Humboldt Üniversitesinin Psikoloji Bölümünü dereceyle bitirmiş ve aynı üniversitede yüksek lisansa başlamıştım. Bu üniversiteye, bu şehre alışmam hiç kolay olmamıştı. İlk sene ayakta kalabilmek için çok mücadele etmiştim. Buraların yabancısıydım ve konuşma aksanımdan bu hemen anlaşılıyordu. Neyse ki oda ve sınıf arkadaşım Sibylle yanımdaydı ve üç yıl boyunca destek olmuştu bana. O, bu ülkede doğmuş ve eğitim hayatı hep burada geçmişti. Hatta tatillerde çalışmam için iş bile bulmuştu bana. Onun sayesinde sevmiştim bu şehri, bu üniversiteyi ve bölümümü. Yıllar çabuk geçiyor işte üç yıl geride kalmıştı ve yeni bir hayatın tam önündeydim.
Sonbahar usul usul kendini hissettiriyordu ve yeni arkadaşlarımı çok merak ediyordum. Hiçbiri benim mezun olduğum üniversiteden değildi. Nöropsikoloji eğitimin zor olacağını düşünüyordum. İnsanların davranışları, zihinsel performansları çocukluğumdan beri hep dikkatimi çekerdi. İnsanları okumayı kitap okumaktan daha çok seviyordum. Bir süre davranışlarını izlediğim, konuşmalarını dinlediğim insanlara dair çok kolay çıkarımlarda bulunuyordum ve hiç de yanılmıyordum. İnsan kimi zaman anlaşılması en kolay canlı kimi zaman ise bir bilmeceydi. Ben bu bilmeceleri çözmeyi seviyordum. Yeni arkadaşlarımı da bu yüzden merak ediyordum. Acaba mutlu ve neşeli insanlar mıydı, yoksa gergin ve sinirli tipler mi? İnsanları seven ve önemseyen birileri miydi, yoksa işine odaklı soğuk kimseler mi? Üniversiteye başladığım ilk yıllarda yaşadığım şeyleri yeniden yaşatabilirlerdi bana ya da sorunsuz bir yüksek lisans dönemi geçirebilirdim. Sonbahar usul usul kendini hissettiriyordu ve yeni arkadaşlarımı çok merak ediyordum. Ertesi gün ilk derste tüm sorularımın cevabı beni bekliyordu.
Gece boyu bazen uyudum bazen uyandım. İçimde bir huzursuzluk vardı. Oysa aldığım eğitim gereği kendi kendime yetebilmeliydim. İnsanlar terapi almak için bana gelecekti birkaç sene sonra fakat kendimi dahi teselli edemeyecek durumdaydım. Bu gerçeği de hissedince iyice canım sıkılmaya başlamıştı. Düşünmekten zihnimin yorulduğu bir vakitte uyuyakalmışım.
Sabah baş ağrısı ile uyandım. Kendi kendime de biraz kızdım. Artık bu tarz şeyleri düşünmemem gerekiyordu ve belki de gecenin sessizliği, geleceğin belirsizliği beni bu düşüncelere itmişti. Kahvaltı yapmadan, bir şeyler içmeden okula ulaştım. Nasıl olsa ders aralarında bir şeyler yemeye içmeye fırsat bulabilirdim. Sibylle’nin yokluğu ilk dakikadan kendini hissettirmeye başlamıştı bile. Keşke sınıfıma girdiğimde tanıdık bir yüz ile karşılaşsaydım, diye içimden geçirdim. Bu esnada sınıfın kapısının önüne ulaşmıştım. Sınıf dedimse öyle sıraları bulunan, tahtası olan bir sınıf değildi burası. Daha çok ofis benzeri bir odaydı. Kapıyı son bir nefes alarak araladım. Nihayet yeni arkadaşlarımla karşılaşmıştım. Önce kendimi tanıttım ardından arkadaşlarım kendilerini kısaca tanıttılar. Rudolf ve Konrad bu şehirde büyümüş fakat üniversiteyi başka yerde okumuşlardı ve yaşları biraz büyük duruyordu. Bu üniversiteye ikisi birlikte gelmişti ve aralarında ezeli bir arkadaşlık olduğu samimiyetlerinden anlaşılıyordu. İlk intibaım çok olumlu olmadı bu arkadaşlara dair ancak neyse ki Lina ve Theresa da yeni arkadaşlarım arasındaydı. Lina başka şehirden gelmişti ama Theresa da bu şehirde büyümüş, ailesi ile yaşıyordu. İkisinin de saf ve iyi niyetli