gamze sena kuyucu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gamze sena kuyucu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2026 Çarşamba

SAKLI ELMASLAR

Gamze Sena Kuyucu 

“Ne kadar da güzeldi hayat. Ne kadar da yaşamaya değerdi. Şelaleden akan suyun sesi huzur veriyor, etraf yemyeşil olunca doğanın güzelliği katbekat artıyor. Evet, burası bir orman. Hem de hayvanlarla dolu bir orman. Henüz insan denilen avcıların ayak basmadığı, görmediği bir yer.
Acaba insan denilen avcılar neden bu kadar korkutucu? Ellerindeki aletler gerçekten de çok can mı yakıyor, diye düşündü geyik. Son zamanlarda bu soruları düşünüyordu. Aslında cevaplarını biliyordu ama…
Geyik, bu ormana gelmeden önce kendi ormanında arkadaşlarının hepsini kaybetmişti. Sadece bir süreliğine onların yanından ayrılmıştı oysa. 10 bilemedin 20 dakika. Döndüğünde ise o korkunç manzara ile karşılaşmıştı. Birkaç tane insan arkadaşlarını sürükleyerek götürmüşlerdi. Son kez arkadaşlarının yüzüne bakmıştı geyik. Hepsinin gözleri kapanmıştı, yaşam belirtisi yoktu hiçbirinin yüzünde, bedeninde. Durdurmak istemişti insanları. “Onlara dokunmayın, size hiçbir şey yapmadılar.” demek istemişti ama korkmuştu. Yaşamak isteği ağır gelmişti çünkü eğer insanların karşısına çıksaydı onu da öldürürlerdi hem de hiç acımadan.
Bunları düşünmemeliydi geyik. Çünkü bugün çok mutluydu. Yeni yavrusu olmuştu. Ona hayatı tanıtacak, her bildiğini yavrusuna öğretecekti. Uyuyordu yavrusu. Henüz saatler önce doğmuştu. O kadar tatlıydı ki.
Aylardan ilkbahardı. Kış yeni bitmişti. Havalar yeni yeni ısınmaya başlıyordu. Derken bir ses duydu geyik. Bu sesi biliyordu. Bilmek istemiyordu ama önceden yaşadığı ormanda öğretmişlerdi ona bu sesi. Gerildi, hatta korktu. Ses çok yakından gelmemişti. Ama yavrusuyla güvende olacaklarını hissedecek kadar da uzaktan gelmemişti.
Biraz sonra sesin sahibi insanlar gelmişti nihayet. Burayı da bulmuşlardı. Hemen yavrusunu saklamalıydı. Etrafına bakındı. Bir dere kenarındaydı yavrusuyla. Ağaçlar göklere kadar uzanıyordu. Tam ne yapacağını bilmezken bir şey gördü, bu bir mağara olmalıydı. Hemen yavrusunu oraya götürmeliydi.
Yavrusunu mağaranın en iç kısmına götürdü geyik. Son kez yavrusuna baktı. Son kezdi çünkü yavrusuna bir şey olmasını istemediği için insanlar gelirse ilgiyi kendi üzerine çekecekti. Çıktı mağaradan. Sesler giderek yakınlaşmıştı. Bu ses avcıların elindeki aletlerin sesi olmalıydı.
Geyik korkuyla etrafına bakındı. Kimse görünmüyordu. Ta ki o insanı görene kadar. Elinde kocaman bir tüfek vardı. Kaçmaya başladı. Biliyordu, işe yaramayacaktı ama anneydi o. Bir umut koştu. Ardından kulakları sağır eden sesler yükseliyordu. Tam çınar ağacının yanından geçerken…”
-Ya şu belgeselleri izleyince ne anlıyorsun ki? Gene dalmışsın. Hayal dünyanı çok merak ediyorum doğrusu, dedi kuzenim. Aynı zamanda da televizyonu kapattığı kumandayı kanepenin üzerine fırlattı.
-En azından senin gibi saçma diziler izleyip fantastik hayaller kurmuyorum kuzenim. Ve emin ol belgeseller senin yararın için, dedim bende. Az önce belgesel izliyordum ve belgeseldeki bir geyik hakkında hayal kurmuştum. Aslında biraz acıklı bir hayaldi ama olsun.
Alay eden bir ifadeyle bana bakmaya başladı kuzenim. Bakışlarını fark ettiğimde ben de ona dik dik bakmaya başladım. Bakışmamızı ise bize annelik yapan ablamın sesi böldü. Bize annelik yapan diyorum çünkü annem hayatla vedalaşalı yıllar olmuştu. Henüz ben o zamanlar küçük olduğum için annemi hatırlamıyordum. Ama ablam o zamanlar büyüktü. Her şeyi aramızda en net hatırlayan oydu.
-Yemek hazır haydi gelin mutfağa, dedi bağırarak.  
7 kişi yaşıyorduk biz bu evde. Evin giriş kapısının solunda kuzenlerimin odası var. Koridoru geçtikten sonra karşınıza birleşik olan salon ve mutfak çıkıyor. Bizim odamıza ve oturma odasına gitmek içinse salondan geçmek gerekiyor. 
-Tamam, geliyoruz, diye bağırdım ablama karşılık olarak. 
Oturduğum koltuktan kalktım ve sakin adımlarla kapıya yöneldim. Normalde salondaki koltuklar daha rahat ama orada televizyon yok. O yüzden bende hep oturma odasına gelirim. Ardımdan kuzenim de gelmeye başladı. Salona girdiğimde ev hoş bir şekilde yemek kokuyordu. Ablam yemek yapmayı çok sever ve kendisi fark etmese bile çok güzel yemekler yapar.
-Gene döktürmüşsün Ezgi Sultan, dedi Cihangir ağabeyim. 
Ablam, Cihangir ağabeyime teşekkür ederken ev halkı yemek masasında yerlerine oturmaya başladı. Bende her zamanki yerime oturdum.
Ah size ev halkını tanıtmayı unuttum. Hemen tanıtayım.
Ablam; 25 yaşında ve işinde başarılı bir öğretmen. Evle ve hepimizle ilgilenir tıpkı bir anne gibi. 
Alptekin ağabeyim; kuzenlerimden biri. Kendisi polistir. Aslında çok zeki ve yazılım mühendisliğini kazanmıştı ama polis olmak istedi. Biraz içine kapanıktır ama ihtiyacımız olduğunda yanımıza koşanlardan biri de odur. Öz ağabeyim gibi severim ben.
Cihangir ağabeyim; 18 yaşındaki kuzenim. Liseyi yeni bitirdi ve okulların tatil olduğu gün kendisine yeni bir iş buldu. Biraz tembel olsa da enerjik ve kafa dengi bir tiptir. Gitar çalmaya bayılır.
