metehan darıcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
metehan darıcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2026 Perşembe

YANLIŞ YÖN

Metehan Darıcı 
 
Beni taklit ettiğini zannediyordu belki de benzediğini düşünüyordu. Benimle aynı sınıftaydı ama benden otuz kilo kadar fazlası vardı. Gözlerinin aslında sağlam olduğunu hepimiz biliyoruz ama bana benzemek için gözlük takmaya başlamıştı. Ayakları benden yedi numara daha büyüktü. Öyle ki kar yağdığı zaman onun okula gelip gelmediğini bahçedeki ayak izlerinden anlayabiliyorduk. Bunlar sadece özelliklerinden bazıları ve çoğu insan bunun farkında değil ama daha beter durumları da var. Derslerde de bana benzemeye çalışıyor. Bilmediği bir soru için tahtaya çıkıyor, soruyu çözemeyince lavaboya izin istiyor mesela. Ya da kantine gittiğinde benim aldığım ürünlerden alıyor ancak dişinin kovuğunu bile doldurmadığını görünce hamburgerlere saldırıyor. Buraya kadar sorun yok aslında. Asıl sorun benim gibi İngilizce bildiğini zannetmesinde. Her şeyi anlayabiliyorum. Komplekslerini, küçük kıskançlıklarını, taklitlerini anlayabiliyorum fakat İngilizce konusundaki çabası tam olarak bir şova dönüşüyor ve o bunun farkında değil. Diksiyonun taklit edilemez olmasını, jest ve mimiklerin kopyalanamayacağını galiba bilmiyor. Telaffuzlarda tıpkı benim gibi bir aksanla konuştuğunu zannediyor fakat bu çabanın sonucunda kazanan absolute sözcüğü oluyor çünkü bu sözcük her cümlenin içinde bir şekilde yer alıyor çünkü sözcük dağarcığı fazlasına izin vermiyor. Boş bulduğu her yere“absolute” ya da varyantlarını ekliyor. 
Gülsem mi üzülsem mi bu arkadaşa bilemiyorum. Bütün arkadaşları hatta en samimi olanlar bile onun ardından konuşuyor. Alay ediyor, kıs kıs gülüyor. Herhangi bir yerde sınıfımızdan herhangi biriyle konuşan herhangi biri, sözü direk onun komikliğine getiriyor ama onunla gülmek yerine onun ne kadar zavallı olduğuna gülüyorlar. 

Beni taklit ettiğini zannediyordu belki de bana benzediğini düşünüyordu. Böylelikle dikkatleri çekmeyi, insanların kendisini önemseyeceğini zannediyordu. Dikkatleri çekiyordu gerçekten de ama istediği gibi önemsenerek değildi bu. Negatif bir dikkat çekmeydi. İnsanları etkiliyordu ama garipliğiyle, zavallılığıyla etkiliyordu. Sırf etrafında bir topluluk oluşsun diye en saçma hareketleri bile sergilemekten kaçınmıyordu. Maymun gibi yürüyebilir, şempanze gibi ağaç dallarından atlayabilirdi, yeter ki birileri onunla ilgilensin. Birileri onu alkışlasın, sırf alkış için papağan gibi sesler çıkarabilir ya da kedi gibi miyavlayabilirdi. 
Neyse ki beni taklit ettiğini zannetmiyordu artık, bana benzediğini de düşünmüyordu. Yola bu düşüncelerle çıkmıştı ama yolda benzeyecek ve taklit edecek o kadar çok kişi bulmuştu ki yolunu kaybetmişti. 

12 Şubat 2026 Perşembe

KURALLAR

Metehan Darıcı

 Kurallar her yerdeydi… Apartmanda, otobüste, AVM’lerde… Hatta yazılı olmasa da her evin kendine has kuralları vardı mesela hava kararmadan evde olmak, sofrada iken telefona bakmamak gibi. Bu kuralların bir kısmı gerçekten hayatı kolaylaştıran şeylerdi lakin bazılarını anlamakta güçlük çekiyordum. Özellikle resmi binalarda kimsenin okumadığına emin olduğum küçük puntolarla yazılmış sayfalar dolusu kurallar listesi vardı. O güne kadar ben de okumamıştım işin açığı. O güne kadar yani sicilimin bozulmasına ve ceza aldığım güne kadar. 
Okulda özellikle teneffüslerde ve öğlen arasında herkes dilediği gibi yiyor, içiyor ve eğlenebiliyordu. Dışardan pasta söyleyerek doğum günleri kutlayanlar mı ararsın yoksa cips partisi yapanlar mı? Her öğle arası manzara bundan ibaretti. Benim ise tek eğlencem ve zevkim naneli sakızdı. Üstüne satır satır paragraflar yazdığım, dize dize sevda şiirleri döktürdüğüm naneli sakız. Bilemezdim ki başım bu sakızdan dolayı belaya girecek. Bilsem de yine ondan vazgeçemezdim gerçi. 
Yine bir öğlen vaktiydi ve koridorun bir kenarında haşır huşur cips poşeti seslerini sınıflardan birinden gelen “iyi ki doğdun” çığlıkları bastırıyordu. Hatta bazı öğretmenler ses gelen sınıftan elinde bir tabakla mutluluk içinde çıkıyorlardı. Ben sakin bir şekilde koridorun kenarında oturmuş ülkenin ve dünyanın sorunlarını düşünüyordum ve düşünürken de naneli sakızımı çiğniyordum. Nöbetçi olduğunu bildiğim öğretmenlerden biri koridorda bir sağa gidiyordu bir sola. Tam önümde durdu ve kaşlarını çattı:
-Ne var ağzında senin. 
Ağzımda sakız olduğu belliydi ve saklayamazdım bunu. Gayet normal bir biçimde cevap verdim:
-Sakııııız.
Kaşlarını daha da çatarak sorgulamaya devam etti:
-Sakız ha, nasıl sakızmış bu?
-Naneli hocam, dedim. İsterseniz size de vereyim. Çantamda bir avuç sakız taşırım hep. 
Tam çantama uzanmıştım ki çantamı benden önce kaptı öğretmen.
-Çiğnediğin yetmiyor bir de okula getiriyorsun çantanda ha, diye sesini yükseltti öğretmenim. 
Bunun bir şaka olduğunu düşünüyor ve tebessüm ediyordum. Kolumdan tutarak beni oturduğum yerden kaldırdı ve koridordaki sütunlardan birinin önüne götürdü. Okul kurallarının yazılı olduğu sütunu işaret ederek şöyle dedi:
-Gördüğün gibi okulda sakız çiğnemek yasak. Şimdi Müdür Yardımcısı’na gidiyoruz ve işlemlerini tamamlıyoruz. Bakalım nasıl bir disiplin cezası alacaksın?
Ben, bu şakayı neden bu kadar uzattığını anlamaya çalışıyordum öğretmenin. Dersimize girmiyordu ama sorunlu biri olduğuna dair kimse de şikâyet etmemişti sohbetlerimizde. Tebessümle yüzüne bakarken bir yandan Müdür Yardımcısı odasının önüne gelmiştik bile. Ben halen gülüyordum. Durumu Müdür Yardımcısına anlattı öğretmen. Müdür Yardımcısı bana baktı:
-Demek naneli sakız ha? Şu tutanağı hazırlayayım ve ifadeni alayım. Bakalım disiplin kurulu nasıl bir ceza verecek sana, dedi. 
Müdür Yardımcısı şaka yapacak bir adam değildi. Ciddiydi. Bu esnada sakızı yutmuştum. Önüme konulan kağıda naneli sakız çiğnemenin suç olduğunu bilmediğimi yazdım. Hayli canım sıkılmıştı. Müdür Yardımcısı karşısında duran koltuğu göstererek:
-İşimiz biraz uzun, otur istersen, dedi. 
Nöbetçi öğretmen, disiplin kurulu üyelerini odaya göndermek üzere yanımızdan ayrılmıştı. Bir süre sessizlikten sonra iki öğretmen içeri girdi. Öğretmenlerden biri dersime giriyordu. Hatta öğleden sonraki ilk dersimiz de onaydı. En azından sınıf fişine yok yazmazdı beni diye kendimce küçük bir teselli bulmuştum. Öğretmenler kendi aralarında konuşuyordu. Benim ifademin olduğu kağıt elden ele dolaşıyordu. Dersime giren öğretmen ifademi okuyunca kendini tutamadı ve kahkahayı bastı:
-Naneli sakız çiğneme suçu ha? 
Müdür Yardımcısı ve diğer öğretmen çok ciddiydi. Müdür Yardımcısı konuşma ihtiyacı hissetti:
-Hocam lütfen ciddi olalım ve bu çocuğun cezasını verelim. Unutmayın siz disiplin kurulu üyesisiniz. Böyle davranırsanız bir daha bu tür olayların ardı gelmez. Okul koridoru sakızdan geçilmez. 
-Okulda çalıştığım yirmi üç yıl boyunca bu kuralı düşündüm her yıl ve bu kuralla ilgili bir olay karşıma gelsin diye bekledim. Allah aşkına bu nasıl bir kural? Artık bunu değiştirmemiz lazım, diye öğretmen devam ediyordu. 
Müdür Yardımcısı aynı şeyleri söylüyordu. Sınıfların, koridorun sakız çöplüğüne dönüşmesinden, atılan sakızların ayakkabıların altında oluşturacağı kirlilikten bahsediyordu. Öyle garip bahaneleri vardı ki… Okul bahçesindeki sakızları kuşların yiyecek zannedip ölebileceklerini de söyleyecek kadar abarttı. Neyse ki son aşamada sakızın sağlığa zararına da değindi. Neymiş efendim, naneli ve renkli sakızlardaki plastik oranı çok fazlaymış ve ilerde kalp damar sorunlarına neden olabilirmiş. Sanki kendi kalbi ve damarı…
Bu esnada bana derse gitmem gerektiği söylendi. Mesele derinleşmişti. Müdür Yardımcısı bu kuralın kaldırılamayacağını söylüyor benim öğretmenim bu kuralı kaldırmanın tam zamanı olduğunda diretiyor, diğer öğretmen kenarda çay içiyordu. Galiba bir derse geç gidecek olmanın mutluluğunu yaşıyordu. 
Koridor boyunca cips ve yemek kokuları yayılıyordu. Canım naneli sakız çekmişti bu kokuyu bastırır düşüncesiyle ama çantam Müdür Yardımcısı’nın odasında kalmıştı. Diğer teneffüs alırım, diye düşündüm. 
Sınıfa döndüm, yerime oturdum. Öğretmenimiz derse gelinceye kadar sıra arkadaşımla sakızın dünyaya ve insanlığa katkıları, hayatı güzelleştirmesi üzerine bir beyin fırtınası gerçekleştirdik. Kimse yaşadıklarımı bilmiyordu. Bir daha böyle bir mesele yaşamamak için okul kurallarını okumalıydım fakat sütunda asılı olan çok küçük puntoluydu. Okulun internet sitesinde de böyle bir başlık görmüştüm: Okul Kuralları. 
Akşam ilk işim eve gider gitmez bu kuralları okumak olacaktı. Öğretmenimiz sınıfa girdi. Yüzünde gülücükler, elinde benim çantam vardı. Çantamı uzatırken:
-Bana da bir naneli sakız versene evlat, dedi. 
Akşam planladığım gibi eve ulaşır ulaşmaz bilgisayarımı açtım ve okul kurallarını okumaya başladım. Hayli aydınlanmıştım. Mesela kabuklu yer fıstığı yemek yasaktı ama çekirdek serbestti. Sakız çiğnemek gerçekten yasaktı. İki farklı renkte ayakkabı giymek yasaktı ki bunu düşünmüştüm bir ara. Erkek öğrenciler için uzun saç da yasaktı ama bizim okuldaki arkadaşların çoğunun saçları kızlardan daha uzundu. Sınavlardan erken çıkmak da yasaktı fakat sınavı bitiren doğrudan soluğu dışarda alıyordu. Okula erken yasaktı, okuldan geç çıkmak yasaktı. Yasaklar peş peşeydi. Notlarımı almıştım ve bundan sonra daha dikkatli olacaktım. 
Ertesi sabah okuldan içeriye girerken Müdür Yardımcısı’nı ve hizmetliyi sütunlardan birinin önünde gördüm. Okul Kuralları tabelasını değiştiriyorlardı. Beni görünce Müdür Yardımcısı:
-Senin yüzünden masrafa girdik, dedi. Bir madde değişikliği sebebiyle kocaman çerçeveyi yeniliyoruz, mutlu musun?
Ağzımdaki sakızı özellikle göstererek ve gülen bir tavırla cevap verdim:
-Hem de nasıl mutluyum…

