asya kılcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
asya kılcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2026 Cumartesi

SON PİŞMANLIK

Asya Kılcı 

Zor bir denemeydi ve önümde
Matematikten bir soru
Buldum cevabını uğraşarak ama
Bilemedim doğru mu

Kitapçıkta işaretleyip
Optikte boş bıraktım
Cevapları kontrol ederken
Bir de baktım
Doğru bulmuşum

Keşke işaretleseymişim vesvese etmeden
Yine de bir pişmanlık sardı kalbimi
Son pişmanlık neye yarar dedim içimden

DERİN BİR MESELE

 Nurgül Asya Kılcı

Seçmesi çok zor
Cerrah mı olsam yoksa savcı mı
Her düşündüğümde
Kararsız kalıyorum 
Kimseye anlatamıyorum acımı

İkisi de bambaşka bir yol
Cerrah olmak için sayısal gerek
Ve tam bu bana göre derken
Savcılığı düşünüyorum
Sözel de gerekiyormuş onun için
Üşeniyorum

Hem cerrah hem savcı 
Olamaz mı bir insan
Hem savcı hem cerrah da olabilir
Nedir ki buna mâni olan

Belki önce cerrah olmak daha mantıklı
Yorulduktan sonra hastanelerde
Geçerim adliyeye
Ama önce savcı olursam
Kim alır beni sonra ameliyathaneye 

7 Şubat 2026 Cumartesi

AŞIRI SEVGİ

 Nurgül Asya Kılcı

Ahsen, her zamanki gibi eline bir Harry Potter kitabı alıp okumaya başladı ama kendini o kadar çok kaptırmıştı ki okumaya saatin kaç olduğunu fark etmemişti bile. Saat gece ikiye geliyordu ve Ahsen elinde kitapla uyuyakalmıştı. Uyandığında ise bir terslik fark etmişti. Uyandığı yer Ahsen’in kendi odası değildi ve odada birkaç yatak, yataklarda uyuyan başka kitaplar vardı. Ahsen neler olduğuna pek anlam verememişti. Ardından yanına bir kız geldi ve ona neden hala elbiselerini giyinmediğini sordu. Biraz daha beklerse derse geç kalacağını söyledi. Ahsen tam “ne dersi?” diye soracakken kızın üzerindeki Gryffindor kıyafetini gördü ve şaşırdı. O an neler olduğunu anlamıştı artık. Anlam veremediği bir şeklide Hogwarts’taydı. Bu, onun için harika bir şeydi. Ahsen hemen kalkıp kıyafetini giyindi ve derse gitti. Derse girdiğinde karşısında Harry ve Ron’u görünce çok şaşırdı. Boş bir yer buldu ve oturdu. Oturur oturmaz kapı açıldı ve dersin öğretmeni Profesör Snape içeri girdi. Tam o anda Ahsen bir ses duydu:
-Ahsen, kalk kızım okula geç kalacaksın. Yere düşürdüğün kitabı da lütfen yerine bırak. 

DOST MASKESİ

Nurgül Asya Kılcı

Gülüşünü önüme bıraktın
Niyetini arkanda sakladın
Dostluk dediğin şey
İlk fırsatta yön değiştirdi

Sözlerin sıcak, ellerin soğuktu
Yakınlığın cesaret verdi
İhanetin sessiz oldu
En derin iz bıçağın değil 
Onu kimin tuttuğuydu

GÖLGELERLE KONUŞMAK

Nurgül Asya Kılcı

Ezgiler sessizliğe karışır her gece
Narin rüzgâr taşır eski mutlu günleri
Akıllarda kalan düşler unutulur belki
Sonsuzluk gibi akar zaman
Sessiz ve derin
Umursamadan 

Yıldızlar kayar uzak gökyüzünde
Ayın ışığı düşer içimdeki sessizliğe
Sarar her yanımı geçmişin gölgeleri 
Sessizce konuşur gözlerimden düşen yaşlar gibi

Arıyor ruhum sessizliğin içinde
O güzel günler sürükleniyor rüzgârda
Anılar kalıyor gölgesiyle baş başa

20 Aralık 2025 Cumartesi

Sessiz Raflar

Nurgül Asya Kılcı

Bölüm I: Arayış
Kasabanın kütüphanesi, kimsenin yolunun bilerek düşmediği bir yerdeydi. Okulun arkasından geçen dar  sonunda, yıllardır oradaymış gibi duran taş bir binaydı. Kapısı çoğu zaman kapalı görünürdü ama içeri girmek isteyen biri olduğunda, nedense her zaman açıktı.
Ben oraya ilk kez, bir kitabı ararken girdim. Aslında ne aradığımı bilmiyordum. Sadece bazı kelimelerin beni çağırdığını hissediyordum.
İçerisi sessizdi. Ama bu, rahatsız eden bir sessizlik değildi; daha çok düşüncelerin kendi sesini duyabildiği bir sessizlikti. Raflar tavana kadar uzanıyordu ve kitapların çoğunun sırtında isim yoktu. Sanki okunmak için değil, hatırlanmak için oradaydılar.
Masaların birinde oturan görevli başını kaldırmadan konuştu:
“Kaybolan şeyleri mi arıyorsun, yoksa henüz kaybolmamış olanları mı?”
Bu soruya cevap veremedim. Çünkü ikisi arasındaki farktan emin değildim.
Rafların arasında dolaşırken ince, gri kaplı bir defter buldum. Üzerinde adım yazıyordu. El yazısı tanıdıktı ama kime ait olduğunu çıkaramıyordum. Defteri açtığımda, sayfalar doluydu. Anılar, cümleler, yarım kalmış düşünceler… Ama tuhaf olan şuydu: Yazılanların hiçbirini hatırlamıyordum.
Bir sayfada şöyle yazıyordu:
“Bunu okuduğunda, bazı şeyleri hatırlamıyor olacaksın. Ama üzülme. Bilmekten çok hissetmek gerekecek.”
Kütüphanede zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim. Dışarı çıktığımda hava kararmıştı. Ertesi gün tekrar gelmek istedim ama yolu bulamadım. Yokuş aynıydı, okul aynıydı; ama kütüphane yoktu.
Defter ise hâlâ bendeydi.
Günler geçtikçe, defterde yazan bazı cümlelerin hayatımda karşılık bulduğunu fark ettim. Henüz yaşanmamış anlar, önceden yazılmış gibiydi. Ama bu bir kehanet gibi değil, daha çok bir hatırlatma gibiydi. Sanki ben, bazı duyguları yaşamayı çoktan kabul etmiştim.
Son sayfaya geldiğimde tek bir cümle vardı:
“Beni bulduğunda, kendini kaybetmiş olacaksın.”
Defteri kapattım. Kendimi kaybolmuş hissetmiyordum. Ama değiştiğimi biliyordum.
Artık bazı sorulara cevap aramıyordum. Çünkü her şeyin bulunmak için değil, yerini bilmek için var olduğunu anlamıştım.