Sedef Duru; benden bir yaş büyük kuzenim. Hazırcevap, anlayışlı ve iyi bir sırdaştır. Kendisi liseye başlayacak ve fantastik bir yapısı var. Fantastik kitap okumayı, fantastik dizi ve film izlemeyi, fantastik hayaller kurmayı ve fantastik oyunlar oynamayı çok sever. Sapsarı saçları ve masmavi gözleri ayrı bir güzellik katıyor yüzüne. 
Evren ve Eflin; bu iki kuzenim kardeşler ve Eflin, Evren’den iki yaş küçük. Evren ise benimle yaşıt. Evren sıkıcı hatta baya sıkıcı bir insandır. Okulun en çalışkan öğrencisi ama hiç de eğlenceli vakit geçirebilecek biri değil. Eflin ise çok tatlı ve enerjik. Derslerinde iyi ve yeni girdiği ortama hemen alışan, herkese kendini sevdiren bir yapısı var. Çok güzel resim çizer ve tahmin edildiği üzere okulun resim kulübünde. Evren ve Eflin yapısal olarak birbirlerine ne kadar zıtlarsa dış görünüş olarak birbirlerine çok benziyorlar. İkisinin de ela renkli gözleri ve gözlerinin renginde saçları var. 
Ve son olarak ben, Ayperi; 14 yaşındayım. Hayvanları ve müzik dinlemeyi çok severim. Derslerim ortanın üzerindedir. Ayrıca hayal kurmaya bayılırım ve yaratıcıyımdır. Simsiyah gözlerim ve aynı renkte saçlarım var. 
Biz hepimiz aynı evde yaşıyoruz ve kardeş gibiyiz. “Aslında neden aynı evde yaşıyoruz? Neden annemiz ve babamız yok?” diye çok sorguladım ve ablama sordum ama hiçbir soruma mantıklı bir cevap alamadım. Tek hatırladığım önceden babaannemin evinde kaldığımız. Sonra ise buraya taşındık ve ablam hepimize bakmaya başladı. Aslında aynı evde neden yaşadığımızı tek merak eden ben değilim. Eflin, Evren ve Duru’da merak ediyor ama ablamgil bize hiçbir şey söylemiyorlar. Zamanı gelince söyleyeceklermiş.
-Biliyor musunuz karşıya yeni komşu taşınmış, dedi Cihangir ağabeyim yerine otururken Evren:
-Eee, bize ne, dedi her zamanki sıkıcı haliyle. 
-Komşu biraz garip diyorlar. O yüzden dedim. Size de iyilik yaramıyor.
-İyilik derken nasıl bir…
-İlk iş günün nasıldı Cihangir, diye sordu ablam Evren’in sözünü keserek. Eğer ablam araya girmeseydi Evren sıkıcı bir şekilde konuştukça konuşurdu. Hepimiz bunu bildiğimiz için ablama teşekkür dolu bakışlarla bakıyorduk. 
-Gayet iyiydi Ezgi Sultan, dedi Cihangir ağabeyim. Bir müzede temizlikçi olarak çalışıyordu. Aslında ilk başta girmek istememişti ama sonra iş iştir diyerek hemen işe girmişti. 
-Temizlikçi bir insanın ilk defa işinden memnun olduğunu görüyorum. Böyle diyor ama en fazla 1 hafta dayanır. 
-Demedi demeyin, dedi Duru tebessüm ederek. Hazırcevap olduğu kadar açık sözlüydü de. Laflarının çoğu ise iğneleyiciydi.
-İnsan işini sevdiği sürece bırakmak istemez. İster doktor olsun ister çöpçü. Ayrıca ben işimi gayet seviyorum. Sevdiğim iş dururken neden başka işlerde çalışayım ki? Değil mi Sedefcik?
-Cihangir ağabey, daha kaç kere diyeceğim sana bana Sedef deme diye. Ben Duru’yu kullanıyorum. Ayrıca şu çok sevdiğin işine girerken ilk başta kabul etmemiştin hatırlatırım, dedi Duru. 
Sedef ismini kullanmaktan sebepsizce nefret ediyordu. Hepimiz bunu bildiğimiz için sesimizi çıkarmıyorduk Cihangir ağabeyim hariç. Cihangir ağabeyim Duru’ya takılmaktan zevk alıyordu.
-Ne güzel işte birinde sıkıldın mı öbürüne geç. Senin kafa yapını hiç anlamıyorum. Ayrıca bende herkes gibi ilk başta önyargılı davranmış olabilirim ama bu işimi sevdiğimi değiştirmez, dedi Cihangir ağabeyim. Konuşurken kahve gözleri ciddi bir havaya bürünmüştü. Çoğu şeyi alaya alıp gözlerinde muzır bir ifade olduğu için gözlerindeki değişimi hemen fark etmiştim.
Duru tam bir şey diyecekti ki Evren:
-Ya ama yemek yiyoruz ya hani. Sussanız mı artık, dedi her zamanki sıkıcı tavrıyla.
-Asıl sen sus abicim. Keyfimizi kaçırma.
Evren’in dik bakışları hemen karşısında oturan Eflin’i buldu. Ardından hemen bakışını yumuşattı. Bize ne kadar ters davransa da Eflin’e kıyamazdı. Tam ağabeydi yani.
-Ya bir yerlere mi gitsek? Evde durmak çok sıkıcı oluyor, dedim istekli bir ses tonuyla. 
Herkesin bakışı bana döndü ve ciddi bir ifadeyle bana bakmaya başladılar.
-Ne oldu? Kötü bir şey mi dedim, diye sordum şaşkınlıkla.
-Peki bu bir yerler dediğin yer nereler acaba benim canım kuzenim, dedi Duru. Bir yerler derken tırnak işareti yapmayı unutmamıştı. Aslında herkes bu soruya vereceğim cevabı biliyordu. Şimdi neden öyle baktıklarını anlamıştım. 
-Hayvanat bahçesi olabilir aslında, dediğimde herkes ciddi bir şekilde bana bakmaya devam ediyordu. Cihangir ağabeyim eğlenen bir ifadeyle:
-Benim çalıştığım müze tam hayvanlarla ve geçmiş çağlarla ilgili Pericik. Tam senlik yani, dedi.
Bunu duyunca yüzümde tatlı bir tebessüm belirmişti. Müze gezmeyi de çok severdim. Özellikle de hayvanlarla ilgiliyse.
-Ya şu kıza Pericik deyip durma. Onun bir adı var, Ayperi. Anladın mı Cihangir abi, dedi Duru.
Tıpkı kendisi gibi başkalarına da böyle denilmesinden hoşlanmıyordu sanırım. 
-Sana ne Sedefcik, bana döndü ve kahve gözleri gözlerime bakmaya başladı Cihangir ağabeyim.  
Ardından bana ithafen devam etti. 
-Rahatsız oluyor musun sana Pericik dememden, diye sordu. 
Cihangir ağabeyim ne kadar umursamaz gibi görünse de böyle şeylere çok dikkat ederdi. Duru’ya “Sedefcik” der orası ayrı ama…
-Yok abicim sen istediğini diyebilirsin. Kötü bir şey değil sonuçta, dedim. 
Cihangir ağabeyim tebessüm etmeye başladı ve Duru’ya imalı bakışlar attı. Duru ise “Siz iflah olmazsınız” der gibi bakıyordu.
