köpek? Üstelik filmlerde gördüğü gibi, kitaplarda okuduğu gibi korkunç bir köpek. Yorulduğunu hisseti. Bir yerlerde oturup dinlenmeliydi. Etrafına baktığında önce şaşırdı. Şehirde normalde bu saatlerde bir hareketlilik olurdu fakat etrafta kimseciklerin olmadığını fark etti. Bu bir rüya mıydı diye kendisine küçük bir tokat attı. Acı hissediyordu, demek ki bu bir rüya değildi. Yorgunluğu geçmişti. Eve dönmeliydi, hava iyice kararmıştı. Karnın da acıktığını hissediyordu fakat bir yandan da kendisini kovalayan köpekle yeniden karşılaşmaktan korkuyordu. Sanki o köpek kendini tanıyordu ve özellikle kovalamıştı. Sıradan bir sokak köpeği değildi, bakışlarından, dişlerinden, sesinden hissetmişti bunu. Tam bunları düşünürken etrafından geçen hayvan siluetleri görmeye başladı. Kimi kaplan kimi kedi kimi zürafaya benzeyen siluetler etrafında dolaşıyordu. Çığlık atmak istedi, koşmak istedi fakat yerinden kalkamıyordu. Yapacak bir şey kalmadığını anladığında gözlerini kapattı. Gözlerini sımsıkı tutuyordu, bir yandan da yumruklarını sıkmaya başladı. Çaresizlik çölünün ortasında yapayalnız kalmış bir kertenkele gibiydi. Takati yoktu sürünmeye, Yalnızlığın ve korkunun üzerine yüklediği hissizliği tüm hücrelerinde hissediyordu. Gözlerini korkarak açtı. Evin tam kapısı önündeydi. Sırtında çantasının ağırlığını hissetti. Etrafa bakındı, evlerinin önünden uzaklaşan servisi gördü. Bu esnada saate baktı 17.17’yi gösteriyordu saat. Yaşadığı şeyleri ailesine ya da arkadaşlarına anlatmalı mıydı? Anlatsa da kim inanırdı ki zaten…

2 Bölüm: 2 Dakika
Evine girdi annesi ve babası daha gelmemişti. Onların işlerinin geç biteceğini hatırladı, odasına çıktı. Düşünmeye başladı, neydi bu olay ve nasıl bir şeydi? Kendini toparladı ve araştırmaya başladı. Yaşadıkları arasında en garip olan şeyleri sıraladı: Garip, korkunç bir köpek ve garip hayvan siluetleri… Tam da bunları düşünürken kapıdan bir ses geldi, kapıya koştu, gelen kişi annesiydi içi birazcık olsun rahatlamıştı. Annesi yemek hazırlarken kendisi odasında araştırma yapmaya devam ediyordu. Ama hiçbir şey mantıklı değildi. Ne yaşamıştı, nasıl bir şey yaşamıştı, hiçbir fikri yoktu. Çok fazla bir bilgiye ulaşamamıştı, araştırmaları onu bir yere ulaştırmıyordu, ne kadar çalışsa da bir sonuca varamıyordu. Kendini çölde vahaya uzakta susuz gibi çaresiz hissediyordu. 
Yemek yedikten sonra araştırmasına devam etti ama bir cevap bulamadı. Çalışmaya devam etmek istedi fakat takati kalmamıştı. O gün saat akşam 09.09’da uyudu. Bir sonraki gün sabah uyandığında saat garip bir şekilde tam 09.09’du ama onun alarmı hep saat 09.30’ayarlıydı, bu nasıl olabilirdi? Yoksa sadece bir tesadüften mi ibaretti. O sırada bir gariplik daha fark etti. Dün de saat 09.09’da uyumuştu. Son zamanlarda bu tarz şeyleri çok düşünmeye başlamıştı. Umursamamaya çalıştı ve mutfağa gitti. Akşam yemeğinde fazla bir şey yememişti. Tam kahvaltısı bitmişti ki alarmının sesini duydu. Odasına çıktı ve alarmı kapattı o sırada saatin üstündeki tarihe gözü ilişti: 9 Eylül. Tüm bu sayılar ona bir şeyi anlatmak istiyordu sanki ama ne?
