-hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
-hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2026 Cuma

GARİPLİK

Ebubekir Çakmak
 
Bayram, onun için üç gün boyunca yaşlılarla vakit geçirmek demekti. Üç gün boyunca yaşlıları ziyarete gelen akrabalara kolonya ve şeker ikram etmek demekti. Yine bir bayram sabahıydı ve meydan muharebesine hazırlanır gibi hazırlanmıştı bayram namazından sonra. Keşke kapıya bir yazı asabilsem diye düşündü. Şöyle bir yazı: Bu evde bayram ziyaretleri sabah 11 ve akşam 8 arası gerçekleştirilir. Böyle bir yazıyı apartman kapısına assa büyük ihtimalle akşam haberlerine bile çıkardı. Bir vakti olmalıydı bayram ziyaretinin. Sabah dokuzda uykulu gözlerle bayram ziyaretine gelen de vardı akşam on birde gelenler de. Üstelik sabah erken ve gece geç saatte gelen misafirler kendilerinin ağırlanmasını isteyen tiplerdi. Kolonya ve şekerle asla yetinmeyip illa yemek de isterlerdi. Artık şundan emindi: Bu insanlar kahvaltı ve akşam yemeğini böylelikle aradan çıkarıyorlardı. Annesi, babası ve kardeşiyle dedesinin evine doğru yürürken bu düşünceler geçiyordu zihninden. Biraz sonra kısa bir bayramlaşmadan sonra kahvaltı yapılacak, ardından annesi, babası ve kardeşi bayram ziyaretleri için buradan ayrılacaktı. O ise dedesi ve ninesine ziyarete gelenlerle ilgilenecekti. Bayram, onun için burada geçecek üç gün demekti. Yıllardır bu durum böyleydi. Nihayet dedesinin evinin kapısının önüne gelmişlerdi. Her şey alışılageldik bir biçimde ilerliyordu. Kısa bir bayramlaşmadan sonra kahvaltı sofrasına geçildi. Zaten ramazan ayı boyunca kahvaltıya hasret kalmıştı ve bir ay aradan sonra yaptığı ilk kahvaltıydı bu. Kahvaltıda çok bir şey yemedi fakat baklava hoşuna gitmişti. Önce kendi tabağındaki tatlıları bitirdi, bir bardak çaydan sonra ninesinin ve dedesinin önündeki tatlılardan da yemeye başladı. Kötü bir niyeti yoktu, onların sağlığını düşündüğü için tabaklarındaki baklavayı bitirmişti. Zaten şeker hastası olan ninesi çok çabuk ölçüyü kaçırabiliyordu. Bir süre sonra annesi ve babası, kardeşini de alarak evden ayrıldılar. 
Dedesi ve ninesiyle başbaşaydı artık. Bir yandan duvardaki saate bakıyor, bir yandan gelen bayram mesajlarına cevap veriyordu. Mesajların bir kısmının toplu halde gönderildiği çok belliydi ve bunlara cevap vermek bile içinden gelmiyordu. Bazı mesajlar da yapay zeka mamulü resimlerden oluşuyordu. Resimlere dikkatlice bakıldığında çok absürt şeyler görünüyordu ama insanlar mutlu oluyordu bu tür mesajları hazırlamaktan ve göndermekten. Yaklaşık bir saat geride kalmıştı ve halen kapı zili çalınmamıştı. Oysa dedesinin onlarca torunundan birileri çoktan gelmiş olurdu bu saatlerde. Uykusu gelmişti ve biraz da midesinde gariplik hissediyordu. O kadar tatlıyı peş peşe yememeliydim, diye düşündü. Önceki bayramlarda da bolca tatlı yemişti fakat herhangi bir sorun yaşamamıştı. Dakikalar ilerliyordu lakin amcalardan halen haber yoktu, teyzelerden de haber yoktu. Hatta komşulardan bile gelen yoktu. Dedesinin ve ninesinin yaşı hürmetine apartmandan da bayramlaşmaya gelen hayli insan olurdu normalde. Dedesi ayağa kalkmış, pencerenin önüne geçmiş dışarıyı izliyordu. Normalde bina kapısından girenleri görür görmez kapıya yönelirdi fakat sadece izliyordu. Demek ki gelen giden yoktu. Ninesinin ise muhtemelen kaçamak şekerlerden dolayı şekeri yükselmiş olmalıydı, uyuklamaya başlamıştı. Şeker ve şekerli gıda yememesi gerektiği halde bayramlarda küçük kaçamaklar yapmayı ihmal etmiyordu ninesi. Hatta bayramlardan birinde baklavayı fazla kaçırdığı için şeker komasına da girmişti. 
Bir gariplik vardı tüm bu olup bitende. Bir gariplik vardı misafirlerin gelmemesinde. Uykusunun gelmesinde de gariplik vardı. Evet, az uyumuştu ama gündüz vakti bu kadar uykusunun gelmesi normal değildi. Dışarıdan araç sesleri, korna sesleri, çocuk feryatları geliyordu fakat bir türlü kapı çalınmıyordu. Sesi gelen çocukları gözünün önünde canlandırıyordu. Şımarık ve ciyak ciyak bağıran çocuklar... Bayram kıyafeti giyinmiş, renkli ayakkabılarla hoyrat hoyrat bağıran çocuklar... Sonra kornaya basan şoförler geldi gözlerinin önüne. Bileklerinde gümüş zincirli kocaman tespihler bulanan insanlar... Garip müzikleri sonuna kadar açarak kural dinlemeden yolda ilerleyen insanlar... Hepsinin görüntüsü zihninde uçuşuyordu. Kendini toparladı ve telefonunu eline aldı. Bir süre sosyal medyada gezindi, bir süre haberlere baktı. Sivas’ın bayram nüfusunun bir milyonu geçtiğine dair haberler önüne düşüyordu. Şaşırmamıştı bu duruma. Her bayram ve her yaz tatili aynı şeyler oluyordu. İnsanlar başka şehirlerden hatta ülkelerden akın akın Sivas’a geliyor sonbaharla birlikte Sivas’ı terk ediyorlardı. Madem şehri bu kadar seviyorlar, neden başka yerlere göçüyorlardı? Madem göçtüler ve başka yerlerde bir hayat kurdular, neden yeniden Sivas’a gelip hayatı felç ediyorlardı? Etli pide miydi onları çeken, madımak aşı mı, Sivas köftesi mi, pezük turşusu mu? Belki de İstasyon Caddesi için geliyorlardı. Belki Aksu kenarında çay içmek için belki Çerkezin Kahvesi’nde kahve içmek için... Düşündü, bunların hiçbiri geçerli sebep olamazdı. Garip insanlardı Sivaslılar. Kendisi de Sivaslıydı ama bir kez bu şehirden çıksa bir daha zor dönerdi. Sivas’tan ayrılan insanların görüntüleri geliyordu gözlerinin önüne. Turşu bidonlarıyla, peynir küpleriyle, pastırma sucuk paketleriyle terminallerde ve hava alanında koşuşturan insanlar... Onlar koşuşturdukça başının döndüğünü hissediyordu. Telefonu elinden bıraktı ve yeniden saate baktı, vakit neredeyse öğleye gelmişti. Bu esnada lüzumsuz birkaç arkadaşı görüntülü aradı. Yanlışlıkla aramış olacaklarını düşünüp cevap vermedi. Dedesi artık huysuzlanmaya başlamıştı. Bir şeyler söylüyordu ama anlamıyordu dedesinin söylediklerini. Normalde bu saatlerde evde gürültüden durulmaz, ha bire kapı çalınır, ayakkabılar dizilir, gidenler uğurlanır, gelenler karşılanırdı. Dedesi ve ninesi misafirlerle sohbet ederken o da çay ikram eder, sofra kurardı gerektiğinde. Sessizlik git gide büyüyordu. Ninesi de uyanmış, sağa sola bakıyordu. Dedesi daha fazla dayanamadı:
-Bu nasıl bayram böyle anlamadım. Eskiden böyle miydi? Şu kapının beş dakika kapalı kaldığı olmazdı. Elimi öptürmekten ben yorulurdum. 
Ninesi devam etti:
-Dünya değişiyor herif, artık eski bayramlar da yok eski ramazanlar da. Lakin bu bayram bir gariplik var. Yollar mı kalabalık nedir, kimse gelmedi daha. 
Bir ara annesini ve babasını aramayı düşündü. Buraya gelen giden yok, ben eve geçsem olur mu, diye soracaktı fakat alacağı cevabı bildiği için aramaktan vazgeçti. 
Bayramın ilk günü hiç ziyaretçinin gelmemesinin başka bir anlamı daha vardı. İhtimal, bayramın kalan günleri daha da kalabalık olacaktı. Bunu düşündükçe biraz gerildi, daraldı. Dedesinin az önce dışarıya baktığı pencereye doğru gitti. Giderken kendine biraz kolonya döktü, tabaktaki şekerlerden bir tane aldı. Dedesi çikolata aldırmazdı bayramlarda, sadece cam şekerlerden aldırırdı. Şekeri ağzına götürdü ve pencerenin önüne geçti. Sokak çok kalabalık değildi. Evlerin önünde tek tük insan görüyordu. Bir an acaba bugün bayram değil mi diye düşündü. Tıpkı oruca bir gün önce başladığı gibi bayrama da bir gün önce mi başlamıştı yoksa? Böyle bir durum söz konusu olamazdı çünkü ailesi bayram ziyaretindeydi, dedesi ve ninesi ile bayramlaşmıştı. Bugün bayramın birinci günüydü, bu kesindi fakat bu tenhalık, bu çıldırtmaya başlayan sessizlik çekilmez bir yere doğru gidiyordu. Akşam olmuş gibiydi, oturdukları salon önce loş bir görünüm aldı ardından tamamen karardı. Lambayı yakmak için elini duvarda gezdirdi fakat lambanın düğmesini bulamıyordu. Dedesi karanlıkta oturmayı sevmez ve mutlaka ışığı açardı fakat o da açmıyordu ışığı. Her taraf karanlıktı ve kulakları uğuldamaya başlamıştı. Bir yandan eliyle halen duvardaki düğmeyi arıyordu. 
Gözlerini açtığında her yer aydınlıktı. Bembeyaz bir ışık vardı her yerde. Üstelik etrafındaki insanların kıyafetleri de beyazdı. Gözleri kamaştı ve göz kapakları kendiliğinden kapandı. Bir süre sonra yeniden gözlerini açtı. Etrafında insanlar vardı ve kolunda bir serum takılıydı. Gözlerini kısarak etrafı iyice süzdü. Gün boyu bayram ziyareti için beklediği akrabalarının tamamı yan yana dizilmiş ona bakıyorlardı. Başucunda bekleyen sağlık görevlisi annesine ve babasına bir şeyler anlatıyor, sorular soruyordu:
-Ailenizde şeker hastası var mı, kalp rahatsızlığı olan var mı, daha önceden çocuğunuzun benzer bir rahatsızlığı oldu mu?
Annesi ve babası soruları cevaplıyordu fakat o, ne olduğunu anlamamıştı. Gözlerini yeniden kapadı. Bayramın daha birinci günüydü ve iki gün daha geçirmesi gerekiyordu yaşlılarla. Kapı çalınacak ve koşacaktı, gidenlerin ayakkabılarını çevirecek, gelenleri karşılayacaktı. Kimine kolonya ve şeker kimine yemek ikram edecekti. Akşamın bir vakti annesi, babası ve kardeşi bayram gezmesinden dönecekti. Bir eli telefonunu arıyordu, diğer eli duvardaki lamba düğmesi arıyordu.  Bir gariplik vardı tüm bu olup bitende. Bir gariplik vardı misafirlerin gelmemesinde. 

25 Mart 2026 Çarşamba

KAKTÜS



Metehan AKKAYA

    Çöl

    Ben, daha hiçbir şey hatırlamazken çöldeydim. Bir anda oluşmuş gibiydim ancak öyle olsam annem, babam belki de ağabeylerim yanımda olacaklardı. Beni yalnız bırakmazlardı. Bir ses geliyordu. Arkama, önüme, sağıma, soluma her yere bakıyorum ama kimseyi göremiyorum. Boş boş ses duyuyor olamazdım. Acaba annem, babam, ağabeyim veya hiç bilmediğim aile üyelerim olabilir miydi? Sadece yanımda bir kaktüs vardı. Eğer onun konuştuğunu düşünsem arkadaşlarıma, yakınlarıma ve yakın çevreme anlatsam ya hasta olduğumu ya da birilerinin bana şaka amaçlı olarak yapabileceklerini düşündüm o yüzden anlatmamaya karar verdim. Anlatsam dalga geçecek arkadaşlarım bile var. Yakın çevrem o kadar kötü. Ben, onunla konuşmayı denemek istiyordum. Hatta denedim ancak hep aynı şeyleri diyordu
-Skatus… Skatus...
Bu özel gibiydi ama çok sessizdi. Fısıldar gibiydi. Kocaman çölde sadece bir kaktüs vardı. Başka bir ses geliyordu. Gürültülüydü, sanki motor bağırtıyorlardı. Arkama baktım ama hareket edemedim sadece bakabiliyordum. Bir araba vardı uzakta. Hava şartlarına uygun bir araç ve kamyon gibi. Aracın arkasında dorseye benzer bir bölme vardı. Arkasında onlarca kaktüs vardı. Araba bana geliyordu. Korktum kaçmayı denedim ancak felç gibi hareket edemiyordum sadece etrafa dönebiliyordum. Araç yanımda durdu ve önce yanımdaki kaktüsü ve ardından beni aldı. Arabadaki kaktüslerin dikenleri bana batıyor ancak canım acımıyordu. Aralarından biri bana seslendi:
-Hey Katsi burada ne yapıyorsun, senin çoktan dükkânda olman lazım.
-S…s… sen kimsin?
Korkudan kekelemeye başladım, kaktüsle konuşuyordum. Garip ve korkunçtu. Tekrar konuşmaya başladı:
-Saçmalama beni hatırlıyor olmalısın. Kardeş gibiyiz. Sen beni çölde yalnız bırakmamıştın. Nasıl hemen unutursun?
Ben hala korkuyordum. Görmediğim, kaktüslerin arasında olan birisi veya bir kaktüs benimle sohbet ediyordu. Tüylerim diken gibi olmuştu. Ona adını sordum:
-Senin adın ne, sen benim adımın Katsi olduğunu nereden biliyorsun, uyduruyor musun, ben seni neden tanımıyorum?
-Benim adım Katas ve anlamı ailemin geleneklerine göre ölümsüzmüş. Dedim ya ben senin kardeşin gibiyim beni çölde yalnız bırakmadın. Uydurmuyorum. Senin beni tanıman lazım, sonuçta sen beni çölde yalnız bırakmadın. Sorularının cevabı bu şimdi sen söyle sen en son ne yaptın hafıza kaybı falan mı geçirdin niye hiçbir şeyi hatırlamıyorsun benim can sıkıntımı sen düzelttin.
Sonradan aklıma geldi acaba hafıza kaybı mı geçirdim çünkü oluştuğumda aile bireylerim yanımda olurdu. Ben kendimi anlattım:
-Ben daha hiçbir şey hatırlamıyorken oluşmuş gibiydim ancak yanımda kimse yoktu sonra araba geldi beni aldı sonrasını biliyorsun işte
 Anlatmak iyi gelmişti, sonra tekrar:
-Dostum sen kalsat hastalığına yakalanmışsın. Ama merak etme birkaç gün olur sonra geçer, çok nadir bir şekilde insanlarda da görülür ve bazen hep olur. İnsanlarda görülen hastalık daha farklı olur ve bir ömür sürer.
Araba durmuştu ancak şehirler arası bir yolda çölde gider gibi hissediyordum ve zaten hava sıcaktı. Arabanın dorsesinden dışarıya baktım zaten çöldeymişim trafikten dolayı durmuştuk çevirme varmış. Sıra bize gelince korktum yakalanacaktım… çevirme hızlıca geçti ve yakalanmadım şaşırdım ve çok sevindim, yola devam ettik ve çimenli ama solmuş, sararmış çiçeklerle doluydu bir bölgeye gelmiştik. Burası farklı ülkelerin havasını veriyordu. Kendimi kötü hissettim. 
Ancak garip olan bir şey vardı. Şehrin manzarası güzeldi; herkes mutlu değildi. Yanımdaki kaktüslerin birazını alıp çiçekçiye götürdüler. İyi ki beni almadılar. Çiçekçide çalışmak istemiyordum. Ardından tekrar yola koyulduk. Başka bir yere geldik. Bu sefer çimenler diğer yere göre daha da güzeldi sanki her gün sulanıyorlardı. Bu sefer çevirme yerine açık bir kapı vardı ve oradan geçtik. Yeni geldiğimiz ülkenin havası daha iyiydi. Herkes mutluydu, kahkaha atan çocuklar, gülüşen yetişkinler sanki mutluluk ülkesiydi burası. Beni de diğer kaktüsler gibi alıp çiçekçiye verdiler. Ancak ben çiçekçide çalışmak istemiyordum. Yanımdaki Katas hep beni inandırmaya çalışıyordu.

