29 Kasım 2025 Cumartesi

YAŞAMAK NEDİR

Nurgül Asya Kılcı

Unutmak kötü bir şey
Bir sınavı, bir görevi
Mesela kapatmayı
Yanan bir ocağın altını
Ya da dalarak oyunlara
Unutmak zamanı

Unutmak kötü bir şey
Bir arkadaşı, bir dostu, akrabayı
Onunla geçen zamanları

Unutmak bazen de güzel
Hastalıkları, yorgunlukları
Sonu gelmeyen karanlıkları

Unutmak da bir parçası hayatın
Yaşamak da
Belki de yaşamak budur
Kalır insan daima
Hatırlamak ve unutmak arasında

BELİRSİZ BİR ŞİİR

 

Ayşegül Yıldız

Bazen iyidir bazense kötüdür belirsizlik
İyidir her şey iyiyse 
Bekliyorsanız güzel bir haber
Gözünüz, kulağınız yoldaysa
Ama bazı ihtimaller de varsa
Güzeldir yine de beklemek
Umut etmek

Fakat kötü bir şey olmasından
Daha iyidir belirsizlik
Üzüntüye neden olmaz en azından

Galiba belirsizlik
Her durumda çok karmaşık
İnsanı yoran bir tarafı var
İyiyse de kötüyse de
Artık her belirsizliğe alıştık

GECEYİ SÜSLEYENLER

Gamze Sena Kuyucu


Geceyi sevmez bazı insanlar
Oysaki bir de
Güney ve kuzey bölgesinde olsalar
Görürler o harikaları
Geceyi süsleyen
Eşsiz kutup ışıklarını

Geceyi yerleşim yerlerinden
Uzak bir yerde geçirirsen
Görürsün onları
Gökyüzünde dans eden
Parıltılı yıldızları

Gece geldi mi
Belirir gökyüzünde bir anda
Bazen hilal bazen dolunay
Karşında sana gülümseyen bir ay

Gece olduğu anda
Bir sessizlik çöker dünyaya
O şey 
O huzur
Tam karşında

Nadir görünseler bile
Belki rastlarsın geceleyin
Güneş sisteminden birkaç gezegene
Merkür’e, Venüs’e 
Çember çeviren Satrün’e


GÜNDÜZÜ SÜSLEYENLER

Gamze Sena Kuyucu
 
Yaşar mı bitkiler, insanlar ve hayvanlar
Donar dünya
Gündüzü aydınlık yapan
Yaşam kaynağı güneş olmasa 

Gündüz canı çeker insanın
Yemek ister onları
Oysaki daha dokunulmamış
Pamuk şekere benzer
Kar olan bulutları

Gündüz yağınca yağmur
Bazen çıkar bazen çıkmaz
Belki de üzerinde 
Yıldızların kaydığı
Göz büyüleyen
Gökkuşağı

BELKİ

Gamze Sena Kuyucu


Korkulacak bir yer değil bence
Gizem ve güzellik dolu okyanuslar
Sırf köpekbalığı var diye
Bırakılır mı mercanlar, deniz yıldızları, sevimli balıklar

Okyanusların altında kalmış
Keşfedilecek yerleşim alanları
Bekliyorlar yüzyıllardır
Meraklı dalgıçları

Okyanus da bir yaşam alanı
Çizgi filmlerde olduğu gibi
Yunusların, kaplumbağaların da
Evleri var ve arkadaşları

Ara sıra su yüzeyine çıkıp
İnsanları gizli gizli izleyen
Sesiyle su altındaki canlıları büyüleyen
Okyanusun birinde
Bir denizkızı da vardır belki

BÜYÜK YALANLAR

Aden Mira Kartal

Saatlerin bence tümü bozuk
Üstelik takvimler de yanlış
Beklerken bir kuyrukta gelmesini sıranın
Beş dakika beş saat gibi geçiyor
Sizin hesabınızca
Ya da bazen beş saat
Beş dakika kadar kısa

Yalnızca saatler bozuk değil evet
Haftalar, günler, aylar, yıllar da
Yanlış hesaplanıyor kanımca
Güneş batınca gün biter mi
Bitmez bence
Bazı günler uzuyor, uzuyor senelerce

Yalnızca bundan ibaret değil yanlışlar
Mesela Japonya’dan Amerika’ya gidince
Saat hiç geçmemiş oluyor
Yani bir insan sürekli dünyayı dolaşsa
Aynı güne hapsoluyor

