8. sınıf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8. sınıf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2025 Cumartesi

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

Mahmut Eray Erbaş, Hayrettin Eymen Bulut

                                                                                 11 Kasım 2025 Bilsem Ziyareti Anısına...

 Bazen ara vermek gerekir bazı şeylere ancak o aradan sonra değişir her şey. Siz değişirsiniz, eşyalar değişir, duygular ve mekanlar değişir. Mezun olduğunuz ilkokul asla bıraktığınız yerde kalmaz. Ortaokulunuz da kalmaz. Eski eviniz varsa şehrin bir yerlerinde onun önünden geçerken orada bıraktığınız günleriniz gelir aklına. O evin kokusu gelir ama her şey değişmiştir. Dış görünüşü, boyası ve içi, içindeki eşyalar ve en önemlisi insanlar.
Hiçbir yere ait değiliz belki de. Her yerde misafiriz, her yerde göçebe. Yine de insan için yaşanmışlıklar önemli. Bir mekanda geçirilen saatler, günler. 
Biz ayrılırız, mekânlar kalır. Biz ayrılırız, bir parçamız orada kalır hem de sonsuza kadar. Yaşamak bu biraz da. Ara vermek, ayrılmak, döndüğünde bulamamak ve çokça anı biriktirmek. Anılarımız kadar varız dünyada. Anılarımız kadar yokuz. 

25 Ekim 2025 Cumartesi

CEVAPSIZ YANKI

 
Ezgi Budak

I. Örülen Duvarlar

Ufak hayatlarımız büyük dertlerimizi büyütürken başımızdaki geri sayımı görmeliyiz. Bu yüzden o dertleri suçlayamayız zira amaçları budur. Hayat, ömrün tuğlalarıyla etrafımıza duvarlar örerken fark etmeyelim diye varlardır onlar. Tıpkı sevmediği yemeğin başında oyalandıkça ekranla avutulan bir çocuk gibi oluruz, gözlerimiz açıkken bile görmeyiz ne örülen duvarları ne de yediğimiz lokmaları. 
Problemler çözüldü diye sevinirken ya da sevinemeden bir bakmışız ki o duvarlar gökyüzünü de kapatmış. İste tam o an elimizdeki problem büyüklüğüyle birlikte varlığını da yitiriyor ve sonra o çocuk gibi yüzümüz de ekşiyor zira yaptıklarımızın farkına vardığımızda duvarları örmüş ve bizi güneşten uzaklaştırmış olan çoktan çekip gitmiş oluyor. O dört duvar arasında elimizde artık anlamlarını yitirmiş problemlerle bir başımıza kalıyoruz. 
Duvarlar tamamlandığında bir son vardır. Tatmin edip edici olup olmaması ise hiçbir şeyi değiştirmez. 
Sonsuz dediğimiz evrenin küçük bir galaksisinin küçücük bir gezegeninin önemsiz bir parçasıyız. Bu varoluşsal kriz için yeterli değil mi? Bu kadar değersiz olsak bile bir gün o duvarların biteceğini düşünmek korkunç değil mi? Evet, evet öyle… İnsanı düşündükçe delirten bir hiçlik sonuçta. Ama eğer böyle bakarsak elimize oyuncak edilmiş o büyük problemlere şükretmek gerekli belki. Derler ya biz ona bakmazken hayat akıp gidiyor, diye. Madem öyle farz edelim kafamızı problemlerden kaldırıp etrafımızda örülmekte olan duvarlara çevirdik, sonra?.. sanki gördüğümüz ne, yarım yamalak bir manzara ve belirgin karanlık. Sözüm, diyenlere. Bunları görmeseydik ne kaybederdik? Bilmiyorum ama ben ne kazandığımızı söyleyebilirim: sağlıklı bir zihin ve çözülmüş birkaç problem. Bunların yanında belki mutluluk. O duvarların farkında olmak ve tek tek örülüşünü izlemek delirtir insanı, o yüzden boş veriyoruz hayatı. Dönüp hayata bakmamızı isteyenler ya yanlış yere bakıyordur ya da hayata gereksiz bir anlam yüklüyordur. 
Belki farkında değiliz ama dünkü biz çoktan öldü ve biz yarına kaçtık ama yarınlar da dün olmuyor mu? Dünlerden dünlere, yarınlardan yarınlara kaçıyoruz, ölüm; şimdiki bizi bulmasın diye. Yine de elbet bir gün yarınlar da tükenecek ve kaçacak bir yer bulamadığımız için ölüm bizi de ebeleyecek. Peki ya her an bunun farkında olmak ve dünün bugüne en yakın aynı zamanda en ulaşılmaz gün olduğunu bilmek, nasıl hissettiriyor? Aldığımız ilk nefes gibidir belki. Bizi ağlatacak kadar ciğerlerimizi yakan ama hatırlayamayacağımız kadar unutulası bir acı… Dünün artık tarih olduğunu hatırlayınca bunu unutuyoruz zira yarını bir tek böyle ödüllendirebiliriz. O acıyı unutalım, unutalım ki hatırlayalım, hatırladığımızda da tekrar yanalım ve bu döngü içinde yok olalım. 
Hayat ya da daha sade haliyle varoluş, birçok şeye benzetilebilir. En basitinden bir nehre: Kimse akan nehrin yönünü değiştiremez, en fazla akışa direnç gösteren bir kaya olabilir fakat nehrin akmak için olan arzusu o dirençten çok daha kuvvetlidir ki bu da zamanla o kayayı un ufak eder. Ne yazık, kimse de aynı nehre iki kez giremez. 
Kimse bize hayatı nasıl yaşamamız gerektiğini söylemedi, söyleyemez zaten. Bilen yok çünkü. Herkes bilerek ya da bilmeden kendi amacını bulmaya çalışırken sona yaklaşır. Bunun farkına vardığında da “bu kesinlikle ideal yol” diyemez. Pusulanız olmadan bir ormanda kaybolmak gibi. Evin yolunu bulsanız bile o yola “ideal” diyemezsiniz. Sonuçta o yola bir kez girip yoldan bir kez çıkabiliriz. Yani ideal yol, yoktur. Bir amaç ve amaç uğrunda feda edilenler vardır. 
Zamanda geriye dönüp feda edilenleri kurtaramayız. Bizim elimizden gelen tek şey, o fedakarlıklara sahip çıkmaktır. 
Evet, kimse bize nasıl yaşamamız gerektiğini söylemedi fakat hayır, çözüm; oturup örülen duvarları izlemek değil, her lokmasından zevk aldığımız bir yemek olmalı. O yemek de bitecek biliyorum ama bunun farkında olarak yemek, bizi yalnızca zehirler. Belki de çare, unutarak doymaktır. 