Ülke Macerası

 Katas’a alıştım daha doğrusu diğer kaktüsler hep aynı şeyleri diyorlardı bu yüzden sadece onunla konuşabiliyordum… sonra bir müşteri geldi ve bir tane kaktüs aldı. O “Skatus” demeyi bırakmıştı. Sanki o da konuşmaya başladı “sonunda özgürüm!” diye bağırdı. 
 2. gün:
 2. gün daha sakin geçmişti hatta Katas yanımdan ayrıldı üzüldüm ama tanımıyordum zaten. Yalnız kalmak çok kötü bir histi. Ancak o özgürdü sanırım zaten konuşuyordu…
 5. gün:
 Bugün çiçekçide kavga çıktı. Kavganın sebebi çiçek alan kişinin çiçeğin hemen solduğunu söylemesiydi. Aslında solmamış, sulanmamıştı. Kavga çıkarmak istemeyen çiçekçi bir kaktüs hediye edip kavgayı durdurdu. Uykum gelmişti. Ancak uyuyasım yoktu.
 12. gün:
 Uyandığımda nasıl uyuduğumu anlamadım. Saat 01.43’tü. Başka bir adamın elindeydim korkmalı mıydım bilemedim. Adam beni sevmişti ve seçmişti sanırım demek ki yeni bir evim olabilirdi…

Yerleşim
Beni alan kişi acaba neden aldı. Ben her işi yapan bir temizlikçi mi yoksa bir köle miydim? Evine gittiğimde beni çok güzel bir oyuncu odasına götürdü. Her yer karanlık gibiydi ancak loş bir mor ışık vardı. Beni odada güzel duracak bir yere yerleştirdi. Sanırım kölesi olmuştum. Ya da…

Anlamak
 Her şey birbiriyle uyumluydu. Aslında ben saftım nasıl anlamamıştım. Aklım almıyordu. Ben… ben… kaktüstüm. 

Konuştukça Beliren Hayalet

 
Aden Mira Kartal

Herkes fen bilgisi dersinde küçük bir deney yapmalıydı ve gruplar halinde herkes kendine bir deney planı yapmıştı. Kimileri farklı sıvıları karıştırarak yeni bir sıvı elde ediyordu kimileri de sıvıların içine farklı kimyasal maddeler katarak ortaya çıkan şeyleri rapor etme çabasındaydı. 
Ben tek kalmıştım ve yapacağım hiçbir şey yoktu. Hiçbir düşünce de yoktu kafamda. Önümde üç tane deney tüpü ile öylece bekliyordum. Ne yapacağımı bilmiyordum. Tek isteğim kitap okumaktı ama maalesef fen bilimleri hocası izin vermiyordu. Herkes beşerli gruplar halinde renkli sıvılar oluşturuyordu fakat ben sadece tüplere bakıyordum. Sanırım benim de bir şeyler yapmam lazımdı ve bunu da fen bilimleri hocasının bana doğru gelişinden anladım. Gelmesini bekledim çünkü ne diyeceğini merak ediyordum. Yanıma geldi ve bana bir süre baktıktan sonra dedi ki:
-sen neden bir şeyler yapmıyorsun? Eğer ne yapacağını anlamadıysan sana anlatabilirim. Ne dersin?
Anlatmasına gerek yoktu ben zaten farklı renkte ve şeffaf sıvıları birbiriyle karıştırıp garip bir şey yapacağımızı anlamıştım ve:
-Teşekkür ederim ama gerek yok hocam. Birazdan başlarım, dedim.
Fen bilimleri hocası gülümsedi ve uzaklaştı. Neden birazdan başlayacağımı söylediğimi bilmiyordum ama madem dedim, o zaman başlamalıydım. 
İlk önce önümdeki renklerden hangilerini birleştireceğime baktım fakat hangilerini birleştireceğime karar vermiyordum. Aslında karar vermeyi pek sevmezdim. Çünkü kafamı ağrıtır ve zamanımı boşuna harcardı kararlarım. Bu yüzden hep ne denk gelirse onunla devam ederdim. Zaten denemelerde iki veya dört şık arasında kalınca gözlerimi kapatır, sorunun üzerinde elimi gezdirir ve hangi harf gelirse onu işaretlerdim ya da optik üzerinde kalemimi çeviri ve hangi şıkkın üstüne gelirse onu işaretlerdim. Aslında bu yöntemleri uygulayınca 10 sorunun 8 tanesini doğru yapardım. Aslında şimdi bunları anlatmayı da çok gereksiz buluyorum ama anlatasım geldi ve anlattım. Zaten sabah uyanıp alarmını kapatmaya üşenip de sonsuza kadar bu sese maruz kalmamak için alarmı kapatan birinden ne beklenirdi ki?
Neyse sanırım artık deneye başlamam gerekiyor. Sıvıları seçmek istemediğimden içimden ilk geçeni uyguladım yani hepsini birleştirmeyi. Ne kadar koyacağımı bilmediğim için de hepsini bir tane tüpe boşaltmaya başladım. Sırasıyla koyduğum renkler şunlardı: sarı, mavi, yeşil, kırmızı, pembe, mor, turuncu, (Aslında turuncu olup olmadığımı pek anlayamadım ama hem içimde pek sarıyı hissetmediğim için hem de 9 farklı tüpten biri olduğu için böyle dedim.) lacivert, kahverengi. İçine şeffaf iki madde daha koydum. Sonucunda siyah gibi görünen ama aslında koyu yeşil olan bir madde ortaya çıktı. Belki birazdan patlar diye düşünmüştüm ama patlamadı. Biraz hayal kırıklığına uğradım ama daha dikkatli bakınca sanırım bu hâlinden memnundum. Tam elime almış incelerken yanımdaki sırada oturan bir arkadaşım bir anda bağırmaya başladı:
-Hocam, yanımdaki iksir yapmış. Kesin bizim içeceklerimize koyup zehirleyecek. Hep bizden kurtulmak istediğini biliyordum. Bu sefer gerçekten çok ciddiyim. Kesin sonumuz geldi. Hemen okuldan atılmasını istiyorum.
Bu çocuk neden bu kadar psikopattı? Onu dövmeyi hep istemişimdir ama okul kuralları ve kendi etik kurallarım nedeniyle onu dövemiyordum. Bu kurallar neden olmak zorundaydı? Bana gıcıklık yapanları hemen yere serer ve ona cezasını verirdim ve bana bir daha sataşmak istemezdi. Kendi kendime koyduğum kuralları da tutmak zorundaydım zira bir keresinde bana ukalaca davranan birine cevabını vermiştim ama bana tutanak yazmışlardı. Eğer bana yazdılarsa o çocuğa da tutanak yazmaları gerekliydi. Kendisi kaşınmıştı ve düşünmeden davranmıştı. Şimdi bu aklıma gelince fen bilimleri hocasının gözünün önünde bu çocuğu fena dövesim gelmişti ama kendime hâkim oldum ve ona şunu söyledim:
-Çok fazla çizgi film izlemişsin. Eğer sana vurursam esnek bir madde olduğun için biraz yamulup eski hâline mi döneceksin?
Tabii çocuğun başkalarına pek tahammülü yoktu. Bu yüzden pek önemsemezdi. Bu cümleyi söyleyince herkesin bana baktığı hissine kapıldım ve kafamı kaldırınca aslında birkaç kızın yaptığı pembe maddeye baktıklarını ve birkaç erkeğin ise 100 lirasına iddiaya girmiş bir arkadaşının koyu mavi maddeyi içmesini merakla bekleyen çocukları gördüm. Yanımda oturan vatandaşın, kimse tarafından önemsemediğini görünce bana yan gözle baktığını gördüm. Aslında dürüst olmak gerekirse hissettim ve bu hisse kapıldığım anda yüzüme bir vatan gülüşü yayıldı. Sanırım bugün ilk defa gülümsemiştim.
Ders bitmişti ve herkes dışarı çıkmaya başlamıştı fakat ben yerimde oturmuş, çantamda kitabımı arıyordum. O sırada aklıma yanımdaki çocuğun bana verdiği o şahane fikir geldi ama acaba sadece onunkine mi koysaydım? Doğrusu çok komik olurdu. Yani daha doğrusu suyunun içine sıvımdan koyup o mutlu mutlu suyunu içerken ona suyunun içine zehir attığımı söyledikten sonra bütün dersi “ambulans çağırın yoksa burada can vereceğim” diye bağırarak kaynatması çok komik olurdu ama sadece küçük bir damla renkli su koymuş olurdum. 
Ben bunları düşünürken çoktan zil çalmıştı ve ben ise bir teneffüsümü kitapsız geçirmiştim. 
Son derse giriyorduk. Okuldan çıkmamız için sadece 10 dakika kalmıştı. Bu dersimizin bitmesi ve eve gitmemiz için 10 dakika boyunca dua edecektim. Çünkü zaman x2 hızla ilerliyordu ama pazartesi günleri bu taktik işe yaramıyordu. Zaten herkes pazartesi gününde bir iş olduğunu bana söylerdi ve ben de bu konuda diğerlerine katılıyordum. 
Yine düşlere dalmıştım ve son ders ise bitmişti bile. Yine herkes dışarı çıkıyordu ve ben de oturuyordum. Neden bu kadar aceleci oluyorlardı?  Servislerinin içinde diğerlerini beklerken sıkıntıdan patlamaya bu kadar mı meraklılardı? Gerçekten fazla merak zararlıymış. Yani benim çıkardığım sonuç bu. 
Eve gidip uyumak istiyordum ama eve gitmem için daha dört kişiyi bırakmamız gerekiyordu. Ne kadar sıkıcıydı. Eve giderken bunları düşünmeme ne gerek vardı ki? Keşke yapacak başka işim olsaydı. En azından kitabımı okuyabilirim fakat böyle uğraştırıcı işlere pek bulaşmak istemiyorum. Aslında okumayı çok istiyorum fakat kitabı çantamdan alıp iki sayfa okuduktan sonra kitabı aldığım yerine koyup da ne yapacaktım ki? İnsanlar nasıl bu işlere bulaşmaya cesaret edebiliyor hiç anlamıyorum ya da bunu anlamaya uğraşmayı pek istemiyorum.  
Benden önceki çocuk ineli üç dakika oldu ve benim inmem için daha iki dakika beklemem gerekiyor. Bu süre içinde ne yapacağımı hiç düşünmem fakat genellikle servisi süren kişi bana farklı farklı sorular sorar. Mesela: 
-Kaçıncı sınıfa gidiyorsun?” 
(Halbuki bunu en az beş kere sordu.) 
-Derslerin nasıl?
 (Sanırım hala “kötü” cevabını almaktan bıkmadı.) 
-Neler izlemekten hoşlanırsın?
(Bu soruyu ben “anime” dedikten sonra suratını ekşitip homurdanmayı ve beni sinir etmekten hoşlandığı için soruyor.) 
-Kaç yaşındasın?” 
(Doğrusu bunu yedinci sınıf olduğumdan çıkarabilmesi gerek.) Bir de klişe sorusu: Adın neydi?  Bana göre bu adam aynı kelimelerin ezberletildiği ruhsuz bir robot ama bu pek de umurumda değil. Zaten hem okul hem de aile işleriyle ilgilendiğimden bunlar beni yeterince ilgilendirmiyor. Şimdi düşününce neden farklı bir servisle gitmiyorum? Önümde daha bir sürü seçenek vardı ama ben adamın ismi biraz komik olduğu için seçmiştim. Yani ismi komik, belki de kendisi de komiktir diye seçmiştim ama sanırım kendini bile güldüremiyor. Belki de komik biri olduğunu zannediyor aynı soruları sorarak. 
Eve gelmiştim. Tam elim yanımdaki koltukta duran çantama uzanmıştı ki diğer elimde bir ıslaklık hissettim. Sanırım okulda yaptığımız sıvıydı bu. Baktığımda sadece kapağının gevşediğini gördüm. Elime iki kere damlamıştı. Sanırım okuldaki çocuğun dediği gibi bir zehir yapmıştım fakat yapmamıştım. Neden böyle bir şey olsun ki? Aslında düşünmeye de gerek yok. Elimi üstüme silip temizleyebilirim. Biraz çok düşündüm ama sonra boş verip elimi sildim ve çantamı alıp servisten çıktım.
Tam merdivenlerden yukarı çıkıyordum ki bir anda durdum ve aklıma serviste ne zaman çantamı çıkardığım aklıma geldi. Ben böyle bir şeyi ne zaman yapmıştım? Hatırlamıyorum. Üşenmemiş miydim? Yaptığıma göre üşenmemişim. 
Bu soruları kendime sorduktan sonra aklıma şu geldi: ben çantamdan garip sıvıyı almıştım. Yoksa çantama koymamış mıydım ama neden elimde bunu gezdirmeye uğraşayım ki? Galiba düşünürken elime almış olmalıyım. Neyse, pek de önemli bir şey değil zaten. Tekrar yerine koyabilirim.
Eve girmiş ve kedimin yanıma gelip beni karşılamasını beklerken ayakkabımı çıkarıyordum. Bugün ne kadar da sıkıcıydı. Sadece fen bilimleri dersinde garip bir şey yapmıştık. O da yeterince heyecanlı değildi ve şimdi düşününce daha da sıkıcı geçmişti günüm. (Sanırım yine çok düşündüm.)
Sabah olmuştu. Okula yine gitmek zorundaydım. Neden okula gidiyoruz ki? Evden de öğrenebiliriz ama olmuyor. Zaten okulda hiç arkadaşım yok ve hiç mutlu değilim. (Başkalarına zarar geldiğinde ya da zorbaladığımda mutlu oluyorum ama onu saymıyorum.) evden eğitim alsaydım ne olacaktı? En fazla göz derecem artar veya sınıftakileri göremezdim. Bunlar da bana göre sorun değildi. 
Okula gelirken serviste bir şey yaşanmadı ama benden sonra servise binen kişi az kalsın üzerime oturacaktı. Servisle gelirken bir tek bu oldu ama okulda nedense biraz daha az fark edildim. Mesela ders başladıktan sonra öğretmen yoklama alırken beni yok yazdı ve buna kimse itiraz etmedi. Hatta yanımda oturan kişi de kafasını çevirip bana bir göz attı ve:
-Öğretmenim eğer şimdi gelmediyse daha gelmez, dedi.
Bunu dedikten sonra bağırarak:
-Öğretmenim ben buradayım, dedim. (Ben bunu derken yanımdaki vatandaşın bana ağzı açık bir şekilde bana baktığına yemin edebilirim)
Öğretmen arkasını dönüp bana garip bir şekilde birkaç saniye baktıktan sonra “tamam” dedi. Çok tuhaflardı ama neyse ki diğer kızlar ve erkekler kendi garip işleriyle uğraşırken bana dikkat etmemişlerdi.
Bu olaydan sonra bir olay daha yaşandı. 
Ben koridorda yürürken bir tane çocuk bana çarptı. Sonra da etrafına iyice baktıktan sonra özür dilemeden korkarak kaçtı. Ne olduğunu çocuk da anlamadı, ben de anlamadım. 
Bu olaydan sonra çocuğu öğretmenlerinin yanında ağlarken gördüm. Bu kadar abartılacak ne vardı ki? Altı üstü bana çarpmıştı. Acaba burnu falan mı acıdı? Ama çok sert çapmamıştı.  Ne yapmıştım? Benim mi suçum? Yoksa kötü kötü mü baktım? 
Aslında sınıfa girişim biraz zor oldu. Yani ben sınıfa girince kimse suratıma bakmadı veya ben yürürken çekilmediler ama ben “Geçebilir miyim?” dedikten sonra beni fark edip bana “Sen ne zaman geldin?” dediler ve çekildiler. Acaba ben mi gariptim yoksa onlar mı bugün farklıydılar. Bence sıkıntı bende çünkü her zaman bende oluyor zaten.
Bugün dikkat ettiğim şey inanların sadece ben konuşunca beni görmeleri olmuştu. Bunun nedeni de sanırım bugün sabah aynadan kendime bakmamamdı. 
Eve giderken az kalsın serviste yine üzerime oturuluyordu ama neyse ki yine burada olduğumu söyleyerek bu kazayı önlemiş olmuştum.
Eve girmek için kapıyı açtığımda kedimin beni uzaktan beni izlediğini gördüm. Neden böyle yaptığını bilmiyordum ama odama girip aynadan kendime baktığımda hiçbir şey göremedim. Biraz daha dikkatli baktığımda gerçekten de yoktum. Ardından biraz şarkı mırıldandıktan sonra hafif hafif belirmeye başladığımı gördüm ve sesimi artırarak söylemeye devam ettim ve tamamen belirdim. Anladığım kadarıyla konuştukça görünüyordum. Bunu ilk düşündüğümde biraz garip gelmişti ama okul konusunda düşününce çok harika bir güce sahip olduğumu düşündüm. Bu yüzden bunu değerlendirmeliydim ve aklıma ilk gelen fikir bu durumu öğretmenlerime bildirip bana evden ders vermelerini istemek olacaktı ve eğer böyle olursa evden ders dinlermiş gibi yapacaktım ama aslından alttan telefona bakacaktım.
Bu fikrimi uygulamak için okula gittiğimde ilk olarak fen bilimleri öğretmenimin yanına gittim. (Çünkü hepsi onun suçuydu ve ilk olarak onun bilmesi gerekiyordu.) Bu durumu söyledikten sonra dedi ki:
-Benim yanımda gel, seni müdürün yanına götürüp söyleyelim. 
Ardından beni kolumdan tutup götürdü. Müdürün yanına gittik ve durumu anlattım. Bana fikrimi sordu ve ben de tasarladığımı söyledim ve hiç düşünmeden “bunu bakanlığa bildirelim” dedi ve beni sınıfa yolladı.
Ertesi gün okula maskeli adamlar geldi ve beni alıp hastaneye götürdüler. Birkaç test yaptılar ve beni evime bıraktılar.
Aradan iki gün geçti ve hala okula gitmemiştim. Bundan birkaç gün sonra Türkiye genelinde karantina ilan ettiklerini duydum. Bunu duyunca artık düşünmemeye karar verdim ve hayatın tadını yanımda kalan doktor benzeri insanlarla geçireceğimi geçireceğimi düşündüm ama umursamadım. Çünkü artık okula gitmeyeceğim.
Keşke böyle düşünmeseydim. Çünkü artık okula gitmek istiyorum, her şeyin eskisi gibi olmasını istiyorum ama artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz.


