13 Aralık 2025 Cumartesi

SÖYLEYECEKLERİM VAR


Gamze Sena Kuyucu

Kibir, gölün yanında su buldum diye sevinmektir.  Kibir, kendine ait olmayan şeylerle övünmektir. Kibir aslında insanın küçüklüğünü unutarak kendisini en büyük sanmasıdır.  İnsanlığa hiç yakışmayan ama insanlarda en çok gördüğümüz şeydir kibir. Tehlikeli bir silah gibidir kibir ve en çok boynuna takarak gezene zarar verir. Kullanana zarar verir. Yalnızca insanlarda değil toplumlarda hatta ülkelerde bile kibir duygusunun öne çıktığı olur ve ne kadar güçlü bir toplum ya da devlet olursa olsun kibrine kurban gider sonunda. Ülkeleri bile yıkan, dağıtan kibir insanı ne hâle koyar, derin bir soru bu.
Kibir aslında kıskanmanın büyük kardeşidir. Kıskanmayla başlar ardından kendi üstünlüğü ile devam eder ve sonunda büyüklenmek olarak kişinin hücrelerine kadar siner. Sıradan, basit bir his değildir kibir. 
Kibrin yerine insana yakışan şey alçakgönüllü olmaktır. Alçakgönüllü insanlar, toplumda çoğu zaman ezilse, hor görülse de mutlaka bu duygunun karşılığını alır günü geldiğinde. Bir kaya parçasını kibirli bir kazma ile parçalamak mümkün değildir bazen fakat küçücük bir bitki kökü o kaya parçasını sabırla ve incelikle parçalayabilir. 

BİTMEYEN ŞEYLER

Ayşegül Yıldız

Uzaktan bakılınca küçük görünen dağlar gibi
Küçük görünüyor bazı ödevler
Yanına gidince bitmek bilmiyor
Sanki etrafımda dolaşıyor devler

Araştırma konuları, yazma konuları
Üst üste eklenince soruyorum kendime
Ödevler mi yüksek yoksa Ağrı dağı mı

Sağım, solum, önüm arkam
Sobe değil ödev dolu
Daraldım, usandım Allah'ım
Bitmeyen ödevlerden beni koru

GARİP ŞİİR

 Dolabın önü dar gelir
Fikirler kafamda gezinir
Giyinmeye niyet ettim
Karar vermek işkencedir.

Askılar bana güler
Ayna susmaz, laf söyler
“Bu mu?” derim, vazgeçerim
Tüm sistem birden çöker

Hava serin mi sıcak mı
Mont mu alsam tişört mü
Üşürüm desem ince
Terlerim kalın giyince

Siyah dedim içim dar
Beyaz giysem leke var
Tam çıkacakken evden
“Bu da olmaz” gitti karar

Dolap önü durak gibi
Gelen giden fikirlerim
Ne giyeceğime karar vermek
En büyük sınavım benim

Saat geçer ben bakarım
Kıyafetle tartışırım
Çıkmak ister ruhum ama
Dolap önünde kalırım

Şiir yazdım garip marip
Bir defa dolaştı bu ip
Okuyun ama demeyin
Nasıl şiir ve nasıl tip

Sessizce Havlayan Köpek


Asya Kılcı

Mira taşındıkları evden hiç hoşlanmamıştı. Ev eskiydi, duvarları geceleri çıtırdıyordu ve en garip olanı, saat tam 02.42’de her şeyin bir anlığına sessizleşmesiydi. Ne rüzgâr sesi kalıyor ne de dışarıdan bir araba geçiyordu.

Bu sessizliği ilk fark eden Mira değil, köpeği Köpük olmuştu. Köpük her gece tam 02.42’de kapıya dikiliyor, ama hiç havlamıyordu. Sadece kulaklarını dikip boşluğa bakıyordu.

Bir gece Mira dayanamayıp fısıldadı:
“Ne var orada?”
Köpük dönüp ona baktı. Gözleri normalden daha parlaktı.

Ertesi gün Mira evin bodrumunu keşfetmeye karar verdi. Bodrumda eski eşyalar, bir de kilitli bir kapı vardı. Kapının üstünde solmuş bir yazı duruyordu:
“Geri dönenler için.”

Gece yine 02.42 oldu. Bu sefer kapıdan bir tıklama sesi geldi. Köpük kapıya yaklaştı ama hâlâ havlamıyordu. Mira kalbi hızla çarparak kapıyı açtı. Koridor uzundu ve sanki evden daha eskiydi. Duvarlarda çizikler vardı, ama insan eliyle yapılmış gibi değildi.

Koridorun sonunda bir ayna vardı. Aynada Mira kendini gördü ama arkasında bir kişi daha duruyordu. Tam arkasını dönecekken aynadaki Mira konuştu:
“Gitme. Henüz hazır değilsin.”

Köpük aniden aynaya doğru koştu ve sessizce oturdu. O anda Mira fark etti: Köpeğin yansıması aynada yoktu.

Bodrumdan çıktıklarında saat yine çalışıyordu. Günler geçti, hiçbir şey olmamış gibi görünüyordu. Ama Mira, Köpük’ün artık dışarı çıkmak istemediğini fark etti. Sürekli bodrum kapısının önünde yatıyordu.

Bir akşam Mira eski evrakların arasında bir fotoğraf buldu. Fotoğrafta aynı ev vardı. Kapının önünde bir kız duruyordu. Yanında da bir köpek…
Ama köpek Köpük değildi.

Fotoğrafın arkasında şu yazıyordu:
“O beni geri getirdi.”

Mira o an anladı.
Köpük, bu eve ilk kez gelmiyordu.
Ve o gece 02.42’de sessiz kalan şey ev değildi…
Mira’ydı.

Karanlık Saat

Nurgül Asya Kılcı

Eski mahalledeki okulda herkesin fark ettiği ama kimsenin anlam veremediği bir şey vardı: girişte asılı duran büyük duvar saati tam 03.17’de durmuştu. Günlerdir kimse onu çalıştıramıyordu. İlginç olan ise şuydu; saat durmuş olmasına rağmen bazı geceler okulun içinden hafif bir tik tak sesi duyuluyordu.

Defne bu sesi ilk duyduğunda okuldan eve dönüyordu. Kapılar kilitliydi ama ses saatin bulunduğu yerden değil, bodrumdan geliyordu. İçini kaplayan korkuya rağmen merakı daha ağır bastı. Ertesi gün arkadaşı Arda’ya her şeyi anlattı. Birlikte bodrum kapısına gittiler. Kapının üstünde solmuş bir tabela vardı: “Girilmez.”

Kilit eskiydi ve kolayca açıldı. İçeri girdiklerinde hava soğuktu. Duvarlarda silinmiş yazılar vardı ama biri çok netti:
“Saat durduğunda gerçek başlar.”
Bodrumun sonunda tozlu bir masa ve üzerinde eski bir defter duruyordu. Defteri açtıklarında satırlar dolusu öğrenci ismi gördüler. Sayfaların en altındaki isim Defne’nin ismiydi. Ama Defne, buraya daha önce hiç girmemişti.

O anda ışıklar söndü. Karanlığın içinden bir fısıltı yükseldi:
“Zaman geri alınamaz.”
Duvar boyunca uzun, ince bir gölge hareket etti. Gölgenin kolları saat ibreleri gibiydi ve her hareketinde tik tak sesi yükseliyordu. Defne korkuyla defteri yere düşürdü. Sayfalar kendi kendine açıldı ve bir cümle belirdi:
“03.17’de bodrumda olan, gölgede kalır.”

Bir anda her şey aydınlandı. Bodrum boştu. Kapı, masa ve yazılar yok olmuştu. Ertesi gün okulda her şey normaldi. Duvar saati yeniden çalışıyordu. Kimse bodrumdan bahsetmiyor, Arda bile
yaşananları hatırlamıyor gibiydi.

Defne rahatladığını sandı ama sırasının üzerinde küçük bir kâğıt buldu. Üzerinde kendi el yazısıyla şu yazıyordu:
“Bir dahaki duruşta yalnız olmayacaksın.”

O gün derste öğretmen okulun geçmişinden söz etti. Bu binanın eskiden öğrencilerin davranışlarının gizlice izlendiği bir gözlem okulu olduğunu anlattı. Defne aynaya baktığında yansımasının bir an geç hareket ettiğini fark etti. Kalbi hızla çarpmaya başladı.

Gece tam 03.17’de uyandı. Odasında biri vardı. Korkarak baktığında onun kendisi olduğunu gördü.
“Biz kaybolanlar değiliz,” dedi diğeri. “Zamanda kalanlarız.”

Defne o an anladı. Defterdeki isimler kaybolan öğrenciler değildi. Saat her durduğunda, aynı anda birden fazla Defne oluşuyordu. Okul zamanı izliyor, Defne ise bu düzenin parçası hâline geliyordu.

Ertesi sabah okulda kimse Defne’yi tanımıyordu. Arda yanından geçti ve durup sordu:
“Affedersin, tanışıyor muyuz?”

Duvar saatine baktı. Saat yine 03.17’de durmuştu. Gölgenin içinde yeni bir öğrenci belirdi. Bodrumdaki defterin ilk sayfasında artık tek bir cümle vardı:

“Gözlem tamamlandı.”

Ve Defne gerçeği kabul etti:
O bu gizemi yaşayan kişi değildi.
Gizemin kendisiydi.

RENKLER

Gamze Sena Kuyucu


Kırmızı 
Asil bir renk kırmızı, al bayrağımızın rengi. Ama ben oldum olası sevmem kırmızıyı. Sanki bana negatif enerji yüklüyor. Hem derler kırmızı nazar getirir diye. Belki doğru değil ama ben inanıyorum. Benim hiç kırmızı kıyafetim yok ya da kırmızı eşyalarım. Kırmızıya olan nefretim buradan geliyor belki kim bilir? Aslında sonbahar geldiğinde ağaçlarda hoş durur kırmızı. Ama bu ona nefretimi değiştirmez. 

Turuncu
Turuncu sonbahar gelince gelir aklıma. Hem severim hem de sevmem, ikisinin arası. Aslında güzel bir renktir. Turuncuyu yapraklarda görünce ayrı bir neşelenirim nedensizce. En sevdiğim meyvelerin üzerinde var: portakal, mandalina. Turuncu benim dikkatimi çeker gördüğümde. Bu yüzde seviyorum belki de turuncuyu. 

Sarı
Sarı en sevdiğim renklerin arasında. Bana nedensizce enerji katıyor. Onu gördüğümde gülümsüyorum. Sarı rengini çok görürsem o günüm sanki öbür günlere göre daha iyi ve enerjik geçiyor. Mesela güneşin yoğun olduğu günlerde. Sarı bitkilere çok yakışıyor bence. Sarı öbür renklerin yanında olduğunda hepsine canlılık katıyor. Tıpkı ailenin en küçük neşeli çocuğu gibi. Resim çizdiğimde, içinde illa sarı rengi bulunur. Ya ağaçlarda ya tatlı bir kelebekte ya da sevilmeyi bekleyen bir kedide. 