Gün boyunca okulda bunları düşündü ve artık bunları düşünmeme kararı aldı.  Aldığı kararı uygulamıştı, güzel bir gün geçirdiğini düşünüyordu. Dersler bitmek üzereyken yeniden başa döndü. Yaşadıklarını kimseyle paylaşmamıştı. Eve nasıl döndüğünü fark etmedi bile. Servis kapılarının önünde durdu.  Servisten indikten sonra evlerinin yakınında onu işaret eden iki adam gördü. Siyah paltolu, kırmızı kravatlı, hafif kalkık siyah şapkalar takan iki garip adam… Servis onu bırakmış gidiyordu. Tuhaf adamlar ise ona doğru geliyorlardı. Bu esnada kaçmaya başladı koştu, koştu… En sonunda dün geldiği garip yere ulaşmıştı ve yine kaybolmuştu. Ama bu sefer etraf normaldi, insanlar vardı dükkânlar tıklım tıklımdı. İçi biraz rahatladı fakat yine çantasını bulamadı. Sonra akşam saat 07.30’a kadar etrafta dolaştı. En sonunda yine garip bir yer çıktı önüne. Burada ilk kez gördüğü devasa bir saat kulesi vardı. Saat kulesini görünce saati aklına geldi. Kolundaki saate baktığında ibrelerin soğukta kalmış fare gibi tir tir titrediğin gördü. Bu nasıl olabilirdi? Saati sağlamdı ve bugüne kadar bozulduğunu hiç görmemişti. Fazlaca düşünecek bir mesele değildi bu. Cesaretini toplayıp saat kulesine bir giriş kapısı aramaya başladı. Gerçekten de kulenin küçük bir kapısı vardı. Kapının önünde çaresizce beklerken kapının kendisine doğru gelmeye başladığını fark etti. Geriye doğru adım atmaya başladı. Arkasında ne olduğunu bilmeden geri geri gidiyor, kapı da ona doğru ilerliyordu. Tam düşmek üzereydi ki kapı aniden açıldı. İçeriye adım attığında bambaşka bir dünyaya adım atmıştı sanki. Gözleri kamaşmıştı ve başı dönüyordu. Gözleri karardı ve gözlerini kapadı. Bir süre gözlerini kapalı tuttuktan sonra yeniden açtı. Önünde kocaman bir merdiven vardı. Bu esnada saate bakma ihtiyacı hissetti. Saatine baktığında 11.59’u gösteriyordu. Gece yarısı olmuştu. Yukarıya baktı, merdivenin ucu görünmüyordu. Aşağıya baktı, derin bir boşluk vardı. Çaresizliğin ortasında gibi hissetti kendisini. Ayaklarına ağırlık asılmış gibiydi. Adım atması gerekiyordu fakat yürüyemiyordu. Birdenbire ayaklarındaki ağırlık gitmiş ve kendisini kuş gibi hissetmeye başlamıştı. O sırada hafif bir sarsıntı hissetti. Merdivenler sallanıyordu. Tutunmak için merdiven parmaklığına kolunu uzattığında saatini gördü, saat 00.00’ı gösteriyordu. Sarsıntı ilerledikçe aşağıya bakamaz olmuştu. Gözlerini kapattı. Gözlerini açtığında tıpkı dünkü gibi evin tam kapısı önündeydi. Sırtında çantasının ağırlığını hissetti. Etrafa bakındı, evlerinin önünden uzaklaşan servisi gördü. Bu esnada saate baktı 17.18’i gösteriyordu saat. Yaşadığı şeyleri ailesine ya da arkadaşlarına anlatmalı mıydı? Anlatsa da kim inanırdı ki zaten…

Hikâye burada yarım kalmıştı ki herkes farklı bir son düşündü, anlattı ve nihayet yazdı. Buna göre Nil Ateş hikâyenin şöyle devam etmesini istiyordu. 

Evinin kapısından içeri sessiz adımlarla girdi. Her gün benzer olaylar yaşamasının ve 9 rakamını görmesinin bir sebebi olmalıydı. Tek çaresi vardı, Azdaha’ın yanına yeniden gitmeliydi.
Yarın okul çıkışını aklına kazıdı. Okul çıkışından yaklaşık bir saat sonra Azdaha’nın yanında olurdu. Bir düşününce hazırlık yapması gerektiği aklına geldi. Çantasının içini açıp gerekli olabileceğini düşündüğü birkaç eşyayı koydu. Bir anda çantayı bıraktı, korkusu cesaretini yeniyor gibiydi. Bunu yapabileceğine inanmıyordu.
Elinde bir ıslaklık olduğunu fark etti. Herhalde korkması sebebiyle vücudu, vücut ısısını dengelemeye çalışıyordu. Bu yüzden elinin içi terlemiş olmalıydı. Yavaşça yumruğunu açtığında kaygıyla göz bebekleri titredi.
Dikkatini dağıtmak amacıyla resim yapmaya karar verdi. Ailesi bugün işleri sebebiyle biraz geç gelecekti. Onlar gelene kadar kafasını dağıtırsa ailesi ile birlikte bir şeyler yapabilirdi. Ancak içinden bir ses bunun olmayacağını söyledi.
Yavaşça bir kâğıt çekti. Bu kâğıdın beyaz olmasına dikkat etmişti. Eline kalemi aldıktan sonra bir şeyler karalamaya başladı.
Yazılar, iç içe geçmiş şekiller… Bir sürü şey çizmişti ancak hiçbirinin tam bir anlamı yoktu. Normal insanlara göre anlamı yoktu. Korkutucu bir tasvirdi bu.
Çenesinin iki tarafından örgü şeklinde örülmüş sakallar uzunca devam ediyordu. Geniş bir ağzı vardı, ağzını kapatmasına rağmen dudaklarının uç noktalarında bir aşağıdan bir yukarıdan taşmış dişler vardı. Büyük ve kalın bıyığı uzunca devam ederek saçlarına karışıyordu. Büyük ve topumsu bir burnu vardı. Burnunun rahatsız edici biçimde kırıştığı noktada zalim ve öfkeli gözler beliriyordu. Gerçi alnında üçüncü bir gözü vardı. Kuru kafalardan oluşma bir taç takıyordu. Tacının bir kısmını örtecek şekilde boynuzları vardı. Kulağı ise normal bir kulaktan büyüktü, “kepçe kulak” tanımına uyuyordu.
Kim bunun acımasız “Azdaha” olduğunu bilebilirdi ki… Yaratıcı biriydi, eğer normal biri olsaydı bu tasvirin mistik anlamları olduğunu herhalde tahmin ederdi. Ancak bunun gerçek olabileceği fikrini öne sürebileceğini sanmıyordu.
Gücünü iyice toparlamak amacıyla saat 9.09’da yattı. Sabah alarmını bu sefer 9.10’a kurmuştu. Bugün okula gitmek yerine “Azdaha”nın yanına gitmeliydi.
