belinay coşkun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
belinay coşkun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2026 Çarşamba

Bilinçaltı Sarmaşığı: Gerçek Dünyaya Dönüş

BELİNAY COŞKUN

Bir varmış bir yokmuş … kimsenin bilmediği bir ülkede yaşayan devler doktor olmuş. Masallar gerçek olamaz diye bilirdim. Ta ki şimdiye kadar, kendimi çimdikliyorum olmuyor keşke bir kabus olsa diye dua ediyorum akabinde etrafıma bakıyorum ama bu ne bir kabus ne de bir hayal. Ben buradayım devler, periler, cüceler ülkesinde. Korkuyorum, çekiniyorum. Sonra bir gayret geliyor ama nafile. Kendimi bir türlü inandıramıyorum. Nasıl geldim en son neredeydim diye düşündüm. Hatırladığım tek bir şey vardı en son arkadaşım Piya’nın evindeydim. Acaba o da burada mı diye aramaya karar verdim. Piya, Piya neredesin Piya. Sonra bir ses duydum Piya nın sesiydi bu ama neredeydi. Sanki yer yarıldı da içine girdi. Bir ses daha duydum, uğultuluydu. Bir şey uçuyordu sanki. Bir uçan halı, evet şaka yapmıyorum. Üstelik Piya bu halının üzerindeydi Piya ya seslendim ve aşağı indi. Buradasın, iyi misin, beni tanıyabiliyor musun, buraya nasıl geldik, geri dönebilecek miyiz?
Sanki bütün sorular halay çekiyordu da başı ben çekiyordum sorularım ve ben Piya’nın önünde dizilmiştik fakat Piya sanki hep buradaymış gibi davranıyordu. Gayet mutlu, halinden memnundu. Piyanın bu kadar rahat olmasına şaşırmış biraz da korkmuştu. Piya’ ya: 
-Piya sen buraya daha önce geldin mi, buradan çıkabilir miyiz, dedim. Piya kendinden emin bir tavırla:
-Sen de kimsin, dedi sadece.
-Piya benim ben en yakın arkadaşın, hatırlamadın mı? Nasıl unutursun seninle ne makarna partileri ne kahve geceleri yaptık. Beni unutamazsın bu olamaz, 10-Z sınıfını da mı unuttun. Peki Diller Konuşur Lisesi. Lütfen, lütfen Piya. Beni hatırla? 
Aynı cevap:
-Seni tanımıyorum, dedi. 
O an fark ettim gözümün kendini tutamadığını. Ağladım, hem de hiç istemediğim kadar. Kesinlikle çirkin görünüyordum. Sarı ile kahverengi karışık saçlarım yüzüme çarpıyordu. Yeşil gözlerime engel olamıyor pıt pıt akıyordu gözyaşlarım. Ağladıkça ağlayasım geliyor. Oysa o benim en yakın arkadaşım, beni hatırlamaması normal değil. Oturdum, sırtımı bir şatonun duvarına verdim. Yine bir ses, piyanın sesi…Olmamalıydı yine kandırılıyordum, o kişi beni tanımıyordu. Ama bu sefer endişeliydi, bir umut kafamı kaldırdım. Bu piya endişe dolu bakıyordu.
-MİYA.
2. Bölüm: Nasıl Kurtulacağız
        Piya beni tanıyordu, o zaman biraz önce gördüğüm kişi kimdi? Piya’ ya:
-Biraz önce seni gördüm beni tanımadın.
-Ah o ben değilim ki o benim ikizim.
-Ama senin ikizin yok.
-Evet ama burası masallar diyarı bilinç altımız. Burada herkesin ikizi olur. Ama şuan sorun bu değil, buraya nasıl geldik geri nasıl döneceğiz, asıl mesele bu olmalı.
3. Bölüm: Sen Nereden Çıktın
İkimiz bir olup buradan çıkmaya çalışmalıydık. Yoksa belki de sonsuza kadar burada… Sonunu tamamlamak istemiyordum. Hem çok korkuyor hem de nasıl çıkacağımızı düşünüyordum. Ben derin düşüncelere dalmışken Piya,
-Sen de benim duyduğumu duyuyor musun?
     Mert’in sesiydi bu, Piya nın kardeşi Mert. Burada ne işi vardı? Yoksa Bütün herkes mi buradaydı? Mert;
-Off, abla ya, sizde mi geldiniz buraya?
-Siz de derken sen burayı biliyor musun?
-Elbette işte karşınızda Bilinç altı hayaller diyarı; devler, periler, cadılar, büyücüler…Her şey masallardan ibaret burada.
Mert buraya nasıl daha önce gelmişti. Daha önce geldiyse nasıl gidileceğini de bilirdi.
-Mert sen burayı nereden biliyorsun buraya nasıl geldik ve nasıl döneceğimizi de bilirsin. Bilirsin değil mi?
-Yanii. O iş biraz zor olacak ama çıkacağız merak etmeyin, Mert hiç korkmuyordu. Piya merte ikinci kez sordu,
-Mert buraya nasıl geldik, hadi söyle ama.
Mert biraz çekindi kızardı. Ve istemeden de olsa şu cümle döküldü ağızından
-Benim yüzümden. Bir bilgisayar oyunu, aslında onun yüzünden de olabilir. Miya abla bizdeyken bu oyunu oynuyordum, o yüzden gelmedim yanınıza. Geçenlerde bu oyunda yeni bir bölüm atladım. Masallar diyarı. İşte biz bu bölümün içerisindeyiz. Ama can sıkıcı tarafı bilgisayara ışınlanmadık. Yani oyunun içerisinde değiliz. Bu şu demek; biz gerçekten masallar diyarındayız. Oyunda ki bir şiiri okuyorum,
Masallar diyarında bul bir sarmaşık
Sarmaşığı bir deve ver
O sana verecek bir ışık
Yol gösterecek gerçek dünyaya.