 Bölüm II: Boşluklar
Defter, çekmecemde duruyordu.
Ama oraya koyduğumu hatırlamıyordum.
Bazen geceleri uyanıp çekmeceye baktığımı fark ediyordum. Açmıyordum. Sadece varlığından emin olmak yetiyordu. Sanki defter, açıldığında değil; beklendiğinde anlam kazanıyordu.
Okulda her şey normaldi. Dersler, teneffüsler, gürültü…
Ama bazı anlar eksikti.
Bir öğretmen adımı yokladığında sınıf sessizleşiyor, sonra başka bir isim söyleniyordu. Arkadaşlarım bazen bana bir şey anlatmaya başlıyor, cümlenin ortasında durup “neyse” diyordu. Sanki bazı boşluklar vardı ve kimse o boşlukları fark etmek istemiyordu.
Bir gün defteri tekrar açtım.
Yeni bir sayfa eklenmişti.
Bu kez el yazısı daha netti.
“Boşlukları fark ediyorsun.
Çünkü artık onlara sığmıyorsun.”
Sayfayı çevirdiğimde, kütüphanenin çizimi vardı. Ama bu kez farklıydı. Raflardan biri boştu. Altına küçük bir not düşülmüştü:
“Henüz konulmamış.”
Ertesi gün, okulun arkasındaki yokuştan yine yürüdüm. Bilerek değil. Ayaklarım beni oraya götürdü. Kütüphane yine yoktu. Ama bu kez yokluğu daha belirgindi; sanki bir bina değil de, bir ihtimal silinmişti.
O an cebimde bir kâğıt hissettim. Daha önce orada değildi.
Üzerinde tek bir cümle vardı:
“Beni arama. Hatırla.”
Ne hatırlamam gerektiğini bilmiyordum. Ama bazı anılar, zorlandıkça daha da sessizleşir. Ben de zorlamadım.
Günler içinde şunu fark ettim:
Ne zaman bir şeyden vazgeçsem, defter ağırlaşıyordu.
Ne zaman bir duyguyu bastırsam, sayfalar kalınlaşıyordu.
Defter, yaşadıklarımı değil;
yaşamadıklarımı topluyordu.
Sonunda bir akşam, defter kendiliğinden açıldı. Ortasından.
Boş bir sayfa vardı.
Altında şu yazıyordu:
 “Şimdi yazma sırası sende.
 Ama kelimelerle değil.”
Kalemi elime aldım. Yazmadım.
Sadece düşündüm.

Ve sayfa doldu.

13 Aralık 2025 Cumartesi

GARİP ŞİİR

 Dolabın önü dar gelir
Fikirler kafamda gezinir
Giyinmeye niyet ettim
Karar vermek işkencedir.

Askılar bana güler
Ayna susmaz, laf söyler
“Bu mu?” derim, vazgeçerim
Tüm sistem birden çöker

Hava serin mi sıcak mı
Mont mu alsam tişört mü
Üşürüm desem ince
Terlerim kalın giyince

Siyah dedim içim dar
Beyaz giysem leke var
Tam çıkacakken evden
“Bu da olmaz” gitti karar

Dolap önü durak gibi
Gelen giden fikirlerim
Ne giyeceğime karar vermek
En büyük sınavım benim

Saat geçer ben bakarım
Kıyafetle tartışırım
Çıkmak ister ruhum ama
Dolap önünde kalırım

Şiir yazdım garip marip
Bir defa dolaştı bu ip
Okuyun ama demeyin
Nasıl şiir ve nasıl tip

Sessizce Havlayan Köpek


Asya Kılcı

Mira taşındıkları evden hiç hoşlanmamıştı. Ev eskiydi, duvarları geceleri çıtırdıyordu ve en garip olanı, saat tam 02.42’de her şeyin bir anlığına sessizleşmesiydi. Ne rüzgâr sesi kalıyor ne de dışarıdan bir araba geçiyordu.

Bu sessizliği ilk fark eden Mira değil, köpeği Köpük olmuştu. Köpük her gece tam 02.42’de kapıya dikiliyor, ama hiç havlamıyordu. Sadece kulaklarını dikip boşluğa bakıyordu.

Bir gece Mira dayanamayıp fısıldadı:
“Ne var orada?”
Köpük dönüp ona baktı. Gözleri normalden daha parlaktı.

Ertesi gün Mira evin bodrumunu keşfetmeye karar verdi. Bodrumda eski eşyalar, bir de kilitli bir kapı vardı. Kapının üstünde solmuş bir yazı duruyordu:
“Geri dönenler için.”

Gece yine 02.42 oldu. Bu sefer kapıdan bir tıklama sesi geldi. Köpük kapıya yaklaştı ama hâlâ havlamıyordu. Mira kalbi hızla çarparak kapıyı açtı. Koridor uzundu ve sanki evden daha eskiydi. Duvarlarda çizikler vardı, ama insan eliyle yapılmış gibi değildi.

Koridorun sonunda bir ayna vardı. Aynada Mira kendini gördü ama arkasında bir kişi daha duruyordu. Tam arkasını dönecekken aynadaki Mira konuştu:
“Gitme. Henüz hazır değilsin.”

Köpük aniden aynaya doğru koştu ve sessizce oturdu. O anda Mira fark etti: Köpeğin yansıması aynada yoktu.

Bodrumdan çıktıklarında saat yine çalışıyordu. Günler geçti, hiçbir şey olmamış gibi görünüyordu. Ama Mira, Köpük’ün artık dışarı çıkmak istemediğini fark etti. Sürekli bodrum kapısının önünde yatıyordu.