-Ya senin çalıştığın müzeye gelelim mi Cihangir abi? Benim de ilgimi çekti, dedi Eflin. 
O da müze gezmeyi seviyordu anlaşılan. Cihangir ağabeyim:
-Valla orası beni aşar Minik. Ezgi Sultan’a sormak lazım, dedi.
Eflin’in, Cihangir ağabeyimin ve benim bakışlarım ablama döndü. Ablam yemeğine hiç dokunmamıştı ve çatalı elinde tutmuş ileri geri hareket ettiriyordu. Kendisinin adı geçince hemen irkildi ve çatalı masaya koyup:
-Efendim, bana mı dediniz, duymadım da dedi.
-Abla sen iyi misin? Sabah da böyleydin. Önemli bir durum yok değil mi, diye sordum. Ablam bugün normalden çok farklıydı ve üzgündü. 
-Yok ablacım dalmışım o kadar, dedi bizi ikna etmek istercesine. 
Hepimiz biliyorduk, ablamda bir şeyler vardı ama daha fazla üzerine gitmedik. Eflin hemen konuyu değiştirdi:
-Ezgi abla benim yarın kulübe gitmem lazım. Benim akrilik boyalarımdan birkaç renk bitmiş de yenisini alabilir miyim, diye sordu. 
Yazın da resim kulübü vardı Eflin’in. Bu evde ablamdan izinsiz hareket edilmezdi Alptekin ağabeyim dışında. O da ablama yapacağı şeyler hakkında danışırdı zaten. Masaya oturduğumuzdan beri hiç konuşmayan Alptekin ağabeyim konuşmaya başladı:
-Ben sana para veririm Eflincim olur mu, dedikten sonra ablama baktı Alptekin ağabeyim. Neden öyle bakıyordu anlamamıştım.
-Teşekkür ederim abicim, dedi Eflin mutlulukla.
Herkes yemeğini yemeye devam etti. Yemek bittikten sonra hepimiz kendi köşemize çekildik. Ablam balkona çıkmış, düşünceli bir şekilde çayını içiyordu. Cihangir ağabeyim ise Alptekin ağabeyimi zar zor ikna ederek oyun konsolunun başına oturtturmuştu. Duru ise yine fantastik dizilerinden birini izliyordu. Evren, bu ay gelen dergisini okuyordu. Ablamla bir dergiye abone olmuşlardı ve her ay eve dergi geliyordu. Dergide hayvanlar ile ilgili kısımlar yer aldığı için arada sırada bende Evren’den izin alıp dergileri okuyordum. Eflin resim çiziyordu. Büyük ihtimalle yarın gideceği kulüp için. Ben ise yatağıma oturmuş, pencereden dışarı bakarak müzik dinliyordum. Evimiz işlek bir cadde üzerinde olduğu için bir sürü insan geçiyor. İnsanları izlemek hoşuma gidiyor. Özellikle de bunu müzik dinleyerek yapıyorsam.
***
-Haydi bir şeyler yapalım, dedi Eflin enerjik bir tavırla. Günler geçmişti ve biz evde boş boş oturmaya devam ediyorduk. Ablam yemek masasında açılan müze konusuna açıklık getirmemişti. Ta ki düne kadar. Dün bizim yanımıza gelmemişti ve müzeye gidebileceğimizi söylemişti. Ama 4 gün sonra gidecektik. Neden 4 gün sonra gidecektik? Sebebini bilmiyorum.
-Cidden ya benim de canım çok sıkıldı, dedi Duru hayıflanarak. 
-Bakın bir oyun oynayalım bu oyunu kaybeden yemekleri yapsın, dedi Cihangir ağabeyim koltuktan heyecanlı bir şekilde kalkarak. 
Bugün işi yokmuş o yüzden evdeydi. Tek düşündüğü ise yemekti. Ablam yaz tatili başladığı için ek bir işe girmişti ve akşam geç geliyordu. Aynı zamanda da çok yorgun oluyordu. Ablamın bu haline üzülüyorum ama elimden hiçbir şey gelmiyor. Cihangir ağabeyim de üzülüyordu ama güzel yemek yiyemiyorum, diyerek işi alaya vuruyordu. 
-Hemen yemek derdine düşüyorsun değil mi Cihangir abi? Şaşırdık mı, hayır, dedi Duru.
-Herhalde yemek derdine düşeceğim Sedefcik. Geçen gün bende işteydim. Zaten o gün en yorucu günlerden biriydi. Eve geldim yemek yok. Ezgi Sultan böyle hayal kırıklığına uğramasın. Zaten o da yorgun oluyor. O Çakma Sherlock da yemek yapmayı bilmiyor zaten, dedi Cihangir ağabeyim. 
-Çakma Sherlock derken, diye sordu Eflin. 
-Herkese saçma sapan şeylerle sesleniyor ya bu da Alptekin ağabeyime sesleniş şekli, dedi Duru Cihangir ağabeyime bakarak. 
-Senin saçma sapan sesleniş şekilleri dediğin şeyden sen dışında kimse rahatsız olmuyor Sedefcik.
-Seni umursamıyorlar ya ondandır, diye karşılık verdi Duru. 
Sanırım yeni bir laf dalaşı başlıyordu. Uzun bir konuşmanın ardından ne yapacağımıza karar verdik. Vampir-Köylü oynayacaktık. Vampirler kazanırsa köylüler hem yemeği yapacak hem de 3 gün boyunca vampirlerin her dediğini yapacaktı. Tıpkı köle gibi. Eğer köylüler kazanırsa da tam tersi. Bugün Alptekin ağabeyim de işe gitmemişti. Evreni ve Alptekin ağabeyimi de zar zor ikna ettikten sonra oyun için gerekli malzemeleri hazırladık ve oyuna başladık. 2 vampir, 3 köylü ve 1 doktor olacak şekilde kartları yazdık. Herkes sırayla kartları seçti ve daire olacak şekilde hepimiz halının üzerine oturduk.
-Ooo şansıma gel, dedi Cihangir ağabeyim sevinçle. 
Bu halini yazmayı unutmadım. Çünkü bu oyunda mimikler de önemliydi.
-Bir susar mısın Cihangir abi? Böyle konuşarak oynayamayız. Yani oynarız da sen her şeyi belli edersin, dedi Duru ciddiyetle. 
Cihangir ağabeyim Duru’ya gözlerini kısarak baktı ve önüne döndü. Ben kartıma baktığımda “vampir” yazısını gördüm. Mutlu oldum ama belli etmemeye çalışarak kartı geri katladım. Kafamı kaldırdığımda herkes birbirini öldürecekmiş gibi bakıyordu. Cihangir ağabeyim bile…
-Eee, ne olacak şimdi? 