II. Zamanın Şekli
Zaman, insanın doğayla değil, kendisiyle savaşındaki ilk düşmandır. Kimsenin tanımlayamayacağı kadar soyut ama gözümüzün önünde akacak kadar somut. Doğrusal mı yoksa sarmal mı ilerleyeceğini bilemeyeceğimiz kadar şekilsiz fakat bir kalıba koyabileceğimiz kadar da düzgün. Akan ama durağan, sonsuz ama kısıtlı, her şeyin hükümdarı ve kölesi, normal ama olağandışı, algımızın dışında ama içinde, açıklanabilir ama anlaşılamaz, son ve başlangıç, hatır ama unutkanlık…
Zamanın zıddı yok deriz ama ya zamanın bile kendine aykırı bir hali varsa? Sonuçta kendi içinde bu kadar çelişen bir kelimenin zıddı yok, diyebilir miyiz? 
Fark ettim de insan büyüdükçe bu tür konulardan uzaklaşıyor ya da dile getiremiyor. Söylemeye dilimizin varmadığı bu kelime gerçekten ölüm mü? Ölümün nasıl bir şey olduğunu bilemeyiz, o yüzden üzerine yazılmış her şey teoride yalandır. Komik değil mi, şu cümledeki bilinmezlik kırıntısı bile bizi korkutmaya yetiyor. Bu yüzden kaçtığımız yegâne şey ölüm, en azından biz öyle sanıyoruz. Aslında düşününce korkulan ölüm değil, ayrılış. Yazdığımız ömürlük hikâyeden ayrılmak bizi korkutan. Peki ya edilen bu nihai vedayı vicdan kaldırmadığı için ölüm varsa? Ya ölüm, yok oluş acımızı hafifleten ilaçsa? Tüm o son bizim canımızı ölümden çok yakarken gerçekten korkulan şeyin ölüm olduğunu söyleyemeyiz. Bu açıdan bakınca kim bilir kaç günahsızı kendi korkularımızla günahkâr yaptık? 
Zaman sadece dek yöne bilet satar, o yüzden geçmişe müdahale edemeyiz ve geleceği sorgulayamayız. En başından da o bileti biz satın almayız. Hediye olduğu söylenir ama sadece söylenir. Zorla çıktığımız bir yolculukta ne kadar anlam bulabiliriz ki? Bilmiyorum ama birçoğumuz bulamasak bile o yolculuğa devam ediyoruz. Sanırım o biletlerin yanmasına kıyamıyoruz. 
Peki o bilet yandığında geriye ne kalır?
Zaman her şeyi götürür 
Ama en çok görmediklerimizi.
Bir sabah uyanırsın ve anlamlar ölmüştür.
Bir gün gülümsersin ve nedenini bilemezsin. 
Götürdüğü şey, sen değil senin olma ihtimalindir
Ama zaman akmaya devam eder. 
Bazıları yaşadığını sanır
Bazıları ise hiç doğmamış gibi kaybolur. 
Belki de hiçbir şey anlam ifade etmiyordur
Ve bizi de en çok bu korkutuyordur?
Boşluğun tam ortasında 
Anlam ararken kendi yankımıza çarpıp duruyoruz. 
Belki de tüm bu çaba
Hiçliğe karşı bir inat sadece.
Zaman ikiyüzlü bir yapıdır. 
Haklı olarak hepimizi yok eder. 
Günün sonunda herkes kaybeder.
Her şey anlamsızlaşır.
Bizim elimizden ise tüm o çabalar
Ve kendimiz adına yas tutmak gelir
Ve sanırım
O bilet yanınca 
Geriye cevapsız bir yankı kalır. 