Bir akşam Mira eski evrakların arasında bir fotoğraf buldu. Fotoğrafta aynı ev vardı. Kapının önünde bir kız duruyordu. Yanında da bir köpek…
Ama köpek Köpük değildi.

Fotoğrafın arkasında şu yazıyordu:
“O beni geri getirdi.”

Mira o an anladı.
Köpük, bu eve ilk kez gelmiyordu.
Ve o gece 02.42’de sessiz kalan şey ev değildi…
Mira’ydı.

Karanlık Saat

Nurgül Asya Kılcı

Eski mahalledeki okulda herkesin fark ettiği ama kimsenin anlam veremediği bir şey vardı: girişte asılı duran büyük duvar saati tam 03.17’de durmuştu. Günlerdir kimse onu çalıştıramıyordu. İlginç olan ise şuydu; saat durmuş olmasına rağmen bazı geceler okulun içinden hafif bir tik tak sesi duyuluyordu.

Defne bu sesi ilk duyduğunda okuldan eve dönüyordu. Kapılar kilitliydi ama ses saatin bulunduğu yerden değil, bodrumdan geliyordu. İçini kaplayan korkuya rağmen merakı daha ağır bastı. Ertesi gün arkadaşı Arda’ya her şeyi anlattı. Birlikte bodrum kapısına gittiler. Kapının üstünde solmuş bir tabela vardı: “Girilmez.”

Kilit eskiydi ve kolayca açıldı. İçeri girdiklerinde hava soğuktu. Duvarlarda silinmiş yazılar vardı ama biri çok netti:
“Saat durduğunda gerçek başlar.”
Bodrumun sonunda tozlu bir masa ve üzerinde eski bir defter duruyordu. Defteri açtıklarında satırlar dolusu öğrenci ismi gördüler. Sayfaların en altındaki isim Defne’nin ismiydi. Ama Defne, buraya daha önce hiç girmemişti.

O anda ışıklar söndü. Karanlığın içinden bir fısıltı yükseldi:
“Zaman geri alınamaz.”
Duvar boyunca uzun, ince bir gölge hareket etti. Gölgenin kolları saat ibreleri gibiydi ve her hareketinde tik tak sesi yükseliyordu. Defne korkuyla defteri yere düşürdü. Sayfalar kendi kendine açıldı ve bir cümle belirdi:
“03.17’de bodrumda olan, gölgede kalır.”

Bir anda her şey aydınlandı. Bodrum boştu. Kapı, masa ve yazılar yok olmuştu. Ertesi gün okulda her şey normaldi. Duvar saati yeniden çalışıyordu. Kimse bodrumdan bahsetmiyor, Arda bile
yaşananları hatırlamıyor gibiydi.

Defne rahatladığını sandı ama sırasının üzerinde küçük bir kâğıt buldu. Üzerinde kendi el yazısıyla şu yazıyordu:
“Bir dahaki duruşta yalnız olmayacaksın.”

O gün derste öğretmen okulun geçmişinden söz etti. Bu binanın eskiden öğrencilerin davranışlarının gizlice izlendiği bir gözlem okulu olduğunu anlattı. Defne aynaya baktığında yansımasının bir an geç hareket ettiğini fark etti. Kalbi hızla çarpmaya başladı.

Gece tam 03.17’de uyandı. Odasında biri vardı. Korkarak baktığında onun kendisi olduğunu gördü.
“Biz kaybolanlar değiliz,” dedi diğeri. “Zamanda kalanlarız.”

Defne o an anladı. Defterdeki isimler kaybolan öğrenciler değildi. Saat her durduğunda, aynı anda birden fazla Defne oluşuyordu. Okul zamanı izliyor, Defne ise bu düzenin parçası hâline geliyordu.

Ertesi sabah okulda kimse Defne’yi tanımıyordu. Arda yanından geçti ve durup sordu:
“Affedersin, tanışıyor muyuz?”

Duvar saatine baktı. Saat yine 03.17’de durmuştu. Gölgenin içinde yeni bir öğrenci belirdi. Bodrumdaki defterin ilk sayfasında artık tek bir cümle vardı:

“Gözlem tamamlandı.”

Ve Defne gerçeği kabul etti:
O bu gizemi yaşayan kişi değildi.
Gizemin kendisiydi.

6 Aralık 2025 Cumartesi

BİR PİŞMANLIĞIN YARASINDA

Asya Kılcı


Sen bir hayalettin
Sözlerin güzel
Ruhun çürük
Ben gerçek sandım
Zehri bal sanacak kadar kördüm
Kelimelerin büyüydü adeta
Ama kara bir büyü 
Soğuk ve sinsi

Dostluk değilmiş meğer
Bir yılan gibi sarılmış
Kinmiş
Ben susuyorsam eğer
Bu sessizlikten değil
Nefretten
Ve eğer kalbimde varsa değerin hâlâ
O da lanet olsun diye bırakılmış 
Bir yara

HARRY POTTER'A DAİR DÜŞÜNCELER

Ayşegül Yıldız

Önceleri nefret ediyordum bu kitabı herkesin elinde görmekten. Aslında herkesin elinde değildi ama bana öyle geliyordu. Bu yüzden okumayı erteledim bu yaşa kadar. Israrlara dayanamayıp kitapçıdan aldım sonunda Harry Potter'ı. 
Şimdi dördüncü kitaptayım yani Ateş Kadehi’nde. Bu kadar hızlı nasıl okuduğumu bilmiyorum. Kitabı okumadan önce büyülerden ürkmüştüm ama şimdi bunun yersiz olduğunu düşünüyorum ve hızla okumaya devam ediyorum. Bana sorulduğunda hangi kitabı okumalıyım, diye hiç düşünmeden cevap veriyorum: Harry Potter. 
Aslında kitabı okumadan önce filmini izlemiştim. Filmini izledikten sonra kitabını okumaya başladım. Filmle kitabın çok örtüştüğünü söylemem ama olaylar aynı aslında. Bir de kitabı okurken karakterler zihnimde yeniden çizildi. Kitapları bitirdikten sonra belki bir kez daha okurum ama şimdi asıl beklediğim şey bu kitabın dizi filminin çıkması. Galiba dizi film kitaba sadık kalınarak çekilecekmiş ve bu da beni heyecanlandırıyor. Bir yandan da sinema filmindeki oyuncuların dizide yer almayacak oluşu beni biraz endişelendiriyor. Acaba gerçekten bu kitabın her satırını dizide görebilecek miyim, bekliyorum. 