28 Şubat 2026 Cumartesi

PES

elif eslem şimşek
 
 
sensin sınıfı kelebeği
en nazlı prensesi
masallardan çıkmış gibisin
sensin hepimizin neşesi
 
bizi güldürmeyi tek beceren kişi
biraz fazla konuşsa da
bizi çok yorsa da
çok iyi yapıyor bu işi

çok kolayca şiir yazar
ramazanda oruç tutar
ama yine de yorulmaz
tüm sınıfa kafa atar

ilerde büyüyünce o
olmalı mutlaka vekil
mecliste görelim onu
desin ki önümden çekil

adının ilk harfi b’dir
ikinci harfi ise e’dir
yedi harfli bir ismi var
SUS ARTIK BE
KES ARTIK LİN
KÜS ARTIK AY
PES ARTIK
PES 

RAMAZAN MANİLERİ

elif eslem şimşek, reyhan veske, metehan akkaya, belinay coşkun
 
oruç tutmak zormuş çok
mideme saplandı ok
sahur vakti doysam da
sabaha olmuyorum tok

sahura bir tost yedim
yedikçe bu ne dedim
bu tost beni susattı
hiç yemezdim bileydim

sahurda yedim hurma
halimi bana sorma
iftar vakti aman ha
gelip karşımda durma

ezana beş saat var
midemde gurultular
soruyorum anneme 
az kaldı diyor iftar


satılık oruç var bende
gelsin alsın bir dede
orucumu çalmışlar
arıyorum nerede

sahurlar mani mani
iftarlar yani yani
bugün ben çok acıktım 
canım çekiyor yahni

ramazanın pidesi
başka olur yemesi
fırına gidesim yok
alıp gelsin dedesi

dedemin dişi kırık
üstelik hep hıçkırık
oruç geldi geleli
bizim çene hep yırtık

6 Aralık 2025 Cumartesi

Benim Kahramanım

Belinay Coşkun

Resmini çiziyorum defterimin sayfalarına
Bazen bir anahtarlığım olsun istiyorum
Senin resmin olan
Bazen duvarımda bir poster

Neyse ki bir yastığım var
Üzerinde senin resmin olan
Teselli buluyorum onunla
Seni hatırladığım zaman

Yalnızca ben değilim seni seven
Biliyorum binlerce insan var
Seni gerçek dünyada görmek isteyen

Bir çizgi film kahramanını sevmek
Nedir siz bilir misiniz
Stich diyorum başka bir şey demiyorum
Stich’le uyanıp onunla uyuyorum
Bu sevginin sonu nereye gidecek
Ben de bilmiyorum

KORKUTAN SEVGİ

 Belinay Coşkun

İnsan sevdiği canlıdan korkar mı
Ben korkuyorum
Zarar vermeyeceğinden eminim
Ama yine de çekiniyorum

Kedilerden bahsediyorum elbette
Her yerde gördüğümüz kedilerden
Seviyorum onları ama
Ürperiyorum biraz da bilmem neden

Belki de hepsi sevdirseydi kendini
Bu kadar çekinmezdim onlardan
Fakat bazıları aniden hırçınlaşıyor
Tırnak atıyor durmadan

Yine de sevimliler ve süslüyorlar
Evleri, okulları, sokakları
Düşünüyorum onlar olmasıydı
Nasıl severdim bu dünyayı

BİR İSPAT ÇABASI

 Belinay Coşkun

Kalem sadece yazmak için kullanılmaz
Mesela ben saçlarımı 
Onunla topluyorum
Ya da karıştırmak istediğimde boyaları
Hemen ters çeviriyorum

Bir oklava yalnızca hamur açarken kullanılmaz
Ben onunla kaybettiğim bir eşyayı
Bulunca erişemediğim bir yerde
Uzanıp alıyorum

Bir bardak sadece su içmek için değildir
Mantı yaparken mesela
Kesmek için bardağı kullanabilirim
Ya da masamda kalemlik yoksa
Kalemlerimi ona koyabilirim

Bir çoraptan top yapabilirim
Sandalyeyle oyun kurabilirim
Örtüden çadır açabilirim
Minderlerden sandal yapıp
Okyanuslara bile açılabilirim

Eşyalar yalnızca gördüğümüzden ibaret değil
Bunu size ispat edebilirim. 