19 Ekim 2025 Pazar

GEMİLERLE GELEN UMUT

Rukiye Tokgöz

Ben Fatıma.
Gazzeliyim.
On yaşındayım ama kalbim kırk yaşında.
Bedenim yaşıyor ama ruhum öldü.
Okula gitmiyorum çünkü okulum yok.
Bombalar okulla beraber geleceğimizi de yıktı.
Oyun oynamıyorum çünkü arkadaşım yok.
Yine bombalar onları bizden aldı.
Ramazan değil ama oruç tutuyorum.
Yemek olmayınca kendimi böyle avutuyorum.,
Namaz kılıyorum ama vakti bilmiyorum.
Ezan okunmadığından güneşe bakıyorum.
Camiye gitmek istesem de gidemiyorum.
Yıkılmamış cami bulamıyorum.
Ben bunları yaşarken, dünyada neler oluyor?
Bu hapishanenin dışında, insanlar nasıl yaşıyor?
Bizi umursamayıp, rahatça mı yaşıyorlar?
Haberleri izleyip, ah, vah mı ediyorlar?
Sonra hiçbir şey yokmuş gibi, katili mi destekliyorlar?
Yoksa vicdanlarını mı dinliyorlar?
Söylemekle kalmayıp, elinden geleni yapmayı mı deniyorlar?
Bizim de insan olduğumuzu, haklarımızın olduğunu
Biliyorlar mı? Bilmiyorlar mı?
Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var.
Hepsi olmasa da iyi insanlar var.
Elinden geleni yapan, harekete geçen insanlar.
Bizim için gemilerle geliyorlar. 
Bize umut veriyor, yalnız bırakmıyorlar. 
Diğerleri gibi üç maymunu oynamıyorlar.
Onlar olmasa da Allah var.
Yalnız olanlar susanlar.
Bildiğim bir şey var: Yalnız değiliz.

TERS OKUL

 

Rukiye Tokgöz

I. Bölüm

            Şevket Hoptik Ortaokulu’na hoş geldiniz. Burası benim okulum. Hiçbir farklı özelliği yok. Sadece sıradan bir okul. Her okul gibi bizim okulun da bir hayvanat bahçesi var. Gerçi bu normal bir şey olduğu için kimsenin ilgisini çekmiyor ama olsun, bu da gayet normal. Merdivenleri sadece yukarı çıkmak için kullanıyoruz, aşağı inmek için kaydıraklar ve her kaydırağın altında top havuzları var. Dağılan topları toplamak için görevliler de var. Okul formamız ayıcıklı pijama ve beden eğitimi derslerinde takım elbise giymek zorunlu. Hafta içi okula gitmiyoruz, hafta sonu gidiyoruz. Yani iki gün okul, beş gün tatil yapıyoruz. Okul saat 13.00’te başlayıp 17.00’de bitiyor. Her gün 4 ders işliyoruz. İlk gün okul çıkışında ve son gün girişte İstiklal Marşı okuyoruz. Hocalar dört dersin ikisinde oyun oynatıyor ve ödev vermek yasak. Evde ders çalıştığımda annem kızıp oyun oynamamı söylüyor oysaki ders çalışmak çok daha zevkli. İyi bir öğrenci olabilmek için oyun oynamayı bırakmamalıymışım. Hocalar derse parti şapkası gibi şeyler takarak renkli parti kıyafetleriyle geliyorlar. Ciddi ve şık görünen kıyafetler giymeleri yasak. Minderlerin üzerinde yuvarlanarak güle oynaya ders işliyoruz. Gerçi bunları size niye anlattım ki sanki? Normal bir okul burası, anlatılacak bir yanı yok. Bunlar herkesin bildiği şeyler.