Ailesine selam vermeden evden çıktı. Ancak annesi garipliği fark etmiş olmalıydı ki:
– Nil Alinaz! Nereye gidiyorsun?
Bir an duraksadı. Demek ki annesi şüphelenmişti:
– Okula gidiyorum anneciğim.
– Bugün yüzün bir garip. Karnın mı ağrıdı senin? Dün akşam içtiğin süt dokundu herhalde.
– Anneciğim dün akşam limonata içmiştik ya! Üç gün önce yapmıştın. Üç gündür de limonata içiyoruz.
– Şu an evde limon yok, bugün yapacağım limonatayı. Kızım sen iyi olduğuna emin misin?
– Ben iyiyim anne. Herhalde biraz uykum var, bugün okul erken başlayacak.
Yalan söylemeyi hiç sevmese dahi bu işe ailesini katmaması gerekiyordu. Annesinin dün içtiklerini hatırlamaması ise oldukça ilginç bir durumdu. Ama kadın sormakta haklıydı. Kaç gündür yüzünde değişik bir ifade vardı. Gülemiyordu…
Sanki yarasına tuzlu su basılmış gibi bir ifade ile dolaşınca annesi ise sürekli sormak zorunda kalıyordu. “Nil Alinaz! Nereye gidiyorsun? Bugün yüzün bir garip. Karnın mı ağrıdı senin? Dün akşam içtiğin süt dokundu herhalde...” Hep aynı sorular. Tek değişen Alinaz’ın cevaplarıydı.
Yüzüne hiç geçmeyen somurtkan ifadesini taktıktan sonra zihnindeki haritadan yardım alarak yürümeye başladı. En başta biraz yürümesi gerekiyordu. Ondan sonra sağ dönecekti. Yaklaşık 2-3 dakika yürüdü. Bir noktada durdu. Önünde “Üç Kardeş Baklava” diye bir dükkân duruyordu. İçeride altı masa ve dokuz müşteri vardı. Etraf değişik dekorlarla süslenmişti, içeride çeşitli baklavalar; kadayıflar ve Türk tatlıları özenle servis ediliyordu. Ancak Nil, çalışanlardan birinin kim olduğunu biliyordu.
O, “Azdaha” ile en çok iletişim kurabilen kişiydi. Kılık değiştirerek kötülükten kötülüğe koşmasına rağmen terinin siyah buharlar şeklinde olması tek bir kişi olduğunu ele veriyordu. Ancak birkaç kişinin bunu “Diğer üyelere işinin bittiğini göstermek amacıyla yapılan” bir eylem olarak değerlendirmesi bu adamın paçasını kurtarıyordu. Alinaz vitrin camlarından birinin önünde beklemeye başladı. Onu gören adam hızla geldi.
Elinde “Ya Kebikeç” yazan bir kâğıt vardı. Nil’in okul yolu da burası olduğundan son üç gündür bu kâğıttan alıyordu. Ancak bir kartın etkisi 1 saatti. O yüzden yenisini almıştı. Bu kâğıt Azdaha’nın hizmetçileri Kitapkurtları’nı engelliyordu. Azdaha’nın çok hizmetçisi vardı. Alkarısı, Şulmus, Alp İblisler, Kormok, Uylak, Çor, Abası ve en büyükleri Kitap Kurdu. Genelde ona “Kıtab-ı Kırt” denirdi.
Alinaz elini kartı alır almaz önünde geçit gibi bir yer açıldı. Buraya “Ötügü Ög” deniyordu. Azdaha’nın yanına gitmeyi sağlayan bir geçiş yoluydu. Ancak genelde yolda bir sürü Kıtabı Kırt olurdu. Ancak Nil’in yanında “Ya Kebikeç” yazan kâğıt olduğundan korunuyordu.
Azdaha’nın korkutucu yüzünü görünce “Üz Akud Çotıl” dedi. İşte gelmişti, korkutucu bir görüşmeye hazırdı. Saatine baktı, 16.45. Okulu 1 dakikalık yürüme mesafesindeydi. “Üç Kardeş Pastanesi”nden görülecek uzaklıktaydı. Saat 17.00 civarında servis geldiğine göre 15 dakikalık bir görüşme yapacak kadar süresi vardı. Eve servisle dönecekti. Servisi son 3 gündür teknik bir arıza sebebiyle sabahları gelemiyordu. Akşamları ise bir anda tamir oluyordu ve öğrencileri alıyordu. Nil bu işin mantığını çözemese de akşamları servisle eve gidiyordu.
Azdaha önünde dikiliyordu, yanında diğer hizmetçileri vardı. Alinaz’ın dişleri bir anlığına titredi. Belki de konuşamayacaktı, gerçek bir üşşandı. Ancak güçlü durmaya çalıştı. Rahat bir poz takındı. Ancak dizleri titriyordu. Konuşmaya başladılar:
– Sonunda geldin demek?
– Benim seninle hiçbir bağım yok.
Nil, Azdaha gibi kestirmeden konuya girme yöntemini deniyordu.
– Hayır, var.
– Annem ve babam sıradanlar.
– Bunu anlayacağını biliyorum. Fen ve biyolojiye her zaman olağanüstü bir yeteneğin vardı.
Genetik hastalıklardan bahsediyordu. Viral (o an o rahatsızlığı yaşayan kişi) kişinin çocukları sadece taşıyıcı (hasta olmasa da bozukluğu çocuklarına aktarmaya devam eden) olabiliyordu. Ama taşıyıcının çocukları, yeniden viral olabilirdi.
