-deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
-deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2026 Cumartesi

GURURUM, ONURUM

Yiğit Efe Demir 

Onu gördüğüm her yerde duygularım değişiyor. Büyük bir minnet oluşuyor içimde. Kalkıp saygı gösterisinde bulunmak istiyorum. Hatta belki size garip gelecek onunla konuşmak istiyorum. Benim için, bizim için ne kadar değerli olduğunu ona anlatmak istiyorum ve tarihi, bir kez de ondan dinlemek istiyorum. Aslında anlatmasına gerek yok çünkü o, duruşuyla ve görkemiyle anlatıyor tarihi, bağımsızlığı ve varlığı için çekilen çileleri. 
Bayrağımızdan bahsediyorum elbette. Her kurumda ve çoğumuzun evinde en yücelere asılan bayrağımızdan. 
Her ülkenin, milletin bir bayrağı var ama bizim bayrağımızın anlamı ve değeri bir başka. Rengini şehitlerimizin kanından alan, ay ve yıldızı tarihin derinliklerinden ve inancımızdan alan asaletiyle bizim bayrağımızın anlamı bir başka. 
Okul bahçesinde her sabah onu görmek ya da bir şehrin yüksek bir tepesinde onun dalgalandığını görmek, sonsuz bir huzur veriyor bana. Bir maç sonrası sahada dalgalandığını görmek ya da kimi zaman minarelere asıldığını görmek de ayrı bir gurur.
Bayrak gururdur ve onurdur. Savaşta ya da barışta, zaferde ve galibiyetlerde hep onu gururlandırmak için çalışırız. Düğünlerde, milli bayramlarda, asker uğurlamalarında, okulda, şehitlerimizin tabutlarında bizi yalnız bırakmayan ezeli ve ebedi dosttur bayrak. Varlık sebebimizdir, yaşama sebebimizdir millet olarak ve insan olarak. 
Bayrağına saygı duymayan milletler ya da insanlar hem vatansız hem köksüzdür ve kaybolmaya mahkumdur. Bayrak, ana babadır. Bayrak; kardeştir, dosttur. Bayrak, vatandır. Bayrak, geleceğimizdir ve geçmişimizdir. Bayrak için yaşamalı insan dünyada ve bayrak için ölmeyi kendisine en büyük onur vesilesi saymalı. Bayrak için ölenler bayrağa sarılarak vedalaşır dünyaya ve sonsuzluğa uğurlanır. 

ANAHTAR VE ANAHTARLIKLAR

 Yiğit Efe Demir


Anahtar mı önemli yoksa anahtarlık mı? Anahtar daha önemli dediğinizi duyar gibiyim öyle ise anahtarlığa neden ihtiyaç hissedildi ve anahtarlığın görevi nedir? Kimileri için anahtarlık sadece bir aksesuar. Bu tarz anahtarlıklar elbette anahtara göre değersizdir fakat bazı anahtarlıklar ihtiyaca göre şekilleniyor. Mesela kemere takma işlevi gören anahtarlıklar, göze görünürlüğü artıran anahtarlıklar, futbol takımı armaları bulunan anahtarlıklar, oyuncak figürlü anahtarlıklar, oyunlu anahtarlıklar... Neredeyse her şeyden bir anahtarlık yapılmış durumda. Bunların bir kısmı az önce de belirttiğimiz gibi sadece aksesuar ve süs amaçlı ama kimileri anahtarın bulunurluğunu ya da kaybolmasını engellemeye yönelik tedbirler. 
Kapıları anahtarlar açar evet ama anahtarları anahtarlıklar saklar. Durum böyle olunca bazen anahtarlık, anahtardan daha değerli olabiliyor. 

ZİNCİRLERİ KIRMAK

Yiğit Efe Demir
 
Saçmalamak, çoğu insan için boş ve gereksiz bir eylem gibi gelse de bana göre insan beyninin en büyük egzersizi. Kuralları ve gerçekliği bir kenara bırakarak düşünmek ve bu düşünceleri eyleme dönüştürmek, herkesin yapabileceği bir iş değil. Elbette çok çok saçma olan şeylerden bahsetmiyorum fakat bilinçaltını harekete geçiren düşünceler önemli. 
Herkesin ara sıra saçmalama özgürlüğü olmalı. Herkesin aynı pencereden bakarak aynı şeyleri gördüğü bir ortamda birilerinin pencerenin önüne çıkarak bakış açısını değiştirmesi, başkalarına göre saçmalık olsa da bir çözüm noktasına ulaştıran eğlenceli bir bakışa dönüşebilir. Ya da herkesin aynı problemi aynı formülle çözmeye çalıştığı bir anda hiç alakası olmayan başka formüller denemek, kimileri için saçma olsa da bence yapılmaya değer. 
Herkes takım elbise giyerken pijama giymektir. Herkes çay içerken ayran içmektir. Herkes nefes alırken alınan nefesi dışarı vermektir saçmalamak. Herkes yürürken koşmak, herkes koşarken kenarda yatıp onları seyretmektir saçmalamak. İnsanlar tedirginlikten korkarken bir kenarda mışıl mışıl uyumaktır saçmalamak. İnsanlar ciddiyetle bir şeylerle uğraşırken bir kenarda halay çekmektir bazen saçmalamak. Saçmalamak, zincirleri kırmaktır, kalıpların dışında düşünmektir. 