Takvimlerdeki artık günleri
Kim hesaplıyor kim artık bırakıyor kim tamamlıyor
Bir yıl eğer 365 gün ise
Neden dört yılda bir 366 oluyor

İlk insanların saati var mıydı
Onlar da duvara, kollarına saatler asar mıydı
Ya da pazartesini, salıyı, çarşambayı
Kimler, ne zaman adlandırdı

Milattan öncesi diyorsunuz
Milattan öncesinde yaşayanlar biliyor muydu
Hangi çağda başladığını yaşamın
Farkındalar mıydı
Hangi çağı geride bıraktıklarının

Hepsi bana yalan geliyor
Zaman var mı bu bile büyük bir soru
Saatlerinize, rakamlarınıza, takvimlerinize rağmen
Hepsi palavra
İnanmıyorum bunlara

ÇOK GEÇ OLMADAN

Aden Mira Kartal

Tek bir alfabe yeterliyken insanlara
Neden türlü türlüsünü kullanıyorlar
Anlamıyorum
Latin alfabesi, Japon, Çin, Arap, Kiril
Bu işin içinden çıkamıyorum

Sesler aynı sesler
Hatta bazen kelimeler bile
Ama kimi sağdan sola yazıyor
Kimi yukarıdan aşağıya
Kimi soldan sağa

Acaba başka milletler
Bir şey anlamasın mı istiyorlar
Çok özel şeyler yazıp
Bizden bir şeyler mi gizliyorlar

Üstelik bazı alfabeler var ki
Binlerce harften oluşuyor
Düşündüğümde içinden çıkamıyorum
Bunlar nasıl yazıyor konuşuyor

Böyle alfabeler yerine
Resim çizilmeli bence
Daha kolay anlaşır insanlar
Bunu denesinler bence

Aynı alfabeyi kullanmasına rağmen
Bazı harfler bazı dillerde yok
Zamanla azalmış mı diye düşünüyorum
Galiba, galiba, galiba düşünüyorum çok

En iyisi fazla düşünmeden
Kendi harflerini öğrenmeli insan
Ama illa düşünecekse
Kendine bir alfabe oluşturmalı
Vakit çok geç olmadan

ŞİİR NEDEN VAR

 Gamze Sena Kuyucu

Herkes konuşur ve yazar
Herkes anlatır derdini sözcüklerle
Fakat alamaz hiçbiri
İçten yazılmış bir dizenin yerini

Mesela bulut dediğinde insanlar
Yalnızca göğe bakar
Oysa bir şiirde bulut
Harf harf dizelere yağar

Çiçek ise eğer konu
İnsanlar kokusunu düşünür önce onun
Sonra rengini hatırlar
Bilmezler en güzeli çiçeklerin
Mısralarda açarlar

Gece uyur insanlar
Ve yalnızca karanlıktan ibaret sanırlar
Oysa bilmezler
Geceleri şairler başka alemlere koşarlar

Herkes bakar, görür, söyler
Başka bir gözdür şairin yüzündeki
Başka bir anlamdır şairin sözündeki

PENCERELER

Yusuf Kerem Köse

Bir pencere
Farklıdır herkese göre
Bazen bir bazen dört camlıdır
Her pencere çoğunlukla bakar bir yola
Biz de onun ardın bakarız dünyaya 
Bazen bir olaya

Ben de bakıyorum pencereme
Görüyorum dışarda birkaç ev
Birkaç serçe
Kimi zaman dalıyorum sadece düşüncelere
Peki öyleyse 
Dışarda gördüğümün önemi ne

Manzara ne olursa olsun
Dışarıya açılan pencereler
Hep var olsun
Olmasaydı pencereler
Nerede hayal kuracaktık
Nereden dünyaya bakacaktık
Allah korusun

TOPRAK DEDE

YUSUF KEREM KÖSE

Hayatım yeşeriyor sayende
Suluyorum seni her gece
Bana biraz daha
Papatya veresin diye

Yoldan geçerken de
Okula giderken de
Görüyorum seni toprak dede
Her yerdesin bence

Veriyorum sana bir fidan
Bekliyorum yıllarca usanmadan
Ben yaşlanıyorum yavaş yavaş
Ve sen
Şahit oluyorsun yaşananlara