Size asıl anlatmam gerekenler bunlar değil, birkaç ay önce yaşadıklarımız. Her şey gayet normaldi, normal bir okul hayatı yaşıyorduk; ta ki o güne kadar.

Günlerden pazartesiydi. Tatilin ilk gününün nasıl hissettirdiğini bilirsiniz; can sıkıntısından yerinde duramazsınız, zaten 7’de kalkmışsınızdır, önünüzdeki beş günün nasıl geçeceğini kara kara düşünürsünüz. Ben de tam olarak bu haldeydim. Saat 12’de, sınıf grubundan bir mesaj geldi. Hoca; ders başlayalı 4 saat olduğunu ve hâlâ kimsenin gelmediğini, geç kaldığımız için hepimizi disipline vereceğini, hemen okula gelmemiz gerektiğini söylüyordu. Okula gitmek işime gelirdi tabii ama bu mesajda normal olan hiçbir şey yoktu. Bir kere, bugün günlerden pazartesiydi ve doğal olarak okul yoktu. Nasıl ders başlamış olabilirdi ki? Bugün okul olsa bile ders daha başlamamış olurdu. Bizim derslerimiz 13.00’te başlıyordu, 08.00’de değil. Diyelim ki bugün okul vardı ve dersler 8’de başlıyordu; geç kalmamız hoca için bir disiplin suçu olmamalıydı, aksine geç kalmamıza göz yummalıydı çünkü normal olan geç kalmamızdı. Ayrıca geç de kalsak hocanın okula gelmemiz için bizi zorlamaya hakkı yoktu, böyle bir şey yaparsa okuldan atılırdı. Çok ama çok tuhaf bir durumdu bu. Ama ne kadar tuhaf bir durum olursa olsun mutlaka okula gitmeliydim. Hem belki de kafamdaki sorulara orada bir cevap bulurdum. Bu düşünceyle hemen ayıcıklı pijamamı giydim, pazar arabamı aldım ve evden çıktım. Tüm öğrenciler benim gibi düşünmüş olacak ki herkes okuldaydı. Ama bugün daha çok şeye şaşıracağımızı bilmiyorduk.

 

 