Yeşil
Etrafta çok görmeme rağmen seviyorum yeşili de. Hani bir şeye çok maruz kaldığında ondan bıkarsın ya. Bende öyle olmuyor konu yeşil rengine gelince. Bir ara yeşil rengini pek sevmiyordum. Ama bazı kıyafetlerim, ayakkabım yeşil olunca sevmeye başladım. O zaman fark ettim yeşilin ne kadar değerli olduğunu. Mesela çimler yeşil yerine başka bir renk olsaydı, ilkbaharı seveceğimi tahmin etmiyorum. Hani ormanlar çok değerliler ya. Belki de ağaçlar yeşil olduğundan dolayıdır.

Mavi
Mavi bence sonsuzluğu ifade ediyor. Mesela denize baktığımızda sonunu göremiyoruz. Ya da gökyüzüne baktığımızda atmosferi ayırt edemiyoruz. Bence mavi denize de gökyüzüne de çok yakışıyor. Mavi insana bir umut katıyor bence. Çünkü gökyüzünden sonra uzayın olduğunu hepimiz biliyoruz ama göremiyoruz. Görmek için ise uzaya çıkmak gerekiyor. Ya da denizin ardında kara parçaları olduğunu biliyoruz. Ama o kara parçalarını görmek için gemiye atlayıp saatlerde yolculuk yapmak lazım. Ben sıkıldığımda hep maviye bakarım, gökyüzüne. Sıkıntımı alır götürür mavi. Beni de hayaller ülkesine bırakır.

Mor
Kız olmama rağmen pek de sevmem moru. Bana çok koyu gelir ton olarak. Aslında tam da nefret etmem mordan. Açık tonlarını severim bir nebze. Ben küçüklükten beri mor üzümü sevmem ya da karalahanayı. Renklerinden dolayı mı sevmiyorum, yoksa tatlarını mı beğenmedim bilmiyorum. Mor renginin benim için pek de bir anlamı yok. Gördüğümde de görmediğimde de hiçbir şey olmuyor. Ama mor rengi de lavantaya ve menekşeye ayrı bir yakışıyor. Bu yüzden içimde ona karşı minicik bir sevgi olabilir belki.

Pembe
Pembe küçükken en sevdiğim renkti benim. Kıyafetlerimin, oyuncaklarımın, kalemlerimin, kitaplarımın hepsinin pembe olmasını isterdim. Şimdi diyorum iyi ki her şeyim pembe değilmiş diye. Pembe benim için unutulamaz bir renk. Küçüklüğümü hatırlatıyor bana. O masum anıları, bitmek bilmeyen oyunları… Çok sevsem de küçükken, şimdi soğudum. Ama ömrüm boyunca pembe bana hep o günleri hatırlatacak.

Kahverengi
Kahverengi bana sakinliği aşılar. Kalabalık şehir ortamında herkes toprağa muhtaçtır. Sinirli olunca toprak negatif enerjiyi emermiş. Kahverengi hoş bir renk bana göre. Özellikle yeşille uyumu efsane. Kahverengiye baktığımda benim aklıma küçükken çamurdan yaptığım pastalar, yollar ve tencere, tavalar geliyor.
Beyaz
Huzuru temsil eder beyaz. Etraf karla kaplanınca insanın içine huzur dolar. Kışın sevilme sebebi belki de beyaz renginden dolayıdır. Aynı zamanda beyaz bana başarıyı da çağrıştırıyor. Başarılı insana yıldız gibi derler. Yıldızlar ise farklı renkte olsalar bile dünyadan bakınca beyaz görünürler ve hepimize tepeden bakarlar.

Siyah
Siyah herkes tarafından sevilir. Ben ise pek sevemiyorum. Siyah hüznü temsil eder. Evet, siyah renginde bir sürü kıyafetim var ve giyiyorum ama bir türlü sevemiyorum nedense. Siyaha baktığımda unutamadığım günler geliyor aklıma. Siyah en çok tercih edilen renk. Ama benim tercihlerimde ilk üçe giremez.
Gri
Gri karamsarlığı hissettiriyor bana. Hava kapalı olunca hiçbir şey yapasım gelmez o gün. Gri güzel bir renk. Kıyafetlerimde giyiyorum hep. Ama her tarafta görünce sıkıcı oluyor ara sıra. Özellikle de şehirlerde. Belki de gri etrafta çok da olmasa daha çok seveni olabilir. Gri aynı zamanda çaresizlik gibi. Fırtına olacağı zaman kuşların yuvalarında yaşadıkları panik ve çaresizliğin rengidir belki. 

Bende Bir Ağacım

Gamze Sena Kuyucu

Çok sevilmediğimi bende biliyorum
Görkemli değilim öbürlerinin yanında
Direklerle karşılaştırıldığımda bile
Cılız ve nahif kalıyorum

Çok sık olmayabilir yapraklarım 
Ama bende bir ağacım
Aslında yapraklarım acıtır biraz
O yüzden bana dokunan çok olmaz

Kışın sevildiğimi hissederim
Hatta beni süsleyen bile çıkar
Dökülmez yapraklarım her mevsim
Bu konuda belki de popülerim

Çok hızlı büyürüm
O yüzden dikerler beni
Başka bir sebepten dolayı dikerlerse
Heyecandan kururum
Sonrada kendimi sıcaklığın ortasında bulurum

Büyür kozalaklar dallarımdan
Oksijen süzülür yapraklarımdan
Bende bir ağacım
Bana ayrımcılık yapmayın

Öğrenmek ve Bilmemek Arasındaki Bağ

Gamze Sena Kuyucu

Öğrenmek
Yeni bilgiler edinmek
Düşüncelere yeni kapılar açmak demek
Özellikle meraklı isen
Zor değil öğrenmek

Normaldir bilmemek
Her insanın fıtratında vardır zaten
Sayılar, yollar sonsuz diyorlar ama
Sonsuz olan bir kelime de
Bilmemek bence

Bir söz vardır
Bilmemek değil öğrenmemek ayıp diye
Kim söylemişse 
Şair olmalı bence

Biz insanoğluyuz
Her şeyi bilemeyiz elbet
Ama bilmediğini öğrenirsen
Asıl budur maharet


AH ŞU ÇALAR SAAT

 

Yusuf Kerem Köse


Her sabah,
Kuş sesi yerine
Uyanıyorum seninle.
Ne kadar nefret etsem de,
Olmasan gidemem asla bir yere erkenden.

Tam rüyamın en heyecanlı yerindeyken,
Belki atacakken gol,
Bazen tam dünyayı kurtaracakken,
Çalıyorsun kulağımın dibinde iken.

Ah güzel çalar saatim,
Keşke bir kuş alabilsem senin yerine.
Ama alamadığım için,
Duymak zorundayım,
Cırtlak sesini,
Huzurlu bir müzik yerine.

BÜYÜKLÜK

Yusuf Kerem Köse

Büyüklük neye göre ölçülür?
Boy uzunluğu mudur?
Vücut yapısı mıdır?
Yoksa bilgi sayısı mıdır büyüklük?

Acaba büyüklü kimlerde görülür?
Uzun boylularda mı?
Kaslılarda mı?
Zekilerde mi görülür büyüklük?

Bunların hiçbiri
Değildir bana göre
Büyüklük.
Asıl önemli olan,
Saygıdır her şeyden önce.



ZITLIK

Yusuf Kerem Köse

İlla olmalı mı
Dünyada bir zıtlık?
N’olur
Herkes tutsa aynı takımı,
Herkes sevse aynı çorbayı,
Bir kişi siyahı, bir kişi beyazı.

Zıtlık kötü bir şey değil aslında.
Farklılık katıyor hayata.
Ne olsaydı
Aynı saç mı olsaydı herkesin kafasında?

Arada olması lazım zıtlık
Olmazsa olmaz belki hiç savaş,
Fakat yaşanır fikirsel olarak kıtlık.

SEVMEDİĞİM YEMEK

Yusuf Kerem Köse

Görünce bile bulanıyor midem,
Normalde zorlasalar bile yemem,
Fakat iş büyüklere gelince,
Yemezsem ediyorlar sitem.

Tadı ayrı kötü,
O tatsız yemeği,
İlk yediğim günü,
Herhalde hayatımın anıydı en kötü.

Saygılı büyüklerim,
Lütfen,
Yemediğimiz yemekler için,
Bizi zorlamayın,
Herkesin damak tadı faklı.
Kimi sever ekşi, kimi tatlı.

KAYIP ÇORABIM


Yusuf Kerem Köse

Her sabah nedense
Kayboluyor çorabımın teki.
Artık her nereye gittiyse,
Tarasam da tüm evi,
Bulamıyorum işte.

Belki sevmedi beni,
İyi kullanmadım mı acaba.
Arıyorum seni çorabımın teki.
Her neredeysen çık karşıma.

Artık her 2 çorabımı da.
Belirli yere koyacağım.
Bu sayede,
Saatlerce 1 çorabı aramayacağım.

ÜZÜMLÜ KEK

Yusuf Kerem Köse

Eskiden beslenme çantamda,
Küflenmeye yüz tutardı.
Şimdi ise yeniden,
Ders kitabında karşıma çıktı.

Bıktım üzümlü keklerden,
Ne olur bir kere
Havuçlu olsa
Şu bilim insanları da
Buluşlarında
Havuçlu kek kullansa.

Ne alakası var?
Atom ile üzümlü kekin?
Hep beni buluyor,
Herhalde sevmediğim için.

Üzümlü kek;
Ne olursa olsun,
Her yerde karşıma da çıksan
Seni yine de sevmeyeceğim.
Benim favorim hala,
Biricik havuçlu kekim.

KORKMADAN YAŞAMAK


Aden Mira Kartal

Parmaklıkların ardı mı hapishanedir
Yoksa önü mü
Belki de asıl tutsaklar
Parmaklıkların gerisinde olanlar

Adil bir dünyada yaşamıyoruz
Bu belli dünyanın gidişatından
Kim suçlu kim masum anlamak zor
Konuşulanlardan 
Anlatılanlardan

Masum çocuklar dünyanın her yerinde
Her gün biraz daha eksiliyor aramızdan
Filistin’den Doğu Türkistan’dan
Kötü haberler geliyor durmadan
Ve daha adını bilmediğim diyarlardan

Adaletli bir dünya bu kadar zor olmamalı
Çocuklar ve insanlar
Korkmamalı yaşamaktan