Bunu soran Evren’di. Açıklama yapmamıza rağmen hala anlamamıştı sanırım oyunu. Hemen kısa bir şekilde açıklama yaptım. İlk olarak herkes gözlerini kapattı. Sonra vampirler gözlerini açtı. Ben de vampir olduğum için gözlerimi açtım. Öbür ise vampir Evren’di. Hemen birini öldürmemiz lazımdı. Mantıklı düşünecek olursak ilk Duru ölmeliydi. Çünkü bu oyunda iyiydi ve hemen her şeyi fark edecek bir kapasitesi vardı. Başımla Duru’yu işaret ettiğimde Evren başını aşağı yukarı sallayarak beni onayladı. Bende ayağa kalkıp sakince Duru’nun yanına gittim ve ona dokundum. Eğer bu oyunda dokunulan kişi iseniz ya vampirler tarafından öldürüldünüz ya da doktor tarafından kurtarıldınız.
Yerime geçtim ve gözlerimi tekrar kapattım. Sıra doktordaydı ve kimi seçeceğini merak ediyordum. Doktor işini bitirdikten sonra gözlerimizi açtık ve merakla Duru’ya bakmaya başladım. Çünkü ölmemişti. Yani ölmemiş derken öldüğünü belli etmesi için yere uzanması falan lazımdı.
-Nasıl ya kimse ölmedi mi, diye sordu Eflin şaşkınlıkla ve hepimizin düşüncesini dile getirdi. 
-Yani beni öldürmeye çalıştılar ama doktor beni korudu, diye duruma açıklık getirdi Duru. Ardından devam etti. Haydi oylama aşamasına geçelim. Bence vampirlerden biri Cihangir ağabeyim.
-Aaa, çok ayıp, dedi Cihangir ağabeyim. Kınayıcı bir ses tonuyla konuşuyordu. Kınayıcı bir ifadeyle Duru’ya baktıktan sonra devam etti. Bu düşünceye nasıl ulaşıyorsun Sedefcik?
-1, bana bir daha Sedefcik deme. 2, çünkü vampir olduğunu belli ediyorsun. İlk kartları okuduğumuzda mutlulukla karşıladın. Ayrıca gözlerimizi açtığımızda ilk bana baktın. Ölüp ölmediğimi merak etti çünkü dedi Duru bilmiş bir edayla.
-Bence de gayet mantıklı, dedi Eflin. Evren:
-Duru’ya katılıyorum, dedi. 
Cihangir ağabeyim hemen savunmaya geçti:
-İyi de ben her zaman mutluyum ve çoğunlukla gülerim. Hem gözümü açtığımda ilk sana baktım çünkü zaten karşımda oturuyorsun, dedi. Konuşurken çok rahattı.
Ama savunması bize kâr etmedi ve 4 oy ile elendi. Cihangir ağabeyim kâğıdı açıp sert bir şekilde halının üzerine bıraktı ve:
-Sizi kurtarmayı bekleyen bir doktoru kaybettiniz. Şimdi yiyin birbirinizi, dedi ve oturduğu yerden kalkarak koltuğa oturdu.
Oyun böyle devam etti. Benim vampir olduğum ortaya çıkınca elenmiştim ama Evren bu oyunda çok iyiydi. Hatta Duru’dan bile daha iyi. 
Oyun bitince kazanan belli oldu: Evren ile ben. Duru hayıflanarak:
-Nasıl ya? Ben 3 gün boyunca bu ikiliye mi hizmet edeceğim, dedi.Sonra aklına ne geldiyse tebessüm etti ve konuşmaya devam etti. İyi yönünden bakalım neyse ki cihangir ağabeyim kazanmadı.
-Kızım senin benimle uğraşmadığın bir gün var mı, diye sordu Cihangir ağabeyim. Duru ona cevap verirken ben odama geçtim ve kitabımı aldım. Tekrar salona döndüğümde Eflin, Duru, Cihangir ağabeyim ve Alptekin ağabeyim mutfağa geçip yemek yapmaya başlamışlardı. Oyun oynarken baya bir zaman geçmişti sonuçta.
Koltuğa uzanmış kitap okurken mutfakta yemek yapan Cihangir ağabeyimin ve Duru’nun tartışmasını dinlemeye başladım.
-Ya Cihangir abi domates salçası pizzaya doğrudan konur mu? Ver şunu Allah aşkına.
-Niye konmazmış Sedefcik?
-Çünkü hepsini karıştırarak koyacaksın.
-Niye karıştırarak koncakmış?
-Çünkü öyle.
-İyi de niye?
-Ya bilmiyorum. Ezgi ablam bana böyle öğretti, dedi Duru. Bunu biraz duraksayarak söylemişti. Sanırım “Neden karıştırılarak konuyor?” diye düşünüyordu.
-Peki karıştırılarak konur diye bir kural var mı, diye sordu Cihangir ağabeyim. 
-Hayır.
-Bir yerde yazılı olarak geçiyor mu?
-Hayır.
-Daha önce domates salçası doğrudan konmuş bir pizza yedin mi?
-Hayır. Duru, Cihangir ağabeyimin sorduğu tüm soruları ciddiyetle cevaplıyordu.
-O zaman parmaklarını yiyeceksin Sedefcik, dedi Cihangir ağabeyim.
-Ya bunların hepsinin cevabına “hayır” dedim diye bizim pizzaya doğrudan domates salçası katacağımız anlamına gelmiyor, dedi Duru.
-Lütfen biraz susun. Sabahtan beri kafamı ütülediniz. İşe gitsem bu kadar yorulmazdım, dedi Alptekin ağabeyim. 
Bu uyarıdan sonra Cihangir ağabeyim de Duru da sustu. Sessiz bir şekilde yemekleri yapmaya devam ettiler. 
Yemekler hazır olduğunda yemek masasına gittim. Anlaşılan pizzaya domates salçasını öylece koymuşlardı. Gülmeden edemedim. Hepimiz yerlerimize oturduğumuzda ablamın yeri boştu ama oraya da tabak ve çatal koymuştu Eflin.
Ablam eve geldiğinde yorgun ve tok oluyordu. Yani bize “Ben tokum, dışarıda yedim.” diyordu ama. İşe gittiği ilk gün bizi tembihlemesine rağmen biz saatlerce ablamın gelmesini beklemiştik. Ablam bu manzarayla karşılaştığında ise bize baya bir kızmıştı. Bir daha böyle yapmamamız gerektiğini belirtmişti. 
Tam o anda kapı açıldı ve içeriye ablam girdi. Hepimiz şaşırmıştık. Çünkü ablamın iş çıkışına daha iki saat vardı. Ablam eve girdiğinde:
-Selam, dedi heyecanla. Bizim bakışlarımızı gördüğünde ise konuya açıklık getirmek amacıyla konuşmaya devam etti:
-Ya bugün biraz erken çıktım. Neyse ki yemeğe yetişebildim.
-Hoş geldin Ezgi ablacığım, dedi Eflin. 
Ablam masaya oturdu ve sohbet etmeye başladık. Bugün oynadığımız oyundan ve yemekleri kimin yaptığından bahsettik ablama. Pizzayı Cihangir ağabeyimin isteği ile herkes aynı anda yedi. Kötü bir tadı olacağını düşündüm ama hiç de öyle değildi. Gayet güzel olmuştu. Duru’ya baktığımda onun da şaşkınlıkla pizzayı yediğini gördüm. 
-Nasıl olmuş, diye sordu Cihangir ağabeyim yüzünde bir sırıtışla.
