-hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
-hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2026 Cumartesi

MÜMKÜNSE UZAK OLSUN

 Nurgül Asya Kılcı
 
Nereden çıkmıştı bu arıcılık merakı bilemiyorum ama havalar ısınmaya başlar başlamaz babam durup dururken arılardan bahsetmeye başladı. Yalnızca ailevi bir konu değildi bu, tüm akrabalarımız arasında tek konu arı ve arıcılık haline gelmişti. Ne kadar zevkli bir uğraş olduğu, üstelik doğal balın faydaları gibi konular neredeyse her gün gündemimizdeydi. Sonunda dedemler, amcamlar ve halamların da ortak olduğu arıcılık hikayemiz başlıyordu. Kurban Bayramı’na bir gün vardı ve beş kovan arı artık bahçemizdeydi. Mavi, kocaman bir sehpayı andıran kovanlar yan yana dizilmişti. Benim için yalnızca bir görüntüden ibaretti bu manzara. Bahçenin görünüşünü çok bozmamıştı ama büyüklerimiz hayli heyecanlıydı. Ara sıra gidip arıların çalışmasını izliyorlardı. 
Arılar zekiydi, çalışkandı. Arılar, doğanın en becerikli canlılarıydı ancak hayatımız yalnızca onlardan ibaret de değildi. Beş kovan arının sığıdığı bir bahçe ekilip biçilen bir bahçeydi aynı zamanda. Ağaçlarla, meyvelerle, sebzelerle dolu bir bahçe. 
Bayram boyunca çok da varlığını hissetmemiştim kovanların. Hatta bu kadar kolay mı, diye kendi kendime düşünüyordum. Kovanlar orada öylece duruyor ve gariban arılar çabayla, çalışmayla bal yapıyorlardı. Hem de bizim için... 
Bayram çabuk bitmişti ve bahçedeki diğer işlere devam etmemiz gerekiyordu. Aslında bu işleri yapanlar büyüklerimizdi fakat ben de zaman zaman yanlarında bulunup yaptıkları şeyleri anlamaya çalışıyordum. Belki günün birinde bu işleri benim de yapmam gerekecekti. Domates, biber fidesi nasıl dikilir, maydanoz ve tere nasıl ekilir?.. Bunlar önemli şeyler olmalıydı. Hiç değilse yarım saat kadar büyüklerimin yanında durayım düşüncesiyle onlara doğru yürüdüm. Babam arılarına şerbet veriyor, diğer büyüklerim ise fide dikiyorlardı. Nasıl oldu ise babam arıların kovanını düzeltirken kovanın altında bir boşluk oluşmuş ve arıların tamamı dışarıya çıkmıştı. Bu işlemi yaparken üzerinde arı kıyafeti vardı ve çok endişeli değildi. Sadece elini sokmuştu arılardan biri. Arılar strese girmişti ve etrafa dağılmaya başlamışlardı. Fide dikmekle meşgul olan annem, halamlar ve amcam bir anda hareketlendiler. Arıların saldırısına maruz kalmışlardı ve ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bu manzarayı kaçırmamam gerekiyordu ve ben de video çekmeye başlamıştım. Arıların saldırısına uğrayan aile bireylerini başka ne zaman bulabilirdim ki? Güzel bir video olacaktı bu ve senelerce saklanacak, izlenecekti. Bir süre sonra arılardan kurtulmuş ve dinlenmek için bahçenin kenarında bir yere oturmuşlardı. Video çekimim sona ermişti. Ben de onların yanına oturdum. Çok yakınımda bir vızıltı duymuştum bu esnada. Çok ama çok yakınımda. Elimle saçıma uzandığımda kıpırtılar hissettim. Vızıltı kulağımın hemen dibinden ve saçlarımın arasından geliyordu üstelik bir tane de değil... Ağlamaya başladım, elimle bir yandan saçlarımın arasına giren arılardan kurtulmaya çalışıyordum. Telaşımı gören büyükler hızla yardım ettiler. Bu kadar çabaya, telaşa rağmen hiçbir yerimde acı hissi duymuyordum. Demek ki bana acımışlar ve beni sokmamışlardı. 
Kaç gündür hiçbir sorun yaşamadığım arılar artık benim için o kadar masum canlılar değildi. Durup dururken düşman sahibi mi olmuştum yoksa onları düşman mı edinmiştim bilemiyorum. Zaten bu kadar kolay olmayacağını biliyordum arıcılığın ama artık şunu net olarak anladım: Arıcılık bana göre bir iş değil. Zaten bal yemeyi de çok sevmem. Uzak olsun arı da balı da. 

BİR ALACAK MESELESİ

 Nurgül Asya Kılcı
 
                                                   Aslında konu Fatmagül değil bütün Fatmagüller... 
 
Son zamanlarda değişik biri oldu Fatmagül. Belki de baştan beri öyleydi de ben yeni yeni tanıyordum. Bir insanı tam olarak tanıyabilmek için onunla yolculuğa çıkmak gerekli, diye bir söz vardı. Ben Fatmagül’le yolculuğa da çıkmıştım, yemek de yemiştim. Hatta aynı odada bile uyumuştum. Belki de bundan sonra başladı her şey. Yani onu tam olarak tanıdım, düşüncesi. 
Oysa ne güzeldi onunla bir şeyler yazma çabasında olmak. Onun kurguladığı hikayelere destek olmak. Onun şiirlerini birlikte tamamlamak. Bir köy öğretmeninin hikayesi vardı sayfalar dolusu yazdığı. Birkaç sayfayı temize çekmiş ama kalanını çekmeye vakit bulamamıştık. Çok üzülmüştüm bu hikayeyi tamamlamayacağız diye. Şimdi düşünüyorum da zaten Fatmagül’ün öyle bir derdi olmamış ki hiç. Belki sayfaların devamına baksaydım hikaye olmadığını bile görebilirdim. 
Düşündükçe aklıma geliyor. Bir de Zaman Makinesi adlı hikayesi vardı onun. Ne kadar da heyecanlanmıştım konuyu duyunca. O hikayenin sonunun saçma bitmesinden anlamalıydım onun yazmayla, okumayla olan bağını. Galiba Fatmagül yazmaktan çok anlatmayı seviyordu. Hikaye yazmaktan çok hikaye yaşamayı seviyordu. Bunu onunla geçirdiğim zamanlardan elde ettiğim tecrübeyle söylüyorum. 
Şimdi bu satırları okuyacak olsa belki biraz alınır ama alınmayabilir de. Beni hayli iyi tanımışsın, bile diyebilir. 
Şimdi şiirler geldi aklıma. Onun yazdığı şiirler. Bitip bitmediğine bir türlü emin olamadığı şiirler. 
Neyse insan ilkokuldan beri süregelen bir arkadaşlığı böyle yargılamamalı. İlkokul, demişken aslında o zamanlar belliydi bazı şeyler. Durup dururken bana küsmesi ve günlerce konuşmaması... 
Yaz mevsiminin şu en güzel günlerinde ve saatlerinde yanımda olmamasının bir sebebi var: Resim kursu. Böyle bir bahane ile ben onun yanına gitmemiş olsam galiba bir sene boyunca bana küserdi. Ben, bir cumartesi günü kilometrelerce öteden onunla birkaç saat güzel vakit geçirmek için gelmişim, o ise şu an resim kursunda. Tamam çizdikleri fena değil ama kalbimi çiziyor şimdi ucunda hiçbir şey olmayan bir fırça ile. Kalbimi acıtıyor onun bu tavrı. 
Benim yerimde o olsa şimdiye kadar çoktan sinirlenmişti. Hatta gözleri kızarmış ve biraz da dolmuştu. 
Şimdi cumartesi gününün bu öğle saatlerinde soruyorum sana Fatmagül, iyi misin benim olmadığım yerlerde? Boya paletlerini yere düşürüyor musun bensiz? Kapılara kafa atıyor musun yine? Çantanı, suluğunu bir yerlerde unuttuğunda ardından yetiştirip getiren birileri var mı? Yoksa biraz da olsa çeki düzen verdin mi kendine?
Neyse biz yine ondan devam edelim yani Fatmagül’den. Yani yıllardır devam eden arkadaşlığımızdan. Aslında bu arkadaşlığı ben mi devam ettiriyorum yoksa o da bunun farkında mı bilmiyorum. Galiba farkında değil. Bir ay boyunca hiç görüşmeyen arkadaş olur mu? Haydi oldu diyelim bunun hiç mi acısını çekmez insan? Hiç mi demez on dakika da olsa seni görmem lazım diye? Hayır, galiba o benim arkadaşım ama ben onun arkadaşı değilim. 
Ne diyeceğimi bilemiyorum ki... Bahtın açık olsun Fatmagül. Beni burada böylece yalnız başıma bıraktın ya... Alacağın olsun. 

4 Haziran 2026 Perşembe

HİÇ

Yusuf Kerem Köse, Semih Yılmaz, Ahmet Emir Koç

Başlangıçta buralardan gitmenin kendisi için iyi olacağını düşünüyordu. Yeni bir ülke, yeni arkadaşlar, yeni okul... Yeni bir hayata adım atacağını düşünmek onu mutlu ediyordu fakat sonunda ayrılık vakti iyice yaklaşmıştı. Her zaman gözüne batan arkadaşlarından duyduğu huzursuzluk azalmaya başlamıştı. Etrafındakilerin tavırlarını sorun olarak görmüyor hatta farklı bir özellik olarak düşünüyordu. Yollarda bağıra çağıra konuşan insanlar, sınıfın tozunu dumanına katanlar, gerekli gereksiz korna çalan tipler, gece gündüz çatıda gürültü yapan kargalar... Her şey onun için normal gelmeye başlamıştı. Yaşadığı yerde bir denizin olmaması ya da fazla ağaç bulunmaması onun için dert değildi artık. Önceki yıllarda hep sular kesilirdi ve susuzluk tehlikesinden bahsedilirdi. Bu yıl o kadar çok yağmur yağmıştı ki baraj kapakları açılmak zorunda kalmıştı. Bu şehir, bu insanlar eskisi kadar rahatsız etmiyor gibiydi onu. Takvime baktı, iki haftası vardı her şeye veda etmek için. Salona yığdığı valizlere baktı. Kitaplar, defterler, oyuncaklar, giysiler, kalemler... Hepsini götürmek iyi bir fikir değildi galiba. Düşünmekten yorulmuştu ve yatağına doğru usulca gitti. Başını yastığa koyar koymaz uyumuştu. Sabah garip bir rüya ile uyandı. Rüyasında uçağı kaçırdığını görmüştü üstelik en yakın yeni uçuş bir ay sonraydı. Uyandığında bunun bir rüya olduğunu anladığında derin bir nefes aldı. 
Takvime baktı, artık on üç günü kalmıştı. Birileriyle vedalaşıp vedalaşmamakta kararsızdı. Zaten yokluğunu hissedecek insan sayısı da çok azdı. Belki her sabah selamlaştığı sokak kedisine durumu söylemeliydi. En azından onu görmeyince aklına kötü şeyler gelmesin garibanın, diye düşündü. Evet, bu kediyle vedalaşmalı ve durumu anlatmalıydı. Kahvaltıdan sonra sokağa çıktı ve kediyle her gün karşılaştığı yere doğru yürüdü. Kedi, onu görür görmez keyifle yanına geldi. Kediye şöyle dedi:
-Ben on üç gün sonra bu şehirden ayrılıyorum. Beni göremezsen aklına kötü bir şey getirme.
Kedinin hiç umrunda değildi onun sözleri. Hatta bir süre sonra başka bir çocuğu görünce onun yanına doğru koşmaya başladı. Vedalaşmak istediği tek canlı da ona bunu yapmıştı. Kedinin ardından bağırmak istedi ama vazgeçti. Kedi işte, dedi. 
Biraz etrafta dolaştıktan sonra yeniden valizlerinin başına geldi. Biraz yükünü hafifletmeliydi. Her şeyi doldurmamalıydı valize. Gittiği yer Robinson’un adası değildi neticede. Birkaç eşyayı, birkaç kitabı valize koymaktan vazgeçti. İyi ama kime bırakacaktı yanına almadığı şeyleri? Evde bıraksa evin yeni sahipleri ihtimal çöpe atacaktı onları. Bunu kendisi de yapabilirdi ama yapmak istemezdi. Yıllarca yanı başında duran ve kendisi için değeri olan şeylerden bir anda nasıl vazgeçebilirdi ki? Bunları düşünürken acıktığını hissetti ve mutfağa gitti. Nasıl olsa yakında bu evden ayrılacağım düşüncesiyle kaç zamandır alışveriş yapmadığını fark etti. Bir bardak su içti ve uyumaya gitti. 
Sabah garip bir rüya ile uyandı yine. Rüyasında mahallenin kedisi gelmiş ve ondan özür dilemişti. Hatta bu vedadan dolayı üzgün olduğunu söylemişti. Kedi tam kucağına atlamıştı ki uyanmıştı. Tuhaf bir rüyaydı bu. Gerçek hayatta dönüp de yüzüne bakmayan kedi, rüyasında ondan özür diliyordu. Yıllar önce satın aldığı Rüya Tabirleri adlı kitapta bu gördüklerinin yorumunu bulabileceğini düşündü. En azından yanına alması gereken kitaplardan birinin kesinlikle Rüya Tabirleri, olduğunu anladı. Kitabı aradı fakat bulamadı. Acaba bir arkadaşıma mı verdim, diye düşündü. Bu sorunun da cevabını bulamadı. Takvime baktı, artık bir gün kalmıştı bu şehirden ayrılmak için. Bu nasıl oluyordu? Daha dün on üç gün vardı oysa. Acaba takvimin sayfaları eksik miydi? Yanlış basılmış bir takvim miydi? Evinde başka bir takvim yoktu. Telefonuna baktı ve yine şaşkınlığı arttı. On bir gün boyunca uyumuş olamazdı. 
Kalan sürede ancak kendine küçük bir valiz hazırlayabilirdi. Birkaç saat içinde valizini hazırladı. Artık sadece ertesi günü beklemesi gerekiyordu. Bir yandan da ya yine günlerce uyursam, diye düşündü. Ne yapacağını bilemeden düşünüyordu ki önceki günlerin takvim sayfalarını gördü sehpada. Bu sayfaları kendinin koparmadığından emindi fakat nasıl olmuştu bu? Belki de uyurgezer olmuştu. O gece uyumamaya karar verdi. Ertesi gün erkenden yola çıkacak ve kimseye veda etmeyecekti. Bir daha bu şehre de dönmeyecekti. 
Uyumadan sabaha ermeyi düşünmüştü ama uyuyakalmıştı. Neyse ki uyandığında  sabahın ilk saatleriydi. Valizini eline aldı, evin kapısını kilitlemedi. Anahtarı da zaten yanına almamıştı. Bir anahtarlık bile fazladan yük alamazdı yanına. Tam mahalleden çıkacakken o kedi yine yanına düşmüştü ama görmezden geldi. Sadece az sonra bineceği uçağı düşünüyordu ve gideceği yeni dünyayı. 
Buraya niçin gelmişti, kimlerle yaşamıştı burada, şimdi neden ayrılıyordu? Hiçbir fikri yoktu bunlara dair. 