14 Mart 2026 Cumartesi

RAMAZANDA İNSAN NEDEN DEĞİŞİR

NİL ATEŞ
(Söyleşi)

Yade: Selamün Aleyküm Lale. Nasılsın?

Lale: Aleyküm Selam Yade. Allah’a şükür iyiyim. Ama aklıma takılan bir sorum var.

Y: Bu soruyu benimle paylaşır mısın? Belki cevabını beraber bulabiliriz.

L: Komşum Ali Abi’yi tanıyorsun değil mi? Mahallede ne zaman bir kavga olsa işin içinden hep o çıkıyordu. Sürekli agresif ve gergindi, gereksiz kavgalara giriyordu.

Y: Evet, hatırlıyorum Ali Abi’yi. Peki, ne olmuş? Yoksa hasta mı oldu, bir sıkıntısı mı var?

L: Yok Yade’ciğim. Bildiğim kadarıyla bir sağlık sorunu yok. Ama davranışları çok değişti. Olumsuz yönde değil, olumlu yönde. Geçen gün iki çocuk onunla kavga çıkartmaya çalıştı. Ali Abi de “Ben oruçluyum, ben oruçluyum” dedi. Kimseye kötü bir söz söylemedi, kavgaya girmedi, tartışma yaşamadı. Ama bu nasıl oldu, tam anlayamadım. Ramazan Ayı geldi ve pat diye yeni bir Ali Abi koydular gibi. Geçen gün de huzurevlerine yardımda bulundu; ben de destek oldum.

Y: Ali Abi ve senin adına çok sevindim, huzurevine yardımda bulunmuşsunuz ya. “Kim bir müminin sıkıntısını giderirse, Allah da kıyamet günü onun sıkıntılarından birini giderir.” diye buyurmuş Peygamber Efendimiz. Fakat Ali Abi konusuna gelecek olursak… Benim de biraz kafam karıştı.

L: Bir dakika. Aklıma bir hadis geldi: “Oruç bir kalkandır; sizden biri oruçlu iken kötü söz söylemesin, bağırmasın. Eğer biri ona sataşırsa, iki defa 'Ben oruçluyum' desin.” Peygamberimiz böyle buyurmuştu.

Y: Aklına bin yaşa Lale! Bu tam da durumu yansıtan türden bir hadis oldu. Buradan bazı çıkarımlar yapabiliriz. Peygamberimiz “Oruç bir kalkandır” diyor. Yani oruç bizi kötü sözlerden, kalp kırmaktan, günahlardan koruyor. Tabii, eğer orucumuzu hakkıyla tutarsak bu oluyor.

L: Haklısın Yade. Hadiste “Sizden biri oruçlu iken kötü söz söylemesin, bağırmasın” diyor. Yani oruçlu olan kişinin kötü söz söylemesi, bağırması orucu zedeler. Bu yüzden Ali Abi oruçluyken kimseye bağırmayıp kötü söz söylemiyor olmalı.

Y: Haklısın Yade! Hadisin sonunda da “Eğer biri ona sataşırsa, iki defa ‘Ben oruçluyum’ desin” şeklinde. Ali Abi de öyle yapmış. Onu kızdırmaya çalışan çocuklara böyle diyerek kavga çıkarmaktan kendini korumuş.

L: Çok haklısın. Yani Ali Abi’nin neden Ramazan’da hiçbir kavgaya girmediğini anladık. Ancak… Dedim ya, Ali Abi bir huzurevine yardımda bulunmuştu. Bunun sebebi ne o zaman? Ali Abi normalde karşılıksız yardımlardan hoşlanmaz. Ramazan ayında ne değişti?

Y: Belki de bunun da bir ayette ya da hadiste cevabı vardır. Bir düşüneyim… Aklıma bir ayet geldi: “Ramazan ayı ki, insanlar için hidayet ve doğru yolu gösteren açık deliller vardır; bu ayda iyilik yapanlar daha çok sevap kazanır.”

L: İşte bu çok işe yarar bir bilgi oldu Yade! Bu ayetten birçok şey çıkarabiliriz. “Ramazan ayı ki, insanlar için hidayet ve doğru yolu gösteren açık deliller vardır” diye başlıyor ayet. Demek ki Ramazan ayında normal zamanlara göre daha fazla yol gösterici var, Ramazan ayında doğru yolu bulmak daha kolay oluyor. Bu sayede iyilikler de artıyor.

Y: Haklısın. Diğer kısmında da “Bu ayda iyilik yapanlar daha çok sevap kazanır” diyor. Yani bu ayda yapılan iyilikler daha fazla sevap kazandırıyor. Bu yüzden Ali Abi de sevap işlemeye teşvik olmuş olabilir.

L: Haklısın. Aynı zamanda “Kim bir oruçluyu sevindirirse, onun sevincine ortak olur” diye bir hadis var. Yani oruçlu bir kimseyi sevindirince sen de seviniyorsun. Belki de Ali Abi yaptığı bir iyilikte, yardım ettiği oruçlunun sevincine ortak oldu ve bu sayede iyilik yapmaya teşvik olmuş oldu.

Y: Şimdi bunun da nedenini çözdük! Aslında Ramazan ayı düşündüğümüzden ne kadar büyük bir bereket, ne kadar büyük bir yol göstericiymiş! 11 ayın sultanı diye boşuna Ramazan’ı seçmemişler. Çünkü Ramazan bir sultansa, sevapları ve sevap işleyenleri sultan ettiği için sultan. İnsanları iyiliğe teşvik edip kavgalardan uzaklaştırdığı için sultan.

L: Çok haklısın. İnşallah her insan Ramazan ayında nice sevaplara, nice iyiliklere adım atar. Çünkü iyilik paylaştıkça her eve, her aileye de dokunur. Allah’ım bizi ve tüm müminleri doğru yola ulaştırsın inşallah.

Y: İnşallah Laleciğim. Görüşürüz. Güle güle.

L: Güle güle!

12 Mart 2026 Perşembe

EVİN YOLU

Semih Yılmaz
 
 İlk kez bir ramazan ayını kazasız belasız geride bırakmıştı. İlk kez orucun tamamını tutmuştu. Arkadaşlarından halen ramazanın tümünü tutmayanlar vardı. Hatta hiç oruç tutmayanlar vardı ve derslerin yoğunluğu yüzünden tutamıyoruz, şeklinde bir bahaneleri vardı. Ama o tutmuştu işte tam otuz gün. Şanla şerefle, onurla otuz gün oruç, dile kolay. 
Geçmiş yıllarda yalnızca hafta sonları oruç tutabiliyordu ama bu sene bir cesaret gelmişti kendisine. Orucun son günü içinde garip bir burukluk hissetti. Yeniden oruç tutmak için bir sene beklemek uzun bir süreydi. Bu düşüncesini arkadaşlarına söylediğinde az kalsın dayak yiyecekti. Ramazanın bitmesi onu üzüyordu. Hayatının bir düzene girdiğini hissediyordu ramazanla birlikte. Sahura kalkmak evet zordu fakat sabah kahvaltı yapmasına gerek kalmıyordu. İftarı beklemek zordu ama öğlen yemek sırası beklemekten daha zor değildi. Susuzluk zordu, açlık zor değilse de...
İşte arife günü gelmişti. Bayram olup olmadığı belli bile değildi çünkü bayram tatili ile yarıyıl tatili birleşmişti. Normalde arife günü, yarım gün tatil olur ve bayram alışverişi yapılırdı fakat zaten tatilde oldukları için bayram tatilini hiç hissetmiyordu. Ertesi gün bayramdı. Yani orucun bittiği gün. Yani son iftardı yapılacak olan bu akşam. Yani dün bitmişti son sahur. Üzücü müydü bitmesi ramazan ayının bilemiyordu ama içinde bir burukluk vardı. 
Akşam son iftardan sonra ramazanla veda etmesi gerekiyordu. Ramazanın son gününde genelde çocuklar ve arkadaşları oruç tutardı. Bazılarının şöyle bir alışkanlığı vardı: Ramazanın başında, ortasında ve sonunda oruç tutmak... Bayram öncesi hiç değilse arkadaşlarımla son bir kez görüşeyim ümidiyle çarşıya doğru yürüdü. Yollar insan seliyle doluydu. İnsanlar akın akın çarşıya iniyorlardı. Galiba bayram alışverişi yapmak içindi bunca telaş. Otobüsler, taksiler, yayalar... Her yer insan ve araç kaynıyordu, korna sesleri insan seslerine karışıyordu. Bir an çarşıya inmekten vazgeçmeyi düşündü fakat iyice yaklaşmıştı. Üstelik birkaç arkadaşıyla da haberleşmişti çarşıda Ulu Cami’nin bahçesinde buluşma fikrini. Şimdi bahçeye kendisi gitmezse ayıp olurdu. Sözünde durmamış olurdu. Çaresiz kalabalıklar içinden Ulu Cami’ye doğru yürüdü. Bahçeye ulaştığında büyük bir huzura da ulaşmıştı. Bahçe tenha idi. Kuş seslerini bile duyabiliyordu neredeyse. Çarşının tüm gürültüsü ile arasına bir perde çekmişti. Cami bahçesinin bu kadar huzurlu ve hoş olduğuna daha önceden hiç rastlamamıştı. Banklardan birine oturdu, etrafta tanıdık bir yüz aradı fakat kimsecikler yoktu. Güneş, etkisini göstermeye başlamıştı ve oturduğu banka hafifçe uzanmaya karar verdi. Bir süre de böyle bekledikten sonra bank üzerine uzanmanın güzel bir fikir olacağı hissine kapıldı. Güneş ışığı sadece ışık değil de tatlı bir şey gibiydi. Uzandı ve gözlerini kapadı. 
Uyandığında bir bir hacı emmi vardı başucunda. Hacı emmi soruyordu:
-İyi misin evlat, iftar yaklaştı ve sen öğleden beri burada uyuyorsun.
Gözlerin silerek uyandı:
-İftara kaç ne kadar var hacı emmi?
-Bir hafta var iftara.
Böyle bir cevap beklemiyordu. Bir hafta olur muydu iftara? Yine de doğrulmalıydı. Yüzünü yıkamalı ve kendine gelmeliydi. Şadırvana doğru ilerlediğinde etraftaki kuşların kendisine güldüğünü sezdi. Ciddi ciddi aralarında konuşuyordu kuşlar ve kahkaha atıyorlardı. Şadırvana vardığında musluktan akan suyun garip olduğunu fark etti. Sudan avucuyla bir yudum aldı. Su değildi bu, galiba ramazan şerbetiydi. Birkaç yudum daha aldı. Yüzünü şerbetle yıkayamazdı. Birkaç yudum daha, birkaç yudum daha... Oysa az önce iftara bir hafta olduğunu söylemişti hacı emmi ve oruç olmalıydı. Ramazanın son günü oruç bozmak... Olamazdı böyle bir şey. Gücünün yettiği kadar bağırdı: 
-Olamamaaaaz, ben oruçluyum. 
Bir sarsıntı ile kendine geldi. Başı çok ağrıyordu. Her tarafı uyuşmuş gibiydi. Tepesinde tanımadığı biri vardı. Bu, az önce gördüğü hacı emmiye benziyordu. 
-Güneş çarpmasın yavrum, dedi. Uyuma burda, haydi evine git. 
-İftara ne kadar var hacı emmi?
-Daha iftara ne’tiiin, üç dört saat var. Sen kalk evine git. Güneş çarpmış seni.
Başı dönüyordu ve çok ağrıyordu. Eve doğru yürürken hangi ayda, hangi günde ve saatte olduğunu bile unutmuştu. Oruçlu olmalıydı ama orucun kaçıncı günüydü hatırlamıyordu. Etrafta insanlar sürekli akın akın bir yerlere koşuyordu. Onların bu telaşını anlamakta zorlanıyordu. Neyse ki evin yolunu unutmamıştı. 