KAYBETMEYEN ADAM

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK

Kaç zamandır bir şeyler kaybetmemişti. Çöpe attığı şeyler vardı ama kaybettiği bir şey yoktu. Kaybetmeyi sevmezdi. Kaybetmek, ölümün kardeşiydi onun için. Sırf bu yüzden Fenerbahçe’yi bırakmış ardından da futbola olan ilgisini kaybetmişti. Çünkü kaybeden takım hangisi olursa olsun onu mutsuz ediyordu. Kaybetmek ona göre değildi. Çocukluğunu kaybetmişti ve gençliğini de kaybetmişti. Sağlığını kaybetmemek için çaba sarf ediyor, beslenmesine dikkat ediyordu. Spor yapıyordu. En büyük korkusu aslında hayatını kaybetmekti. Kayıp ilanlarını bir süre okumuştu. Kimliğini kaybeden, ehliyetini kaybeden… ilan veriyordu ve şöyle yazıyordu ilanlarda: Eski kimliğim hükümsüzdür, eski ehliyetim hükümsüzdür, eski diplomam hükümsüzdür. Bir de kedi, köpek hatta insan ilanları vardı. Kedimi kaybettim bulana şu kadar ödül… Köpeğimi kaybettim… Bir ara kendimi kaybettim, diye ilan vermeyi düşündü. Aklını kaybedenler ilan veriyor muydu? Kayıp ilanları anlamsızdı ve okumayı bırakmıştı. Bir yerlerde okumuştu şöyle yazıyordu: Kaybedecek şeyi olmayan insanlardan korkun. Var mıydı böyle insanlar. Belki de vardı. Erdem böyle biriydi mesela. İlkokul arkadaşı Erdem… Ne ders yapardı ne okula düzenli gelirdi. Hatta okul kıyafeti de giymezdi. Herkes için tehlikeli biriydi Erdem. Serseri mayın gibiydi. Öğretmenler bile ondan illallah etmişti. 
Onun kaybedecek çok şeyi vardı. Bu yüzden düzenli yaşamalıydı ama cüzdanını kaybedeceğini hiç düşünememişti. Ne yoktu ki cüzdanında? Kimliği, ehliyeti, banka kartları, gram altınlar, döviz, hesaplarının şifreleri ve kullanıcı adı… 
Bu bir kâbus olmalıydı. Belki de hayatın sonuydu. Hayat artık onun için bitmiş gibiydi. Kaybetmeyi korktuğu her şeyi bir cüzdana sığdırırsan böyle olur, dedi kendine. Belki de kaybetmemiş, çaldırmıştı. Etrafındaki insanları düşündü birer birer. Acaba cüzdanını kim almıştı? Kayıp ilanı mı vermeliydi yoksa tüm hesaplarını kapatmalı mıydı? Bir türlü işin içinden çıkamıyordu, yapacak çok işi vardı. Galiba kaybettiği yalnızca cüzdan değil huzurdu. Şimdilik huzurunu kaybetmişti ama aklını kaybetmeyeceği anlamına gelmiyordu bu. Aklını, hatta hayatını. 
Böyle bir sonu hak etmediğini düşünüyordu. Bir şeyler yapmak gerekliydi ama ne?
Soğukkanlılığını korumalıydı. Bunun için önce güzel bir abdest almalı ve bildiği duaları okumalıydı. Yitik duası diye bir şey duymuştu ancak evinde dua kitabı yoktu ki baksın. Yine de abdest aldı birkaç rekat namaz kıldı. Cüzdanının bulmak için dua etti. Birkaç saat çaresizce bekledi. Ne yaptıysa olmadı. Sonunda en yakın karakola gitmeye karar verdi. Hayatında ilk kez karakola gidecekti. Orada kendisini neyin beklediğini bilmiyordu ve bu onu endişelendiriyordu. Belki de cüzdanını bulan kişi karakola bırakmıştır, diye düşündü. Bu düşünce onu biraz daha rahatlattı ve karakola gitmek için kendini ikna etti. 
Karakolda kapıdan içeriye adım atar atmaz kendisine kimlik sordu görevliler. Biraz gergin bir şekilde konuştu:
-Ben de buraya kimlik için geldim. Kimliğimi kaybettim. 
Görevli bu cevap karşısında biraz şüphe duydu. Kimliğini kaybetmiş biri gibi durmuyordu çünkü:
-Üzerini aramak zorundayız, dedi. 
Üzeri aranırken başından geçen olayı anlatmaya çalıştı fakat ne üzerini arayan görevli ne de etraftakiler onun söylediklerine inanmış gibi görünmüyordu. 
İfadesi alındı, bir dilekçe yazdı. Herhangi bir gelişme olduğu taktirde kendisine ulaşacaklarını söylediler. Banka hesaplarını ve kullandığı diğer şifreli uygulamaları kapatması gerektiğini hatırlattılar. 
Karakoldan böyle dönmeyi hayal etmemişti. Karakola gider gitmez:
-Evet, cüzdanınızı almaya geldiniz Selim Bey, değil mi, diye bir soru beklemişti. 
Cüzdanını alır almaz karakoldakilere bir ziyafet çekmeyi bile planlamıştı. 
Evine doğru mu gitmeliydi yoksa bankalara mı uğramalıydı. Etrafından geçen insanlara şüpheyle bakıyordu. Ne malumdu etrafından geçen birilerinin cüzdanını bulmadığı. 
İnsan hiçbir şey kaybetmemek için yaşar fakat bir kerede her şeyini kaybedebilir, içinden böyle bir cümle geçti. Bu cümleyi sevdi. Hemen bir yere not etmek istedi. Cümlenin devamı da gelmişti. Kaybetmemek için değil doğru yaşamak için çabalamalı insan. Yazar mı oluyorum, filozof mu diye düşündü. Cüzdanını kaybetmişti, her şeyi kaybetmişti fakat kelimeler bulmaya başlamıştı. Cümleler yazmaya başlamıştı. Belki de kaybetmek aslında bulmanın anahtarıydı. Sanata, yazmaya, beste yapmaya yönelmiş insanlar hep böyle kaybeden insanlar mıydı? İnsan belki de kaybettiğini sanatta arıyordu. 
Bankalara gitmekten vazgeçti. Yoldaki ilk kırtasiyeden kendine bir defter almayı düşündü fakat cüzdanı kayıptı. Çaresizce evine yöneldi. Neyse ki evinin anahtarını kaybetmemişti. Bu da bir teselliydi. Evinin tam önünde durduğu sırada yanından hızla geçen bir araç yoldaki tüm su birikintisini üzerine boca etmişti. Normalde öfkelenirdi böyle şeylere fakat öfke duymadı. Hatta biraz serinlediğini düşündü. İyi gelmişti çamurlu su. İçeriye girmeli ve kıyafetlerini değişmeliydi. Çamur olan elbiselerini çıkardı. Yenilerini giymek üzere dolaba uzandı. Önceki gün giydiği elbiselerini yeniden giyme ihtiyacı hissetti. Çok kirli görünmüyorlardı. Çamurlu kıyafetini çamaşır sepetine bıraktı ve yeni kıyafetleriyle masasının önündeki koltuğuna yayılarak oturdu. Tam oturmuştu ki koltukta bir sertlik hissetti. Sağ eliyle usulca yokladı, arka cebindeki cüzdanını fark etti. Önce sevindi. Cüzdanı masaya koydu. Ardından kapıya doğru yöneldi. En yakın kırtasiyeden defter ve kalem almalıydı. Yazacağı hikâyenin adı şimdiden belliydi: Kaybetmeyen Adam.

E/BEDİ

 Nil Ateş
Ebedi bir tutsaklıktı o harf görünümündeki zelzele. Nereye baksa kafasında uğulduyordu çığlıklar. Hiç bitmeyen bir işkence. Her bakışında her duyduğunda zihnini daha çok sarsıyordu şu bitmez silinmez leke. Adı bile rahatsız ediciydi, “e” hangi dahi icat ettiyse.
Ama karar vermişti onu bu harften kurtaracak ilacı bulacaktı işte. Ebru gelmişti aklına ilk önce. Ama korkuyordu e ile başlayan her şeye. Sanata ilgisi olsa dahi cesaret edemedi bu işe. 
O an aydınlandı bir evde yaşaması onu rahatsız ediyordu sadece. Evden kurtulursa “e”den kurtulacaktı kesinlikle. 
E ile karşılaşmaması için bir liste çıkaracaktı, gitmeden önce. Ama kedi aklına geldi ilkönce. Çünkü ikinci harfi oydu işte. Gitti yerde kedi olmamalıydı, yazdı listesine. Diğer bir fikirse yemek olmamalıydı gittiği yerde.  Hem de o değişik harf iki taneydi bu sözcükte. Hiç yemek yemeyecekti gittiğinde

N'DEN YAZDIM

 Baha Kayhan
Bu hikâye bana kalmıştı bir yaz gününden. Bilmiyorum başka şey kalmadı bana neden. Bunu yazmak zorundaydım arkadaşlarım yorulmuş olsa da gülmekten. Oysa bana en çok gülen kişi, sensin. Sen yani sadece orada oturan, konuşan, yorulmadan çene çalan. 
Nerede kalmıştık evet bahsediyordum size hikâyeden. Bu hikayeydi bütün akşamımı mahveden. Bitmeliydi bu hikâye kimse görmeden. Fakat hikâye benden uzaklaşıyordu ben istemeden. Sessizce kenarda düşünüyordum ben. Kelimeleri saydım, ölçtüm zihnimden. Zihnim bir türlü kopamıyordu senden. İngilizce kelimeler geliyordu aklıma nine, ten. Bu yazı sonuna geldi hikâyeye geçmeden. Başka birilerinin de metinleri vardı yazması gereken. Keşke gelseydim daha erken. Böyle oluyormuş demek ki bir ders geç gelen. 

T HARFİNDE TÜKENMEK

 Feyza Duran

Kaldıralı çok olmuştu saltanat. Bütün tarih kitaplarında vardı böyle bir rivayet. Birkaç kitaba daha bakacaktı ki karşısına çıktı birdenbire Tevrat. O sırada duvardaki yazıya gözü takıldı, ne güzel süslemişti hattat. Kitaplar duvarda sıralı duruyordu kat kat. Neyse ki kitaplara geçilmiş ve eskilerde kalmıştı kil tablet. Kitaplara baktı hepsi ona dönmüştü sanki sırt. Kitaplarının önünde kendisini bekliyordu sandalye ama sanki sandalye değildi bekleyen bir taht. Tahtının kenarında dünden beri duruyordu buruşmuş mont. Oysa ucuz bir mont değildi şimdi artmıştır diye düşündü bunun da fiyat. 
Her şeyi bırakıp okumalı, yazmalı ve biraz da üretmeliydi sanat. Durmadan değişiyordu takvimler ve çalışıyordu saat. Yerine geçti, bir kitap aldı ve oturdu sandalyesine rahat rahat. Kimseler gelsin istemiyordu o akşam evine, kapı çalındı fakat. Açmalı mıyım diye düşündü, içi etmedi rahat. Kapı vuruluyordu ve kalmamıştı okumaya, yazmaya dair içinde tat. Şeytan diyordu ki kapıyı aç ve bir kitabı önünde duran kişiye fırlat. Usulca yerinden kalktı, kapıyı açtı fakat kimse yoktu heyhat. Böyle olmamalıydı hayat. Bir şeyler içmeliydi olsa da bayat. 

T HARFİNE TUTSAK

 

Ali Çağhan Kalaycı
Duvarda asılı duruyordu saat. Saate baktı ve aklına geldi diyet. Bu esnada evde bir şey olmadığını fark etti neyse ki yakındı market. Markete giderek aldı makarna tam on paket. Yetmişti neyse ki cebindeki nakit. Keşke alabilsem diye düşündü birkaç tane de but.  Dışarıya çıktığında tüm sıcağıyla yüzüne üflüyordu asfalt. Bu hayatın içinde nasıl yapılırdı ki sanat? Böyle olmamalıydı sanki hayat. Eve doğru giderken epeydir almadığını düşündü bir yerden davet. Keşke biri çağırsa onu ve hazırlasa eşsiz bir ziyafet. Lakin nerede insanlarda o nezaket. Böyle düşünerek döndü yeniden evine nihayet. Kendi kendine şöyle dedi: Bitecek bu yazı bitecek az daha sabret. Eve girdiğinde annesi seslendi: Et alıp gelir misin bir zahmet. Makarnaları yerine bırakıp dışarıya çıktı ve sessizce yeniden markete döndü Ahmet. 