bakışları vardı. Lina, benim bu üniversitedeki ilk zamanlarımı hatırlatmıştı bana. Saf, çekingen ve sessiz. Kısa bir suskunluktan sonra ilk dersimizin hocası kapıdan içeri girdi. Daha çok tanışma, geleceğe dair planlar ve sohbet havasında bir ders geçti. Ara sıra Rudolf ve Konrad’ın davranışlarına, konuşmalarına gözüm takılıyordu fakat ilk günden bir önyargı oluşturmamam gerek diye düşünüp bakışlarımı farklı yönlere çeviriyordum. Hem Lina ile iyi bir arkadaşlık kurabilecek gibiydim belki de Sbylla’nın yerini tutmasa da Lina ile iyi bir arkadaşlık kurabilirdim. Ders sona erdiğinde Rudolf ve Konrad hiçbir şey söylemeden garip bir tebessümle yanımızdan ayrıldılar. Lina ve Theresa ile baş başa kalmıştık. Kahvaltı yapmadığımı ve onlara bir şeyler ısmarlamak isteğimi söylediğimde ikisi de çok mutlu oldular. Birlikte kantinin yolunu tuttuk.
2
Kahvaltı esnasında Lina:
-Seni çok sevdim …. , Sanki daha önceden seni bir yerlerden tanıyor gibiyim ama çıkaramadım dedi.
Theresa çok fazla sohbete girmedi. Ben de Lina’yı çok sevdiğimi söyledim. Bir süre sonra konu diğer sınıf arkadaşlarımıza geldi. Lina da tıpkı benim gibi Rudolf ve Konrad’dan hiç hoşlanmamıştı ama ben onun kadar cesur bir halde bu hislerimi söylememiştim. Bu değerlendirmelere şahit olan Theresa birdenbire suskunluğunu bozdu ve insanlara karşı ön yargılı davranmamak gerektiğini söyledi. Lina ile aynı şeyleri düşündüğüm için mutluydum fakat galiba Theresa da birazcık haklıydı. Lina devam etti:
-Benimki ön yargı değil. Bir şeyler seziyorum ve sezgilerim şimdiye kadar beni hiç yanıltmadı, dedi.
Lina’nın bu sözleri üzerine Theresa bir kahkaha attı ve ekledi:
-Hisleriyle insanları değerlendiren bir psikoloji öğrencisi, hem de ilk günden ön yargılarıyla konuşan bir arkadaş…
Onun bu çıkışı beni üzmüştü. Lina da üzülmüştü. Kahvaltı da bitmişti zaten. Masadan kalktık. Theresa yanımızdan ayrıldıktan sonra Lina’ya onunla aynı düşünceleri paylaştığımı, aynı şeyleri sezdiğimi anlattım. Lina biraz olsun rahatlamıştı.
Zor bir başlangıç olmuştu benim için. Dışardan bakınca sıradan bir ilk gün, ilk ders gibi görünse de bunun sıradan olmadığını ben de seziyordum. İkindi vaktine kadar okulda vakit geçirdim. Tam okul binasından ayrılıyordum ki Rudolf ve Konrad’ı binanın biraz ilerisinde birileriyle konuşurken gördüm. Hayli lüks bir aracın hemen yanında duruyorlardı. Hayli keyifli gibilerdi ve el kol hareketleriyle sürekli kahkaha atıyorlardı. Biraz dikkatle baktığımda Theresa’ya benzeyen birinin de orada olduğunu gördüm fakat Theresa’nın kıyafetleri farklıydı. Belki de o değildir, diye düşündüm ve adımlarımı hızlandırdım.
Odama döndüğümde her şey normal gibiydi fakat yaşadıklarım ara sıra kendini hatırlatıyordu. Theresa’nın kahkahası, Rudolf ve Konrad’ın gariplikleri… Sonra Lina’nın benim bu şehirdeki ilk günlerime benzeyen halleri. Biraz dinlenmenin iyi geleceğini düşünmüştüm ki telefonumun çaldığını fark ettim. Kayıtlı bir numara değildi bu. Belki de ürün reklamı için arıyorlardı ve birkaç kez çaldıktan sonra kapanır diye düşündüm. Telefon uzun uzun çalınca açmaya karar verdim. Telefonun diğer ucundan ses gelmiyordu önceleri. Birkaç kez “efendim” dedikten sonra robotik bir ses fısıltıyla konuşmaya başladı:
-Nasıl, ilk dersiniz iyi geçti mi hanımefendi. Neye bulaştığının farkında değilsin. Güzel bir eğitim yılı diliyorum, dedi.