23 Mayıs 2026 Cumartesi

DAĞIN DİLİ

 
 
Aden Mira Kartal
 
Güneş, önce bu topraklar üzerine doğardı ve yeryüzünün gölgelenen, geceye yürüyen ilk toprakları buraydı. Dünya hatta evren var olduğundan beri bu, böyleydi. Dünyanın öteki ucundaki savaşlar, gelişmeler, değişimlerden haberi yoktu bu coğrafyanın. Dilleri, görünüşleri, kültürleri, yemekleri, efsaneleri başka bir ülkeydi burası. Burası Japonya’ydı. 
Saburo, ailesinin üçüncü çocuğu olarak bu ülkede gözlerini açmıştı dünyaya. Kendisinden büyük iki ağabeyi vardı ancak onlar Saburo ile bambaşka bir dünyada yaşıyordu. Sanki 1750’li yıllarda değiller de 2000’li yıllarda yaşıyor gibiydiler. Onlar için ne yaşadıkları bölgenin ne de Fuji dağının bir anlamı yoktu fakat Saburo, boş kaldığı bütün zamanları Fuji dağının eteklerinde geçiriyordu. Dağ sanki ona bir şeyler anlatmak istiyordu. Belki de anlatıyordu ama Saburo dağ dilini bilmiyordu ki... Kuşların şarkılarını anlayabiliyordu, ağaçların konuşmalarını da biraz anlayabiliyordu. Bazen atların hatta karıncaların fısıltılarını bile duyabiliyordu ama dağın dili başkaydı. Dağın dilini öğrenmek istiyordu. Onunla dertleşmek istiyordu. Bin yıllardır burada olan bu dağın mutlaka efsaneleri, hikayeleri olmalıydı. Bir insanın ondan öğreneceği çok şey olmalıydı. Dağın dilini öğrenmek onun için okul eğitiminden daha önemliydi. Okullarda müfredat değişirdi, konular değişirdi ama bir dağın söyleyecekleri hiçbir zaman değişmezdi. Fuji’nin görkemli gövdesi gibi bir de ruhu vardı ve Saburo onunla temas kurmayı çok istiyordu.
Ailesi Saburo’nun farklı bir çocuk olduğunu kabul ediyordu fakat bir yandan da endişe ediyorlardı onun için. Boyundan büyük işlere kalkışmasından korkuyorlardı. Saburo’ya göre etrafındaki insanlar tuhaftı, etrafındaki insanlara göre ise Saburo. 
Kış yaklaşıyordu. Saburo için kış aylarında Fuji’nin eteklerine gelmek hayli zordu. Bu yüzden biraz hüzünlüydü ama kış gelmeden dağın diline dair bir şeyler mutlaka öğreneceğine inanıyordu. Aralık ayının ilk günleriydi ve Saburo ailesinin itirazlarına rağmen Fuji’ye doğru yola çıkmıştı. Ailesi biliyordu ki Saburo bir şeyi kafasına koymuşsa mutlaka yapar, onu vazgeçirmenin imkanı yoktur. Bu yüzden aile fertleri çok fazla üstelemedi.
Saburo dağa doğru yürürken ayaklarının altında homurtular duyuyordu sanki. Dağa doğru yaklaştıkça sanki başka bir iklime doğru gidiyordu. Hava ısınıyor, neredeyse yaz günlerinin sıcaklığını duyuyordu. Kuşların uçmasında bir gariplik vardı. Birkaç kuşa seslendi:
-Sizi hiç normal görmüyorum, sorun nedir?
Kuşların dönüp cevap vermeye bile sanki vakti yoktu. Telaşla koşuyorlardı. Yanından hızla geçen bir tilkinin kuyruğundan yakaladı ve sordu:
-Bir gariplik var mı, bana mı öyle geliyor.
Tilkinin gözleri kıpkırmızıydı. Kurtulmak için can atıyordu. Kurtuldu ve tek kelime söylemeden uzaklaştı. Dağın eteklerinden inip uzağa, çok uzağa koştu. Fuji’yi
hiç bu kadar tedirgin görmemişti. 
Belki de birilerine kızmıştı. 
Bir süre sonra Saburo da tedirgin oldu fakat dağa olan güveni tamdı. Bu dağda olumsuz bir şey olduğu, yaşandığı duyulmamıştı. Ayaklarına hakim olamıyordu sanki. Ayakları kendinden önde yürüyor gibiydi. Bir süre sonra istemsizce koşmaya başladı. Daha yukarılara, daha yukarılara çıkıyordu koştukça ve sanki ayaklarının altında sıcak bir şeyler vardı. Belki de yürümekten, koşmaktan dolayı ayakları ısınmıştı. Dağın sesini artık duyabiliyordu. Yıllardır beklediği şey gerçekleşmek üzereydi. Dağ onunla konuşuyordu. Ne dediğini anlamasa da dağ konuşuyordu işte. Bir rüya gibiydi bu, bir masal gibi. 
Kendine düz bir yer buldu Saburo. Sırtüstü uzandı ve gökyüzünü seyretmeye başladı. Halen telaşlı kuşlar geçiyordu yukarıdan. Bulutlar hızla hareket ediyordu ve toprağa kulağını verince daha çok ses duymaya başladı. Dağın bir derdi vardı, bunu anlayabiliyordu fakat bu derdin ne olduğunu bilmiyordu. 
Bir süre dinlendikten sonra yeniden evin yolunu tuttu. Kimseye bir şey demedi. Belki de Fuji’nin eteklerine bahara kadar artık gidemeyecekti. Neyse ki odasının penceresi bu dağa bakıyordu. 
Gece boyunca zihninde dağdan gelen sesleri yeniden hatırladı. Yorumlamaya çalıştı. Gece uyanıp tekrar dağa baktı. Ertesi gün arada bir Fuji’ye doğru bakıyordu. Bu sonbahar ayrılığı farklı gibiydi. Acaba dağ ona ne anlatmak istiyordu. 
Birkaç gün daha böyle geçti. Artık uykuya dalmadan önce ve sabahın ilk ışıklarıyla Fuji’ye bakıyor ve onu selamlıyordu. 
Bir sabah uyandığında dağın tam zirvesinde bir gariplik gördü. Bulut gibiydi ama bulut değildi gördüğü. Dağın tam tepesinden bir şeyler yükseliyordu. Dağın derdini anlamıştı sonunda. Dağın içinde yanan bir şeyler vardı ve dumanı dışarıya kadar çıkmıştı. Heyecanla ailesini uyandırdı. Annesi, babası ve ağabeyleri olanlara anlam veremediler. Bir süre sonra komşularına ve orada yaşayan herkese aynı şeyi gösterdi Saburo. 
Yaşlılar, bu dağa dair efsaneler biliyorlardı ve kısa süre içerisinde burayı terk etmeleri gerektiğini söylüyorlardı. Kimileri bu efsaneye inandı ve uzaklaştı bölgeden kimileri ise inanmadı. Ta ki takvimler 16Aralık 1707’yi gösterinceye kadar. Öyle büyük bir sesle konuşmaya başladı ki Fuji çok uzaklarda olanlar bile onun sesini duydu. Haşmetinden irkildi. Bazı insanlar oracıkta hayatını kaybetmişti. Fuji artık lav püskürüyordu etrafına, etrafında olanlara. 
Günlerce, aylarca sürdü bu durum. İnsanlar öldü, lavlar etrafa yayıldı. Saburo ve ailesi çok uzaklara taşınmışlardı ama yine de Fuji’nin sesini duyabiliyorlardı. Oradan savrulan dumanı rüzgar kapılarına kadar getirebiliyordu. 
Küçük Saburo olan biten her şeyden kendini sorumlu tutuyordu. Bir dağın dilini anlamaya çalışması, bir dağla konuşma arzusu belki de Fuji’yi bu hale getirmişti. 
Bu gerçeği kimseye söyleyemedi. Bir süre sonra Fuji sustuğunda Saburo da sustu. 
Saburo, yaşadıklarından sonra kimseyle konuşmadı. Hayvanların, ağaçların dilini de unuttu, insanların dilini de. 

FARKLI BİR HAYAT, BAŞKA BİR DÜNYA

 Reyhan Veske
 
 1. Bölüm: Issızlıkta Bir Hayat
 
 
Bu mağarada neden yaşadığını bilmiyordu. Zaten yaşanacak daha başka bir yer var mı, onu da bilmiyordu. Birkaç büyük ağaç kovuğunda yaşamayı düşünmüştü ama uzanıp yatamıyordu bu tür yerlerde. Mağarası oldukça konforluydu. En azından öyle düşünüyordu. Üstelik dostu olmayan yırtıcı hayvanlara karşı korunaklıydı. Dostu edindiği bir köpek ve zor zamanlarda ortaya çıkan bir peri dışında kimsesi yoktu. Köpeği, yanından ayrılmıyor, tehlikeli zamanlarda ona yardım ediyordu. Peri ise korktuğunda ve karar vermesi gerektiğinde ona yol gösteriyordu. 
Zedes, büyüdükten sonra kendinde bir gariplik hissetmişti. Ne periye benziyordu ne de köpeğe. Üstelik kuşlara ya da zararsız hayvanlara bakıyordu hepsinin kendine benzeyen bir ailesi vardı ama Zedes’in yoktu. Kendisi gibi iki eli ve ayakları olan, dik yürüyebilen ve ellerini kullanarak her şeyi yapabilen canlılar olmalıydı etrafta ama yoktu. 
Zedes bunu düşündükçe sıkıntıları daha da artıyordu. Onun bu halini gören peri durumu anlamıştı. Zedes’e:
-Senin de bir ailen olması gerektiğini düşünüyorsun, değil mi dedi. Biz senin arkadaşınız ama ailen değiliz. 
Zedes:
-Büyüdükten sonra bu eksikliği çok hissetmeye başladım. Sence var mıdır benim ailem, diye sordu. 
Peri, bu sorunun cevabını biliyordu. Gerçekleri olduğu gibi anlatsa Zedes incinebilirdi. Bu gerçeği kabul edebilecek olgunlukta değildi Zedes. Üstelik şöyle bir sorun vardı: Zedes ailesine ya da ona benzeyen birileri ile yaşamaya başlayınca perinin görevi bitmiş olacaktı. Periyi yalnızca Zedes görebiliyordu çünkü. Bir de Zedes’in köpeği.
Yıllar önce bu ıssız doğada bir nehrin kenarında rastlamıştı peri Zedes’e. Yanındaki köpek o zamanlar da vardı ve daha gençti. Zedes’i yırtıcı hayvanlardan koruyor ve ona yiyecek getiriyordu. Zedes buraya nasıl gelmişti, kim getirmiş ya da bırakmıştı, buna dair hiçbir fikri yoktu. Belki ailesi kaybetmişti onu belki de Zedes de bir peri çocuğuydu. Perilere çok benzemese de başka bir açıklaması yoktu bunun. Bunları anlayabilecek yaşlarda değildi Zedes. Peri:
-Seninle uzun bir yolculuğa çıkabiliriz, dedi. Tehlikeli ve uzun bir yolculuk. Belki aileni buluruz ya da ailene dair bir şeyler öğrenebiliriz ancak burası ile vedalaşman gerek. Belki de buraya hiç dönemeyebiliriz. 
Zedes bir süre düşündükten sonra bu fikri kabul etti. Köpeğinin başını eliyle sevdi. Köpeğini de yolculuk boyunca yanında götürecekti. Yanına yiyecek ve giyecek almak gibi bir lüksü yoktu çünkü ne bulursa onu yiyordu ve giysi olarak üzerinde bitkilerden, sazlardan ördüğü bir kıyafet dışında bir şey yoktu. 
Ertesi gün güneş doğmadan peri Zedes’i uyandırdı:
-Yolculuk vakti, haydi gidiyoruz. 
Peri önde, Zedes ve köpeği arkada güneş tepeye dikilineceye kadar  yürüdüler, yürüdeler. Sadece kayalıklar ve bitmek bilmeyen bir yeşil dünyanın içindeydiler. Peri olmasa Zedes hep aynı yerde dolaştıklarını düşünecekti ama peri yolu biliyor olmalıydı. Bir akarsu kenarında dinlenmesi gerekiyordu Zedes’in. Etraftan yiyebileceği bitkileri topladı, dereden su içti. Köpeği kendi başının çaresine bakabiliyor, hayatta kalabilecek kadar avlanabiliyordu. Güneşin sıcak etkisi azaldığında yeniden yola çıktılar. Yalnızca akarsu kenarından yürüyordu peri bu kez. Akşama doğru yaklaştıklarında akarsunun kocaman bir nehre karıştığı yere ulaşmışlardı. Nehrin hemen kenarında değişik bir cisim gördü Zedes. Mağarasına benziyordu ama taştan değildi. Üstelik kapısı, penceresi vardı. İyice yaklaştığında buranın içinde yatabileceğini ve uyubileceğini düşündü. Hatta tekrar mağarasına dönmek yerine burada yaşayabilirdi. Oturabileceği, yatabileceği garip yerler vardı bu şeyin içinde. Etrafı biraz kurcaladığında keskin bir alet buldu. Bununla ağaçları, bitkileri kesebilirdi. Biraz daha bakınca mızrağa benzeyen bir şey daha buldu. Bunların ne işe yaradığını düşünüyordu ki peri:
-Bu nehirde çok büyük balıklar var. Dilersen bu aletlerle balık avlayabilir ve değişik bir ziyafet çekebilirsin kendine. Hatta köpeğin için de iyi olur bu, dedi.
Zedes birkaç başarısız denemeden sonra kocaman üç balık avladı. Mağaradan ayrılırken yanına ateş almamıştı. Ateşin sönmesi ya da olmaması onun için çok büyük bir dertti. Bazen saatlerce ateş yakmak için yeniden uğraşıyordu çünkü ancak odunları birbirine sürterek ya da yıldırım düşmüş bir yerlerden ateş elde edebiliyordu. 
Balıkları çiğ de yiyebilirdi ama pişirmek istedi. Bu sırada peri:
-Burada ateş için çaba sarf etmene gerek yok, dedi. 
İçinde bulundukları yerde bir çekmece gösterdi ve oradaki küçük çubukları kullanabileceğini anlattı. Biraz nemli de olsa bir kutu kibrit vardı burada ve kibritlerin yarısı ateş yakma çabasıyla boşa gitmişti. Tam Zedes vazgeçecekti ki kibritlerden biri yandı. Bu, büyük bir olaydı Zedes için. Hiç bu kadar kolay ateş yakmamıştı. Kocaman bir ateş yaktı dışarıda ve balıkları pişirdi. Köpeğinin de kendisinin de karnı doymuştu. Hava kararmıştı, bu yeni mekana girerek derin bir uykuya daldı Zedes. 
Günün ilk ışıklarıyla uyandığında hayli mutluydu. Dün yediği balıkların lezzeti halen aklındaydı. Biraz daha burayı kurcalamak gerektiğini düşündü. Büyük bir sandığın içinde değişik şeyler buldu. Bunlar kolları, bacakları olan kıyafetlerdi. Birkaçını acemice üzerinde denedi. Çok mutlu olmuştu. Biraz değişik kokuyordu bu giysiler fakat önceki giydiklerine göre çok güzeldi. Peri, onu bu halde görünce sevindi:
-Kıyafetlerin çok yakışmış, dedi. Sonra da dünden beri konakladığı bu şeyin aslında küçük bir gemi olduğunu söyledi. Yıllar önce terk edilmiş ve kimi yerleri kırılmış, çürümüş, paslanmış bir gemi. 
Zedes, burada sonsuza kadar yaşayabilirdi. Peri, bu kadar çok şeyi nereden biliyordu? Zedes, kendisine dair de başka şeyler bildiğinden şüphelenmeye başladı perinin. Neyse ki yanındaydı onun ve güven veriyordu ama her şeyi anlatmadığı belliydi. Zedes periye:
-Bir süre burada yaşamak istiyorum, dedi. Eğer senin için de sorun yoksa. 
Peri bu fikre sıcak baktı. Köpek ise zaten halinden memnundu. Bir süre etrafı tanımak gerekecekti. Burada yeni bir hayat kurabilirdi. En azından bir süreliğine Zedes, kendisine bir aile bulma fikrini unutmuş gibi görünüyordu. 
 