E HARFİNE TAKILI KALMAK

Ertan Erdoğan

Bu değişik harf tüm hayatını sarmıştı nedense? Alfabede 29 harf olduğu söyleniyordu fakat o bir harfe takılmıştı sadece. Aklına takılan harf en çok kullanılan harfti: e. Üstelik e idi adımın ilk harfi de. Bu harfi düşündüğünü de bilmiyordu bence. Her şey sanki olmuştu bir bilmece. Bu esnada sokaktan bir satıcı geçiyordu ve bağırıyordu: Bunlar kesmece. Tüm cümleleri farklı farklı harflerle başlasa da bitiyordu e harfiyle. Bazıları halen anlamamış gibiydi, onlar için sanki bu büyük bir mesele. Noktayla bitiyor cümleler diyordu biri fakat noktalama işaretleri dahil değildi cümleye. Düşündü o esnada zaten noktalama işaretleri hangi yüzyılda kullanılmaya başlanmıştı ki diye. Hepsi hepsi bir asır olmuştu bu işaretler kullanılmaya başlayalı yalnızca Türkçede değil başka dillerde de. E harfini görmediğimde gözlüklerimde genelde oluyordu bir leke. E harfi büyükse şayet çatal gibi küçükse değişik bir küre. Onu görüyorum baksam nereye.  Aslında bu bir eğlence ama artık yeter diyorum bitsin bu çile. 

YILBAŞI

 Yiğit Efe Demir

Yeni bir yıla girmek önemli aslında
Bir yılı geride bırakmak
Ve başlamak bir yenisine
Bırakarak olumsuzlukları geride
Neşeyle ve ümitle

Ertesi günün tatil olduğunu bilmek
Oturmak geç saatlere kadar
Ailemle vakit geçirmek
Ertesi gün uyumak öğleye kadar
Büyük bir mutluluk değil mi sizce de

Sıradan bir gün olmuyor en azından
Yeni yılın ilk günü
Üstelik kar da yağmışsa
Kim diyebilir ki sıradan bir gün
Yılbaşı’na 

LİMON ÇİÇEĞİ

Zeynep Ada Karadaş

 Saldırılar birazcık olsun durmuştu. Günlerdir dinlenmeden mücadele ediyorduk. Bu topraklar bize emanetti ve korumamız gerekiyordu. Çocukluğumuzdan beri hep böyle demişlerdi bize: Vatan sana canım feda. Şimdi evimden, yaşadığım şehirden çok uzaklarda bir savaşın ortasındaydım. Annemi özlemiştim. Babamı da çok özlemiştim ama o bizden ayrılalı seneler olmuştu. Başka bir cephede ben henüz çocukken onun öldüğü haberini almıştık. Annem günlerce ağlamıştı bize göstermeden. Kardeşimi özlemiştim. Şehrimi özlemiştim. Evimi özlemiştim. Evimizin bulunduğu sokağı, o sokakta yaşayan kedileri bile özlemiştim. Balkonlardan sarkan çiçekleri özlemiştim. Pazar yerlerini, pazarcıların bağırtılarını özlemiştim. Acaba tekrar döndüğümde her şey yerli yerinde olacak mıydı? Derin düşüncelere dalmıştım ki yeni bir çatışma sesiyle irkildim fakat gücüm kalmamıştı. Aç ve uykusuzdum. Arada bir bulunduğum mevziden başımı kaldırıp görmediğim noktalara ben de atış yapıyor sonra yeniden düşüncelere dalıyordum. Aylardan nisandı. Ne güzel olur nisan ayında yaşadığım yerler, diye içimden geçti. Limonlar çiçek açardı. Akşamlar bir masal gibi olurdu. Yeniden annem geldi aklıma. Ailemi hiç bu kadar özlememiştim. Belki de bir mektup daha yazmalıydım. Son mektubumun üzerinden bir ay geçmişti ve cevap gelmemişti. Mektuplar en büyük tesellimdi benim. Annemin gönderdiği mektupları ezberlemiştim. Kaç kez okuduğumu saymadım bile. Elimi cebime attım ve rastgele bir mektup seçtim. Çatışma şiddetlenmişti. Çıkardığım mektup şöyle başlıyordu: 
Sevgili Oğlum,
Mektubunu biraz önce aldım ve kaç kez okudum bilemiyorum. Hayattasın ve iyi olduğunu söylüyorsun. Bu benim için yeter de artar bile. Bugünler geçecek ve yeniden aramızda olacaksın. Yeniden huzur içinde günlere kavuşacağız. Önce sana bir işyeri açacağız ardından düğününü yapacağız. Torunlarım olacak ve onları seninle büyüteceğiz. Babaanne olacağım günleri düşünerek geçiriyorum zamanı. Yeter ki şu savaş günleri geride kalsın. 
Burada her şey senin bıraktığın gibi. Yalnızca sen ve bazı gençler eksik aramızdan. Bazı arkadaşlarının üzücü haberleri geliyor cepheden ama onların isimlerini söyleyip de moralini bozmak istemiyorum. Neticede kutsal bir görev için kendilerini feda ettiler ve aileleri de hiç üzgün değil. Aslında üzgünler ama gururları üzüntünün önüne geçip bir teselli oluyor onlar için. 
Hasretle kucaklıyorum, 
                                                                                                        Annen
                                                                                                        Hatice / 8 Nisan 1917
Mektubu katlayıp tekrar yerine koyacaktım ki bir an annemin sesini duyar gibi oldum. Sağda solda kimseler yoktu. Birdenbire tüm sesler sustu. Bir an babamın da sesini duymaya başladım:
-Hoş geldin oğlum, diyordu fakat kendisi görünmüyordu ortalarda. 
Sesler kesilmiş ve mekan değişmişti. Çiçek kokuları geliyordu. Limon çiçeği kokuyordu her yer. Kuş cıvıltıları duyuyordum sonra. Arkadaşlarımın bazılarının da seslerini duyar olmuştum. Mavi ve yeşilin bütün tonları etrafımdaydı sanki. Nihayet annemi görmüştüm az ilerde. Kollarını bana açmıştı. Ben de kollarımı açarak ona doğru koşmaya çalıştım fakat hareket edemiyordum. Oysa her şey çok güzeldi. Annem bana doğru koşuyordu fakat ben ona doğru koşamıyordum. Uykum vardı, çok uykum vardı. Gözlerimi kapattım. 

11 Aralık 2025 Perşembe

BAMBAŞKA BİR DÜNYA

Elif Erva Ağar

Okuduğum kitapları
Yaşıyorum sanki satır satır
Film izlemek gibi değil bu
Sayfalar kâğıttan çok ağır

Her kitap değilse de
Bazıları kesintisiz macera
Bitsin istemiyorum okurken
Çabucak bitiyor ama

Bazı kitaplar beni
Gereğinden fazla duygulandırıyor
Anlıyorum film izlerken ağlayanları
Gözyaşlarımı bazen tutamıyorum

Kitap olduğunu unutuyorsanız
Okurken bir kitabın
Ve içinde yaşıyorsanız
Oradaki zaman ve mekânın
Gerçek kitap odur diyorum
Ama arkadaşlarıma soruyorum
Kimi kahkaha atıyor 
Aynı yerinden bahsederken bir kitabın
Kimi anlamsızca sayfalara bakıyor
Demek ki her kelime, her cümle
Aynı anlama gelmiyor insanlar için
Ben galiba kitaplarda 
En çok kendimi arıyorum

Kitaplar insanlar gibi değil
Yargılamıyor insanları
Üstelik sesi yok, nefesi yok
Şişirmiyor kafayı

Bir kitabın sayfasını açmak
Daha kolay açmaktan bir kapıyı
Ve ardındakiler daha renkli sayfaların
Buna ikna edemedim insanları

Yalnızlık, diyorlar çağımızın hastalığı
İnsanlar sırf bu yüzden tedavi görüyor
Oysa kitaplarla dolu bir dünyada
Yalnızlığın olmadığını çoğu kimse bilmiyor

Yüzyıllar önce yaşamış bir yazarla
Ya da hiç yaşamamış bir kahramanla
Oturup dertleşmektir kitap okumak
Kitap okumak budur aslında

DÜŞ

Aden Mira Kartal

Bir rüya gördüm dün gece
Uykuda mıydım uyanık mıydım bilmiyorum
Ama nedense gördüklerimi
Halen unutamıyorum

Atlar da rüya görüyormuş
Bunu yeni öğrendim
Belki de onlar da sürekli düşünüyordur
Rüya mı gördüklerim gerçek mi diye
Çünkü ayakta çoğu zaman atlar
Atlar rüyasını anlatsa
Onu kim yorumlar

Rüyaların bir kısmı
Gerçek hayatla ilgili diyorlar
En yakın arkadaşımı gördüm rüyamda
Neyse ki diğer arkadaşlarım bilmiyorlar

Şimdi bekliyorsunuz rüyanda ne gördün diye
Ama bunu söylemeyeceğim
Söyleyecek olsam biliyorum
Günlerce alay edileceğim

Rüya işte, geldi geçti
En azından benim için
Anlattığımdan beri arkadaşıma
Kenarda bana gülüyor için için