8 Ocak 2026 Perşembe

PAZAR VE PAZARLAMACILAR

Metehan Darıcı 

Her yerde edebiyat ve felsefe parçalama hevesi moda oldu. Sosyal medyada, filmlerde, dizilerde… Hatta kamyon arkası yazılarda. Bütün memleket buram buram felsefe üretiyor. Sadece memleket mi? Bütün dünya belki de. 
Hangi tarihte, hangi çağda bile yaşadığı belli olmayan belki de hiç yaşamamış bazı kişilere mal edilen eserlerden araklayıp ya da ilham alıp insanlar habire yazıyor, düşünüyor, paylaşıyor. Yüzyıllar öncesinde yaşamış ve yapacak hiçbir işi olmadığı için düşünmüş, uydurmuş, yazmış bazı ihtiyarların yazdıklarını bu kadar anlamlı ve önemli kılan şey ne? 
Düşünün bir defa, elektrik yok, telefon yok, gazete, dergi, sinema, tiyatro bile yok. Trafik yok, işsizlik yok, bir yerlere yetişme çabası yok. İnsanlar sabah uyandıklarında sadece etraflarındaki şeyleri tüketerek bile günü geçirebiliyor, geçim derdi yok. Böyle bir ortamda birileri doğaya bakıyor, dağlara bakıyor, az da olsa etrafındaki insanlara bakıyor ve felsefi, edebî cümleler karalıyor elindeki kâğıda, yaprağa ya da tahtaya. Yüzyıllar sonra birileri de bu metinleri bir şekilde okuyup onaylıyor ve şöyle diyor: Vay be, ne bilge adammış. Yaprağın yeşil olduğunu söylüyor, karın beyaz olduğunu. Acıkınca insanın normal olmadığını ya da balıkların su dışında yaşamadığını. İşte gerçek bilgelik. Sonra hemen yanındaki adam bu bilgileri yorumlamaya başlıyor ve oturup bir kitap yazıyor ya da bir film çekiyor. Filozof dediğimiz insanlar aslında filozof olma derdinde değildi. Sadece hayatlarını yaşıyor ve notlar alıyorlardı. Şimdi ise insanlar onların yaşam tarzlarını, dünyalarını düşünmeden onları yüceltiyor, yere göğe sığdıramıyor. Sen de yaşasaydın o çağda, bu hikmetli sözleri sen de söylerdin ve hikmetli olduğunun farkına bile varamazdın. 
Her şey yaşanan çağa, ülkeye, kültüre bağlı aslında. 
Ey sürekli birilerinden cümle paylaşan ve ballandıra ballandıra bunu açıklamaya çalışan kişi, senin de bir beynin var. Senin de kalbin var, vicdanın, duyguların var. Başkalarından emanet aldığın cümlelerle bana hayatı anlatma. Başkalarının işsizlikten ulaştığı düşünceleri kendininmiş gibi bana pazarlama. Evet, sen bir pazarlamacısın. Fikir ve edebiyat pazarlıyorsun durmadan. Artık yapma bunu. En azından bana yapma.  

TEHLİKE GELİYORUM DİYOR

Metehan Darıcı

 Önceleri susayan insanlar en yakın çeşmeden su içebiliyordu. Bu çeşmelerin kimi tatlı su olarak geçiyordu kimileri ise musluk suyu fakat her ikisi de içiliyordu. Bazen bir cami şadırvanından bazen de yol kenarında bir hayrattan insanlar akıllarına hiçbir şey gelmeden kana kana su içerdi şehirlerde. Bir çay ocağına ya da lokantaya gittiğinizde sürahi ve bardak olurdu. Su, ücretsizdi. 
Sonra bir şeyler oldu ve şehir şebekesinin suyu içilmemeye başladı. Hem kireçliydi sular hem de klorlu. Çay demlemek isteyenler bile demliklerin altında kocaman kireç tabakası ile karşılaşmaya başladı. İşte tam da bu sırada marketlerde boy boy pet şişeler ortaya çıktı. Kimileri damacana şeklinde kimileri de on, beş, bir buçuk litre ya da 500 ml şeklinde. İlk zamanlar insanlar içme suyuna para vermek istemedi fakat şehir şebekesi içilecek gibi değildi ve tatlı sular da birer birer kesilmeye ya da hastalık yaymaya başladı. Artık her markette hatta küçücük dükkanlarda bile pet şişe ile su satılmaya başlandı. Veliler çocuklarına pet şişe ile su verdiler okullarına gönderirken. Araçlarda, maçlarda, sinemalarda, kantinlerde, lokantalarda, kafelerde koli koli su tüketilmeye başlandı. Aslında buraya kadar da normal her şey fakat bir süre sonra bu suların şişeleri başa bela olmaya başladı. Önceleri insanlar hemen çöpe atmıyordu bu şişeleri. Sonra mavi kapak toplamaya başladılar. Bir süre sonra mavi kapak da yalan oldu ve etrafta devasa pet şişe kirliliği oluştu. Okul önlerinde, yol kenarlarında, futbol sahalarında, market önlerinde, apartman kenarlarında, çöp kutularının civarında hatta cami önlerinde pet şişeler yığılmaya başladı. İşin daha da garibi piknik alanlarında bile pet şişeden geçilmez oldu. Deniz ve ırmak kenarları pet şişelerle örülü sahillere dönüştü. 
Sorun şimdilik küçük görünse de ilerleyen yıllarda daha da büyüyeceği çok belli. 
Zor olmamalı tatlı su geleneğini arıtılmış su geleneği ile birleştirip camilerde ya da sokak başlarında yeniden hizmete sunmak. Zor olmamalı okullarda, kafelerde, lokantalarda, kantinlerde bir arıtma cihazını faaliyete geçirmek. Şebeke suları neden bu kadar kirlendi bilmiyorum ama tüm şehir suyunun bir anda içilemez hale gelmesi düşündürücü. 
Şair her ne kadar hava bedava su bedava, bedava yaşıyoruz bedava demişse de yıllar önce artık su bedava değil ve git gide fiyatı artan bir ihtiyaç. Üstelik bu ihtiyacı giderdikçe insanlar çevre kirliliği de durmadan yükselişte. Sadece hava bedava demek isterdim ama onun da aynı su gibi kirli olanı bedava. 
Kocaman bir çöplük bekliyor gelecek nesilleri pet şişelerden oluşan. Kocaman bir de susuzluk tehlikesi. 

25 Aralık 2025 Perşembe

HAYATIN GERÇEK ANLAMI

Metehan Darıcı

Türkçe bir kelime olduğunu öğrendiğimde daha çok sevdim onu. Zaten uyku dışında vaktim hep onunla geçiyor. Derslerde, okul yolunda, evde, çarşıda, markette… her yerde onunlayım. Bana bir tazelik veriyor onunla olmak üstelik kendimi enerji dolu hissediyorum. Cebimde de o var, çantamda da. Odamın bir kısmını depo yaptım onun için. 
Evden çıktığımda yanımda olmazsa rahat edemiyorum. Bu yüzden ceplerimde, çantamda, kalemliğimde hep o var. 
Sakızdan bahsediyorum. Sakız olmadan yaşayabileceğimi düşünmüyordum. En yakın arkadaştan daha gerekli benim için. Aç durabilirim, susuz da kalabilirim ama sakızsız asla. Üreticiler de bu durumun farkında galiba, sürekli yeni sakızlar çıkarıyorlar ama ben naneli olandan vazgeçemiyorum. 
Zaman zaman sakız çiğnememem gereken mekanlarda zor durumda kalmamak için yuttuğum da oluyor sakızları. Bunun için bir beceri bile geliştirdim. Fark edildiğim anda aniden yutabiliyorum sakızı. 
Her şeyin fazlası zarar derler, belki bu sakızların da zararı vardır ama bir kere bulaştım bu işe. Eskiden doğal sakızlar varmış, tamamen bitkisel olan. Belki günün birinde bu tür sakızlardan bulurum ve sağlığıma da bir katkısı olur bu alışkanlığın diye düşünüyorum. 
Bir de  sakız fabrikası görmek istiyorum. Nasıl üretildiğini görmek ya beni daha çok sakıza yaklaştırır ya da uzaklaştırır sakızdan. 
Eskiden bozuk para çıkmayınca bakkallar sakız verirmiş müşteriye. Keşke bu gelenek yine devam etse. Şimdi aklıma geldi, demek ki sakız gerçekten önemli bir şeymiş. Yoksa niye yıllarca para üstü olarak verilsin ki. Hem şimdilerde diş temizliği işini kolaylaştıranlar da var. 
Sakız, bence hayatın anlamı. 

20 Aralık 2025 Cumartesi

DENKLEMİN DENKSİZLİĞİ

 
Burak’ın parasının 3 katının 5 TL eksiği, parasının 2 katının 10 fazlasına eşittir. Buna göre Burak’ın parasının TL cinsinden veren denklem aşağıdakilerden hangisidir? 
Daha denklemlere geçmemiştik ama önüme böyle bir soru düşmüştü. Burak kimdi? Parayı nerden bulmuştu? Neden parasını bir denklemle bana soruyorlardı? Burak kendi parasının hesabını yapamıyor muydu? Neden 5 TL eksiği, 10 fazlası gibi şeyler ilave edilmişti? Tanıdığım Burakları düşündüm, tanıdığım bir Burak yoktu. Demek ki özellikle Burak seçilmişti soruyu yazan kişiler tarafından. Kitabı kapatmalı mıydım yoksa soruyu anlamaya mı çalışmalıydım? Yoksa denklemler konusunu bilen birini mi bulmalıydım? En kolayı Burak’ı bulmak ve ona sormaktı daha kolay bir şey vardı cebimdeki para ile Burak rolü oynamak. Cebimde 5 TL vardı ve üç katının 5 TL eksiği dediği için bu parayı bir kenara koydum. Sadece kenara koydum çünkü işin içinden çıkılacak gibi değildi. Belki kantinci bana bu soruyu anlatabilir, diye düşündüm. Kantinciye 5 TL uzattım fakat elimdeki parayı görür görmez:
-Onunla benden bir şey alamazsın delikanlı, dedi. 
Hani hep söylerler ya, bu bilgiler gündelik hayatımızda ne işimize yarayacak, diye. Gerçekten de öyleydi bu soru. Burak’ın parasını bilmek, hesap etmek ne işime yarayacaktı ki? Yine de bu soru benim için bir sorun olmuştu. Matematiği iyi olan bir arkadaş bulmalı ve bu soruyu çözdürmeliydim. Sınıfta matematik notu en yüksek arkadaşıma soruyu götürdüm. Soruya göz ucuyla baktıktan sonra işlemleri hızla yaptı. Cevap C şıkkı çıkmıştı. 
Yapılacak en iyi iş oturup denklemler konusunu öğrenmekti. Ders kitabımı açtım ve incelemeye başladım. Denklemlerin en kolay konulardan biri olduğu söyleniyordu. Ya ben anlamıyordum ya da denklemler denk gelmiyordu. Her durumda bitmeliydi bu konu. 
Gün sonunda Burak’ı bulamamıştım ama denklemler konusunu bitirmiştim. Burak’ı aramaktan daha kolaydı. Burak, habersizdi belki de bir soruya özne olduğundan. Sahi, Burak özne miydi yoksa nesne mi? Dil bilgisine çalışacak hâlim kalmamıştı. 