7 Mart 2026 Cumartesi

KAKTÜS


Metehan AKKAYA

ÇÖL
    Ben, daha hiçbir şey hatırlamazken çöldeydim. Bir anda oluşmuş gibiydim ancak öyle olsam annem, babam belki de ağabeylerim yanımda olacaklardı. Beni yalnız bırakmazlardı. Bir ses geliyordu. Arkama, önüme, sağıma, soluma her yere bakıyorum ama kimseyi göremiyorum. Boş boş ses duyuyor olamazdım. Acaba annem, babam, ağabeyim veya hiç bilmediğim aile üyelerim olabilir miydi? Sadece yanımda bir kaktüs vardı. Eğer onun konuştuğunu düşünsem arkadaşlarıma, yakınlarıma ve yakın çevreme anlatsam ya hasta olduğumu ya da birilerinin bana şaka amaçlı olarak yapabileceklerini düşündüm o yüzden anlatmamaya karar verdim. Anlatsam dalga geçecek arkadaşlarım bile var. Yakın çevrem o kadar kötü. Ben, onunla konuşmayı denemek istiyordum. Hatta denedim ancak hep aynı şeyleri diyordu
-Skatus… Skatus...
Bu özel gibiydi ama çok sessizdi. Fısıldar gibiydi. Kocaman çölde sadece bir kaktüs vardı. Başka bir ses geliyordu. Gürültülüydü, sanki motor bağırtıyorlardı. Arkama baktım ama hareket edemedim sadece bakabiliyordum. Bir araba vardı uzakta. Hava şartlarına uygun bir araç ve kamyon gibi. Aracın arkasında dorseye benzer bir bölme vardı. Arkasında onlarca kaktüs vardı. Araba bana geliyordu. Korktum kaçmayı denedim ancak felç gibi hareket edemiyordum sadece etrafa dönebiliyordum. Araç yanımda durdu ve önce yanımdaki kaktüsü ve ardından beni aldı. Arabadaki kaktüslerin dikenleri bana batıyor ancak canım acımıyordu. Aralarından biri bana seslendi:
-Hey Katsi burada ne yapıyorsun, senin çoktan dükkânda olman lazım.
-S…s… sen kimsin?
Korkudan kekelemeye başladım, kaktüsle konuşuyordum. Garip ve korkunçtu. Tekrar konuşmaya başladı:
-Saçmalama beni hatırlıyor olmalısın. Kardeş gibiyiz. Sen beni çölde yalnız bırakmamıştın. Nasıl hemen unutursun?
Ben hala korkuyordum. Görmediğim, kaktüslerin arasında olan birisi veya bir kaktüs benimle sohbet ediyordu. Tüylerim diken gibi olmuştu. Ona adını sordum:
-Senin adın ne, sen benim adımın Katsi olduğunu nereden biliyorsun, uyduruyor musun, ben seni neden tanımıyorum?
-Benim adım Katas ve anlamı ailemin geleneklerine göre ölümsüzmüş. Dedim ya ben senin kardeşin gibiyim beni çölde yalnız bırakmadın. Uydurmuyorum. Senin beni tanıman lazım, sonuçta sen beni çölde yalnız bırakmadın. Sorularının cevabı bu şimdi sen söyle sen en son ne yaptın hafıza kaybı falan mı geçirdin niye hiçbir şeyi hatırlamıyorsun benim can sıkıntımı sen düzelttin.
Sonradan aklıma geldi acaba hafıza kaybı mı geçirdim çünkü oluştuğumda aile bireylerim yanımda olurdu. Ben kendimi anlattım:
-Ben daha hiçbir şey hatırlamıyorken oluşmuş gibiydim ancak yanımda kimse yoktu sonra araba geldi beni aldı sonrasını biliyorsun işte
 Anlatmak iyi gelmişti, sonra tekrar:
-Dostum sen kalsat hastalığına yakalanmışsın. Ama merak etme birkaç gün olur sonra geçer, çok nadir bir şekilde insanlarda da görülür ve bazen hep olur. İnsanlarda görülen hastalık daha farklı olur ve bir ömür sürer.
Araba durmuştu ancak şehirler arası bir yolda çölde gider gibi hissediyordum ve zaten hava sıcaktı. Arabanın dorsesinden dışarıya baktım zaten çöldeymişim trafikten dolayı durmuştuk çevirme varmış. Sıra bize gelince korktum yakalanacaktım… çevirme hızlıca geçti ve yakalanmadım şaşırdım ve çok sevindim, yola devam ettik ve çimenli ama solmuş, sararmış çiçeklerle doluydu bir bölgeye gelmiştik. Burası farklı ülkelerin havasını veriyordu. Kendimi kötü hissettim. 
Ancak garip olan bir şey vardı. Şehrin manzarası güzeldi; herkes mutlu değildi. Yanımdaki kaktüslerin birazını alıp çiçekçiye götürdüler. İyi ki beni almadılar. Çiçekçide çalışmak istemiyordum. Ardından tekrar yola koyulduk. Başka bir yere geldik. Bu sefer çimenler diğer yere göre daha da güzeldi sanki her gün sulanıyorlardı. Bu sefer çevirme yerine açık bir kapı vardı ve oradan geçtik. Yeni geldiğimiz ülkenin havası daha iyiydi. Herkes mutluydu, kahkaha atan çocuklar, gülüşen yetişkinler sanki mutluluk ülkesiydi burası. Beni de diğer kaktüsler gibi alıp çiçekçiye verdiler. Ancak ben çiçekçide çalışmak istemiyordum. Yanımdaki Katas hep beni inandırmaya çalışıyordu.
ÜLKE MACERASI
 Katas’a alıştım daha doğrusu diğer kaktüsler hep aynı şeyleri diyorlardı bu yüzden sadece onunla konuşabiliyordum… sonra bir müşteri geldi ve bir tane kaktüs aldı. O “Skatus” demeyi bırakmıştı. Sanki o da konuşmaya başladı “sonunda özgürüm!” diye bağırdı. 
 2. gün:
 2. gün daha sakin geçmişti hatta Katas yanımdan ayrıldı üzüldüm ama tanımıyordum zaten. Yalnız kalmak çok kötü bir histi. Ancak o özgürdü sanırım zaten konuşuyordu…
 5. gün:
 Bugün çiçekçide kavga çıktı. Kavganın sebebi çiçek alan kişinin çiçeğin hemen solduğunu söylemesiydi. Aslında solmamış, sulanmamıştı. Kavga çıkarmak istemeyen çiçekçi bir kaktüs hediye edip kavgayı durdurdu. Uykum gelmişti. Ancak uyuyasım yoktu.
 12. gün:
 Uyandığımda nasıl uyuduğumu anlamadım. Saat 01.43’tü. Başka bir adamın elindeydim korkmalı mıydım bilemedim. Adam beni sevmişti ve seçmişti sanırım demek ki yeni bir evim olabilirdi…

YERLEŞİM
Beni alan kişi acaba neden aldı. Ben her işi yapan bir temizlikçi mi yoksa bir köle miydim? Evine gittiğimde beni çok güzel bir oyuncu odasına götürdü. Her yer karanlık gibiydi ancak loş bir mor ışık vardı. Beni odada güzel duracak bir yere yerleştirdi. Sanırım kölesi olmuştum. Ya da…
ANLAMAK
 Her şey birbiriyle uyumluydu. Aslında ben saftım nasıl anlamamıştım. Aklım almıyordu. Ben… ben… kaktüstüm. 

5 Mart 2026 Perşembe

YANLIŞ YÖN

Metehan Darıcı 
 
Beni taklit ettiğini zannediyordu belki de benzediğini düşünüyordu. Benimle aynı sınıftaydı ama benden otuz kilo kadar fazlası vardı. Gözlerinin aslında sağlam olduğunu hepimiz biliyoruz ama bana benzemek için gözlük takmaya başlamıştı. Ayakları benden yedi numara daha büyüktü. Öyle ki kar yağdığı zaman onun okula gelip gelmediğini bahçedeki ayak izlerinden anlayabiliyorduk. Bunlar sadece özelliklerinden bazıları ve çoğu insan bunun farkında değil ama daha beter durumları da var. Derslerde de bana benzemeye çalışıyor. Bilmediği bir soru için tahtaya çıkıyor, soruyu çözemeyince lavaboya izin istiyor mesela. Ya da kantine gittiğinde benim aldığım ürünlerden alıyor ancak dişinin kovuğunu bile doldurmadığını görünce hamburgerlere saldırıyor. Buraya kadar sorun yok aslında. Asıl sorun benim gibi İngilizce bildiğini zannetmesinde. Her şeyi anlayabiliyorum. Komplekslerini, küçük kıskançlıklarını, taklitlerini anlayabiliyorum fakat İngilizce konusundaki çabası tam olarak bir şova dönüşüyor ve o bunun farkında değil. Diksiyonun taklit edilemez olmasını, jest ve mimiklerin kopyalanamayacağını galiba bilmiyor. Telaffuzlarda tıpkı benim gibi bir aksanla konuştuğunu zannediyor fakat bu çabanın sonucunda kazanan absolute sözcüğü oluyor çünkü bu sözcük her cümlenin içinde bir şekilde yer alıyor çünkü sözcük dağarcığı fazlasına izin vermiyor. Boş bulduğu her yere“absolute” ya da varyantlarını ekliyor. 
Gülsem mi üzülsem mi bu arkadaşa bilemiyorum. Bütün arkadaşları hatta en samimi olanlar bile onun ardından konuşuyor. Alay ediyor, kıs kıs gülüyor. Herhangi bir yerde sınıfımızdan herhangi biriyle konuşan herhangi biri, sözü direk onun komikliğine getiriyor ama onunla gülmek yerine onun ne kadar zavallı olduğuna gülüyorlar. 

Beni taklit ettiğini zannediyordu belki de bana benzediğini düşünüyordu. Böylelikle dikkatleri çekmeyi, insanların kendisini önemseyeceğini zannediyordu. Dikkatleri çekiyordu gerçekten de ama istediği gibi önemsenerek değildi bu. Negatif bir dikkat çekmeydi. İnsanları etkiliyordu ama garipliğiyle, zavallılığıyla etkiliyordu. Sırf etrafında bir topluluk oluşsun diye en saçma hareketleri bile sergilemekten kaçınmıyordu. Maymun gibi yürüyebilir, şempanze gibi ağaç dallarından atlayabilirdi, yeter ki birileri onunla ilgilensin. Birileri onu alkışlasın, sırf alkış için papağan gibi sesler çıkarabilir ya da kedi gibi miyavlayabilirdi. 
Neyse ki beni taklit ettiğini zannetmiyordu artık, bana benzediğini de düşünmüyordu. Yola bu düşüncelerle çıkmıştı ama yolda benzeyecek ve taklit edecek o kadar çok kişi bulmuştu ki yolunu kaybetmişti. 

1 Mart 2026 Pazar

GÖLGE

Selim Çabuk 
 Tuğra ve Kerim'in en sevdiği şey yaz akşamlarında mahallede dolaşmaktı. Sokak lambalarının altında sohbet etmek, balkonlarda oturan insanlara selam vermek, uzaktan şehrin ışıklarını izlemek onlar için büyük bir keyifti. Yine bir yaz akşamıydı ve yine akşam gezisindeydi iki arkadaş. Hava hafif rüzgarlıydı ve sokak lambaları yeni yanmıştı. Bu kez yolu biraz uzatarak yeni mahalleler keşfetmek istiyorlardı. Daha önce hiç görmedikleri eski boş bir evin önünden geçiyorlardı ki bir an evin içinde bir gölgenin hareket ettiğini gördüler. İkisi de irkilmişti, oldukları yerde durdular. Kerim fısıldadı:
-İçerde biri var galiba. 
Tuğra dikkatlice ama biraz da korkuyla bakıyordu. Perde sanki hareket ediyordu fakat içerisi tam görünmüyordu. Bir süre kapının önünde beklediler. Bu esnada biraz cesaret de gelmişti iki kafadar arkadaşa. Kerim, kapıyı hafifçe itti, kapı zaten açıktı. Bunu yapıp yapmamak hususunda endişeleri vardı ama merak duygusu üstün geliyordu. Göz göze geldiler ve başlarıyla birbirlerini onayladılar, içeriye girmeye karar vermişlerdi. 
İçeri girdiklerinde yerde ayak izleri vardı. Sokak lambası tam olarak evin içine düştüğü için tozlu zeminin üzerindeki ayak izleri taze görünüyordu. Yine iki arkadaş göz göze geldi ve başlarıyla birbirlerini onayladılar. İzleri takip etmeye başladılar. Sessiz olmak için çaba gösteriyorlardı fakat zemindeki tahtalar arada gıcırdıyordu. İzler evin arka bahçesine açılan kapının önünde bitmişti. Kapıyı usulca açtılar. Kapının tam önünde sarı bir kedi oturuyordu. İki arkadaşın kapıyı açması onu hiç şaşırtmamış, korkutmamış gibiydi. Kedi evcil olmalıydı çünkü boynunda parlak bir tasma vardı. Muhtemelen sahibi şimdi bu kediyi arıyordu. 
Kerim usulca kediye eğildi ve fısıltıyla konuştu:
-Demek gölge sendin, korkuttun bizi dostum.
Tuğra gülümseyerek kediyi kucağına aldı. O sırada karşı evin balkonundan bir kadın seslendi:
-Limon! Buralarda mısın kuzum?
Kedi bir anda hareketlendi ve kulaklarını sesin geldiği yöne dikti, hemen miyavladı. Kadın balkonda görünmüyordu artık, koşarak gelmişti. Nefes nefese konuşuyordu:
-Bir an çok kötü hissettim kendimi. Limon benim kedim. Az önce balkondan atladı ve kayboldu. Nerede olduğunu, nereye gittiğini anlayamadım. O, çok ürkek bir ev kedisi. Öylesine sesleniyordum sağa sola, nihayet buldum onu.
Tuğra ve Kerim hiçbir şey demeden birbirlerine baktılar. Tuğra konuştu:
-O zaman bize müsaade, size de kedinizle iyi günler dileriz teyze. 
Kadın kediyi kucağına almıştı ve kedi gayet keyifli görünüyordu. Kapıdan çıkarken devam etti kadın konuşmaya:
-Sizin girdiğinizi görmesem tek başıma buraya gelip kedimi alamazdım. Burası beni ürpertiyor biraz. Tekrar teşekkür ederim. 
Karşılıklı iyi akşamlar diledikten sonra iki arkadaş kendi mahallelerine doğru yola koyuldular. İyi bir şey mi yapmışlardı, kötü bir şey mi bu eve girmekle? Kafaları biraz karışıktı. Çok farklı şeyler de yaşayabilirlerdi ama netice olarak kayıp bir kedinin bulunmasına vesile olmuşlardı.
Kerim:
-Bugün de boş geçmedi, dedi. Akşam akşam iyi sevap kazandık galiba.
Tuğra başını salladı.
-Evet.
Her ikisinin içinde de hem küçük bir sevinç hem de huzursuzluk vardı. Başka mahallelerde akşam gezisi yapmak iyi bir fikir değildi. Üstelik boş bir evin kapısını aralamak...
Tuğra:
-Kendi mahallemizin dışına çıkmayalım bence artık, dedi. Korktuğum için demiyorum bunu ama içimde garip bir huzursuzluk var.
Kerim:
-Sen söylemesen ben söyleyecektim bunu, dedi. 
Hava tamamen kararmıştı. Vedalaşıp evlere dağılma vakti gelmişti. 