Bunun kötü bir şaka olduğunu söyledim fakat telefon kapanmıştı bile. Yeniden numarayı aradım fakat engellenmiştim bile. Arkadaşlarımdan kimse bu tarz şaka yapmazdı. Peki ama kimdi bu kişi ve amacı neydi. Tam da kendimi biraz toparlayacakken her şey karma karışık hale gelmişti. Korkmamaya çalışsam da korkmaya başlamıştım. Telefonda konuşan ses ilk dersten ve eğitim yılından bahsediyordu. Demek ki bugün ilk derse gittiğimi bilen biriydi. Uyumam ve her şeyi unutarak ertesi güne başlamam gerekiyordu.
3.
Gece boyu bazen uyandım bazen uyudum ama uyuduğum zamanlarda da hep garip rüyalar, kabuslar gördüm. Bu konuyu konuşabileceğim kimse de yoktu etrafımda Lina’dan başka. Sybille’yi arayıp ona anlatabilirdim belki ama ne yapabilirdi ki? Üstelik onu böyle bir konuyla meşgul etmeye gerek yoktu. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Kahvaltı bile yapmadan okula doğru kafamda bu düşüncelerle ilerledim. Okula birkaç adım kalmıştı ki omuzuma dokunan bir el ile irkildim. Neredeyse çığlık atacaktım ki karşımda Lina’yı gördüm. Lina ürkekliğimin nedenini sorunca düşünmeye bile fırsat kalmadan ağzımdan cümleler peş peşe çıkmaya başladı ve akşamki telefon meselesini bir çırpıda ona anlattım. Lina şaşırmamıştı, susmuştu. Yüz hatları gerilmiş ve biraz da korkmuştu.
-Bir şaka olabilir, diye düşünüyorum ama bu şakayı kim yapabilir ki dedim.
Lina çaresiz bir sesle:
-Bu bir şaka değil çünkü aynı şeyi ben de yaşadım. Telefonda konuşan kişi bana da aynı şeyleri söyledi, dedi ve sabaha kadar uyumadığını da ilave etti.
Artık tedirgin iki kişi olmuştuk. Korku, hücrelerimizde yayılıyordu. Bizi korkutan bu telefon aramalarına dair ne yapmamız gerektiğine karar vermemiz lazımdı.
Ürkek adımlarla biz tam kapıyı aralarken Theresa koşar adım yanımızda belirdi:
-Neyiniz var arkadaşlar, hayli yorgun ve endişeli duruyorsunuz hem de sabahın bu saatinde. Size kahve söyleyeyim derse geçmeden önce, dedi.
Bu daveti kabul etmek iyi bir fikirdi. Lina bana doğru baktığında başımla onayladım ve kahve içmek için kantine geçtik. Bu esnada başıma büyük bir ağrı yapışmıştı. Bir yandan istemsizce başımın ağrıyan noktalarını ovuyordum. Yine Theresa konuştu:
-Başın mı ağrıyor, neyiniz var Allah aşkına. İkiniz de perişan durumdasınız ve hiçbir şey anlatmıyorsunuz, dedi.
Lina, benim suskunluğumdan cesaret alarak söze girdi ve bir çırpıda olup biteni anlattı. Theresa çok şaşırmış gibi görünmüyordu.
-Kötü bir şaka olabilir, bu yüzden uykusuz kalmaya değmez. Hatta bugün bu konuyu unutsanız iyi olur, dedi.
Kısa bir suskunluk sonrasında kantinin giriş kapısında Rudolf ve Konrad belirdi. Garip bir şekilde onlar da yorgun görünüyordu ve neşeleri yok gibiydi. Theresa onları görünce başını başka bir yöne çevirdi. Onun bu davranışına anlam verememiştim. Lina Rudolf ve Konrad’ın bulunduğu yöne doğru el salladı. Bizim masaya doğru yönelen ikilinin bizi gördükten sonra neşeleri yerine gelmiş gibiydi. Bir süre sonra masada beş kişiydik ve dersin başlamasına beş dakika olduğunu fark ettiğimizde sınıfa doğru gitmek üzere yerimizden kalktık.