6 Aralık 2025 Cumartesi

Ezeli Bir Yanılgı


Metehan Darıcı

İnsanlar birbirlerini ilk ne zaman yargılamaya başladı, diye düşünüyorum. Yargılamak derken bir suçtan dolayı değil, renginden, soyundan dolayı. Önce tarih geliyor aklıma ardından tarihi geride bırakıyorum. Dünyanın öncesine, ilk insanlara kadar gidiyor sanırım bu hikaye. Tarihin hangi dönemine baksam bir kıyas var. Savaşların, katliamların çoğunun sebebi de aslında bu değil mi? 
İnsanlar önce kendilerini kıyaslıyor başkalarıyla, ardından kendilerinin daha üstün olduğunu düşünüyor ve diğerlerinin kendilerinin daha altında olması gerektiğine karar veriyor. Bunu düşünürken iyilikten, güzellikten beslenmiyor yalnızca kendisini düşünüyor ve kendisini ön plana çekiyor. 
Yalnızca toplumsal, ulusal alanda değil günlük hayatta bile bunun yansımaları var. Örneğin bir okulda sınıflardan biri kendi sınıfını diğer sınıftan üstün görüyor. Aynı şekilde bir şehirdeki okullardan biri kendisin diğerlerinden üstün görüyor. Ya da bir şehir kendini diğer şehirden üstün görüyor ve temelde aslında insanlar kendilerini hep kardeşlerinden, arkadaşlarından, akrabalarından üstün görüyor. Büyük kaos o zaman başlıyor.
İnsanlar arasında, kardeşler ve toplumlar arasında farklılıklar vardı ama üstünlük demek zor buna. Bu farklılıklardır dünyayı güzelleştiren. Bütün meyvelerin tadı aynı olsaydı anlamsız olurdu. Bütün çiçeklerin kokusu aynı olsaydı, gülün adı olmazdı. Gül çiçekler içerisinde en güzeli belki fakat bu diğer çiçeklerin kötü olduğu anlamına gelmiyor. 
İnsanlık, önce farklılığın değerini anlamalı. Kendisine fark katan şeyi keşfetmeli. Üstünlük taslamak, üstün olduğunu düşünmek galiba yalnızca bir hastalık. 

20 Kasım 2025 Perşembe

FELAKET KOKUSU

Metehan Darıcı
 
Bir şeyler olacağını seziyordum. Havada felaket kokusu vardı. Okul servisinde sezdim bunu ilk kez. Bir servis bu kadar güzel kokamazdı. Aracın içine girer girmez hoş bir benzin kokusuyla karışık yeni boyanmış duvar kokusu insanı mest ediyordu. Gariplikler devam etti, aylardan kasımdı ve yazdan kalma günler yaşanıyordu. Her ne kadar akşamları hava soğusa da ilk kez Sivas’a gelen birileri, sizin abarttığınız soğuklar bunlar mı, diyebilirdi. Perşembe günündeydik ve ders programımız da iyiydi fakat daha iyi bir şey oldu ve dört ders boş geçti. Bunları üst üste ekleyince bir felaket kaçınılmaz diye beklemeye başladım. Sabahtan beri her şey bu kadar yolunda gidemezdi. Boş derslerde mutlaka birileri sakarlık eder ve bir kaza bizi bulur diye endişelendim fakat ilk kez kazasız ve belasız dört ders geride kalmıştı. Üstüne üstlük Başkan, sınıfı çok güzel idare etmiş ve nöbetçi öğretmen yüzü bile görmemiştik. Genelde boş derslerde nöbetçi öğretmenler sınıfa hırsla dalar ve kırk dakikalık bir nasihat çekip giderlerdi. Sanki nöbeti onlara tutturan bizmişiz gibi. Sanki sınır boyunda nöbet tutuyorlar gibi. Neyse ki bu durumları da yaşamadık. Başkan, dersimizin boş olduğunu Müdür Yardımcısı’na söylemeye bile gerek görmedi. Genelde bizi dersin boş olduğunu idareye bildirmekle tehdit eder ve susturmaya çalışırdı fakat herkes suskundu. Bir şeyler ters gidiyordu ve zaman geçtikçe ben her an bir felaket hissiyle tedirgin oluyordum. Normalde arkama her döndüğümde bağıran arka sıradaki eleman gün boyu sesini çıkarmamıştı hatta yanındaki diğer arkadaşımla defalarca konuşmuştum ama bundan bile rahatsız olmamıştı. Hayır, bir terslik vardı bu işte. Normalde ders boyunca su şişesi ile oynayan arkadaşlardan birini test çözerken gördüğümde belki de günün felaketi budur diye düşündüm. Madem sınıf böyle güzeldi, neden ben Başkan olmuyordum ki? Hiçbir sorumluluğum olmayacaktı üstelik öğretmen masasında oturacaktım. Tam bunun hesabını yaparken sınıftaki kız-erkek öğrenci dağılımının beni bu iktidara taşımayacağını hatırladım. Kızlar, bana oy vermezlerdi. Bir kez Başkan olmayı denemiştim ve içimde bir ukde kalmıştı. Benden nefret ettiğini söyleyen herkes ona oy vermişti. Bu düşüncelerle zihnim savaşırken Başkan Yardımcısı’na ilişti gözüm. Normalde Oturan Boğa gibi köşede duran eleman sıraların arasında geziyordu. Galiba kendini Başkan zannediyordu. Evet evet, bir felaket bize doğru yaklaşıyordu fakat neydi bu felaket? 
Herhangi bir olumsuzluk yaşamadan okul bitti. Hava güneşliydi, derslerin çoğu boş geçmişti ve herhangi bir sakarlık yaşanmamıştı. Servise doğru giderken sabahki kokuyu hatırladım. İnşallah o koku silinmemiştir diye içimden geçirdim. Koku biraz azalmıştı lakin yine de hoştu. Bir şeyler olacaktı, seziyordum. Servisteki yerimi aldım. Etrafa laf yetiştirecek konuma yerleştim. Gariplikler devam ediyordu. Servisçi Hintçe şarkı açmamıştı, yol boyu başka şarkı da açmadı. Sanki sessiz bir filmin içinde ilerliyor gibiydim. Ya uyanacaktım bir rüyadan ya da bir felaketle sarsılacaktı bu sakinlik. Bu düşüncülerle eve geldiğimin farkında bile değildim. Servis şoförü öylece durdu kapının önündü. İnmemi bekledi ve acele et, demedi bile. Artık evin önündeydim ve felaketsiz bir gün geçirdiğime şaşkındım. Asansörü çağırdım ve bindim. Gıcırtılarla, inleyen bir canavar sesiyle hareket eden asansör son derece sessizdi. Kendimi bir hikâyenin ana karakteri gibi hissediyordum fakat kendi hikâyesinin dışına düşmüş bir karakter. Hikâyenin unsurları geldi aklıma. Hatta yazılıda bile sorulmuştu. Üç birlik kuralı deniyordu: zaman, mekan, kahraman. Zaman anormaldi, mekânlar garipti, kahraman şaşkındı. Bir felaket bekliyordum, hayat bu kadar güzel olamazdı. 
Evin kapısına geldiğimde kapı kendiliğinden açıldı. Kardeşim kapının arkasındaydı ve tebessüm eder bir halde:
-Hoş geldin ağabey, dedi. Sofra hazır ve ekmeği de ben aldım. 
Daha fazla dayanacak gibi değildim. Hayat, bana bir numara yapıyordu ve ben artık felaket beklemekten yorulmuştum. Belki de hayat gerçekten güzeldi de ben kötü bakmıştım meseleye. 
Kıyafetimi değiştirip mutfağa geçmiştim ki artık hayatın sadece bana tebessüm eden yüzünü görüyordum. Masada kuymak vardı. Tok olsam bile masada duran kuymağa hayır, diyemezdim. Zaten öğlen de yemek yememiştim. Bu kuymak, beni bekliyordu. Artık felaket beklemiyordum ve hayat ne güzel, öğrenci olmak ne güzel, bu ev, bu aile ne güzel… diye içimden şükür sözleri geçiyordu. Masadaki kuymağın mideme inmesi üç dakika kadar sürdü. 
Bu mutluluk hissiyle bir ders çalışma isteği oluşmuştu bende. İlk kez böyle bir şey oluyordu. Genelde ders çalışma isteği gelince bir kenara oturur ve geçmesini beklerdim. Hele de paragraf sorusu gördüğümde kitabı fırlatıp kaçtığım çok olmuştu ama bu kez paragraf dayanmıyordu bana. Çölde kalmış biri nasıl su içerse öyle içiyordum soruları. Kaç saat çalıştım, bilmiyorum. Kaç soru çözdüm, onu da bilmiyorum. Zaman algımı kaybetmiştim, ta ki kardeşimin tatlı sesini duyuncaya kadar:
-Ağabey, akşam yemeği hazır, üstelik Kayseri yağlaması. 
Neşeyle mutfağa geçtim. Yaşamak ne güzel bir şeydi. Bu kez üç beş dakika değil keyif alarak yedim yemeğimi. Yarım saat kadar oturdum sofrada herkesle birlikte. Tam yemeğimi bitirmiştim ki ellerimi silmek için peçete istediğimde annem peçetenin kalmadığını söyledi. O anda oldu her şey. Gün boyu beklediğim felaket gerçekleşmiş gibiydi. Yağlı ellerle kalmıştım masa başında. Çaresizdim. Zaten belliydi bir felaketin yaşanacağı. Ellerimi yıkasam bile bu yağ, yarın okulda sınıfımı bile kokutacak kadar yoğundu. Yine de yıkadım, sildim, kuruladım. Tekrar mutfağa geldiğimde anneme kürdan sordum. 
-Kürdan beş aydır evimizde yok, cevabını alınca sanki elektrik kesilmiş gibi oldu. Gözlerimin önü kararmıştı. Evet, felaketler peş peşe gelmeye başlamıştı. Bir şeyler olacağını sezmiştim zaten çünkü sabah beri havada felaket kokusu vardı.