HİKAYENİN HİKAYESİ

Yusuf Kerem Köse, Semih Yılmaz, Ahmet Emir Koç

Kaç zamandır okula gitmiyordu. Ailesi ona devamsızlıktan sınıfta kalacağını söylüyordu fakat umursayan kim? Ben işimi bilirim, deyip öğrencilik dışında her işle uğraşıyordu. Futbol merakıydı aslında onu okuldan uzak tutan şey. Nerede bir maç görse durup sonuna kadar izliyordu. Sadece izlemek olsa neyse… İki çorap gördüğünde yerde anında onu topa çevirip oynamaya başlıyordu. Yolda önüne bir pet şişe çıksa eve gelinceye kadar onunla top gibi oynuyor ve kapılarının önüne geldiğinde çöp kutusuna şut atıyordu. Bu durum onun için o kadar sıradandı ki bir keresinde kaldırım kenarındaki yuvarlak taşa şut çekmeye çalışmış ve ayak parmakları bir ay alçıda kalmıştı. Alçı ayağından çıkarılır çıkarılmaz onunla da top oynamıştı. 
Futbola ilgiliydi ve bir takımın da taraftarıydı ancak tuttuğu takım hiç şampiyon olamamıştı. Aslında en büyük hayali bu takımda oynamak ve bu takımı şampiyon yapmaktı. Profesyonel oyuncuların hiçbirinin performansını beğenmiyordu. Üstelik hakemler de çoğu zaman taraf tutuyordu. Durum böyle olunca nasıl şampiyon olabilirdi ki tuttuğu takım?
Okul hayatı öylece orada duruyor, kendi hayatı ise küçük bir çıkmazda devam ediyordu. Bir şeyler yapmalıydı. Mahalle kulüplerine bile müracaat etmişti fakat onu isteyen kimseler çıkmamıştı. Oysa onun hayatı toptan ve futboldan ibaretti. Büyük oyuncuların hepsinin yaşını, geçmişini, ayak numarasını bile biliyordu. Bir kısır döngüye hapsolmuş gibiydi. 
Bir ara futbol oyunlarına yönelmişti fakat ayağı topa değmediği için sevmemişti bu oyunları. Birkaç ay oynamış sonra vazgeçmişti. Arkadaşlarının hepsinin oynadığı bir oyun vardı ama onun oyunu da yoktu. 
Okula yalnızca beden eğitimi dersi olduğu günler uğruyordu, maç yapıp yeniden kayboluyordu. Yine bir beden eğitimi dersi günüydü ve arkadaşları akşamdan haber vermişler, ertesi gün büyük bir maç olacağını söylemişlerdi. Üstelik büyük bir maç olacağını da ilave etmişlerdi. Önemli kulüplerden maçı izlemek için gelecek isimlerin olduğunu, mutlaka bu maça katılması gerektiğini arkadaşları ona söylemişlerdi. Arkadaşları da onun hayallerini ve yaşam tarzını biliyorlardı çok önemsemeseler de. Bu maç her zamankinden farklı olacaktı. En güzel formasını seçti, en temiz ayakkabılarını hazırladı. Saçlarına en havalı halini verdi. Ertesi gün bir rüzgar gibi esecekti okul sahasında. Onun olduğu takım her seferinde kazınıyordu, bundan endişesi yoktu fakat izlemeye gelenleri ne kadar etkileyebilecekti, bu hususta endişeleri vardı. Neyse ki beden eğitimi dersi ilk iki saatti ve dersten sonra okulda kalmasına gerek kalmadan dönebilecekti. Belki de dersten sonra zaten maçı izleyenler onu birlikte götürecekti. Anlaşmalar yapılacaktı, imzalar atılacaktı. 
Erkenden uyudu ve hiç rüya görmedi. 
Ertesi sabah küçük bir heyecanla okul yolunu tuttu. Servis, artık onu almaya gelmiyordu. Okula giderken ısınma hareketleri yapmayı ve arada koşmayı da ihmal etmedi. Okula girdiğinde her şey çok farklıydı. Okul sahası süslenmişti. İdareciler seyirci koltuklarına oturmuştu. Neredeyse tüm öğretmenler de oradaydı. Okulu hiç böyle görmemişti. Tanımadığı bir sürü takım elbiseli adam vardı izleyenler arasında. Kısa bir eşleşmeden sonra takımı belli olmuştu ve maç başlamıştı. Maçın daha ilk dakikalarında karşı takıma bir gol atmıştı. Sahanın her yerinde rüzgâr esiyordu. İlk yarının nasıl geçtiğini bile anlamadı ve ilk yarıyı takımı beş sıfır önde kapatmıştı. Beş golün üçünü o atmıştı. Ayağına topun her gelişinde seyirciler coşuyor, alkışlar kopuyordu. Bir ara tribünlerdeki izleyenlerle göz göze geldi. İyiye işaretti bu. Arada bir seyircilere bakıyordu ve o esnada onu göstererek kendi aralarında konuştuklarını görüyordu izleyicilerin. Galiba bu iş tamamdı. 
Maç bittiğinde skor sekiz dört olmuştu ve beş golü o atmıştı. Bir yıldız gibi parlıyordu sahada. Maçın sonunda izleyiciler sahaya indiler ve doğrudan onun yanına geldiler. Okul Müdürü ve öğretmenleri de sahaya inmişti. Takım elbiseli olan iki kişi ona yaklaşarak:
-Bu maç senin maçındı delikanlı. Çok beğendik ve seni bizim takımın altyapısına almak istiyoruz, dedi. 
Zaten beklediği sözlerdi bunlar. Bir çığlık attı ve:
-Belgeleri ne zaman imzalayacağız, diye sordu. 
İki adamdan biri:
-Seni çok heyecanlı ve istekli gördüm. Önce okulunu bitirmen gerekiyor. Hem de iyi bir diploma notu ile, dedi. 
Bu durum moral bozucuydu. Okul Müdürü araya girerek devam etti:
-Bugünden sonra derslerine daha çok çalışacak ve bu öğrencimizi size mutlaka vereceğiz. 
Hiçbir şey söylemedi. Herkese, her şeye sırtını döndü ve sahadan uzaklaştı. Arkadaşları bir türlü bırakmıyordu onu. Fotoğraf çekinenler, alkışlayanlar, tebrik edenler. Oysa daha önceden de buna benzer maçlarda bulunmuştu. Şimdi nereden çıkmıştı bu ilgi, anlayamadı. 
Tam okuldan ayrılıp evine doğru gidecekken ardından edebiyat öğretmeninin seslendiğini duydu. Öğretmeninin adını bile bilmiyordu doğrusu. Geri döndü:
-Efendim Hocam, dedi. 
-Bence artık derslere devam etmeliyiz.
Daha önceden böyle bir teklifte bulunan hiç olmamıştı. Öğretmen devam etti:
-Derse gelirsen senin hikâyeni yazarız bugün. Senin hayatının hikâyesini.
Bu teklif karşısında dayanamamış ve sınıfın yolunu tutmuştu. Okul forması yoktu ama kimse ona forma sormadı. Gün boyu derslere devam etti.
Ertesi gün yine okula geldi.
Ertesi gün yine geldi.
Haftalarca, aylarca okula geldi. 
Üstelik beden eğitimi derslerinde artık maçlara katılmıyor, kenarda oturup hikâye yazıyordu. 

10 Aralık 2025 Çarşamba

İNSAN ÜLKESİNİN BAŞKENTİ

 
Zeynep Akbulut


Kim aramaz ve istemez ki etrafında kendisine benzeyen, kendi canından, kanından birileriyle yaşamayı. Yalnızca insanlar için geçerli değil bu durum elbette. Şöyle etrafa baktığımızda önce kuşları görürüz bir yuva etrafında halkalanan, birlikte gökyüzünde kanat çırpan. Yalnız kuşlar mı? Kediler, köpekler, doğada yaşayan canlıların neredeyse tamamı aynı yuvada yaşama çabasında. Ya karıncalara ne demeli?
İnsan da bu canlılar gibidir ve nereye giderse gitsin, kaç yaşına gelirse gelsin, dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun arar sıcak bir yuva ortamını. Aslında insanın aradığı yuvadır ve yuvayı değerli kılan ise ailedir. 
Dünyanın bütün toplumlarında, ülkelerinde yüzyıllar boyunca devam eden bir ihtiyaçtır aile içinde olmak. Zaten bir insanı hayatta en çok zorlayan şey ailesinden uzakta olmaktır veya ailesiz kalmaktır. 
Her ne kadar aile denilince aklımıza çekirdek aile ya da geniş aile gibi kavramlar gelse de aslında aile, kişiden kişiye göre değişen bir tanım içerebiliyor. Kimi insanlar kedilerle dolu bir yuvada yaşamayı mutluluk sayıyor ve kedilerin kendisini anladığını, onlar olmadan yaşayamayacağını söylüyor. Kedileri vefalı buluyor. Kimileri ise kocaman bir bahçedeki ağaçları, çiçekleri aile bireyi olarak düşünebiliyor. Haksız da değiller aslında aile, yalnızca kan bağından oluşan bireylerin bir araya gelmesiyle oluşmaz. Ailenin tanımı insanın hayata bakış tarzına ve yaşayışına göre değişebilir çünkü aileyi oluşturan şey kan bağı değil de aslında duygulardır. Bu duyguların yaşandığı ortam aileyi oluştur. Yine de geleneksel olarak aile deyince hepimizin aklına anne, baba, kardeş, dede, nine gibi akrabalar gelir. 
Sık sık tekrar edilir okullarda, sınıflarda “biz bir aileyiz” sözü. Ya da farklı iş ortamlarında da aynı söz tekrar edilir. Bir futbol takımı, bir film seti, bir müzik grubu aslında aile sayılabilir. 
İnsanın ailesidir birlikte oturup film izlediği, bir sofra başında mutlulukla karnını doyurduğu, çayını yudumladığı kişiler. İnsanın ailesidir yanında ya da yan odada huzurla uykuya daldığı kişiler. İnsanın ailesidir sırrının sığdığı kişiler. 
Aile demek aynı acılara birlikte göğüs germek, zorlukların birlikte altından kalkmaktır. Sevinci de paylaşmaktır, üzüntüyü de. Yokuşları birlikte aştıktan sonra zirve çıktığınızda sarıldığınız kişilerdir ailemiz. Yoksulluğu ancak ailemizle bölüşürüz ve zenginliğin mutluluğunu da ancak ailemizle yaşarız. Ailemizdir bizi ayakta tutan, hayatta tutan, hastalandığımızda elinde bir bardak nane limon ile yanımızdan ayrılmayan.
İnsan küçücük bir gecekonduda da yaşayabilir kocaman bir sarayda da. Mekanları bizim için değerli kılan şey ailedir. Aileyle iç içe olmaktır. 
Başka bir şehre gittiğimizde aslında özlediğimiz yer, yaşadığımız şehir değildir, aile sıcaklığıdır. Kuş, nasıl dönüp gelirse akşamları yuvasına insan da nereyi gezer, dolaşırsa dolaşsın gün sonunda ailesine kavuşmak ister. Hiç fark etmez ailenin yapısı, tanımı. İster geniş ister çekirdek aile olsun, başka başka insanlardan, canlılardan oluşan bir aile olsun insanın dönmek isteyeceği tek yer ailesinin yanıdır hayat karmaşasında. Belki de bu yüzden insanlar hep bir yuva kurma çabasıyla yaşıyor, birlikte olacağı bir aile için ömrünün bir kısmını heba ediyor. Aile derdinde olmayan, gününü gün ederek yaşayan insanlar ise günün sonunda yalnızlığa mahkûm oluyor. Evet, belki de aile bize yalnızlığımızı hissettirmeyen kurumun adıdır. Bizi, biz eden, bize biz olduğumuz için değer veren ve bizden hiçbir şey beklemeden bizi seven kişilerdir ailemiz. 
İnsan açlığa ve susuzluğa dayanabilir. İnsan pek çok şeyden mahrum olsa da yaşama hevesini kaybetmez ama ailesiz insan ya da herhangi bir canlı okyanusa bırakılmış küçük bir kâğıt gemi gibidir. 
Bize anlam veren şeydir aile ve bizi anlamlı kılan şeydir aynı zamanda. İnsan ülkesinin başkenti ailedir. 