Belki büyütürsün binlerce ağaç
Görmüşsündür onlarca savaş
Ne olur toprak dede
Bizi bırakma susuz ve aç

HİÇ HESAPTA OLMAYAN ŞEYLER

Yiğit Efe Demir, Zeynep Ada Karadaş

Yaz mevsimi bitmek bilmiyordu. Aylardır meteoroloji ajansları “yazdan kalma bir gün” yorumu yapıyorlar ve bu günler bir türlü geride kalmıyordu. Kış, sanki gelmeye nazlanıyordu. Belki de küsmüştü insanlara. Babam, bu günlerin büyük bir nimet olduğunu ve değerlendirmek gerektiğini söylüyor sürekli tatil hesapları yapıyordu. Aslında arkadaşlarıyla balığa, pikniğe gidiyordu fakat bizimle birlikte de bir yerlere gitmek istediğini söylüyordu. Zaten haberler kışın ansızın bastıracağını söylüyordu fakat bunu bir aydır söylüyorlardı. Hafta sonu için ormanda iki gecelik bir kamp planlamaya başlamıştı bile. Cuma, cumartesi gecesini ormanda geçirecektik. Daha önceden de bu tarz piknikler yapmıştık ve çok eğlenmiştik fakat yaz mevsimindeydi onlar. Sonbahar farklıydı. Geceleri özellikle soğuk olacaktı, belliydi fakat babam her şeyi düşünmüştü. Cuma günü öğleden sonra hazırlıkları tamamlayarak yola koyulduk. Ağabeyim, ben, annem ve babam. Annem başından beri bu etkinliğe karşıydı fakat bizim ısrarımıza dayanamadı. Kocaman ağabeyim bile ne şirinlikler yapmıştı onu ikna etmek için. Sürekli evi toparlaması gerektiğini, çamaşırları, bulaşıkları bahane ediyordu ve bu işlerine bile yardım ettik. O da artık piknik için hazırdı. 
Üç saatlik bir yolculuktan sonra artık etrafta bizden başka araç kalmamıştı. Yükseklere doğru çıktıkça sonbaharın güzelliğine hayran oluyordum. Yeşilin, sarının, kızılın her rengi büyülüyordu bizi. Güneş usul usul veda etmeye hazırlanıyordu ve biz de kamp kuracağımız yere ulaşmıştık. Güneş batmadan odun toplamalı ve çadırları kurmalıydık. Bir saat içinde her şey hazırdı. Hava kararmaya döndüğünde üşütmeyen ama insanı ürperten bir serinlik iliklerimize işlemeye başladı. Neyse ki kocaman bir ateşimiz vardı. Annem gündüz evde hazırladığı çayı termosla getirmişti ve bu çay çok iyi gelmişti bize. Yanında atıştırmalıklar da vardı. Ertesi gün ormanda keşif yürüyüşleri yapacaktık ve mangal ziyafeti vardı. Ormanın içindeydik ve arada garip sesler geliyordu uzaklardan. Ulumaya benzeyen sesler, homurtular, ağaçlardan gelen tıkırtılar… Bazen helikopter sesi gibi bir yansıma… Neyse ki çok yorgunduk ve korkmaya bile gücümüz kalmamıştı. Sabah güneş doğmadan uyanmamız gerekiyordu. Küçük çadırımızda uyku tulumlarının içine girdik ve birkaç dakika sonra herkes derin bir uykuya dalmıştı bile, ben hariç. Bir süre sonra değişik sesler daha da yakından gelmeye başlamıştı. Ailem o kadar tatlı bir uykudaydı ki onları uyandırmaya kıyamıyordum. Uyumaya çalışıyordum fakat ben uyumak istedikçe uyku benden kaçıyor gibiydi. Böyle bir vaziyette sabahı nasıl edeceğimi düşünüyordum. Tam uykuya dalmak üzereydim ki rüzgarın sesiyle irkildim bu kez. İçinde kaldığımız çadır neredeyse sökülecek gibiydi fakat yine herkes uykudaydı. Artık düşünecek gücüm kalmamıştı. 
Uyandığımda herkes benden önce uyanmıştı. Ne de olsa en geç ben uyumuştum. Hızla hazırlandım ve birlikte dışarıya çıktık. Gece boyu ne yaşadığımı kimseye söylemedim. Dün geceden eser yoktu etrafta. Yeni yükselmeye başlayan güneş insanın içine doğuyordu sanki. Yaşamak ne güzel, dedim içimden ve doğa ne kadar iyi geliyor insana. 
Annem, babam ve ağabeyimle yürümeye başladık. Babam yenilebilir bitkileri tanıyor ve ara sıra bize de uzatıyordu. Halen dökülmemiş bazı yabani meyvelerden de ikram ediyordu fakat meyvelerin bazıları ısırılmış gibiydi. istemeyerek de olsa yiyordum çünkü kahvaltı yapmamıştık. Birkaç saatlik geziden sonra yakındaki bir dereden su da alarak kahvaltı için çadırımıza yöneldik. Uzaktan bakınca çadırda bir gariplik olduğu seziliyordu. Bu durum adımlarımızı hızlandırmamız için yeterli bir sebepti. Çadırın yanına ilk ulaşan babamdı ve hayli öfkeliydi:
-Lanet olası ayılar! Hiçbir şey bırakmamışlar bize yiyecek. Üstelik eşyaları da parçalamışlar. 
Annemin endişeli bakışları, ağabeyimin korkulu yüzü… Bir anda kendimi bir gerilim filminin ortasında bulmuştum. Aslında bunların olabileceğini dün gece düşünmüştüm. Sadece sustum. 
Belki de artık kampı burada bırakıp eve dönmemiz gerekiyordu. Babam da öyle düşünmüş olacak ki arabaya yöneldi. Kapıyı açtı fakat endişeli gözlerle bakıyordu arabaya. Lastiklerden birinin inmiş olduğunu fark edince yüzündeki moral bozukluğu daha da arttı. 
-Yedek lastiğimiz var neyse ki… Eve dönsek iyi olacak. Bu çadırı da toplamak içimden gelmiyor hiç, dedi. 
Annem:
-Zaten baştan beri benim niyetim yoktu biliyorsunuz, eve dönelim ve size güzel bir kahvaltı hazırlayayım, dedi. 
Babam yarım saat kadar bir sürede lastiği değişti fakat bu kez de yeni bir sorun vardı: Akü bitmişti. Araç bir türlü çalışmıyordu. Zaman ilerliyordu ve güneş kaybolmuş yerini bulutlara bırakmıştı. Çok geçmeden ince bir yağmur başladı. Bir süre sonra da yağmur yerini kara bıraktı. Ormanın ortasında öylece kalakalmıştık. Güzel bir vakit geçirmek için buradaydık ama kocaman bir çaresizlik çölünde gibiydik. Bir süre aracın içinde oturduk. Kar devam ediyordu ve yer karla kaplanmıştı bile. Burada böylece çaresiz beklemek can sıkıyordu. Araçtan aşağıya indim. Kardan adam yapmak iyi bir fikirdi ama kimsenin buna gücü yok gibiydi. Bir süre sonra ağabeyim de indi araçtan. Annem ve babam da dışarıya geldiler. Babam yürümekten başka çaremiz olmadığını söyledi. Telefonun çekebileceği bir noktaya ulaştığımızda arkadaşlarını arayıp gelmelerini isteyecekti bizi kurtarmaları için. Aç ve yorgun biçimde, durmak bilmeyen kar tanelerinin arasında kocaman ormanda yürüyorduk. Sanki dünyada yalnızca biz vardık. Nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Önceleri babam kendinden emindi fakat birkaç saat boyunca yürümemize rağmen ormandan çıkamamıştık. Hava kararmadan dönüş yolunu bulmalı ya da telefonun çektiği bir yere ulaşmalıydık. Bir süre sonra kimsenin yürüyecek gücü kalmamıştı. Bir yerlerde birazcık dinlenmek iyi olacaktı. İlerdeki kayalıklarda bir mağara olabilirdi. Babam eline kocaman bir ağaç parçası alarak kayalığa yaklaştı. Biz de peşinden yürüdük. Küçük bir mağara girişi bulmuştu ve içeriye girdi. Birkaç dakika sonra elinde bizim kamp eşyalarıyla dışarıya çıktı. Bizi bu hale düşüren ayılar burada yaşıyor olmalıydı. Önce onlar bizim çadırımızı işgal etmişti şimdi ise biz onların yuvasındaydık. Tehlikeli bir alandı burası ama gidecek başka hiçbir yerimiz yoktu. 
Mağaranın içinde kocaman bir ateş yaktı babam. Mağaranın girişinde de küçük bir ateşimiz vardı artık. Üşümemiz az da olsa geçmişti. Kalan yiyecekleri tükettikten sonra eğer hayatta kalırsak yarın yürüyebileceğimizi söyledi babam. Bu esnada ağabeyim bir çığlık attı:
-Telefonum sinyal alıyor.
Hepimiz için güzel bir haberdi bu fakat telefonunun şarjı çok azalmıştı. Babam ağabeyimin telefonundan arama kurtarma ekiplerini aradı. Bulunduğumuz yerin tehlikeli olduğunu ve bize ulaşmalarının kolay olmayacağını söylemişlerdi. En azından aç değildik ve sıcak bir mağaradaydık. Mağaranın sahipleri ortaya çıkmazsa büyük bir sorun yok gibiydi. Kar dışarda yağmaya devam ediyordu. Hava kararmaya başlamıştı bile. Beklemekten başka hiçbir şey yapacak durumda değildik. Kaç saat, kaç gece, kaç gün bekleyecektik? Cevabını bilmediğimiz sorularla ateşin başında susuyorduk sadece. Ağabeyim uykuya dalmıştı bile. Annem bize göstermeden ağlıyordu sanki. Babam elindeki çubukla ateşi karıştırıyordu. Ben bir rüyada olduğumu düşünerek uyanacağım saati bekliyordum. Sanki uyanacağım ve okula gideceğim, sanki uyanacağım ve kahvaltı masasına geçeceğim. 