-Fena değil, dedi Duru. Ama ses tonundan beğendiği anlaşılıyordu.
Yemek bittiğinde her zamanki gibi yine herkes kendi köşesine çekilmişti. Birbirimizle uğraşırdık ama birbirimizin alanlarına saygı duyardık. Bu bizim için değişmeyen bir kuraldı. 
***
-Ya bu müze çok güzel. Keşke daha önce gelseydik, dedi Eflin. 
Şu anda müzenin 2. Katındaki hayvanların fosillerinin olduğu kısımdaydık. Eflin de benim gibi müzeyi çok beğenmişti. Yanımda Duru, Evren, Eflin ve ablam vardı. Evren pek zevk almasa da bizi kırmayıp gelmişti müzeye. Duru ise ilk baş önyargılı bir şekilde gelmek istememiş ama biz ikna edince gelmeyi kabul etmişti. Şimdi ise fosillere hayranlıkla bakıyordu. 
-Haydi çocuklar müzenin de kapanmasına az kalmış zaten siz Cihangir abinizle eve gireceksiniz tamam mı, dedi ablam. 
Bunu söylerken hep etrafına bakınıyordu. Neden etrafa baktığını anlamamıştım ama ablama karşı gelmedik ve hepimiz müzeden çıktık. Cihangir ağabeyim kapının önünde bizi bekliyordu. Yanına gittiğimizde:
-Haydi eve gidelim çocuklar, dedi aceleyle. Biraz yürüdükten sonra Duru adımlamayı bıraktı ve Cihangir ağabeyime döndü:
-Artık bize ne olduğunu anlatacak mısınız?
GÜNLER ÖNCE
-Ezgi Sultan benim seninle önemli bir konu hakkında konuşmam lazım. Aslında ikinizle konuşmam lazım. Çakma Sherlock seni de burada bulduğum iyi oldu, dedi Cihangir. Balkonda oturan Ezgi ve Alptekin’in yanına gelmişti. Alptekin “Çakma Sherlock” ifadesini duyunca yüzünü buruşturdu ve:
-Başka bir şey bulamadın mı Cihangir?
-Ya bence bu lakap gayet iyi. Hem hırsızlık olaylarını falan çözüyorsun bir dedektif gibi hem de çok zekisin. Tam Çakma Sherlock işte, dedi Cihangir eğlenen bir ifadeyle.
-Neyse önemli bir konu mu var Cihangir? Sen böyle şeyler demezdin, dedi Ezgi ciddi bir ifadeyle.
-Evet önemli bir konu var. Şu karşıya yeni taşınan komşu var ya benim çalıştığım müzeye her gün geliyor. Yani ben çalıştığım her gün o adamı görüyorum. Adam belli yerlerde durup dakikalarca birkaç esere bakıyor. Bir başkasının telefon konuşmasını dinlemek kötü bir hareket biliyorum ama o adamın telefonla konuşmasını dinledim. Eserlerden söz ediyordu. Sizin müzeye geleceğiniz gün için bu iş tamam olacak falan dedi. Ön yargı ile yaklaşmak istemem ama biraz şüphelendim açıkçası. Hırsızlık falan yapmasın bu adam, diye sözünü bitirdi Cihangir. Alptekin heyecanla ayağa kalktı ve Cihangir’in omzundan tutarak onu da ayağa kaldırdı. Ardından:
-Aferin koçum kedi olalı bir fare tuttun, dedi ve hızlıca balkondan içeri girdi. Bir süre sonra da dış kapının sesi duyuldu. 
-Ne oldu şimdi, diye sordu Cihangir şaşkınlıkla. Alptekin’i ilk defa böyle görüyordu. 
-Senin anlattığın adam aylardır Alptekin’in peşinde olduğu adam. O yüzden o kadar heyecanlı, dedi Ezgi tebessümle. Alptekin’i böyle heyecanlı görmek onu mutlu etmişti.
-Şimdi anlaşıldı bizim Çakma Sherlock’un tavırları, dedi Cihangir.
MÜZEYE GİTMEDEN BİR GÜN ÖNCE
Gözlerim duyduğum seslerle yavaşça açıldı. Koltukta uyuyakalmıştım. Etrafıma baktığımda Duru’yu gördüm. Gene fantastik dizilerinden birini izliyordu. Aslında telefonun ses ayarı rahatsız edici değildi ama ben uyanmıştım. Duru uyandığımı görünce telefonun sesini biraz kıstı. Çünkü ben çoğunlukla öyle seslerden rahatsız olurdum.
Yavaşça ayağa kalktım ve mutfağa gittim. Kapıdan içeri girerken ablamın konuştuğunu duydum. Ses mutfağın balkonundan geliyordu. Tam dinleyemedim ama şunu duydum:
-… Halletmemiz lazım. Hem de yarın. Ardından Alptekin ağabeyimin sesini duydum:
-Merak etmeyin her şey tamam. Kaç kere planladım ve kontrol ettim. O yarın elimize düşecek. Ama hala gelmek istediğinize emin misiniz? Size bir şey olmasın tehlikeli bir adamdan bahsediyoruz.
-Merak etme Çakma Sherlock bize bir şey olmaz. Hem bende böyle içinde kötü adam bulunan olayları çok severim. Cihangir ağabeyimin sesiydi. Ne oluyordu? Kötü adamlar da kimlerdi? 
Elim duyduklarım karşısında istemsizce ağzıma gitti. Aklıma kötü şeyler gelmeye başlamıştı. 
-Neyse ben şu planı tekrardan gözden geçireyim. 
Alptekin ağabeyim bunu dedikten sonra sandalye çekilme sesi duydum. Hemen mutfaktan çıktım. Salondan geçip hızlıca oturma odasına, Duru’nun yanına geldim. Belki onun bu şeylerden haberi vardır.
-Duru seninle önemli bir şey konuşmam lazım, dedim koltuğa otururken. Duru izlediği diziyi durdurdu ve beni kısa bir şekilde süzdü. Bir gariplik olduğunu fark etmişti. Uzandığı yerden kalktı ve yanıma oturdu. Meraklı ve endişeli bir ifadeyle bana bakıyordu. Sanki neymiş bu önemli konu der gibi kaşları havalanmıştı. Bende konuşmaya devam ettim:
-Ablamgil son günlerde seninle konuştu mu?
-Hayır, yani konuştular ama uzun bir sohbet olmadı. Ya da senin kastettiğin şekilde. 
-Ben; ablam, Cihangir ve Alptekin ağabeyimi balkonda konuşurlarken duydum. Kötü şeylerden bahsettiler. Bir şeyler olacak Duru. Yarın önemli bir olay olacak ve bunu bizden gizliyorlar. 
Duru düşünceli bir hale büründü ve konuşmaya başladı:
-Hadi Cihangir ve abimgil neyse ne de Ezgi ablam bizden bir şey saklamaz. Dediğin gibi çok önemli bir şey olmalı. Yarın yanlarından ayrılmayalım ve onları bir gözetleyelim. Şimdi gidip sorarak bize bir şey anlatmazlar ve siz küçüksünüz karışmayın tavrına girerler, dedi. 