31 Ekim 2025 Cuma

EKRANLARDAN SIZAN KARANLIK

 Metehan Darıcı

Gerçek hayat her geçen gün bizlerden uzaklaşıyor ve dizi filmlerle insanlar günü kapatıyor. Akşam olduğunda herkesin beklediği bir dizi film var. Filmi seyredince mesele bitmiyor, ertesi gün filmdeki kahramanlara dair yorumlar birkaç gün devam ediyor. İnsanlar sanki çevrelerinden biriymiş gibi film kahramanlarını anlatıyor, eleştiriyor ya da seviyor. Her yaşa hitap eden bir dizi mutlaka var ve her yaştan birileri bu dizilerde kendine ait bir şeyler buluyor galiba. 
Tarih, entrika, boş sevdalar, boş çalışanlar, lüks yaşayanlar, basit acılar, aile ve değerleri umursamayan hayatlar… Dizi izleyerek bu kanaate sahip olmadım çünkü izlememe gerek kalmıyor etrafımdan birileri mutlaka izliyor ve olanları anlatıyor hafta boyunca. 
Başka ülkelerin yapımlarını zaman zaman izlediğim oluyor. Yaz tatillerinde ya da ara tatillerde genellikle övülen, öne çıkan dizileri izliyorum. Bizim diziler bu dizilere göre sanki ayaküstü çekilmiş gibi. Müzik ve efektle dolu dizilerde konuşma çok az ve genellikle kısa cümlelerden oluşuyor bunlar. Üstelik öfke, intikam, ihanet, kötülük sızıyor her diziden her bölümden. 
Düşünüyorum, bu diziler izleyen kitleyi ekrana kilitleyip onların zihinlerini ele geçirmek için mi yapılıyor, yoksa insanlar bu olayları ve karakterleri istediği için mi çekiliyor? Galiba bu işin içinde biraz kasıt da var. Toplumlar tüm dünyada artık dizilerle, filmlerle, müziklerle kontrol ediliyor ve halkımız da bu kontrol altına alma sürecinden nasibini almış gibi. 
Diziler mutlaka olmalı fakat şu anki halleriyle değil. Dizi kahramanları mutlaka insanları etkilemeli ama şu anki kahramanlar değil. 
Bize gerçekten iyiliği, dürüstlüğü, kültürü, aileyi, değerleri anlatan ve bizim dünyamızdan kahramanların yer aldığı diziler sunulmalı. Bu amaçla yapıldığı iddia edilen diziler mutlaka var fakat bunlarda da yapay bir üslup ve dil var. Bu da söz konusu dizileri masalsı bir havaya sokuyor, gerçeklikten uzaklaştırıyor. 
Bir gün güzel diziler çekilmeye başlandığında ülkemizde bu benim için büyük bir ümit olacak. O günleri bekliyorum. Ben de herkes gibi haftanın belli günlerinde ekran başında olacağım o zaman ve bir hafta boyunca diziyi, olayları, kahramanları konuşacağım. 

25 Ekim 2025 Cumartesi

HERKESİN BİR DERDİ VAR AMA BİZİMKİ BAŞKA


Metehan Darıcı


Herkesin bir derdi var ve mutlaka öğrencilerin de derdi var. Öğrencinin derdi ne diye soracak olursanız elbette dersler ve sınavlar. Ders dert olur mu, dediğinizi duyar gibiyim. Aslında olmamalı ama öğretmene ve konuya göre dert olabiliyor. Sınav dert olur mu, diye soracak olursanız her dersin mutlaka sınavı olmalı, bu doğal bir durum. Dert olan sınav, ortak sınav adı verilen sınav tipi. Zaten her dersin kendi sınavı var ve öğretmenler işledikleri konulardan hareketle sorular hazırlayarak bu sınavı yapıyor. Sınavda nelerin sorulabileceğini bilen bir öğrenci birazcık çalışarak bu sınavı dert olmaktan çıkarabiliyor. Soruları bilmese de konuları biliyor ve o yönde çalışıyor. Başarılı olmak ya da olmamak öğrencinin elinde. Bir dersin anlaşılıp anlaşılmadığını ölçmek için bu düzen yeterli iken bir de ayrıca ortak sınavlar yapılıyor. Bu sınavların sorularını hazırlayan kişiler bir kez bile bizi görmemiş ve görmeyecek olan kişiler. Mesela Türkiye’nin en doğusunda ya da batısında bir şehre bağlı köyde eğitim alan çocuklar da bu sınava giriyor büyük şehirlerden birinde lüks bir kolejde eğitim alan çocuklar da. Bu soruları hazırlayan kişiler her iki yerde eğitim alan çocukları düşünmeden kendi zihinlerindeki öğrenci portresine göre sorular hazırlıyorlar. Sonuç olarak bazıları için anlamsız ve basit sorulardan oluşuyor sınav bazıları için ise hayatlarında ilk kez karşılaştıkları kavramlardan, konulardan. 
Aslında bu durum öğretmene ve yaptığı sınavlara güvensizliğin de bir belirtisi gibi. Üstelik ortak sınavların maliyeti ve harcanan zaman düşünüldüğünde biraz daha manzara garipleşiyor. Sonra ne mi oluyor? LGS adı verilen bir sınavda yeniden öğrenciler ter döküyor. Ortak sınavlarda ya da diğer sınavlarda elde edilen başarılar ve başarısızlıklar bir kenara atılıyor. Bu sınavlarda yaşanan stresler de bir kenarda kalıyor ve yepyeni bir dertle öğrenci karşı karşıya kalıyor. Sonunda çoğu öğrenci istediği liseye gidemeden bahtına düşene razı oluyor. Tam da biraz nefes almışken birkaç sene sonra yeni bir sınav YKS…
Büyükler çoğunlukla çocukluğun ne kadar güzel bir şey olduğunu söyleyip dururlar. Ah, yeniden çocuk olsam, derler. Galiba bilmiyorlar bu çağda çocuk olmanın ne kadar zor olduğunu. 
Herkesin bir derdi var ve öğrencilerin derdi herkesinkinden daha büyük. Sürekli devam eden bir döngü. Sınavlar, sınavlar, sınavlar… Üniversite bitse bile bitmeyen sınavlar. 

16 Ekim 2025 Perşembe

HOŞÇA KAL VE MERHABA ARASINDA

Metehan Darıcı


Okulda ne zaman söz hakkı alsam herkes susar ve beni dinlerdi. Hocalarıma bir metni okumak istediğimi söylesem sanki Mozart konser veriyormuş gibi dinlerlerdi. Rastgele bir hareket yapsam bile bütün sınıf benim ardımdan aynı hareketi yapmaya çalışırdı. Bir keresinde okul bahçesinde birkaç kişiyle lokomotif gibi peş peşe dizilip tren sesi yaparak yürümeye başlamıştık ki beş dakika sonra tüm okul ardımıza takılmış, bahçede kocaman bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla yürüyordu. Önceleri bu tanınmışlık hoşuma gidiyordu çünkü ilkokul öğrencileri ya da üst sınıftakiler bile beni tanıyordu. Beni gördüklerinde yüzlerinde hafif bir gülümseme oluyordu. Hiç beklemediğim kişilerle selamlaşıyordum ama bir süre sonra bu durum beni rahatsız etmeye başladı. Her yerde gözler üzerimdeydi. Bazen bekliyordum birileri bir harekette bulunsun da peşine takılayım ya da birileri konuşsun da dinleyeyim… Lakin benim olduğum yerde konuşmayı benim başlatmam bekleniyordu, hareketi benim başlatmam…
Hayat sıkıcı bir hâl almaya başlamıştı ve ben artık adım adım geri çekilmek istiyordum. İstemsizce ulaştığım bu şöhret beni huzursuz etmeye başlamıştı ve lanetlendiğimi düşünüyordum. Kalabalıklardan uzak durmaya başlamıştım. İhtiyacım olmadığı halde teneffüslerde lavaboya gidiyor ve zil çalıncaya kadar dışarı çıkmıyordum. Derslere öğretmenle birlikte giriyor ve en arka sırada sessizce bekliyordum. Sessizce bekleyen sadece ben değildim, tüm sınıf sessizdi, tüm okul sessizdi, öğretmenler sessizdi hatta İstiklal Marşı törenleri bile marş okunması dışında sessizdi. Saatlerce bize nutuk atan müdürümüzle marş söylerken göz göze geliyorduk ama ben hareketsizce bekliyordum. Marş biter bitmez servise koşuyordum. 
Neden böyle olduğunu bilmiyorum, buraya nasıl geldim onu da hatırlamıyorum. Güneşli çocukluk günleri geride kaldı belki de. Belki de büyümek dedikleri şey biraz da bu. Tatsız, tuzsuz ve hareketsiz bir hayat. 
Hoşça kal okul bahçesindeki kocaman tren yürüyüşü, hoşça kal rastgele yapılan hareketler ve minik tebessümler. Kahkahalar, hoşça kalın. Üzerine yazılar yazdığım basket potası, artık için rahat olsun. Tellerine tırmandığım halı saha duvarı ve kalesi, siz de hoşça kalın. Bir yudumda tümünü bitirdiğim su şişesi, artık elimde saatlerce sana işkence yapmayacağım. Saha dışına fırlatarak kaybolmasını sağladığım voleybol topu, üzgünüm senin adına. Aslında kötü bir niyet taşımadan ve istemsizce incittiğim sıram, üzerine yazıp çizdiklerim için de üzgünüm sen de hoşça kal. 
Sıradan bir hayat, sana merhaba. Merhaba asık surat, sana merhaba. 

9 Ekim 2025 Perşembe

TUHAFLIK

Metehan Darıcı

Bilgisayarı açıyorum
Her şey İngilizce
Çarşıya çıkıyorum
Tabelalar İngilizce

Markete giriyorum
Ürünler İngilizce
Okula gidiyorum
Dört saat İngilizce

Yine de İngilizce konuşamıyorum
Alışveriş yapıyorum, oyun oynuyorum
Çarşıda geziyorum
Her yer İngilizce

Tarih dersini hatırlıyorum
Birinci Dünya Savaşı
İtilaf Devletlerine bakıyorum
Karşıma geliyor İngiltere 
Biz bunları her türlü yenmemiş miydik
Neden her yer İngilizce 

2 Ekim 2025 Perşembe

DAĞIN ZİRVESİNE YOLCULUK

 Kadir Üstündağ, Yusuf Ensar Güler, Metehan Darıcı

1. Bölüm

Kara Kadir derlerdi ona. Biraz esmer olmasının bu isimle çok bir alakası yoktu. Evet, geceleri fark edilmeyecek kadar esmerdi fakat yine de bu kara sıfatı onun hayatının özeti gibiydi. Kara kara düşünmeyi severdi mesela. Gözü karaydı, gözünü daha da kararttığında etrafında kimse kalmazdı. En sevdiği şair Karacaoğlan'dı. Kara buğday unundan yapılmış ekmek dışında ekmek yemezdi.  Renkli ayakkabı giymezdi. Renkli kıyafet de giymezdi.

Annesi onu zaman kara koyun yününden yapılmış bir yastıkta uyutmuştu. Belki de burada başlamıştı hayatındaki karanın yeri. Bahtı kara mıydı? Henüz değil çünkü henüz liseye geçiş sınavına girmemişti. Bu sınavdan sonra belli olacaktı bahtının kara mı ak mı olduğu.

Küçücük bir kasabaydı yaşadığı yerleşim merkezi. Çok az arkadaşı vardı ve çok fazla işi vardı. Özellikle yaz mevsimine doğru tarla, bostan, bahçe işlerinden bitkin düşüyordu. Yaz mevsimi geldiğinde en yakın arkadaşı köpeği Karabaş'tı. Köpeğinin adını aslında Pamuk koymuşlardı, bembeyazdı çünkü ama Kadir bu ismi sevmediği için onun adını Karabaş koymuştu. Hatta ismini Karabaş koyduktan sonra köpeğini siyaha boyamıştı.

Yine bir yaz mevsimi geride kalmıştı. Okullar açılmak üzereydi ve Kara Kadir'in okula gitme isteği hiç yoktu fakat buna mecburdu. Üstelik artık 8. sınıfa başlayacaktı. Çetin bir eğitim öğretim yılı onu bekliyordu. Bu düşüncelerle evlerinin önündeki dağa uzun uzun baktı. Ardından Karabaş'a seslendi. Kendine küçük bir azık çıkını hazırladı ve okul açılmadan önceki son gezisini yapmaya karar verdi. Bu dağı çocukluğundan beri bilir, zaman zaman eteklerine gider hayvanları otlatırdı fakat hiç zirvesine çıkmamıştı. Bu dağın zirvesine dair efsaneler vardı. Yıllar önce bu dağa gidip geri gelmeyenler olduğu gibi değişim yaşayarak gelenler olduğundan da bahsedilirdi hep. Yine de kimse bu dağın zirvesini merak etmezdi. Kimsenin bu dağa gitmesini de pek hoş karşılamazlardı. Aniden verdiği bu kararı uygulamak için en iyi zaman bu günlerdi.