22 Kasım 2025 Cumartesi

İLK MEZARLIK ZİYARETİ


Yiğit Efe Demir, Belinay Coşkun, Ecem Ercins, Metehan Akkaya, Sami Yusuf

İlk kez bir mezarlık görüyordum. Oysa her gün insanlar ölüyordu tabi doğuyordu da. İnsanlar ölüp gidenleri saymıyor ya da çok kısa süreliğine düşünüyor onları fakat doğanlar hep akılda, yaşayanlar hep gözümüzün önünde. Mezarlığın bu kadar büyük olacağını hayal bile edememiştim. Kocaman bir ölüler şehriydi mezarlık. Mezar taşları domino taşları gibiydi. Bazılarının üzerinde yazılar vardı. Bazı mezarların üzerinde çiçekler vardı bazılarının üzerinde küçük fidanlar vardı. Ölülerin çiçeklerle ya da ağaçlarla işi neydi? Bazıları mezarlara su döküyordu. Ölüler su içer miydi? 
İlk kez bir mezarlık görüyordum ve filmlerdekine benzemiyordu. Kitaplarda okuduğuma benzemiyordu. Korkuyor muydum? Galiba hayır. Belki de hava aydınlık ve güneşli olduğu için korkmuyordum. Gece gelsem buraya belki korkardım. Belki ağaçlardaki bir kuş korkuturdu beni belki mezarlar arasında gezen bir kedi. Gece burası korkunç olmalıydı. Burada ne işim vardı, bilmiyordum. Kiminle geldiğimi de hatırlamıyordum. Büyük bir sessizlik vardı her yerde. İnsanlar vardı etrafta ve yanımdan geçiyorlardı. Bana bir şey söylemeden, selam vermeden, yüzüme bakmadan. Dolaşıyordum mezarlar arasında. Sessizce dolaşıyor mezar taşlarını okuyordum. Çok erken göçmüş olanlar da vardı çok yaşamış olanlar da. Neredeyse yüz yaşını doldurmuş olanlar vardı. Bir an kahvaltı yapmadığımı hatırladım ama canım zaten bir şey istemiyordu. Gökyüzüne baktım. İlk kez bu kadar maviydi. Hiç bulut yoktu. Hava ne sıcaktı ne soğuk. Kuşlar garip bir biçimde uçuyordu havada. Sanki bana çok yakındılar, uzansam tutacak gibiydim birilerini ama garip kuşlardı bunlar. Yapraklar vardı yerde. Ağaçların ölü parçaları yapraklar. Ağaçlar da canlı, demişti öğretmenim ta ilkokulda. O günden sonra ağaçları hep sevdim. Hatta ağaçlarla konuştum zaman zaman. Ağaçlar kendi aralarında kökleri vasıtasıyla haberleşirmiş bunu nereden öğrendiğimi hatırlayamadım. Aklıma ağaçların da insanlar gibi yaşlarının olduğu ve her yılın gövdelerinde bir daireye dönüştüğü geldi. Birkaç ağaçla sohbet iyi olabilirdi aslında. Yaklaştığım ağaçlar nedense cansız bir dekor gibiydi. Çiçeklere baktım, onlar da öyleydi. 
İlk kez bir mezarlık görüyordum. Buraya daha sık gelmeliydim, sanki buraya aitmişim gibi hissetmeye başlamıştım kendimi. Toprak kokuyordu her yer. Yeni kazılmış mezarların toprağı… Yeni kazılmış mezarlar ağzını açmış bekliyor gibiydi sahibini. Zaten şair de öyle demiyor muydu:
Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Şiirleri seviyordum ama şairleri sevmiyordum. Sevdiğim şairler de zaten hep ölmüş şairlerdi. Şairler tuhaf adamlardı. Sevdiğim şairlerin hepsinin fotoğrafları canlandı gözümün önünde. Nedense ölmemiş gibilerdi. 
Mezarlık bir anda hareketlendi. Araçlarla gelenler, otobüslerle gelenler, yeni kazılmış mezarların başında üzüntüyle bekleyenler hatta ağlayanlar… Ağlayacak ne vardı oysa. Ölüm de hayatın bir parçasıydı sonuçta. İyi ki insanlar sonsuz hayat sahibi değil, diye düşündüm. Ölüm, vardığımız son kapıydı. 
Sevmiştim burasını. Hüzünlü ama güzeldi her şey. Şehrin gürültüsü yoktu. AVM’ler buradan uzaktı. Maçların şamatası, siyasi tartışmalar buradan uzaktı. Okullar, notlar, öğretmenler buradan uzaktı. Öğretmenler uzaktı ama yakındı da buraya. Kendimi ne kadar boş şeylerle yorduğumu, üzdüğümü düşündüm. Ne çok basit şey için geceler boyu üzülmüştüm. Hayat burada gerçek anlamını kazanıyordu ve insan rahatlıyordu garip bir biçimde. Arkadaşlarımı düşündüm, beni üzen şeyleri düşündüm. Hepsi anlamsız geliyordu. 
İlk kez bir mezarlık görüyordum ve bana çok iyi gelmişti mezarlığı görmek. Yeni bir hayata başlayacaktım bu günden sonra. Hiçbir şeyi dert etmeyecektim. Kalabalıklar arasında dolaşmaya başlamıştım ki birkaç tanıdık yüz gördüm. Evet, bu insanları tanıyordum fakat onlar beni tanımıyordu. Yanlarında durmama rağmen beni görmemiş gibi yapıyorlardı. Belki de bir yakınlarını kaybetmişlerdi. Eğer öyle ise ben de tanıyor olmalıydım rahmetliyi. Bir süre bekledim. Kalabalığın gittiği yeni mezara doğru ben de onlarla ilerledim. İçimde kocaman bir boşluk vardı. Mutlu muydum, bilmiyordum. Hüzünlüydüm sadece biraz. Yeni mezarın başında bekledim. Bir süre sonra mezara birini koydular ve üzerine toprak atmaya başladılar. Hızla toprak atıyorlardı. On dakika ya sürdü ya sürmedi mezarın kapanması. Sessizlik büyüyordu. Hüzün büyüyordu. 
Mezarın kenarına çekildim ve sessizce beklemeye başladım. Aklıma dualar geliyordu, sureler geliyordu. Hatırladığım kadarıyla ölmüşlere fatiha okunurdu. Birkaç fatiha okudum. Bir süre sonra kimse kalmamıştı etrafta. Tanıdık yüzlerin tamamı gitmişti. Başka mezarların etrafında kalabalık devam ediyordu. Biraz daha dolaşmak istedim fakat yerimden ayrılamıyordum. Biraz hareket edip mezarın üzerine dikilen tahtayı gördüm. Her şey o esnada oldu işte. “Rüknettin HİÇÖLMEZ, Doğum: 2002, Ölüm: 2017, Ruhuna El-Fatiha.” Bu isim bana aitti. 