Asya Kılcı

Harry Potter’da beni çeken asıl mesele olağanüstülük. Bu tarz kurguları başından beri seviyorum ve okumaya çalışıyorum. Harry Potter’ı önce dijital nüshasından okumuştum. İkinci kez gerçek kitap üzerinden okuyorum şu anda. Filmini de izledim bu eserin. Filmi ile kitap çok benzemiyor olaylar aynı olsa da. Okuyacak bir kitap soran arkadaşlarıma öncelikle Harry Potter diyorum. 
Harry Potter bana olmayacak şeyleri bile olacakmış gibi düşünme yeteneğini sağladı. Hayal dünyam zenginleşti. Harry Potter okumuş insanlarla iletişim kurmak benim için daha kolay. Bu kitap üzerine konuşmak bile başlı başına farklı bir duygu. Kitap aslında çocuklar için yazılmış bir nitelik taşımıyor. Her yaştan okur bu kitabı okumalı. 

Aden Mira Kartal
Harry Potter beni gerçek dünyadan uzaklaştırıyor ve yepyeni bir dünyaya çekiyor. Bu dünyada cadılar, büyüler ve olağanüstü yaratıklar, kahramanlar var. Sıkılmadan okuduğum kitaplardan biri Harry Potter. Küçükken filmini izlemiştim ama pek hatırlamıyorum. Kitabı okumak bana daha keyifli ve cazip geliyor. Kitabı bana kimse önermedi. Yazın okuyacağım bir kitap kalmayınca Harry Potter’a başlama ihtiyacı hissettim ve başladım. Şu an beşinci kitap olan Zümrüdüanka Yoldaşlığı’ndayım. Masalsı bu dünya beni içine çekiyor. 
Aslında okumaya yeni başladığım zamanlarda Harry Potter okumaya çalışmıştım ama o zamanlar yalnızca günde beş sayfa kadar okudum ve hiçbir şey anlamadım. Aslında bir şeyler vardı cümlelerde fakat bunu anlamlandıramıyordum ve neden bu kadar popüler olduğunu da anlamıyordum. Ardan zaman geçti, bu kitap popülerliğinden bir şey kaybetmedi ve hâlen okunacak kitaplar arasındaydı. Böyle başladım. Yakın zamanda bitireceğimi düşünüyorum. 

Yusuf Kerem Köse

Okumayı seven biriyim. Diğer kitaplar arasında Harry Potter benim için farklı bir yerde duruyor. Bu kitabı dördüncü sınıfta okumaya başladım ve bitirdim. Bana güzel gelmişti o yıllarda. İlerleyen yıllarda yeniden okudum. Hatta zaman zaman bazı bölümleri yeniden açıp okuyorum. 
Harry Potter'ı ilk okuduğumda diğer kitaplardan farklı gelmişti bana ve merak uyandırıyordu. Kahramanların ve kurgunun farklılığı beni çağıran yönüydü. Umutsuzluğu yenmeyi bu kitaptan öğrendim. Bir ara o kadar etkilendim ki kitaptan evde bir Harry Potter köşesi oluşturdum. Kitaptaki eşyalardan ulaşabildiğim kadarını evin bu köşesinde bulunduruyorum. Gerçeklikten öte bir koleksiyon düşüncesi benimki. Sürekli bu kitabı hatırlatan bir köşenin evde olması beni mutlu ediyor. 
Filmini de izledim bu kitabın fakat filminden çok keyif almadım çünkü karakterler zihnimde zaten çiziliydi ve filmdekine çok benzemiyordu. Yan karakterler ve öğretmenler özellikle hayalimdekiyle uyumlu değildi. 
Farklı bir kitap benim için diğer kitaplarla kıyasladığımda. Aradan birkaç sene geçmesine rağmen halen sayfalarına çağıran bir kitap.  

29 Kasım 2025 Cumartesi

YAŞAMAK NEDİR

Nurgül Asya Kılcı

Unutmak kötü bir şey
Bir sınavı, bir görevi
Mesela kapatmayı
Yanan bir ocağın altını
Ya da dalarak oyunlara
Unutmak zamanı

Unutmak kötü bir şey
Bir arkadaşı, bir dostu, akrabayı
Onunla geçen zamanları

Unutmak bazen de güzel
Hastalıkları, yorgunlukları
Sonu gelmeyen karanlıkları

Unutmak da bir parçası hayatın
Yaşamak da
Belki de yaşamak budur
Kalır insan daima
Hatırlamak ve unutmak arasında

25 Ekim 2025 Cumartesi

SADECE HUZUR

Nurgül Asya Kılcı

İnsanların ihtiyacı sınırsız
Çoğunun ömrü yetmiyor karşılamaya
Kimileri ev derdinde 
Kimileri araba
Bazılarının yazlığı eksik
Bazıları için gerekli villa

Bir hayalin peşinde ya da rüyanın
Geçiyor ömürler
Vakit kalmıyor yaşamaya

Oysa gerekli olan tek şey var insana
O da her yerde bulunur 
Bulunur herkes için
Birazcık huzur aslında

İhtiyacın nedir diye sorsalar bana
Huzur derim sadece huzur
Huzur en büyük ihtiyaç insana

24 Ekim 2025 Cuma

Geçmiş ve Geleceğin Kesiştiği Yer

Nurgül Asya Kılcı

Sıcak bir yaz günüydü, arkadaşlarıyla parka gitmeye karar vermişti. Hep birlikte piknik yapmayı planlıyorlardı. Bulaşacakları saat gelmişti bile. Fakat parkın girişine geldiklerinde her şey normal görünse de havada tuhaf bir sessizlik vardı. Kuşların cıvıltısı bile sanki boğulmuş gibiydi.

Piknik alanına doğru yürürken yerden hafifçe yükselen ince bir sis tabakası fark ettiler. Sis, adeta canlıymış gibi etraflarını sarıyor, yollarını belirsizleştiriyordu. Arkadaşlar birbirlerine baktı:

-Daha önce böyle bir sis görmedim hiç, dedi biri.