Karabaş önde Kara Kadir arkada yolculuk başlamıştı bile. Bir endişe vardı Kadir'in içinde. Adını koyamadığı bir endişe... Karabaş da değişik davranıyor sanki biraz ürkerek yürüyordu. Yol boyunca hiçbir şey düşünmedi Kadir. Sanki bir büyüye kapılmış gibiydi. Sanki dağda onu çağıran bir şeyler var gibiydi. Oysa defalarca dağın yakınına gitmişti fakat bu kez her şey çok farklıydı. Dağa yaklaştıkça garip sesler ve hışırtılar duymaya başladı. Belki yabani hayvanlar bu sesleri çıkarıyordu fakat yine de ürpertici gelmeye başlamıştı her şey. Biraz dinlenmek iyi olur, diye düşündü. Üstelik acıkmıştı da. Bulduğu büyük bir kaya parçasının üzerine oturdu. Çıkınını açtı ve bir şeyler yemeye başladı. Karabaş'a da onun yiyebileceği şeylerden vermeyi unutmadı. Biraz susamıştı, etrafta bir akarsu, göze, pınar bulabilmek ümidiyle etrafına bakınmaya başladı. Su bulunan yerlerin biraz daha yeşil olabileceği düşüncesiyle etrafında yeşil bir yer aradı. Biraz uzakta otlar diğer yerlere göre daha yeşil görünüyordu. Çıkınını topladı ve Karabaş'la o tarafa doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça tahmininin doğru olduğunu fark etti. Gerçekten de az ötede bir pınar gördü. Bu pınarı daha önce hiç görmemişti. Hayli eski görünüyordu. Kurnası yosun bağlamıştı. Yeniden ürkmeye başladı ama susamıştı da. Susayan yalnızca kendisi değildi tabi. Pınarın başına vardığında avucuyla birkaç yudum su aldı. Daha önce böyle bir su içtiğini hatırlamıyordu. Tadı biraz farklıydı ancak içtikçe içesi geliyordu. Iki avucunu pınarın önüne bir tas gibi tuttu ve uzun süre içti, içti, içti. Artık su içemeyecek kadar şiştiğini hissettiğinde kenara çekildi. Bu kez de Karabaş sudan uzun uzun içmeye başlamıştı. Suyun hemen yukarısındaki boşluğa önce oturdu, sonra uzandı. Gökyüzü açıktı, yakınlardan kuş sesleri geliyordu. Çimen ve çiçek kokuları ruhuna işliyordu. Karabaş da su içmeyi bitirmiş Kadir'in yanına uzanmıştı. Kadir büyük bir huzur okyanusunda yüzüyor gibiydi fakat yol uzundu. Bir an önce doğrulmalı ve yola devam etmeliydi. Uzandığı yerden kalkmaya çalıştı fakat gövdesi kocaman bir beton kitlesi gibiydi. Bir türlü başını yerden kaldıramıyordu. Ellerini de hareket ettiremiyordu. Çaresizce Karabaş'a baktı. Karabaş etrafında dolaşıyordu fakat Kadir hareket edemiyordu. Bir süre sonra Karabaş havlamaya başladı. Kadir yerinden kalkma çabasıyla bitkin düşmüştü. Artık pes etmek üzereyken etraftan sesler duymaya başladı. Ayak sesleri git gide yaklaşıyordu. Her adımda yoldaki çöplerden, çalılardan sesler geliyordu. Bir süre sonra Karabaş iyice hırçınlaşmıştı ve etrafında kocaman gölgeler belirmeye başlamıştı. Doğrulabilse gölgelerin kime ait olduğunu görebilecekti fakat hiçbir şey göremiyordu. Bağırmak istedi. Yardım çağırmak istedi fakat sesinin çıkmadığını fark etti. Yeniden kendini çaresizliğin kollarına bıraktı ve gözlerini kapattı.

Birkaç dakika gözleri kapalı bekledikten sonra bir elin kendini sarstığını hissetti. Gözlerini açtığında yanında kendiyle yaşıt bir çocuğun durduğunu gördü. Çocuk Kadir’e bakarak:

-İyi misin Kadir, dedi.

Kadir ürkerek:

-Tanışıyor muyuz, kimsin, nereden geldin sorularını peş peşe sordu.

-Yola birlikte çıktık, beni nasıl tanımazsın, dedi karşısında duran çocuk.

Kadir’in zihni karışmıştı. Yola Karabaş’la çıkmıştı. Gözleri Karabaş’ı aradı ama bulamadı.

-Ben yola Karabaş’la çıkmıştım ve seni ilk kez görüyorum, dedi Kadir.

Bu cümlelerin ardından çocuk ellerine, ayaklarına baktı ve bir çığlık attı.

-Ben Karabaş’tım zaten ve artık senin gibi bir insan olmuşum.

Kadir, bu saçmalığa anlam veremiyordu. Bu yaşadıklarının bir rüya olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Çocuk devam etti:

-Birlikte gitmeye çalıştığımız dağa yıllar önce ben de senin gibi gitmeye karar vermiştim. Duymuşsundur o dağdan kimilerinin dönmediğini kimilerinin de değişim yaşadığını. Bu dağın zirvesine ulaştıktan sonra ben bir köpeğe dönüştüm. Aylarca dolaştım ve yeniden yaşadığım yere döndüm ama kimse beni tanımadı. Sen sahip çıkınca senin yanında yaşamaya başladım.

Kadir anlatılanlara inanmak istemiyordu. Zihni iyice karışmıştı ve hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Yeniden gözlerini kapattı. Bir süre dalgın vaziyette kaldıktan sonra yeniden uyandı. Bu kez başucunda Karabaş duruyordu. Garip gözlerle ona bakıyordu. Az önce yaşadığı şeyin bir sanrı olduğunu fark etti. İlerde içecekleri su olmayabilirdi. Kadir, matarasını suyla doldurdu. İçtiği suya baktı, belki de suyun etkisiyle böyle bir şey yaşamıştı. Bu kez sorunsuz bir şekilde yerinden kalktı, bedeni dinlenmişti fakat kafası allak bullak olmuştu. Gün bitmeden dağın zirvesine ulaşması gerekiyordu. Karabaş suskundu. Karabaş önde Kadir arkada yeniden yola koyuldular.

Öte yandan Kadir’in ailesi, Kadir ve Karabaş’ın ortadan kaybolduğunu fark etmişlerdi. Hiç bu kadar uzun süre ortadan kayboldukları olmamıştı. Annesini bir endişe ve telaş sarmaya başlamıştı bile. Aklına türlü türlü senaryolar geliyordu ve bu senaryolar hiç iyi değildi. Annesinin aklına gelen senaryolar arasında Kadir’in dağa gitmiş olma ihtimali de vardı. En iyisi bir süre daha beklemek, Kadir ve Karabaş ortaya çıkmazsa onları aramak için harekete geçmekti. Zaman geçmek bilmiyordu. Annesi, beş dakikada bir saate bakıyor ardından etrafı kolaçan ediyordu fakat ortalıkta kimseler görünmüyordu.

Kadir uyumuş olmanın verdiği dinçlikle hızla yürüyordu. Dağın zirvesine ulaşmasına az kalmıştı. Bu yolculuğa niçin çıktığını bile unutmuştu, geri dönmek de istemiyordu. Garip hisler taşıyordu içinde. Kasabadaki hayatını düşünmeye başladı. Okul, ders, bahçe bostan işleri… Hayatını sorgulamaya başladı. Ne içindi bunca çaba? Yaşadığı kadarıyla ömrünü gözlerinin önüne getirdi. Geride kendisinden bir şeyler kalmış mıydı, hayır. Gelecekte yapıp işleyeceklerinden geriye bir şeyler kalacak mıydı, hayır. Etrafına baktı, ağaçlardan geriye bile kalan şeyler vardı. Hatta ağaçların bir kısmı insanlardan daha çok yaşıyordu. Üstelik dallarında kuşlar barınıyor, meyvelerini insanlar tüketebiliyordu. Derin soruların içinde bulmuştu kendini. Bu sırada azık çıkınından gelen hışırtıyı duydu. Belki de bir köstebek, böcek ya da yılan girmişti çıkınına. Önce biraz irkildi. Sonra çıkını kenara bıraktı ve usulca düğümünü çözdü. Gördüklerine inanamıyordu. Çıkınındaki elmalar yeşermiş hatta küçük birer ağaç fidanı gibi duruyordu. Bir süre izledi, yeni yeni filizlenen yaprakları gördü. Onun bu endişeli izleyişine Karabaş da dahil oldu. Çıkınındaki elma fidanlarını hemen kenarda bir yere dikti ve çıkınını tekrar bağlayarak yoluna devam etti. Artık neredeyse dağın zirvesine birkaç adım kalmıştı. Güneş, etkisini kaybetmeye başlamıştı. İkindi vakti olmuştu ve geri dönüş için çok az zamanı kalmıştı.

Dağın zirvesine ulaştığını düşündüğü bir noktadan bakınca biraz ilerde eski bir kulübe gördü. Aslında dönmesi gerektiğini biliyordu fakat kulübenin içini de görmeden gitmek istemiyordu. Yorulmuştu. Kalan son gücüyle kulübeye doğru ilerledi. Kulübenin kapısı yıllardır açılmamış gibi görünüyordu. Pencereleri kirden, örümcek ağlarından tamamen kapanmış gibiydi. Biraz tedirgin eden bir havası vardı buranın ancak merakına engel olamıyordu. Kulübenin kapısını araladı. Kapı gıcırtıyla açıldı. İçerdeki eşyalar yıpranmış, tozlanmıştı. Her yer toz, toprak ve örümcek ağı ile doluydu. Raflarda kocaman, kalın kitaplar vardı. Rafların bazılarında içi renkli sıvılarla dolu şişeler vardı. Koltuklardan en temiz gördüğüne oturdu. Karabaş da yanına oturdu. Dışarda güneş batmak üzereydi. Tekrar yola çıkmaya gücü kalmamıştı. Belki de geceyi burada geçirmeli ve sabah yola çıkmalıydı. Raflardan birinde gördüğü gaz lambasını eline alarak sildi, temizledi. Lambayı yakmak için kibrit ya da çakmak gerekliydi. Neyse ki yanında küçük bir çakı ve çakmak her zaman bulundururdu. Gaz lambasını yaktı ve bulunduğu koltuğa iyice yayılarak oturdu.

Kadir’in annesi tüm kasabayı ayağa kaldırmıştı. Kasabalı, ellerinde fenerlerle, meşalelerle Kadir’i arıyordu. Kasabada olmadığı anlaşılmıştı kasabanın yakınlarında da Kadir ve Karabaş’a dair bir iz yoktu. Akşam, geceye doğru ilerliyordu. Kadir ise derin bir uykuya çoktan dalmıştı. Rüyasında Karabaş’ın insana dönüştüğünü görüyordu, dağın zirvesinden başka dünyalara açılan kapılar görüyordu, çığlık çığlığa kendisini arayan insanlar görüyordu, annesini görüyordu, babasını görüyordu fakat onlara bir türlü ulaşamıyordu.