Sınıfa girdiğimizde hocamız bizi bekliyordu. Biraz yorgun ve tedirgin gibiydi. Rudolf ciddiyetten uzak bir ses tonu ile:
-Sanırım sabaha kadar orijinal çalışmalarınızla uğraştınız hocam, çok yorgun görünüyorsunuz, peki var mı ilerleme?
Rudolf’un bu sözleri karşısında hocamızdan sert bir tavır beklerken o da aynı şekilde devam etti:
-Bekle ve gör bilim dünyasını nasıl altüst edeceğimi. İnsan beynine dair bilinen her şeyi yeni baştan yazmak zorunda kalacak bilim dünyası bu çalışmadan sonra.
Rudolf, sanki hocanın çalışmasına dair bir şeyler biliyor gibiydi. Aynı şekilde hoca da sanki daha önce Rudolf’la bu konu üzerine konuşmuş gibiydi.
Sadece iyi bir eğitim almak ve başarılı bir psikolog olmak için bu yola çıkmıştım ama garip bir hava seziyordum içinde bulunduğum ortamdan. Eğitimin, bilimin dışında bir hava… Adını koyamıyordum ama bu hava beni huzursuz etmeye başlamıştı bile. Bu şehre geldiğim ilk günlerde bile bu kadar huzursuz olmamıştım. Gözümde büyümeye başlamıştı burada geçireceğim süre. Zihnimden bunlar geçerken hocamız ve Rudolf benzer şeyleri konuşmaya devam ediyordu ki Konrad da sohbete dahil oldu:
-Yıllardır çalışıyorsunuz hocam, ne zaman göreceğiz bu çalışmanın bittiğini, ne zaman altüst edeceksiniz bilim dünyasını. Beyin ve sinir sistemini artık tamamen çözdüğünüzü ve insanlığa yön vermek için yepyeni stratejiler geliştirdiğinizi söyleyip durdunuz hep. Artık biz de bilelim bu yeni stratejileri.
Artık emindim bu cümlelerden sonra. Rudolf ve Konrad hocayı eskiden beri tanıyordu ve bu bölüme gelmelerinin bir amacı olmalıydı. Bu esnada gözüm Theresa’ya takıldı. Bir an göz göze geldik. Tedirgin bakıyordu bana. Benimle aynı düşüncelere sahip gibiydi.
Konuşmalar bu kez üç kişi arasında geçiyordu. Hoca, bir şeyler içmek istediğini söyleyince yerimden kalktım ve:
-Ne isterseniz ben getireyim hocam, dedim.
-Bitki çayı getirebilirsen sevinirim, dedi. Hangi bitki diye sorma, herhangi bir bitki çayı olabilir.
Dışarıya çıktığımda biraz kendime gelmiştim. İçerdeki kasvetim dağılmıştı. Biraz da ağırdan alarak yavaş yavaş gittim çay almaya ve oyalanarak döndüm. Tekrar içeri girdiğimde büyük bir sessizlik vardı. Çayı hocanın önüne bıraktım. Hoca bir yudum almıştı ki öksürmeye başladı. Anlam verememiştim bu öksürüğe fakat öksürük git gide artıyordu. Öksürüğün kesilmesi için hoca birkaç yudum daha içti çaydan fakat nafile. Kendimi suçlu gibi hissetmeye başlamıştım.
Konrad:
-Hocam, isterseniz sizi dışarıya çıkaralım ya da içecek başka bir şey getirelim. Hatta doktor bile çağırabiliriz, dedi fakat bunları söylerken yüzünde garip bir iticilik vardı telaş ve şaşkınlıktan öte.