II. Bölüm

Okula gittiğimizde en büyük şoklarımızdan birini yaşadık. Hocalar içeri girmemize izin vermediler ve İstiklal Marşı okumak için sıraya geçmemizi istediler. Neler oluyordu? Biz İstiklal Marşı’nı okulun ilk günü çıkışta okurduk. Bugünün okulun ilk günü olduğunu varsaysak bile mantıksız olurdu. Yine de itiraz etmeden sıraya geçtik. Müdür “Rahat” dedi. Biz “Hazır ol” demesini beklerken konuşmaya başladı. En az 15 dakika boyunca konuştu. Aslında anlatmak istedikleri birkaç cümleden ibaretti: Formalarımıza kızmış ve formanın da beden kıyafetinin de değiştirileceğini söylemişti -ki bu çok saçmaydı çünkü formayı belirleyen oydu- derse en fazla iki dakika geç kalabileceğimizi, bugünkü gibi dört saat geç kalma gibi bir durum olursa okuldan atılacağımızı; okulun beş gün olduğunu ve pazartesi girişte ve cuma çıkışta İstiklal Marşı okunduğunu, derslerin 08.00’den 16.00’ya kadar sürdüğünü hatırlatmak istediğini söylemişti. Bu kadar kısa şeyleri söylemek bu kadar uzun sürmemeliydi. Zaten konuşma yapması yeterince tuhaf değilmiş gibi bir de elimizde pazar arabasıyla 15 dakika bekletmişti bizi. Söyledikleri de çok saçma şeylerdi. En basitinden okul beş gün değil, iki gündü. Hem “Hatırlatmak isterim.” cümlesi de neyin nesiydi? Sanki her zaman bunlar böyleymiş gibi konuşmuştu. Yine de okula girdik ve bence en büyük şokumuzu yaşadık. Kaydıraklar ve top havuzları kaldırılmış, yerine merdiven konulmuştu. Bir anlığına merdivenler gözüme çok uzun göründü. Zoraki merdivenlerden çıktık. Sınıftaki minderlerde yuvarlanmayı hayal ederken bizi karşılayan görüntü, düzenli bir şekilde dizilmiş sıralar oldu. Bu sıralar çok sertti ve iki kişi bir sıraya oturmak zorundaydık. Çanta asmak için yapılan askılar ise pazar arabalarımız için hiç uygun değildi. Derken hoca sınıfa girdi. Takım elbise giyiyordu ve üzerinde öğretmen önlüğü vardı. Yüzü sirke satıyordu. Oysa biz bu hocayı en renkli, eğlenceli hocalardan biri olarak bilirdik. Daha biz buna şaşıramadan hoca tekdüze bir sesle konuşmaya başladı. Artık pazar arabası değil, sırt çantası getirecektik. Ders kitapları dağıtılacak, ders kitabı olan her ders için defter alınacaktı. Her dersten en az 4 test kitabı bitirilecek, günde 200 paragraf sorusu çözülecekti. Ek olarak hocalar da ödev verecekti. Okul çıkışlarında da 1 saat kursa kalacaktık. Az kalsın şaşkınlıktan çığlık atacaktım. Nasıl böyle bir şey olabilirdi? Bir günde nasıl her şey tersine dönüp kurallar çok katı olabilirdi? Acaba herkes gerçeğin tam tersini söyleme oyunu mu oynuyordu? Yoksa bunların hepsi bir şaka mıydı? Emin olmak için tarihe baktım; hayır, 1 Nisan değildi. Sonunda ders bitti ve teneffüse girdik. Okuldaki tüm öğrenciler şaşkın şaşkın birbirine bakıyordu. Anlaşılan bu durum herkesin sinirlerini bozmuştu. Tam bu konu hakkında konuşacaktık ki zil çaldı. Teneffüs nasıl bu kadar kısa olabilirdi? Dersler dersleri kovaladı ama zaman geçmek bilmedi. Dersler o kadar sıkıcı ve zordu ki ağlayanlar bile oldu. Anlaşılan her şey tersine dönmüştü. Artık okul bizim için hapishaneden farksızdı. Sonunda gün bitti ve eve döndüm. Annem günümün nasıl geçtiğini sorduğunda tüm yaşadıklarımı anlattım. Sözlerim bittiğinde yüzünde hüzünlü bir tebessümle:

-8. sınıfa hoş geldin, dedi.

13 Eylül 2025 Cumartesi

RESİM

Zeynep Karaman

Resim çizmek hayallerini kâğıda yansıtmaktır.
Bazen renkli, bazen siyah
Düşünceleri aktarmaktır.
Bazen tek arkadaşın
Bazen tek arkadaşın olarak.
Bazen günlük defteri gibi yanında taşımaktır.


Güçsüzüm 
Bazen gücümü insanlardan alınca 
Hatalarımdan sonra 
Bir kez korkmuştum kendimden
İkincideyse hatalarımdan dolayı güçlenmiştim.
Çözüm seliydi, bilemedim nereye
Hatalardan kalan izler ise
Hatayı hatırlattı her zaman
Fakat gülümsedim 
Ve iyi ki dedim.

KALABALIK YALNIZLIK

Zeynep Karaman

Bulunduğu kabın şeklini alanlara sıvı deniyor, peki bulunduğu ortama göre şekil değiştirene ne deniyor? Hayır iki yüzlü değil sadece yalnız deniyor yani bana göre. İnsanlara mutlu ve arkadaş canlısı gözükmek için yapılanlar ise tamamen yalnızlıktır. İki yüzlülük tamamen farklı bir şey. İnsanların birbirinin arkasından konuşması iki yüzlülüktür fakat kalıplaşmış fikirlere göre ortamdan ortama kişilik değiştirmek iki yüzlülük sayılıyor. Aslında yalnızlık iki yüzlülükten doğar çünkü senin yanında gibi davranan biri eğer iki yüzlüyse sana yalnızlığı öğretir. Kalabalık yalnızlık ifadesi de buradan türemiştir. Dünya bildiğiniz gibi çok kalabalık bir yerdi fakat insanlar her zaman kendini bu kalabalığın içinde yalnız hissetmişti.