KİMSENİN KARŞI KOYAMADIĞI ŞEY

Yiğit Efe Demir 
 
Kimileri et yemeyi sevmez kimileri ise salatayı. Kimileri çorbadan nefret eder kimileri ise yumurta yiyemez fakat patates kızartmasına kimsenin hayır, dediğine şahit olmadım. Bir tabak kızarmış patatese karşı kimse direnç gösteremez. Hatta kedilerin bile patates kızartmasının cazibesine dayanamadığını görürseniz şaşırmayın. Üstelik öyle bir büyüsü var ki patates kızartmasının her şeyin yanına yakışıyor. Yanında yumurta da olabilir köfte de. Döner de olabilir salata da. 
Patates kızartması varsa önünüzde ayranla da yiyebilirsiniz, çayla da. Yahut kola benzeri bir içecekle de tüketebilirsiniz patatesinizi. Patates, yanındaki yiyecekleri reddeden ya da onlardan rahatsız olan bir gıda değil aksine onlara lezzet ve değer katan bir şey. Üstelik kızartma sevmeyenler için haşlandığında da lezzetli ve böreğin içine girebiliyor, mantının içine konulabiliyor ya da çorba bile yapılabiliyor ondan. Bazı yerlerde çisil, kartol ve badadez gibi isimlerle anılsa da onun adı ya patatestir ya da pattis. 
Dünyadaki tüm gıdalar tükense bile patates tek başına tüm insanlığa yetecek kadar önemli bir kaynak. Üstelik her yerde yetişebiliyor ve yetiştirilmesi de zahmetli değil. Öyle ki patatesi bir enerji kaynağı olarak kullananlar bile var dünya üzerinde. 
Bana sorsanız günün herhangi bir saatinde ne yemek istersin diye cevabım tek kelime: patates. 

HAVA DEĞİŞİMİ

Yiğit Efe Demir 
Bayramlarda her evin başköşesindedir yeri. Misafirlere bir tazelik ve gülümseme sağlar. Şekerin hemen ardından ikram edilir. Limon, kiraz, tütün ya da zeytin... Yöreye göre değişiyor türleri. 
Sadece bayramlarda değil elbet her zaman evimizin bir köşesinde ya da iş yerlerinde masalarda. Birileri ayılıp bayılmaya başladığında ya da birileri sıcaktan bunaldığında ilk ona müracaat ediyoruz. Grip olduğumuzda ya da kendimizi iyi hissetmediğimizde ona koşuyoruz. Odanın ya da içinde bulunduğumuz mekanın havasını değiştirmek istediğimizde ilk yardımcımız o. Yazın terlediğimizde ve güzel kokmak istediğimizde mutlaka ondan yardım istiyoruz. Su ile ellerimizi temizleyecek kadar vaktimiz yoksa birkaç damlası ile ellerimizi temizleyebiliyoruz. 
Evet, kolonyadan bahsediyorum. Artık toplumumuzda bir geleneğin vazgeçilmez unsuru olan küçük şişelerden. Her eve ve her mekana lazım bir şişe kolonya. Ferahlık, tazelik, zindelik için ve en çok güzel kokmak için yaşasın kolonya. Limon, tütün, kiraz ya da zeytin fark etmez yeter ki birkaç damla kolonya olsun, yeter havamızı değiştirmeye. 

20 Şubat 2026 Cuma

TARİHİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 İbrahim Gül


Tarih, bir milletin hafızasıdır. Eğer insanlar geçmişte yaşananları doğru şekilde öğrenmezse, gelecekte aynı hataları tekrar etme ihtimali artar. Ne yazık ki günümüzde birçok kişi tarihi sadece dizilerden veya filmlerden öğreniyor. Oysa tarih, sadece eğlencelik bir konu değil; dostu ve düşmanı tanımak, olayların nedenlerini ve sonuçlarını anlamak için çok önemli bir rehberdir.

Tarih derslerine gereken önemi vermek, her bireyin sorumluluğudur. Çünkü tarih, sadece ezberlenip sınavdan geçmek için öğrenilmez. Asıl amacı; düşünmeyi, sorgulamayı, farklı bakış açılarını değerlendirmeyi ve ders çıkarmayı öğretmektir. Tarih bilinci gelişmiş bir kişi, karşılaştığı olayları daha doğru yorumlar ve daha sağlam kararlar alır.

Geçmişte yapılan hataları bilen toplumlar, aynı yanlışları tekrar etmemek için daha dikkatli davranır. Bu da hem bireysel hem de toplumsal anlamda güçlü bir gelecek kurmamızı sağlar. Tarihine sahip çıkan milletler, kimliğini korur, değerlerini yaşatır ve geleceğe güvenle yürür.

Sonuç olarak tarih, sadece geçmişi anlatan bir ders değil; bugünü anlamamıza ve yarını bilinçli bir şekilde inşa etmemize yardımcı olan bir pusuladır. Bu yüzden tarih dersleri hak ettiği değeri görmeli, doğru kaynaklardan öğrenilmeli ve herkes için bir yol gösterici olmalıdır.