ŞİMDİ
-Artık bize ne olduğunu anlatacak mısın derken, Neyden bahsediyorsun Sedefcik, diye sordu Cihangir ağabeyim. Saf ayağına yatıyordu ama Duru’nun neyi kastettiğini iyi biliyordu. Eflin ve Evren’e de dünkü olayı anlatmıştık. Uzun bir konuşmanın ardından ise ablamgilin hiç sözünden çıkmayıp son ana kadar onları gözetleyeceğimize karar verdik. Ama bir şey bulamayınca Duru artık dayanamayıp Cihangir ağabeyime sormuştu. 
-Cihangir abi ne olduğunu anlatır mısın lütfen. Biz ne yapmaya çalıştığınızı biliyoruz, dedi Eflin narin sesiyle ve gözlerini kırpıştırıp Cihangir ağabeyime baktı. Bu haliyle çok tatlı ve masum görünüyordu. 
-Bakın çocuklar bu işler tehlikeli. Şimdi sizi eve götüreceğim ve kapıyı kilitleyip evden çıkmayacaksınız tamam mı?
-Neden, diye sordum dayanamayarak.
-Çünkü bugün müzede hırsızlık olabilme ihtimali var ve bu adam daha önce bir sürü hırsızlık yapmış tehlikeli bir adam. Tabi tek başına değil, dedi Cihangir ağabeyim sıkıntıyla. 
-Biz de sizinle gelelim olur mu? Dedi Duru heyecanla. Cihangir ağabeyim hemen başını iki yana salladı:
-Olmaz sizin için çok tehlikeli, dedi. Hepimiz tatlı bir ifadeyle Cihangir ağabeyimin suratına bakıyorduk. 
Cihangir ağabeyim bu halimizi görünce güldü ve:
-Ne yapacağım ben sizinle başımın tatlı belaları, dedi. Ardından da ekledi. O zaman ben bizim Çakma Sherlock’u arayayım da durumu bildireyim.
Hepimiz çok mutlu olmuştuk ve sevinçle Cihangir ağabeyime teşekkür ettik. Eflin, Cihangir ağabeyime sarılmayı eksik etmemişti. Telefondan bir yerlere girdi ve kulağına götürdü. Uzun bir süre bekledik ama telefonu açan yoktu.
-Hay Allah, neden kimse açmıyor ki? Dedi Cihangir ağabeyim düşünceli bir sesle. Neyse biz şimdi müzeye gidelim ben sizi nereye götüreceğimi biliyorum. 
Bunu derken ise telefonunu cebine koyuyordu. Müzenin kafe girişinin olduğu taraflardaydık. Hava kararmıştı ve biraz soğumuştu. Cihangir ağabeyim bize dönerek:
-Çocuklar daha hırsız gelmedi siz burada durun ben bir gidip bakayım, dedi. Elinde ise siyah bir maske tutuyordu. Maskeyi takıp yanımızdan uzaklaştı. 
Aradan 5 dakika geçmeden Duru:
-Ya ben çok sıkıldım haydi gidelim. Cihangir ağabeyim bu zekayla bizi ilk dakikadan unutmuştur, dedi. 
-Hayır, durun, dedim ama üçü de yerlerinde çıkmıştı. Evren:
-Bende sıkılmıştım zaten, dedi. 
Cihangir ağabeyim hangi kapıdan gireceğimizi tarif etmişti ama beni bekleyin demişti. Duru hemen kafe kapısının önünde durdu ve kısık bir sesle:
-Haydi girelim, dedi. 
Kapıyı açmaya çalışırken bir anda sirenler çalmaya başladı ve müzenin arka kısmından bir sürü karaltı çıkmaya başladı.Daha ne olduğunu anlamadan kafamdan yediğim bir darbe ile sendeledim ve gözlerimin önü karardı. Ayaklarım beni ayakta tutmaya yetmiyordu. Yere düştüm ve gözlerim karardı. Yavaşça karanlığa teslim oldum.
***
-Ya siz nasıl böyle bir şey yaparsınız? Ya sizi yanlışlıkla vursalardı. Ne kadar tehlikeli olduğunu bilmiyor musunuz siz ha? Müzeye girmeye çalışmak ne demek? Sizden hiç böyle şeyler beklemezdim, hiç. Özellikle de senden Cihangir nasıl bize haber etmeden çocukları getirip onlara müzeye girmelerini söylersin? Haydi bunlar çocuk bazı şeyleri anlamıyorlar. Ya sen?
-Ya ama Ezgi Sultan nerden bileyim ben bunların bensiz içeri gireceğini, dedi Cihangir ağabeyim. Ardından oturduğu yerden bize döndü ve devam etti. Yani size de aşk olsun iyi ki beni bekleyin dedim.
-Susun şu anda hiçbirinizin sesini duymak istemiyorum, diye bağırdı ablam. Sesi tüm odayı dolduruyordu. Şu anda Alptekin ağabeyimin çalıştığı karakolda ve onun odasındaydık. Hepimiz bir koltuğa sığmıştık ve kafalarımızı yerden kaldırmıyorduk. Artık mermerlerin desenlerini ezberlediğimi fark ettim. Ablam ise ayaktaydı ve hızla bir oraya bir buraya gidip geliyordu. Biz müzeye girmeye çalışırken hırsıza hazırlanan tuzağa biz düşmüştük. Ama ablam çok korkmuştu. Yarım saattir bize kızıyordu. Haklıydı da ne diyebilirdik ki?
Odanın kapısı hızla açıldı ve içeriye Alptekin ağabeyim girdi. Hemen yanımıza geldi ve hepimizi sırayla kontrol etti. 
-İyi misiniz, diye sordu bize. 
Hepimiz aynı anda “iyiyiz” diye cevapladık. Alptekin ağabeyim kızgın bir ifade ile Cihangir ağabeyime döndü ve:
-Sana sormadım lan, dedi sinirle. 
Cihangir ağabeyim koltuğa daha fazla sindi ve:
-Ya ama nereden bilebilirdim? Özür dilerim bir daha sözünüzden çıkmayacağım, dedi suçluluk duygusuyla. Alptekin ağabeyim sinirle bize baktı ve yarım saat de o bizimle konuştu. Çok pişman olduğumuzu söyleyip ablam ve Alptekin ağabeyimden özür diledik. Haklılardı, onları endişelendirmiştik. Hepimiz bir daha böyle bir şey yapmayacağımız hakkında yeminler ettik. Sonunda sinirli halleri gitmişti ve yerini sakinliğe bırakmıştı. Bugün tekrardan anlamıştım. Biz ablamgil için pahalı elmaslardan, eşi bulunmayan mücevherlerden bile daha değerliydik.