Tam o sırada, uzaktan hafif bir fısıltı duyuldu; anlamak imkansızdı ama kelimeler kulağa eski ve gizemli bir dilde söyleniyormuş gibi geliyordu. Kalpler hızla çarparken ekibin gözleri parkın derinliklerinde, ağaçların arasında beliren eski, terk edilmiş bir kulübeye takıldı.

-Girmeli miyiz, diye sordu biri. Sesinde hem merak hem de ürperti ve korku vardı.

Arkadaşlar adım adım kulübeye doğru ilerlerken sis daha da yoğunlaştı ve etraflarını tamamen sardı. İçeriye girdiklerinde zaman donmuş gibiydi ve içerde eski bir masa üzerinde yarım kalmış bir oyun ve duvarda garip semboller gördüler. Fakat en dikkat çekici olan şey, kulübenin tam ortasında, yerden hafifçe yükselen ve puslu bir ışık saçan küçük bir kutuydu.

Bir şey, onları o kutuya doğru çekiyordu... Ama kimse ne olduğunu tam olarak bilmiyordu.

Kulübenin içinde, puslu ışık saçan küçük kutuya doğru yaklaştılar. Kutunun üzeri eski ve kararmış deriyle kaplıydı, üzerinde garip işaretler kazınmıştı. Kutuyu açmaya çalışan ilk kişinin eli titredi ama merak galip geldi. Kutunun kapağı yavaşça aralandığında içinden incecik, el yazısıyla yazılmış bir parşömen çıktı.

Parşömenin üstünde eski bir harita vardı. Harita, bulundukları parkı gösteriyordu ama normal haritalardan farklı olarak parkın derinliklerinde hiç bilinmeyen bir bölme işaretlenmiş ve bir şöyle yazılmıştı: Gölgelerin Kapısı.

-Burası parkta herkesin bildiği ama görmezden geldiği bir yer, dedi haritayı inceleyen arkadaşlardan biri. Ardından ilave etti:

-Belki de insanların burayı bilmemeleri için gizlemişler.

Haritayı yanlarına alarak buradan ayrıldılar, adımlarını bu gizemli bölmeye doğru çevirdiler. Haritadaki işaretleri takip etmeye başladılar. Sis hâlâ çevrelerindeydi ve bu sis içinde şekiller, gölgeler hareket ediyordu. Bazen bir gölge hızlıca kayboluyor bazen de uzaklardan fısıltılar geliyordu.

Yürürken ağaçların arasında eskiden yapılmış ama zamanla doğanın yuttuğu eski taş duvarlar gördüler. Haritaya göre bu taş duvarlar Kapıya giden yolun işaretleriydi.

En sonunda taş duvarların arasında küçük, gizli bir geçit buldular. Geçit, yosun ve sarmaşıklarla neredeyse tamamen kaplanmıştı. Arkadaşlardan biri cesaretini toplayıp geçidin içine adım attı.

İçerisi karanlık ve soğuktu. Neyse ki yanlarında fener vardı ve fenerlerin aydınlattığı yolda ilerlediler. Geçidin sonunda, eski taştan bir kapı vardı; kapının üzerinde aynı kutuda gördükleri işaretler vardı. Kapıyı itince kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı.

İçeride büyükçe bir oda vardı ve odanın tam ortasında, eski bir tahta sandık duruyordu. Sandığın üstünde bir not vardı:

Sandığı arayan, hazır ol! Bu kapıdan geçince hayatın bir daha asla aynı olmayacak.

Arkadaşlar birbirlerine baktılar. İçlerinden biri cesurca sandığın kapağını kaldırdı. Sandığın içi, antik görünümlü, parıldayan nesnelerle doluydu. Ama dikkatlerini çeken, sandığın tam ortasında duran küçük, siyah bir kitabın üzerindeki yazıydı: Zamanın Anahtarı.

Tam o anda, kapı kendiliğinden kapandı ve oda birden titremeye başladı.

Oda titrerken arkadaşlar birbirlerine sıkıca tutundular. Zamanın Anahtarı adlı siyah kitabı açmaya cesaret eden en meraklı olanı, parmakları hafifçe titreyerek kapağı kaldırdı.

İç sayfalar sararmış ve eskiydi. Kitabın ilk sayfası eski bir yazıyla yazılmıştı ama bu yazının altında günümüz alfabesi ve diliyle bir yazı daha vardı, şunlar yazıyordu:

Bu kitap, zamanı bükme gücüne sahip kadim bir sırdır.

Onu açan kişi, geçmişle gelecek arasında bir yolculuğa çıkar ancak uyarılır.

Bu yolculuk kolay değildir ve geri dönüşü her zaman garanti değildir.

Birden odanın içindeki ışıklar değişmeye başladı; duvarlarda gölgeler kıpırdıyor sanki odaya gizlenmiş başka varlıklar onları izliyordu. Kitabı açan arkadaş, içindeki ilk sayfayı çevirdiğinde sayfadan hafif bir rüzgâr esti sanki kitap canlıymış gibi.

-Burası... burada bir harita var, dedi.

Harita, parktaki gizemli bölmeden çok daha büyük bir alanı gösteriyordu ve haritanın ortasında devasa bir saat sembolü vardı. Saatin ibreleri garipçe hareket ediyordu, bazen ileriye bazen geriye gidiyordu.

Birdenbire sandığın içinden yumuşak bir ses yükseldi:

-Seçiminizi yapın: Geçmişi değiştirmek mi, yoksa geleceği görmek mi?

Arkadaşlar birbirlerine baktılar. Her biri kendi içinde bu ikilemde tereddüt etti.

-Ya bir şeyleri bozarsak, dedi biri korkuyla. Ya zamanda takılıp kalırsak?

Bir diğeri ise gözleri parladı:

-Belki de cevaplar burada, ailelerimizin, hayatlarımızın gizemleri burada saklı.

Tam o anda, oda aniden karardı ve zaman adeta dondu. İçlerinden biri fısıldadı:

-Bu kitabı kullanmalıyız. Ama önce, ne yapmak istediğimize karar vermeliyiz.