 

Gecenin ilerleyen saatlerinde  Kadir’in ailesi daha önceden Kadir’in su içtiği ve dinlendiği yere ulaşmıştı. Burada bir şeyler olduğunu fark ettiler. En azından etrafta kırılmış dal parçaları, ezilmiş otlar ve ayak izleri vardı. Kadir’in buradan geçmiş olma ihtimali çok yüksekti. Ailenin ve kasabalıların en büyük endişesi Kadir’in dağın zirvesine çıkmış olmasıydı. Dağa doğru ellerinde fenerler ve meşalelerle kasabalı ilerlemeye başladı. Kadir uyumaya devam ediyordu, Karabaş ise arada bir gözlerini açıyordu. Bir süre sonra kasabalılar ve ailesi Kadir’in bulunduğu kulübeye ulaştılar. İçeriye girdiklerinde Kadir mahmur gözlerle etrafa bakınmaya başladı. Anne ve babasını karşısında görünce hayli şaşırmıştı fakat babası ona yaklaşarak:

-Buralarda 12-13 yaşlarında esmer bir çocuk gördünüz mü, diye sordu. Yanında da bir köpek olmalı. Bu esnada Karabaş yerinden kalktı ve Kadir’in babasının yanında dolaşmaya başladı fakat bu kez de annesi devam etti:

-Sabahtan beri kayıp yavrum. Buralardan geçmiş olabilir, gördünüz mü onu?

Kadir, söylenenlere anlam veremiyordu.

6 Ocak 2024 Cumartesi

BİR FOTOĞRAF GİBİ

 Metehan Darıcı


Bir renk değilsin aslında
Gölgesin
Yine de hepimizin dünyasında
Bir renk gibisin
Sen olmasaydın siyah
Olmazdı kalemler
Yazı
Olmazdı bazı şeyler
Siyah ve zıddı beyaz
İkinizle yaşıyoruz
Tıpkı eski bir fotoğraf gibi

30 Aralık 2023 Cumartesi

HOPARLÖR

 
 
Metehan Darıcı
Diyorlar ki bana
Sesin çok az çıkıyor
Oysa benim sesim normal
Onlar çok bağırıyor
 
Derlerse bir daha bana
Birazcık bağırsana
Bir hoparlör ısmarladım babama
Gelince artık
Konuşacağım onunla

9 Aralık 2023 Cumartesi

BİR KAYBOLUŞ HİKAYESİ

     Metehan Darıcı, Yusuf Kerem Köse, Muhammet Onur ve Kadir Üstündağ
    
  Bölüm 1: Sessiz Veda

    Sıcak bir yaz günüydü. Şehirde serinlemek mümkün değildi. Biraz hava almak için şehrin kenarına ırmak kıyısına ailecek gitmeye karar vermişlerdi. Meyuko daha önceden ırmağı yakından görmemişti. Babasının dediğine göre bu ırmak çok uzundu ve denize kadar akıyordu. Üstelik sahili de vardı, içinde balıklar da yaşıyordu. Heyecanla yola çıktılar, kısa bir yolculuktan sonra serinleyecekleri yere ulaştılar. Bir süre suda oynadılar, karınları acıktığında kahvaltı yaptılar, salıncak kurdular, top oynadılar. Küçücük bir sahili vardı ırmağın ve etrafta kimse yoktu. Akşama doğru yorgun düşmüştü ancak Meyuko halen yorulmamıştı.
     Irmakta onu çağıran bir gizem vardı. Irmağın akışına baktı, baktı, baktı. Aile fertleri derin bir uykuya dalmıştı. Hafif ama sıcak bir rüzgâr esiyordu. Etrafta kuş sesi bile yoktu. İstemsizce ırmağa iyice yaklaştı. Suyun üzerindeki yakamoz ve suyun ahenkli akışı adeta onu büyülüyordu. Az ilerde sandığa benzeyen, tekne parçasından küçük ama sebze sandığından büyük tahtadan bir kutu duruyordu. Sepet miydi yoksa bu? Yine sanki zihni uyuşmuş gibi ona doğru yürüdü, iyice yaklaştığında bunun içine oturulabileceğini ve kayık gibi kullanılabileceğini düşündü. Zaten yaklaşınca banyo küvetine de benzediğini görmüştü. İçine oturdu, uzanmaya çalıştı ama sığmadı. Yarısı suyun içinde olan bu cisim bir süre sonra Meyuko’nun ağırlığı ile tamamen suya girdi. Meyuko endişe duymuyordu. Bir salıncakta ya da beşikte gibi mutluydu. Bir süre sonra akıntıya kapıldığının farkında bile değildi. Ailesi git gide uzakta kalıyordu. Hava serinliyor, sağda solda küçük tepeler ve cılız ağaçlardan başka bir şey görünmüyordu. İyice yorgun hissediyordu kendisini, gözlerini daha fazla açık tutamadı ve derin bir uykuya daldı. 
    Bu esnada Meyuko’nun ailesi uyanmış ve onun yokluğunun farkına varmış her yerde onu arıyorlardı ama nafile bir çabaydı bu. Şehre dönerek yetkililere durumu anlattılar, çocuklarını aramaları için yardım istediler. O akşam tüm haber kanallarında ırmakta kaybolan Meyuko’nun fotoğrafları vardı. Yakınlardaki evler, kulübeler, hayvan barınakları arandı. Irmağın her yerine dalgıçlar görevlendirildi ama nafile. 
    Gece ilerlemiş, Meyuko gözlerini silerek ve üşüyerek uyanmıştı. Biraz ıslanmıştı aynı zamanda. Yıldızlar çıkmış, hava çoktan kararmıştı.

Bölüm 2: Bitmeyen Yolculuk 

Meyuko, saatlerce yüzen cismin içinde iyice halsiz kalmış üstelik acıkmış ve susamıştı. Elini nehre daldırarak birkaç yudum su aldı. Tadı hoşuna gitmemişti, çamur ve yosun arası bir tadı vardı. Akvaryum gibi kokuyordu ama başka yiyeceği ve içeceği yoktu. Aç karnını suyla doldurmaya çalıştı ama midesi bulanıyordu içtikçe. Daha fazla içmekten vaz geçti. Üzerinde yüzdüğü cismin içinde ayağa kalkarak sağa sola bakmaya çalıştı az kalsın suyu boyluyordu. Oturmaktan, uzanmaktan başka çaresi yoktu ama bunu bile tam yapamıyordu zaten küçük bir sepetti bu. Gözleriyle bir ışık aradı, kulaklarıyla bir ses duymak istedi hepsi nafileydi. Çaresiz kendisini akıntıya bırakacaktı. Annesini özlüyordu, babasını özlüyordu. Bir rüyanın içinde gibiydi ama rüya değildi bu. Korkmaya bile cesaret edemeyecek kadar korkmuştu. 

Başının altına elini koydu, büzüldü ve akıntıya kendisini bıraktı. Tekrar uyandığında sabah olmak üzereydi. Nereye gidiyordu? Yolun sonunda ne vardı? Hangi ilçede ya da şehirdeydi? Kafasına sorular üşüştü. Ya ailesi şimdi onun olmadığının farkına çoktan varmışlardır ama neden gelip kendisini kurtarmıyorlardı. 

Bu düşüncelerle çaresiz ilerlerken biraz ötede küçük bir ada parçasına benzeyen bir yer gördü. Irmak epey genişlemişti. Irmak üzerinde ada olur mu, diye düşündü ama git gide yaklaşıyordu bu küçük kara parçasına. Nihayet içinde bulunduğu cisim adanın kenarına takıldı. Meyuko saatlerdir oturduğu yerden doğrulmak istedi, her tarafı tutulmuştu. Islaktı ve ayakları ağrıyordu. Güç bela adım atarak adaya çıktı ve minik sandalını kenara çekti. Saatler sonra ayakları ilk kez yere basıyordu. Birkaç adım sonra açıldı. Birkaç ağaç vardı burada, çalılar vardı. En büyük ağacın yanına gitti. Bu bir dut ağacıydı. Dalları yere kadar inmişti. Açlığın verdiği hisle ağaçtaki dutları koparıyor ha bire atıştırıyordu. Kendine gelecek kadar yedikten sonra ağacın arkasındaki küçük kayaya doğru gitti ve orada bir sürprizle karşılaştı. Küçücük kümes gibi bir kulübe vardı burada. Hevesle tahta kapıyı açtı. İçerde küçük bir yer yatağı ve sandık vardı. Yatağa uzandı. Tam bir gündür uzanarak yatmamıştı. Bir saat kadar daldı. Uyandığında hava ısınmıştı ve öğlen vaktiydi. Demek ki buralara gelen insanlar var diye düşündü ama burası hangi ilin sınırları içindeydi? Kalkarak sandığın içine baktı. Balık konservesi ve su şişeleri vardı yanında. Konservelerden birini açmaya çalıştı, başaramadı. Sandığın dibinde konserve açacağı, çakı, çakmak gibi araçlar bulunca sevindi. Artık karnı doyacaktı. Konserve açtı, su açtı kendisine ziyafet çekti. Akşam yaklaşıyordu. Etraftan topladığı çalı ve odun parçalarını ateş yakmak için kullanacaktı. Çakmak paslanmıştı kullanılmamaktan. Biraz uğraştı ve ateş yakmayı başardı. Normalde elinden hiç gelmezdi böyle şeyler. Zorluk, yaşam şartları insana neler yaptırıyordu? Yaktığı ateşin yanında epey kaldı. Aklı ailesindeydi. Keşke iyi olduğunu biliyor olsalar, diye düşündü. Buraya bu malzemeleri koyanlar elbette yarın uğrar, beni aileme götürür diye kendisini teselli ediyordu. Gece hayli ilerleyip ateş zayıflayınca kulübeye gitmek üzere ateşi söndürecekti ki birileri ateşi görür de gelir diye söndürmekten vaz geçti. Kulübesine gitti ve uyudu. Rüya bile göremeyecek kadar yorgundu ve bu yorgunlukla sabah etmişti. 

Sabah birilerinin kendisini bulacağı umuduyla uyandı. Dışarıya koştu ama in cin top oynuyordu. Birkaç kuş vardı ses çıkaran o kadar. Adayı baştan sona dolaşma ihtiyacı hissetti. Küçücük bir okul bahçesinden az büyük bir adaydı burası ama yine de nerede ne var, bilmeliydi. Biraz ileriye gidince farklı şeyler görünmeye başladı. Yaklaşınca büyük bir küvete benzeyen bir şey gördü. Yanına gitti. Kullanılmamaktan rengi iyice solmuş bir sandaldı bu. Kenarları tahrip olmuştu demek ki buraya uğrayan pek kimse yoktu. Canı sıkıldı. Oysa bu gün birilerinin geleceğini düşünüyordu. Sandalın birkaç yerinde çatlaklar gördü. Adada başka bir şey yoktu. Buraya hapsolmuş gibi hissediyordu kendisini. Kurtulmalı ve ailesine ulaşmalıydı.

Burada bir gece kalmıştı ve burada kendisini bulmaya gelen kimse olmayacaktı. Yeni kurtuluş yolu aramalıydı bu düşünceyle sandalı kendince onarıp yola çıkmaya karar verdi. Kulübesindeki sandığı sandalın yanına getirdi. Bu epey zaman almıştı. Sonra sandalın onarılması gereken yerlerini konserve kutuları ve bulduğu diğer malzemelerle onardı. 

Kalan konserve ve suları sandala çıkardı, sandalı güçlükle itekleyerek içine atladı ve yeniden ırmağın akışına kendisini bıraktı.  