Theresa da tedirgindi, yerinden kalktı ve pencereleri açtı. Hocanın öksürüğü kesilmişti ama bir yandan terlemeye başlamıştı, eliyle kravatını gevşetmeye çalışıyor sanki nefes almakta zorlanıyordu. Tüm bu yaşananları tetikleyen şeyin benim getirdiğim çay olması ise beni iyice perişan ediyordu. Theresa kimseye sormadan ambulansı aradı ve konuşuyordu kısık sesle. Ben hareketsiz kalmıştım. Lina ve ben olanların şaşkınlığıyla ne yapacağımızı bilemeden sadece olanları izliyorduk. Lina, yere bakıyordu sadece ve korkmuş gibiydi hayli. Hocanın nefes alış verişi düzelmiş gibiydi ama halen yüzünde ter ve morarmanın etkisi vardı. Nefesini topladı ve:
-İyiyim gençler, dedi. Bana bakarak çayın bir etkisinin olmadığını söyledi. Zaman zaman bu tarz ataklar yaşadığını ama nedenini henüz anlayamadığını da ekledi.
Bu esnada kapı çalındı. Gelenler sağlık görevlisiydi. Kimin rahatsız olduğunu bile sormadan hemen hocanın koluna tansiyon aletini taktılar çünkü ilk bakışta anlaşılıyordu onun vaziyetinden rahatsızlığı. Bir yandan ateşini ölçüyorlardı. Hocanın nabzının ve ateşinin normal olduğunu söylediler. Sağlık görevlilerinden biri hocanın önündeki bardağa baktı. Bardağı eline alarak kokladı:
-Bunu siz mi içiyordunuz hocam, diye sordu.
-Birkaç yudum aldım ama durumumun o çayla ilgisi yok, dedi hoca. Bu cümle içimi ferahlatmıştı fakat bir yandan da sağlık görevlisinin tavrı beni tedirgin etmişti. Sağlıkçılar hocamızı hastaneye götürmek istediklerini söyledi fakat hocamızın niyeti yoktu buna. Rudolf ve Konrad da sağlıkçılardan taraf oldu ve hastaneye gitmesi için hocayı ikna etmeye çalıştılar. Hoca uygun bir vakitte uğrayacağını belirtti ve bize de dersin artık bittiğini söyledi. Başka bir gün mutlaka bu süreyi telafi ederiz, diyerek bizden de özür diledi. Odadan ayrılırken Theresa hocanın masasındaki bardağa uzandı fakat ben daha erken davrandım ve bardağı aldım.
Yaşadığım şeylerin etkisiyle zaman ve mekandan uzaklaşmıştım. Ne için buradaydım, neler yaşıyordum bu tarz sorular zihnimde cevap bulamıyordu. Kendimi suçlu bile hissetmiştim ilk etapta. Elimdeki bardağa baktım, halen tutuyordum. Aslında bardağı niçin aldığımı bile bilmiyordum. Sadece Theresa benden önce uzandığı için bir refleks geliştirmiştim ama hocanın çaydan sonra öksürmesi de beni endişelendirmişti. Çayı getiren bendim. Kendimi suçluluk hissinden kurtaramıyordum düşündükçe. Bardağı atacak oldum fakat aklıma farklı bir düşünce geldi. Kendimi temize çıkarmak istiyordum belki de. Bu bardağı ve halen içinde duran bitkisel çay poşetini analiz ettirmek iyi bir düşünceydi. Böyle şeyler aklıma nerden geliyordu, bilmiyordum. Belki de hepsi bir vehimdi bunların. Çaresizdim… Okulun laboratuvarının hayli gelişmiş olduğunu biliyordum ve selamlaştığım kişiler vardı burada. Bu kez de başka sorular akın etti zihnime: Ya bu analizi niçin istediğimi sorarlarsa… Ya analiz sonucunda olumsuz bir şeyler çıkarsa… Ya analizde çıkan şeyler benim başımı belaya sokarsa… Bu düşüncelerle laboratuvarın önüne gelmiştim bile. Kapının önünde dalgın vaziyette beni gören görevlilerden biri yardımcı olup olamayacağını sordu. Ne ayaklarım bana aitti ne de zihnim. O anda kelimeler ağzımdan dökülüverdi:
-Sürekli içtiğim bir bitkisel çay var ve içeriğini çok merak ediyorum çünkü son zamanlarda beni biraz rahatsız etmeye başladı. Tahlil istesem acaba çok mu zahmet veririm size, diye düşünüyordum, dedim. Konuşan ben değildim de başka biriydi sanki. Sesim bana başkasının sesi gibi yabancı geliyordu. Hayatımda ilk kez yalan söylemeye çalışıyordum. Aslında ben çalışmıyordum, ağzımdan dökülmüştü kelimeler.