 2. Bölüm: Arayışa Kısa Bir Mola
 
Devam edecek 

12 Mayıs 2026 Salı

BİR DÜNYANIN ÖNÜNDE

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM    YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK
 
Hızlı hızlı yürüyebiliyordu fakat henüz uçmayı tam olarak beceremiyordu. Zaten kanatları onu taşıyacak kadar büyük değildi. Oysa çok küçük bir gövdesi vardı ancak kanatları gövdesinden de küçüktü. Kabuğunu kırarak dünyaya merhaba diyeli birkaç hafta olmuştu. Dünyaya gözlerini açar açmaz etrafına bakmıştı ve kardeşlerini görmüştü. O zamanlar hiçbirinin uçabileceğini düşünmemişti fakat kardeşleri artık uçabiliyordu kısa mesafeli de olsa. O, uçamıyordu. Uçamadığını gören annesi de hayli tedirgindi onun için. Kardeşleri artık kendi başlarına beslenmeye başlamıştı fakat o, halen annesinin ona yiyecek bir şeyler getirmesini bekliyordu. Aslında yuvadan inecek olsa beslenme sorunu yoktu fakat annesi onları özellikle Limon adlı kediden uzak durmaları konusunda sürekli uyarıyordu. Limon ne demekti bilmiyordu. Bu ismi, bu kediye kim vermişti, bunu da bilmiyordu. Çok düşünmüşler miydi acaba? Bir gün yuvanın kenarından annesi Limon’u gösterdi. Kocaman bir kediydi ve kocaman dişleri vardı. Yalnızca onların yuvalarına bakmıyordu, uçan her şeyle ilgileniyordu. Rengi sarı ve beyaz karışımı bir şeydi. Çok korkunç görünüyordu. Kardeşlerini ve onu bir hamlede yutabilecek kadar büyük bir ağzı ve uzun bıyıkları vardı. Annesi bile korktuğuna göre tehlikeli biriydi Limon. 
Günler geçiyor fakat o sadece zıplayabiliyordu. Bir türlü kanatlarını kullanmayı öğrenememişti. Annesi usanmış gibiydi ona yiyecek bir şeyler getirmekten. Kardeşleri de hiç kardeş gibi davranmıyordu. Hatta zaman zaman şöyle diyorlardı:
-Seninle yumurtadan çıkan herkes artık kendi başına uçabiliyor. Bu ne tembellik Allah aşkına. 
Bu sözler küçücük kalbini perişan ediyordu. Bir şekilde öğrenmeliydi uçmayı. Gece gündüz demeden kanat çırpmaya başladı. Hatta yuvasının dışına da çıkabiliyordu fakat kendini boşluğa bir türlü bırakamıyordu. Aslında onun korkusu biraz da Limon’du. 
O gün sabahın ilk ışıklarıyla yuvadaki herkes havalanmıştı. Bir süre sağa sola baktı ve yeniden uçma provalarına başladı. Ne yaptıysa bir türlü olmuyordu. Üstelik yuvanın dışına da çıkmıştı ve Limon pusuda bekliyordu. Bir tercih yapmalıydı ya uçmayı öğrenecek ya da Limon’a yem olacaktı. Tüm cesaretini topladı ve kendini aşağı doğru bıraktı. Ne yapsa ne etse bir türlü başaramıyordu. Biraz savrularak biraz uçarak çimler üzerine düştü. Neyse ki bir yeri kırılmamıştı. Çimler üzerinde yürümek ayrı bir keyifti. Sevmişti toprağı, yeşilliği fakat ya Limon? Limon görürse, koşup gelirse... Bir süre kendine saklanacak yer aradı ve ardını döndüğü bir anda Limonun kocaman burnuyla karşılaştı. Limon’un bir patisi havadaydı ve kuyruğunu sallıyordu. Yavaşça ona yaklaştı ve kokladı. Bu esnada gözlerini kapatmıştı küçük serçe. Bir süre gözlerini açmadan bekledi. Gözlerini tekrar açtığında Limon halen başucundaydı ama biraz daha sevimli bir eda ile bakıyordu. Tam kaçmayı düşünmüştü ki Limon önüne geçti. Yön değiştirdi fakat Limon yine önüne geçti. Bu esnada annesi durumu fark etmiş olmalı ki biraz yukarıdan uçarak seslenmeye başladı:
-Yavrum sen ne geziyorsun burada? 
-Uçacağım anne, birazdan uçmayı bekliyorum, dedi.
Bu esnada Limon’un kendine zarar vermek gibi bir düşüncede olmadığını da anladı. Toprakta, çimende yiyebileceği şeyler aramaya başladı. Bir türlü yiyecek bir şey bulamamıştı ve annesi tepesinden ayrılmıyordu. Bir kez daha ardına döndüğünde Limon’un ona yiyecek bir şeyler getirdiğini gördü. Limon’un getirdiği şeyler gerçekten de hoşuna gitmişti. Annesi ise yukarıdan durumu hayretle izliyordu. Limon bir süre sonra uzaklaştı ve annesi yanına gelerek onu uçması için teşvik etmeye başladı. Biraz öz güveni yerine gelmişti. Artık daha yükseğe sıçrayabilecek gücü vardı. Birkaç denemeden sonra havalanmayı başarmıştı. Çok kısa bir süreliğine havada kalmıştı lakin yere çakılması uzun sürmedi. Bir daha, bir daha, bir daha... Hiçbir şey değişmiyordu, hep aynı sonuç. Fakat en azından yuvasının yakınındaki bir duvara kadar uçabiliyordu. Önce duvara doğru uçtu. Bu kez çakılmamıştı. Biraz dinlendikten sonra yuvaya uçtu. Nefes nefese kalmıştı fakat çok mutluydu. Artık annesinin ona yiyecek getirmesine gerek kalmayabilirdi. Kendini çok yorgun hissediyordu. Vakit öğleye yaklaşmıştı. Kardeşleri onu  yuvadan izlemişler ve çok korkmuşlardı. Limon’un bu kadar iyi kalpli bir kedi olması onları şaşırtmıştı. Bir süre bütün aile öğlen uykusuna yattı. Uyandıklarında kardeşlerinden biri sordu:
-Anne, Limon neden kardeşimize zarar vermedi. Hani o tehlikeli biriydi?
Annesi bir süre düşündü. Aslında bu sorunun cevabını o da bilmiyordu. 
-Limon’un tok bir vaktine denk gelmiş olabilir diye düşünüyorum, dedi annesi ve ekledi:
-Bir kez sizden birine iyi davranması onun tehlikeli bir canlı olduğu gerçeğini değiştirmez. Belki de kardeşiniz şanslı bir günündeydi. 
Akşama doğru tüm aile yeniden yuvadan havalandı. Bu kez küçük serçe önce duvara indi, sonra yere kondu. Limon ortalarda yoktu. Birkaç denemeden sonra artık uçuyordu hem de tek hamlede yuvaya çıkabilecek kadar uçabiliyordu. Önünde keşfedilmeyi bekleyen büyük bir dünya vardı. Tehlikelerle ve iyiliklerle dolu bir dünya. 

8 Mayıs 2026 Cuma

BİR DE BENDEN DİNLEYİN

Yasin Kesürük

I.
Yorulmak nedir bilmeyen bir yapım var. Gece ya da gündüz hiç fark etmez bana ve sürekli koşarım. Normal yürüyüşüm bile aslında koşmayı çağrıştırır beni görenlere. Yürüyüşümün ve koşuma tarzımın bir asaletin yansıması olduğuna artık ben de inanıyorum. Benden önce benim vasıflarıma sahip biri var mıydı dünyada, zannetmiyorum. Ben bu ırkın en yüce temsilcisiyim. Bu vasfı taşımak da ayrı bir sorumluluk yüklüyor omuzlarıma ancak yapacak bir şey yok. Seçilmiş olan belki de benim. 
Bir masal dünyasından mı çıkıp geldim yoksa bir efsanenin içinden mi? Belki de uzun bir kitabın sayfalarından koşup geldim ama geldim. Nefes nefese gelmedim, kan ter içinde gelmedim ama geldim. Çatlarcasına koşmadan geldim. Geldiğim gibi de kendimi bu yaylanın efendisi olarak buldum. Rengime ve asaletime bakarak beni şef ilan ettiler. Aslında beni şef ilan edenleri gördüğümde buna itiraz etmemem gerektiğini de gördüm çünkü onlardan farklıydım. Yüksek bir dağ başındaki kar üzerine güneş vurduğunda nasıl yansırsa öyle bir beyazlığım vardı. Bir göl ya da ağır akan bir ırmağın kenarında gördüm ilk kez kendi yansımamı ve ben bile şaşırdım görüntüme. Geldim işte, buradayım. Bu yaylanın en yüce yerinde bana benzeyenlerle geçiyor hayatım. 
Bazen birileri alıp götürse de şefi olduğum sürüden birilerini
Şimdiye kadar kimsenin beni götürmeye gücü yetmedi. 
Zaman zaman azalsa da sayımız
Bu yayla bizim yaylamız. 
Ben böyle yaşayıp gideceğimi zannediyordum ta ki onu görünceye kadar. Onu karşımda görünce önce bana ne kadar benzediğini fark ettim. Beyaz saçlarıyla, beyaz sakalıyla ve onurlu duruşuyla bana benzeyen bir şeyler vardı onda. Kaçmak istemedim önünden. Arkadaşça yaklaşıyordu, sürüden birilerini götürmeye gelen diğerlerine benzemiyordu. Belki de bu yüzden bana yaklaşmasına izin verdim. İyice yaklaştığında onun korkulacak biri olmadığına dair inancım daha da pekişti. O bir dosttu, bunu seziyordum. Ben de onun dostuydum bunu hissediyordum. Böyle başladı her şey. 
Artık şefliği bırakıp yeni bir yoldaşla hayata devam etmeye başlamıştım. Onu sırtımda taşımak benim için yük değil, keyifti. Onun bilgeliğinden bana yansıyan bir cesaret vardı ve bu asaletimle birleşince kendimi daha iyi hissediyordum. Olmam gereken yerde olduğumu biliyordum. Kimsenin girmeye cesaret edemediği ormanlara onunla girdim. Kimsenin yürüyemeyeceği kadar uzun yolları onunla yürüdüm. Farklı bir ruh vardı onda. Büyüleyici bir ruh. Belki de büyülenmiştim, kendimi kaptırmıştım o ruhun sonsuzluğuna. Bıraktığım yaylayı düşünmüyordum bile, bıraktığım arkadaşlarımı da düşünmüyordum çünkü büyük ve tehlikeli görevlerin eşsiz yoldaşıydım. 
Belki farkında olmadan bir tarih yazıyorduk, belki farkında olmadan bir efsanenin içinden geçiyorduk. Kitaplara siniyordu belki adımlarımın sesi dört nala. Bir kahramanın yanında başka bir kahraman gibi sayfalarda yer aldığımı biliyordum. Gölgeyele, diyorlardı bana. Çocuklar beni Gölgeyele olarak rüyalarına çağırıyorlardı. Gençler bana Gölgeyele, diyorlardı ve destan, efsane, mitoloji, tarih seven kişiler beni böyle yazıyordu her yere: Gölgeyele. 
 
II. 

6 Mayıs 2026 Çarşamba

SAKLI GEÇMİŞ

 
Zeynep Ayten 

1. Bölüm

Bu konudan bana daha önce hiç bahseden olmamıştı. Bir fotoğraf bulmuştum aile albümünde. Aslında daha önce de görmüştüm bu fotoğrafı fakat dikkatimi çekmemişti. Bu fotoğraftaki kişinin kim olduğunu çok merak ediyordum. Bütün albümü taradım ancak bu fotoğraftan başka bir fotoğraf yoktu bu yüze ait. Dikkatle baktığımda bana ne kadar benzediğini fark ettim bu yüzün. Evet, bu fotoğraf olsa olsa kardeşime aitti. Bir kardeşimin olduğundan kimse bahsetmemişti ama bu kesinlikle benim kardeşimdi. Bu benzerliğin başka bir açıklaması yoktu. Belki de kaybolduğu için varlığı benden saklanan bir kardeşim vardı.  Önce aile büyüklerine sordum bu resmin kime ait olduğunu ama kime sordumsa geçiştirdi bu resme dair soruları. Hatta bir ara ziyarete gittiğim akrabaların resim albümlerinde de aradım bu fotoğraftaki kişiyi ama nafile... Bir fotoğraftan başka hiçbir izi olmayan bir kardeş... Buna inandırmıştım kendimi. Bu yüzün sahibi kardeşimdi ve bu kardeşten kimse bana bahsetmemişti. Ölmüş müydü kardeşim? Belki... Ölmüş olsaydı büyük ihtimalle ondan bahsederlerdi. Evet, kesinlikle bu fotoğraftaki yüz, kaybolan kardeşimin yüzüydü.
Kardeşimin hikayesini mutlaka öğrenmeliydim. Bunun için dünyanın diğer ucuna bile gidebilirdim. Onun hikayesini öğrenmek için yıllarımı feda edebilirdim. Tek fotoğrafına her bakışımda sanki benden bir yardım bekler gibiydi gözleri. Sanki bana ulaş, der gibiydi yüzü. Bu fotoğraf beni kendine çağırıyordu zaman zaman. Fotoğraf önümdeyken gözlerimi kapatsam bile fotoğraftaki bakış, öylece kalıyordu zihnimde. 
Madem akrabalardan fayda yoktu, başka bir yol bulmalıydım. Eski arkadaşlarım, eski komşularımız... Kardeşimi tanıma ve onun hikayesini bilme ihtimali olan herkese ulaşmalıydım. İşe en baştan başlamalıydım: Çocukluğumun geçtiği mahalleden. Ailemden, akrabalarımdan öğrenemediğim şeyleri eski komşularımızdan öğrenebilirdim. Bir pazartesi sabahı erkenden bu mahalleye gittim. Çok değişmişti her yer. Eski binalar, yerini yeni ve çok katlı yapılara bırakmıştı. Neredeyse tanıyamayacaktım mahalleyi. Neyse ki tüm binalar yıkılmamıştı. Kocaman binalar arasında halen çocukluğumdaki haliyle bana tebessüm eden müstakil ve bahçeli evler vardı. Uzaktan eski evimizi gördüğümde içimde tuhaf bir şeyler hissettim. Burada gerçekten yaşamış mıydım yoksa bir rüyada mı görmüştüm bu mahalleyi, bu evi? Eğer burada yaşamamış olsam her şey bu kadar tanıdık ve sıcak gelebilir miydi? Her şey çok tuhaftı. Eve yaklaştıkça içimde hem bir ürperti hem de bir sıcaklık duyuyordum. Bu evde kaç yıl yaşamıştık, kaç bayram geride bırakmıştık. Kardeşim ne zaman kaybolmuştu? Kafamda sorular dönmeye başlamıştı bile. Bu esnada evin bahçesinin tahta kapısının önüne gelmiştim. Kilit yoktu kapıda. Kapının koluna uzandım. Boyaları dökülmüştü kapının ve kapı kolunun. Gıcırtıyla kapıyı araladım. Bahçemiz, canım bahçemiz... Artık bahçe gibi değildi burası. Ağaçlar kurumuş etrafta kocaman dikenler yükselmişti. Evimiz eski bir film karesi gibi duruyordu karşımda. Buraya kayıp kardeşimin izini sürmeye gelmiştim fakat bir anda zaman makinesine binmiş ve geriye dönmüş gibiydim. Eve girmeden bir süre bahçede oyalanmak iyi bir fikirdi. Cebimdeki fotoğrafı çıkardım ve bir yandan fotoğrafa bakarken bir yandan da evimize, bahçeye, etraftaki binalara bakıyordum. Kaç dakika durdum bahçede bilemiyorum. Bir süre sonra bahçe kapısı sessizce aralandı ve yaşlı bir teyze şaşkınlıkla bana baktı:
-Bu bahçede ne arıyorsun evladım, sahipleri yıllar önce göçtü buradan.
-Tanır mıydın sahiplerini teyzeciğim, diye sordum.
-Tanımak da ne demek, onlar bizim en sevdiğimiz komşularımızdı, dedi yaşlı kadın. 
Galiba aradığım kişiyi bulmuştum. Kardeşimin benden saklanan hikayesini belki de bu teyze biliyordur, diye düşündüm. Benim bu evde oturan ailenin çocuğu olduğumu söylersem gerçekleri bana anlatmayabilirdi. O yüzden eski bir arkadaşımı aradığımı söyledim ona. Bu mahallede oturan ama yıllardır görmediğim çocukluk arkadaşımı aradığımı söyledim. Tam arkadaşımın adını soruyordu ki buna fırsat vermeden cebimdeki fotoğrafı uzattım teyzeye:
-Aradığım arkadaşımın elimde yalnızca bu fotoğrafı var. 
Yaşlı kadın fotoğrafı eline aldı ve uzun uzun baktı. Sonra dönüp benim yüzüme baktı:
-Bu çocuğu hatırlıyorum, dedi. Bu evde oturan ailenin çocuğu. Zaten tek çocukları vardı ama adını unuttum senelerdir görmeye görmeye. Şimdi kocaman delikanlı olmuştur. 
-Bu çocuğun kardeşi ya da ağabeyi yok muydu teyze, dedim. Emin misin?
-Buradan göçtükten sonra kardeşi dünyaya geldiyse bilemem ama burada sadece üç kişilik bir aileydi yaşayan. 
Teyze mahallenin eski halini ve eski komşuları anlatmaya başlamıştı. Apartmanlar yapıldıktan sonra mahalleye taşınanların hiçbirini tanımadığından dert yanıyordu. Gençliğini anlatıyordu, eski komşuluk ilişkilerinden bahsediyordu. Bir süre sonra öğlen namazını kılmadığını ve eve gitmek zorunda olduğunu söyleyerek yanımdan ayrıldı. Bana da buralarda fazlaca dolaşmamam gerektiğini söyledi. 
Yaşlı kadın bahçeden çıkar çıkmaz evin kapısına doğru yöneldim. Kapının açık olmayacağını düşünüyordum ama kapı açıktı. Şaşırmıştım bu duruma. İçeri girmeli miydim yoksa dönmeli miydim? Hem çok tanıdık geliyordu ev hem de çok yabancı. Çocukluğum burada mı geçmişti yoksa burasını bir rüyadan veya film sahnesinden mi hatırlıyordum? Kapıdan içeriye adım attığımın farkında bile değildim. Bir başkasının evine izinsiz girmişim gibi bir mahcubiyet zihnimi zorluyordu. Belki de kendi evimiz diye başka birinin evine girmiştim. Belki bizim evimiz yıllar önce yıkılmıştı. Sırf birazcık tanıdık geliyor diye bir evin bahçesine, ardından da içine girmek büyük bir düşüncesizlikti. Kapıyı kapatıp koşarak buradan uzaklaşmak istiyordum ama ayaklarım beni bir oda kapısının önüne götürmüştü bile. Gayriihtiyari odanın kapısını açtım. Duvarda eski bir takvim vardı ve eski bir aile fotoğrafı. Üç kişilik bir aile fotoğrafıydı bu. İyice yaklaştım ve fotoğrafa baktım. Annem, babam ve ben. Düşündüm, bu fotoğrafı da daha önce hiç görmemiştim. Bana benziyordu fotoğraftaki çocuk ama kardeşime de benziyordu. Kayıp kardeşime... Yanımdaki fotoğrafı çıkararak bu fotoğrafın yanına koydum. Evet, bu fotoğraftaki ben olmayabilirdim. Bu fotoğraftaki çocuk, kayıp kardeşime benziyordu. Onun bir fotoğrafını daha bulmuştum sonunda. Artık bu fotoğraftakinin kim olduğunu sorduğumda geçiştiremezdi ailem, mutlaka bir açıklama yaparlar, diye düşünüyordum. Fotoğrafı da yanıma alarak hızla evden ayrıldım. Burada belki de başka fotoğraflar da bulmam mümkündü. Diğer odalara, çekmecelere, dolaplara ve sandıklara bakmam lazımdı ama bugün değil. 