KAYIP ROMAN SAYFALARI

 Zeynep Akbulut

1. 
Humboldt Üniversitesinin Psikoloji Bölümünü dereceyle bitirmiş ve aynı üniversitede yüksek lisansa başlamıştım. Bu üniversiteye, bu şehre alışmam hiç kolay olmamıştı. İlk sene ayakta kalabilmek için çok mücadele etmiştim. Buraların yabancısıydım ve konuşma aksanımdan bu hemen anlaşılıyordu. Neyse ki oda ve sınıf arkadaşım Sibylle yanımdaydı ve üç yıl boyunca destek olmuştu bana. O, bu ülkede doğmuş ve eğitim hayatı hep burada geçmişti. Hatta tatillerde çalışmam için iş bile bulmuştu bana. Onun sayesinde sevmiştim bu şehri, bu üniversiteyi ve bölümümü. Yıllar çabuk geçiyor işte üç yıl geride kalmıştı ve yeni bir hayatın tam önündeydim. 
Sonbahar usul usul kendini hissettiriyordu ve yeni arkadaşlarımı çok merak ediyordum. Hiçbiri benim mezun olduğum üniversiteden değildi. Nöropsikoloji eğitimin zor olacağını düşünüyordum. İnsanların davranışları, zihinsel performansları çocukluğumdan beri hep dikkatimi çekerdi. İnsanları okumayı kitap okumaktan daha çok seviyordum. Bir süre davranışlarını izlediğim, konuşmalarını dinlediğim insanlara dair çok kolay çıkarımlarda bulunuyordum ve hiç de yanılmıyordum. İnsan kimi zaman anlaşılması en kolay canlı kimi zaman ise bir bilmeceydi. Ben bu bilmeceleri çözmeyi seviyordum. Yeni arkadaşlarımı da bu yüzden merak ediyordum. Acaba mutlu ve neşeli insanlar mıydı, yoksa gergin ve sinirli tipler mi? İnsanları seven ve önemseyen birileri miydi, yoksa işine odaklı soğuk kimseler mi? Üniversiteye başladığım ilk yıllarda yaşadığım şeyleri yeniden yaşatabilirlerdi bana ya da sorunsuz bir yüksek lisans dönemi geçirebilirdim. Sonbahar usul usul kendini hissettiriyordu ve yeni arkadaşlarımı çok merak ediyordum. Ertesi gün ilk derste tüm sorularımın cevabı beni bekliyordu. 
Gece boyu bazen uyudum bazen uyandım. İçimde bir huzursuzluk vardı. Oysa aldığım eğitim gereği kendi kendime yetebilmeliydim. İnsanlar terapi almak için bana gelecekti birkaç sene sonra fakat kendimi dahi teselli edemeyecek durumdaydım. Bu gerçeği de hissedince iyice canım sıkılmaya başlamıştı. Düşünmekten zihnimin yorulduğu bir vakitte uyuyakalmışım. 
Sabah baş ağrısı ile uyandım. Kendi kendime de biraz kızdım. Artık bu tarz şeyleri düşünmemem gerekiyordu ve belki de gecenin sessizliği, geleceğin belirsizliği beni bu düşüncelere itmişti. Kahvaltı yapmadan, bir şeyler içmeden okula ulaştım. Nasıl olsa ders aralarında bir şeyler yemeye içmeye fırsat bulabilirdim. Sibylle’nin yokluğu ilk dakikadan kendini hissettirmeye başlamıştı bile. Keşke sınıfıma girdiğimde tanıdık bir yüz ile karşılaşsaydım, diye içimden geçirdim. Bu esnada sınıfın kapısının önüne ulaşmıştım. Sınıf dedimse öyle sıraları bulunan, tahtası olan bir sınıf değildi burası. Daha çok ofis benzeri bir odaydı. Kapıyı son bir nefes alarak araladım. Nihayet yeni arkadaşlarımla karşılaşmıştım. Önce kendimi tanıttım ardından arkadaşlarım kendilerini kısaca tanıttılar. Rudolf ve Konrad bu şehirde büyümüş fakat üniversiteyi başka yerde okumuşlardı ve yaşları biraz büyük duruyordu. Bu üniversiteye ikisi birlikte gelmişti ve aralarında ezeli bir arkadaşlık olduğu samimiyetlerinden anlaşılıyordu. İlk intibaım çok olumlu olmadı bu arkadaşlara dair ancak neyse ki Lina ve Theresa da yeni arkadaşlarım arasındaydı. Lina başka şehirden gelmişti ama Theresa da bu şehirde büyümüş, ailesi ile yaşıyordu. İkisinin de saf ve iyi niyetli bakışları vardı. Lina, benim bu üniversitedeki ilk zamanlarımı hatırlatmıştı bana. Saf, çekingen ve sessiz. Kısa bir suskunluktan sonra ilk dersimizin hocası kapıdan içeri girdi. Daha çok tanışma, geleceğe dair planlar ve sohbet havasında bir ders geçti. Ara sıra Rudolf ve Konrad’ın davranışlarına, konuşmalarına gözüm takılıyordu fakat ilk günden bir önyargı oluşturmamam gerek diye düşünüp bakışlarımı farklı yönlere çeviriyordum. Hem Lina ile iyi bir arkadaşlık kurabilecek gibiydim belki de Sbylla’nın yerini tutmasa da Lina ile iyi bir arkadaşlık kurabilirdim. Ders sona erdiğinde Rudolf ve Konrad hiçbir şey söylemeden garip bir tebessümle yanımızdan ayrıldılar. Lina ve Theresa ile baş başa kalmıştık. Kahvaltı yapmadığımı ve onlara bir şeyler ısmarlamak isteğimi söylediğimde ikisi de çok mutlu oldular. Birlikte kantinin yolunu tuttuk. 
2
Kahvaltı esnasında Lina:
-Seni çok sevdim …. , Sanki daha önceden seni bir yerlerden tanıyor gibiyim ama çıkaramadım dedi.
Theresa çok fazla sohbete girmedi. Ben de Lina’yı çok sevdiğimi söyledim. Bir süre sonra konu diğer sınıf arkadaşlarımıza geldi. Lina da tıpkı benim gibi Rudolf ve Konrad’dan hiç hoşlanmamıştı ama ben onun kadar cesur bir halde bu hislerimi söylememiştim. Bu değerlendirmelere şahit olan Theresa birdenbire suskunluğunu bozdu ve insanlara karşı ön yargılı davranmamak gerektiğini söyledi. Lina ile aynı şeyleri düşündüğüm için mutluydum fakat galiba Theresa da birazcık haklıydı. Lina devam etti:
-Benimki ön yargı değil. Bir şeyler seziyorum ve sezgilerim şimdiye kadar beni hiç yanıltmadı, dedi. 
Lina’nın bu sözleri üzerine Theresa bir kahkaha attı ve ekledi:
-Hisleriyle insanları değerlendiren bir psikoloji öğrencisi, hem de ilk günden ön yargılarıyla konuşan bir arkadaş… 
Onun bu çıkışı beni üzmüştü. Lina da üzülmüştü. Kahvaltı da bitmişti zaten. Masadan kalktık. Theresa yanımızdan ayrıldıktan sonra Lina’ya onunla aynı düşünceleri paylaştığımı, aynı şeyleri sezdiğimi anlattım. Lina biraz olsun rahatlamıştı. 
Zor bir başlangıç olmuştu benim için. Dışardan bakınca sıradan bir ilk gün, ilk ders gibi görünse de bunun sıradan olmadığını ben de seziyordum. İkindi vaktine kadar okulda vakit geçirdim. Tam okul binasından ayrılıyordum ki Rudolf ve Konrad’ı binanın biraz ilerisinde birileriyle konuşurken gördüm. Hayli lüks bir aracın hemen yanında duruyorlardı. Hayli keyifli gibilerdi ve el kol hareketleriyle sürekli kahkaha atıyorlardı. Biraz dikkatle baktığımda Theresa’ya benzeyen birinin de orada olduğunu gördüm fakat Theresa’nın kıyafetleri farklıydı. Belki de o değildir, diye düşündüm ve adımlarımı hızlandırdım. 
Odama döndüğümde her şey normal gibiydi fakat yaşadıklarım ara sıra kendini hatırlatıyordu. Theresa’nın kahkahası, Rudolf ve Konrad’ın gariplikleri… Sonra Lina’nın benim bu şehirdeki ilk günlerime benzeyen halleri. Biraz dinlenmenin iyi geleceğini düşünmüştüm ki telefonumun çaldığını fark ettim. Kayıtlı bir numara değildi bu. Belki de ürün reklamı için arıyorlardı ve birkaç kez çaldıktan sonra kapanır diye düşündüm. Telefon uzun uzun çalınca açmaya karar verdim. Telefonun diğer ucundan ses gelmiyordu önceleri. Birkaç kez “efendim” dedikten sonra robotik bir ses fısıltıyla konuşmaya başladı:
-Nasıl, ilk dersiniz iyi geçti mi hanımefendi. Neye bulaştığının farkında değilsin. Güzel bir eğitim yılı diliyorum, dedi. 
Bunun kötü bir şaka olduğunu söyledim fakat telefon kapanmıştı bile. Yeniden numarayı aradım fakat engellenmiştim bile. Arkadaşlarımdan kimse bu tarz şaka yapmazdı. Peki ama kimdi bu kişi ve amacı neydi. Tam da kendimi biraz toparlayacakken her şey karma karışık hale gelmişti. Korkmamaya çalışsam da korkmaya başlamıştım. Telefonda konuşan ses ilk dersten ve eğitim yılından bahsediyordu. Demek ki bugün ilk derse gittiğimi bilen biriydi. Uyumam ve her şeyi unutarak ertesi güne başlamam gerekiyordu. 
3.
Gece boyu bazen uyandım bazen uyudum ama uyuduğum zamanlarda da hep garip rüyalar, kabuslar gördüm. Bu konuyu konuşabileceğim kimse de yoktu etrafımda Lina’dan başka. Sybille’yi arayıp ona anlatabilirdim belki ama ne yapabilirdi ki? Üstelik onu böyle bir konuyla meşgul etmeye gerek yoktu. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Kahvaltı bile yapmadan okula doğru kafamda bu düşüncelerle ilerledim. Okula birkaç adım kalmıştı ki omuzuma dokunan bir el ile irkildim. Neredeyse çığlık atacaktım ki karşımda Lina’yı gördüm. Lina ürkekliğimin nedenini sorunca düşünmeye bile fırsat kalmadan ağzımdan cümleler peş peşe çıkmaya başladı ve akşamki telefon meselesini bir çırpıda ona anlattım. Lina şaşırmamıştı, susmuştu. Yüz hatları gerilmiş ve biraz da korkmuştu. 
-Bir şaka olabilir, diye düşünüyorum ama bu şakayı kim yapabilir ki dedim. 
Lina çaresiz bir sesle:
-Bu bir şaka değil çünkü aynı şeyi ben de yaşadım. Telefonda konuşan kişi bana da aynı şeyleri söyledi, dedi ve sabaha kadar uyumadığını da ilave etti. 
Artık tedirgin iki kişi olmuştuk. Korku, hücrelerimizde yayılıyordu. Bizi korkutan bu telefon aramalarına dair ne yapmamız gerektiğine karar vermemiz lazımdı. 
Ürkek adımlarla biz tam kapıyı aralarken Theresa koşar adım yanımızda belirdi:
-Neyiniz var arkadaşlar, hayli yorgun ve endişeli duruyorsunuz hem de sabahın bu saatinde. Size kahve söyleyeyim derse geçmeden önce, dedi. 
Bu daveti kabul etmek iyi bir fikirdi. Lina bana doğru baktığında başımla onayladım ve kahve içmek için kantine geçtik. Bu esnada başıma büyük bir ağrı yapışmıştı. Bir yandan istemsizce başımın ağrıyan noktalarını ovuyordum. Yine Theresa konuştu:
-Başın mı ağrıyor, neyiniz var Allah aşkına. İkiniz de perişan durumdasınız ve hiçbir şey anlatmıyorsunuz, dedi. 
Lina, benim suskunluğumdan cesaret alarak söze girdi ve bir çırpıda olup biteni anlattı. Theresa çok şaşırmış gibi görünmüyordu. 
-Kötü bir şaka olabilir, bu yüzden uykusuz kalmaya değmez. Hatta bugün bu konuyu unutsanız iyi olur, dedi.
Kısa bir suskunluk sonrasında kantinin giriş kapısında Rudolf ve Konrad belirdi. Garip bir şekilde onlar da yorgun görünüyordu ve neşeleri yok gibiydi. Theresa onları görünce başını başka bir yöne çevirdi. Onun bu davranışına anlam verememiştim. Lina Rudolf ve Konrad’ın bulunduğu yöne doğru el salladı. Bizim masaya doğru yönelen ikilinin bizi gördükten sonra neşeleri yerine gelmiş gibiydi. Bir süre sonra masada beş kişiydik ve dersin başlamasına beş dakika olduğunu fark ettiğimizde sınıfa doğru gitmek üzere yerimizden kalktık. 
Sınıfa girdiğimizde hocamız bizi bekliyordu. Biraz yorgun ve tedirgin gibiydi. Rudolf ciddiyetten uzak bir ses tonu ile:
-Sanırım sabaha kadar orijinal çalışmalarınızla uğraştınız hocam, çok yorgun görünüyorsunuz, peki var mı ilerleme?
Rudolf’un bu sözleri karşısında hocamızdan sert bir tavır beklerken o da aynı şekilde devam etti:
-Bekle ve gör bilim dünyasını nasıl altüst edeceğimi. İnsan beynine dair bilinen her şeyi yeni baştan yazmak zorunda kalacak bilim dünyası bu çalışmadan sonra.
Rudolf, sanki hocanın çalışmasına dair bir şeyler biliyor gibiydi. Aynı şekilde hoca da sanki daha önce Rudolf’la bu konu üzerine konuşmuş gibiydi.
Sadece iyi bir eğitim almak ve başarılı bir psikolog olmak için bu yola çıkmıştım ama garip bir hava seziyordum içinde bulunduğum ortamdan. Eğitimin, bilimin dışında bir hava… Adını koyamıyordum ama bu hava beni huzursuz etmeye başlamıştı bile. Bu şehre geldiğim ilk günlerde bile bu kadar huzursuz olmamıştım. Gözümde büyümeye başlamıştı burada geçireceğim süre. Zihnimden bunlar geçerken hocamız ve Rudolf benzer şeyleri konuşmaya devam ediyordu ki Konrad da sohbete dahil oldu:
-Yıllardır çalışıyorsunuz hocam, ne zaman göreceğiz bu çalışmanın bittiğini, ne zaman altüst edeceksiniz bilim dünyasını. Beyin ve sinir sistemini artık tamamen çözdüğünüzü ve insanlığa yön vermek için yepyeni stratejiler geliştirdiğinizi söyleyip durdunuz hep. Artık biz de bilelim bu yeni stratejileri. 
Artık emindim bu cümlelerden sonra. Rudolf ve Konrad hocayı eskiden beri tanıyordu ve bu bölüme gelmelerinin bir amacı olmalıydı. Bu esnada gözüm Theresa’ya takıldı. Bir an göz göze geldik. Tedirgin bakıyordu bana. Benimle aynı düşüncelere sahip gibiydi. 
Konuşmalar bu kez üç kişi arasında geçiyordu. Hoca, bir şeyler içmek istediğini söyleyince yerimden kalktım ve:
-Ne isterseniz ben getireyim hocam, dedim. 
-Bitki çayı getirebilirsen sevinirim, dedi. Hangi bitki diye sorma, herhangi bir bitki çayı olabilir.
Dışarıya çıktığımda biraz kendime gelmiştim. İçerdeki kasvetim dağılmıştı. Biraz da ağırdan alarak yavaş yavaş gittim çay almaya ve oyalanarak döndüm. Tekrar içeri girdiğimde büyük bir sessizlik vardı. Çayı hocanın önüne bıraktım. Hoca bir yudum almıştı ki öksürmeye başladı. Anlam verememiştim bu öksürüğe fakat öksürük git gide artıyordu. Öksürüğün kesilmesi için hoca birkaç yudum daha içti çaydan fakat nafile. Kendimi suçlu gibi hissetmeye başlamıştım. 
Konrad: 
-Hocam, isterseniz sizi dışarıya çıkaralım ya da içecek başka bir şey getirelim. Hatta doktor bile çağırabiliriz, dedi fakat bunları söylerken yüzünde garip bir iticilik vardı telaş ve şaşkınlıktan öte. 
Theresa da tedirgindi, yerinden kalktı ve pencereleri açtı. Hocanın öksürüğü kesilmişti ama bir yandan terlemeye başlamıştı, eliyle kravatını gevşetmeye çalışıyor sanki nefes almakta zorlanıyordu. Tüm bu yaşananları tetikleyen şeyin benim getirdiğim çay olması ise beni iyice perişan ediyordu. Theresa kimseye sormadan ambulansı aradı ve konuşuyordu kısık sesle. Ben hareketsiz kalmıştım. Lina ve ben olanların şaşkınlığıyla ne yapacağımızı bilemeden sadece olanları izliyorduk. Lina, yere bakıyordu sadece ve korkmuş gibiydi hayli. Hocanın nefes alış verişi düzelmiş gibiydi ama halen yüzünde ter ve morarmanın etkisi vardı. Nefesini topladı ve:
-İyiyim gençler, dedi. Bana bakarak çayın bir etkisinin olmadığını söyledi. Zaman zaman bu tarz ataklar yaşadığını ama nedenini henüz anlayamadığını da ekledi. 
Bu esnada kapı çalındı. Gelenler sağlık görevlisiydi. Kimin rahatsız olduğunu bile sormadan hemen hocanın koluna tansiyon aletini taktılar çünkü ilk bakışta anlaşılıyordu onun vaziyetinden rahatsızlığı. Bir yandan ateşini ölçüyorlardı. Hocanın nabzının ve ateşinin normal olduğunu söylediler. Sağlık görevlilerinden biri hocanın önündeki bardağa baktı. Bardağı eline alarak kokladı:
-Bunu siz mi içiyordunuz hocam, diye sordu. 
-Birkaç yudum aldım ama durumumun o çayla ilgisi yok, dedi hoca. Bu cümle içimi ferahlatmıştı fakat bir yandan da sağlık görevlisinin tavrı beni tedirgin etmişti. Sağlıkçılar hocamızı hastaneye götürmek istediklerini söyledi fakat hocamızın niyeti yoktu buna. Rudolf ve Konrad da sağlıkçılardan taraf oldu ve hastaneye gitmesi için hocayı ikna etmeye çalıştılar. Hoca uygun bir vakitte uğrayacağını belirtti ve bize de dersin artık bittiğini söyledi. Başka bir gün mutlaka bu süreyi telafi ederiz, diyerek bizden de özür diledi. Odadan ayrılırken Theresa hocanın masasındaki bardağa uzandı fakat ben daha erken davrandım ve bardağı aldım. 