5 Eylül 2025 Cuma

361 SANİYE

Rukiye Tokgöz

    1. Bölüm
    Her saat, her dakika, her saniye telefonunu açık tutmak, şarjı azaldığında daha şarjı bitmeden şarja takmak zorundaydı. Çünkü gelen telefonların ardı arkası kesilmez, telefonu açmadığında da arayanlar sitem ederlerdi ona. Aslında arayan kişileri tanımıyordu ama onlar kendisini tanıdığına göre tanıması gereken kişilerdi belli ki. Tanımadığını, ayıp olmasın diye arayana belli etmez; sanki tanıyormuş gibi karşılıklar verirdi. 
    Bu aramaların içeriği çok değişik olabiliyordu. Bazen arayanlar tek kelime etmeden beş dakika bekleyip sonra da telefonu kapatırlardı. Bazen kim olduğu hakkında hiçbir fikrinin olmadığı kişiler hakkında uzun uzun bir şeyler anlatırlardı ona. Bazen çocuk şarkılarını sözlerini değiştirerek söyler, ardından Tolstoy’un bir sözünü söyleyerek telefonu kapatırlardı. Bazen ise ona yapması için işler sıralayıp ardından tıpkı küçük bir çocuk gibi “Yapmazsan babama söylerim!” derlerdi. Bazen beş dakika boyunca telefonu çalmadığı halde beş dakikadır aradıklarını söyleyip açmadı diye ona sitem ediyorlardı. Bazen hiç bilmediği yabancı dillerde çok hararetli şeyler anlatırlardı. Onca telefon arasında onu en çok tedirgin eden aramalar bunlardı. Çünkü karşı taraftaki kişi iyi bir şey mi, kötü bir şey mi söylüyor emin olamaz, tepki veremezdi. İşin kötü yanı, eğer günde 100 telefon araması alıyorsa bunlardan 68’i yabancı dildeydi. Diğer aramalardan rahatsız olmamayı öğrenmişti, onlara katlanabiliyordu ama bunlardan kurtulmaktan daha çok istediği bir şey yoktu. 
    Tüm bu aramalardan kurtulmanın hiçbir yolu yoktu. Telefon numarasını değiştirdiğinde daha yakınlarına bile yeni numarasını söylemeden numarasını bulup kendisini yine aramışlardı. Engellediği zaman engellediği numaralardan arandığı da olmuştu. Telefonu sessizdeyken bu aramalardan biri geldiğinde telefonu çalardı. İnternet ya da şebeke çekmese, saat çok geç olsa da ararlar ve belli ki kendileri bu durumu hiç garipsemezlerdi. 
    Ama tüm bu aramaların iyi bir yanı da vardı. Telefonu başka bir iş için kullandığında veya telefonunda kayıtlı olan kişilerle görüştüğünde olması gerektiği gibi şarjı azalıyordu lakin bu esrarengiz aramalardan biri gerçekleştiğinde şarjı biraz bile azalmıyordu. Bu, onun için çok avantajlı bir durumdu çünkü her gün yaklaşık 100 telefon görüşmesi yapıyordu. Tüm bu telefon görüşmelerinde şarjı azalsaydı günde 20 kez telefonunun şarjı biter, sürekli şarja takmak zorunda kalırdı. Ayrıca telefon faturası o kadar kabarık olurdu ki altından kalkamazdı. Sırf bu sorunları yaşamadığı için telefon görüşmelerinden rahatsız olmamaya çalışıyordu. Onlara katlanıyor, bu durumu normal bir şey gibi karşılıyordu. 
                                            ***
O gün, telefonu 37. kez çaldı. Saat 16.06’ydı ve ikindi namazını kılıyordu. Namazı bölüp telefona cevap verecek değildi ya! Namazını kılmaya devam etti. Tüm bu süre boyunca telefon da çalmaya devam etti. Arayan kişi pek kararlıydı galiba. Tam namazını bitirmişti, selam veriyordu ki telefon sustu. Zaten namazı bitmişti, yerinden kalkıp kimin aradığına baktı. Yine bu esrarengiz aramalardan biriydi. Telefonun ekranına şöyle bir bildirim düşmüştü:
“Cevapsız arama – 6 dk 1 sn boyunca çaldı.” 
Aramakta bu kadar kararlıysa belki de arayan kişinin aramak için önemli bir sebebi vardı. Önemli olsun olmasın, bu kişinin sebebini merak etti ve merakına yenik düşüp hayatında ilk ve son kez “yeniden ara” butonuna tıkladı. Bu yaptığına kendi bile inanamıyordu. Telefon sadece iki saniye boyunca çaldı, ardından karşı taraf telefonu hemen açtı. Sanki onun aramasını bekliyormuş gibiydi. Daha o tek bir kelime edemeden “Gökyüzünü kucaklamak isteyen, kanatlarının yükünü sırtında taşımalı.” dedi ve telefonu kapattı telefondaki kişi. Bu da neydi böyle?