13 Şubat 2026 Cuma

GURBET GURBET DEDİKLERİ

Alihan Karabulut

Daha önceden hiçbir okulun yurdunu görmemiştim. Yurtta kalanlar nerede yatar, yemeklerini nerede yer, derslere nasıl geçer hiçbir fikrim yoktu. Hayatın henüz başında ortaokulu yeni bitirmiş bir çocuktum ve kilometrelerce ötede bir yatılı okul kazanmıştım. Okul güzeldi ve bu beni mutlu etmişti fakat yatılı okumak kısmı kafamda bir kıymık gibi dolaşıyordu. 
Eylül ayı geldiğinde ailemle birlikte yurda yerleşmek için geldim. Zihnimde kurguladığımdan çok farklı bir bina duruyordu karşımda. Hayli büyük ve temiz bir binaydı burası. Bu kez de farklı endişeler zihnime üşüşüyordu, arkadaşlarım nasıl insanlardı? İyi dostluklar kurabilecek miydim yoksa ailesini özleyen mızmız bir dokuzuncu sınıf öğrencisi mi olacaktım.
Yaşadığım yer küçük bir ilçeydi ve okuyacağım yer büyükşehir değilse bile şehirdi. İlçede herkes birbirini tanıyordu ama burada belki de başka şehirlerden ya da ilçelerden gelen öğrenciler olacaktı. Ailem yanımda olmayacaktı. 
Kafamda sorular çoğalıyordu ki ailemle veda vakti gelmişti. Kocaman binanın önünde onları yolcu ederken bir hüzün çöktü içime. On dört yaşımda gurbet acısı dedikleri şeyi yaşamak düşmüştü nasibime. Duygusal olmamak gerek diye düşündüm ve kendimi toparladım. Evet üzücü bir durumdu ama ailesinden ayrı düşen ne ilk çocuktum ne de son. Kendi kendime teselliler biriktirdim. 
İlk gecenin zor olacağını söylemişlerdi fakat benim için en keyifli günlerden biri olarak kaldı gurbetteki ilk gecem. Arkadaşlarımla tanıştıktan sonra tatlı bir muhabbet başlamıştı. Saatin gecenin ikisi olduğunu bile fark etmemiştik, uykumuz gelmemişti. Arkadaşlarım gayet candan, samimi insanlardı. Aklımda tek bir soru kalmıştı: Sınıf arkadaşlarım nasıl birileriydi acaba?
Sabah uyandığımda hiç acemilik ve garibanlık hissi yoktu üzerimde. Sanki senelerdir bu ortamdaydım. Sınıfıma dair merakım da birkaç saat sonra geride kaldı. Sınıf arkadaşlarım da gayet güzel insanlardı. 
Ailemin beni ve durumumu merak etmiş olabileceği aklıma gelmişti. Annem özellikle hayli hüzünlüydü ayrılırken. Yurtta ilk geceyi, okulda ilk günü geride bıraktığım vakitlerde aradım onları da. Benim iyi ve mutlu olduğumu öğrendiklerinde onlar da sevinmişti. Ayrılık, gurbet filan diyorlardı fakat ben bunlardan hiçbirinin acısını duymuyordum. Dönem değişti, çağ başkalaştı, sizin zamanınızdaki gurbet artık bitti, diyemiyordum. Mektup beklenilen, fotoğraf beklenilen yıllar çok geride kalmıştı. Artık dünya küçücüktü ve sıla özlemi yalnızca sevdiğin insanların birazcık ötesinde kalmaktı. Her özlediğin vakit diğer sanki duvarın öte tarafındalarmış gibi arayıp konuşabiliyordun. Elbette bazı şeyleri anlamak için onların yaşadıklarını yaşamak, hislerini kuşanmak gerekiyordu. 
Şimdi aynı okulda ve yurtta yolun yarısındayım. Yani iki senem kaldı burada. Ben büyük hayalim ve hevesim üniversite hayatımda da bu kadar şanslı olmak ve iyi insanlara denk gelmek. 
Gurbet, yalnızca türkülerde ve şiirlerde hüzünlü, şimdilik böyle düşünüyorum. 

5 Şubat 2026 Perşembe

HAYAT MÜCADELESİ

Semih Yılmaz

Kar yağınca herkeste bir mutluluk, herkeste bir heyecan ve tatil beklentisi kaçınılmaz hale geliyor. Çoğu zaman tatiller de peş peşe diziliyor zaten. Bu tatiller bizim için mi yapılıyor yoksa servis şoförleri için mi bilemiyorum fakat her durumda bizim de işimize yarıyor. Mesele kar, kış, tatil değil; mesele karların eridiği vakitler. Aslında bu günlerde tatil verilmeli. Her taraf çamur ve su içindeyken okula, işe gitmek büyük bir mücadele gerektiriyor. Göllenmiş su birikintilerinden geçmek için bazen iyi bir yüzücü olmanız gerekiyor. Ya da hemen yanınızdan son sürat geçen bir aracın üzerinize sıçratacağı çamurlu sudan kaçmak için iyi bir sporcu olmanız lazım. Daha da kötüsü gündüz eriyen ve yolları kaplayan kar sularının geceye doğru buza dönüşmesi. Düşmemek ve bir yerlerinizi kırmadan eve dönmek büyük bir mucize. 
Daha bugün garip bir olaya şahit oldum. Kar, çamur ve su birikintileriyle dolu bir yolda ilerlerken yanımdan geçen araç az ilerde durmak zorunda kaldı. Aracın durduğu yerde bir yükselti vardı. Araç sahibi aşağıya  indi, dikkatlice aracına baktı, yola baktı ve söylenerek tekrar aracına bindi. Yaklaşınca olay yerini ben de inceledim. Yolda bir çalışma yapılmış ya da bir şekilde çukurlar oluşmuş fakat üzeri kar ve suyla kaplanınca yol, dümdüz gibi görünüyor. Galiba sürücü de bu duruma dikkat etmeden ve yolunu değiştirmeden bu çukura düşmüştü. 
Bu ve benzer çukurlara yalnız sürücüler düşmüyor. Karşıdan karşıya geçerken nasıl olsa ayakkabılarımı aşmaz, diyerek attığımız bir adımla paçalarımız tamamen ıslanabiliyor. Üstelik kış günü ıslak bir ayakkabı, ayakkabı içinde çorap ve dizlere kadar ıslanmış bir pantolonla eve dönmek… Ardından başlayan karın ağrısı, böbrek ağrısı. 
Yine de kar yağsın ve erisin. Yine de bolluk, bereket olsun. Ben ıslanmaya, yollarda araçların üzerime saçtığı su ile yıkanmaya, ayaklarım ve pantolonum ıslak ve dönmeye razıyım. Hem kar da yağmasa kocaman kış boyunca yalnızca şubat tatilini beklemek çok sıkıcı olmaz mıydı?