DAVET

Ecem Ercins 
Reyhan Veske
Metehan Akkaya
Sami Yusuf Avcı
Elif Eslem Şimşek

Buralara gelmem hiç kolay olmadı. 
Her şey sekiz buçuk yaşımdayken başladı. 
Çok başarılı bir öğrenci değildim. Zeki olduğumu söylüyorlardı ama derslerim iyi değildi. Birazcık çalıştığımda sınıfın en iyi öğrencisinden bile iyi notlar alabiliyordum fakat çalışmak bana göre değildi çünkü başka bir ilgi alanım vardı: müzik. Gecem ve gündüzüm hep müzikle geçiyordu. Okula giderken hep kulaklığımda müzik çalıyordu. Uyumadan önce hep müzik dinliyordum. Kahvaltıda, yemekte, serviste hep müzik. Arkadaşlarım koşup top oynarken ben yeni müzikler arıyordum. Hiç ayırmıyordum müzik türünü ve sanatçıları. Yeter ki müzik olsun, ses olsun… 
Ailem bu durumdan şikayet etmiyordu fakat derslerimin iyi olmamasına da biraz üzülüyordu sanki. Zaten zayıf not almıyorsam, okula gidip geliyorsam onları mutlu etmek içindi yoksa benim okulda ne işim olurdu ki? Ha bir de müzik dersi var elbette. Çarşamba gününün anlamı büyüktü benim için. Müzik dersi Çarşamba günüydü ve ben o gün başka hiçbir derse girmeden müzik odasında vakit geçiriyordum. Müzik öğretmenim benim için izin alıyordu diğer öğretmenlerden. Öğretmenimiz iyiydi fakat müzik zevklerimiz pek örtüşmüyordu. Elinde bağlama ile geziyordu ve hep Neşet Ertaş türküleri söylüyordu. Neşet Ertaş’a saygım büyük elbette ama benim tarzım değildi. Ben daha çok güncel şarkıları ve şarkı gruplarını seviyordum. 
Her şey sekiz buçuk yaşımda başladı. 
Derslerimin çok iyi olmamasından rahatsız olan annem bana güzel bir teklifte bulundu. Şayet yıl sonunda iyi bir karne ile eve dönersem beni konsere götüreceğini söyledi. Yaz mevsimi demek; zaten konser demek, gezmek demek, tatil demekti ve yaşadığım şehre her sene mutlaka sevdiğim birkaç şarkıcı gelirdi. Annemin teklifi fena değildi lakin kimin konserine gidecektik? Ya Neşet Ertaş gelirse? Neşet Ertaş daha önce hiç yaşadığımız yerde konsere gelmemişti. Haliyle mutlaka popüler birileri olmalıydı şehrimize konser için gelenler. Bu anlaşmayı kabul ettim ve anneme güzel bir karne getireceğime dair söz verdim. 
Dokuz yaşıma yaklaşmıştım. Aylar hızla geçmişti ve birazcık çaba göstererek güzel bir karne ile yaz tatiline girdim. Bu esnada konseri unutmuştum bile. Kendimi o kadar ders çalışmaya kaptırmıştım ki müzik neredeyse ikinci plana düşmüştü. Karnemi gören annem çok mutlu oldu ve konser gününün yakın olduğunu söyledi. Onun mutluluğunu görmek belki de konserden daha değerliydi ama yine de sordum:
-Kimin konseri anneciğim ve ne zaman?
Annem, heyecanımı artırmak için tane tane söylemeye başladı:
-En sevdiğin şarkıcılardan biri.
-Eee, kim ama?
-Unutamayacağın bir konser olacak bu.
-Lütfen anne, artık söyle konser kimin?
-Çok seveceğini söylemiştim. Belki de konsere gittiğimiz zaman öğrenmelisin. Az daha merak et.
Annemin bunu bana yaptığına inanamıyordum. Sırf meraklanayım diye konsere gelen şarkıcıyı söylemiyordu. Biraz üzgün durduğumu görünce söyleyiverdi:
-Markan konseri. 