28 Şubat 2026 Cumartesi

BEKLENMEDİK KAZA

 Yusuf Kerem Köse
                                                                                "ı"sız lipogram çalışması

Bu kulüp, onun ilk profesyonel basketbol kulübüydü. Küçüklüğünden beri hayaliydi bu kulüpte oynamak. Bu sene 27’sine gelmişti. Normalde basketbolcular 20-25 yaş dönemlerinde basketbolcu olurdu ama o geç keşfedilmişti. Kulübe daha dün girmişti. Henüz bu şehirde bir evi yoktu, bu yüzden caddede bulunan bir otele yerleşti. Hemen otele geçti ve üstünü değiştirdi. Yatağa oturdu. Telefonunu kurcalarken ona mesajlar geldiğini fark etti. Şehirdeki gençler onu tebrik etmiş ve bu kulüpte harika performans göstereceğini söyleyerek ona moral vermişti. Bunu görünce çok mutlu oldu. Günü muhteşemdi resmen. Haftaya ilk antrenman saatine girecek idi. Telefonu yerine koydu ve deri bir uyku çekti…  

Antrenman günü gelmişti. İlk defa kulüpteki diğer oyuncular ile tanışacak idi. Antrenmana ilk girişte diğer oyuncular ona “Merhaba”, “Selam” gibi laflar söylüyordu. Antrenmanda da muhteşem oynuyordu, taraftarlardan top her ona geldiğinde onu takdir edercesine sesler yükseliyorlar idi. Tam bir smaca daha kalkarken beline darbe yiyene kadar her şey mükemmel gibiydi…

Hastanedeydi. Kulüptekiler, sevdikleri, ailesi de orada idi. Onu görünce hemen hepsi bir anda “Geçmiş olsun!” dedi. İlk antrenmandan belini incitmişti. Bu onun moralini bozmuştu. Bu nedenle 3 ay sahalardan uzak kalacak idi. Yine de olaya iyi tarafından bakacak oldu, artık ev almaya vakti var idi.

DEĞİŞİK SABAH


Yusuf Kerem Köse

                                                            "ü"süz lipogram çalışması
Her zaman aynı şeyleri yaşıyordu. Yataktan kalk, kıyafetlerini giy, okula git, okuldan gel… Artık bir şeylerin değişmesi gerektiği fikrindeydi, bunu annesi ve babasıyla paylaştı ama onu pek ciddiye almadılar. Fakat bu çok önemli bir problemdi. Bu onun en çok korktuğu şeylerden biriydi, ya hayatının sonuna kadar hep aynı şeyler tekrar ederse? Buna bir çare bulmalıydı. İlk denediği şey, akşam pijamalarını giymeyip okul kıyafetleri ile yatmaktı. Bu sayede sabah kıyafetlerini değiştirmesi gerekmeyecek ve aynı sabahı yaşamayacaktı. Fakat bu fikir annesini pek sevindirmemişti, kendisi uyumadan önce oğlunu kontrol etmiş ve onun okul kıyafetleriyle yattığını fark edince sinirlenmiş ve hemen pijamalarını giymesini söylemişti. İlhan istemese de annesini dinledi zira dinlemezse ne olacağını biliyordu ve bunların yaşanmasını hiç ama hiç istemiyordu. O nedenle istemeyerek de olsa pijamasını giydi. Hemen bir şeyler bulmalıydı, ne de olsa yarın diğerlerinden farklı olmalıydı. Bunlara kafa yorarken aklına harika bir fikir geldi. Eğer o akşam uyumazsa adeta yeni bir çağa uyanırdı, hayatında bir şeyler değişirdi. Bu fikir onu çok mutlu etti. Ancak uyumamak için vakit geçireceği şeyler bulmalıydı. Eline en sevdiği kitabı aldı ve onu okumaya başladı. Daha kitabın yarısına gelmiş iken gözleri uyku ile dolmaya başlamıştı bile, uyumamaya çalışıyordu fakat gözleri istemsizce kapanıyordu. Uyuma isteği bedenini ele geçirmişti adeta…
Sabah uyandığında kan ter içerisindeydi. Her yeri terlemişti ve sesi kısılmıştı. Annesi hemen bir ağrı kesici içirdi ona. İlhan’a “bence okula gitme” dedi. Zaten İlhan’ın ayağa kalkacak hali bile yoktu. Bu teklifi kabul etti. Annesi ve babası ona veda edip işe gittikten sonra aklına geldi ki aslında sabahını değiştirmeyi başarmıştı. Okula gitmemişti ancak hasta olmuştu ve bu onu rahatsız etmişti, galiba bir daha hayatını değiştirmek gibi olur olmadık saçma işlere bulaşmayacaktı.

NEYSE Kİ…

 Yusuf Kerem Köse
                                                                        "lipogram tekniği ile yazıldı, u'suz"


Yakın zamana kadar teknoloji o kadar gelişmemişti. Bizim şimdi kolayca elde edebileceğimiz şeyler o zamanlarda hayal bile edilemezdi. Örneğin o zamanlar Aya çıkmak imkânsız bir hayal gibi gelirdi; ama şimdi neredeyse her ülkeden insanlar aya çıkmayı başarıyor. Ya da eskiden insanlar her işi kendileri yapardı, ama şimdi insanların birçok işini robotlar yapabiliyor. Şimdi hikâyenin asıl meselesine gelelim. Hikâyemizin kahramanı; teknoloji ile yakından ilgilenen, meraklı, 15-16 yaşlarındaki Erdem.
 Erdem, o gün olacaklardan habersiz yatağına yatıyor ve gözlerini kapıyor. Ama sabah kendine geldiğinde o sıcak yatağında değil, üstü yırtık bir bezle örtülmüş eski püskü bir tahta parçasında kalkıyor ayağa. İlk başta olayın ciddiyetini anlamıyor, belki de fazla yattım, ben yatarken ailemin köyde acil işi çıktı ve beni de getirdiler, diye düşünüyor. Etrafı biraz inceliyor ve köyü olmadığını fark ediyor.  Çok farklı bir ortamdaydı. Köyü şehirlere göre biraz daha çağ dışı olsa da yine de teknoloji vardı az da olsa. Fakat o yerde hiçbir şey görünmüyor idi. Ayrıca dilleri de farklı gibiydi. Arapçaya benzer yazılar vardı birçok yerde. Erdem, gördüğü şeylere inanmak istemiyor, ona tanıdık gelen şeylerle karşılaşmaya çalışıyor, aynı zamanda nerde olabileceğini anlamak için etrafa bakınıyor iken bir ses işitti; o sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştı. Düşünmeye başladı. Ses hayli yakınındaydı. Tok ve teneke kazıntısını andıran ses Erdem’i etkilemişti. Türkiye’de böyle kelimeler söylenilmezdi. Rüyada olmalıydı, kendini birkaç kez cimcikledi ama faydası olmadı. Rüyada falan değildi, gerçekti yaşadıkları. Kaygı ve dehşet bedenini tamamen sarmıştı. Yoldan geçen birine kendini ifade etmeye, nerde yaşadığını sormaya çalıştı. Belli ki aynı dili söylemiyorlardı. Erdem, ailesinin hattını bilmekte idi. Adam anlamayınca el hareketleriyle telefon işareti yaptı, kayıp düştüğünü anlatmaya çalıştı. Adam anlamadı, fazla da önemsemedi ve hemen oradan ayrıldı.  Erdem üzülmüştü, çaresiz kaldığını hissetmeye başlamıştı. Kendini, yaklaşık 15 dakika önce yatıyorken yararlandığı örtüyle kendini sardı. Mevsim sonbahar olmalıydı. Biraz serindi çünkü. Kaygısı biraz azaldıktan sonra, aslında yazıları aslında anlayabildiğini fark etti. Nasıl yaptığını anlamamıştı. Aslında bilmemişti o dili hayatı sürece ama şimdi anlıyor idi. Sanki beynine yüklenmişti bir anda.  Büyük bir levha vardı köyün tam ortasında. O yazıyı anlamaya gayret etti. Biraz çabaladıktan sonra kavramayı başardı. Levhada “Kasabamıza Hoş geldiniz” yazıyor idi. Peki asıl mesele, kasabanın adı neydi? Araştırmaya başladı. Yazılar arıyor idi. Ne de olsa bilmediği bir şekilde anlayabiliyor idi yazan yazıları. Kasabanın neredeyse yarısını dolaştı, ama ne fayda… Kasaba adı yok idi hiçbir yerde. O an aklına müthiş bir fikir geldi. Birçok yerde birçok yazı yazıyor ve anlayabiliyor idi yazıları. “Neredeyiz şimdi?” kelimelerini toplayabilirse yoldan geçen insanlara kendilerini ifade edebilirdi. Kelimeleri aramaya başladı. Sokağın her tarafında yazılar vardı, ama aradıklarını göremiyor idi. Etrafta biraz gezindikten sonra biraz biraz elde etmişti aradığı kelimeleri.  O sırada gördüğü herkesten bilgi istedi, ama hiç kimse cevap bile vermiyor idi köyde…

Akşam olmaya başlamıştı, Erdemin hemen bir şeyler yapması lazımdı. Hayla insanlarla laflamaya çalışıyor idi ama hiçbir faydası görünmüyor idi. Tam o sırada, çok önemli bir şey fark etti. Köydeki herkesin elinin içinde sinyal alıcıya benzeyen bir madde vardı. Erdem korkmaya başlamıştı. Sanki gelecekte gibiydi. Köyde eskiden insanlar yaşıyor olmalı, diye düşündü Erdem çünkü robot gereksinimi gerektirmeyen çeşme benzeri yapılar vardı. Biraz da olsa robotik bilgisi vardı. Eğer sinyal alıcıyı görebilir ise robotların gücünü bitirebilirdi. Büyük ihtimal yüksek bir yerde olmalı; diye düşündü. Evlerin çatısına bakmaya başladı. Gördüğüne göre robotların sıkça gittiği bir mekân vardı. Orda olması gerekirdi. Tam da tahmin ettiği gibiydi. Biraz inceledikten sonra binanın tavanında bir sinyal alıcı gördü. Köyü robotlardan atlatmak istiyor idi. 
Tavana çıkmayı başarmıştı. Şimdi önünde tek bir engel kalmıştı. Sinyal alıcıyı kapatmak. Sessizce yanaştı ona, tam kapatma düğmesine basıyor idi ki bir robot Erdemi kenara çekti.  Etrafında bir sürü insanımsı robot vardı ve çok kızgın görünüyorlardı. Erdem hemen kaçmak istedi ama robot elini bırakmıyor idi. Gitgide yaklaşıyorlardı. Öleceğini hissetti…
-Erdem yine derse geç kaldın!
Annesinin sesiydi. Rahatlama geldi üzerine. Meğerse rüyaymış hepsi. Neşeyle kalktı yatağından, galiba dün bilgisayarı biraz fazla kaçırmıştı…

ŞAKA

Yusuf Kerem Köse
                                                                "lipogram denemesi"
Soğuk bir Cuma akşamıydı. Sokakta birkaç kişi vardı onun dışında. Bu yıldızlı havada yalnız başına yürüyüş yapmak ilginçti. Aslında çok yakın zamana kadar bir sürü arkadaşı vardı. Küçük bir hatası tüm hayatını bitirmişti. Konutuna doğru gidiyordu. Bu yalnızlık onu gizli gizli bitiriyor gibiydi. Galiba hayattaki amacı konutuna ulaşmaktı.  Konutunda yapacağı bir işi yoktu. Yatağına uzanıp başka insanların müthiş hayatlarını kaydıracaktı. Niçin bir anda hayattan bu kadar soğumuştu? Asansör tuşuna dokunduğu anda bunu düşündü. Konutuna varmıştı. Fakat kapıda 7-8 ayakkabı çifti vardı. Bunlar onun olamazdı. Hızlıca kapısını açtı, tam o sırada suskunluk çöktü binaya, ardından bir çığlık;
-İyi ki doğdun Salih!
Tüm arkadaşları oradaydı. Hatırlamışlardı doğum gününü. Biraz dargındı onlara. Niçin onunla konuşmadıklarını sordu, onlar da “Doğum günü için minik bir şaka” olarak anlattılar. Hayatının mutlu anlarından biri olabilirdi bu an. Artık mutsuz olamazdı, arkadaşlarıyla akşam boyunca mutlulukla konuştular, oyunlar oynadılar. Artık o üzgün hali kalmamıştı ortada.

MAVİ ELMA

Elif Eslem Şimşek 

1. Bölüm: Saklı Otobüs

Dora geceyi severdi. Gece, insanın içindeki sesi yükseltirdi; sokak lambaları düşünceleri sarı bir sis gibi yayardı. O gece de öyleydi. Saat çok geçti. Şehir yarı uykuda, yarı sır tutuyordu. Dora başı önde yürürken bir anda sert bir şeye çarptı.
Bir direk.
Alnını ovuşturdu, söylenerek başını kaldırdı. Direğin sonu görünmüyordu. Sanki gökyüzünü delip geçmişti. Direğin üzerinde tek bir afiş vardı. Rüzgâr afişi hafifçe kıpırdatıyordu.
“Valmeria (Kayıp Şehir)’i bulabilecek dedektif aranıyor.”
Ne adres vardı ne numara. Ne tarih ne imza.
Dora afişi kopardı. Kâğıt elinde titredi. İçinden bir ses fısıldadı: Ben bulacağım. Ama nasıl? Bu şehirde kaybolan şeyler genelde geri dönmezdi. İnsanlar, umutlar, çocukluklar…
Arkasından bir ayak sesi geldi. Dora anında döndü.
Direk yoktu.
Az önce alnını çarptığı o devasa direk sanki hiç var olmamıştı. Sokak bomboştu. Dora gözlerini kırpıştırdı. Rüya mıydı? Kendi yanağına hafifçe tokat attı. Canı acıdı.
“Harika,” dedi kendi kendine. “Delirmeye başlıyoruz.”
Ama kalbi heyecanla çarpıyordu. Çünkü korkudan çok merak vardı içinde. Valmeria. Kayıp şehir. Direk. Ses.
Aklına ilk gelen kişi Vera oldu. Yetimhaneden beri tek sırdaşıydı. Birlikte büyümüş, birlikte susmuşlardı. Dora afişi cebine koydu ve Vera’nın evine doğru yürüdü.
Kapıyı çaldı.
Cevap yok.
Tekrar çaldı.
Yine yok.
Telefonunu çıkardı. Aradı. Telefon kapalıydı.
“Bu hiç Vera’ya göre değil,” diye mırıldandı.
Gökyüzü mora çalıyordu. Sabahın ilk soluğu sokaklara değiyordu. Dora içindeki huzursuzluğu bastırmaya çalıştı. Eve dönmeye karar verdi. Otobüs durağına yürüdü.
Saat 03.30.
İlk gelen otobüse bindi. Nereye gittiğine bakmadı. En arkaya oturdu. Camdan dışarı baktı. Şehir bulanık bir tabloya dönüştü. Göz kapakları ağırlaştı.
Ve uyudu.
 

2. Bölüm: Mavi Elma

Uyandığında sert bir zeminde yatıyordu. Bir kayanın üzerinde. Etrafında ne ot vardı ne ağaç ne kuş sesi. Sadece rüzgâr. Uğuldayan, boşluğu dolduran bir rüzgâr. Gökyüzü açık ama solgundu; mavi değil, sanki yıkanmış bir griydi.
Dora ayağa kalktı. “Bu kesin rüya,” dedi. Ama kalbi öyle atmıyordu. Kalp rüyada bu kadar hızlı çarpmazdı. Tam arkasını döndüğünde tek bir ağaç gördü. Kupkuru dalları gökyüzüne uzanıyordu. Ve o dalların arasında… mavi bir elma. Gerçek bir mavi. Derin, parlayan, canlı bir mavi.
Dora yaklaşırken içi ürperdi. Bu renk burada fazla canlıydı. Ağaç çatırdadı. Elma rüzgârda 
hafifçe sallandı.
“Elma mı gerçekten?” diye fısıldadı.
Tırmanmaya başladı. Dallar kuru ve sertti. Tam elmaya uzanmıştı ki dal kırıldı. Yere düştü. Ama canı yanmadı. Sanki zemin yumuşaktı. Ayağa kalktı. Gözleri ağacın gövdesine takıldı. Orada bir afiş vardı. Kalbi duracak gibi oldu. Afişte Vera’nın fotoğrafı vardı.
Altında iki kelime:
“Onu bul.”
Dora’nın boğazı düğümlendi. “Vera?”
Elmaya baktı. Mavi. Vera’nın uğurlu rengi. Yetimhanede hep mavi bileklik takardı.
Dora kararlı bir hareketle elmayı kopardı. Hiçbir şey olmadı. Ama içindeki hava değişti. Sanki dünya bir adım yer değiştirdi. Arkasını döndüğünde bir kasaba gördü.
Az önce bomboş olan yer şimdi yemyeşildi. Çimenler parlak, gökyüzü daha canlıydı. Dora kasabaya doğru yürüdü. Kasabaya girdiğinde bir şey fark etti. Her yer yemyeşildi. Ama insanlar gri-beyazdı. Yüzleri, kıyafetleri, gözleri… Hepsi renksiz. Ve hepsi Dora’ya bakıyordu.