4 Nisan 2026 Cumartesi

GEREKSİZ TELAŞ

Gamze Sena Kuyucu

(O harfi olmadan yazılmıştır)


Yine sıradan bir sabahtı. Mektebe gitmek için hazırlandım ve kahvaltı yapmak için masaya kuruldum. Annem kahvaltı için köfte ekmek yapmıştı. Hemen anneme:
-Gene döktürmüşsün anneciğim, dedim. Annem sevecen bir tavırla:
-Teşekkür ederim evladım. Hepsini sizin için yaptım, dedi. Hadi hemen ye yemeğini, mektebine geç kalacaksın.
-Saat kaç ki anne ben hiç dikkat etmedim, dedim. 
Gerçekten de uyandığımdan beri saate bakmamıştım. 
Annem:
-Saat öğlen bire gelmiş, dedi. 
Hızlı yapmalıydım kahvaltımı. Eğer hızlı yapmaz isem mektebime geç kalacaktım. Yakınarak anneme:
-Keşke mektebi sabahın erken saatlerinde yapsalar. Geç uyanmışım sırf bunlar yüzünden, dedim. Mektebimiz saat birde başlamakta, akşam da sekizde bitmekteydi. 
Annem de şikâyetçi bir tavırla:
-Aynen evladım, keşke erken saatte başlasa mektebin, dedi. Ben hemen kahvaltımı yaptım ve hırkamı giydim. Pencereden dışarı bakarak anneme:
-Hayır ya hava yine sıcak, dedim. Havanın sıcak bulunmasından nefret etmekteyim. Tek ben değil şehir halkı da nefret etmekte. 
Evden çıktım ve yürüyerek mektebe gitmeye başladım. Mektep eve biraz uzak ama ben hızlı yürüyebildiğim için taşıta ihtiyaç duymam hiçbir zaman. Aslında ihtiyaç duysam bile taşıtla gidemem mektebe. Çünkü bizim şehrimiz dağlık bir alana kurulmuş yıllar önce. Biz her yere yürüyerek gideriz bunun yüzünden. Biraz yürüdüm. Ardından mektebe geldim. İlk dersimiz bedendi. Hatta ilk iki ders. Yüzüm bir anda asıldı. Neşem uçup gitti. Ben beden dersini hiç sevmem. Hatta kimse sevmez. Neyse ki bu iki dersin ardındaki ders matematik. Ben matematik dersini severim, en sevdiğim derstir. Sınıfa girdiğimde müdür yardımcısı sınıfta, bizimkilere bir şeyler anlatmaktaydı. Geç kalmıştım. Özür dileyip hemen sınıftan içeri girdim. Müdür yardımcısı:
-Arkadaşınız da geldiğine göre size önemli bir haber vereceğim, dedi.
Herkes meraklanmıştı. Yani ben yüzlerine baktığımda öyle gördüm.
Müdür Yardımcısı devam etti:
-Bugün derslerinize girecek hiçbir öğretmeniniz gelmedi. Evlere dağılabilirsiniz.
 Sınıftaki arkadaşlarım ve ben bu duruma üzüldük. Çünkü biz ders işlemeyi severiz. Ama maalesef bugün işlemeyeceğiz. Hepimiz itirazsız eve dağıldık. 
Eve geldiğimde annem:
-Ne ara bitti mektebin, dedi. 
Şaşırmıştı. 
Ben de cevapladım:
-Anne öğretmenlerimizin hiçbiri mektebe gelmemiş. Bizi de eve gönderdiler, dedim.
 Biraz üzülmüştüm bu duruma. Bugün en şanssız günüm herhalde. Daha ne gerçekleşebilir diye düşünürken kapı çaldı. Hemen kapıyı açtım. Kapının önünde arkadaşım vardı. 
Bana:
-Gülsüm bizimle ders çalışmak ister misin, dedi. 
Ben hemen kabul ettim ve kitaplarımı aldım. Dışarı çıktım. 
Arkadaşıma:
-Nerede ders çalışacağız, dedim. Arkadaşım cevapladı:
-Şehir dışından biri gelmiş. Görmen lazım, dedi ve beni çekiştirerek şehir meydanına yürümeye başladı.