2. Bölüm
Bulduğum fotoğrafı annem ve babama gösterdim fakat bana cevap vermek yerine bu fotoğrafı nereden bulduğumu sordular bana. Eski mahallemize, evimize gittiğimi söyleyemezdim. Açıklama beklerken açıklama yapması gereken kişi konumuna düşmüştüm ve soğuk bir de konuşmaya maruz kalmıştım. Bana bir daha bu fotoğrafla ve geçmişle ilgili soru sormamı tembihlemişlerdi. Onlar, kendilerince konuyu kapattıklarını düşünüyorlardı oysa konu daha da derinleşmişti. Kesinlikle benden saklan bir şeyler vardı ve tavırlarıyla bunu kabul etmiş görünüyorlardı. Etrafımdaki herkes sözleşmiş gibiydi. Bir gerçeği benden saklıyor gibilerdi. Kayıp kardeşimi hatırlamak ve konuşmak bile istemiyorlardı sanki. O eve yeniden gitmeliydim ve gerçekleri ortaya çıkarmalıydım. Birdenbire yabancılaşmış gibiydim her şeye ve herkese. Sanki eski evden üzerime, ruhuma ve zihnime sinen bir şeyler vardı. O evde beni çağıran bir şeyler vardı. İlk kez bu eve değil de o eve ya da başka bir yere ait olduğum hissini yaşamaya başlamıştım. Bu his beni bir yandan tedirgin ediyordu fakat isteyerek kapıldığım bir şey değildi bu. O eve yeniden gitmeliydim, bütün çekmecelere, dolaplara, sandıklara bakmalıydım. Yıllardır bahçe kapısı bile açılmayan bir ev nasıl bu kadar temiz kalabilirdi ki? Her şey yerli yerindeydi ve toz bile yoktu etrafta. Bir şey vardı benden saklanan, bir şeyler vardı. Yüzümü yıkasam iyi olacak, diye düşündüm. Yüzümü yıkarken aynada kendimle karşılaştım. Yüzüme, gözlerime baktım bir yabancının yüzüne bakar gibi. Gözlerimin ardında sanki başka biri vardı bana bakan. Yüzümü silerken kendi sesimi duydum:
-Bana ne oluyor?
Bu sırada annem seslendi:
-Kiminle konuşuyorsun?
Yüzümü kuruladım ve odama döndüm. Masamın üzerinde iki fotoğraf vardı bana bakan. Beni kendine çağıran iki fotoğraf. Gözlerimi kapattığım zaman bile gözümün önünden gitmeyen bir yüz. 


3. Bölüm
Sonraki gün tekrardan o eve gitmek üzere yola çıktım. Çıkarken de annem ve babama yakalanıp fazlaca dikkatlerini çektim. Nereye gittiğim, orada ne yapacağım, ne kadar süre orada duracağım gibi onlarca sorudan oluşan mini bir soruşturmayı atlatmak pek de kolay olmadı. Ellerinden gelse beni odama kilitleyecekler ve bu meseleyi unutana kadar bir daha dışarı çıkarmayacaklardı. Onlarca bahane üreterek -bir ara akraba ziyaretini bile araya kattım- bir şekilde evden çıkmayı başardım. Hatta peşimden gelme ihtimallerini de düşünerek bir süre etrafta dolanıp daha sonra eski eve gitmek üzere yola çıktım.
Bu sefer öncekinden farklı olarak ayaklarım geri geri gidiyordu sanki. Bu sefer nereye gideceğimi bilmeme rağmen yol neredeyse iki, hatta belki üç-dört, kat uzamıştı. Tekrardan aynı yolları gittim, aynı bahçede bekledim, aynı kapıyı açtım ve tekrar aynı odaya girdim. Bunların hepsi aynıydı, tek fark içimde garip bir his vardı. Korku muydu? Hayır. Endişe miydi? Belki. Bir süre hareket bile etmeden etrafa bakındım ve bu esnada düşündüğüm şeyler sadece evime geri dönmekle ilgiliydi. Bu düşünceleri susturdum, birkaç adım atarak dün aldığım resmin yerine baktım. Şimdi boş olan yerine…  Burada uzunca süre bekledim, düşüncelere daldım. Kardeşimle alakalı, ne yapmam gerektiğiyle alakalı ve eğer doğruysa bu sırrı neden benden sakladıklarıyla alakalı onlarca düşünce aklımdan geçti. En sonunda koşarak evden çıkmak ve buraya bir daha gelmemek, yollarını unutmak fikri aklıma geldi. Şimdi elimde iki seçenek vardı: Ya buradan çıkıp bu sırrı tarihe gömecek ve hayatıma birkaç gün önceki gibi gelişigüzel şekilde devam edecektim ya da bütün riskleri göze alıp kendimi bu sırrı çözmeye adayacaktım. Bu seçenekler için de uzunca bir süre düşündüm. Birincisi kolaydı ve hemen gerçekleştirebilirdim. İkinci seçenek zor olanıydı ve sonucu belirsiz olanıydı. Hemen gerçekleştiremeyeceğim bir seçenekti bu. Ne kadar zamanımı alacağını bilmediğim bir seçenek...
Kararımı verip önce odadan, sonra evden çıktım. Ama kapıyı kapatmadım. Dışarıda bir süre hava aldım ve bahçede dolaştım. Belki eski anılarımdan onunla ilgili bir şeyler hatırlarım umuduyla zihnimi zorladım. Fakat hiçbir an aklıma gelmedi. Tekrardan eve girdim ve başka bir odanın kapısında durup içeriye göz attım. Duvar kağıtlarından anladığım kadarıyla bu oda benim, belki de kardeşimin, odasıydı. Belki de ikimizin ortak odasıydı burası. Biraz sonra köşede duran eşyaları gördüm ve en öndeki büyük kutuyu odanın ortasına sürükledim. Kutuda eski çocuk oyuncakları vardı. Buna şaşırmamıştım. Oyuncakları kutudan çıkarmaya başladım. Beni şaşırtan şey çoğu oyuncaktan iki tane olmasıydı. İki tane oyuncak araba, iki tane pelüş ayıcık ve daha bir sürü oyuncak... Bu oyuncakları da hatırlamıyordum. Diğer eşyalara bakmak için tekrar o köşeye gittiğimde zemindeki ahşabın gıcırtısıyla aniden arkamı döndüm. Karşımda duran teyze bana kim olduğumu sorgulayan bir bakışla bakıyordu. Kendimi anlatmak için ağzımı açtım ama ne diyeceğimi de bilmiyordum. O sırada teyze konuşmaya başladı.
-Kimsin, kimlerdensin? Bu sahipsiz evde ne işin var? Hırsız mısın?” gibi onlarca soruyu peş peşe sıraladı. Hırsız olmadığım her halimden belliydi oysa. Belki bu teyze bana yardım edebilirdi. Cebimdeki fotoğrafı çıkardım. 
- Çocukluk arkadaşımı arıyorum teyzeciğim. Elimde sadece bu fotoğraf ve bu evin adresi var. Belki onunla ilgili bir şey bulurum umuduyla buraya geldim.
Konuşma bu şekilde uzadı. Bu teyze dün yanıma gelen teyzenin komşusuymuş. Dün benim hakkımda konuştuklarını, bugün de beni bahçede gördüğünü söyledi. Bu teyzeye de sorular sordum fakat beklediğim cevapları alamadım. Teyze bir süre sessizce etrafa baktı benimle. Ara sıra etraftan gözünü çevirip yüzüme bakıyordu. Bir şeyler söyleyecek gibi oluyor fakat sanki kendini susmak için zorluyordu. Ardından benim için yapabileceği bir şeyler olup olmadığını sordu ve evine dönmesi gerektiğini belirterek ayrıldı. Teyze gidince tekrar eşyalara bakmaya devam ettim. Başka bir kutuda da birkaç parça çocuk kıyafeti vardı. Onlara da baktım fakat hepsi benim fotoğraflarımda olan kıyafetlerdi. Yani burada kayıp kardeşimin kıyafeti yoktu. Bu durum biraz kafamı karıştırdı. Benim kıyafetlerim buradaysa onunkiler neredeydi? Başka şeyler bulma umuduyla diğer kutulara da baktım ama onlarda da işime yarar hiçbir şey yoktu. Dışarı baktığımda havanın karardığını gördüm. Sanırım çoktan akşam olmuştu, zamanın nasıl bu kadar hızlı geçtiğine bir anlam veremedim. Artık çıkmalıydım. Eve geç gitmek hiç iyi olmazdı. Oyuncakları gelişigüzel kutuya doldurdum. Daha sonra bu eski evden çıkıp hızlıca evimin yolunu tuttum. 
Yol boyu yeni düşünceler, yorumlar zihnimde peş peşe sıralandı. Bu sefer elim boş dönüyordum. Bir fotoğrafın bu kadar beni yorması, hayatımı değiştirmesi tuhaf geliyordu biraz. Fakat tuhaf olan benim düşüncelerim değildi, ailemin benden sakladığını düşündüğüm şeylerdi. Henüz bir tercihte bulunmadığımı hatırladım ve kolay olan tercihe doğru zihnim beni çekiyordu fakat kalbim buna razı olmuyordu. Zaten az sonra eve ulaştığımda yaşayacağım küçük kıyametin endişesi de içimi sarmaya başlamıştı. Ne diyecektim aileme? Belki de içimden geçen her şeyi doğrudan doğruya anlatmalı ve onlardan bu soruların tümüne mantıklı birer cevap vermelerini istemeliydim. Bunu benim istemem yerine onların yapması gerekiyordu. Büyük olan onlardı. Saklayan, bir şeyleri geçiştiren de onlardı ve gerçekleri bilmek benim de hakkımdı. Kardeşime ne olmuştu? 
Eve yaklaştığımda adımlarımı küçülttüm ve nefesimi ayarladım. Bir gölge gibi sessizce kapıdan süzülüp odama çıkmalıydım ve sanki hep odamdaymış gibi davranmalıydım. Usulca kapıyı açtım ve ses çıkarmadan odama yöneldim. Mutfaktan yemek kokuları, oturma odasından televizyon sesi geliyordu. Bu, iyiye işaretti. Odama girdiğim anda üzerimde garip bir koku hissettim. Ekşi bir koku. Akşama kadar odalarında dolaştığım evin kokusuydu bu. Kıyafetlerimi değişmem ve elimi yüzümü yıkamam iyi olacaktı. Ben hissettiğime göre bu kokuyu ailem de hisseder, diye düşündüm. Hızla kıyafetlerimi değiştim ve elimi yüzümü yıkamaya geçtim. Ne yaparsam yapayım bu kokudan kurtulamıyordum. Kolonya döktüm, parfüm sıktım fakat nafile... Odam, tıpkı o ev gibi kokuyordu. Koridor, tıpkı o ev gibi kokuyordu. O ev gibi kokmayan tek yer galiba mutfaktı, bunu mutfağa geçtiğimde fark ettim. 
En sevdiğim yemeği yapmıştı annem. Yemeğin kokusu her şeyi unutturmuştu sanki bana. Babam türkü söyleyerek girdi mutfağa. Tam yemeğe başlayacaktık ki buzdolabının üzerinde bir fotoğraf gördüm. Daha önce de görmüştüm bu fotoğrafı fakat hiç dikkatimi çekmemişti. Yemek masasından kalkıp fotoğrafa baktım. Bana çok benzeyen bir yüz vardı fotoğrafta. Annem seslendi:
-Kaç gündür kendi fotoğrafına bakıp duruyorsun. Küçükken de çok sevimliydin şimdi de öylesin. Haydi, yemeğini soğutma. 

Galiba bir tercih yapmam gerekiyordu. Birinci tercih fotoğrafın önünde biraz daha bekleyip düşünmek, ikincisi ise yemeğe geçmek. Kolay olanı seçtim ve yemeğe devam ettim. 