3. Bölüm: kayıp renkler

Kasabanın ortasında bir çeşme vardı. Suyu akıyordu ama su bile soluktu. Dora elini suya soktu. Kendi eli renkliydi. Suyun içinde elinin rengi daha da parladı.
Gri insanlar fısıldaşmaya başladı.
“Renkli.”
“Gerçek mi?”
“Onu görüyorsunuz değil mi?”
Dora gerildi. “Vera nerede?” diye sordu yüksek sesle.
Hiçbiri cevap vermedi. Kalabalık iki yana ayrıldı. İçlerinden yaşlı bir adam çıktı. Saçları kül gibi, yüzü sis gibiydi. “Valmeria’ya hoş geldin,” dedi. Sesi kuru yaprak gibiydi.
“Burası Valmeria mı?”
“Evet. Kaybolanların şehri.”
“Vera burada mı?”
Adam Dora’nın elindeki mavi elmaya baktı. “Onu getirmişsin.”
“Bu ne demek?”
“Renk anahtardır. Renk hatıradır. Renk kimliktir. Biz renklerimizi kaybettik.”
Dora etrafına baktı. Gerçekten de bu insanlar eksikti. Sanki ruhlarının boyası silinmişti.
“Kim aldı?” diye sordu.
Yaşlı adam gökyüzünü işaret etti. “Unutuş.”
Gökyüzünde ince bir sis tabakası vardı. Adam devam etti:
“Valmeria, unutulan insanların düştüğü yerdir. Burada renkler yavaşça silinir. Eğer hatırlanmazsak tamamen gri oluruz. Sonra… kayboluruz.” Dora’nın kalbi hızlandı. “Vera?”
Adam Dora’ya uzun uzun baktı. “Henüz tamamen silinmedi.”
Dora bir an için kendi ellerine baktı.
Parmak uçları hafifçe soluklaşmıştı.
“Hayır,” dedi fısıldayarak.
Adam başını salladı. “Onu bulmazsan sen de burada kalırsın.”
4. Bölüm: macera sona eriyor
Kasabanın dışında yükselen siyah bir kule vardı. Ucu gökyüzündeki sise değiyordu.
“Unutuş orada,” dedi yaşlı adam. “Renkleri emen sis orada doğar.”
Dora mavi elmayı sıktı. “Vera orada mı?”
“Çoğu kişi son kez oraya gider.”
Dora düşünmedi bile. Koşmaya başladı.
Yol boyunca çimenler canlıydı ama her adımında ayakkabılarının rengi biraz daha soluyordu. Nefes nefeseydi.
Kuleye ulaştığında kapı kendiliğinden açıldı.
İçerisi karanlıktı.
Merdivenler yukarı kıvrılıyordu.
Duvarlarda gölgeler vardı. Gölgeler fısıldıyordu.
“Geri dön.”
“Burada kal.”
“Renk yorucudur.”
Dora dişlerini sıktı. “Ben yorulmam.”
Yukarı çıktıkça parmakları daha da griye dönüyordu.
En üst kata ulaştığında geniş bir oda gördü. Ortada sisli bir havuz vardı. Havuzun içinde siluetler yüzüyordu.
Ve bir köşede…
Vera.
Dizlerinin üzerine çökmüş, neredeyse tamamen gri.
“VERA!”
Vera başını kaldırdı. Gözleri hâlâ hafif maviydi.
“Dora?” sesi çok uzaktan geliyordu.
Dora koştu. Ama sis ayağına dolandı. Renkleri çekmeye başladı. Kolları soluklaştı.
“Hayır!” diye bağırdı.
Elmayı hatırladı.
Mavi elmayı Vera’ya doğru uzattı.
“Hatırla!” diye bağırdı. “Yetimhanedeki ilk günümüzü! Çatıda yıldızları izlediğimizi! Mavi bilekliğini!”
Vera’nın gözleri parladı.
Sis titredi.
Dora elmayı ikiye böldü. Yarısını Vera’nın eline koydu.
O an odanın içi mavi bir ışıkla doldu.
Sis çığlık attı.
Vera’nın rengi geri gelmeye başladı. Saçlarına, yanaklarına, gözlerine.
Ama Dora’nın kolları neredeyse tamamen gri olmuştu.
Vera ayağa kalktı. “Hayır, sen!”
“Önce sen,” dedi Dora gülerek. “Klasik ben.”
Vera Dora’nın ellerini tuttu. “Birlikte hatırlayacağız.”
İkisi birden gözlerini kapadı.
Anılar aktı.
Yetimhane koridorları. Paylaşılan ekmek. Gizli kahkahalar. Mavi bileklik. Direğe çarpılan gece.
Renk patladı.
Sis dağıldı.
Kule sarsıldı.
5. Bölüm: geri dönüş

Dora gözlerini açtığında otobüsteydi. Camdan sabah ışığı vuruyordu. Kalbi deli gibi atıyordu. Hemen ellerine baktı. Renkliydi.
Otobüs durağa yanaştı. Dora indi. Telefonunu çıkardı. Mesaj Vera’dan.
“Dün gece çok tuhaf bir rüya gördüm. Sen de var mıydın?”
Dora gülümsedi. Eve koştu. Kapıyı çaldı. Vera kapıyı açtı. İkisi de bir an durdu. Sonra aynı anda kollarına atıldılar. Vera’nın bileğinde mavi bir iz vardı. Sanki bileklik takmış gibi. Dora cebine elini attı. İkiye bölünmüş mavi elmanın çekirdeği avucundaydı. Gerçek mi rüya mı? Dora gökyüzüne baktı. Bulutların arasında ince bir sis vardı. Ama renkler yerindeydi    
Macera sona ermişti…

GÖKYÜZÜNÜN ANLATTIĞI

Selim Çabuk

Selim, Sivas’ın kalabalığında kimsenin fark etmediği yüzlerce çocuktan biriydi. Çocukluk demek; gürültü, şamata demekti. O da gürültüyü severdi ama bazen içindeki sessizlik daha baskın olurdu. Bazen de içindeki sessizliği bastırmak için gürültüye eşlik ettiği olurdu. Bunun dışardan anlaşılması mümkün değildi. Herkes gibi o da bir çocuktu ve gürültüsünün tek nedeni buydu insanlara göre. İnsanların bağırdığı, anlamsızca çılgın sesler çıkardığı, korna seslerinin birbirine karıştığı yaz akşamlarında o, dışarı çıkar ve gökyüzüne bakardı. 
Yine böyle bir gece elinde eski bir defterle yine dışarıdaydı. Gökyüzüne baktı uzun uzun, kısacık hayatını düşündü. Dünyayı düşündü, geleceğini, hayallerini, tanışacağı insanları düşündü. Düşünceler zihninde bir zincirin halkaları gibi birbirine eklenerek devam ediyordu. Elindeki defterini araladı ve defterin ilk sayfasına şunu yazdı:
"Eğer bir gün gerçekten güçlü olursam, kimseyi yarı yolda bırakmayacağım."
Tam cümleye noktayı koymuştu ki o an bir rüzgâr esti. Defterin sayfaları hızla çevrildi. Sanki gökyüzü yazdıklarını okuyordu.
Selim hep sıradan biri olduğunu düşünürdü. Kalabalıklar içindeki yalnızlığına rağmen sıradan biriydi işte. Süper güçleri yoktu mesela. Çok zengin değildi. Sınıfının en çalışkanı da değildi. Onu diğer insanlardan ayıran tek bir şey vardı: Vazgeçmemek. İnat değildi bunun adı. İnat körü körüne bir hırstı. Galiba azimdi onu diğerlerinden ayıran. Vazgeçen arkadaşlarını düşündü, çabucak her şeyden vazgeçen insanları düşündü sonra. Vazgeçmeyen biri olmaya devam etmeliydi. 
Okulda bir arkadaşı zor durumda kaldığında herkes geri çekilirken o öne çıktı ve arkadaşının yanında yer aldı. Mahallede biri haksızlığa uğradığında sesi titreyerek de olsa konuştu. Sen yapamazsın, küçücüksün dedikleri şeylerden vazgeçmedi. Vazgeçmemek üzerine bir hayat kurdu kendine. Vazgeçmemek yaşam tarzına dönüştü. Vazgeçmediği şeyler de belki küçücük şeylerdi kendisi gibi ama vazgeçmediği her şey, her doğru, her ümit; gerçekleştiğinde onu biraz daha büyüttü.
Günler, haftalar, aylar geride kaldı o günden sonra. Aylar sonra yine defterini alarak dışarıya çıktığı bir vakit yaşadıklarının, hayatının hesabını yapmaya başladı. Sonra kendi kendine bir çıkarım yaptı her şeyden: Güç, kaslarda ya da parada değilmiş. Güç, korkarken bile doğru olanı yapabilmekmiş.
Yüzünde huzurun ve başarmanın tatlı tebessümü oluştu. Defterini yine araladı. Defterinin son sayfasını açtı bu kez ve şunu yazdı: "Gökyüzü her zaman cevap vermez belki ama ben kendime cevap oldum."
Bu kez rüzgâr yoktu defterinin sayfalarını uçuran. Rüzgâr çıksa bile defterini sımsıkı tutuyordu artık. Kendini güçlü, çok güçlü hissediyordu. Gökyüzüne baktı, yıldızların kendi aralarında konuştuğu belliydi. Ay, her zamankinden daha parlaktı. Kalabalıklar içinde sıradan bir çocuk olmadığını biliyordu. Kendini daha iyi tanıyordu. Üstelik arkadaşları kadar fazla gürültü de yapmadığını düşündü. Gürültü yaparken insan nasıl düşünebilirdi ki?

SON TOP


Selim Çabuk

Ortaokul bitmiş nihayet liseye başlamıştı Naim. Sınav kaygıları geride kalmıştı ve 9. Sınıfa kendine yeni bir düzen kurabilmeyi başarmıştı. Okul basketbol takımındaydı, üstelik oyun kurucu oynuyordu. Boyu çok uzun değildi, çok güçlü de değildi ama oyunu iyi oynuyordu. Tek sorunu şuydu: Kritik anlarda fazla düşünüyordu. Böyle durumlarda çabuk karar vermesi hayati önem taşıyordu fakat o böyle zamanlarda tutulup kalıyordu bazen. 
Onca çabadan, maçtan sonra nihayet ilçe finaline çıkmışlardı. Rakip okul, iki senedir şampiyondu. Fizik olarak güçlü, sert savunma yapan çocuklarla doluydu karşı taraf. Maçtan bir hafta önce okulun koçu maça çıkacak ilk beşi açıkladı.
Naim yoktu. Yedeklerde vardı adı ama ilk beşte değildi. Moral bozucu bir durumdu bu onun için. Henüz bu okulda ilk senesiydi fakat oyunculuğundan emindi. Antrenman çıkışı tek başına salonda kaldı. Serbest atış çizgisine geçti. Topu sektirdi. Attı. Kaçtı. Bir daha attı.
Kendi kendine mırıldandı:
-Demek ki güven vermiyorum.
Günün kalan kısmında kendine söylediği bu cümle yankılandı durdu zihninde: Güven vermiyorum. İlk beşte yer alan isimler sürekli beyninde dolaşıyordu. Kendinden daha mı iyi oynuyordu bu isimler? Belki de… 
Ertesi gün okula gittiğinde Naim’i üzgün gören koç onu yanına çağırdı.
-Küsmek serbest, dedi koç. Ama bahane üretmek yasak.
Naim sustu. Bu cümleleri yorumlayabilecek kadar duru değildi düşünceleri. Anlamadığını gören Koç devam etti:
-Yetenek sorunun yok. Ama baskı gelince topu fazla tutuyorsun. Hızlı karar vermiyorsun. Basketbol evet teknikle oynanır fakat aynı zamanda bazen cesaret oyunudur.
Bu açıklamadan sonra ilk beşte neden yer alamadığını anlamıştı Naim. Bu eksiğini zaten biliyordu ve telafi etmesi gerektiğini kabullendi. O günden sonra Naim farklı çalıştı. Sadece şut değil, süreli karar antrenmanı yaptı. Arkadaşına savunma yaptırdı. 5 saniye kuralıyla hücum kurdu. Top elindeyken düşünme süresini kısalttı. Nihayet final günü geldi. Salon doluydu. İlk yarı başa baş geçti. Üçüncü çeyrekte fark 10 sayıya çıktı. Koç molada sinirliydi. Oyun istediği gibi ilerlemiyordu ve karşı taraf hayli baskın oynuyordu. Takımdaki çocuklar kan ter içindeydi. Dördüncü çeyreğin başında ilk beş yorulmuştu. Koç Naim’e baktı:
-Hazır mısın?
Naim derin nefes aldı.
-Hazırım Hocam, hem de hiç olmadığım kadar. 
Naim sahaya girdiğinde skor 52-44’tü. İlk hücumda topu aldı. Savunma baskı yapıyordu. Eski Naim olsa geri dönerdi fakat yaptığı antrenmanların karşılığını vermenin tam zamanıydı. Bu sefer hızlandı, perdeyi kullandı, potaya gidip asist çıkardı. Tabela anında değişti: 52-46. Oyun alanında rüzgar gibi esiyordu, sonraki pozisyonda top çaldı. Hızlı hücum…  Sayı. Tabela yine değişti: 52-48.
Salon hareketlenmişti Naim’in oyuna girişiyle. Okulunun umudu artmıştı ve Koç yerinde duramıyordu. Tezahüratlar, alkışlar Naim içindi. Maçın bitimine 12 saniye kala skor 60-59’du. Aradaki fark kapanmıştı ve top onlardaydı. Koç mola aldı, bastırmaya çalıştığı heyecanla konuştu:
-Son top Naim’de başlayacak. Ama zorlamayacaksın. Doğru olanı yap.
Sahaya döndüler. Son 10 saniye… Naim topu getirdi. 7 saniye… Savunma üstüne geliyordu. 5 saniye…
Şut mesafesindeydi ama savunma elini kaldırmıştı. 3 saniye… Sol köşede takım arkadaşı boş kaldı.
Bir anlığına göz göze geldiler. Naim bu kez şut atmadı. Pas verdi. Top havadayken süre bitti. Buzzer. Top çemberden geçti. 62-60. Takım sahaya koştu. Sayıyı atan oyuncu sevinçten bağırıyordu. Ama Koç doğrudan Naim’in yanına geldi.
-İşte bu,” dedi. Büyümek dediğin şey bu.
O gün Naim onca çabasına rağmen yıldız olamadı. Tebrikler çoğunlukla pas verdiği arkadaşınaydı. Takım olmanın, takımla hareket etmenin ve başarmanın mutluluğunu yaşıyordu sadece. Güven duyulmanın onurunu yaşıyordu. Artık Koç’un ve takımın en güvendiği oyunculardan biri hâline gelmişti. 