Tam bu sırada, kapı sertçe çarptı ve odanın köşesindeki eski saat, aniden çalışmaya başladı. Dakikalar hızla akmaya başladı, zaman onları içine çekiyordu.

Birden kendilerini, saat sembolünün ortasında buldular, etraflarındaki dünya şekil değiştirmeye başladı. Geçmişin ve geleceğin görüntüleri birbirine karışıyor, eski anılar ve henüz yaşanmamış olaylar gözlerinin önünde beliriyordu.

Ve işte o an, içlerinden biri ileriye doğru adım attı ve yüksek sesle konuştu:

-Artık seçim zamanı... Zamanın Anahtarı’nın sırrı bizimle.

Arkadaşların gözleri, etraflarında dönen zamanın akışına şaşkınlık ve hayranlıkla bakıyordu. Her biri farklı anılar, olasılıklar ve geleceğin muhtemel görüntüleri arasında savruluyordu. Fakat zamanın bu karmaşasında en belirgin olan, o anın ne denli kırılgan ve önemli olduğuydu.

İleri adım atan kişi, elindeki kitabı sımsıkı kavrayarak konuştu:
-Biz burada sadece izleyici değiliz. Bu bizim seçimimiz. Geçmişteki hatalarımızı düzeltebilir, sevdiklerimizi koruyabilir veya geleceğe dair bilinmezlikleri görebiliriz. Ama unutmamalıyız, her seçim bir bedel getirir.

Diğerleri sessizce onu dinliyordu. Oda, aniden eski saatten yayılan mavi ışıkla doldu ve zamanın içinde yavaş yavaş kaybolan görüntüler netleşmeye başladı. Bir an için, herkes kendi hayatından en çok pişman olduğu veya merak ettiği anı düşündü.

Tam o sırada, karanlık köşeden bir ses yükseldi:
-Zamanın Anahtarı sadece bir araçtır. Onu kim kullanırsa, o anın kaderi belirlenir. Ama dikkat edin... Kaderin iplerini oynatmak, dengeleri bozabilir.
Ses, kulübede gördükleri puslu ışıkla parlayan kutudan geliyordu.

Arkadaşlar birbirlerine baktı, kimse bu sesi daha önce duymamıştı. İçlerinden biri cesaretini toplayarak sordu:
-Peki ya geri dönüş olmazsa? Ya birini kurtarırken bir başkasını kaybedersek?

Ses bir an sustu, sonra yanıt verdi:
-İşte tam da bu yüzden karar sizin. Zaman yolculuğu bir ödül değil, bir sınavdır.

Bir süre sessizlik oldu. Sonra, en genç olanı ağır ağır kitabı kapattı ve dedi ki:
-Bence önce geleceğe bakalım. Belki orada yapmamız gerekenleri, doğru yolu görebiliriz.

Bir başkası ise şöyle dedi:
-Ben geçmişe gitmek istiyorum. Yapamadıklarımızı düzeltebilmek, belki hayatlarımızda yeni bir sayfa açabilir.

Üçüncüsü derin nefes aldı:
-Ya ikisini birden yapabilirsek? Belki de kitabın sırrı tam da bunu yapabilmektedir.

Tam o sırada, odanın içindeki ışıklar tekrar titremeye başladı ve zamanın içinde hareket eden saat sembolü, birden parıldamaya başladı. Saatin ibreleri hızla dönüyor, sonra duruyor ve yeniden dönüyordu.

Arkadaşlar, ellerini tutuşarak kitabı bir kez daha açtılar. İç sayfalar hafifçe parladı ve ortaya yeni bir mesaj çıktı:
Zamanın Anahtarı, sadece cesur olanlara iki yol sunar: Geçmişin gölgeleriyle yüzleşmek ya da geleceğin ışığında yol bulmak.

Ama unutmayın, her yolculuk dönüşü olmayan bir kapıdır.

O anda, odanın sınırları yavaşça çözülmeye başlamıştı ve onları bekleyen yeni maceranın kapısı aralanmıştı…

 


 


18 Ekim 2025 Cumartesi

CUMHURİYET

Asya Kılcı

29 Ekim’de doğdu bir güneş
Yüreklerde umut dillerde neşe
Nice şehit verdik nice can verdik
Biz bu vatan için ölüme güldük

Yılmadık ve geriye dönmedik
Çalışırken tek bilektik tek yürektik 
Alın teriyle kurduk bu hürriyet yurdunu
Onurla bayrağı göndere çektik

Cumhuriyet bizim için en kutsal emanet
Ne söner bu ışık ne söner bu niyet
Atatürk’ün izinde yürüyoruz her çağda
Yaşayacak daima bu büyük Cumhuriyet

11 Ekim 2025 Cumartesi

SEVGİ NE İSTER

Asya Kılcı

Sevgi bir söz değildir sadece
Belki de bir bakıştır bazen
Uzanan bir yoldur kalpten kalbe
Belki de

Ne kelime ister sevgi
Ne de uzun cümleler bekler
Filizlenir bir yürekte çiçekler

Ne büyük hediyeler ister sevgi
Ne de süslü vaatler 
Samimi bir hâl, bir içtenlik yeter
Ve bazen sadece
Buradayım demektir sevgi
Sessizce