10 Nisan 2026 Cuma

BAŞKA BİRİ

 Ebubekir Çakmak

I. Benzersizliğin Keşfi

Başka çocuklara hiç benzemediğini söylüyorlardı sürekli. Başka çocuklar küçük şeylerle mutlu oluyordu ama o, hiç olmamıştı. Başka çocuklar yemek seçerdi ama o, hiç yemek seçmeyen biriydi. Başka kardeşini kıskanırdı ama o, hiç kıskanmaz aksine çok severdi. Ne zaman yeni birileri gelse evlerine ya da bir düğünde, cenazede birileri görse hep aynı şeyi söylüyorlardı: Bu çocuk başkalarına hiç benzemiyor. 
Henüz dördüncü sınıfa giden bir çocuk, diğerlerinden ne kadar farklı olabilirdi ki? Bazen aynada kendine bakıyordu ama hiçbir fark göremiyordu arkadaşlarıyla kendisi arasında. Mesela boyu Ebubekir’le aynıydı. Saçlarının rengi ise Ferhat saçlarıyla aynıydı. Gözleri Yiğit’in gözlerinin rengindeydi. Peki ama farkı neydi başlarıyla? 
Artık kendisinin başkalarından farklı biri olduğuna neredeyse inanmaya başlamıştı lakin bu farkın ne olduğunu bir türlü bulamıyordu. Annesine, babasına soruyordu benim diğer çocuklardan farkım ne diye. Annesi ve babası tek cevap veriyorlardı: Sen başkasın.
Artık sabahları uyandığından aklında sadece bu mesele vardı yani herkesten farklı olması ve başka olması. Gece uyumadan önce saatlerce düşünüyordu beni diğer çocuklardan farklı kılan özelliklerim neler, diye. Derslerinin diğer arkadaşlarından iyi olması onu farklı kılmıyordu. Konuları çabucak anlaması da onun için bir farklılık değildi. Neydi, onun herkesten farklı olmasını sağlayan şey ne?
Herkeste iki el, iki ayak, iki kulak vardı ve kendisinde de böyleydi bu. 
Herkeste iki göz vardı ve görmeye yarardı, kendisinde de böyleydi. 
Kuşların konuştuklarını kimse anlamazdı, o da anlamazdı. 
Rüzgarın fısıltısını duyar fakat ne dediğini anlamazdı zaten kimse de anlamazdı. 
Başıboş köpek gördüğü zaman irkilirdi ama başıboş köpeklerden arkadaşları da irkilirdi. 
Herkesten onun farklı olmasını sağlayan şey neydi?
Annesine büyük dedelerini sordu, babasına sordu ama diğer dedelerden hiçbir farkları yoktu onların da. En azından anne ve babasının anlattığına göre öyleydi. 
Beşinci sınıfa yaklaşıyordu artık ve yaşıtlarından, arkadaşlarından farklı olduğunu söyleyen insanlar sürekli çoğalıyordu. İlk kez girdiği bir kırtasiyenin sahibi ona bakıp şöyle diyordu: 
-Sen başka bir çocuksun, nerelisin, kimgillerdensin?
Öğretmenleriyle bir müze gezisi yaptıklarında müze görevlisi ona bakmış ve şöyle demişti:
-Sen ne kadar farklı bir çocuksun, nerelisin?
Artık farklı olduğunun söylenmesinden sonra bir de nereli olduğu soruluyordu. Belki de fark buradaydı. Nereli olduklarını biliyordu hatta yaz tatilinde birkaç hafta köyde vakit de geçirirlerdi. Köylerinin diğer köyler arasında farklı bir tarafı, yönü yoktu ki... Köyleri kontların, asilzadelerin, lordların, şehzadelerin yaşadığı ya da yetiştiği bir yer değildi. Olsaydı bilirdi bunu. Köylerinde yalnızca bir cami ve bir okul vardı. Onlar da yeni yapılmış gibiydi. Nereli olduğu çok önemli olmamalıydı. Belki de kırtasiyecinin sorusu üzerinden gitmeliydi: Kimgillerdensin? Kimgillerden olduğunu gerçekten de bilmiyordu. Bunun üzerine yoğunlaşması gerektiğini düşündü. Annesine kalsa Hacalioğlları sülalesindenlerdi. Babasına kalsa Şekeryemezoğlu sülalesinden. Bu iki sülaleden ikisini de tercih etmek istemiyordu ama kimgillerdensin, denildiğinde verecek bir cevabı da olmalıydı. 
Duvarlara bakıyordu, tavana bakıyordu, yüzükoyun yatıp öylece düşünüyordu, farkı neydi başka çocuklardan? Kimgillerden olduğunu adlandıramamıştı, nereli olduğunun çok önemi yoktu. Belki de kendini hiçbir yere ait hissetmemesiydi onu farklı kılan şey. Arkadaşları, akranları hep övünürdü köyleriyle, kasabalarıyla. Hatta sülalesi ile övünenler de vardı. Annesi ve babası da kendi köyleriyle, atalarıyla övünürlerdi. O ise kendini hiçbir yere ait hissetmiyordu. 

DEVAM EDECEK

Ekranın İçindeki

Elif Eslem Şimşek

Telefonumun şarjı o gece yüzde 3’tü.
Ama elimden bırakmıyordum. Saat 02.17 O saatte uyanık olmam için hiçbir sebep yoktu. Ertesi gün okul vardı. Annem üç kere “Yat artık” demişti. “Tamam” deyip ışığı kapatmıştım ama ekran karanlıkta daha parlak geliyordu. O gece odanın sessizliği farklıydı. Normalde evin içinde küçük sesler olur; buzdolabının uğultusu, rüzgârın camı hafif titreştirmesi… Ama o gece ses yoktu. Sanki ev nefesini tutmuştu. Telefonum titredi. Bildirim gelmemişti. Ekrana baktım kilit ekranında kendi yansımam vardı. Ama… bir saniye. Yansıma bir tık geç hareket etti. Ben kaşımı kaldırdım. Yansıma yarım saniye sonra kaldırdı. Kalbim hızlandı. “Işık farkıdır,” dedim. Gözlerim yoruldu herhalde. Parmağımı ekrana koydum. Telefon açıldı. Bildirim yok. İnternet açık. Her şey normal. Ama kamera uygulaması kendi kendine açıldı. Arka kamera değil. Ön kamera. Ekranda yüzüm vardı. Loş, solgun, uykusuz. Bir an kendi gözlerime baktım. O an içime garip bir his düştü. Sanki ekrandaki ben… beni izliyordu. Telefonu kapattım. Bir saniye sonra tekrar titredi. Bu sefer gerçekten bir bildirim vardı.
Bilinmeyen Numara: “Seni görüyorum.”
Boğazım kurudu. Hızla odaya baktım. Kapı kapalı. Dolap kapalı. Pencere kapalı. “Saçma,” dedim. Arkadaşlarımın şakası olabilir. Mesajı açtım. Tek bir fotoğraf vardı. Kalbim göğsümden çıkacak gibi oldu. Fotoğrafta benim odam vardı. Yatağım, masam, dolabım ve ben. Yatağın  üzerinde oturuyordum. Elimde telefon vardı. Fotoğraf, tam o an çekilmiş gibiydi. Ellerim buz kesti. Odayı tekrar taradım. Kamera? Gizli bir şey? Ama nasıl? Mesaj tekrar geldi.
“Arkanı kontrol et.” Yavaşça başımı çevirdim. Kapı kapalıydı. Ama kapının altından hafif bir ışık sızıyordu. Koridor ışığı yanmıyordu normalde. Annemle babam uyurken her yer karanlık olurdu. Yatağımdan kalkamadım. Bedenim sanki bana ait değildi. Telefon yine titredi.
“Geç kalıyorsun.”
Ekran bir anda karardı. Şarjım yüzde 1. Tam kapatacağım sırada ön kamera yine açıldı.Bu sefer ekranda sadece ben yoktum. Arkamda, kapının önünde bir gölge vardı. Net değildi. İnsan gibi ama değil gibi. Nefesim kesildi. Yavaşça arkamı döndüm. Kapının önünde kimse yoktu. Tekrar ekrana baktım. Gölge bir adım daha yaklaşmıştı. Çığlık atmak istedim ama sesim çıkmadı. Telefon elimden kaydı, yatağa düştü. Ekran hâlâ açıktı. Ekrandaki ben ayağa kalktı. Ama ben kalkmamıştım. Ekrandaki ben, kameraya yaklaştı. Gözleri… tamamen siyahtı. Ve fısıldadı:
“Yer değişiyoruz.” Telefon kapandı. Oda zifiri karanlık oldu. Bir saniye… iki saniye… Sonra bir şey hissettim. Yatağın üzerinde değildim. Soğuk, cam gibi bir yüzeydeydim. Hareket edemiyordum. Karşımda… odam vardı. Ama camın arkasından bakıyordum. Bir ekranın içindeydim. Odamda biri duruyordu. Benim yüzümle. Annemin sesi geldi koridordan:
“Gece yine telefona mı baktın? ”O “ben”, sakin bir sesle cevap verdi:
“Yok anne. Erken uyudum.”
Sabah okula gitti. Arkadaşlarımla konuştu. Güldü. Ama gözleri hep donuktu. Ekran parlaklığı gibi yapay bir ışık vardı bakışlarında. Ben ise karanlık bir boşlukta, camın arkasından izliyordum. Bazen telefon açılıyor. Ön kamera açılıyor. O an kısa bir anlığına dünyayı görebiliyorum. Ve yeni bir yüz görüyorum. Uykusuz. Ekrana çok yakın. Yansımasına dikkat etmeyen. Eğer bir gece telefonuna baktığında yansıman bir saniye geç hareket ederse… Şarjın azsa… Ve saat 02.17’yi gösteriyorsa… Telefonu bırak. Çünkü birileri yer değiştirmek için bekliyor olabilir.

9 Nisan 2026 Perşembe

PASAPORT

 Metehan Darıcı
 
Çocukluğundan beri hep bir bisikletim olsun istemişti fakat bir bisikleti hiç olmamıştı. Aslında çocukluğunda bir bisiklet alabilecek kadar ekonomileri iyiydi fakat ailesi şiddetle bu isteğini reddetmişti. Oysa tüm akranları yaz tatilinde bisikletle sürü halinde geziyorlardı. Hatta pikniklere gidiyorlar, maçlara bisikletlerle geliyorlardı. Bir de her bisikletin havalı bir kilidi vardı. Çoğunlukla şifreliydi bu kilitler. 
Artık bir araba alabilecek yaştaydı ve arabalara ilgisi hiç olmamıştı ama bisiklet alabilirdi. Evet, çocukluğundaki yarım kalan o his yeniden yapışmıştı yakasına. Gece gündüz hep bir bisiklet hayali kuruyordu. Bisiklet alacaktı ama insanlar ona nasıl bakacaktı bisiklet üzerindeyken. Belki bazıları cimri olarak niteleyecekti bazıları ise sağlığına düşkün biri diyeceklerdi. Kendini iş yerine bisikletle giderken hayal ediyordu her gün. Yolun kenarında araçlara el kaldırarak karşıya geçen, sinyali ayağıyla verip aradan sıvışan çılgın bir bisiklet sürücüsü olmanın tam zamanıydı. Artık bu tutkuyla baş edemeyeceğini anlayınca bisiklet bakmaya başladı. Her şey çok değişmişti. On dört yaşındayken arkadaşından ödünç alarak kullandığı bisikletler yoktu artık. Zaten o bisiklet yüzünden ailesi biraz da karşı çıkmıştı bu isteğine çünkü ne fren ne vites ne de sağlam bir direksiyon yoktu o yıllarda. Şimdiki bisikletler son derece teknolojik donanıma sahipti ve konforlu görünüyordu. Müzik sistemi olan bisikletler bile vardı. Bazı bisikletlerin sinyalleri de vardı üstelik. Kısa sürede aradığı bisikleti kafasında belirledi. Ne eski ne yeni bir bisiklet olacaktı bu. Donanım bakımından eksiksiz ama görünüş olarak klasik bir Bianchi. Ara sıra kendine güldüğü de oluyordu çünkü akranları elektrikli arabalar, hibrit araçlar, dizel motorlar bakarken o, oturmuş bisikletlere bakıyordu. Mutlaka bir bisiklet sahibi olmalıydı. 
Birkaç hafta sonra nihayet bir ilanda aradığı özellikleri taşıyan o bisikleti buldu. Üstelik yaşadığı şehirdeydi bu satıcı. Birkaç saat içerisinde iletişim kurdu ve pazarlık bile etmeden bu bisikleti aldı. Evine bisikletle dönecekti. Otobüse artık veda etmenin zamanıydı. Satıcı çok yaşlı biriydi ve bisikletten anlıyordu. Ona satarken bulabileceği en iyi bisikletin bu olduğunu söylemiş ve ona iyi davranırsa bu bisikletle hacca bile gidebileceğini söylemişti. Yaşlılık işte, hacdan umreden başka bir gayesi kalmamıştı belli ki adamcağızın. 
Sonunda bisikletini aldı fakat trafikte kullanmak yerine kaldırımdan sürerek evin yolunu tuttu. Tam evine yaklaşmıştı ki çocukluk hayalleri yeniden depreşti. Bisikletinin bir sepeti yoktu, matarası yoktu. Rüzgarda ya da aşırı sürat yaptığında ses çıkaracak bir maden suyu şişesi yoktu. Reflektör yoktu, çamurluk yoktu. Yolunu değiştirdi ve bisiklet aksesuarı satan bir yerler aramaya başladı. Kısa bir süre sonra bisiklet aksesuarı satan bir yerlere ulaştı. Kaç dükkana uğradıysa hayallerindeki malzemeleri anlatamadı. Sonunda biraz daha modern ve güncel ürünlerle hayalini gerçekleştirdi. Güzel bir matara alarak bisikletinin gövdesine yerleştirdi. Küçük bir müzikçalar alıp direksiyona montajını yaptırdı. Reflektörleri ve çamurlukları da arka tekerleğe yerleştirdi. Artık bisiklete binebilirdi fakat bir de kask neden olmasın, diye düşündü. Küçükken kask takan motorculara hayranlıkla bakardı. Can güvenliği önemli, diye düşündü ve bir de kask aldı. Artık yeni biriydi ve bir bineği vardı. Kaldırımdan gitmenin de anlamı yoktu. Bisikletine atladı ve evin yolunu tuttu. Umduğundan daha kısa sürede evine ulaşmıştı. Çocukça bir mutluluk muydu yoksa gerçekleşmiş bir hayalin hırsı mıydı yaşadığı, bilemiyordu. Evine geldiğinde bisikletini bağlayacak bir kilidinin olmadığını fark etti fakat sorun değildi. Kemerini çıkarıp bisikletini bahçe girişine bağladı. Zaten mahallesindeki herkes onu tanırdı ve şimdiye kadar bir hırsızlık olayı yaşanmamıştı. Bu tedbiri sadece küçük çocuklar için almıştı. Yaramazlık yapıp da birinin bisikletine zarar vermesine dayanamazdı. 
Sabaha kadar birkaç kez uyanıp pencereden bisikletine baktı. Ertesi gün işe gitmek için indiğinde önce kemerini yeniden beline taktı ardından bisikletine atladı. Normalde iş yerine kırk dakikada otobüsle ancak ulaşıyordu fakat iş yerine yaklaştığında henüz beş dakikanın geride kaldığını fark etti. Gözlerine inanamadı. Yarım saat daha bisikletimle gezerim, diye düşündü ve pedal çevirmeye devam etti. Pedal sanki kendiliğinden dönüyordu. Yeni bisikletler bir başka, diye içinden geçirdi. Bu esnada yanındaki bir araçla içten içe yarışmaya başlamıştı ki adamın da kendisiyle yarıştığını fark etti. Kırmızı ışığa geldiklerinde adam durdu ama o devam etti. Neticede motorlu bir araç değildi altındaki. Ha bire pedal çeviriyordu. Etrafındaki araçları bir bir geride bırakıyordu. Bir süre sonra etraftaki araç sayısı azaldı ve yol genişledi. Yalnızca rüzgarın bisikletine çarparken çıkardığı sesi duyuyordu. Tekerleklerin her dönüşünde sanki çocukluğuna gidiyordu. Bazen gözlerini kapatıyor, sonra bir korna sesiyle yeniden açıyordu. Kendine geldiğinde havanın kararmaya başladığını fark etti. Bisikletini durdurmadan matarasını aldı ve biraz su içti. İklim değişmişti sanki. Az ileride bir kalabalık gördü. Yola çıktığından beri ilk kez frene dokunma ihtiyacı hissetti. Bir bariyer vardı uzaktaki noktada. Yavaşlayarak yaklaştı. Üniformasında Bulgaristan bayrağı olan bir görevliye yaklaştı. Ne olduğuna anlam veremiyordu. Görevli bozuk bir Türkçeyle sordu:
-Pasaport nerede?