25 Şubat 2026 Çarşamba

İKİ

Zeynep Ayten 

I.
Gecenin en karanlık saati... Apartmandaki bütün ışıklar sönmüş, sadece 3. kattaki bir daireden ufak bir ışık süzülüyor. Ufak bir masa lambası, bırakın masayı aydınlatmayı, kendi çevresine bile ışık vermekte zorlanıyor.
Masa lambasının karşısında kitaplarımı karıştırıyorum. Yıllar önce okuduğum kitaplar, beni o günlere götürürken hiç de zorlanmıyorlar. Altını çizdiğim cümlelere, sayfalara aldığım notlara bakıyorum. Hepsi başka bir bana ait bu cümlelerin. 
Gözlerim kapanmak üzereyken yeni bir kitap açıyorum. Bu kitap diğerlerinden farklı. Büyük bir istekle alıp bir türlü sonunu göremediğim kitaplardan biri. İçinden bir şey çıkmayacağını bilsem de karıştırmaya devam ediyorum. Sayfaları hızlı hızlı geçerken gözüme bir kâğıt çarpıyor. Başta anlam veremiyorum çünkü bu kitabın ilk yirmi sayfasını bile çok zor okumuştum zamanında. Sonra da bir köşede yıllarca bekletmiştim. Son sayfalara değil kâğıt koymak, açtığımı bile hatırlamıyorum. Tekrar o kâğıdı arıyorum. İlk başta bununun rüya olduğunu bile düşünüyorum. Fakat aramaya devam ediyorum ve tekrar o kâğıdı buluyorum. 
"Bugün hayatımın en garip günüydü. Bazılarının hayal bile edemeyeceği bir şey yaşadım." diye başlayan yazıyı okuyorum. Şimdiye kadar kitapları nerede okuduğumu bile hatırlarken bu yazıyı ne zaman yazdım ne zaman kitabımın arasına koydum, en önemlisi de ne zaman böyle bir olayı yaşadım hatırlayamıyorum. Tek bildiğim bu yazının benden başkasına ait olamayacağı. Arka sayfayı çevirdiğimde tarih ve imzamı görüyorum. İmzamı görünce benim yazım olduğuna emin olsam bile tarihi görünce şaşkınlığım daha da artıyor. Çünkü tarih bundan tam 1 ay öncesini gösteriyor. Kâğıdı tekrar ve tekrar okuyorum. Çünkü bu imkânsız. Her ne kadar hatırlamasam da bunu ben yazmışım. Fakat bu tarihe bir anlam veremiyorum zira geçen ay hangi kitabı okuduğumu biliyorum. Ve bu olayı yaşamadığıma eminim. Çünkü böyle bir olayı yaşasam bitiremediğim bir kitabın arasına değil günlüğüme yazardım. Hızlıca yılların yorgunluğunu taşıyan günlüğümü alıyorum. Sayfaları karıştırıp aynı günü arıyorum. Yıllardır her gün yazdığım, hiçbir zaman atlamadığım günlüğümü bazı günler yazmadığımı fark ediyorum. O günlerde ne olduğunu hatırlamaya çalışıyorum fakat nafile. En ufak bir şeyi bile hatırlayamıyorum. Kâğıdı yeniden kitabın arasına koyuyorum, kitabı da aldığım yere değil başucuma koyuyorum ve cılız lambayı söndürerek yorgun düşen zihnimi uykunun kollarına teslim ediyorum. 
II.
Uyandığında dışarısı aydınlanmıştı ve uyuduğu süre boyunca yastığında başını rahatsız eden bir nesne vardı. Eliyle uzandı, bir kitaptı onun ara sıra uykusunu bölen. Kalın ciltli ve hacimli bir kitap. Gözlerini yeniden kapatarak kitabı el yordamıyla yastığından uzaklaştırdı. Bu kitabın buraya nereden gelmiş olacağını düşünmek bile istemiyordu, uykusu vardı. Uyumaya çalıştı fakat dışardan gelen aydınlık buna mâni oluyordu. Kalkmak zorundaydı, dükkânı açmayı geciktirmemeliydi. Bu saatte müşteri geldiği hiç olmamıştı ama yine de dükkânı erken açmanın berekete vesile olacağına inanıyordu. Gün boyu birkaç yaşlı ve birkaç öğrenci dışında kimse uğramıyordu ki zaten. Dükkâna gelen insanların tavrını artık ezberden biliyordu. Hiçbir yerde bulamadıkları kitapları raflarda bulunca sevinmek yerine bir de pazarlığa tutuşuyorlardı. Kitapların tozlu olduğundan bahsediyorlardı, kimi sayfaların çizili olmasına bahane buluyorlardı. Böyle zamanlarda kitabın satılık olmadığını söyleyerek müşterinin elinden alıyor ve arka raflardan birine koyuyordu. Daha sonra aradığında o kitabı bir daha bulamıyordu. Bazı insanlar onun bu garip ve huysuz tavırlarına alışık oldukları için umursamazlardı fakat bazı insanlar bu tavırları yüzünden bir daha buraya gelmeyeceklerini söyleyerek çıkıp giderlerdi. Sürekli buraya gelen insanlardan dikkatli olanların fark ettiği tuhaf bir durumdu bu. Onu daha yakından tanıyan bir arkadaşı ise her şeyin farkındaydı ve senelerdir onu böyle seviyor, idare ediyordu.  Fakat son zamanlarda hep sıkıntı, hep isyan, hep huysuzluk hakimdi kitap dolu duvarların arasında. 
Koşa koşa geldiği dükkanını açmıştı ve neredeyse her gün gelen doktor arkadaşı içeriye girmek üzereydi. Kapının açıldığını fark edince seslendi:
-Doktor Bey bugün geciktiniz. 
-Asıl geciken sizsiniz sahaf bey. Ben bir saat önce gelmiştim ama dükkân kapalıydı. 
Bu sözler kapı eşiğinden fırlatılmış oklar gibiydi. Öfkeyle doktora bağırdı:
-Madem kitap almayacaksın o zaman terk etmelisin burayı. Benimle bu kadar samimi olacak, bana espri yapacak cesareti nereden buluyorsun?
Doktorun beklediği cevaptı aslında, onun sorduğu bu sorular. Kaç zamandır anlam veremediği bir durumun adını koymak üzereydi. Hiç kızgın ve kırgın değildi karşısında duran adama aksine şefkatle bakıyordu lakin adam devam ediyordu:
-Sizin okumak ya da kitap aramak gibi bir derdinizin olmadığı besbelli. Eğer sadece çay içmeye geldinizse o da burada yok ama yan tarafta içebilirsiniz. 
Doktor bir süre konuşmadan dinledi, cebinden çıkardığı defterini notlar aldı ve tebessümle ayrıldı dükkândan. Gün boyu dükkâna uğrayan herkes benzer bir şekilde karşılandı. Kimi alışıktı bu duruma kimi bir daha bu dükkâna gelmek mi, tövbe… diyerek ayrıldı. Önünde bir defter vardı ara sıra bir şeyler karaladığı. Akşam karanlığı çökmeye başladığında defterine bir cümle yazdı “Bugün hayatımın en garip günüydü. Bazılarının hayal bile edemeyeceği bir şey yaşadım." Anlamsızca bu defter sayfasını kopardı ve ikiye katladı. Raflar arasında dolaşırken diğerlerinden farklı bir kitap gözüne ilişti. Büyük bir istekle alıp bir türlü sonunu getiremediği kitaplardan biriydi bu. Kitabı biraz karıştırdı ve rastgele bir sayfaya elindeki kâğıt parçasını koyarak kitabı kolunun altına aldı, dükkândan dışarıya çıktı. 

21 Şubat 2026 Cumartesi

ADALET

Gamze Sena Kuyucu

Adalet… ne kadar da kolay bir kelime gibi görünüyor. İnsanlar günlük hayatta kullanıyor ama asıl anlamını kimse bilmiyor. Neden? Neden kimse bilmiyor anlamını? Eğer insanlar adalet kelimesinin anlamını bilseydi bu dünya böyle olmazdı. Belki daha barışçıl olurdu orasını bilmiyorum ama böyle olmazdı.

 Adalet demek insana hak ettiği gibi davranmak demek. İnsanın gerçek yüzünü görüp ona göre hareket etmek demek. Kısasa kısas gibi. Benziyor aslında. Adalet için empati gerekir. Karşındakinin ne yaşadığını anlayacaksın ki ona adil davranasın. Adalet sadece karşındakine hak ettiği gibi davranmak değildir. Kendine de bir sınır tanımandır adalet. İnsanın fıtratında vardır bencillik. Adalet ise o bencilliği susturmaya denir.

Herkes adaletsizlikten şikayetçi öğrenci öğretmenlerin adil olmadığını, öğretmen müdürün adil olmadığını, müdür de bakanlığın adil olmadığını söylüyor. Dağdaki çobanda hayatın adil olmadığını söylüyor saraylarda yaşayanlarda. Yüzyıl yaşayanlarda adaletten bahsediyor on gün yaşayanlarda. Hiç kimse adil bir dünyada olduğumuzu düşünmüyor ve türküler, şarkılar, şiirler zulmün adaletsizliğini anlatılıyor.

Gerçekten böyle mi? Adaletsizlik her yerde var mı? Bence var çünkü adaleti sağlamak zannedildiği kadar kolay bir iş değil. Adalet rakamlarla, verilerle, istatistiklerle sağlanabilecek bir şey değildir.

Adalet her şeyden önce ruhun, vicdanın ve kalbin şikâyet etmediği bahçelerde yeşeren bir çiçektir. Adalet zalimlerin korktuğu, istemediği, kaçtığı bir savaştır; gariplerin, kimsesizlerin, yoksulların beklediği kahramandır.

Adalet dünya var olduğundan beri hem aranan hem de ulaşılmayan bir iksir, zaman zaman yaklaşılan ancak sahip olunamayan bir büyü, hep aradığımız ve çok az rastladığımız bir rüyadır. 

GERÇEKLER ACI MI?


Gamze Sena Kuyucu

Gerçekler acıymış, öyle söylerler hep bana. Gerçekler insanı olgunlaştırırmış, gerçekler insanı olmak istemediği bir bireye dönüştürürmüş. Bence gerçek böyle bir kelime değil veya böyle bir kelimeyi asla çağrıştırmıyor. Gerçek, insana olmak istediği şekilde görünür. Bir insan iyimser olunca iyi görür her şeyi. Kötümser insanlar ise kötü. Gerçek herkesin düşüncesine bağlı bir kavramdır. Küçük bir çocuk ejderhaya gerçek der, yetişkin bir insan ise yalanlara. Gerçek acı bir kelime değildir ya da acı çağrıştıran bir kelime. Gerçek insanın zihnindeki bir düşünceden ibarettir. Ama herkes bu düşünceye gerçek der ve kendini inandırır. Oysaki gerçek apayrı bir kavramdır. Yaşadığımız bu dünya gerçek değil belki. Yediğimiz yiyecekler, elimize aldığımız eşyalar… Gerçek, kimsenin kanıtlayamayacağı bir kelimedir.

Gerçeklere acı diyorlar ya o zaman yalan tatlı olmalıdır. Yalan insana tatlı kelimesini çağrıştırmalıdır. Peki öyle mi? Hayır, yalan insana tatlı kelimesini çağrıştırmıyor. Asıl yalan acıdır. Yalan insanı olgunlaştırır, yalan insanı olmak istemediği bir bireye dönüştürür. Yalanı söylemek, dile getirmek kolaydır. Ama gerçekleri herkes dile getiremez. Herkesin gerçeği kendine göre değişir. Bazen bizim için gerçek olan bir şey bir başkası için yalan ya da hayal olabilir. Gerçekler zamana, topluma göre de değişebilir. Mesela orta çağda yaşamış bir büyücünün gerçeği ile günümüzde bir bilim insanının gerçek algısı farklıdır.  

Gerçekler acıymış, öyle söylerler hep bana. Ama ben tatlı yalanlardansa acı gerçeklere inanırım. 

SEVİLEN BİR KELEBEK


Gamze Sena Kuyucu
Küçüklükten beri
Çok seviyorum seni
Gördüğüm her yere çiziyorum
Hayallerimi varlığınla seviyorum

Bana göre umutsun sen
İnsana kânatkar olmayı öğretiyorsun
Rengarenk görünüşünle
Bana yaşama sevinci katıyorsun

Sen hassas bir kelebeksin
Kanatlarıyla insanı büyüleyen
Üç günlük ömrüyle 
İnsana halini şükrettiren
Herkesin sevdiği hayvan
Benim ise küçüklüğümsün

YANLIŞ ANLAŞILMA

 