– Bunun konuyla alakası yok. Senin ruhun genetik bir hastalık gibi değil!
– Evet öyle! Sende ailenden biri gibi kötüsün.
– Değilim!
– Bunu biliyorum. Karıncalara bile basmıyorsun. Bu tam da kötülüğü aldığın kişi ile ilgili.
– Neyden bahsediyorsun?
– Senin kötülüğü aldığın kişi bir isyankârdı. Ve bunu insandan kat kat büyük bir yapıyla tarihe çizdi. Ama yola geldi.
– Hangi yapıdan bahsediyorsun?
– Neden söyleyeyim?
– Anneannemi neden kaçırdın?
Asıl soruya gelme vakti gelmişti.
– Seni üzmek için.
– Neden beni üzmek zorundasın?
– Çünkü kanında isyankârlık var. Kötülük gibi iyilik de kandadır.
– Soruma cevap vermedin?
– Duyarsızlaştırma tekniğini biliyor musun? Ya da seçenek illüzyonunu?
Duyarsızlaştırma tekniği oldukça sinir bozucu bir şeydi. İnsan kötü bir şey sayesinde olmazsa zarar göreceği bir şey kazanırsa o kötülüğe duyarsızlaşmış olurdu. O şeyin hayati önemi olması büyük önem taşıyordu. Yoksa “duyarsızlaştırma” tam anlamıyla gerçekleşmezdi. Sadece ödül mekanizması ile ilgili kalması duyarsızlaştırmaya girmezdi. Kişi kötü davranışa duyarsızlaşmazdı, kötü davranışın ödüllendirildiğini bilirdi. Ancak diğer şekilde olay hat safhada ödül hissi ve birçok farklı bölgede hareketlenme yarattığından tam anlamıyla duyarsızlaştırma olurdu. Birinde kısa da olsa duyarlılık hissi olurdu. Diğerinde hiçbir şey umursanmaz ve hissedilmezdi.
Seçenek illüzyonu çocuklardan bildiğimiz bir şeydi. Çocuk tişört giymek istemiyorsa ebeveyn, “Kırmızı tişört mü, mavi tişört mü?” derdi. Çocuk ise iradenin onda olduğunu düşünüp bir tişört seçerdi. Ancak her şekilde yetişkinin istediğini yapardı. Bu, farklı yaş gruplarına da uygulanan bir illüzyon tekniğiydi.
Alinaz gerektiği kadar ipucu almıştı. Herhalde yiyecek, barınma gibi bir ihtiyacından yoksun kalacaktı. Bu sırada ona iki seçenek sunulacak ve başına kötü şeyler gelecekti. Bu yüzden hayati ihtiyaçlarını kaybetmemeye önem vermesi gerekiyordu.
Saat 16.59 olmuştu. Nil dışarı çıktı ve servisi bulmaya gitti. Okulun yanındaydı, biraz hızını arttırarak servise yetişti. Serviste ipuçlarını derledi. Üç, altı, dokuz ve Azdaha’nın yanında bulduğu tüm ipuçları.
Alinaz, servisten indiğinde sanki birinin onu kovalayacağını biliyor gibiydi. Saate baktı 17.16. Gerçekten de servisten inince homurdanarak adını söyleyen dev örümcekleri gördü. Neredeyse düşecek şekilde son basamağı atlayıp dışarıdan çok garip gözüken bir şekle koşmaya başladı.
Örümceklere karşı fobi derecesinde bir korkusu vardı. Örümcek görünce tek yaptığı koşmaktı, örümcek gördüğünde mantıklı düşünemiyordu. Koştu, koştu. Sanki tüm yolları biliyor gibiydi. Ancak yolun yarısında karnı guruldamaya başladı. Panik ile cebinden bir kurabiye çıkardı. “Üç Kardeş Baklava”da yapılmış bir tatlıydı. Alinaz kurabiyeyi düşünmeden ağzına attı.
Örümcek bir anda yanlış yola gitti. O sırada bir ağa yakalandı ve yetkili birkaç kişi onu götürdü. Nil rahatlamış şekilde yere uzandı. Meltem saçını okşarken huzurla uzanıyordu. Elini çantasına götürdü. En sevdiği meyvelerden oluşan mükemmel bir meyve salatası eline geldi. Tüm meyveler sevdiği gibiydi ve oldukça ferahlatıcıydı.
Ona doğru bir ağacın dalı yaklaştı. Rüzgârın etkisi ile hafif hafif sallanıyordu. Bir anda “BAM!!” diye bir ses geldi. Alinaz gözlerini açtı, fal taşı gibi açılmış gözlerle bakıyordu. Örümcek kollarını ona doğru uzatmıştı. Onu tutacaktı neredeyse. Alinaz korku ile koşmaya başladı, çantası ağacın dibinde kalmıştı.