8 Kasım 2025 Cumartesi

TANSİYON

Zeynep Ada Karadaş
Belinay Coşkun 

Son zamanlarda tansiyonu hiç düşmüyordu. Çayı limonlu içiyordu, tuzu bırakalı seneler olmuştu, bol bol su içiyordu fakat tansiyonu hep yüksekti. Tansiyon ilacı kullanmak istiyordu ama doktorlar gereksiz olduğunu söylüyorlardı. Aslında yaşadığı hayata hayat demek mümkün değildi. Sık sık şöyle bir söz söylerdi:
-Dünyanın tadı tuz, o da kilden ucuz.
Fakat artık dünyasında tuz yoktu. Şeker, eh işte. Bayramlarda ya da ikramlarda. Bol bol su vardı dünyasında. Tatsız, tuzsuz su… Su içerek bir insan nasıl yaşayabilirdi ki. Hele bir de ekmeksizlik yok mu? Eskiden taze somunun arasına makarna, mantı koyarak yemişliği vardı. Kahvaltıda mutlaka ekmek olurdu. Öğlen yemeğinde bir ekmek yemeden kalkmazdı sofradan. Akşam yemeğinde mutlaka salataya ekmek banardı. Pilavı ekmekle yemek en büyük zevkiydi ama şimdi… Salata, çorba belki bir iki dilim çavdar ekmeği, yulaf ekmeği. Oysa çocukluğunda çavdar ve yulafı hayvanlara verirlerdi. Hayır hayır, böyle bir yaşamaya hayat demek çok zordu. Bunca özene ve  dikkate rağmen bu tansiyon işi şimdi nereden çıkmıştı? Son zamanlarda derdini hiçbir doktor anlamıyordu, hiçbir yakını da anlamıyordu. Parkta karşılaştığı yaşlılarla konuşuyordu ve hepsi aynı şeyi söylüyordu:
-Kızartmalardan uzak dur, beyaz et çok sağlıklı, bol bol su iç ve yürüyüş yap. 
Üstelik bunları söyleyenler genelde bastonla yürüyen, ağır işiten ve kalın gözlükleri olan kişilerdi. 
Yaşamak bu olmamalıydı çünkü dünyanın tadı eksikti hayatında. En son ne zaman kavurma yediğini düşündü, hatırlayamadı. Ya yaprak dolması? Tadını bile unutmak üzereydi. Unutmak… Evet son zamanlarda tansiyondan daha beter bir bela idi onun için. Evin kapısını açık unuttuğu oluyordu ya da karşılaştığı kişilerin ismini unutmuş oluyordu. Günlerin adını karıştırıyor pazartesi günü cuma namazına gittiği oluyordu. Öbür dünyaya göçen eşini zaman zaman mutfakta, salonda arıyor dakikalarca sonra eşinin göçtüğünü hatırlıyor ve üzülüyordu. Bazen çocuklarının okuldan gelmesini bekliyor ancak hava kararınca çocuklarının artık ev, iş, çocuk sahibi olduğunu hatırlıyor fakat bu kez de torunlarını özlüyordu. 
Yine de şükür, demeyi biliyordu neyse ki. En azından evin yolunu buluyor, irtibatta olduğu kişilerin isimlerini unutmuyor, temizliğine dikkat ediyor ve kendi yemeğini hazırlayabiliyordu. Üstelik hiç unutmadığı bir şey vardı, son zamanlarda tansiyonu hiç düşmüyordu.
2. Bölüm
O gün beklemediği bir şey oldu. Sabahın ilk saatlerinde kapı sesi ile uyandı. Önce rüya gördüğünü sandı fakat kapı çalıyordu hem de durmadan. Zihnini toparlayamadan yerinden kalktı. Gelen en büyük oğluydu, hem de sabahın bu saatinde. Bir süre hâl hatır sohbeti yaptıktan sonra oğlu babasına:
-Baba, havalar hayli soğudu. Bu yıl kışı birlikte geçirmeyi düşündük seninle. Hem torunlarınla da vakit geçirmiş olursun. Dün gece yola çıktım ve şimdi seni de alırsam akşama bizim evde oluruz, dedi. 
Bu teklifi hiç beklemiyordu fakat mantıklıydı. Kış boyu zaten hayat daha da çekilmez oluyordu. Parka bile gidemiyordu çoğu zaman. Küçücük bir valiz hazırladı kendine. İlaçlarını almayı da ihmal etmedi ve yolculuk başladı. Birkaç saat sürecek bir yolculuktu fakat yine de heyecanlanmıştı ve heyecanlanmak ona hiç iyi gelmiyordu. Tansiyonunun yükselmesinden endişe ediyordu. Oğlu, yolda bir yerlerde kahvaltı yapabileceklerini söyledi. Yolculuğun ilk dakikalarında oğluna dönerek:
-Anneni unutmadık mı, dedi. Onu da götürelim.
Oğlunun bu soru karşısında rengi biraz atmıştı. Birdenbire gerçeği söylemek babasını üzebilirdi:
-Baba, dedi annem zaten bizde. Seni bekliyor. 
Bu cümlenin babasının üzerinde oluşturacağı etkiyi hiç düşünmemişti. Babası önce heyecanlandı, bir süre sustuktan sonra konuştu:
-Kaç yıl olmuştu annen göçeli?..
Yolculuk, suskunluğa bürünmüştü ki kahvaltı zamanının geldiğini söyledi oğlu. Küçük bir dinlenme tesisinde kahvaltıya geçtiler. Önündeki kahvaltı tabağına oğlu tuz döküyordu ki sinirlendi:
-Senin niyetin beni annenin yanına göndermek mi? Tansiyonumun yüksek olduğunu bilmiyor musun? Kahvaltı filan istemiyorum ben, haydi yola çıkalım. 
Bu tavır karşısında oğlu şaşırmıştı:
-Tuz atmadığım yerlerden yersin babacığım, aç karnına devam etmeyelim, dedi. 
Neyse ki bu söze karşılık vermedi babası. Üstelik biraz sakinleşmişti. Gidecekleri şehre ulaştıklarında akşam yaklaşmıştı. Yıllardır görmediği yollardan geçti, her şey ve her yer çok değişmişti. Üstelik rahat bir yolculuk yapmışlardı. Yollar bile değişmişti. Eskiden bu kadar geniş ve rahat değildi yollar. Ara sıra gözleri kapanıyor fakat sonra yeniden uyanıyordu. Hatta bir ara uykusunda sayıklamıştı. Tansiyonum yüksek benim, diye birilerine bir şeyler anlatıyordu. 
Son kez gözlerini kapatıp açtığında bir evin önündeydiler. 
-Geldik baba, dedi oğlu. Haydi torunlarına doğru yürüyelim.
Torunları gerçekten de onu bekliyordu ve çok neşeliydi. Ansızın bir rüyanın içine düşmüş gibiydi. Ne ağrıyan bir yeri vardı ne de yorgunluk hissi. Hayat sanki ona tebessüm ediyor gibiydi. Torunlarıyla vakit geçirdi, akşam yemeği yedi. Onlara masallar anlattı, çay içti. Bir kez bile tansiyonum yüksek, demedi. Böyle giderse sağlığına kavuşacaktı. Baharda yaşadığı şehre tekrar döndüğünde parktaki arkadaşları şaşıracaktı onun dinçliğine, gençliğine. Tebessüm ediyordu bunları düşünüp. 
Artık bol bol su içmeyi bırakmıştı. Çocukların çikolatalarına ortak olmayı da ihmal etmiyordu. Onlarla oynuyor, yürüyor, parkta geziyordu. En önemlisi ekmek yiyordu ve tuz kullanmayı ihmal etmiyordu. Tansiyon kelimesini de unutmuştu bile. İlaçlarını hatırlayınca alıyordu fakat onlara da dikkat etmiyordu. 
Oğlunun evine geldiği üçüncü günün gecesi aniden uykudan uyandı. Önce nerede olduğunu hatırlayamadı fakat biraz düşününce geride kalan üç günü hatırladı. Biraz aç hissediyordu kendini. Susuz hissetmiyordu. Gürültü yapmadan mutfağa geçti ve dolabın önünde durdu. Dolap yemek doluydu. Soğuk yemeğin tadı olmaz, diye düşündü ve bir yandan ocağı açtı. Yemekleri üzerine koyduktan sonra atıştırmaya başlamıştı bile. Bir süre sonra tüm mutfak yemek kokmaya başlamıştı. Hatta hafif dumanlanmıştı mutfak. Oğlu gelmese ocaktaki tencereyi hatırlamayacaktı. Oğlu hızlıca ocağı kapattı, biraz uykulu ve gergindi:
-Keşke bize haber verseydin baba, dedi. Bak neredeyse her şey yanacakmış.
Bu iki cümle içine işlemişti. Oysa sadece açlığını yatıştırmak istemişti. Sessizce yatağına döndü ama kah uyudu kah uyandı. Belki de evine dönse iyi olacaktı. 
Kahvaltı vakti, geldiğinden beri ilk kez tansiyonunu hatırladı:
-Benim tansiyonum çok yüksek, biriniz ölçsün, dedi oğlu ve gelinine. 
Tansiyonu gerçekten de yüksekti. Apar topar hastaneye götürdüler onu. Hastanede durumun ciddi olduğunu söyledi doktorlar ve tahliller, ölçümler, serumlar sonrası gidebileceğini ancak tansiyonuna dikkat etmesi gerektiğini tembihlediler. 
Hayat yeniden tatsız, tuzsuz bir hâle dönmüştü. Torunlarının neşesi de yoktu. Bir an önce evine dönmeliydi. Aradan yalnızca bir gün geçmişti ki sabah kahvaltıda yine aynı şeyler yaşandı:
-Benim tansiyonum yüksek, dedi. Beni hastaneye götürün. 
Hastanede yine aynı şeyler yaşandı. Doktorlar hatırlamıştı onu. Bir yaklaşarak:
-Canını sıkan bir şey mi var amca, dedi. Biz daha birkaç gün önce seni normale döndürmüştük. 
Düşündü, canını sıkan bir şey mi vardı? Canı nasıl sıkılırdı insanın, neye sıkılırdı?
-Canım çok sıkılıyor, dedi. Arkadaşlarım var ya iş arkadaşlarım. Beni bir türlü anlamıyorlar. Yine mesai yazmışlar cumartesi ve pazar günü için. Oysa hafta sonu çocuklarımla pikniğe gidecektik.
Doktor durumu anladı:
-Bunlara canın sıkılmasın amca, dedi. Başka zaman gidersiniz.
Bu esnada oğlunun gözleri dolmuştu. Gün sonunda yeniden eve döndüler. Belki babasını evinde bırakmalıydı ama buna da vicdanı el vermezdi bundan sonra. 
Ertesi gün, ertesi gün ve sonraki günler hep hastanede geçiyordu vakit ve nihayet doktorlar onun hastaneye yatması gerektiğini söylediler. 
Kış boyunca yoğun bakımda kaldı. Zaman zaman gözlerini açıyor, oğluna ve ziyarete gelen torunlarına bakıyordu. Hiçbir şeye anlam veremiyor ve çoğunu tanımıyordu etrafındaki insanların. Tam kış bitmiş ve artık bedenen kendini iyi hissetmeye başlamıştı, üstelik yoğun bakımdan da çıkmıştı ki yatağının hemen ucundaki sandalyede eşinin oturduğunu gördü. Eşi elini uzatmış:
-Haydi gidelim diyordu. 