8 Ocak 2026 Perşembe

PAZAR VE PAZARLAMACILAR

Metehan Darıcı 

Her yerde edebiyat ve felsefe parçalama hevesi moda oldu. Sosyal medyada, filmlerde, dizilerde… Hatta kamyon arkası yazılarda. Bütün memleket buram buram felsefe üretiyor. Sadece memleket mi? Bütün dünya belki de. 
Hangi tarihte, hangi çağda bile yaşadığı belli olmayan belki de hiç yaşamamış bazı kişilere mal edilen eserlerden araklayıp ya da ilham alıp insanlar habire yazıyor, düşünüyor, paylaşıyor. Yüzyıllar öncesinde yaşamış ve yapacak hiçbir işi olmadığı için düşünmüş, uydurmuş, yazmış bazı ihtiyarların yazdıklarını bu kadar anlamlı ve önemli kılan şey ne? 
Düşünün bir defa, elektrik yok, telefon yok, gazete, dergi, sinema, tiyatro bile yok. Trafik yok, işsizlik yok, bir yerlere yetişme çabası yok. İnsanlar sabah uyandıklarında sadece etraflarındaki şeyleri tüketerek bile günü geçirebiliyor, geçim derdi yok. Böyle bir ortamda birileri doğaya bakıyor, dağlara bakıyor, az da olsa etrafındaki insanlara bakıyor ve felsefi, edebî cümleler karalıyor elindeki kâğıda, yaprağa ya da tahtaya. Yüzyıllar sonra birileri de bu metinleri bir şekilde okuyup onaylıyor ve şöyle diyor: Vay be, ne bilge adammış. Yaprağın yeşil olduğunu söylüyor, karın beyaz olduğunu. Acıkınca insanın normal olmadığını ya da balıkların su dışında yaşamadığını. İşte gerçek bilgelik. Sonra hemen yanındaki adam bu bilgileri yorumlamaya başlıyor ve oturup bir kitap yazıyor ya da bir film çekiyor. Filozof dediğimiz insanlar aslında filozof olma derdinde değildi. Sadece hayatlarını yaşıyor ve notlar alıyorlardı. Şimdi ise insanlar onların yaşam tarzlarını, dünyalarını düşünmeden onları yüceltiyor, yere göğe sığdıramıyor. Sen de yaşasaydın o çağda, bu hikmetli sözleri sen de söylerdin ve hikmetli olduğunun farkına bile varamazdın. 
Her şey yaşanan çağa, ülkeye, kültüre bağlı aslında. 
Ey sürekli birilerinden cümle paylaşan ve ballandıra ballandıra bunu açıklamaya çalışan kişi, senin de bir beynin var. Senin de kalbin var, vicdanın, duyguların var. Başkalarından emanet aldığın cümlelerle bana hayatı anlatma. Başkalarının işsizlikten ulaştığı düşünceleri kendininmiş gibi bana pazarlama. Evet, sen bir pazarlamacısın. Fikir ve edebiyat pazarlıyorsun durmadan. Artık yapma bunu. En azından bana yapma.  

TEHLİKE GELİYORUM DİYOR

Metehan Darıcı

 Önceleri susayan insanlar en yakın çeşmeden su içebiliyordu. Bu çeşmelerin kimi tatlı su olarak geçiyordu kimileri ise musluk suyu fakat her ikisi de içiliyordu. Bazen bir cami şadırvanından bazen de yol kenarında bir hayrattan insanlar akıllarına hiçbir şey gelmeden kana kana su içerdi şehirlerde. Bir çay ocağına ya da lokantaya gittiğinizde sürahi ve bardak olurdu. Su, ücretsizdi. 
Sonra bir şeyler oldu ve şehir şebekesinin suyu içilmemeye başladı. Hem kireçliydi sular hem de klorlu. Çay demlemek isteyenler bile demliklerin altında kocaman kireç tabakası ile karşılaşmaya başladı. İşte tam da bu sırada marketlerde boy boy pet şişeler ortaya çıktı. Kimileri damacana şeklinde kimileri de on, beş, bir buçuk litre ya da 500 ml şeklinde. İlk zamanlar insanlar içme suyuna para vermek istemedi fakat şehir şebekesi içilecek gibi değildi ve tatlı sular da birer birer kesilmeye ya da hastalık yaymaya başladı. Artık her markette hatta küçücük dükkanlarda bile pet şişe ile su satılmaya başlandı. Veliler çocuklarına pet şişe ile su verdiler okullarına gönderirken. Araçlarda, maçlarda, sinemalarda, kantinlerde, lokantalarda, kafelerde koli koli su tüketilmeye başlandı. Aslında buraya kadar da normal her şey fakat bir süre sonra bu suların şişeleri başa bela olmaya başladı. Önceleri insanlar hemen çöpe atmıyordu bu şişeleri. Sonra mavi kapak toplamaya başladılar. Bir süre sonra mavi kapak da yalan oldu ve etrafta devasa pet şişe kirliliği oluştu. Okul önlerinde, yol kenarlarında, futbol sahalarında, market önlerinde, apartman kenarlarında, çöp kutularının civarında hatta cami önlerinde pet şişeler yığılmaya başladı. İşin daha da garibi piknik alanlarında bile pet şişeden geçilmez oldu. Deniz ve ırmak kenarları pet şişelerle örülü sahillere dönüştü. 
Sorun şimdilik küçük görünse de ilerleyen yıllarda daha da büyüyeceği çok belli. 
Zor olmamalı tatlı su geleneğini arıtılmış su geleneği ile birleştirip camilerde ya da sokak başlarında yeniden hizmete sunmak. Zor olmamalı okullarda, kafelerde, lokantalarda, kantinlerde bir arıtma cihazını faaliyete geçirmek. Şebeke suları neden bu kadar kirlendi bilmiyorum ama tüm şehir suyunun bir anda içilemez hale gelmesi düşündürücü. 
Şair her ne kadar hava bedava su bedava, bedava yaşıyoruz bedava demişse de yıllar önce artık su bedava değil ve git gide fiyatı artan bir ihtiyaç. Üstelik bu ihtiyacı giderdikçe insanlar çevre kirliliği de durmadan yükselişte. Sadece hava bedava demek isterdim ama onun da aynı su gibi kirli olanı bedava. 
Kocaman bir çöplük bekliyor gelecek nesilleri pet şişelerden oluşan. Kocaman bir de susuzluk tehlikesi. 