Sanki avucunda harita varmış gibi bir saat kulesine koşmaya başladı. Girişi hiç düşünmeden buldu ve içeri girdi. Önünde basamaklar vardı. Nil merdivenden çıkmaya başladı. 18. basamaktaydı. Saatine baktığında 11.59’u gösteriyordu. Gece yarısı olmuştu. Yukarıya baktı, merdivenin ucu görünmüyordu. Aşağıya baktı, 18 tane basamağı inebileceğini düşünmüyordu. Ayrıca derin bir boşluk vardı. Çaresizliğin ortasında gibi hissetti kendisini. Ayaklarına ağırlık asılmış gibiydi. Adım atması gerekiyordu fakat yürüyemiyordu. Birdenbire ayaklarındaki ağırlık gitmiş ve kendisini kuş gibi hissetmeye başlamıştı. O sırada hafif bir sarsıntı hissetti. Merdivenler sallanıyordu. Tutunmak için merdiven parmaklığına kolunu uzattığında saatini gördü, saat 00.00’ı gösteriyordu. Sarsıntı ilerledikçe aşağıya bakamaz olmuştu. Gözlerini kapattı. Gözlerini açtığında tıpkı dünkü gibi evin tam kapısı önündeydi. Sırtında çantasının ağırlığını hissetti. Etrafa bakındı, evlerinin önünden uzaklaşan servisi gördü. Bu esnada saate baktı 17.19’u gösteriyordu saat. Yaşadığı şeyleri ailesine ya da arkadaşlarına anlatmalı mıydı? Anlatsa da kim inanırdı ki zaten…
Oysa hikâye şöyle devam etmişti:

3. Bölüm: 3 Dakika

Eve girdiğinde hiç kimseye hiçbir şey söylemedi. Doğrudan doğruya odasına gitti. Kendini iyi hissetmiyordu. Belki de her şeyi ailesine anlatmalı ve çözümü onlarla birlikte aramalıydı. Artık araştırma yapmanın da bir anlamı olduğunu düşünmüyordu. Belki çok az uyuduğundan belki çok fazla ders çalıştığından bu durumları yaşıyordu. Düşünmekten yorulmuştu sanki başına ağır tokmaklarla birileri vuruyor gibiydi. Öyle ki bir süre sonra beyni zonklamaya başladı. Hiçbir şey duyamaz hale gelmişti zihnindeki gürültüden. Bu esnada annesini karşısında gördü:
-Kaç kez seni çağırdım, yemek hazır. Duymuyor musun beni?
Annesinin sözleriyle zihnindeki gürültü kesildi. Annesine baktı ve:
-Geliyorum anne, sadece çok yorgunum, dedi. 
Annesi yeniden mutfağa geçti. Derin birkaç nefes aldı. Masanın üzerinde duran kolonyadan eline, yüzüne sürdü. Saatine baktı, 18.17’yi gösteriyordu saat. Hiçbir şey olmamış gibi mutfağa doğru yürümeye başladı. Tam mutfağa yaklaşmıştı ki kapı önünde onu bekleyen kocaman bir tarantula gördü. Hiç bu kadar büyük bir örümcek görmemişti. Kendisinden bile büyüktü ve kollarını açıp kapatıyordu. Bir çığlık attıktan sonra hızla evden dışarı çıktı ve koşmaya başladı. Örümceklerden oldum olası korkardı zaten. Küçücük olanlardan bile korkardı. Şimdi kendisinden daha büyük bir örümcekle karşı karşıyaydı. Koşmak, kaçmak, uzaklaşmak istiyordu. Nefes nefese kalmıştı. Bir süre sonra yeniden saat kulesinin önünde buldu kendini. Bu kez kapıda bir anormallik yoktu. Doğrudan doğruya kapıyı açtı ve birkaç merdiven yukarıya çıktı. Bu kez merdivenler sallanmıyordu. Kaç basamak çıktığını saymadan hızla yukarıya çıkıyordu. Bir an nefesi kesildi. Durduğu basamakta 81 sayısını gördü. Başının döndüğünü hissetmeye başlamıştı. Aşağıdaki boşluğa baktığında midesinin de bulandığını hissetti. Merdiven parmaklıklarına tutundu. Gözlerini kapattı. Gözlerini tekrar açtığında mutfak kapısının önündeydi ve eliyle kapı kolunu tutuyordu. Göz ucuyla baktığı saati19.20’yi gösteriyordu. Annesi en sevdiği yemeği hazırlamıştı ona: hingel. 

Hikâyenin bu şekilde devam etmesini ya da Nil Ateş'in önerisini beğenmeyen Ali Çağan Kalaycı, hikâyenin devamı için iki farklı öneri yazdı:

Deneme 1:
Evine girdi annesi ve babası daha gelmemişti. İşlerinin geç biteceğini hatırladı odasına çıktı sonra düşündü neydi bu olay ve nasıl bir şeydi? Kendini toparladı ve araştırmaya başladı. İlk maddeleri ele aldı yani garip ve korkunç bir köpek ve gene garip hayvan siluetleri… Tam da bunları düşünürken kapıdan bir ses geldi kapıya koştu gelen kişi annesiydi içi biraz da olsun rahatlamıştı. Annesi yemek hazırlarken kendisi odasında araştırma yapmaya devam ediyordu. Ama hiçbir şey mantıklı değildi. Ne yaşamıştı, nasıl bir şey yaşamıştı! hiçbir fikri yoktu. O gün zaten pek bir şey olmadı araştırmaları gereksizdi yetmiyordu ne kadar çalışsa da bir sonuca varamıyordu. Kendini çölde vahaya uzakta susuz gibi çaresiz hissediyordu. O gün böyle devam etti. Yemek yedikten sonra araştırmasına devam etti ama cevabı bulamadı. Devam etmek istedi ama takati kalmamıştı o gün saat akşam 09.09’da uyudu. Bir sonraki gün sabah uyandığında saat garip bir şekilde tam 09.09’du ama onun alarmı hep saat 09.30’da çalardı bu nasıl olabilirdi? Yoksa sadece bir tesadüften mi ibaretti o sırada bir gariplik daha fark etti. Dün de saat 09.09’da uyumuştu. Bir tesadüften ibaret olduğunu düşünüp mutfağa gitti karnı açtı dün hiçbir şey yememişti. Bir şeyler yedi sonra alarmının sesini duydu. Odasına çıktı ve alarmı kapattı o sırada saatin üstündeki tarihe gözü ilişti. Tarih Eylül’ün 9’uydu sonra anladı bu bir tesadüf değildi bunların hepsi bir şeyi anlatıyordu ama neyi? 