AH AYDEDE

Asya Kılcı, Ayşegül Yıldız

Saat sabahın yedisiydi. Yatağımdan kalkıp pencereyi açtım. Bir de ne göreyim, bulutlar kırmızımsı bir renge bürünmüştü. Aklımda birçok soru vardı. Dünyanın sonu mu gelmişti yoksa? Hala rüyada mıydım? Yoksa gözlerim görme yetisini mi kaybetmişti? Korkuyla “anne” diye bağırdım. Annem telaşla yanıma gelip ne olduğunu sordu. Dilim tutulmuştu sanki, pencereyi işaret ettim ve anneme sarıldım. Annem sessiz ve donuk bir şekilde kırmızı bulutlara bakıyordu. Annem de gördüklerine bir anlam verememişti. Evet, artık emin olmuştum, dünyanın sonu geliyordu. Annemi evde bırakıp hemen dışarıya çıktım ve sağa sola baktım. Kimsecikler yoktu etrafta işe ve okula gidenler dışında. Nasıl olsa okula gitmemiştim, biraz vakit geçirmek ve gördüklerimi unutmak istiyordum. Madem dünyanın sonu geliyordu, oyun oynamaktan başka ne yapılabilirdi ki? Oyun oynamaya başladığımda birden ay kırmızı bir renkte göründü. Üstelik gece değildi. Bu sefer kafamda iki soru vardı, birincisi ay neden sabah ortaya çıkmıştı? İkincisi neden ay ve bulutlar kıpkırmızıydı? Bu sorulara cevap bulmalıydım. Bu konu kimsenin umurunda değildi. Etrafta insanlar gündelik hayatına devam ediyordu. Kimileri çiçeklerini suluyor kimileri hayvanlarını besliyordu. Arkadaşlarım okula gidiyordu. Bu esnada sınıf arkadaşım Sinem bana yaklaşıp:
-Sen neden okula hazırlanmadın, ders başlamak üzere, dedi. 
Ben ona:
-Dünyanın sonu gelmiş, sen okul derdindesin, ne okulu, diye karşılık verdim. 
Benimle alay edercesine gülerek uzaklaştı ve okula doğru ilerledi. 
Eve dönerek haber sitelerine bakmaya karar verdim. Annem de bu esnada biraz kendine gelmiş gibiydi. Birlikte haber sitelerine bakmaya başladık. Haberlerin birinde şöyle yazıyordu: “Bugün ülkemizde kanlı ay tutulması gözlemlenecek, bu büyüleyici olay ışık kirliliğinden uzak yerlerde izlenebilecek.” 
Ne, kanlı ay tutulması mı? Ayı nasıl yaralayabilmişler ki? Ayın kanı da mı varmış?
Annemin zihninde her şey normale dönmüş gibiydi ama ben hemen öğretmenime ulaşmalıydım. Okula gittim, zaten herkes dersteydi. Sınıfın kapısını çalıp içeri girdim. Öğretmenime olanları telaşla anlattım. Bir de ne göreyim, tahtada az önce okuduğum haber açıktı. Öğretmenim gülerek olanları anlatmaya başladı. Kanlı ay tutulması ışığın kırılmasıyla oluşan bir görüntüymüş aslında ve ay bu şekilde kırmızı görünüyormuş. Bulutların kırmızı olması da ayın yansıması yüzündenmiş. Zihnimdeki taşlar oturmaya başlamıştı. Sessizce yerime geçtim. Arkadaşlarım ara sıra bana bakıp gülüyordu. Öğretmenim de tebessüm ediyordu. 
Böyle bir olağanüstü manzarayı seyretmiş olmak, güzel bir duyguydu. Çoğu arkadaşım bu konuyu hiç önemsememiş hatta bazıları sınıfa girince bu durumdan haberdar olmuştu. İnsan yaşadığı dünyada gökyüzüne bakmaz mı, bulutlara bakmaz mı? Demek ki çoğu insan göğe bakmadan yaşıyordu. 
Kanlı ay tutulmasını bu yaşta görmek, izlemek herkese nasip olmaz. Artık benim de ilerde anlatabileceğim küçük bir anım olmuştu fakat kafamda sorular dolaşıyordu. Kırmızıyı çağrıştıran onca şey varken neden insanlar bu olaya kanlı ay tutulması adını vermişlerdi. Vişneli ay tutulması, karpuzlu ay tutulması, güllü ay tutulması hatta kahveli ay tutulması bile isim olarak verilebilecekken neden insanlar bu kızıla çalan olayı kanla bağdaştırmıştı? Oysa biz onu sadece aydede olarak bilirdik. 

DERİN SESSİZLİK


Nurgül Asya Kılcı

İnsan hiç mi üzülmez
Bir umut yok olurken sessizce
Bir veda ile çöker mi dünya
Son pişmanlık ağır mı gelir omuza 

İnsan hiç mi kırılmaz
Kalbi hiç mi parçalanmaz
İnsan kırılır elbette
Hem de 
İçten ve 
Sessizce 

Kalbi ne kadar kırılsa da
Yine de yürür ileri
Kırık kalbiyle
Derin bir sessizlikle

27 Eylül 2025 Cumartesi

Teselli

Nurgül Asya Kılcı

Sıkıldığımda kalabalığından şehrin
Bir doğa köşesi arıyorum
Bazen parka koşuyorum
Bazen bilmediğim bahçelere dalıyorum

Huzur bulmak zor şehirlerde
Hele de trafiğin yoğun saatlerinde
Ya da akşam vaktinde
Yanarken sokaklarda lambalar
Reklam tabelaları, araç farları
Kayboluyor gökte yıldızlar
Bir dağ başı özlüyorum gökyüzüne yakın
Bir kır köşesi arıyorum böcek, kuş sesleriyle örülü
Saksıdaki çiçeğe su veriyorum
Kendimi bir şelale kıyısında düşünüyorum

Doğa varsa huzur var
Doğa varsa insan var
Bunu düşünüyorum, anlıyorum. 