1 Kasım 2025 Cumartesi

Çiçekçe

 Belinay Çoşkun

Kimi sevginin dilidir
Kimi baştanbaşa güzelliktir
Kimi saflığın temsilcisi
Kimi sadakatin şiiri

Onlar olmasaydı şayet
Kelimeler yetmezdi anlatmaya
Her zaman her şeyi
Mesela bir sevgiyi

Benim renkli bahçemdir onlar
En güzel düşüm
En sevdiğim uğraşım
Ve sevgili dert ortağım

Onlara sığınırım bittiğinde kelimeler
Güzel şeyler düşünmek için
Bazen onlara bahsederim
Tüm iyiliklerden

Her renk farklı bir çiçek
Her çiçek farklı bir duygu
Her çiçek ayrı bir dil 
Ve ben biliyorum bunu
Benim çiçeğim doğada
Mor bir lavanta

CANIM ARKADAŞIM

Belinay Coşkun

                Zeynep Ada Karadaş için...
Sınıfın en sessiz çiçeği
Benim biricik arkadaşım
Seninle tanırım gerçeği
Benim biricik arkadaşım

Sen olmazsan sınıf bomboş
Varlığın ne kadar da hoş
Ne olur bu teneffüste
Benimle oyna ve koş

İyi ki bu sınıftasın
Sen olmasan ne yaparım
Kalır tüm şiirler yarım
Benim canım arkadaşım

25 Ekim 2025 Cumartesi

ÖĞRETMENLER

Belinay Coşkun

Her sabah öğrencilerle birlikte
Birileri girer okul bahçesinden içeri
Biraz yorgun biraz uykusuz
Ama yine de 
Yerindedir keyifleri

Gün boyu küçücük çocuklarla
Bazen masaldan dünyalara dalarlar
Bazen bilimin uçsuz bucaksız bahçesinde
Bilgiyi kovalarlar

Öğretmenler 
Sessiz kahramanı çocukların
Ve mimarı geleceğin
Kimseler görmese de
Öğrencilerden başka kimseler
Bilmese de

BİR FİLM MACERASI

 Belinay Coşkun

                                                                     Ayhan Erkan İlkokulu Ortaokulu Anısına
Bir sonbahar günüydü. Okulun bahçesindeki kavaklar sonbaharın bütün tonlarını yapraklarında taşıyordu. Sonbaharı hissettiriyordu düşmeye hazırlanan ve zaman zaman rüzgarla ağaçtan ayrılan yapraklar. Hava ne çok soğuktu ne de çok sıcak. Bahçeye birkaç çocuk geldi, biraz sonra bu sayı artmaya başladı. Ellerinde tabletler vardı çocukların. Ekip tam olunca video çekmeye başladı çocuklar. Film çekeceklerdi fakat ellerindeki tabletlerden başka bir ekipmanları yoktu. Onlar, malzemelerinin yetersiz olduğunu düşünmediler bile sadece çekecekleri videoya odaklanmışlardı. Kendilerine güveniyorlardı. Büyük bir heyecanla film çekmeye başladılar. Birkaç sahne çekiyorlar ardından mola veriyorlardı. Kahkahaları uzaklardan bile duyuluyordu. Bazıları öğrenci rolündeydi çocukların bazıları ise öğretmen. Onlar için film çekmenin çok eğlenceli olduğu uzaktan görülebiliyordu. Her şey yolunda gidiyordu fakat bir süre sonra aralarında bir anlaşmazlık başladı. Hepsi ayrı bir kenara çekilmişti. Galiba bir dargınlık vardı aralarında. Bu durum çok uzun sürmedi. Yeniden bir araya geldiler ve neşeli bir şekilde kaldıkları yerden devam ettiler. Çok heyecanlı ve istekliydiler. Bir süre sonra çekimleri bitmişti. 
Biraz yorgun duruyorlardı ama hepsinin de mutluluğu yüzlerinden okunuyordu. Tam dağılacakları sırada hafif bir rüzgar eski. Bahçedeki kavaklardan birkaç yaprak daha yere düştü. Hava ne soğuktu ne sıcak ama çocukların heyecanları ve kalpleri sımsıcaktı. Bir işi belki de bir projeyi yerine getirmiş olmanın huzuru vardı yüzlerinde. Belki de hiçbir zaman başkalarının izleyemeyeceği bir film çekmişlerdi ama hepsinin gözlerinden okunuyordu büyük oyuncu, büyük senarist, büyük yönetmen oldukları hissi. 