27 Aralık 2025 Cumartesi

Ortanca


Metehan Akkaya
Bir ailede ortanca kardeş olmak bazen iyi bazen kötü bir şey.  İyi olan yönleri ne diye soracak olursanız ne ilk çocuksunuz ne de son. Arada bir yerdesiniz. Ne büyük sorumluluklarınız var ne de şımaracak kadar küçüksünüz. Gerçi sorumluluk dediğimiz şey biraz da kişinin kendisiyle ilgili. Büyükler sorumsuz olabildiği gibi küçükler de şımarık olmayabilir her zaman. Ben, yerimden memnum. Büyük çocuk olsaydım yine memnun olurdum. Ailenin en küçüğü olsam yine memnun olurdum. Yaş sırasının benim için çok büyük bir önemi yok aslında. Önemli olan aile bilincini yaşamak, kaybetmemek. Çocuk, ailenin bir parçası ve en deneyimsiz kitlesi. Büyüklere düşen çocuklarına tecrübelerini aktarmak. Bir ağabeyimin olması benim için kimi zaman avantaja dönüşebiliyor. Oyun oynarken onun eşyalarını kullanabiliyorum mesela. İzin veriyor buna. En azından bilgisayar kullanmam gerektiğinde klavyesini vermese de faresini kullanmama izin veriyor. Artık ona küçük gelen kıyafetleri kullanmak da iyi bir şey. Çabucak israf olmuyor giysiler. Şu an ayaklarımda ondan kalan çoraplar var. Bu, benim için mutluluk sebebi. 
Küçük kardeşim için de bu durum iyi olsa gerek çünkü benden sonra da o kullanamıyor giysileri. Ona yeni şeyler alınıyor çoğu zaman.
Ortanca olmak hem ağabeyle iyi geçinmek demek hem de kardeşle. Kardeşim benim oyun arkadaşım biraz da. O olmasaydı galiba biraz kendimi yalnız hissederdim hayatta. 
Kardeş ve ağabey sahibi olmak güzel bir duygu. Bunu her geçen sene daha iyi anlıyorum. İlerleyen yıllarda, yaşlarda daha kim bilir neler yaşayacağız, neler paylaşacağız, heyecanla o günleri bekliyorum. Ortanca olmak, güzel bir şeymiş. 

İKİ ARADA BİR DEREDE KALMAK

Reyhan Veske

 Bir ailenin en büyük çocuğu olmak çok da güzel bir duygu değil aslında. Belki tek çocuğu olmak iyi bir şeydir ama üç kardeşin en büyüğü olmak biraz zor. Her şeyi önce siz yaşıyorsunuz; okula başlama, sınavlara girme, belge alma, başarma ya da başaramama. Bu esnada geride kalan kardeşler ne yapıyor? Sadece izliyor ve oyun oynuyor. 
Bir ailenin tek çocuğu olmak bence sıkılmak demek biraz. İki kardeş olmak iyi bir şey olabilir. Kardeşten ziyade arkadaş olur ikinci kardeş ve güzel zaman geçirilebilir. Üç kardeş demek bence karmaşanın adı. Sürekli anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar ve kimsenin sakin duramaması demek, üç kardeş olmak. Üç kardeşin en büyüğü olmak ise ekmek almaya gitmek demek, kardeşlerin ödevlerine yardımcı olmak demek, her istediklerini yapmak demek galiba. 
Bazen düşünüyorum kendi kendime kardeşlerim olmasaydı diye… Hayat daha mı güzel olurdu daha mı sıkıcı, karar veremiyorum. Belki onları hiç tanımamış, onlarla yaşamamış olsaydım yorum yapmak daha kolay olurdu ama her şeye rağmen yine de kardeş işte. Asıl sorun ise bu söylediklerimin bir ömür devam edecek olma korkusu. Her şeyi önce ben yaşayacağım ardından onlar yaşayacak ve tecrübelerimden faydalanacak. Mesela LGS’ye ilk ben gireceğim. Benim hazırlık sürecimden onlar kendilerine bir tecrübe çıkaracak. Üniversite sınavına da ilk ben gireceğim. 
Tabi iyi tarafları da var en büyük kardeş olmanın. Mesela bir şey alınacaksa önce size alınıyor. Giysi, eşya, kalem… Önce ben kullanıyorum ve yenisi de bana alınıyor. Onlar bir süre benden kalanlarla idare ediyorlar. O kadar da olsun artık. Kim bilir belki de bu durum da aslında onlar için iyi bir şey. 
Yine de kardeş işte. Atsan atılmaz, satsan satılmaz. Onlarla da hayat zor, onlarsız da. 

25 Aralık 2025 Perşembe

D.K.

Kadir Üstündağ

İsminiz kaderinizdir, denildiğinde bu söze çok inanmamıştım ama her geçen gün biraz daha inanıyorum. İsmim Kadir fakat beni Deli Kadir olarak tanıyorlar. Aslında bir deliliğim yok fakat bir insana kırk gün deli denirse delirirmiş ya bundan korkuyorum. Bazıları kısaca DK bile demeye başladı. Öyle ki artık ara sıra kimliğimi çıkarıp kontrol ediyorum gerçekten Deli Kadir ben miyim diye. Eminim Kadir ismini koyarken ailem bana bu faciayı hiç hesaba katmamıştı. Onların niyeti sadece dedemin adını yaşatmaktı. Şimdi sağa gidiyorum Deli Kadir, sola gidiyorum Deli Kadir. Başka Kadirler de var etrafımda ama nedense onlara Deli Kadir denmiyor. Mesela çayı şekersiz, ayranı tuzsuz, kahveyi tek içen bir Kadir var onun adı Sek Kadir. 
Bununla bitse iyi. Bir keresinde bir düğüne katılmıştık ve ailem beni bir masaya gönderdi. Masada yaklaşık on kişi vardı ve hepsinin adı Kadir’di. Kadirler masasıydı resmen ama masanın üzerine çıkma görevini bana vermişlerdi çünkü en Kadir bendim. Deli Kadir. 
Bir keresinde de dedemin eski iş yerine gitme gafletinde bulunmuştum. Orada da benzer şeyler yaşadım. Herkeste bir hürmet, bir saygı. Sen bizim ustamız, büyüğümüz Kadir dayısın, diyorlardı. Demek ki dedem de meşhur Kadirlerdendi. 
Sadece bu kadar olsa sorun değil, alıştım sayılır ama Deli Kadir dışında başka yakıştırmalar da var. Sırf biraz esmerim diye Çaklıt Kadir diyenler türedi son zamanlarda. Tam biraz tatlı bir çocuk olabilirim, esmer de olabilirim ama bu yakıştırmayı sevmiyorum. Lakap takmanın bile bir inceliği olmalı değil mi? Ne yapalım, bu yaştan sonra adımı değiştirecek değilim. Hem dedeme de ayıp olmaz mı? İsim, kadermiş. İsmim Kadir.   