BÜYÜK FELAKET

 
 Ahmet Emir Koç
 
O gün, önceki günlerden çok farklıydı. Sürekli garip bir şeyler olacağını düşünüyordu. Önce kıyametin kopabileceğini düşündü ama günlerden cuma değildi ve güneş de doğudan yükselmişti. Kıyamet kopmayacağına göre ne olabilirdi ki onu rahatsız eden şey? Bir süre deprem olabilir endişesini taşıdı. Avizelere baktı, eşyalara baktı, masadaki sürahiye baktı fakat deprem de olmuyordu. Bir şey olacaktı ama ne? Yeni bir salgın hastalık mı, yeni kapanmalar mı? Dünyaya çarpma ihtimali olan bir göktaşı mı? Belki de 3. Dünya Savaşı başlayacaktı. Her şey yerli yerindeydi ama içindeki huzursuzluk bir türlü geçmiyordu. Dışarıya baktı, hava güneşliydi. Belki ansızın bir yağmur yağar diye bir süre gökyüzünü izledi, her şey normaldi. Biraz çizgi film izlersem hayat normale döner ve bu hislerden kurtulurum diye düşündü. Sünger Bob iyi bir tercihti. Sünger Bob’da onu cezbeden bir şeyler vardı. Özellikle Patrick’i çok seviyor ve konuşmalarını anlamlı buluyordu. Yaptığı eylemler de çok anlamlıydı. Biraz sonra o meşhur şarkı başlamıştı: Hazır mısınız çocuklar? Hazırız Kaptan!.. Sizi duyamıyorum. Hazırız Kaptan! Oooooo.
O da hazırdı ve Sünger Bob Kare Pantolon başlamıştı fakat bir türlü filme kendini kaptıramıyordu. İzlediği bölümde hiç konuşma yoktu ve hayli mistik görünüyordu. Belki de Buz Devri seyretmeliydi. Hayır, belki de Oyuncak Hikayesi... Yoksa Shrek’in bölümlerinden birini mi izlemeliydi. Bir şeyler olacaktı ve o, televizyon başında çizgi film seçmekle meşguldü. Bunu düşününce yeniden karamsarlığa büründü. Televizyonu kapatacaktı ki haber programlarına bakma ihtiyacı hissetti. Belki de beklediği kötü haber şu anda yayımlanıyordu. Olağanüstü hiçbir şey yoktu haberlerde. Ünlülerin gereksiz olayları, ünsüzlerin saçma yaşamları, kaza haberleri, ekonomi haberleri, tarım haberleri.. Birbirine benzeyen haberler. Birazcık içi rahatlamıştı. Belki de bir yarışma programı izlemeliydi. Yarışma programlarını anlamsız buluyordu çünkü başkalarının kazanıp kaybetmesi umurunda değildi. Sonunda televizyonu kapattı ve oyuncaklarının yanına gitti. Oyuncakları ilk kez gözüne farklı görünüyordu. Sanki ona bir şeyler söylemek istiyorlardı. Sanki ona bir felaketin yaklaştığını fısıldamaya çalışıyorlardı. Hatta bazıları hareket ediyor gibiydi. Oyuncaklarından biraz ürktü ve hepsini sepete doldurup üzerini örttü. 
Bir şey olacaktı ama ne? Belki biraz uyursam kendime gelirim, diye düşündü. Bu kötü düşüncelerden kurtulmanın en iyi yolu uyumaktı. Umarım kabus görmem, diyerek yatağına uzandı. Gözlerini kapattı. Gözlerini kapatır kapatmaz rüyaya dalmıştı. Rüyasında çok güzel bir yerdeydi. Her şey yemyeşildi ve hava güneşliydi. Yeşillikler içinde yuvarlanıyor hatta uçurumlardan kendini bıraktığında uçabiliyordu. Yine kendini bir uçurumun önünde görmüştü ve boşluğa kendini bıraktı fakat bu kez uçamıyordu. Büyük bir sesle uyandı. Yataktan düşmüştü hem de yanı başındaki oyuncak sepetinin içine. Hareket ettikçe oyuncaklar koluna, bacağına, sırtına batıyor; bir türlü sepetten dışarıya çıkamıyordu. Son bir güçle sepeti yana doğru devirip içinden çıkmayı başarabildi. Beklediği şey olmuştu. Bundan daha büyük bir facia olamaz, diye düşündü. Kıyamet değilse de kıyamete yakın bir felaketti yaşadığı. 3. Dünya Savaşı değildi fakat 1. Oyuncak Sepeti Savaşı’ndan kendini güç bela kurtarabilmişti. Oyuncaklarının bir kısmının kırılmış olduğunu gördü. Felaketti bu, çok büyük felaket. 

8 Nisan 2026 Çarşamba

KÜÇÜK MUTLULUK



Kerim Yuvacı

Her zamanki gibi yine canı sıkkındı. Hayattan bezmiş, hiçbir şeyden zevk almıyordu. İzin günündeydi ama çalıştığı günlere bu kadar karamsar başlamıyordu. Yataktan kalktığı anda eli telefonuna gitti hiç kimseden mesaj gelmemişti. Halbuki dün onun doğum günüydü. İnsanlar onu düşünmese de o herkesin doğum gününü kutlamaya özen gösteriyordu.
Belki moralim yerine gelir, dışarı gezmeye çıkayım diye içinden geçirdi. Gezmeye şehrin en bilindik parkına gidecekti. İstemsiz bir şekilde de olsa arabasına bindi. Tıpkı her şey de olduğu gibi işler yine tersine işliyordu. Trafikte zaman geçmiyor üstüne üslük korna sesleri havada uçuşuyordu. Morali düzelsin diye dışarı çıkmıştı fakat kaoslu ortam, moralini daha da bozmuştu.
Güç bela parka ulaştı. Park her zamankinden daha sessizdi. Bu durum hoşuna gitti , çünkü çevresindeki sesler başını şişirmişti. Parkın böyle sessiz olmasının nedeni çalışma saatleri içerisinde gitmiş olmasıydı. Parkta sadece yaşlı amcalar ve spor yapan teyzeler vardı. Temiz bir bank buldu hemen piknik sepetindeki yiyecekleri çıkarmayı düşündü. Sepeti açtığında birde ne görsün! Dalgınlıkla yiyeceklerin olduğu çanta yerine aynı renkte içerisinde tamir malzemelerinin olduğu çantayı almıştı. Birden “Nasıl olur, o kadar yol geldim sonucu bu mu!” Kendisine çok kızdı. “Neyse” dedi.
Bir şekilde zaman geçirmeliydi. Yanında uzamış olan çimleri alet çantasındaki çim makasıyla budamayı düşündü. Hem halka bir yararı olacaktı hem de zaman geçirecekti. Biraz etrafa bakındıktan sonra çimleri budamaya başladı. Çimler o kadar uzamıştı ki içerisinde fidanlar kaybolmuştu. İş nihayet bitti. İş sonunda bir koca torba çöp çıktı. İşi bitirdiği anda yanına bir kedi geldi. İncelediğinde ayağında kocaman bir yara vardı. Hiç ummadığı bir şekilde kediyi sahiplenmeye karar verdi.
Güne binbir dertle başlamıştı ama sahiplendiği kedi onun tüm moralini yerine getirdi. O andan itibaren kedi artık onun en yakın arkadaşıydı.
Artık işten gelince sosyal medyada zaman geçirmek yerine kedisi ile ilgileniyordu. İşten eve geldiğinde tüm yorgunluğunu alıyordu. Kedi adeta ona ilaç gibi gelmişti. Kedi deyip geçme bazen bir hayvan bile insanın moralini düzeltebiliyor.