O gün okula gittikten sonra bunu biraz daha düşündü ve bu konuyu okulda kapatma kararı aldı. Okulu bitmeye yakın okulun güzel geçtiğini düşündü. O sırada aklına yaşadığı o garip olay geldi ve bu olayı hiç kimseye anlatmamıştı. Eve dönüş yolundaydı servis durdu servisten indikten sonra onu işaret eden iki adam gördü. Siyah paltolu, kırmızı kravatlı, hafif kalkık siyah şapkalar takan iki garip adam… Servis gidiyordu, adamlar ise ona doğru geliyorlardı o ise kaçmaya başladı koştu koştu en sonunda önceki gün geldiği garip yere geldi ve gene kaybolmuştu. Ama bu sefer etraf normaldi insanlar vardı dükkânlar tıklım tıklımdı. İçi biraz rahatladı ama gene çantasını bulamadı. Sonra akşam saat 07.30’a kadar etrafta dolaştı. En sonunda gene garip bir yer çıktı önüne. Devasa bir saat kulesi vardı. Saat kulesini görünce saat aklına geldi. Bütün ibreler soğukta kalmış fare gibi tir tir titriyordu. Bu nasıl olabilirdi! daha az önce saati doğru düzgün çalışıyordu. Bu nasıl olabilirdi? Ve sonra cesaretini toplayıp bir giriş aradı ve buldu da içeri girdi çok uzun bir merdiven vardı merdivenleri çıkmaya başladı çık çık bitmiyordu. Daha çok daha çok çıktı ama asla bitmiyordu. Aşağı baktı çok uzun bir boşluk vardı sonra yukarı baktı gene çok uzun bir boşluk vardı. Saati hala bozuktu.

2. Deneme:
Saatine baktı Saat 11.59'du bir titreme hissetti, bir deprem gibiydi ayağındaki yük boşaldı. Saat kulesi sanki yıkılıyordu. Ayakta durmak zordu, ilk demire tutundu Saat tam 12'yi vurdu sallantı bitti gözleri karardı sonra bir ışık gördü uyandı başı dönüyordu
Saate baktı Saat 09.09'du mutfağa gitti kahvaltısını yaptı dün akşam pek bir şey yememişti. Yukarı çıktı, üstünü değişti, formasını giydi, okula gitti. O gün bu konuyu kapatma kararı aldı. Okulda pek bir şey olmadı, servise bindi. Servisten inerken iki adam onu işaret ediyorlardı korktu adamlar ona doğru geliyorlardı kaçmaya başladı. Yine dünkü garip yere gelmişti ama etraf daha normaldi etraf tıklım tıklımdı. İçi biraz olsun rahatladı ama bu sefer arkasında bir tilki vardı turuncu, bir köpekten biraz küçük, tatlı, bir tilki ona doğru geliyordu ama nedense hiç korkmadı yanına geldi etraftaki hiç kimse tilkiyi görmüyordu. Kendi de keçileri kaçırıyordu ya da yoğunluktan fark edilmiyordu ilerlemeye devam etti tilki onun peşini bırakmıyordu devamlı arkasından geliyordu karşısına bir saat kulesi çıktı bir giriş kapısı aradı küçük bir kapı buldu kapıyı açtı bir ton merdiven vardı o sırada saati gözüne ilişti saatin ibreleri tir tir titriyordu yukarı çıkmaya başladı ama o sırada tilki bunun yanlış bir şey olduğunu söylermişçesine ağlamaklı sesler çıkarıyordu. O tilkiyi dinlemeden yukarı çıkmaya başladı çık çık bitmiyordu saatine baktı, saat 11.59'du. Sonra var gücüyle yukarı çıktı. Saat tam 12'yi vurmuştu ki bir sarsıntı yaşadı gözleri karardı ve sonra bir ışık gördü sonra uçtuğunu hissetti ve uyandı saat tam 09.09'du...

Hikâyenin artık çığırdan çıktığını düşünen Ertan Abdülkadir Erdoğan, bu işi bitirmek gerek dedi ve beğenilmeyen 3. Bölüm sonrası için bir çalışma yaptı:

Aslında hingel pek de sevdiği bir yemek değildi çünkü yemek yemeyi seven birisi de değildi. O gün yemek olduğundan daha değişik geçti. Yemek bitince biraz kafa dinlemek için odasına gidip biraz kitap okumanın ona iyi geleceğini düşündü. Saat 19.30’u gösteriyordu. Biraz sonra ödevine başlaması gerekiyordu. Kitabını okurken tam su içmek için kalkacağı zaman 45’inci sayfada olduğunu gördü saat ise 19.59’du. Kitabına ayracını koydu ve dersini çalışmaya başladı. Ödevini yaparken bir anda annesi odasına girdi ve onun üzerine doğru geldi. Annesine ne olduğunu sorduğunda annesi ona son günlerdeki değişik hallerinin sebebini sordu. o biraz takılarak da olsa bir cevap verdi:
-Hiç dedi sadece.
Annesi onun suratına dikkatlice bakarak duraksadı. Ondan ise ecel terleri dökülüyordu. Annesi ona bir daha sordu:
-Sen son günlerde çok değişik davranıyorsun ne oldu? diye tekrar etti.