HAYATIN GERÇEK ANLAMI

Metehan Darıcı

Türkçe bir kelime olduğunu öğrendiğimde daha çok sevdim onu. Zaten uyku dışında vaktim hep onunla geçiyor. Derslerde, okul yolunda, evde, çarşıda, markette… her yerde onunlayım. Bana bir tazelik veriyor onunla olmak üstelik kendimi enerji dolu hissediyorum. Cebimde de o var, çantamda da. Odamın bir kısmını depo yaptım onun için. 
Evden çıktığımda yanımda olmazsa rahat edemiyorum. Bu yüzden ceplerimde, çantamda, kalemliğimde hep o var. 
Sakızdan bahsediyorum. Sakız olmadan yaşayabileceğimi düşünmüyordum. En yakın arkadaştan daha gerekli benim için. Aç durabilirim, susuz da kalabilirim ama sakızsız asla. Üreticiler de bu durumun farkında galiba, sürekli yeni sakızlar çıkarıyorlar ama ben naneli olandan vazgeçemiyorum. 
Zaman zaman sakız çiğnememem gereken mekanlarda zor durumda kalmamak için yuttuğum da oluyor sakızları. Bunun için bir beceri bile geliştirdim. Fark edildiğim anda aniden yutabiliyorum sakızı. 
Her şeyin fazlası zarar derler, belki bu sakızların da zararı vardır ama bir kere bulaştım bu işe. Eskiden doğal sakızlar varmış, tamamen bitkisel olan. Belki günün birinde bu tür sakızlardan bulurum ve sağlığıma da bir katkısı olur bu alışkanlığın diye düşünüyorum. 
Bir de  sakız fabrikası görmek istiyorum. Nasıl üretildiğini görmek ya beni daha çok sakıza yaklaştırır ya da uzaklaştırır sakızdan. 
Eskiden bozuk para çıkmayınca bakkallar sakız verirmiş müşteriye. Keşke bu gelenek yine devam etse. Şimdi aklıma geldi, demek ki sakız gerçekten önemli bir şeymiş. Yoksa niye yıllarca para üstü olarak verilsin ki. Hem şimdilerde diş temizliği işini kolaylaştıranlar da var. 
Sakız, bence hayatın anlamı. 

20 Aralık 2025 Cumartesi

İLETİŞİM SORUNU


Elif Erva Ağar
İnsanlar yalnızca konuşarak mı anlaşır ya da bir insanın size söylemek istediği şeyi illa sözcüklerle ve sesle mi ifade etmesi gerek? Normal insanlar için bu gereklidir. Bazı kelimelerin telaffuz edilmesi ve karşı tarafça duyulması gerekir. Oysa birbirini iyi tanıyan insanlar bazen kelimeler olmadan da anlaşabilir. Mesela dudak okuma yöntemiyle fısıltıya bile gerek kalmadan iki arkadaş anlaşabilmeli belki. Ben arkadaşlarımın seslerini duymadan yalnızca onların jest ve mimiklerine bakarak en sessiz ortamlarda bile onların ne demek istediğini anlayabiliyorum fakat onlar beni anlamıyor. Ya da en azından bir kısmı anlamıyor. İlla sesimi duymak istediklerini söylüyorlar.  Elbette bu söylediğim durum her zaman geçerli değil. Özellikle herkesi ilgilendirmeyen ya da özel konularda iletişim gerektiğinde bu yöntemi kullanmaya çalışıyorum. Herkes herkesle böyle anlaşsa zaten konuşmaya da kelimelere de gerek kalmazdı. 
Bu aşamada biraz daha ileriye gitmek istiyorum. Aslında yakın iki arkadaş ya da dost kelimelere ve dudak hareketlerine bile ihtiyaç hissetmeden anlaşabilmeli. Hatta aklından geçenleri okuyabilmeli. Bakışlarından bir anlam çıkarabilmeli. Gözlerinin ardını okuyabilmeli. Arkadaşlık ya da dostluk zaten aynı dünyada dolaşmak ve bu dünyayı paylaşmak değil midir? 
İletişim mutlaka gerekli, kocaman bir dünyada ve insanlar arasında yaşıyoruz. Yaşam tarzımız sürekli iletişim halini zorunlu kılıyor fakat ben diyorum ki insanlar kendi aralarında özel bir iletişim tarzı daha geliştirmeli. Şifreli olmasa bile herkesin anlayamayacağı bir iletişim modeli şart. Herkesle aynı dili konuşmak zorunda olmamalıyız. 
Arkadaşlarımdan tek ricam, en azından dudak okumayı öğrenin. Jest ve mimikleri yorumlamayı da öğrenin. Günün birinde mutlaka işinize yarayacak. Benimle iletişim için değilse bile başka ortamlarda, mekanlarda ihtiyacınız olacak. 