İnanamamıştım. Dünyaca ünlü bir popçu geliyordu şehrimize. Kesinlikle devasa bir organizasyon olmalıydı. Sevinç çığlıkları atarken annem devam etti:
-Üstelik VIP biletimiz var. Bu başarı, bu özel bileti hak etti bence. 
Neyse ki birkaç gün vardı konsere ve ben dokuz yaşıma girmiştim. 
Konser günü geldiğinde Markan’ın giyim tarzına benzer kıyafetler almak için alışveriş yaptık annemle. Artık ben de küçük bir Markan olmuştum ve görenlerin dikkatini çekiyordum. Konsere üç saat öncesinden gittik çünkü çok kalabalık olacağı belliydi. Konserde bize ayrılan yere oturduk ve Markan’ın sahneye çıkacağı anı beklemeye başladık. Hayatımda ilk kez konsere gelmiştim. Kulaklıktan müzik dinlemeye benzemiyordu bu. Sanki dünya ve mekan değişmişti. Başka bir ülkeye, dünyaya geçmiş gibiydim. Bu güzelliğin bitmesini hiç istemiyordum. Büyük alkışlar ve çığlıklar arasında Markan sahneye çıkmıştı. İlk şarkı, ikinci şarkı, üçüncü şarkı derken konser devam ediyordu. Konseri dinlemeye gelenler coşkusunu hiç kaybetmiyordu. Keşke annem bana bir güzellik yapsa ve imzalı bir poster de alabilsek Markan’dan ve birkaç da fotoğrafımız olsaydı diye aklımdan geçti. Annemi aradı gözlerim fakat annem yanımda yoktu. Annemi bu kalabalıkta bulmak çok zordu zaten VIP bölümünün de anlamı kalmamıştı çünkü büyük bir curcuna ve taşkınlık yaşanıyordu. Ben annemi bulmanın derdindeydim kalabalıklar ise Markan’a el uzatmak çabasındaydı. Markan bir ara elindeki çiçeği parça parça dinleyicilere atmaya başladı. Dinleyiciler daha da çıldırdı bu olay üzerine. Kendimi bir anda sahnenin en ucunda ezilme tehlikesi ile baş başa buldum. Artık konser benim için eziyete dönüşmüştü. Belki de müzik tutkum burada bitecekti. Bir daha asla konsere gelmek istemiyordum. Annem yoktu ve insanların arasında turşuya dönmüştüm. Bu esnada Markan sahneden insanları sakinliğe davet etti ve ardından benim bulunduğum tarafı işaret ederek şöyle dedi:
-O küçük çocuğu yanıma istiyorum. Ne kadar da benziyor bana. 
Ne olduğunu anlamadan kolumdan tutmaya başladı birileri. Bir patates torbası gibi elden ele geziyordum ve kendimi sahnede buldum. Sahneye benim çıkmamla birlikte çığlıklar yeniden yükseldi. Markan benimle konuşuyordu ama ben kalabalıkta annemi arıyordum. Bu esnada elime bir mikrofon tutuşturuldu. Markan, benden en sevdiğim şarkısını söylememi istiyordu. Mikrofonu elime aldım ve başladım konuşmaya:
-Anne ben buradayım sen neredesin?
Alkışlar yükseliyordu ve ben ağlamaklı bir sesle tekrar ediyordum: 
-Anne ben buradayım, sen neredesin. 
Üçüncü kez bu cümleyi söylediğimde bu sözlerin Markan’a ait şarkılardan birinde geçtiğini hatırladım. 
Markan:
-Sadece kıyafetiyle değil sesi ile de bir yıldız bu çocuk, diyordu. Artık bundan sonraki sahnelere seninle çıkacağız çocuk, diye de ilave ediyordu. 
Kalabalık içerisinden biri sahneye doğru gelme çabasındaydı. Bu annemdi. Derin bir nefes almıştım. 
Buralara gelmem hiç kolay olmadı. 
Her şey sekiz buçuk yaşımdayken başladı ve dokuz yaşımda sahneye çıkmamla devam etti. 
Şimdi yirmi beş yaşımdayım ve sahnelerin yıldızıyım. Ben Gürkan. Hepinizi konserlerime bekliyorum. 