O da yine aynı cevabı vermişti:
-Hiç.
Annesi de ona:
-Gözüm üstünde dedi.
Artık biraz da diken üstünde olduğunu hissediyordu. Fakat bunu onlara söylemek de istiyordu. Çok kararsızdı resmen ölüm kalım meselesi veriyordu. Bu sayılar ve bu döngünün ne anlama geldiğini bir türlü çözemiyordu. Sonrasında aklına saat kulesi gelmişti. Bu saat kulesi hakkında bir araştırma yapmanın hiç de fena olmayacağını düşündü. Araştırmalarına başladı fakat net bir bilgiye erişememişti. Doğru olanın saat kulesine geri dönmek olduğunu düşündü. Yarın okuldan sonra oraya gidecekti. Daha fazla olay yaşanmadan yatağına yattı saat 21.10’du. Yatağına yatıp hemen uyudu uzun zaman sonra ilk defa bu kadar rahat bir uyku çekmişti. Sebebini anlamadı ama bu duruma çok mutlu olmuştu. Sabah saat 7.09’da kalktı. Hazırlığını yapıp okula doğru yol aldı. Okul bugün normalinden de normal geçti. Normal de okulda her gün bir olay olurdu. O bu olayların içinde olmazdı ama okulda her türlü bir olay olurdu. Bunlar ona biraz değişik gelmeye başladı fakat çok fazla kafasına takmamıştı. Okuldan eve geldiğine çantasını hazırlayıp saat kulesine gitmek üzere yola çıktı. Yolda karşısına çıkanlar onu saat kulesine gitmekten iyice soğutmuştu ama o yılmayıp yolun sonuna kadar gelmeye kararlıydı. Yolda karşısına o gün gördüğü tarantulaya benzeyen kocaman evrim geçirdiğini sandığı bir köpek çıktı. Bir yandan da annesinin söylediği sözler aklından çıkmıyordu. Şimdi ise bunları aklından çıkarıp işine odaklanması gerekiyordu. Yine saat kulesinin o küçük kapısından içeriye girdi. Saat tam olarak 17.19’du. Bu sefer merdivenler sallanmıyordu. Gayet normal bir şekilde merdivenlerden çıkıyordu. Saat kulesinin içi bomboş ve ıpıssızdı. Sonunda saatin olduğu bölüme geldi. Burada örümcek ağları, cam kırıkları ve kötü bir koku vardı. Biraz korkuyordu fakat bu işi bitirmek için kararlıydı. Bu sayılar ve bu döngüyü çözmeden buradan ayrılmayacaktı. Fakat aniden iki insan sesi duydu çok korktu ve hızlıca dolabın arkasına doğru saklandı.

Furkan Yörük de Ertan ile aynı düşüncedeydi ve 3. Bölüm sonunda hikâyenin şöyle bitmesi gerektiğini düşündü: 
Yemeğini yedikten hemen sonra uyumaya gitti, Saat 00.00’dı. Oysa ki yemeğini yemeden önce saat 19.20 idi yemeğini gayet hızlı bitirmişti,
yaşadığı onca şeyden sonra bu olanlar ona gayet normal gelmişti. Bu olaylardan sonra zaten çok uykusu vardı, umursamayıp uyumaya karar verdi. Sabah olduğunda saate baktı ve saat 00.00’dı.Önce saatin bozuk olduğunu düşündü ancak mutfağa kahvaltı yapmaya gittiğinde saatin 00.00 olduğu görünce bir an duraksadı ve içinden yeter artık bu hikaye bitsin diye söylenmeye başladı,  odasına gidip     üstünü değiştirdi ve servisi beklemeye başladı.    Başına yeniden aynı olayların gelmesinden çok korkuyordu bunları düşünürken servisi geldi. Her şey gayet normal ilerliyordu okul çıkışı bu yaşadıklarını başkalarına anlatıyım  mı?, diye düşündü en sonunda bunlara kimsenin inanmayacağını düşündü ve evine doğru yürümeye devam etti tam o sırada karşısında dört gözü, altı bacağı olan yeşilimsi renkte bir yaratık belirdi artık bu kadar olaya dayanamadığı için bayılmıştı. Ayıldığında kendisini hastane yatağında buldu. Annesi ona olan biten her şeyi anlattı. Aslında okulda merdivenlerden düşmüş ve baygınlık geçirmişti üç gün baygın kaldıktan sonra dördüncü gün uyanmıştı. Taburcu olduktan sonra evde güzel bir yemek yedi ve uyumaya gitti, saate baktığında uzun zaman sonra her şey normaldi. 

Feyza Duran farklı bir son düşünmüştü bu hikâyeyi sonlandırmak için. Düşüncelerini yazdı ve çıkmaza giren bir hikâye böylelikle tamamlanmış oldu. Feyza'nın önerisi şöyle: 

Sabah uyandı. Son günlerde yaşadıkları ona çok tuhaf geliyordu. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştı. Bu yaşadıkları ona bir mesaj ya da uyarı mı veriyordu? Anlam verememişti. Üstelik bunları yaşamaya başladığından beri 12 saat uyusa bile sanki çok az uyumuş gibi uyanıyordu. Bunları düşünmeme kararı aldı. Yataktan kalktı. Başı dönmeye başlamıştı. Her yerde 9 harfini görüyordu. Hatta midesi bile bulanıyordu. Bu neyin nesiydi böyle? Hemen yatağa oturdu ve bunun geçmesini bekledi. Ama bir türlü geçmiyordu. Hemen annesini çağırdı. Fakat annesi ne ses vermişti ne de yanına gelmişti. Bundan kurtulmak için bir şey yapması gerekiyordu. Gözlerini uzun süre hızlı bir şekilde kapatıp açtı. İşe yaramıyordu. Tekrar denedi… Sonunda geçmişti. Saate baktı, 08.00 idi. Bir şey fark etti. Zaten 08.00’da uyanmıştı. Bu yaşadığı olay sadece çok kısa bir süre içinde mi olmuştu? Fakat daha uzun bir süreymiş gibi gelmişti ona. Doğrusu son günlerde olanlar da çok sıradan değildi. Neyse ki bunu daha fazla düşünmek istemedi.