18 Ekim 2025 Cumartesi

KARIŞMA

Belinay Coşkun

Neden seni görmek
İçimi ekşitiyor
Olur olmaz bir yerde
Bana başka başka şeyler söylüyor

Bazen pazarda
Bazen mutfakta
Rastlıyorum sana ansızın
Rastlıyorum eşsiz sarına

Tamam, çok faydalısın
Her yerde olmalısın
Yine de içinde olduğun her şeye
Çok fazla karışmamalısın

Nereye baksam sen varsın
Çorbada turşuda bile
Yine de çıkma her yerde karşıma
Lütfen limon
Benim hayatıma fazla karışma

BU VAKİTTEN SONRA

Belinay Coşkun, Zeynep Ada Karadaş, Yiğit Efe Demir

Kendimi bildim bileli hep bu sokakta yaşıyorum. Geceleri uyuyacak yer bulmak özellikle yaz mevsimlerinde sorun olmuyor ama kış mevsiminde işim hayli zor. Daha kaç kış geçireceğimi de bilmiyorum. Bazen düşünüyorum keşke benim de bir evim olsa, sıcak yiyecekler olsa önümde her sabah ve tertemiz bir minderim olsa üzerinde uyuyabileceğim. Fakat yok, oysa çoğundan duyuyorum böyle hayatlar varmış. Kuş sütü eksikmiş sadece sofralarda. Benim gibi başkalarının verdiği yiyeceklerle karın doyurmazmış bazıları. Doymak, önemli bir sorun benim için. İnsanlardan artakalan şeylerle bu hayatı devam ettirmek çok zor. Hele bazı insanlar oldukça zalim. Büyükler yine neyse ama çocuklarla aram çoğu zaman yok. Kovalayan mı dersin, taş atan mı dersin, tekmeleyen mi dersin… Benim de bir canım olduğunu unutuyorlar çoğu zaman. Benim de sevgiye ihtiyacım olduğunu düşünmüyorlar. Önceleri yanıma gelen çocuklara sevgi gösterilerinde bulunuyordum ta ki biri kulağımı koparmaya çalışıncaya kadar. Artık insan görünce uzakta duruyorum, çocuk görünce kaçıyorum. 
Yaşadığım mahallede bir okul var ve karşısında da bir park. Teneffüs ya da öğle arasında çocukların hâli benden beter aslında. Marketten aldıkları şeyleri parkta, kapı önlerinde yerken izliyorum onları. Evet, besleniyorlar ama öyle garip şeyler yiyorlar ki onlardan kalan şeyleri ben bile yiyemiyorum.
Benim hikâyem aslında buraya kadar normaldi fakat her şey  çocuklara karşı ön yargımı kırmak ve onlarla vakit geçirmek için okula başlama düşüncemi gerçekleştirme çabamla başladı.  Eylül ayıydı ve okul bahçesi hareketlenmişti. Oysa yaz boyu benden başka kimsecikler yoktu bu bahçede. Ara sıra birileri girip çıkıyordu ama çocuklar yoktu. Artık teneffüslerde çocuk sesleri kuş seslerini bastırıyordu. Neden onlarla birlikte oynamayayım, hatta onlarla okul binasının içine girmeyeyim düşüncesi bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Havalar serinlemişti ve geceler artık benim için zor geçmeye başlamıştı. Bu kış rahat etmenin bir yolunu bulmalıydım ve belki de okul, benim yeni evim olabilirdi. Pazartesi günü ilk işim çocuklarla beraber içeriye girme sırasına geçmek olacaktı. Kararım kesindi. Üstelik yanlarında büyükler varken bana zarar vermeye cesaret edemezler, diye düşündüm. 
Güneşin ilk ışıklarıyla pazartesi günü okul bahçesindeki yerimi aldım. Merdivenin hemen önünde ve okul kapısının tam karşısında kendime bir yer seçtim. Öğrenciler bir süre sonra yanımda toplanmaya başladı. Gerçekten de bu çocuklar bana zarar vermiyor hatta aşırı ilgi gösteriyordu. Birkaçı bana kraker, bisküvi bile ikram etti fakat yemedim. Nihayet okula giriş saati gelmişti. Öğrencilerle merdivenlerden çıktım tam okulun içine adım atacaktım ki ensemde bir el hissettim. Canım yanmıyordu ama yine de hareket edemeyecek biçimde yakalanmış olmam üzücüydü. Çırpındım, çabaladım fakat nafile. Ensemden tutan kişi beni okul bahçesinin dışına kadar çıkardı. Ona üzgün gözlerle baktığımı fark ettiğinde sinirli bir şekilde yeniden okul bahçesine aldı fakat okula girmeme müsaade etmedi. Bu, benim için aşılmaz bir engel değildi. Kapıdan giremezsem pencereden girerdim. Pencerelere yapılmış parmaklıklar benim girmeme engel değildi. 
Bir kenarda sessizce ortalığın sakinleşmesini bekledim. Zil çaldığında bahçe bayram yerine dönmüştü ve bütün çocuklar benim etrafımdaydı. Kendimi hiç bu kadar mutlu hissetmemiştim. Artık çocuklardan korkmuyordum. En azından bu okuldaki çocuklardan… Zil çalıp tüm çocuklar sınıflarına doğru koşmaya başladığında onların peşinden içeriye girmek için bir kez daha teşebbüs ettim. Bu kez başarmıştım. Artık okulun içindeydim. İçerisinin hiç bu kadar güzel olabileceğini düşünmemiştim. Keyifle sınıf sınıf geziyordum. Uyuyabilecek, kuşları izleyebilecek bir sınıf bulma çabasındaydım ki yeniden ensemde bir el hissettim. Bu kez masum ve hüzünlü bakışları okul dışına çıkmadan sergilemeliydim. Ensemden tutan kişi bakışlarımdan mest olmuştu:
-Sana bahçede güzel bir yer yapalım mı, dedi. 
-Bence güzel bir fikir bu, dedim.
Galiba anlamadı ne demek istediğimi. Sorduğu her soruya cevap veriyordum ama anlamıyordu beni. Birkaç saat içinde okul bahçesinde bana güzel bir yuva yapılmıştı. Artık ben sokak kedisi değil eğitimli bir okul kedisiydim. Burada fare ya da benzer haşerata yer yoktu bu vakitten sonra. 