DAVET

27 Kasım 2025 Perşembe

GÖLGE

Feyza Duran


Bazı insanlar gölgelerinden korkar
Sebebi nedir bilinmez
Ama bilinen tek bir şey var
Gölge insanın içini yansıtır
Belki bu yüzdendir
İnsanların gölgelerinden korkması
Ama insanlar acaba
Neden kendinden korkar ki
Acaba kendine ispatlayamadığı 
Gerçeklerden dolayı mı?

BİR VEDA HİKÂYESİ


Semih Yılmaz

İki yıldır oturduğumuz evden taşınma zamanı gelmişti. Artık ev sahibi olmuş, kiracılıktan kurtulmuştuk. Artık “bizim” diyeceğimiz bir evimiz vardı. Okula uzaktı ama olsun. Çarşıya da biraz uzaktı ama çarşıda zaten bir işim yoktu üstelik yürüyerek gidilebilirdi. Okuluma yürüyerek gidemezdim fakat alaşıktım bu duruma. Ayrılırken bu evden biraz üzülmek istedim, duygulanmak istedim. Bu evde yaşadıklarımı hatırladım. Çok da önemli şeyler yaşamamıştım. Yani iç dünyamda bir yeri yok gibiydi ama artık yeni evimizde anılar biriktiririm diye düşünüyordum. 
Taşındık sonunda. Eşyaların kimi sarılmış, paketlenmiş, kimileri ise kolilenmişti. Her şey yolunda görünüyordu ta ki o ana kadar. O an birdenbire taşınmamış olmamız, ev sahibi olmamız anlamını yitirdi. Nasıl yaparlardı bunu bana, anlamak çok zordu. Anneme, babama sordum fakat onlar için her şey normaldi. 
Duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Ev beni boğuyordu. Bana bunu nasıl yapmışlardı? Oysa daha dün yerli yerindeydi. 
Hayat anlamını yitirmiş gibiydi benim için. Nasıl uyuduğumu ve uyandığımı hatırlamıyorum. Kabus dolu bir geceydi yaşadığım. Erkenden uyandım her şeyi unutmuş gibiydim fakat kahvaltı sonrası kapıyı açtığımda okula giderken yeniden hatırladım onu ve moralim bozuldu. Gün boyu aynı moralsizlikle devam etti okul. 
Akşam eve geldiğimde güzel bir haber bekledim fakat nafile. Annem ve babam artık onun bizim evde yerinin olmadığını söylüyorlardı. Oysa ilk günler ne kadar da çok görmüştüm onu. Şimdi o yoktu evde ve büyük bir boşluk vardı. 
Günler böyle devam ediyordu. Arada bir unutuyordum ama yokluğunu hatırlayınca yeniden eski bir yara kanamaya başlıyordu. Onunla yürüdüğüm yollar geliyordu aklıma, onunla oynadığım oyunlar, onunla gittiğim fırın, market, park…
Havalar soğuduğu için zaten artık ona ihtiyacım kalmadığını söylüyorlardı. Yakında kar yağar ve ona hiç ihtiyaç hissetmezsin diyorlardı fakat kar da yağmıyordu. Halen ihtiyacımız vardı ona ama galiba ona ihtiyaç hisseden sadece bendim. 
Onunla ne yollar eskitmiştim ne geziler yapmıştım. O, benim bir parçam gibiydi. Bazı insanlar cep telefonu olmadan dışarıya çıkmaz, bazıları ise kimlik cüzdan gibi şeyleri ön planda tutar. Eski evimize gelmeden önce tanışmıştık onunla ve eski evimizden bile eskiydi benim için. Yıllarca devam edebilirdi birlikteliğimiz fakat ailem buna müsaade etmedi. Bir çift terliğin kime ne zararı vardı ki? Artık kapı önünde onu görmüyorum. Önümüz kış olduğu için yenisi de alınmayacak üstelik. Ben onunla yaşadığım rahatlığı belki de daha hiç yaşayamayacağım. Oysa eve taşındığımız birkaç gün boyunca herkes ondan faydalanmıştı. Lavaboda, banyoda onu kullanmıştı. Meğer son günleriymiş bizimle geçen. Hoşça kal mavi terliğim, hoşça kal. Seni unutmayacağım. Seninle geçen günleri ve adımladığım yolları da. 