Bölüm 3: Sandal Yolculuğu

Yola çıktığında akşam yaklaşmıştı. Bir yandan seviniyordu yola çıktığı için bir yandan da üzülüyordu belki de hata etmişti buradan ayrılmakla. Bu düşüncelerle sandal ilerliyordu. En azından artık sandalda uzanabiliyor, oturabiliyordu ve yiyeceği de vardı. Onardığı yerlerin su alıp almadığına baktı. İçeriye su girmemişti. Bir süre sağı solu izledi ama yine görünürde bir yaşam belirtisi yoktu. Sandalına uzandı. Kulübeden aldığı battaniyeyi üzerine çekti ve derin bir uykuya daldı. 
Sabah uyandığında artık kara parçası çok uzaktaydı ve ırmak hayli genişlemişti. Uzaklarda dağlar, kıyılar görünüyordu ama burası artık ırmak değildi anladığı kadarıyla. Irmağın denize vardığı yeri geride bırakmıştı. Kurtulmayı umarken daha büyük bir sorunla karşı karşıya kalmış, ırmaktan kaçarken denize ulaşmıştı. Önce karamsar düşüncelere saplandı sonra burasının deniz olduğunu, denizde balıkçıların olacağını düşündü. Kurtulmaya az kaldı, diye sevinmeye başladı. Ancak akıntı artık eskisi kadar güçlü değildi. Denizin ortasında bir o yana gidiyordu bir bu yana. Üstelik güneş de fena yakıyordu. Gece üşümüştü, şimdi ter içindeydi. 
Çaresiz biçimde kaç gün, kaç gece geride bırakmıştı denizin ortasında bilemiyordu. Suyu ve konservesi azalıyordu. Bir yandan da fırtına çıkarsa diye korkuyordu. Neyse ki geceleri hayli durgun oluyordu deniz. Artık yaptığı hiçbir şey yoktu. Rüyalarında ailesini görüyordu, kurtulduğunu görüyordu. Okulunu görüyordu. En sevmediği dersleri bile özlemişti. Annesinin yaptığı yemekleri özlemişti, sıcak yatağını özlemişti. Günlerdir üzerinde aynı elbiseler vardı ve kendisi de akvaryum gibi kokmaya başlamıştı. Artık kara görünmüyordu sağda solda. Kocaman maviliğin ortasındaydı. Yukarıya bakıyordu mavi, aşağıya bakıyordu mavi…
O gün hava biraz serin ve esintiliydi. Günlerdir aynı yerde dolaşan Meyuko denizin farklı yerlerine doğru sürüklendiğinin farkına vardı. Çok sürmedi fırtına hızlanmaya başladı. Yapacak bir şeyi yoktu. Sandalına uzandı ve fırtınanın dinmesini bekledi. Fırtına onu denizde akıntısı olan bir yere sürüklemişti. Tıpkı ırmak gibi burada bir akıntı vardı ve hızla ilerliyordu sandalı. Suyun rengi değişmişti. Isısı da değişmişti. Sandalında çok az yiyecek kalmıştı. Birkaç gün daha ya yeterdi ya yetmezdi yiyeceği.  
Meyuko kaybolalı on günü geçmişti. Ailesinin artık ümitleri tükenmek üzereydi. Onu sonsuza kadar göremeyecek olmanın acısı onları çok üzüyordu. Aramalar tamamlanmış, ırmak dibinde ya da yakınlarda her yere bakılmıştı ama Meyuko’ya hiçbir iz yoktu. Sanki yer yarılmıştı da içine girmişti Meyuko. Babası sürekli kendisini suçluyordu, ırmak kenarına gitmek neyse de niçin uyumuştu. Meyuko’nun kaybolduğu günden beri o da uyumuyordu. Birkaç kez gözleri dalacak oldu, rüyasında oğlunu görüp geri uyandı her defasında. Hatta bir keresinde Meyuko uyku ve uyanıklık arasında babasına:
-Yaşıyorum ben, beni merak etmeyin, eve döneceğim ama üç hafta ama üç ay ama üç yıl sonra, demişti gizemli bir ses tonuyla. 
Babası da öyle düşünüyordu ama artık resmi kurumlar aramanın sonlandırılması gerektiğini düşünüyorlardı. Nihayet Meyuko kayıtlara “kayıp” olarak işlendi ve aramalar durdu. Hayat bir yandan devam ediyordu. Babası ve annesi her gün Meyuko’nun kaybolduğu ırmağın kenarına gelip, bir süre vakit geçirip dönüyorlardı. 
Meyuko da aslında çok özlemişti annesini babasını… Yürümeyi özlemişti, toprağa ayak basmayı. Hatta düşmeyi, dizlerinin kanamasını bile özlemişti. Çaresizce sabrediyordu. Nereye kadar dayanacaktı, kendisini bulabilen birileri olacak mıydı? Düşünüyordu… Düşünüyordu… Yapabileceği başka bir şey yoktu kocaman maviliğin ortasında. 
Artık zaman anlayışını kaybetmişti çünkü suyu ve yiyeceği de bitmişti. Üstelik iyice sıcaktı deniz ve hava. Bitkindi. Gözlerini açacak hali bile yoktu. Birden ayağını bir şeylerin sarstığını hissetti. Önce ayağını salladı. Biraz sonra yine ayağı sarsılıyordu. Tek gözüyle baktı, bir kuştu ayağına konan. Hayal görüyorum, diye düşündü. Ancak kuş ha bire ayağını sarsıyor, gagalıyordu. Derken bir kuş, bir kuş daha, bir kuş daha… Kuşular çoğaldı. Meyuko güç bela doğrularak önce kuşlara sonra az ilerdeki sahile baktı. Sapsarı kumlarla ve yeşil ağaçlarla kaplı bir kara parçasıydı burası. Sandalının oraya doğru sürüklenmesini bekledi bir süre sonra sandalı karaya oturdu. Ayağa kalktı, yürümeyi unutmuş gibiydi. Sandalın dışına adım atmaya çalıştığı anda düştü ve kumlara yuvarlandı. 

Bölüm 4: Günler Sonra Yeniden Karaya Çıkmak

Güçlükle, sürünerek kumların ilerisine doğru ulaştı. Rengârenk bitkiler ve kocaman ağaçlar vardı. Kuş seslerini ilk kez duyuyordu günler sonra. Hoşuna gitmişti fakat aklına şu soru geliyordu: Öldüm ve cennete mi ulaştım? Açlıktan etrafta gözüne kestirdiği otlardan bazılarına uzanarak yemeye başladı. Kimi ekşi, kimi acıydı bu otların. Yine de epey ot tüketti ve uyudu. Uyandığında gece başlamıştı. Kendine gelmişti. Sandalına baktı, yerindeydi. Ayakları açılmaya başlamıştı. Sandalından çakmak ve işe yarayacağını düşündüğü bir iki şey alarak ağaçların arasından yürümeye başladı. Yorulunca gözlerinin görebildiği kadarıyla kuru ağaç parçaları, yapraklar topladı ve ateş yakmaya koyuldu. Aslında soğuk değildi hava ancak ateş ona güven veriyordu. Üstelik ağaçların arasından vahşi hayvanların kendisine baktığını düşünüyor, korkuyordu. Irmakta, denizde sürüklenirken duymadığı, bilmediği korkulardı bunlar. Ateşi büyüttü, daire biçimine getirdi. Ortasına uzandı ve uyuyakaldı. Rüyasında ailesini gördü. Annesi de babası da ona el sallıyor ve özlediklerini söylüyorlardı. Tam onlara uzanacaktı ki bir tıkırtıyla uyandı. Uyanır uyanmaz yanındaki tavşan zıpladı ve kayboldu. Bir süre hareketsiz kalınca tavşan yeniden ortaya çıktı. Ayaklarının arasında havuca benzeyen bir şey tutuyordu. Ürkütmeden tavşanı takip etti. Sonunda havuçların bulunduğu yere gelmişti. Heyecan ve iştahla o da havuca benzeyen bu şeylerden yemeye başladı. Tatlıydı bu sebzeler. Yanına birkaç tane daha aldı ve hiç bitmeyecek gibi görünen ormanda yürümeye devam etti. 
Artık beslenme sorunu kalmamıştı. Meyuko’ya havuca benzeyen sebzelerin yolunu gösteren tavşan yanından ayrılmıyordu. Artık bir de arkadaşı vardı. Ancak burasının bir ada parçası olmadığını kısa sürede anladı. Çünkü daha ilerde yüksek dağlar vardı. Her yer ağaçlarla kaplıydı. Ormanın içine girdikçe tehlike artıyordu kendisi için ancak birilerine ulaşması gerekiyordu. Üzerindeki elbisenin paçaları ve kolları artık çürümeye başlamıştı. 
Gündüz vakitleri yürüyor, gece vakitlerinde ise kendisine bir ateş yakarak dinleniyordu. Gece ormanın derinliklerinde çok korkutucuydu. Baykuş sesleri, arada çığlığa benzeyen başka sesler, homurtularla sabah çok zor oluyordu. Üstelik derinliklerine doğru ilerledikçe gece ormanda serin de oluyordu. Kaç gün, kaç gece yürüdü, saymadı. Orman bitecek gibi değildi. Belki de aynı yerde daire çiziyordu çünkü ağaçlar hep birbirine benziyordu. Farklı ağaçlar ve meyveler bulduğunda yanına birkaç gün yetecek kadar almayı da ihmal etmiyordu. 
Bir sabah uyandığında ağaçların seyrek olduğu bir yere rastladı. En azından aynı yerde dönmediğini düşündü, sevindi. İlerde ne olacağını, karşısına ne çıkacağını bilmiyordu. Ağaçlardan bir kısmının kökleri duruyordu. Eğildi, inceledi. Bu ağaçlar kesilmişti. Ağaçların kesilmiş olması demek, insanların yakın olduğu demekti. Sevindi. Ancak nasıl insanlarla karşılaşacağını bilmiyordu. Üstelik hangi şehirde ya da ülkede olduğuna dair bir fikri de yoktu. Tek bildiği kilometrelerce uzakta olduğuydu ailesinden. Bir süre daha yürüyünce ormanın içinde patikaya benzer bir yol olduğunu fark etti ve bu yolu takip etmeye başladı. Patikalar ya hayvan sürüleri tarafından oluşturulurdu ya da insanların aynı yolu kullanmasıyla doğal olarak ortaya çıkardı. Kesilmiş ağaçları da hesaba katarsa bu patika onu insanların bulunduğu bir yere götürecekti. Birazcık olsun umuda kapılmıştı günler sonra. Durup dinlenmeden yolu takip etti. Heyecanlanıyordu. Yanında yürüyen tavşan bir sağına geçiyordu bir soluna. Nihayet ağaçlar iyice azaldı ve karşısında küçük bir köy gördü. Yaşadığı yerdeki yapılara benzemiyordu bu evler. Üstelik etrafta da kimseler görünmüyordu. 