-Aslında bir doktora gitmeniz daha iyi ama biz yine de çayın içindeki etken maddelere bakalım hem de doktora kolaylık sağlamış oluruz böylelikle, cevabını aldım.
Elimdeki bardakla içeriye girdim. Bardaktaki bitki poşetini alan görevli benim oturmam gerektiğini ve kısa süre içinde bana dönüş yapacağını söyledi. Hatta tebessüm ederek:
-Dilerseniz farklı bitki çaylarımızdan içebilirsiniz, dedi.
Bir yandan da hangi bölümde okuduğumu, nereli olduğumu soruyordu. Bu sorular da sorudan öte sorgulama hissi oluşturdu bende ama soğukkanlılıkla cevap veriyordum.
Kısa süre sonra görevli gülümseyen bir yüzle döndü:
-Bitkisel çaylarda belki duymuşsundur yüzlerce böcek DNA’sı bulunur. Aradığımız tam olarak neydi bilmiyorum fakat olumsuz bir veriye rastlamadım. Şimdi sana bu çayın içeriğini söylesem hem saatlerce anlatmam gerek hem de artık bitkisel çay içmezsin. En iyisi sen doktora git, dedi.
Bu cevap beni biraz rahatlatmıştı. Belki de hocanın kronik rahatsızlıkları vardı ve su içse bile aynı tepkiyi verecekti. Artık yurda dönmeliydim ve dinlenmeliydim. Bir daha bu konuyu düşünmemeliydim belki de. Laboratuvardan dışarıya çıkmıştım ki Konrad ve Rudolf’la göz göze geldim. Üstelik bir yere yürümüyorlar kapının önünde bekliyorlardı. Konrad korkunç bir ses tonu ile doğrudan konuya girdi:
-Seni burada bulacağımızı biliyorduk zeki kız. Theresa’nın önünden bardağı kaptığında anladık bunu. Bravo sana.
Ben daha cevap vermeden Rudolf devam etti:
-Kendini suçlu mu hissettin küçük kız. Kıyamam sana. Ne çıktı bari tahlil sonucundan. Kaç böcek DNA’sı varmış bu çayda?
-Hiç, dedim. Hiçbir şey yok olumsuz. İşin doğrusu evet kendimi suçlu hissettim çünkü çayı ben vermiştim.
Cesaretimi toplamıştım ve artık bütün ürkekliğim geride kalıyordu konuştukça:
-Siz benimle neden böyle konuşuyorsunuz? Bildiğiniz bir şeyler mi var? Zaten başladığımızdan beri garip davranıyorsunuz. Neler oluyor, bana da anlatın varsa bildiğiniz şeyler, dedim.
Bu cümleleri beklemedikleri belliydi. Sözü uzatmak istemedikleri de belliydi. Hiçbir şey söylemeden yürümeye başladılar. Ben de veda etmeden ayrıldım oradan.
Yurda döndüğümde başka biri olmuştum. Artık içimde bazı engelleri aşmış, duvarları kırmış gibi hissediyordum. Korkmuyordum, endişe etmiyordum. Kendimde sonsuz bir cesaret seziyordum. Bugün olmuştu her şey. Bugün benim için bir dönüm noktasıydı. Bu işin peşini bırakmayacaktım. En azından hocanın yaşadıkları doğal bir şeyse bile bu ikilinin tavrı hiç doğal değildi. Biraz uzanmıştım ki telefon sesiyle irkildim. Arayan Lina’ydı. Telefonu açtım, Lina beni merak ettiğini söyledi. İyi olup olmadığımı sordu. Ardından da hocaya dair sorularla devam etti. Bir şeyden haberim olmadığını söyleyince hocanın yoğun bakıma alındığını ve durumunun kritik olduğunu belirtti. Önce şaşırdım fakat artık eski ben değildim. Tez zamanda iyileşmesi için dua edeceğimi söyledim. Lina telefonu kapatmak istemiyordu, sonunda ağzından baklayı çıkardı:
-Çay getirdiğin bardağı hızla almıştın ya söylemek istediğin bir şeyler vardır belki, diye düşündüm dedi. Bu cümle açıkça bana yöneltilmiş bir suçlamaydı. Soğukkanlılığımı korumak zorundaydım:
-Sadece bir bitki çayıydı getirdiğim. Hocanın rahatsızlığının ne çayla ne de benimle bir ilgisi yok, bundan eminim, dedim. Kafamda bazı sorular var fakat bunları netleştirmek için zamana ihtiyacım var. Üstelik hoca biraz daha toparlandığında onunla da konuşacağım bu konuları, diye devam ettim.