BÖCEKLER İÇİNDE BİR BÖCEK

Ahmet Emir Koç

Çoğu insan böcek görmekten nefret eder. Bazıları köpekten, kediden korkmadığı kadar küçücük böceklerden korkar. Aslında normal bir korku değil bu, kimileri ürperiyor kimileri ise tiksiniyor böceklerden. Bazıları korkularını bastırarak öldürüyor böcekleri. Şu kocaman dünyada her şeye, herkese yer var fakat küçücük böcekler sığmıyor sanki. Oysa onlar evimizin en görünmeyen yerinde yaşıyorlar, dolaplarımızın en dibinde, mutfağın en kuytu yerinde. Evimizde olmayanlar ise toprağın altında, ağaçların gövdelerinde kısacası göremeyeceğimiz yerlerdeler. 
Gariban bir böcek yanlışlıkla sınıfın ortasına düştüğünde başına gelmeyen kalmıyor. Çığlık atanlar, sıraların üstüne çıkanlar, koşup süpürge getirme derdinde olanlar… Bir kahraman gibi davrananlar ise matematik ya da Türkçe kitabıyla böceği ezmeye çalışıyor. Oysa küçücük bir böcek işte. 
En korkutucu olan böcek türü ise galiba örümcek. Örümcek Adam filminin konumuzla alakası yok. Bildiğimiz örümcekten bahsediyorum. Evlerin köşelerini işgal eden ve bir bayrak diker gibi ağ ören örümcek. Üç gün uğranmayan her yerde bağımsızlığını ilan eden örümcek. Ağını örerek avını bir kenarda bekleyen örümcek. 
Aslında şehirlerdeki örümceklerin çoğu zehirsiz fakat yine de görünüşü korkunç. Kaç tane ayağı var sayamadım şimdiye kadar. Sekiz ayağı varmış, bunu öğrendim fakat ya gözleri? Gözlerini görecek kadar yakından bakamadım hiç. Ya da inceleyecek kadar samimi olmadık onunla. 
Durup dururken tepeden paraşütçü gibi tepemize inmeye çalışan bir böcek, örümcek. 
Bazen ansızın saçımda yürüdüğünü hissediyorum ve çılgınca elimi saçlarıma götürüyorum. Bazen yaz günlerinde kolumda bir hareketlilik olduğunda gözlerim onu arıyor ve diğer elimle şaplağı indiriyorum koluma. Uzaktan beni görenler kendi kendime dayak attığımı zannediyor. Örümcek, küçücük bir böcek fakat zihnimde çok yer tutuyor. Tozlu ortamlarda aklıma gelen ilk o oluyor ya da bir yerde sanatsal eserini gördüğümde sanki beni izliyormuş hissine kapılıyorum. 
Şayet bu yazıyı okuyabilecek bir örümcek varsa ona sesleniyorum: Benden sana av olmaz. Git ve kendinden daha küçük canlılarla uğraş. Peşimi bırak, evimden uzak dur. Okulun bahçesindeki demirleri de işgal etmekten vazgeç artık. Sana saygı duyuyorum ama sen de bana saygı duymalısın. Anlıyor musun beni örgü ustası küçük örümcek?