Bölüm 5: Yabancılar Arasında İki Hafta

Sessizlikten endişe duyan Meyuko, bir kenara çekildi ve sessizce etrafı izlemeye devam etti. Küçük tavşan korkusuz bir şekilde köyün içine doğru ilerliyor, dönüp Meyuko’ya bakıyor adeta korkacak bir şey olmadığını ona anlatmaya çalışıyor gibiydi. Meyuko endişeyle sağa sola bakıyor yerinden oynamıyordu. Ağaçlardan yapılmış evlerden birinin önünde durdu, penceresine zıpladı, tekrar kapıya indi o esnada kapı açıldı ve Meyuko ile aynı yaşlarda bir çocuk göründü kapının önünde. Tavşan ve bu çocuğun birbirlerini tanıdıkları belliydi. Çocuk tavşana uzandı, onu sevdi ama tavşan bir şeyler göstermek ister gibi çocuğu köyün dışına doğru çekmeyi başardı. Nihayet küçük tavşan ve yanındaki çocuk Meyuko’nun yanına geldiler. Meyuko çocuğa baktı, çocuk da Meyuko’ya. Sonra Meyuko’ya bilmediği bir dilde bir şeyler sordu çocuk. Meyuko’nun anlamadığını fark edince işaret dili ile anlaşmaya çalıştılar. Meyuko, eline bir çöp parçası alarak macerasını resimlerle çocuğa anlatmaya çalıştı. Sevmişlerdi birbirlerini. Meyuko kendisini işaret ederek: 
-Meyuko, dedi. Bunun üzerine diğer çocuk:
-Düko, dedi. Artık birbirlerine adlarıyla hitap ediyorlardı. Tavşan da ha bire sağdan soldan bulduklarını kemiriyordu. Düko ile Meyuko iyice kaynaştıktan sonra Düko, onu evine işaret dili ile davet etti. Korkmaması gerektiğini de ima etti. Köyde kimse yoktu çünkü büyük insanlar ormanda avlanma ve ağaç kesme işiyle meşguldü. 
Haftalar sonra ilk kez bir eve giriyordu Meyuko. Kendi evini hatırladı, ağlamaklı oldu. İstemsiz bir biçimde Düko’ya sarıldı. Düko da ona sarıldı. Kendi evlerine benzemiyordu, dillerini bilmediği insanların köyündeydi. Nerede olduğunu da bilemiyordu ama yine de mutluydu ilk kez. İnsan görmekten mutluydu. Kurtuluş umudu yeşerdiği için mutluydu. 
Akşam olduğunda Düko’nun ailesi oğullarının yanında Meyuko’yu görünce önce şaşırdılar. Düko, anladığı kadarıyla Meyuko’nun hikayesini anlattı uzun uzun. Bunun üzerine Düko’nun ailesi köylülere haber verdi. Saatlerce Meyuko’ya gelip bakmak isteyen insanlar oldu. Meyuko, onlar kadar esmer değildi. Üstelik çelimsizdi onlara göre. Bu da Meyuko’yu gizemli kılıyordu onlar için. Birkaç gün boyunca gelip çocuklar, yaşlılar Meyuko’ya bakıp dokunuyor, garip şeyler söylüyorlardı ama korkutucu insanlar değildi hiç biri. Meyuko, Düko’ya memleketini özlediğini, anne babasının yanına gitmek istediğini ve buna yardımcı olması gerektiğini anlatıyordu her gün. Düko da ailesine, köylülere bu durumu anlattı durdu. Aradan iki hafta geçmişti. Bir sabah uyandıklarında çocuklarla beraber büyüklerin de köyde olduğunu anladı Meyuko. Düko, Meyuko’ya yılın bu gününde şehirden gelen bir yabancının kendilerine av malzemesi ve kıyafet getirdiğini anlatmaya çalıştı. 
Vakit geçmeden köyün ortasındaki kalabalık büyüdü ve ağaçların arasından bir araç köye yaklaştı. Bu gelen bir arazi aracıydı ve arkası tamamen yüklüydü. Gelen kişi, buranın insanlarına benzemiyordu. Daha açık tenliydi. Herkes yanına gidince Meyuko’da bu yabancının yanına gitti. Yabancı, görür görmez Meyuko’nun bu köyden olmadığını anlamıştı. Boş bulundu ve birden:
-Adın ne, sen ne zaman geldin buraya, diye sordu. Meyuko şaşkındı. Kendisiyle aynı dili konuşan birine rastlamıştı. Telaşla:
Ben Meyuko… Dedikten sonra gözyaşlarıyla hikâyesini anlattı. Yabancı, geceyi Dükoların evinde geçirmeye karar verdi. Ertesi sabah erkenden yola çıkacaklardı ve Meyuko’nun ülkesine dönmesi için yardımcı olacaktı. Konuşmalardan anlamıştı ki kendi ülkesinden çok uzaklara sürüklenmiş, ırmaktan denize oradan okyanusa ulaşmış ve bambaşka bir ülkenin en kıyısında bir köye ulaşmıştı. Artık dönüş ümidi daha da artmıştı. Sabaha kadar uyuyamadı. Sabah, Düko ve ailesi olmak üzere bu küçük köydeki herkesle vedalaştı. Tavşanla da vedalaşıyordu ama tavşan bir türlü peşini bırakmıyordu Meyuko’nun. Sonunda Meyuko araca binince tavşan da araca atlamıştı. Galiba onu terk etmek istemiyordu. Tavşan, yabancı ve Meyuko yola çıktılar. 

Bölüm 6. Dönüş Ümidi
Yabancı satıcı ve Meyuko yolda uzun uzun konuştular. Satıcı Meyuko’ya teşekkür etti yolculuğuna eşlik ettiği için ve onu ailesine ulaştıracağına söz verdi. Araçla üç günlük yolları vardı ve mola vererek gitmeleri gerekiyordu. Meyuko haftalar sonra yeniden damak zevkine uygun yiyecek, içecek bulduğu için mutluydu. Tavşan da halen yanından ayrılmamıştı. Yabancı satıcı, kendisinin yedek elbiselerinden Meyuko’ya bir şeyler uydurmaya çalıştı. Büyük de olsa bu kıyafetler hoşuna gitmişti Meyuko’nun. 
İlk molanın ardından yeniden yola çıktıklarında nihayet asfalt yol görünmüştü. Meyuko heyecanlanıyordu. Bir süre daha gittikten sonra başka başka araçlar görmeye başladılar. Tabelalar vardı yol üzerinde ama Meyuko ne yazdığını anlamıyordu. Bu kez molayı bir benzin istasyonunda vereceklerdi. Meyuko heyecan ve neşe ile araçtan indi. Tavşanını da yanına aldı. Birlikte önce karınlarını doyurdular ardından yabancı satıcı Meyuko’ya yeni kıyafetler aldı. Haftalar sonra yeniden modern bir dünyaya ulaşmak dünyaya geri dönmek gibiydi. Meyuko bu dinlenme yerindeki otel odasında saatlerce temizlendi, duş aldı. Aynada kendisini gördüğünde şaşırdı. Neredeyse tanınamayacak hale gelmişti. Saçları uzamış, yüzü esmerleşmiş, epey zayıflamıştı. Olsun, dedi içinden. Hayattayım ve aileme dönüyorum. 
Üçüncü gün artık yabancı satıcı yolculuğun sona erdiğini söyledi ve ülkesine dönmesi için görevlilerle irtibata geçmeleri gerektiğini dile getirdi. Birlikte kocaman binalara girdiler. Anlamadığı dilde çok şey konuşuldu etrafında. Tavşanı hep yanındaydı bu sırada. Akşama kadar ordan oraya dolaşıp durdular. Akşam olduğunda artık dönüş bileti alınmıştı Meyuko’nun ailesiyle irtibat kurulması kalmıştı geriye sadece. Meyuko ailesinin bilgilerini görevlilere verdi ve beklemeye başladılar. 

Bölüm 7: Eve Dönüş Yolunda
Meyuko’nun anne ve babası artık ondan ümidi kesmişti. Sadece hayatta olup olmadığını bilmek istiyorlardı. Resmi görevliler araştırmaları bırakmıştı ve Meyuko artık kayıp ilanlarında bile görünmüyordu. O gece Meyuko’nun annesi ve babası garip bir rüya görmüşler uyandıklarında birbirlerine anlatmışlar ve üzülmüşlerdi. Her ikisi de Meyuko’nun döndüğünü görmüşlerdi rüyalarında. Hem sağlıklı ve dinç bir halde. Tam rüyalarını birbirlerine anlattıkları sırada telefonları çaldı. Arayan çok uzaktaki bir ülkenin konsolosluğu idi. Meyuko’nun babası “yanlış numara” deyip kapatacaktı ki kendisini arayanlardan Meyuko ile ilgili görüşeceklerini öğrenince az kaldı bayılacaktı telefon elinde. Meyuko yaşıyordu ve aylar geçmişti kayboluşunun üzerinden. Çok uzak uzak bir ülkede nasıl ortaya çıkmıştı. Kaçırılmış mıydı, nasıl gitmişti? Bir sürü soru vardı anne ve babasının kafasında. Bunların dolandırıcı olabileceğini bile düşündü bir vakit babası. Sonunda Meyuko bulunmuştu.
Öte yandan Meyuko, tavşanı ile beraber ülkesine dönüş için son aşamadaydı. Yanında tavşanından başka hiçbir şeyi yoktu. Sadece anlatacağı hikâyeler vardı ülkesine götüreceği. Kendisine yardım eden satıcıya teşekkür etti. Sarıldı ve ülkesine dönüş uçağına bindi. Havaalanında ailesinin kendisini karşılayacağını biliyordu. 

Bölüm 8: Büyük Buluşma
Birkaç saat sonra Meyuko ülkesinde olacaktı. Ailesi de heyecanlıydı, kendisi de heyecanlıydı. Bir filmin içinde gibilerdi hepsi. Yalnızca tavşan olan bitenden habersiz gibiydi ve mutluydu çünkü Meyuko’nun yanındaydı. 
Sonunda yolculuk bitti. Meyuko uçaktan inerken anne ve babası önce onu tanıyamadılar. Esmerleşmiş, zayıflamış, saçları uzamış ve garip elbiseler içindeydi Meyuko. Galiba biraz da büyümüştü. Anne babasını görünce onlara doğru koştu. Tavşanı da kucağındaydı. Anne babası da ona doğru koştu. Bu esnada olayı haber alan gazeteciler, resmi yetkililer de havaalanına gelmişti. Flaşlar patlıyor, mikrofonlar uzatılıyor, televizyonlarda Meyuko ile ilgili haberler yer alıyordu. “Mucize Kurtuluş, Efsane Dönüş” gibi haber başlıkları vardı her yerde. Meyuko, anne babasına sarıldı, tavşan da kucaklarındaydı. Ertesi günün bütün gazetelerinde bu mutluluk pozu vardı. Meyuko’nun artık ömür boyu anlatacağı hikâyeleri vardı. İnsanlar belki de inanmayacaktı kendisine ama o yaşamıştı. 
Her şeyi yaşamıştı…



11 Kasım 2023 Cumartesi

DALGACI

Metehan Darıcı

Bir uzuyor
Bir kısalıyor
Sanki eğilip bükülüyor
Şekilden şekle giriyor
Saat var
Takvim var ama
Bence hiç biri doğru ölçmüyor
Zaman bizimle dalga geçiyor

TATİL MATİL

Metehan Darıcı
Tatilleri seviyorum
Uzun tatilleri daha çok seviyorum
Mesela yaz tatili
Hiç bitmeyecek sanıyorum

Tatil beklerken geçen zaman
Ne kadar hızlı geçiyorsa
Tatil ondan daha hızlı geçiyor
Anlamıyorum

Daha dün okula başlamıştım
Bugün baktım beşteyim
Yarın ne olacak kim bilir
Acaba yarın neredeyim

Zaman geçiyor 
Ama tatiller daha hızlı
Kimse bir şey yapmıyor
Yavaşlasın diye tatiller
Belki de bu yüzden bütün tatiller
Göz yumup açıncaya kadar 
    Biter
            Gider
                    Yiter

7 Kasım 2023 Salı

ZEKA KÜPÜ

Metehan Darıcı

Her gün yanımda taşıyorum
Rengarenk zeka küplerini
Büyüklerin elinde tespih
Benim elimde rengarenk küpler
 
Çeviriyorum aynı renge getirmek için
Hızlı hızlı kareleri
Anında çözüyorum
Anında altı renklileri
 
Bazıları daha büyük
Üstelik elime de sığmıyor
Ama yine de durmadan çeviriyorum
Zeka küplerini çok seviyorum

21 Ekim 2023 Cumartesi

GÖZLÜĞÜM

Metehan Darıcı
Bakıyorum dünyaya
Sadece bir dikdörtgenin içinden
Bazen üzerinden bakmaya çalışıyorum
Her şey bulanık
 
Bir özel pencereden bakmak gibi
Kulaklarıma asılı
Bana bir hava da katıyor
Mesela gözlüğümle
Sanki burnum küçülüyor
 
Bir de soğuktan girince içeri
Buğulanıyor pencere gibi
Umarım ben büyüdükçe
İlerlemez dereceleri