    2. Bölüm
    6 dakika 1 saniye boyunca telefondaki kişinin söylediği söz üzerinde düşündü. Gökyüzünü kucaklamak isteyen, kanatlarının yükünü sırtında taşımalı… Bu sözü daha önce bir yerde duymuş gibiydi ama nerede, ne zaman duyduğunu hatırlayamıyordu. Ayrıca hiçbir anlam da çıkaramamıştı bu sözden. Sırf bunu söylemek için kim 6 dakika 1 saniye boyunca karşı tarafın telefonu açmasını beklerdi ki?    
Sonra, kendini bunun da diğerleri gibi herhangi bir telefon araması olduğuna ikna etti ve acıktığını fark edip yemek pişirmek için mutfağa gitti. Daha ne yemek yapacağına karar bile verememişti ki telefonu tekrar çaldı. Oflayarak telefonu açmaya gitmişti ki arayanın meçhul biri değil, eski bir arkadaşı olduğunu gördü. Sevinerek telefonu açtı. Yıllardır görüşmediği bu arkadaşını çok özlemişti. Arkadaşı, diğer iki arkadaşıyla birlikte misafirliğe gelmek istediklerini söyleyip müsait olup olmadığını sorunca morali bir anda düzeldi. Müsait olduğunu söyledi ve telefonu kapatıp hazırlık yapmaya başladı. Çok geçmeden çeşit çeşit yemeği ve tatlısı hazırdı. 6 dakika 1 saniye sonra arkadaşları geldi. Kısa bir hâl hatır sorma merasiminden sonra sofraya oturdular. Tam yemeğe başlamıştı ki telefonu çaldı. Müsaade isteyip telefonu açtı. Tam o sırada, arkadaşları işlerinin olduğunu söyleyerek apar topar çıktılar. Ardından telefondaki kişi:
-6 dakika, 1 saniye, diyerek telefonu kapattı. 
Şaşkınlıkla telefonuna baktığında, bu görüşmenin 6 dakika 1 saniye sürdüğünü gördü. Gerilmiş ve içi bunalmıştı. Haberlere bakmaya karar verdi. Ne zamandır olayları takip edememişti. Karşısına çıkan ilk haber kanalında bir son dakika haberi vardı. Spiker şöyle diyordu:
-Romanya’da 6 dakika 1 saniye süren 6,1 şiddetinde ve 6,1 km derinlikte bir deprem oldu. Can kaybının olmadığı ancak 6100 civarında küçükbaş hayvanın telef olduğu tahmin ediliyor. 
Duvarların üzerine geldiğini hissediyordu. İçi daralmıştı ve korkuyordu. Banyoya gidip yüzüne soğuk su çarpıyordu ki bir anda uyandı. Rüyanın etkisinden çıkması 6 dakika 1 saniye sürmüştü. Kendine geldiğinde saate baktı. Saat, dakika ve saniyeyi gösteren dijital saati 00.06.01’i gösteriyordu. Psikolojisi bozulmuştu, gerçek ve rüyayı karıştırmaya başlamıştı. Yemeği gerçekte dünyada mı, rüyasında mı yediğini hatırlamıyordu ama acıkmıştı. Salondaki yemek masasına gittiğinde misafirlerine kurduğu sofrayı gördü. Yemeklerin bir kısmı yenmişti. Nasıl olsa yemekler bayatlamamıştır düşüncesiyle besmele çekerek yemeğe başladı. Yemeği bitirdiğinde daha önce orada olmayan bir kronometre gördü. Yemek yerken duyduğu bip seslerinin kronometreden geldiğini anladı. Anlaşılan kronometre, bir şekilde kendi kendine onun yemek yediği süreyi hesaplamıştı. Başına gelen onca şeyden sonra bu kronometre ona çok da tuhaf gelmedi. Yaklaşıp kronometreye baktığında kronometrenin 6 dakika 1 saniyeyi gösterdiğini gördü. İçinde tuhaf bir duygu oluştu. Karşısına sürekli bu sayılar çıktığına göre bunun bir anlamı