13 Eylül 2025 Cumartesi

BİR KIŞ GECESİ



1. Bölüm: Bitmeyen Bekleyiş

Hava git gide soğuyordu. Kışın tam ortasıydı. Sobadaki odunlar artık sönmeye başlamıştı ve vakit akşama doğru ilerliyordu. İki kardeş, sobanın etkisi azaldıkça sobaya daha da yaklaşmışlardı ve artık sobanın da bir etkisi kalmadığı için sırtlarına kalın giysiler giymişlerdi. Oysa anne ve babaları sabah evden çıkarken birkaç saat sonra döneceklerini söylemişlerdi. Bir yandan onlara dair endişeler zihinlerinde büyüyordu bir yandan da çok acıkmışlardı. Daha önce hiç böyle bir yalnızlık yaşamamışlardı. Evleri köyün en yükseğinde, ormanın hemen eteklerindeydi. Bu ev, büyük büyük dedelerinden onlara kalmıştı ve hayli bakımsızdı. Duvarları çatlak ve pencereleri ise çok eskiydi. Dışarının soğuğunu kesen tek şey içerdeki sobaydı ama artık o da yanmıyordu. Alp, ağabeyi Efe’ye ara sıra bakıyor fakat Efe’nin ağzını bıçak açmıyordu. En azından Efe yiyecek bir şeyler hazırlayabilirdi. Yaşı biraz daha büyüktü fakat Efe sadece boşluğa bakıyor, konuşmuyordu. Efe’nin bakışlarının olduğu yere doğru Alp da baktı ve dışardaki tipiyi gördü. Her yer bembeyazdı ve hava kararıyordu. Pencerenin yarısı karla kaplanmıştı bile. Çaresizlik büyüyordu. Belki de uyumak iyi bir fikirdi ama aç karnına uyunmazdı ki… Üstelik bu soğukta. Tam Alp’ın zihninden bu düşünceler geçerken Efe ayağa kalktı ve duvarda asılı duran gaz lambasını yaktı. Yağmur ve kar yağdığında tüm köyün elektrikleri kesilirdi. Odanın aydınlanması onları biraz yatıştırmıştı. Belki gaz lambası küçük bir ısı da yayardı içeriye. Bir süre sonra hava tamamen karardı. Pencereye baktıklarında artık iki kardeş kendi yansımalarını görüyorlardı. Titreyen lambanın alevinden duvara yansıyan gölgeleri kimi zaman büyüyor kimi zaman küçülüyor ve değişik bir hâl oluşuyordu. Ansızın penceredeki sesle ikisi de irkildi. Bir tıkırtı geliyordu pencereden. Anne ve babası dönmüş olsa kapıya vururlardı fakat pencereye vuran birileri var gibiydi. Alp, ağabeyi Efe’ye iyice yaklaştı ve pencereyi işaret etti. Efe, korkmuyormuş gibi davranıyordu ama onun da içinde bir ürperti oluşmuştu. Gaz lambasını eline alarak pencerenin önüne kadar yürüdü ve ardından Alp’ı yanına çağırdı. Pencereden dışarıya baktıklarında hiçbir şey olmadığını gördüler. Bu kez de tıkırtı odadaki eşyalardan geliyordu. Umursamamaya gayret ettiler. Korku ve açlık içinde daha ne kadar bekleyebilirlerdi ki. Efe, ağabey olarak bir karar verdi ve kardeşini de yanına alarak amcasının ya da dayısının evine gitme fikrini Alp’a söyledi. Alp, bu fikri çok beğenmedi ama yapacak başka bir şey yoktu. Belki anne ve babalarının durumunu da onlardan öğrenebilirlerdi. İki kardeş evde buldukları tüm kalın kıyafetleri sırtlarına giydiler. Yalnızca ihtiyaç halinde kullandıkları el fenerini Efe babasının erzaklarının içinden aldı ve iki kardeş evin kapısını kilitlemeden dışarıya çıktılar. El feneri yalnızca önlerini aydınlatmaya yarıyordu ve yaklaşık on dakika uzaklıktaki amcalarına gitmeye çalışacaklardı. Kar, o kadar yağmıştı ki Alp’ın neredeyse göbeğine kadar gelmişti. Yürümekte zorlansa da Efe’nin yardımıyla bata çıka ilerliyorlardı. Bir süre yürüdükten sonra etraf tamamen beyaza bürünmüştü ve görünürde tüten bir baca, içinde ışık yanan bir ev yoktu. Az önce üşüyorlardı ama şimdi ikisi de terlemişti. Üstelik yorulmuşlardı. Alp ağabeyine bir adım daha atacak halinin kalmadığını söyledi ve bulunduğu yere, karların üzerine kendini bıraktı. Efe’nin ısrarları boşunaydı. Artık ne yürüyecek takatleri vardı ne de sığınacak bir ev.