4
Yaşadığım şeylerin etkisiyle zaman ve mekandan uzaklaşmıştım. Ne için buradaydım, neler yaşıyordum bu tarz sorular zihnimde cevap bulamıyordu. Kendimi suçlu bile hissetmiştim ilk etapta. Elimdeki bardağa baktım, halen tutuyordum. Aslında bardağı niçin aldığımı bile bilmiyordum. Sadece Theresa benden önce uzandığı için bir refleks geliştirmiştim ama hocanın çaydan sonra öksürmesi de beni endişelendirmişti. Çayı getiren bendim. Kendimi suçluluk hissinden kurtaramıyordum düşündükçe. Bardağı atacak oldum fakat aklıma farklı bir düşünce geldi. Kendimi temize çıkarmak istiyordum belki de. Bu bardağı ve halen içinde duran bitkisel çay poşetini analiz ettirmek iyi bir düşünceydi. Böyle şeyler aklıma nerden geliyordu, bilmiyordum. Belki de hepsi bir vehimdi bunların. Çaresizdim… Okulun laboratuvarının hayli gelişmiş olduğunu biliyordum ve selamlaştığım kişiler vardı burada. Bu kez de başka sorular akın etti zihnime: Ya bu analizi niçin istediğimi sorarlarsa… Ya analiz sonucunda olumsuz bir şeyler çıkarsa… Ya analizde çıkan şeyler benim başımı belaya sokarsa… Bu düşüncelerle laboratuvarın önüne gelmiştim bile. Kapının önünde dalgın vaziyette beni gören görevlilerden biri yardımcı olup olamayacağını sordu. Ne ayaklarım bana aitti ne de zihnim. O anda kelimeler ağzımdan dökülüverdi:
-Sürekli içtiğim bir bitkisel çay var ve içeriğini çok merak ediyorum çünkü son zamanlarda beni biraz rahatsız etmeye başladı. Tahlil istesem acaba çok mu zahmet veririm size, diye düşünüyordum, dedim. Konuşan ben değildim de başka biriydi sanki. Sesim bana başkasının sesi gibi yabancı geliyordu. Hayatımda ilk kez yalan söylemeye çalışıyordum. Aslında ben çalışmıyordum, ağzımdan dökülmüştü kelimeler. 
-Aslında bir doktora gitmeniz daha iyi ama biz yine de çayın içindeki etken maddelere bakalım hem de doktora kolaylık sağlamış oluruz böylelikle, cevabını aldım. 
Elimdeki bardakla içeriye girdim. Bardaktaki bitki poşetini alan görevli benim oturmam gerektiğini ve kısa süre içinde bana dönüş yapacağını söyledi. Hatta tebessüm ederek:
-Dilerseniz farklı bitki çaylarımızdan içebilirsiniz, dedi. 
Bir yandan da hangi bölümde okuduğumu, nereli olduğumu soruyordu. Bu sorular da sorudan öte sorgulama hissi oluşturdu bende ama soğukkanlılıkla cevap veriyordum. 
Kısa süre sonra görevli gülümseyen bir yüzle döndü:
-Bitkisel çaylarda belki duymuşsundur yüzlerce böcek DNA’sı bulunur. Aradığımız tam olarak neydi bilmiyorum fakat olumsuz bir veriye rastlamadım. Şimdi sana bu çayın içeriğini söylesem hem saatlerce anlatmam gerek hem de artık bitkisel çay içmezsin. En iyisi sen doktora git, dedi. 
Bu cevap beni biraz rahatlatmıştı. Belki de hocanın kronik rahatsızlıkları vardı ve su içse bile aynı tepkiyi verecekti. Artık yurda dönmeliydim ve dinlenmeliydim. Bir daha bu konuyu düşünmemeliydim belki de. Laboratuvardan dışarıya çıkmıştım ki Konrad ve Rudolf’la göz göze geldim. Üstelik bir yere yürümüyorlar kapının önünde bekliyorlardı. Konrad korkunç bir ses tonu ile doğrudan konuya girdi:
-Seni burada bulacağımızı biliyorduk zeki kız. Theresa’nın önünden bardağı kaptığında anladık bunu. Bravo sana. 
Ben daha cevap vermeden Rudolf devam etti:
-Kendini suçlu mu hissettin küçük kız. Kıyamam sana. Ne çıktı bari tahlil sonucundan. Kaç böcek DNA’sı varmış bu çayda?
-Hiç, dedim. Hiçbir şey yok olumsuz. İşin doğrusu evet kendimi suçlu hissettim çünkü çayı ben vermiştim. 
Cesaretimi toplamıştım ve artık bütün ürkekliğim geride kalıyordu konuştukça:
-Siz benimle neden böyle konuşuyorsunuz? Bildiğiniz bir şeyler mi var? Zaten başladığımızdan beri garip davranıyorsunuz. Neler oluyor, bana da anlatın varsa bildiğiniz şeyler, dedim. 
Bu cümleleri beklemedikleri belliydi. Sözü uzatmak istemedikleri de belliydi. Hiçbir şey söylemeden yürümeye başladılar. Ben de veda etmeden ayrıldım oradan. 
Yurda döndüğümde başka biri olmuştum. Artık içimde bazı engelleri aşmış, duvarları kırmış gibi hissediyordum. Korkmuyordum, endişe etmiyordum. Kendimde sonsuz bir cesaret seziyordum. Bugün olmuştu her şey. Bugün benim için bir dönüm noktasıydı. Bu işin peşini bırakmayacaktım. En azından hocanın yaşadıkları doğal bir şeyse bile bu ikilinin tavrı hiç doğal değildi. Biraz uzanmıştım ki telefon sesiyle irkildim. Arayan Lina’ydı. Telefonu açtım, Lina beni merak ettiğini söyledi. İyi olup olmadığımı sordu. Ardından da hocaya dair sorularla devam etti. Bir şeyden haberim olmadığını söyleyince hocanın yoğun bakıma alındığını ve durumunun kritik olduğunu belirtti. Önce şaşırdım fakat artık eski ben değildim. Tez zamanda iyileşmesi için dua edeceğimi söyledim. Lina telefonu kapatmak istemiyordu, sonunda ağzından baklayı çıkardı:
-Çay getirdiğin bardağı hızla almıştın ya söylemek istediğin bir şeyler vardır belki, diye düşündüm dedi. Bu cümle açıkça bana yöneltilmiş bir suçlamaydı. Soğukkanlılığımı korumak zorundaydım:
-Sadece bir bitki çayıydı getirdiğim. Hocanın rahatsızlığının ne çayla ne de benimle bir ilgisi yok, bundan eminim, dedim. Kafamda bazı sorular var fakat bunları netleştirmek için zamana ihtiyacım var. Üstelik hoca biraz daha toparlandığında onunla da konuşacağım bu konuları, diye devam ettim. 
Lina da benden böyle bir cevap beklemiyor olmalıydı ki konuşmayı kesti. 
5
Ertesi gün okula gittiğimde neşem yerine gelmişti çünkü hocanın artık yoğun bakımdan çıktığını öğrenmiştim. Dersimize giren öteki hocalar söylemişti bunu. Güzel bir haberdi bu fakat Theresa lafı dolaştırıp döndürüp çaya getiriyordu. Hatta hocalardan birine şöyle demişti:
-Hocam, isterseniz arkadaşımız size bir bitki çayı getirsin. 
Neler oluyordu, anlamıyordum. Lina söze girdi ve:
-İsterseniz ben getireyim Hocam, dedi. Neyse ki hoca yapılan iğrenç espriyi anlamamıştı. Dersler boyunca anlatılan, konuşulan hiçbir şeyi duymamıştım sanki fakat Lina ile konuşmaya ihtiyacım vardı. En azından dünkü telefon konuşmasının açıklamasını almalıydım ondan. Ders çıkışında Lina’ya birlikte yürüme teklifinde bulundum ve kabul etti. Önce dünkü telefon konuşmasını sordum. Lina biraz mahcup gibiydi. Aslında beni suçlamak gibi bir niyetinin olmadığını fakat telefon görüşmesi yapmasını Theresa’nın istediğini söyledi. Hatta telefon görüşmesi esnasında yanında olduğunu söyledi. En azından şunu netleştirmiştik Theresa, Rudolf ve Konrad birlikte hareket ediyorlardı fakat Lina’da benimle birlikte hareket edecek cesaret var mıydı? Bilmiyordum. Lina olmasa bile ben kendimde hepsiyle, herkesle mücadele edecek gücü hissediyordum. Bir süre sessiz kaldıktan sonra düşüncelerimi Lina’ya aktardım. Lina önce tedirgin oldu fakat cesaret bulaşıcı bir şeydi. Benim konuşmalarımdan, üslubumdan o da etkilenmişti ve yanımda olduğunu söyledi. Sibylle’yi hatırladım o anda. Keşke Lina’nın yerinde o olsaydı, diye aklımdan geçti. Zaten kaç gündür onun da sesini duymamıştım ve aramam, konuşmam gerekiyordu. Lina ile vedalaştık fakat onu tek bırakmak da istemiyordum. Her an irtibatta olmak istediğimi söyledim. Olumlu ya da olumsuz her durumda beni aramasını ya da bana mesaj yazmasını söyledim. Daha sonra ona Sibylle’den bahsetmeye başladım. İki gündür yaşadıklarımızdan sonra farklı şeylerden konuşmak iyi gelmişti. Konuştukça açılıyordum ve Lina’nın da yüzünde bir aydınlanma oluyordu. Bir an durdu ve şöyle dedi:
-Sibylle’nin yokluğunu sana hissettirmeyeceğime inanabilirsin. 
Bu cümle beni bir anda duygusal bir havaya itti. Ansızın Lina’ya sarılma ihtiyacı hissettim. 
Sarıldıktan sonra Lina şöyle dedi:
-Sen de bana Maja’nın yokluğunu hissettirmeyeceksin değil mi?
-Maja kim, diye sordum ve yeni bir sohbet başladı. Bu sohbetlerin, yakınlığın bitmeyeceğini anladığım an Lina’ya yemeğe birlikte gitmeyi teklif ettim. Yol boyu ve yemekte Maja’dan konuştuk. Maja, Lina’nın hem akrabası hem de arkadaşıydı ama başka bir şehre göçeli yıllar olmuştu ve hâlen onun yokluğunu hissediyordu. 
Vakit akşam olduğunda ikimiz de huzurluyduk, güçlü ve ümitliydik. Sorunların üstesinden geleceğimize ve güzel bir öğrencilik dönemi yaşayacağımıza dair olumlu hisler vardı içimizde. Vakit hayli geç olmuştu, Lina ile ayrıldık. Artık uyku zamanıydı benim için. Günler sonra ilk kez yorucu fakat huzurlu bir günü geride bırakmıştım. 