Biricik Meselem


Yusuf Ensar Güler
Ne zaman ılık bir kışı geride bıraksak ya da her zamankinden daha sıcak bir yaz yaşasak aynı konu gündeme geliyor: Antarktika eriyor. 
İklim değişikliğinin en büyük nedenlerinden biri olarak bu kıtanın erimesinden söz ediliyor. Normal şartlarda ne savaşlarla ne yoksulluk ve hastalıklarla gündeme gelmeyen bu kıta tüm dünyayı yalnızca eriyerek etkiliyor. Eridikçe kendinden söz ettiriyor ve benim de içim cız ediyor. İçim cız ediyor penguenleri düşündükçe. İçim cız ediyor her yıl biraz daha dünya ısındıkça ve günün birinde tüm dünyanın çölleşeceğini, susuz ve penguensiz kalacağını hayal ettikçe. 
Burada asıl konu ne Antarktika ne de iklim değişikliği. Asıl konu penguenler. Çizgi filmlerde ya da belgesellerde görmüş olsam da bu hayvanı, çok seviyorum. Yürüyüşleri, çıkardıkları sesler çok sevimli geliyor bana. Hani soğuk bir ortam gerekmese yaşamları için getirip evde beslemek isterdim birini. Ne kedi ne köpek ne kuş… Penguen beslemek istiyorum. Düşünüyorum bir penguenle okula gitmek nasıl bir duygu olurdu. Belki kanadından tutardım yolda yürürken. Ya da bir penguenle aynı odada oturmak nasıl bir duygu olurdu? Ona maç izletirdim. Onunla oyunlar oynardım. Kediler ve köpekler bile tepki verdiğine göre ekrana penguen oturup benimle her oyunu oynardım. Ona tuvalet alışkanlığı bile kazandırırdım. Onunla deniz kenarlarına gider onun yüzmesini izlerdim. 
Düşününce benim Antarktika sevgimin aslında yalnızca penguenlerle ilgili olduğunu fark ettim. Buzulların erimesi de mesele değil. Mesele yalnızca penguenler. Penguenler benim biricik meselem.  
Antarktika değil eriyen, eriyen penguen sayısı. Eriyen benim hayallerim, eriyen benim canım penguen sevgim. Tüm dünyayı ayağa kaldırmaya hazırım. Lütfen penguenlerime zarar vermeyin. Tamam, evimizde olmasın ama kendi ortamlarında, iklimlerinde sonsuza kadar yaşasınlar. Ben razıyım onlara çizgi filmlerde ya da belgesellerde bakmaya. Buna bile razıyım. Razıyım. Gerçekten. 
 

13 Aralık 2025 Cumartesi

SÖYLEYECEKLERİM VAR


Gamze Sena Kuyucu

Kibir, gölün yanında su buldum diye sevinmektir.  Kibir, kendine ait olmayan şeylerle övünmektir. Kibir aslında insanın küçüklüğünü unutarak kendisini en büyük sanmasıdır.  İnsanlığa hiç yakışmayan ama insanlarda en çok gördüğümüz şeydir kibir. Tehlikeli bir silah gibidir kibir ve en çok boynuna takarak gezene zarar verir. Kullanana zarar verir. Yalnızca insanlarda değil toplumlarda hatta ülkelerde bile kibir duygusunun öne çıktığı olur ve ne kadar güçlü bir toplum ya da devlet olursa olsun kibrine kurban gider sonunda. Ülkeleri bile yıkan, dağıtan kibir insanı ne hâle koyar, derin bir soru bu.
Kibir aslında kıskanmanın büyük kardeşidir. Kıskanmayla başlar ardından kendi üstünlüğü ile devam eder ve sonunda büyüklenmek olarak kişinin hücrelerine kadar siner. Sıradan, basit bir his değildir kibir. 
Kibrin yerine insana yakışan şey alçakgönüllü olmaktır. Alçakgönüllü insanlar, toplumda çoğu zaman ezilse, hor görülse de mutlaka bu duygunun karşılığını alır günü geldiğinde. Bir kaya parçasını kibirli bir kazma ile parçalamak mümkün değildir bazen fakat küçücük bir bitki kökü o kaya parçasını sabırla ve incelikle parçalayabilir. 

RENKLER

Gamze Sena Kuyucu


Kırmızı 
Asil bir renk kırmızı, al bayrağımızın rengi. Ama ben oldum olası sevmem kırmızıyı. Sanki bana negatif enerji yüklüyor. Hem derler kırmızı nazar getirir diye. Belki doğru değil ama ben inanıyorum. Benim hiç kırmızı kıyafetim yok ya da kırmızı eşyalarım. Kırmızıya olan nefretim buradan geliyor belki kim bilir? Aslında sonbahar geldiğinde ağaçlarda hoş durur kırmızı. Ama bu ona nefretimi değiştirmez. 

Turuncu
Turuncu sonbahar gelince gelir aklıma. Hem severim hem de sevmem, ikisinin arası. Aslında güzel bir renktir. Turuncuyu yapraklarda görünce ayrı bir neşelenirim nedensizce. En sevdiğim meyvelerin üzerinde var: portakal, mandalina. Turuncu benim dikkatimi çeker gördüğümde. Bu yüzde seviyorum belki de turuncuyu. 

Sarı
Sarı en sevdiğim renklerin arasında. Bana nedensizce enerji katıyor. Onu gördüğümde gülümsüyorum. Sarı rengini çok görürsem o günüm sanki öbür günlere göre daha iyi ve enerjik geçiyor. Mesela güneşin yoğun olduğu günlerde. Sarı bitkilere çok yakışıyor bence. Sarı öbür renklerin yanında olduğunda hepsine canlılık katıyor. Tıpkı ailenin en küçük neşeli çocuğu gibi. Resim çizdiğimde, içinde illa sarı rengi bulunur. Ya ağaçlarda ya tatlı bir kelebekte ya da sevilmeyi bekleyen bir kedide. 

Yeşil
Etrafta çok görmeme rağmen seviyorum yeşili de. Hani bir şeye çok maruz kaldığında ondan bıkarsın ya. Bende öyle olmuyor konu yeşil rengine gelince. Bir ara yeşil rengini pek sevmiyordum. Ama bazı kıyafetlerim, ayakkabım yeşil olunca sevmeye başladım. O zaman fark ettim yeşilin ne kadar değerli olduğunu. Mesela çimler yeşil yerine başka bir renk olsaydı, ilkbaharı seveceğimi tahmin etmiyorum. Hani ormanlar çok değerliler ya. Belki de ağaçlar yeşil olduğundan dolayıdır.