Lina da benden böyle bir cevap beklemiyor olmalıydı ki konuşmayı kesti.
5
Ertesi gün okula gittiğimde neşem yerine gelmişti çünkü hocanın artık yoğun bakımdan çıktığını öğrenmiştim. Dersimize giren öteki hocalar söylemişti bunu. Güzel bir haberdi bu fakat Theresa lafı dolaştırıp döndürüp çaya getiriyordu. Hatta hocalardan birine şöyle demişti:
-Hocam, isterseniz arkadaşımız size bir bitki çayı getirsin.
Neler oluyordu, anlamıyordum. Lina söze girdi ve:
-İsterseniz ben getireyim Hocam, dedi. Neyse ki hoca yapılan iğrenç espriyi anlamamıştı. Dersler boyunca anlatılan, konuşulan hiçbir şeyi duymamıştım sanki fakat Lina ile konuşmaya ihtiyacım vardı. En azından dünkü telefon konuşmasının açıklamasını almalıydım ondan. Ders çıkışında Lina’ya birlikte yürüme teklifinde bulundum ve kabul etti. Önce dünkü telefon konuşmasını sordum. Lina biraz mahcup gibiydi. Aslında beni suçlamak gibi bir niyetinin olmadığını fakat telefon görüşmesi yapmasını Theresa’nın istediğini söyledi. Hatta telefon görüşmesi esnasında yanında olduğunu söyledi. En azından şunu netleştirmiştik Theresa, Rudolf ve Konrad birlikte hareket ediyorlardı fakat Lina’da benimle birlikte hareket edecek cesaret var mıydı? Bilmiyordum. Lina olmasa bile ben kendimde hepsiyle, herkesle mücadele edecek gücü hissediyordum. Bir süre sessiz kaldıktan sonra düşüncelerimi Lina’ya aktardım. Lina önce tedirgin oldu fakat cesaret bulaşıcı bir şeydi. Benim konuşmalarımdan, üslubumdan o da etkilenmişti ve yanımda olduğunu söyledi. Sibylle’yi hatırladım o anda. Keşke Lina’nın yerinde o olsaydı, diye aklımdan geçti. Zaten kaç gündür onun da sesini duymamıştım ve aramam, konuşmam gerekiyordu. Lina ile vedalaştık fakat onu tek bırakmak da istemiyordum. Her an irtibatta olmak istediğimi söyledim. Olumlu ya da olumsuz her durumda beni aramasını ya da bana mesaj yazmasını söyledim. Daha sonra ona Sibylle’den bahsetmeye başladım. İki gündür yaşadıklarımızdan sonra farklı şeylerden konuşmak iyi gelmişti. Konuştukça açılıyordum ve Lina’nın da yüzünde bir aydınlanma oluyordu. Bir an durdu ve şöyle dedi:
-Sibylle’nin yokluğunu sana hissettirmeyeceğime inanabilirsin.
Bu cümle beni bir anda duygusal bir havaya itti. Ansızın Lina’ya sarılma ihtiyacı hissettim.
Sarıldıktan sonra Lina şöyle dedi:
-Sen de bana Maja’nın yokluğunu hissettirmeyeceksin değil mi?
-Maja kim, diye sordum ve yeni bir sohbet başladı. Bu sohbetlerin, yakınlığın bitmeyeceğini anladığım an Lina’ya yemeğe birlikte gitmeyi teklif ettim. Yol boyu ve yemekte Maja’dan konuştuk. Maja, Lina’nın hem akrabası hem de arkadaşıydı ama başka bir şehre göçeli yıllar olmuştu ve hâlen onun yokluğunu hissediyordu.
Vakit akşam olduğunda ikimiz de huzurluyduk, güçlü ve ümitliydik. Sorunların üstesinden geleceğimize ve güzel bir öğrencilik dönemi yaşayacağımıza dair olumlu hisler vardı içimizde. Vakit hayli geç olmuştu, Lina ile ayrıldık. Artık uyku zamanıydı benim için. Günler sonra ilk kez yorucu fakat huzurlu bir günü geride bırakmıştım.