SAKLI ELMASLAR

Gamze Sena Kuyucu 

“Ne kadar da güzeldi hayat. Ne kadar da yaşamaya değerdi. Şelaleden akan suyun sesi huzur veriyor, etraf yemyeşil olunca doğanın güzelliği katbekat artıyor. Evet, burası bir orman. Hem de hayvanlarla dolu bir orman. Henüz insan denilen avcıların ayak basmadığı, görmediği bir yer.
Acaba insan denilen avcılar neden bu kadar korkutucu? Ellerindeki aletler gerçekten de çok can mı yakıyor, diye düşündü geyik. Son zamanlarda bu soruları düşünüyordu. Aslında cevaplarını biliyordu ama…
Geyik, bu ormana gelmeden önce kendi ormanında arkadaşlarının hepsini kaybetmişti. Sadece bir süreliğine onların yanından ayrılmıştı oysa. 10 bilemedin 20 dakika. Döndüğünde ise o korkunç manzara ile karşılaşmıştı. Birkaç tane insan arkadaşlarını sürükleyerek götürmüşlerdi. Son kez arkadaşlarının yüzüne bakmıştı geyik. Hepsinin gözleri kapanmıştı, yaşam belirtisi yoktu hiçbirinin yüzünde, bedeninde. Durdurmak istemişti insanları. “Onlara dokunmayın, size hiçbir şey yapmadılar.” demek istemişti ama korkmuştu. Yaşamak isteği ağır gelmişti çünkü eğer insanların karşısına çıksaydı onu da öldürürlerdi hem de hiç acımadan.
Bunları düşünmemeliydi geyik. Çünkü bugün çok mutluydu. Yeni yavrusu olmuştu. Ona hayatı tanıtacak, her bildiğini yavrusuna öğretecekti. Uyuyordu yavrusu. Henüz saatler önce doğmuştu. O kadar tatlıydı ki.
Aylardan ilkbahardı. Kış yeni bitmişti. Havalar yeni yeni ısınmaya başlıyordu. Derken bir ses duydu geyik. Bu sesi biliyordu. Bilmek istemiyordu ama önceden yaşadığı ormanda öğretmişlerdi ona bu sesi. Gerildi, hatta korktu. Ses çok yakından gelmemişti. Ama yavrusuyla güvende olacaklarını hissedecek kadar da uzaktan gelmemişti.
Biraz sonra sesin sahibi insanlar gelmişti nihayet. Burayı da bulmuşlardı. Hemen yavrusunu saklamalıydı. Etrafına bakındı. Bir dere kenarındaydı yavrusuyla. Ağaçlar göklere kadar uzanıyordu. Tam ne yapacağını bilmezken bir şey gördü, bu bir mağara olmalıydı. Hemen yavrusunu oraya götürmeliydi.
Yavrusunu mağaranın en iç kısmına götürdü geyik. Son kez yavrusuna baktı. Son kezdi çünkü yavrusuna bir şey olmasını istemediği için insanlar gelirse ilgiyi kendi üzerine çekecekti. Çıktı mağaradan. Sesler giderek yakınlaşmıştı. Bu ses avcıların elindeki aletlerin sesi olmalıydı.
Geyik korkuyla etrafına bakındı. Kimse görünmüyordu. Ta ki o insanı görene kadar. Elinde kocaman bir tüfek vardı. Kaçmaya başladı. Biliyordu, işe yaramayacaktı ama anneydi o. Bir umut koştu. Ardından kulakları sağır eden sesler yükseliyordu. Tam çınar ağacının yanından geçerken…”
-Ya şu belgeselleri izleyince ne anlıyorsun ki? Gene dalmışsın. Hayal dünyanı çok merak ediyorum doğrusu, dedi kuzenim. Aynı zamanda da televizyonu kapattığı kumandayı kanepenin üzerine fırlattı.
-En azından senin gibi saçma diziler izleyip fantastik hayaller kurmuyorum kuzenim. Ve emin ol belgeseller senin yararın için, dedim bende. Az önce belgesel izliyordum ve belgeseldeki bir geyik hakkında hayal kurmuştum. Aslında biraz acıklı bir hayaldi ama olsun.
Alay eden bir ifadeyle bana bakmaya başladı kuzenim. Bakışlarını fark ettiğimde ben de ona dik dik bakmaya başladım. Bakışmamızı ise bize annelik yapan ablamın sesi böldü. Bize annelik yapan diyorum çünkü annem hayatla vedalaşalı yıllar olmuştu. Henüz ben o zamanlar küçük olduğum için annemi hatırlamıyordum. Ama ablam o zamanlar büyüktü. Her şeyi aramızda en net hatırlayan oydu.
-Yemek hazır haydi gelin mutfağa, dedi bağırarak.  
7 kişi yaşıyorduk biz bu evde. Evin giriş kapısının solunda kuzenlerimin odası var. Koridoru geçtikten sonra karşınıza birleşik olan salon ve mutfak çıkıyor. Bizim odamıza ve oturma odasına gitmek içinse salondan geçmek gerekiyor. 
-Tamam, geliyoruz, diye bağırdım ablama karşılık olarak. 
Oturduğum koltuktan kalktım ve sakin adımlarla kapıya yöneldim. Normalde salondaki koltuklar daha rahat ama orada televizyon yok. O yüzden bende hep oturma odasına gelirim. Ardımdan kuzenim de gelmeye başladı. Salona girdiğimde ev hoş bir şekilde yemek kokuyordu. Ablam yemek yapmayı çok sever ve kendisi fark etmese bile çok güzel yemekler yapar.
-Gene döktürmüşsün Ezgi Sultan, dedi Cihangir ağabeyim. 
Ablam, Cihangir ağabeyime teşekkür ederken ev halkı yemek masasında yerlerine oturmaya başladı. Bende her zamanki yerime oturdum.
Ah size ev halkını tanıtmayı unuttum. Hemen tanıtayım.
Ablam; 25 yaşında ve işinde başarılı bir öğretmen. Evle ve hepimizle ilgilenir tıpkı bir anne gibi. 
Alptekin ağabeyim; kuzenlerimden biri. Kendisi polistir. Aslında çok zeki ve yazılım mühendisliğini kazanmıştı ama polis olmak istedi. Biraz içine kapanıktır ama ihtiyacımız olduğunda yanımıza koşanlardan biri de odur. Öz ağabeyim gibi severim ben.
Cihangir ağabeyim; 18 yaşındaki kuzenim. Liseyi yeni bitirdi ve okulların tatil olduğu gün kendisine yeni bir iş buldu. Biraz tembel olsa da enerjik ve kafa dengi bir tiptir. Gitar çalmaya bayılır.
Sedef Duru; benden bir yaş büyük kuzenim. Hazırcevap, anlayışlı ve iyi bir sırdaştır. Kendisi liseye başlayacak ve fantastik bir yapısı var. Fantastik kitap okumayı, fantastik dizi ve film izlemeyi, fantastik hayaller kurmayı ve fantastik oyunlar oynamayı çok sever. Sapsarı saçları ve masmavi gözleri ayrı bir güzellik katıyor yüzüne. 
Evren ve Eflin; bu iki kuzenim kardeşler ve Eflin, Evren’den iki yaş küçük. Evren ise benimle yaşıt. Evren sıkıcı hatta baya sıkıcı bir insandır. Okulun en çalışkan öğrencisi ama hiç de eğlenceli vakit geçirebilecek biri değil. Eflin ise çok tatlı ve enerjik. Derslerinde iyi ve yeni girdiği ortama hemen alışan, herkese kendini sevdiren bir yapısı var. Çok güzel resim çizer ve tahmin edildiği üzere okulun resim kulübünde. Evren ve Eflin yapısal olarak birbirlerine ne kadar zıtlarsa dış görünüş olarak birbirlerine çok benziyorlar. İkisinin de ela renkli gözleri ve gözlerinin renginde saçları var. 
Ve son olarak ben, Ayperi; 14 yaşındayım. Hayvanları ve müzik dinlemeyi çok severim. Derslerim ortanın üzerindedir. Ayrıca hayal kurmaya bayılırım ve yaratıcıyımdır. Simsiyah gözlerim ve aynı renkte saçlarım var. 
Biz hepimiz aynı evde yaşıyoruz ve kardeş gibiyiz. “Aslında neden aynı evde yaşıyoruz? Neden annemiz ve babamız yok?” diye çok sorguladım ve ablama sordum ama hiçbir soruma mantıklı bir cevap alamadım. Tek hatırladığım önceden babaannemin evinde kaldığımız. Sonra ise buraya taşındık ve ablam hepimize bakmaya başladı. Aslında aynı evde neden yaşadığımızı tek merak eden ben değilim. Eflin, Evren ve Duru’da merak ediyor ama ablamgil bize hiçbir şey söylemiyorlar. Zamanı gelince söyleyeceklermiş.
-Biliyor musunuz karşıya yeni komşu taşınmış, dedi Cihangir ağabeyim yerine otururken Evren:
-Eee, bize ne, dedi her zamanki sıkıcı haliyle. 
-Komşu biraz garip diyorlar. O yüzden dedim. Size de iyilik yaramıyor.
-İyilik derken nasıl bir…
-İlk iş günün nasıldı Cihangir, diye sordu ablam Evren’in sözünü keserek. Eğer ablam araya girmeseydi Evren sıkıcı bir şekilde konuştukça konuşurdu. Hepimiz bunu bildiğimiz için ablama teşekkür dolu bakışlarla bakıyorduk. 
-Gayet iyiydi Ezgi Sultan, dedi Cihangir ağabeyim. Bir müzede temizlikçi olarak çalışıyordu. Aslında ilk başta girmek istememişti ama sonra iş iştir diyerek hemen işe girmişti. 
-Temizlikçi bir insanın ilk defa işinden memnun olduğunu görüyorum. Böyle diyor ama en fazla 1 hafta dayanır. 
-Demedi demeyin, dedi Duru tebessüm ederek. Hazırcevap olduğu kadar açık sözlüydü de. Laflarının çoğu ise iğneleyiciydi.
-İnsan işini sevdiği sürece bırakmak istemez. İster doktor olsun ister çöpçü. Ayrıca ben işimi gayet seviyorum. Sevdiğim iş dururken neden başka işlerde çalışayım ki? Değil mi Sedefcik?
-Cihangir ağabey, daha kaç kere diyeceğim sana bana Sedef deme diye. Ben Duru’yu kullanıyorum. Ayrıca şu çok sevdiğin işine girerken ilk başta kabul etmemiştin hatırlatırım, dedi Duru. 
Sedef ismini kullanmaktan sebepsizce nefret ediyordu. Hepimiz bunu bildiğimiz için sesimizi çıkarmıyorduk Cihangir ağabeyim hariç. Cihangir ağabeyim Duru’ya takılmaktan zevk alıyordu.
-Ne güzel işte birinde sıkıldın mı öbürüne geç. Senin kafa yapını hiç anlamıyorum. Ayrıca bende herkes gibi ilk başta önyargılı davranmış olabilirim ama bu işimi sevdiğimi değiştirmez, dedi Cihangir ağabeyim. Konuşurken kahve gözleri ciddi bir havaya bürünmüştü. Çoğu şeyi alaya alıp gözlerinde muzır bir ifade olduğu için gözlerindeki değişimi hemen fark etmiştim.
Duru tam bir şey diyecekti ki Evren:
-Ya ama yemek yiyoruz ya hani. Sussanız mı artık, dedi her zamanki sıkıcı tavrıyla.
-Asıl sen sus abicim. Keyfimizi kaçırma.
Evren’in dik bakışları hemen karşısında oturan Eflin’i buldu. Ardından hemen bakışını yumuşattı. Bize ne kadar ters davransa da Eflin’e kıyamazdı. Tam ağabeydi yani.
-Ya bir yerlere mi gitsek? Evde durmak çok sıkıcı oluyor, dedim istekli bir ses tonuyla. 
Herkesin bakışı bana döndü ve ciddi bir ifadeyle bana bakmaya başladılar.
-Ne oldu? Kötü bir şey mi dedim, diye sordum şaşkınlıkla.
-Peki bu bir yerler dediğin yer nereler acaba benim canım kuzenim, dedi Duru. Bir yerler derken tırnak işareti yapmayı unutmamıştı. Aslında herkes bu soruya vereceğim cevabı biliyordu. Şimdi neden öyle baktıklarını anlamıştım. 
-Hayvanat bahçesi olabilir aslında, dediğimde herkes ciddi bir şekilde bana bakmaya devam ediyordu. Cihangir ağabeyim eğlenen bir ifadeyle:
-Benim çalıştığım müze tam hayvanlarla ve geçmiş çağlarla ilgili Pericik. Tam senlik yani, dedi.
Bunu duyunca yüzümde tatlı bir tebessüm belirmişti. Müze gezmeyi de çok severdim. Özellikle de hayvanlarla ilgiliyse.
-Ya şu kıza Pericik deyip durma. Onun bir adı var, Ayperi. Anladın mı Cihangir abi, dedi Duru.
Tıpkı kendisi gibi başkalarına da böyle denilmesinden hoşlanmıyordu sanırım. 
-Sana ne Sedefcik, bana döndü ve kahve gözleri gözlerime bakmaya başladı Cihangir ağabeyim.  
Ardından bana ithafen devam etti. 
-Rahatsız oluyor musun sana Pericik dememden, diye sordu. 
Cihangir ağabeyim ne kadar umursamaz gibi görünse de böyle şeylere çok dikkat ederdi. Duru’ya “Sedefcik” der orası ayrı ama…
-Yok abicim sen istediğini diyebilirsin. Kötü bir şey değil sonuçta, dedim. 
Cihangir ağabeyim tebessüm etmeye başladı ve Duru’ya imalı bakışlar attı. Duru ise “Siz iflah olmazsınız” der gibi bakıyordu.
-Ya senin çalıştığın müzeye gelelim mi Cihangir abi? Benim de ilgimi çekti, dedi Eflin. 
O da müze gezmeyi seviyordu anlaşılan. Cihangir ağabeyim:
-Valla orası beni aşar Minik. Ezgi Sultan’a sormak lazım, dedi.
Eflin’in, Cihangir ağabeyimin ve benim bakışlarım ablama döndü. Ablam yemeğine hiç dokunmamıştı ve çatalı elinde tutmuş ileri geri hareket ettiriyordu. Kendisinin adı geçince hemen irkildi ve çatalı masaya koyup:
-Efendim, bana mı dediniz, duymadım da dedi.
-Abla sen iyi misin? Sabah da böyleydin. Önemli bir durum yok değil mi, diye sordum. Ablam bugün normalden çok farklıydı ve üzgündü. 
-Yok ablacım dalmışım o kadar, dedi bizi ikna etmek istercesine. 
Hepimiz biliyorduk, ablamda bir şeyler vardı ama daha fazla üzerine gitmedik. Eflin hemen konuyu değiştirdi:
-Ezgi abla benim yarın kulübe gitmem lazım. Benim akrilik boyalarımdan birkaç renk bitmiş de yenisini alabilir miyim, diye sordu. 
Yazın da resim kulübü vardı Eflin’in. Bu evde ablamdan izinsiz hareket edilmezdi Alptekin ağabeyim dışında. O da ablama yapacağı şeyler hakkında danışırdı zaten. Masaya oturduğumuzdan beri hiç konuşmayan Alptekin ağabeyim konuşmaya başladı:
-Ben sana para veririm Eflincim olur mu, dedikten sonra ablama baktı Alptekin ağabeyim. Neden öyle bakıyordu anlamamıştım.
-Teşekkür ederim abicim, dedi Eflin mutlulukla.
Herkes yemeğini yemeye devam etti. Yemek bittikten sonra hepimiz kendi köşemize çekildik. Ablam balkona çıkmış, düşünceli bir şekilde çayını içiyordu. Cihangir ağabeyim ise Alptekin ağabeyimi zar zor ikna ederek oyun konsolunun başına oturtturmuştu. Duru ise yine fantastik dizilerinden birini izliyordu. Evren, bu ay gelen dergisini okuyordu. Ablamla bir dergiye abone olmuşlardı ve her ay eve dergi geliyordu. Dergide hayvanlar ile ilgili kısımlar yer aldığı için arada sırada bende Evren’den izin alıp dergileri okuyordum. Eflin resim çiziyordu. Büyük ihtimalle yarın gideceği kulüp için. Ben ise yatağıma oturmuş, pencereden dışarı bakarak müzik dinliyordum. Evimiz işlek bir cadde üzerinde olduğu için bir sürü insan geçiyor. İnsanları izlemek hoşuma gidiyor. Özellikle de bunu müzik dinleyerek yapıyorsam.
***
-Haydi bir şeyler yapalım, dedi Eflin enerjik bir tavırla. Günler geçmişti ve biz evde boş boş oturmaya devam ediyorduk. Ablam yemek masasında açılan müze konusuna açıklık getirmemişti. Ta ki düne kadar. Dün bizim yanımıza gelmemişti ve müzeye gidebileceğimizi söylemişti. Ama 4 gün sonra gidecektik. Neden 4 gün sonra gidecektik? Sebebini bilmiyorum.
-Cidden ya benim de canım çok sıkıldı, dedi Duru hayıflanarak. 
-Bakın bir oyun oynayalım bu oyunu kaybeden yemekleri yapsın, dedi Cihangir ağabeyim koltuktan heyecanlı bir şekilde kalkarak. 
Bugün işi yokmuş o yüzden evdeydi. Tek düşündüğü ise yemekti. Ablam yaz tatili başladığı için ek bir işe girmişti ve akşam geç geliyordu. Aynı zamanda da çok yorgun oluyordu. Ablamın bu haline üzülüyorum ama elimden hiçbir şey gelmiyor. Cihangir ağabeyim de üzülüyordu ama güzel yemek yiyemiyorum, diyerek işi alaya vuruyordu. 
-Hemen yemek derdine düşüyorsun değil mi Cihangir abi? Şaşırdık mı, hayır, dedi Duru.
-Herhalde yemek derdine düşeceğim Sedefcik. Geçen gün bende işteydim. Zaten o gün en yorucu günlerden biriydi. Eve geldim yemek yok. Ezgi Sultan böyle hayal kırıklığına uğramasın. Zaten o da yorgun oluyor. O Çakma Sherlock da yemek yapmayı bilmiyor zaten, dedi Cihangir ağabeyim. 
-Çakma Sherlock derken, diye sordu Eflin. 
-Herkese saçma sapan şeylerle sesleniyor ya bu da Alptekin ağabeyime sesleniş şekli, dedi Duru Cihangir ağabeyime bakarak. 
-Senin saçma sapan sesleniş şekilleri dediğin şeyden sen dışında kimse rahatsız olmuyor Sedefcik.
-Seni umursamıyorlar ya ondandır, diye karşılık verdi Duru. 
Sanırım yeni bir laf dalaşı başlıyordu. Uzun bir konuşmanın ardından ne yapacağımıza karar verdik. Vampir-Köylü oynayacaktık. Vampirler kazanırsa köylüler hem yemeği yapacak hem de 3 gün boyunca vampirlerin her dediğini yapacaktı. Tıpkı köle gibi. Eğer köylüler kazanırsa da tam tersi. Bugün Alptekin ağabeyim de işe gitmemişti. Evreni ve Alptekin ağabeyimi de zar zor ikna ettikten sonra oyun için gerekli malzemeleri hazırladık ve oyuna başladık. 2 vampir, 3 köylü ve 1 doktor olacak şekilde kartları yazdık. Herkes sırayla kartları seçti ve daire olacak şekilde hepimiz halının üzerine oturduk.
-Ooo şansıma gel, dedi Cihangir ağabeyim sevinçle. 
Bu halini yazmayı unutmadım. Çünkü bu oyunda mimikler de önemliydi.
-Bir susar mısın Cihangir abi? Böyle konuşarak oynayamayız. Yani oynarız da sen her şeyi belli edersin, dedi Duru ciddiyetle. 
Cihangir ağabeyim Duru’ya gözlerini kısarak baktı ve önüne döndü. Ben kartıma baktığımda “vampir” yazısını gördüm. Mutlu oldum ama belli etmemeye çalışarak kartı geri katladım. Kafamı kaldırdığımda herkes birbirini öldürecekmiş gibi bakıyordu. Cihangir ağabeyim bile…
-Eee, ne olacak şimdi? 
Bunu soran Evren’di. Açıklama yapmamıza rağmen hala anlamamıştı sanırım oyunu. Hemen kısa bir şekilde açıklama yaptım. İlk olarak herkes gözlerini kapattı. Sonra vampirler gözlerini açtı. Ben de vampir olduğum için gözlerimi açtım. Öbür ise vampir Evren’di. Hemen birini öldürmemiz lazımdı. Mantıklı düşünecek olursak ilk Duru ölmeliydi. Çünkü bu oyunda iyiydi ve hemen her şeyi fark edecek bir kapasitesi vardı. Başımla Duru’yu işaret ettiğimde Evren başını aşağı yukarı sallayarak beni onayladı. Bende ayağa kalkıp sakince Duru’nun yanına gittim ve ona dokundum. Eğer bu oyunda dokunulan kişi iseniz ya vampirler tarafından öldürüldünüz ya da doktor tarafından kurtarıldınız.
Yerime geçtim ve gözlerimi tekrar kapattım. Sıra doktordaydı ve kimi seçeceğini merak ediyordum. Doktor işini bitirdikten sonra gözlerimizi açtık ve merakla Duru’ya bakmaya başladım. Çünkü ölmemişti. Yani ölmemiş derken öldüğünü belli etmesi için yere uzanması falan lazımdı.
-Nasıl ya kimse ölmedi mi, diye sordu Eflin şaşkınlıkla ve hepimizin düşüncesini dile getirdi. 
-Yani beni öldürmeye çalıştılar ama doktor beni korudu, diye duruma açıklık getirdi Duru. Ardından devam etti. Haydi oylama aşamasına geçelim. Bence vampirlerden biri Cihangir ağabeyim.
-Aaa, çok ayıp, dedi Cihangir ağabeyim. Kınayıcı bir ses tonuyla konuşuyordu. Kınayıcı bir ifadeyle Duru’ya baktıktan sonra devam etti. Bu düşünceye nasıl ulaşıyorsun Sedefcik?
-1, bana bir daha Sedefcik deme. 2, çünkü vampir olduğunu belli ediyorsun. İlk kartları okuduğumuzda mutlulukla karşıladın. Ayrıca gözlerimizi açtığımızda ilk bana baktın. Ölüp ölmediğimi merak etti çünkü dedi Duru bilmiş bir edayla.
-Bence de gayet mantıklı, dedi Eflin. Evren:
-Duru’ya katılıyorum, dedi. 
Cihangir ağabeyim hemen savunmaya geçti:
-İyi de ben her zaman mutluyum ve çoğunlukla gülerim. Hem gözümü açtığımda ilk sana baktım çünkü zaten karşımda oturuyorsun, dedi. Konuşurken çok rahattı.
Ama savunması bize kâr etmedi ve 4 oy ile elendi. Cihangir ağabeyim kâğıdı açıp sert bir şekilde halının üzerine bıraktı ve:
-Sizi kurtarmayı bekleyen bir doktoru kaybettiniz. Şimdi yiyin birbirinizi, dedi ve oturduğu yerden kalkarak koltuğa oturdu.
Oyun böyle devam etti. Benim vampir olduğum ortaya çıkınca elenmiştim ama Evren bu oyunda çok iyiydi. Hatta Duru’dan bile daha iyi. 
Oyun bitince kazanan belli oldu: Evren ile ben. Duru hayıflanarak:
-Nasıl ya? Ben 3 gün boyunca bu ikiliye mi hizmet edeceğim, dedi.Sonra aklına ne geldiyse tebessüm etti ve konuşmaya devam etti. İyi yönünden bakalım neyse ki cihangir ağabeyim kazanmadı.
-Kızım senin benimle uğraşmadığın bir gün var mı, diye sordu Cihangir ağabeyim. Duru ona cevap verirken ben odama geçtim ve kitabımı aldım. Tekrar salona döndüğümde Eflin, Duru, Cihangir ağabeyim ve Alptekin ağabeyim mutfağa geçip yemek yapmaya başlamışlardı. Oyun oynarken baya bir zaman geçmişti sonuçta.
Koltuğa uzanmış kitap okurken mutfakta yemek yapan Cihangir ağabeyimin ve Duru’nun tartışmasını dinlemeye başladım.
-Ya Cihangir abi domates salçası pizzaya doğrudan konur mu? Ver şunu Allah aşkına.
-Niye konmazmış Sedefcik?
-Çünkü hepsini karıştırarak koyacaksın.
-Niye karıştırarak koncakmış?
-Çünkü öyle.
-İyi de niye?
-Ya bilmiyorum. Ezgi ablam bana böyle öğretti, dedi Duru. Bunu biraz duraksayarak söylemişti. Sanırım “Neden karıştırılarak konuyor?” diye düşünüyordu.
-Peki karıştırılarak konur diye bir kural var mı, diye sordu Cihangir ağabeyim. 
-Hayır.
-Bir yerde yazılı olarak geçiyor mu?
-Hayır.
-Daha önce domates salçası doğrudan konmuş bir pizza yedin mi?
-Hayır. Duru, Cihangir ağabeyimin sorduğu tüm soruları ciddiyetle cevaplıyordu.
-O zaman parmaklarını yiyeceksin Sedefcik, dedi Cihangir ağabeyim.
-Ya bunların hepsinin cevabına “hayır” dedim diye bizim pizzaya doğrudan domates salçası katacağımız anlamına gelmiyor, dedi Duru.
-Lütfen biraz susun. Sabahtan beri kafamı ütülediniz. İşe gitsem bu kadar yorulmazdım, dedi Alptekin ağabeyim. 
Bu uyarıdan sonra Cihangir ağabeyim de Duru da sustu. Sessiz bir şekilde yemekleri yapmaya devam ettiler. 
Yemekler hazır olduğunda yemek masasına gittim. Anlaşılan pizzaya domates salçasını öylece koymuşlardı. Gülmeden edemedim. Hepimiz yerlerimize oturduğumuzda ablamın yeri boştu ama oraya da tabak ve çatal koymuştu Eflin.
Ablam eve geldiğinde yorgun ve tok oluyordu. Yani bize “Ben tokum, dışarıda yedim.” diyordu ama. İşe gittiği ilk gün bizi tembihlemesine rağmen biz saatlerce ablamın gelmesini beklemiştik. Ablam bu manzarayla karşılaştığında ise bize baya bir kızmıştı. Bir daha böyle yapmamamız gerektiğini belirtmişti. 
Tam o anda kapı açıldı ve içeriye ablam girdi. Hepimiz şaşırmıştık. Çünkü ablamın iş çıkışına daha iki saat vardı. Ablam eve girdiğinde:
-Selam, dedi heyecanla. Bizim bakışlarımızı gördüğünde ise konuya açıklık getirmek amacıyla konuşmaya devam etti:
-Ya bugün biraz erken çıktım. Neyse ki yemeğe yetişebildim.
-Hoş geldin Ezgi ablacığım, dedi Eflin. 
Ablam masaya oturdu ve sohbet etmeye başladık. Bugün oynadığımız oyundan ve yemekleri kimin yaptığından bahsettik ablama. Pizzayı Cihangir ağabeyimin isteği ile herkes aynı anda yedi. Kötü bir tadı olacağını düşündüm ama hiç de öyle değildi. Gayet güzel olmuştu. Duru’ya baktığımda onun da şaşkınlıkla pizzayı yediğini gördüm. 
-Nasıl olmuş, diye sordu Cihangir ağabeyim yüzünde bir sırıtışla.
-Fena değil, dedi Duru. Ama ses tonundan beğendiği anlaşılıyordu.
Yemek bittiğinde her zamanki gibi yine herkes kendi köşesine çekilmişti. Birbirimizle uğraşırdık ama birbirimizin alanlarına saygı duyardık. Bu bizim için değişmeyen bir kuraldı. 
***
-Ya bu müze çok güzel. Keşke daha önce gelseydik, dedi Eflin. 
Şu anda müzenin 2. Katındaki hayvanların fosillerinin olduğu kısımdaydık. Eflin de benim gibi müzeyi çok beğenmişti. Yanımda Duru, Evren, Eflin ve ablam vardı. Evren pek zevk almasa da bizi kırmayıp gelmişti müzeye. Duru ise ilk baş önyargılı bir şekilde gelmek istememiş ama biz ikna edince gelmeyi kabul etmişti. Şimdi ise fosillere hayranlıkla bakıyordu. 
-Haydi çocuklar müzenin de kapanmasına az kalmış zaten siz Cihangir abinizle eve gireceksiniz tamam mı, dedi ablam. 
Bunu söylerken hep etrafına bakınıyordu. Neden etrafa baktığını anlamamıştım ama ablama karşı gelmedik ve hepimiz müzeden çıktık. Cihangir ağabeyim kapının önünde bizi bekliyordu. Yanına gittiğimizde:
-Haydi eve gidelim çocuklar, dedi aceleyle. Biraz yürüdükten sonra Duru adımlamayı bıraktı ve Cihangir ağabeyime döndü:
-Artık bize ne olduğunu anlatacak mısınız?
GÜNLER ÖNCE
-Ezgi Sultan benim seninle önemli bir konu hakkında konuşmam lazım. Aslında ikinizle konuşmam lazım. Çakma Sherlock seni de burada bulduğum iyi oldu, dedi Cihangir. Balkonda oturan Ezgi ve Alptekin’in yanına gelmişti. Alptekin “Çakma Sherlock” ifadesini duyunca yüzünü buruşturdu ve:
-Başka bir şey bulamadın mı Cihangir?
-Ya bence bu lakap gayet iyi. Hem hırsızlık olaylarını falan çözüyorsun bir dedektif gibi hem de çok zekisin. Tam Çakma Sherlock işte, dedi Cihangir eğlenen bir ifadeyle.
-Neyse önemli bir konu mu var Cihangir? Sen böyle şeyler demezdin, dedi Ezgi ciddi bir ifadeyle.
-Evet önemli bir konu var. Şu karşıya yeni taşınan komşu var ya benim çalıştığım müzeye her gün geliyor. Yani ben çalıştığım her gün o adamı görüyorum. Adam belli yerlerde durup dakikalarca birkaç esere bakıyor. Bir başkasının telefon konuşmasını dinlemek kötü bir hareket biliyorum ama o adamın telefonla konuşmasını dinledim. Eserlerden söz ediyordu. Sizin müzeye geleceğiniz gün için bu iş tamam olacak falan dedi. Ön yargı ile yaklaşmak istemem ama biraz şüphelendim açıkçası. Hırsızlık falan yapmasın bu adam, diye sözünü bitirdi Cihangir. Alptekin heyecanla ayağa kalktı ve Cihangir’in omzundan tutarak onu da ayağa kaldırdı. Ardından:
-Aferin koçum kedi olalı bir fare tuttun, dedi ve hızlıca balkondan içeri girdi. Bir süre sonra da dış kapının sesi duyuldu. 
-Ne oldu şimdi, diye sordu Cihangir şaşkınlıkla. Alptekin’i ilk defa böyle görüyordu. 
-Senin anlattığın adam aylardır Alptekin’in peşinde olduğu adam. O yüzden o kadar heyecanlı, dedi Ezgi tebessümle. Alptekin’i böyle heyecanlı görmek onu mutlu etmişti.
-Şimdi anlaşıldı bizim Çakma Sherlock’un tavırları, dedi Cihangir.
MÜZEYE GİTMEDEN BİR GÜN ÖNCE
Gözlerim duyduğum seslerle yavaşça açıldı. Koltukta uyuyakalmıştım. Etrafıma baktığımda Duru’yu gördüm. Gene fantastik dizilerinden birini izliyordu. Aslında telefonun ses ayarı rahatsız edici değildi ama ben uyanmıştım. Duru uyandığımı görünce telefonun sesini biraz kıstı. Çünkü ben çoğunlukla öyle seslerden rahatsız olurdum.
Yavaşça ayağa kalktım ve mutfağa gittim. Kapıdan içeri girerken ablamın konuştuğunu duydum. Ses mutfağın balkonundan geliyordu. Tam dinleyemedim ama şunu duydum:
-… Halletmemiz lazım. Hem de yarın. Ardından Alptekin ağabeyimin sesini duydum:
-Merak etmeyin her şey tamam. Kaç kere planladım ve kontrol ettim. O yarın elimize düşecek. Ama hala gelmek istediğinize emin misiniz? Size bir şey olmasın tehlikeli bir adamdan bahsediyoruz.
-Merak etme Çakma Sherlock bize bir şey olmaz. Hem bende böyle içinde kötü adam bulunan olayları çok severim. Cihangir ağabeyimin sesiydi. Ne oluyordu? Kötü adamlar da kimlerdi? 
Elim duyduklarım karşısında istemsizce ağzıma gitti. Aklıma kötü şeyler gelmeye başlamıştı. 
-Neyse ben şu planı tekrardan gözden geçireyim. 
Alptekin ağabeyim bunu dedikten sonra sandalye çekilme sesi duydum. Hemen mutfaktan çıktım. Salondan geçip hızlıca oturma odasına, Duru’nun yanına geldim. Belki onun bu şeylerden haberi vardır.
-Duru seninle önemli bir şey konuşmam lazım, dedim koltuğa otururken. Duru izlediği diziyi durdurdu ve beni kısa bir şekilde süzdü. Bir gariplik olduğunu fark etmişti. Uzandığı yerden kalktı ve yanıma oturdu. Meraklı ve endişeli bir ifadeyle bana bakıyordu. Sanki neymiş bu önemli konu der gibi kaşları havalanmıştı. Bende konuşmaya devam ettim:
-Ablamgil son günlerde seninle konuştu mu?
-Hayır, yani konuştular ama uzun bir sohbet olmadı. Ya da senin kastettiğin şekilde. 
-Ben; ablam, Cihangir ve Alptekin ağabeyimi balkonda konuşurlarken duydum. Kötü şeylerden bahsettiler. Bir şeyler olacak Duru. Yarın önemli bir olay olacak ve bunu bizden gizliyorlar. 
Duru düşünceli bir hale büründü ve konuşmaya başladı:
-Hadi Cihangir ve abimgil neyse ne de Ezgi ablam bizden bir şey saklamaz. Dediğin gibi çok önemli bir şey olmalı. Yarın yanlarından ayrılmayalım ve onları bir gözetleyelim. Şimdi gidip sorarak bize bir şey anlatmazlar ve siz küçüksünüz karışmayın tavrına girerler, dedi. 