Mavi
Mavi bence sonsuzluğu ifade ediyor. Mesela denize baktığımızda sonunu göremiyoruz. Ya da gökyüzüne baktığımızda atmosferi ayırt edemiyoruz. Bence mavi denize de gökyüzüne de çok yakışıyor. Mavi insana bir umut katıyor bence. Çünkü gökyüzünden sonra uzayın olduğunu hepimiz biliyoruz ama göremiyoruz. Görmek için ise uzaya çıkmak gerekiyor. Ya da denizin ardında kara parçaları olduğunu biliyoruz. Ama o kara parçalarını görmek için gemiye atlayıp saatlerde yolculuk yapmak lazım. Ben sıkıldığımda hep maviye bakarım, gökyüzüne. Sıkıntımı alır götürür mavi. Beni de hayaller ülkesine bırakır.

Mor
Kız olmama rağmen pek de sevmem moru. Bana çok koyu gelir ton olarak. Aslında tam da nefret etmem mordan. Açık tonlarını severim bir nebze. Ben küçüklükten beri mor üzümü sevmem ya da karalahanayı. Renklerinden dolayı mı sevmiyorum, yoksa tatlarını mı beğenmedim bilmiyorum. Mor renginin benim için pek de bir anlamı yok. Gördüğümde de görmediğimde de hiçbir şey olmuyor. Ama mor rengi de lavantaya ve menekşeye ayrı bir yakışıyor. Bu yüzden içimde ona karşı minicik bir sevgi olabilir belki.

Pembe
Pembe küçükken en sevdiğim renkti benim. Kıyafetlerimin, oyuncaklarımın, kalemlerimin, kitaplarımın hepsinin pembe olmasını isterdim. Şimdi diyorum iyi ki her şeyim pembe değilmiş diye. Pembe benim için unutulamaz bir renk. Küçüklüğümü hatırlatıyor bana. O masum anıları, bitmek bilmeyen oyunları… Çok sevsem de küçükken, şimdi soğudum. Ama ömrüm boyunca pembe bana hep o günleri hatırlatacak.

Kahverengi
Kahverengi bana sakinliği aşılar. Kalabalık şehir ortamında herkes toprağa muhtaçtır. Sinirli olunca toprak negatif enerjiyi emermiş. Kahverengi hoş bir renk bana göre. Özellikle yeşille uyumu efsane. Kahverengiye baktığımda benim aklıma küçükken çamurdan yaptığım pastalar, yollar ve tencere, tavalar geliyor.
Beyaz
Huzuru temsil eder beyaz. Etraf karla kaplanınca insanın içine huzur dolar. Kışın sevilme sebebi belki de beyaz renginden dolayıdır. Aynı zamanda beyaz bana başarıyı da çağrıştırıyor. Başarılı insana yıldız gibi derler. Yıldızlar ise farklı renkte olsalar bile dünyadan bakınca beyaz görünürler ve hepimize tepeden bakarlar.

Siyah
Siyah herkes tarafından sevilir. Ben ise pek sevemiyorum. Siyah hüznü temsil eder. Evet, siyah renginde bir sürü kıyafetim var ve giyiyorum ama bir türlü sevemiyorum nedense. Siyaha baktığımda unutamadığım günler geliyor aklıma. Siyah en çok tercih edilen renk. Ama benim tercihlerimde ilk üçe giremez.
Gri
Gri karamsarlığı hissettiriyor bana. Hava kapalı olunca hiçbir şey yapasım gelmez o gün. Gri güzel bir renk. Kıyafetlerimde giyiyorum hep. Ama her tarafta görünce sıkıcı oluyor ara sıra. Özellikle de şehirlerde. Belki de gri etrafta çok da olmasa daha çok seveni olabilir. Gri aynı zamanda çaresizlik gibi. Fırtına olacağı zaman kuşların yuvalarında yaşadıkları panik ve çaresizliğin rengidir belki. 

E/BEDİ

 Nil Ateş
Ebedi bir tutsaklıktı o harf görünümündeki zelzele. Nereye baksa kafasında uğulduyordu çığlıklar. Hiç bitmeyen bir işkence. Her bakışında her duyduğunda zihnini daha çok sarsıyordu şu bitmez silinmez leke. Adı bile rahatsız ediciydi, “e” hangi dahi icat ettiyse.
Ama karar vermişti onu bu harften kurtaracak ilacı bulacaktı işte. Ebru gelmişti aklına ilk önce. Ama korkuyordu e ile başlayan her şeye. Sanata ilgisi olsa dahi cesaret edemedi bu işe. 
O an aydınlandı bir evde yaşaması onu rahatsız ediyordu sadece. Evden kurtulursa “e”den kurtulacaktı kesinlikle. 
E ile karşılaşmaması için bir liste çıkaracaktı, gitmeden önce. Ama kedi aklına geldi ilkönce. Çünkü ikinci harfi oydu işte. Gitti yerde kedi olmamalıydı, yazdı listesine. Diğer bir fikirse yemek olmamalıydı gittiği yerde.  Hem de o değişik harf iki taneydi bu sözcükte. Hiç yemek yemeyecekti gittiğinde

N'DEN YAZDIM

 Baha Kayhan
Bu hikâye bana kalmıştı bir yaz gününden. Bilmiyorum başka şey kalmadı bana neden. Bunu yazmak zorundaydım arkadaşlarım yorulmuş olsa da gülmekten. Oysa bana en çok gülen kişi, sensin. Sen yani sadece orada oturan, konuşan, yorulmadan çene çalan. 
Nerede kalmıştık evet bahsediyordum size hikâyeden. Bu hikayeydi bütün akşamımı mahveden. Bitmeliydi bu hikâye kimse görmeden. Fakat hikâye benden uzaklaşıyordu ben istemeden. Sessizce kenarda düşünüyordum ben. Kelimeleri saydım, ölçtüm zihnimden. Zihnim bir türlü kopamıyordu senden. İngilizce kelimeler geliyordu aklıma nine, ten. Bu yazı sonuna geldi hikâyeye geçmeden. Başka birilerinin de metinleri vardı yazması gereken. Keşke gelseydim daha erken. Böyle oluyormuş demek ki bir ders geç gelen.