Hemen acele ederek hazırlanmaya başladı. Hazırlanırken aklına bir şey takıldı. Neden yüksek sesle bağırmasına rağmen annesinden cevap alamamıştı? Bunu sonra düşünmesi gerektiğini anlayıp hızlı bir şekilde hazırlanmaya devam etti. Hazırlanması bitince mutfağa gitti. Annesinin arkası dönüktü. Ona seslendi;
-Anneciğim günaydın, dedi.
-Günaydın!
Annesinin ona yanıt vermesine şaşırdı. Ama bu konu hakkında daha fazla düşünmek istemedi çünkü okula yetişmesi gerekiyordu. Hızlı bir şekilde kahvaltısını yaptı. Annesine ‘’ Hoşça kal’’ dedikten sonra çantasını alıp evden çıktı. Hemen aşağıya indi. Servisi tam kapısının önündeydi. Servise bindikten sonra her zaman ki yerine oturdu. Genellikle tek otururdu ve pencere kenarına oturmayı severdi. Fakat bu sefer oturduğu koltuğun yanında oturan birini gördü. Aldırmadı çünkü o konuşsa bile yanıt vermeyecekti. Oturduktan sonra kafasını pencere kenarına yaslayıp düşüncülere daldı. 
Son günlerde olanları tekrar düşünmeye başladı. Bu olayları sürekli servisten indikten sonra yaşıyordu. Acaba neden hep servisten indikten sonra? Anlam vermeye çalışıyordu ama başaramıyordu. Bunları dün eve gidince araştırmıştı lakin yanıt alamamıştı. Ailesine anlatmak istiyordu fakat bir yandan onu anlamamalarından korkuyordu. Zaten bu olanları başka birinden duysa o da anlamayabilirdi. Aslında bir yandan da neden korktuğuna da bir anlam veremiyordu çünkü sonuçta onlar ailesiydi. Arkadaşları ya da uzaktan tanıdıkları değildi.
 Birazcık daha bu konuya kafa yormak istiyordu ama servisten inmesi gerekiyordu. Okula gelmişti. Aklına bir şey takıldı( zaten ne takılmıyordu ki!); Eğer bu yaşadıklarının bir benzerini eve dönerken de yaşarsa? Neyse bunu düşünmenin zamanı değildi çünkü ilk derse yetişmesi gerekiyordu. Hızlıca sınıfının olduğu kata çıktı. Sınıfının kapısının kapalı olduğunu gördü. Hocanın geldiğini düşündü. Hem ses de gelmiyordu. Kapıyı tıklatarak içeri girdi. Hemen arkadaşlarının olduğu yere ve öğretmen masasının olduğu tarafa baktı. Öğretmen gelmemişti. Rahatladı. Başkan onu tahtaya yazmasın diye aceleci davranarak montunu çıkarıp askılığa astı ve yerine oturdu.
Öğretmen sınıfa girdi. Selam verdikten sonra yoklamayı aldı ve derse geçti. Tahtaya yazı yazmaya başladı. Bitirdikten bir iki dakika sonra o da bitirmişti. Henüz kimse bitirmediği için hoca ‘’Bekleyelim’’ dedi. O da bunu fırsat bilip servisteki konuyu düşünmeye başladı. Korkmaya başlamıştı çünkü bu konunun onun üzerinde etkisi başlamıştı. Bu olanlar onun rüyalarına giriyordu. Fazla düşünmeye başlıyordu. Derslere çok katılamıyordu. Bunu hocalar fark etmeye başlamıştı. Ama ne yapabilirdi ki? 
Dersler bitmişti. Eve dönmesi gerekiyordu. Servise bindi. Gergin bir şekilde oturdu ve korkmaya başladı. İşte ürkütücü an geldi çattı; servisten inmesi gerekiyordu. Saate baktı; saatin ibreleri garip bir şekilde dönüyordu, anlam veremedi. Bir süre tereddüt içinde bekledi.  Servisten endişeli bir şekilde indi. Gözünü sıkıca kapattı. Bir süre bekledi. Ama tuhaf bir olay olmadı.
Evin kapısına titreyerek yürüdü. Kapısını açtı. Annesine seslendi fakat yanıt alamadı. Birkaç dakika kapıda bekledi. Annesinin gelmediğini fark etti. Kendini çok yorgun hissediyordu. İçeri girmesini gerektiğini anladı çünkü annesi gelene kadar kapının önünde bekleyemezdi. Ayakkabıları zar zor olsa da çıkarmayı başardı.
İçeri doğru yürüdü. Korkuyordu, titriyordu ve başı dönmeye başladı. Gücü tükeniyordu. Ayakta durmakta zorlanıyordu. Neyse ki kısa sürede başının dönmesi durdu. Odasına çıktı. Yatağa yattı. Düşündü; bir daha bunları yaşamak istemiyordu. Ama bir sıkıntısı vardı, bu olanların tekrar yaşanmaması konusunda emin değildi.