2. Bölüm

Karanlıkta, soğukta çaresizliğin ortasında iki kardeş öylece kalmıştı. Efe, bir süre Alp’ın dinlenmesine müsaade etti. Evden ayrılmanın iyi bir fikir olmadığını anlamıştı ancak eve dönmek de artık imkansız gibiydi. Etrafı süzüyordu fakat nerede olduklarını bir türlü kestiremiyordu. Alp dinlenmek yerine iyiden iyiye kendini bırakmıştı ve uykusunun geldiğini söylüyordu. Efe, Alp’ı harekete geçirdi. Bir süre ellerini, dizlerini ovdu kardeşinin ardından yeniden yürümeye başladılar. Birkaç dakika sonra kendi ayak izlerine rastladılar. Demek ki aynı yerde dönüp duruyorlardı. Peki ama köy sağ taraflarında mıydı, sol taraflarında mıydı, önlerinde mi, arkalarında mıydı? Artık ne köyün yolu belliydi ne de evlerinin. Alp, iyice mızmızlanmaya başlamıştı. Efe de kendini yorgun hissediyordu ama soğuğa ve geceye teslim olmak istemiyordu. Alp’ı konuşturmak için ona sorular sormaya başladı:
-Şimdi hangi yemek önümüzde olsun isterdin ?
Alp, güçsüz bir sesle cevap verdi:
-Yaprak sarması olsa güzel olurdu. Yanında sıcacık çay da olsun. Ekmekler de ısıtılmış olsun. 
Bu hayal, biraz onları hareketlendirmişti. Efe devam etti:
-Ben de sıcacık ve acılı bir tas tarhana çorbası isterdim, dedi. 
Tarhanayı duyunca Alp biraz daha kendine geldi:
-Acı ve sıcak… Keşke şimdi önümüzde olsaydı da kaşık kaşık yeseydik, dedi. 
Bu esnada biraz ilerlediklerini fark ettiler ve uzakta birkaç cılız ışık görünmeye başlamıştı. Galiba köyün yolunu bulduk, diye içinden geçirdi Efe ve üşüyen parmağıyla karşıdaki ışıkları gösterdi Alp’a:
-Biraz daha sabredersen kurtulacağız ve sıcacık bir odada yemek yiyebileceğiz aslanım, dedi. 
Işıkları gören Alp cesaretlenmişti. Bata çıka yürümeye devam ediyorlardı. Nihayet köpek sesleri de duyulmaya başlamıştı. Köpek seslerinin duyulması, iyiye işaretti. Bir süre sonra köpekler iki kardeşin farkına varmış olmalıydılar ki seslerini daha da artırdılar. Artan köpek sesleriyle insanlar dışarıya çıkmaya başlamıştı, el feneri ve lamba ışıkları uzaktan da görünüyordu. Efe, artık can çekişen elindeki feneri ışıkların bulunduğu tarafa doğru tutmaya gayret ediyordu fakat adım atacak gücü kalmamıştı. Kardeşi de o da karlar üzerine uzandı. Hem yorgundu iki kardeş hem de uykuları gelmişti. 
Alp, uyandığında bir sobanın kenarındaydı ve biraz da terlemişti. Hemen yanında uyuyan ağabeyi Efe’yi gördü. Etrafı şaşkınlıkla incelemeye başladı. Burası amcasının eviydi ve etrafta kimseler görünmüyordu. Biraz sonra Efe’de uyandı. Bu bir rüya olabilirdi. Efe Kibritçi Kız masalını hatırlardı nedense. Belki de iki kardeş donmuşlar ve şimdi cennettelerdi. Pencereden dışarıya baktı iki kardeş, kar durmuştu. Sabahın ilk saatleriydi. Alp ansızın ağabeyi Efe’nin yanağından sıkı bir makas aldı. Efe sinirle Alp’a ne yaptığını sordu. Alp:
-Rüyada mıyız diye kontrol ediyorum ağabey, dedi.
Rüyada değillerdi. Bu esnada odanın kapısı açıldı. İçeriye giren amcalarıydı. Amcaları gece yarısı donmak üzere iken onları bulduklarını anlattı. 
Her şey iyiydi, güzeldi fakat Alp ve Efe anne, babalarını merak ediyorlardı. Kötü bir haber almamak için de bir türlü soramıyorlardı. Küçük bir sessizlik oluştu. Efe tüm cesaretini toplayarak sordu:
-Amca, annemlerden haber var mı?
Amcası:
-Biz de şimdi onları konuşuyorduk, dedi. Büyük ihtimalle yakın köylerden birine sığınmışlardır, diye düşünüyoruz. Bugün ya da yarın bir haber alırız. Siz dinlenin ve keyfinize bakın, dedi. 
Kahvaltı sonrası köpeklerin sesinin yine yükseldiğini fark eden amca, dışarıya çıktı. Bir süre içeri dönmedi. İçeri döndüğünde yüzü gülüyordu. Efe ve Alp’ı dışarıya davet etti. Efe ve Alp dışarıya çıktıklarında köyün alt tarafından kendilerine doğru gelen anne ve babalarını gördüler. Onlara doğru koşmaya başladılar. 

SANATIN SIRRI

 

Belinay Coşkun

Her dokunuşu sihirdir bir ressamın
O sihri görenler
Duygu denizinde yüzerler

Her nota bir yolculuktur sonsuzluğa
O yolculuğa çıkanlar
Sonsuzlukta kaybolurlar

Her dize bir mucizedir
O mucizeyi yaşayanlar
Hayatın sırrını anlar

2 Mayıs 2024 Perşembe

ESKİDEN ÇOCUKLUK

Belinay Coşkun


Oyuncaklarla oynamak
Saklambaçta ebe olmak
Çamurdan çömlek yapmak
Ne güzelmiş eskilerde çocukluk

Gofretleri yerken
Çizgi film izlerdim
Canım tatlı çekince 
Çilekli reçelle pekmez yerdim

Yeniden geçmişe gitme şansım olsa
Hemen şimdi o günlere giderdim
Ne güzelmiş çocukluk
Eskilerde kalan çocukluk


9 Mart 2024 Cumartesi

BİR HAFTA




Belinay Coşkun


Pazartesi yenidir
Salı güneşlidir
Çarşamba mutlu
Perşembe sevgi dolu
Cuma enseni kapa
Cumartesi git Sivas’a
Pazarla sona erdi bir hafta

BAYRAM

Belinay Coşkun
Bugün bayram günü
Ayrılıklar uçsun barış konsun evlere
Yeni giysiler giyelim
Raflardan tabaklar insin
Asık surat olmasın
Meydanlar dolsun neşeyle

17 Şubat 2024 Cumartesi

GÜNLÜK

 Belinay coşkun


Benim özelimsin
Benim birimsin
Sen benim sırdaşım
Bir de arkadaşım
Kimseyle paylaşamadığım
Şeyleri paylaşırım
Benim küçük arkadaşım
Sessiz günlüğüm

KİTAPLAR

Belinay Çoşkun


Sessiz dost kitaplar
Onu okuyanlar bilgi toplar
Onunla geçer haftalar aylar
İyi ki varlar
Kitaplar
Bir kere okusa insan
Bin kere kitap okur
Aylarca yıllarca
Elinden bırakmaz
Ömrü boyunca


BOYA KALEMLERİ

Belinay Coşkun

Renkli renkli kalemler
Çizerim bir yüz bir el
Avokado limon salatalık
Yaparım araba
Satılık

Resim yapmak zevkli
Boyalarla daha zevkli
Resmimde bile olur çorabım kirli
Çizerim bir
Üç
İki

Renksiz dünya neye benzerse
Renksiz resim de öyle
Canlı renkli kalemlerle
Dünyamız olur böyle

Boya kalemleri
Can verir resmime