ŞİMDİ
-Artık bize ne olduğunu anlatacak mısın derken, Neyden bahsediyorsun Sedefcik, diye sordu Cihangir ağabeyim. Saf ayağına yatıyordu ama Duru’nun neyi kastettiğini iyi biliyordu. Eflin ve Evren’e de dünkü olayı anlatmıştık. Uzun bir konuşmanın ardından ise ablamgilin hiç sözünden çıkmayıp son ana kadar onları gözetleyeceğimize karar verdik. Ama bir şey bulamayınca Duru artık dayanamayıp Cihangir ağabeyime sormuştu. 
-Cihangir abi ne olduğunu anlatır mısın lütfen. Biz ne yapmaya çalıştığınızı biliyoruz, dedi Eflin narin sesiyle ve gözlerini kırpıştırıp Cihangir ağabeyime baktı. Bu haliyle çok tatlı ve masum görünüyordu. 
-Bakın çocuklar bu işler tehlikeli. Şimdi sizi eve götüreceğim ve kapıyı kilitleyip evden çıkmayacaksınız tamam mı?
-Neden, diye sordum dayanamayarak.
-Çünkü bugün müzede hırsızlık olabilme ihtimali var ve bu adam daha önce bir sürü hırsızlık yapmış tehlikeli bir adam. Tabi tek başına değil, dedi Cihangir ağabeyim sıkıntıyla. 
-Biz de sizinle gelelim olur mu? Dedi Duru heyecanla. Cihangir ağabeyim hemen başını iki yana salladı:
-Olmaz sizin için çok tehlikeli, dedi. Hepimiz tatlı bir ifadeyle Cihangir ağabeyimin suratına bakıyorduk. 
Cihangir ağabeyim bu halimizi görünce güldü ve:
-Ne yapacağım ben sizinle başımın tatlı belaları, dedi. Ardından da ekledi. O zaman ben bizim Çakma Sherlock’u arayayım da durumu bildireyim.
Hepimiz çok mutlu olmuştuk ve sevinçle Cihangir ağabeyime teşekkür ettik. Eflin, Cihangir ağabeyime sarılmayı eksik etmemişti. Telefondan bir yerlere girdi ve kulağına götürdü. Uzun bir süre bekledik ama telefonu açan yoktu.
-Hay Allah, neden kimse açmıyor ki? Dedi Cihangir ağabeyim düşünceli bir sesle. Neyse biz şimdi müzeye gidelim ben sizi nereye götüreceğimi biliyorum. 
Bunu derken ise telefonunu cebine koyuyordu. Müzenin kafe girişinin olduğu taraflardaydık. Hava kararmıştı ve biraz soğumuştu. Cihangir ağabeyim bize dönerek:
-Çocuklar daha hırsız gelmedi siz burada durun ben bir gidip bakayım, dedi. Elinde ise siyah bir maske tutuyordu. Maskeyi takıp yanımızdan uzaklaştı. 
Aradan 5 dakika geçmeden Duru:
-Ya ben çok sıkıldım haydi gidelim. Cihangir ağabeyim bu zekayla bizi ilk dakikadan unutmuştur, dedi. 
-Hayır, durun, dedim ama üçü de yerlerinde çıkmıştı. Evren:
-Bende sıkılmıştım zaten, dedi. 
Cihangir ağabeyim hangi kapıdan gireceğimizi tarif etmişti ama beni bekleyin demişti. Duru hemen kafe kapısının önünde durdu ve kısık bir sesle:
-Haydi girelim, dedi. 
Kapıyı açmaya çalışırken bir anda sirenler çalmaya başladı ve müzenin arka kısmından bir sürü karaltı çıkmaya başladı.Daha ne olduğunu anlamadan kafamdan yediğim bir darbe ile sendeledim ve gözlerimin önü karardı. Ayaklarım beni ayakta tutmaya yetmiyordu. Yere düştüm ve gözlerim karardı. Yavaşça karanlığa teslim oldum.
***
-Ya siz nasıl böyle bir şey yaparsınız? Ya sizi yanlışlıkla vursalardı. Ne kadar tehlikeli olduğunu bilmiyor musunuz siz ha? Müzeye girmeye çalışmak ne demek? Sizden hiç böyle şeyler beklemezdim, hiç. Özellikle de senden Cihangir nasıl bize haber etmeden çocukları getirip onlara müzeye girmelerini söylersin? Haydi bunlar çocuk bazı şeyleri anlamıyorlar. Ya sen?
-Ya ama Ezgi Sultan nerden bileyim ben bunların bensiz içeri gireceğini, dedi Cihangir ağabeyim. Ardından oturduğu yerden bize döndü ve devam etti. Yani size de aşk olsun iyi ki beni bekleyin dedim.
-Susun şu anda hiçbirinizin sesini duymak istemiyorum, diye bağırdı ablam. Sesi tüm odayı dolduruyordu. Şu anda Alptekin ağabeyimin çalıştığı karakolda ve onun odasındaydık. Hepimiz bir koltuğa sığmıştık ve kafalarımızı yerden kaldırmıyorduk. Artık mermerlerin desenlerini ezberlediğimi fark ettim. Ablam ise ayaktaydı ve hızla bir oraya bir buraya gidip geliyordu. Biz müzeye girmeye çalışırken hırsıza hazırlanan tuzağa biz düşmüştük. Ama ablam çok korkmuştu. Yarım saattir bize kızıyordu. Haklıydı da ne diyebilirdik ki?
Odanın kapısı hızla açıldı ve içeriye Alptekin ağabeyim girdi. Hemen yanımıza geldi ve hepimizi sırayla kontrol etti. 
-İyi misiniz, diye sordu bize. 
Hepimiz aynı anda “iyiyiz” diye cevapladık. Alptekin ağabeyim kızgın bir ifade ile Cihangir ağabeyime döndü ve:
-Sana sormadım lan, dedi sinirle. 
Cihangir ağabeyim koltuğa daha fazla sindi ve:
-Ya ama nereden bilebilirdim? Özür dilerim bir daha sözünüzden çıkmayacağım, dedi suçluluk duygusuyla. Alptekin ağabeyim sinirle bize baktı ve yarım saat de o bizimle konuştu. Çok pişman olduğumuzu söyleyip ablam ve Alptekin ağabeyimden özür diledik. Haklılardı, onları endişelendirmiştik. Hepimiz bir daha böyle bir şey yapmayacağımız hakkında yeminler ettik. Sonunda sinirli halleri gitmişti ve yerini sakinliğe bırakmıştı. Bugün tekrardan anlamıştım. Biz ablamgil için pahalı elmaslardan, eşi bulunmayan mücevherlerden bile daha değerliydik.