olması gerektiğini düşünerek bilgisayarını açtı ve arama motoruna “6 dakika 1 saniye” yazarak arattı. Önüne anında bir kitap çıktı. Kitabın adı Özgürlüğün Formülü idi. Merak edip yazarına baktı. Yazarın adı Emsali Tırsık’tı. Bu yazarı daha önce hiç duymamıştı. Ama belli ki bu kitabın, belki de yazarın onunla bir ilgisi vardı. Bu yüzden kitabı bir an önce satın alıp okumaya karar verdi ama kitabın hiçbir yerde satılmadığını gördü. Bu kitabı nasıl bulacaktı ki? Bir çözüm bulmaya çalışırken aynı zamanda odaya göz gezdiriyordu. Koltukta daha önce orada olmayan bir kitap olduğunu fark etti. Kitap arkadaşlarından birinin olmalıydı. Gözünün önünde olmasına rağmen bu kitabı bulması 6 dakika 1 saniye sürmüştü. Kitabın adı Özgürlüğün Formülü’ydü. Emin olmak için yazarına da baktı, Emsali Tırsık yazıyordu. Aradığı kitabı bulduğu için çok heyecanlıydı, kalp atışları hızlanmıştı. Hemen kitabı eline aldı ve okumaya başladı. Çok hızlı kitap okurdu. O yüzden 361 sayfalık kitabı okuması sadece 6 dakika 1 saniyesini almıştı. 
Bu, bir bilim kurgu romanıydı. Dünyaya bir virüs yayılmıştı ve sadece 361 kişi hayatta kalabilmişti. Bu insanlar, 361 kilometrekarelik bir karantina alanında yaşıyorlardı ve kafalarında oksijen sağlayan fanuslarla yaşamak zorundalardı. Bu fanus onların hareketlerini kısıtlıyor, işlerini engelliyor; özgürlüklerini ellerinden alıyordu. Özgürlüğe kavuşmanın tek bir yolu vardı: 6 dakika 1 saniye kuralı. Bu kuralın çok basit bir mantığı vardı: Başlarındaki fanusu çıkarabilirlerdi ama sadece 6 dakika 1 saniye boyunca. Bu süre azaltılamaz veya artırılamazdı. Kurala uyulmadığında herkes başlarına kötü şeyler geleceğini söylüyordu ama bu kötü şeylerin ne olduğunu kimse bilmiyordu. Bir gün içlerinden biri fanusu 6 dakika 2 saniye boyunca başından çıkarıyordu ve herkes bunu fark ediyordu. Hep birlikte korkuyla süreyi aşan kişinin başına gelecekleri bekliyorlardı ve aslında kuralın sahte olduğunu, başına hiçbir şey gelmediğini fark ediyorlardı. Fark etmedikleri şeyse bu durumu anlamalarının 6 dakika 1 saniye sürmesiydi.  
Kitabın etkisinden hâlâ çıkamamıştı. Kitaba göre özgürlüğün formülü 6 dakika 1 saniye kuralına uymaktı. O da yaklaşık on dokuz saattir bu kurala uyuyor gibiydi. Peki kurala uymazsa onun başına gelecek şey neydi? Yoksa kitaptaki gibi aslında kurala boşuna mı uyuyordu o da? Düşüncelerde kaybolmuştu. Bir anda telefonu çaldı. Telefonu açtı. Telefondaki kişi buz gibi bir sesle konuşuyordu:
-Kitabın etkisinden çıkman, gerekenden 7 saniye daha fazla sürdü. Kurala uymamanın cezasını çekeceksin!
Ama cezam ne, diye soracaktı ki soramadı. 
Camdaki yansıması, başında bir fanus ve üzgün bir ifadeyle ona bakıyordu sanki.


BELKİ

Hülya Doğancık
 
Dolaşsam uzaklarda
Denizlere 
Sadece uyurken veda etsem
Çadırım denizin kıyısında
Uyurken dalgaların sesini duysam
Güneşin batışında
Binbir rengin yanında ağaç dallarını görsem
Yaşamak daha anlamlı gelirdi
                                     Belki