ÇIKMAZ YOL

Ayşegül Yıldız
Nurgül Asya Kılcı
Aden Mira Kartal
Yusuf Kerem Köse

1. Bölüm

Bazen ya uykusuzluktan ya da tansiyonu düştüğünde ordu. Bir yerlerden ansızın yangın haberi geldiğinde mutlaka herhangi bir durumdan, şeyden utanmış oluyordu. Öfkelendiğinde ve bunu içine attığında dünyanın bir yerlerinde ya da yaşadığı bölgede fırtınalar kopuyordu. Kendini herkesten dışlanmış hissettiğinde mevsimlerden ne olursa olsun bir çığ haberine mutlaka rastlıyordu. Şayet kış mevsimindeyse yaşadığı yörelerde çığ felaketi gerçekleşiyordu. Yürürken sendeleyip yere düştüğünde göçük, heyelan haberleri görüyordu peş peşe. Aniden gelen üzüntü ve gözyaşının ardından sel felaketleri yaşanıyordu dünyanın bazı yerlerinde. Öfkesini dışarıya belli ettiğinde sönmüş volkanlardan birinin yeniden hareketlendiğini öğreniyordu. Dünyanın dört bir yanında yaşanan olumsuzlukların sebebini kendinde arıyordu. Bu yüzden mutlu olmak, mutlu bir hayat sürmek istiyordu ancak bu pek mümkün görünmüyordu. 
İç dünyası ile dünya arasındaki bu bağı kendisi kurmamış annesi fark etmişti seneler önce neyse ki insanların bundan haberi yoktu. Onlar her şeyi doğal bir biçimde karşılıyor, doğanın döngüsü diyerek geçiştiriyorlardı. Kolay değildi depremlere sebep olduğunu düşünmek, yangınlara, sele, yanardağ patlamalarına neden olmak. Bunları düşünmemek için yapması gereken tek şey mutlu olmak ve dikkatlice ya da insanlara kendisini kapatmaktı.
Son yıllarda zaten hiç dostu, arkadaşı kalmamıştı. Bu özelliği yüzünden eğitimine devam edememişti çünkü sürekli düşünüyor ve kendini suçluyordu. Öğrencilik yıllarında arkadaşları bu özelliğini fark etmiş olsaydı tüm yılın kar tatili ile geçmesi için ne gerekiyorsa yapardı ihtimal. Ya da ormanların yok olmaması için köylüler, çiftçiler ona gelip onu mutlu etmek için ne gerektiğini mutlaka sorarlardı. Neyse ki bilmiyordu hiç kimse. Keşke bir düğme olsaydı bazı özelliklerini devre dışı bırakmak için ve yalnızca insanların iyiliği ve mutluluğunu sebep olsaydı. Yaşadığı ruh haline göre değişim yaşanacak yeri tahmin edebilse bu yeteneğini insanlığın lehine kullanabilirdi belki. Hiçbiri mümkün değildi ve çaresizdi.

Bölüm 2
Her şey biraz da çok düşünmekten kaynaklanıyordu belki de. Yıllarca kendini şartlamış ve böyle bir hastalıklı duruma sevk etmişti. Biraz dinlenmek, az düşünmek, hayatın akışına kapılmak iyi gelebilirdi kendine. Bu düşüncelerle evinin üst katına çıktı. Yaşadığı ev hayli eskiydi ve dedesi, onun büyük dedesi de bu evde yaşamıştı. Evin çatı katı genelde kullanılmayan bir bölümdü. Burada eski eşyalar ve kitaplar vardı genellikle bir de eski kıyafetler. Merak edip de hiç bakmamıştı buradaki şeylere. Belki çatı katında vakit geçirmek zihnimi dağıtır diye düşündü. Belki de yıllardır açılmayan çatı katının kapısını araladı. Kapı tok bir gıcırtıyla açıldı. Her taraf toz ve örümcek ağı doluydu. Fare olma ihtimali bile vardı burada. Neyse ki elektrik tesisatı kurulmuştu buraya. Lambayı açtığında manzaranın korkunçluğu biraz daha netleşti. Antika sayılabilecek giysiler, eşyalar ve kitaplar… Birkaç eski daktilo bile vardı burada. Tuşlarına bastı, paslanmıştı daktilolar ve tuşları fena hâlde kirliydi. Kıyafetlere baktı, eşyaları inceledi sonunda cam kapaklı bir dolaptaki kitaplara gözü ilişti. Kocaman, deri ciltli kitaplardı bunlar. Dolabı açtı ve kitapları incelemeye başladı. Bazıları farklı alfabeyle basılmıştı kitapların. Kitapların arasında defterler de olduğunu fark etti. Kitapların bir kısmı nemlenmiş, küflenmiş, sayfalarının kenarları kurumuş ya da böcekler tarafından yenilmişti. Okuyabildiği, anlayabildiği kitapları ve defterleri tasnif etmeyi düşündü ve tüm kitapları, defterleri birer birer raflardan indirmeye başladı. Bu esnada elleri ve kıyafeti hayli toz olmuştu. Kitap görünümlü defterlerden biri hayli dikkatini çekti. Üstelik okuyabiliyor, anlayabiliyordu bu defteri. Defterin ilk sayfasında hiç görmediği ama zaman zaman adını duyduğu dedesinin adı yazıyordu: Düzbahçeli Mehmet. Zihnindeki yoğunluk azalmış, merakı onu başka bir yöne doğru sevk etmeye başlamıştı bile. Defterin bazı sayfalarındaki yazılar silinmiş bazı sayfaları ise düzenli bir biçimde yırtılmıştı. 
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadı bile. Sadece bu defteri alarak çatı katından indi. Hava kararmaya dönmüştü ama artık gökyüzüne, bulutlara, haberlere bakmak istemiyordu. Kendine güzel bir kahve yapıp bu defteri okumayı, incelemeyi, dedesini daha yakından tanımayı düşünüyordu. 

3. Bölüm
Kitabın ilk sayfasında şöyle bir not gördü: Cesaretin varsa ve büyük zorlukları göze alıyorsan bu defteri okuyabilirsin. Eğer bu vasıflar sende yoksa lütfen defteri kimsenin bulamayacağı bir yere kaldır. 
Bu ifade merakını iyice uyandırmıştı. Cesaret, zorlukları göze almak… Acaba defterde neler yazıyordu? Hiç kimse bu defterden bahsetmemişti daha önce ona. Demek ki defteri ilk kez bulan kendisiydi. Defteri biraz daha temizleme ihtiyacı hissetti. Kahvesini aldı, masa lambasını açtı ve sayfaları çevirmeye devam etti. Okudukça merakı ve hayreti artıyordu. Defter bölümlerden oluşuyordu ve şu cümlelerle başlıyordu:
Dünyadaki her olumsuzluğun sebebi benmişim gibi hissediyorum. Sel felaketleri, depremler, kuraklık, orman yangınları sanki benim yüzümden kaynaklanıyor gibi düşünüyorum. Neyse ki bunu kimse bilmiyor, en azından şimdilik…
Bu cümleleri okur okumaz yeniden zihni karşıtı. Gözlerinin önü karardı. Bir an defteri kaldırıp atmak istedi. Bir şaka mıydı bu okudukları yoksa garip bir rüyanın içine mi düşmüştü? Dedesiyle aynı kaderi, aynı düşünceleri paylaşıyor olamazdı. En azından onun yaşadığı çağ başkaydı kendi yaşadığı çağ başka… Tüm bunların bir açıklaması olmalıydı. Kendini hayli yorgun hissetti. Defteri ve masa lambasını kapattı, derin bir uykuya daldı.