Gamze Sena Kuyucu
-Of, kar ne zaman duracak ya. Çok sıkıldım.
Sesin geldiği tarafa baktığımda erkek kardeşimi gördüm. Camın önüne dikilmiş karın nasıl yağdığını izliyordu. Aynı zamanda da şikâyet etmeyi unutmuyordu. 
-Ayaz artık şikâyet etmeyi bırakır mısın? Daha iki gündür kar yağıyor, dedim. Evet iki gündür yoğun bir kar yağışı vardı ve elektrikler kesilmişti. Ayaz yani kardeşim ise bu durumdan çok şikayetçiydi. Çünkü kendileri teknoloji bağımlısıydı. Aslında bilgisayarının pili bitmeseydi hali bu durumda olmazdı ama.
-Ya ama duracağı yok ki şuna bak. Bari bilgisayarımın pili bitmeseydi, dedi yakınarak Ayaz. 
-İyi tarafından bakalım kardeşim, teknoloji bağımlılığına biraz ara vermiş oluyorsun. Hem yakınmak yerine vaktini güzel şeylere harcamaya ne dersin?
-Güzel şeyler? Dedi sorar biçimde. Kardeşime göre güzel şeyler sadece bilgisayarla oyun oynamak, bilgisayarla bir şey izlerken yemek yemekti. Ama annemgil varken bilgisayarın başında yemek yemesi zordu. Çünkü sağlığı için kendine sınır koymak zorunda. Kendisi yapamayınca görevi annemgil üstlendi. Ama annem ile babam evde yokken hala öyle vukuatları olabiliyor.
-Evet güzel şeyler. Mesela kitap okumak, resim çizmek, legolarla oynamak veya yazı yazmak. Bunları senin zevkine göre çeşitlendirebiliriz, dedim.
-Legolarımı kimseye dokundurmam, dedi biri. Bu kişi yatağın üzerinde uzanarak kitap okuyan ikizimden başkası değildi. Kendisi tam bir lego hayranıydı. Hatta Harry Potter ve lego. Sırf bir kitaplığı legolarla süslemişti. Kitaplığın bir rafı da Harry Potter kitapları ve lego süslemeleriyle doluydu. Şimdi de elinde Harry Potter kitabı vardı.
 Bu Harry Potter kitabını sevmeyen tek benim sanırım. Çünkü fantastik kitaplardan nefret ederim. Aslında biraz da abartılıyor bence. Benim okuduğum çoğu kitap Harry Potter denilen kitaptan kat be kat daha iyiydi. Ama bunu kimse anlamıyor. Özellikle de ikizim.
-Ya Araz seni ne zaman görsem elinde o kitap var. Sıkılmadın mı? Dedim. Çünkü ben ikizimin elinde görmekten sıkılmıştım.
-Yoo, hiç de sıkılmıyorum. Asıl sen tarih okuyunca ne anlıyorsun anlamıyorum, dedi. 
Tarih kitapları benim favorimdi. Kitaplığım tarih kitapları ile doluydu. Anlaşıldığı üzere de Araz bu durumdan rahatsızdı. Çünkü kendisi “Geçmişe değil geleceğe bakmak gerekir.” diye düşünüyordu. Oysa ki tarihte bir sürü ders çıkaracağımız olay, kendimize önder olarak seçeceğimiz bir sürü önemli kişiler vardı.
-Gene kitap kavgasına başlamayın. Asıl kitap okuyunca ne anlıyorsunuz? Sıkıcı işler işte, dedi kardeşim Ayaz. 
-Sen konuşma.
İkizimle aynı anda konuşmuştuk yine. Zevklerimiz ne kadar farklı ve uyumsuz olsa da hareketlerimiz ve konuşmamız birbirini tamamlıyordu. 
-Ya sizin kavganızı dinleyemem ben. Hadi bir şeyler yapalım canım sıkılıyor, dedi Ayaz. 
-Sen bizimle vakit geçirmek ister miydin Ayazcığım? Diye sordum. Çünkü kardeşim gün boyu bizim yüzümüzü dahi görmek istemezdi. Bence elektriklerin kesilmesi yararına ama kardeşimi bu konuda ikna etmek zor maalesef.
-Ayıp ediyorsun Aryacığım, dedi üstüne bastırarak Ayaz. Aramızda iki yaş olmasına rağmen bize isimlerimizle sesleniyordu. İlk başta kabul etmemiştim ama sonra alıştım ve ismimle seslenmesine izin verdim.
-Ben sizinle gayet vakit geçiriyorum bir kere siz farkında değilsiniz, diye kendini savunmaya devam etti Ayaz. 
-Buldum, dedi ikizim. Sanki saatlerdir yaptığı bir savaşı kazanmış bir edayla. Gözlerimiz merakla Araz’a döndü. Ne diyeceğini sorar gibi kaşlarımı kaldırdım. Araz devam etti:
-Resim çizelim, dedi. Ayaz dalga geçerek:
-Ya bu bizim aklımıza nasıl gelmedi. Tüh görüyor musun Arya? 
-Yalnız var ya mükemmel bir fikir benim aklıma asla gelmezdi, dedim bende alay ederek. Araz:
-Ya bir dinleyin öyle değil, dedi ve devam etti. Şimdi herkesin elinde bir kağıt olacak ve yarım saatte bir değiştireceğiz kağıtları. Böylece hepimiz resim çizeceğiz.
Ne demek istediğini anlamıştım. Çünkü biz Arazla hep bu oyunu oynardık. Ama Ayaz anlamamıştı ve:
-Nasıl yani? Diye sordu. Araz ise özet geçerek anlatmaya başladı:
-Üç kâğıt var. Herkes resim çizmeye başlayacak. Yarım saat sonra ise kağıtları değiştireceğiz. Bir yarım saat sonra ise tekrardan, dedi. Ayaz anlamışa benziyordu ve ilk defa zorluk çıkarmadan kabul etti:
-Tamam, oynayalım. Açıkçası bu tavrına şaşırmıştım. Ama fikrini değiştirmeden kağıtları ve boya kalemlerini getirdim. Oyuna başladık. Gayet güzel gidiyordu, Ayaz’ın çizdikleri dışında. Performansı vasat denilecek bir seviyeydi. Ama olsun eğleniyorduk.
Bir buçuk saatin sonunda oyunumuzu tamamladık. Resimleri incelemeye başladık. İlk incelediğimiz benim başladığım kağıttı. Gayet güzeldi. Ormanın içinde bir şelale görseli vardı. Ayaz’ın ağaçların üzerine çizdiği meyveler ve hayvanlar biraz resme çirkin bir hava katsa da gayet hoş bir resimdi.
İkinci olarak Araz’ın başladığı kağıta baktık. Araz ne kadar fantastiği sevse de bilim kurguya da bayılıyordu. Bunu da çizdiği resimden anlıyorduk. Ayda bir tane astronot vardı. Arkasında ise dünya ve gezegenler. O gezegenleri ben çizmiştim ve rengarenktiler. Resme hoş bir hava katmıştı. Ama resimde çözemediğim bir nokta vardı. Araz da benim gibi çözememişti sanırım çünkü şaşkınca kağıta bakıyordu. Tabi ki de bizim şaşırdığımız kısmı Ayaz çizmişti. Şaşırdık mı? Hayır. 
-Ayaz burada ne çizmeye çalıştın yetenekli kardeşim, diye sordu ikizim. Ayaz cevaplamak için dudaklarını araladı. Hemen söze atladım:
-Sanatçı burada uzaydan su çıkabileceğini belirtmiş. Bak şurada sular makineye alınırken şurada ise, derken işaret parmağımı kastettiğim kısma koydum ve devam ettim. Sular şişeler sayesinde paketleniyor. Ama atmosfer olmadığı için şişeler etrafa dağılmış, dedim. Bence gayet mantıklı bir düşünceydi. 
-Ya sizinle oynayan da kabahat, dedi Ayaz sinirle ve devam etti. O su makinesi falan değil uydu, uydu. Buradaki iki uydu çarpışmış ve senin şişe sandığın uzay malzemeleri etrafa dağılmış.
Arazla gülmeye başladık. Hem kahkaha ata ata. Ayaz’ın hayal gücü mükemmeldi. Araz karnını tutarak:
-Bence teknoloji kullanmayı azaltmalısın kardeşim, dedi. Hala gülmeye devam ediyordu. Ayaz ise ciddiyetle bize bakıyordu. 
-Bence gayet mantıklı. Hem internetler de gitmiş. Birini de arayamıyoruz zaten. Belki gerçekten de böyle bir olay yaşanmıştır, dedi. Evet, elektriklerle beraber internette gitmişti ama birini arayamayacağımızı da yeni öğrendim. Hemen ciddileştim. Araz da anında ciddileşti.
-Az önce ne dedin sen? Diye sordum. Şaşkınlığım hala üzerimdeydi. Ayaz:
- Belki gerçekten de böyle bir olay yaşanmıştır, dedim.
-Ondan önce.
- Birini de arayamıyoruz zaten, dedim. Ya siz bilmiyor musunuz? Sabah annemle babamı konuşurken duydum. Tam da bu konu hakkında konuşuyorlardı. Uydular falan da demişlerdi de tam net duyamadım o kısmı, dedi. İşte bu kısmı alaya alamazdım. Hepimiz ciddiydik. Bu basit bir şey değildi çünkü. Hemen odamızdan çıktım. Odamız derken Araz ile benim odam. Ayaz farklı bir odada kalıyordu. Hemen koridoru geçip merdivenden indiğimde Araz ile Ayaz’ın peşimden geldiğini fark ettim. Annemgilin yanına gittik, mutfaktaydılar. Onlara da sorduk ve aynı cevabı aldık. Kimseyi arayamıyor, mesaj dahi gönderemiyorduk. Yoğun tipiden de dışarı çıkamıyorduk zaten. Haberleri açamıyorduk. Televizyon sinyalleri tamamen gitmişti.
 Bu haber benim korkmama neden oldu. Aklıma Ayaz’ın dedikleri geldi. “Belki böyle bir şey yaşanmıştır” diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Yok ya böyle bir şey yaşanmazdı. Bir sürü görevli vardı. İlla birileri hallederdi bu durumu. Hayatımız olmuştu teknoloji, internet. Alaya alınacak bir şey değildi. 
-Böyle oturacak mıyız? 
Düşüncelerimden Ayaz’ın sesiyle ayrıldım. Yaklaşık yarım saattir böylece oturuyorduk. Kimseden çıt çıkmıyordu. Annem ile babam ise işe gitmişlerdi. Annem ile babam astronomdu. Uzayı gözlemlemeye bayılırlardı ve bunu işleri haline getirmişlerdi. Rasathaneye yakın değildik ama aynı şehirdeydik. Annem ile babam evden aceleyle çıkmışlardı. Artık kesin emindim. Uydular ile ilgili bir sıkıntı olmalıydı ve biz evde oturuyorduk. İlk defa, pardon ikinci defa kardeşime hak veriyordum. Burada böyle oturmayacaktık. Hemen koltuktan kalktım ve yönümü kardeşlerime döndüm:
-Burada böyle oturmayacağız, bir şeyler olmuş. Kimseden haber dahi alamıyoruz, dedim. Şimdi mantıklı bir fikir bulmalıyız. Ne yapabiliriz? Sesim düşünceli çıkmıştı. Ayaz hemen:
-Annem ile babamın çalıştığı rasathaneye gidelim, dedi. Ama gidemezdik. Çünkü yoğun kar vardı ve annemgilin zorlukla gittiklerine emindim.
-Hayır, başka bir şey bulmalıyız, dedim. Araz:
-Farah ablaya gidelim, dedi. Aslında bu mantıklıydı. Çünkü Farah abla annemgil ile birlikte çalışıyordu ve yürüyen ansiklopedi gibiydi. Her şeyi bilir, sorduğumuz tüm soruları cevaplardı. Hayran olduğum bir zekâsı vardı. Çok güzel denilmezdi ama çok tatlıydı. Gözlüklerini gözünden asla çıkarmazdı. Küçük bir evde yaşıyordu ve ev bize çok yakındı. Ayaz:
-Ama evde değilse. Annem ve babam gibi işe gittiyse, dedi. Hemen söze atladım:
-Hayır, evde. Çünkü annem bana Farah ablanın hastalıktan kırıldığını söylemişti. Hatta memleketinden annesi gelmiş, dedim. Hepimiz birbirimize bakıyorduk. Ne yapacağımızı bulmuştuk ve yerimizde durmayacaktık. 
Hemen giyinip evde çıktık. Tipi çok şiddetliydi. Kafama şapkamı, boynuma atkımı takmama rağmen donuyordum. Kar taneleri iğne gibi yüzümüze değdiğinde canımızı acıtıyordu. Ama durmadık ve Farah ablanın evine geldik. Hemen kapıyı çaldık. Kapıyı birinin açmasını bekliyorduk ama açan olmadı. Tekrar çaldık, tekrar açılmadı. Farah abla neredeydi? Ya da şimdi ne yapacaktık?
Eve dönmeye karar verdik. Belki biraz düşünürsek mantıklı bir karara varabilirdik. Bu düşünme eylemini evde yapmalıydık çünkü hava gittikçe kötü bir hal alıyordu. Gittiğimiz yoldan geri döndük. Evin kapısının önüne geldiğimizde Ayaz:
-Haydi anahtarı verinde açalım kapıyı, dedi ve elini Araz ile benim önüme kaldırdı. Anahtarı vermemizi bekliyordu ama bende anahtar yoktu. Araz’ın yüzüne baktım. Evden çıkarken anahtar almak umurunda olmazdı ama umut ettim. Ama Araz aynı dehşetli ifadeyle bana bakıyordu.
***
-Ya size inanamıyorum. Bir hafta önce ne yediğinizi unutmazsınız siz, bunu mu unuttunuz? Dedi Ayaz sitemle. Haklıydı evden çıkarken Araz da bende anahtarı almamıştık ve şu anda evin kapısının önünde bekleyişimizin birinci saatini tamamlamıştık. Hava soğuktu ama kapının önüne kar yağmıyordu. Neyse ki bu konuda şanslıydık. 
-Ya ne bize bağırıyorsun? Sen de bu evin bir bireyisin hatırlatırım. Sen alsaydın, dedim Ayaz’a. Ne kadar haklı da olsa ona kendimi ezdirmemeliydim. Araz ilk defa konuşarak:
-Ya bir susun da mantıklı bir fikir bulalım, dedi. Birinden yardım istesek kimden isteyeceğiz?
-Bilmiyorum ki, sanırım tek çaremiz annemgil gelene kadar burada beklemek, dedim. Aklıma başka bir fikir gelmiyordu. Ayaz:
-Bence rasathaneye gidelim, diye bir fikir attı ortaya. Araz:
-Nasıl olacakmış o iş? Annemgil bile arabayla bir saatte anca gidiyorlar, dedi sitemle. Ama başka çaremiz yoktu. Yerimizde duracağımıza dair ise kimseye söz veremezdik. Uzun bir konuşmanın ardından rasathaneye gitme kararı aldık ve yola çıktık. Annem ile babam bizi birçok kez rasathaneye götürmüşlerdi. O yüzden yolu artık ezbereydik. 
Yola çıkmıştık ama tipi öyle bir kuvvetliydi ki zor yürüyorduk. Aslında yürüyemememizin bir diğer nedeni ise çok üşümemizdi. Çok üşüyorduk ve yavaş yavaş mayışmaya başlamıştık. Artık zaman algımı yitirmiştim. Keşke yola çıkmasaydık diye düşündüm bir an. Bunların hiçbirisi başımıza gelmezdi.
-Bakın bir araba geliyor, dedi Ayaz. Yere bakarak yürüdüğüm için kafamı kaldırdım ve işaret parmağı ile gösterdiği yere baktım. Evet, biri geliyordu. Yani bir araba. Zorlanarak olsa da geliyordu. Hemen arabaya koşmaya başladık. Arabanın önüne geçtik. Zaten yavaş olan araba bizi görünce durdu ve hemen camı açtı. Ben cam açılınca hemen oraya gittim ve tam konuşmaya başlayacakken gördüğüm kişi konuşmamı engelledi. Bu kişi babamdı. 
***
-Ya siz beş dakika yerinizde durmaz mısınız ya? Rasathaneye gelmek ne demek? Siz beni öbür dünyaya göndermeye mi çalışıyorsunuz anlamıyorum ki, sitemle bağıran babamdı. Rasathanede, annem ve babamın yanındaydık. Biraz da olsa ısınmıştık. İlk yaramazlığımız değildi ama her yaramazlıkta aynı derecede bize kızıyordu. Babam soluklandıktan sonra devam etti:
-Ya hayır hiç mi ders çıkarmıyorsunuz yavrum siz? Ne olacak diye hiç mi düşünmüyorsunuz? Sende bir şey söylesene Güneş. Annem sözü devraldı:
-Çocuklar biz sizinle bu konuyu konuştuk. Bir daha yapmayacağınız hakkında söz verdiniz bize. Ya kaybolsaydınız? Babama göre daha sakin konuşuyordu ama telaşı yüz ifadesinden anlaşılıyordu. En son dayanamadım ve:
-Ya ama sizin düşün…
-Bakalım kendinizi nasıl savunacaksınız? Dedi sitemle babam. Ya hadi bu ikisini anladım da sende mi kızım ya? 
-Bak babacığım…
-Baba ayıp oluyor ama. Biz de seni duyuyoruz ya hani, dedi Ayaz. Şu anda konuyu değiştirmeye çabalıyordu. Çünkü böyle giderse babam ertesi sabaha kadar bizi azarlardı. 
-Ama bak bu kız hep sizin yanınızda böyle oluyor. İyice kendinize benzettiniz. Değil mi kızım? Benden onay bekleyen bir ifadesi vardı. Ben konuşmaya başladım:
-Yani ama…
-Nee, diye yükseldi Araz. Şu anda Arya’dan bahsediyoruz yalnız.
Araz’a öldürücü bakışımla baktım. Ne ima etmeye çalıştığını anlamıştım. O da bana aynı şekilde bakmaya başladı.
-Ama babacım bizim kalbimiz kırılıyor bura…
-Ya bir susun da ben konuşayım, dedim. Biraz fazla bağırmıştım sanırım çünkü çevremdeki herkesin bana dik dik bakıyordu. Başımızdan geçenleri anlatmaya başladım. Tabi arada abartmayı da unutmadım. Annem ve babam beni dikkatli bir şekilde dinliyordu ve gelme nedenimizi öğrendiklerinde kahkahayı patlattılar. Ayaz’ın düşüncesini de söylemiştim. Annem bir süre güldükten sonra:
-Benim akıllı kuzucuklarım bu öyle bir şey değil. Tipi olduğu için sinyaller ve elektrikler gitti. Yani düşündüğünüz gibi bir durum yok, dedi. Ayaz hemen:
-O zaman siz neden bugün buraya geldiniz. Hem de hava böyleyken, dedi ama hava sadece şehre böyleydi. Burası gayet günlük güneşlikti sadece azıcık kar yağmıştı o kadar. Bu sefer babam cevapladı:
-Çünkü bugün önemli bir gün. Bugün annenizin doğum günü ve buradaki arkadaşlarımızla her şeyi planladım annenizin haberi olmadan. Sonra da sizi almaya geliyordum, dedi. Annemin doğum günü olduğu tamamen aklımdan çıkmıştı.
-İyi ki doğdun anne, dedik üçümüz de aynı anda. Annem de tebessümle:
-Teşekkür ederim ama bir daha böyle yaramazlıklar yok, dedi ve kollarını bize doğru açtı. Bizde hemen anneme sarıldık. Ne kadar yaramazlık yapsak da annem ile babam bizi sevmekten vazgeçmiyorlardı ve asla vazgeçmeyeceklerdi.