Odama döndüğümde kendimi güçlü hissediyordum. Olayları yeniden zihnimden geçirmeye başladım. Düşünceler birbirini kovalıyordu kafamda.  Konrad ve Rudolf’un yaşadığımız sorunlarla bir ilgisi olduğunu başından beri seziyordum. Eğer bir ilgisi bile yoksa bunlar sıradan öğrenciler değildi. Herkesin hikayesini bilmek ihtiyacı hissetmiştim. Benim bir hikayem vardı bu bölüme gelirken fakat Theresa, Konrad ve Rudolf’un hikayelerini merak ediyordum. Sınıf arkadaşlarımı tanımak zorundaydım. Aslında böyle bir zorunluluk yoktu fakat kendimi savunmasız hissetmemek için bunu yapmalıydım. Hatta bunu derslerden birinde dile getirmeliydim. Eskiden öğretmenler geleceğe dair planlarımızı sorar, ailemizin işini öğrenir ve bir tanışma dersi olurdu. Biz tanışmadan doğrudan doğruya derse başlamıştık, hem de ne ders… 
Nasıl uyuduğumu ve uyandığımı hatırlamadan yeni gün başlamıştı bile. Üstelik Theresa’nın telefonuyla başlamıştı. Dünkü iyimserliğimden eser kalmamıştı. Theresa bir yandan ağlıyor bir yandan da hocamızın öldüğünü haber veriyordu. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Oysa daha yakın zaman önce yoğun bakımdan çıkmıştı. Her şey iyi olacak diye düşünüyordum. Theresa hocanın ölümünün şaibeli olduğunu da söyledi. Otopsi nedeniyle cenaze işlemlerinin bir süre gecikeceğini de ekledi. Şaibe meselesini tam olarak anlamamıştım. Hastane odasının hayli dağınık olduğunu ve boğuşma izlerine rastlandığını söylüyordu Theresa. Nedense gözümün önüne Konrad ve Rudolf geldi. Belki de ön yargılı biri olmuştum. Durup dururken masum insanları suçlamak gibi bir huyum önceden yoktu. Kendimle konuşmaya devam ettim. Masum insanlar mı? Ben yargıç değildim fakat yargılar peşi peşine sıralanıyordu zihnimde. Hocayla Konrad ve Rudolf’un boğuşmaları zihnimden geçiyordu. Ruh sağlığım bozulmuştu belki de. Hazırlanıp dışarı çıkmalıydım ama önce Lina’yı aramam gerekiyordu. Bu esnada Lina benden önce davrandı ve bugün görüşemeyeceğimizi söyledi. Oysa ona her zamankinden daha çok ihtiyacım vardı. Daha dün sürekli irtibatta olma sözü vermiştik birbirimize. Nedenini sorduğumda ise yüzeysel cevaplar verdi. Kendini iyi hissetmediğini söylüyordu. Hocanın ölümünden haberi olup olmadığını sordum. Bu haber karşısında çok şaşırdı ve daha da kötü olduğunu söyledi. Aslında kötüyse benimle görüşmeliydi fakat ısrarla görüşmek istemediğini söylüyordu. Daha fazla ısrar etmedim. 
Fakülteye doğru yola çıktım. Açtım ama umurumda bile değildi bu durum. Ne yapacağımı bilemeden ilerliyordum. Fakülteye ulaştığımda herkes sessizdi, her yer sessizdi. Tıp fakültesinin bulunduğu yerde uzaktan hareketlilik görünüyordu fakat bizim fakülteye büyük bir sessizlik çökmüştü. Derslerin yapılmayacağı belliydi. Sınıfa doğru ilerlediğimde sınıfın kapısında derslerin iptal edildiği yazısını gördüm fakat içerden sesler geliyordu. İçeri girip girmemekte tereddüt yaşıyordum. İstemeden konuşmaları dinlemek zorunda kaldım. Sesler Konrad ve Rudolf’a benziyordu. Arada bir çıkan tiz ses de Theresa’ya ait olmalıydı. Zaman zaman sesler bağırtıya dönüşüyordu. Konuşmalardan anladığım kadarıyla konu hocanın ölümüydü. Theresa sinirliydi. Konrad ve Rudolf onu yatıştırmaya çalışıyordu ve biri şöyle diyordu: 
-Daha yolun başındayız ve senin şu tavrına bak. Biz buraya ne için geldik onu hatırla. 
Zihnimdeki taşlar yerine oturuyordu fakat kapıya daha fazla yaklaşmak da istemiyordum. Theresa bölümü bırakacağını ve başka bir şehre gideceğini söylüyor, Konrad ise bunun daha çok dikkat çekeceğini düşünüyordu. Hayatımda ilk kez kapı dinliyordum ve kendime bunu yakıştıramıyordum. Evet, çok değişmiştim kısa zamanda. Meseleyi anlamak için kapıdan ayrılmamam gerekiyordu. Nasıl olsa etrafta da kimseler yoktu.