 

SEVİNÇ

Gamze Sena Kuyucu

(U harfi olmadan yazılmıştır)

Sevinç bazen geliyor bir çikolatayla                                              

Bazen de yağan bir karla
Sevinç olmazsa eğer 
Yaşamanın tadı mı kalır dünyada


Sevinç gelince 
Tek bir kişiye gelmez her zaman
Dersin boş geçeceğini öğrenen bir sınıf
Sevinçten ne yapacağını bilmez o an


Bazen de sebepsizce gider sevinç
Kalkarsın o gün
Ama bir şey eksik
Güne bir adım önde başlayan o şey
Sevinç


NAZAR

Gamze Sena Kuyucu

(U harfi olmadan yazılmıştır)

Ömrünün bitimine yaklaşmıştı. Yani öyle hissetmeye başlamıştı. Biraz yaşlı olabilirdi. Ancak çiçekleri her şeyden önemliydi. Evinde tek yaşamaya başlamıştı yakın zamandan beri. Kocası öldükten sonra evini çiçeklerle süslemeye başladı. Çiçek sevgisi kocasının cenazesinden beri vardı. Kocasının cenazesinde tek kalacağı için üzülmüş hatta kızının evinde yaşamak istemişti. Kızı istemeyince aklına çiçekler gelmişti. Yıllar önce ona çiçeklerin arkadaş olabileceğini, onlarla ilgilenirse büyüyüp neşe saçtıklarını söyleyen kocasıydı. Evine bir tane çiçek almıştı. Bakmaya başlamıştı. Her gün ihtiyaçlarını giderip çiçekle sohbet etmişti. O günden sonra beğendiği çiçeklerin hepsini almaya karar verdi. Çiçeklere sevgiyle baktı. Çiçeklerin kendisine bir şeyler fısıldadığını düşünmekte, gününün yarısını çiçeklerine bakmakla geçirmekteydi. Evi çok büyük değildi. Ama o bir şekilde farklı farklı çiçeği sığdırmıştı evine. Zamanında çiçekleri çok da sevmezdi. Şimdi ise onlar olmadan yaşayamam demekteydi. Her ay gelen emekli maaşı ile ya farklı bir çiçek ya da saksılar alırdı. Saksılara da hayranlık göstermekteydi. Özellikle pencerelere asılanlar var ya. En çok da o saksıları severdi. Çiçeklere faydalı gelen şeyleri araştırmıştı. Her gün çeşit çeşit karışım yapmaktaydı çiçeklerin toprağına dökmek için. 

Derken bir gün kapı çaldı. Kapının çalması yılda bir olan olaydı. Kızından başka kimse gelmezdi. Kızı gelmeden önce haber ederdi annesine. Kargo da sipariş ettirmemişti kızına. Acaba kim diye kapıyı açtı. Karşısında aynı kendisi gibi yaşlı biri vardı. Söze başladı:
-Merhaba ben Fadik. Sizin köyden. Annenin teyzesinin kızıyım. Hani kocanın cenazesinde görüştüydük ya, dedi. 
Biraz şaşırmıştı. Kocasının cenazesinden beri kızı hariç ilk defa biri gelmişti.
-Gel Fadik, içeri gel. Bende dün kek yapmıştım yeriz, dedi. Fadik içeri girdi. Saniye keki çıkardı ve yemeye başladılar. 
-Nasılsın Saniye? Evi iyice ormana çevirmişsin. Hepsine nasıl bakıyon kız? Valla helal sana. Ben olsam bakamam. Yaşlılık yaramış sana, dedi Fadik.
Saniye pek de Fadik’ in tavrını beğenmemişti. Ama cevapladı:
-Severek büyütmeye çalıştığım için hiç de zor olmaz bana. Hepsi sanki benim evladım gibi, dedi samimi bir şekilde. 
-Niye geldiğimi merak etmişsindir de mi? Benim kızın düğünü var. Seni de bir ziyaret edeyim dedim. 
-İyi etmişsin. Senin kız kaç yaşındaydı?
-22 yaşında. Seninkinden 3 yaş küçük, dedi Fadik. 
Biraz daha sohbet ettiler ve Fadik gitti. Saniye gene eski hayatına dönmüştü. Derken bir gün beklenmedik bir şey olay gerçekleşti. Çiçekleri sırayla solmaya başladı. Hem de hiçbir şey yokken. Saniye ağlayarak kızını aradı:
-Kızım çiçeklerim sırayla solmaya başladı. Ne yapacağım, ne edeceğim ah bir bilsem. Geçen hafta bizim köyden Fadik gelmişti. Kesin Fadik’ in nazarı değdi, dedi. Kızı:
-Annecim olmaz öyle şey. Hem sen yaşlandın artık. Çiçeklere önceki kadar ilgili davranmadığın için onlar da sıkılmışlar senden demek ki, dedi.
Saniye ne kadar ısrar etse de kızını ikna edemedi nazar değdiğine.
Ağlayarak telefondan kapattı kızını.

MUTLULUK HANGİSİ

Gamze Sena Kuyucu 
(E harfi olmadan yazılmıştır)

Çok tatlı olur ara sıra
Ayrılmak için razı olmazsın
Ama varmak için okula ya da çalışmaya
Uyanmalısın


Uyumak insanlığın bir parçası                                                           
Unutulamaz bir uygulama olmalı
Uyanınca insan sorgular bu hayatı
Uyumak ana ihtiyaç mı?


Daha tatlı unsurlar var aslında
Ama uykunun tadı bir başka
Uyumak mı iyi yapar insanı
Yoksa mutluluğunu arttıracak bir rüya mı?

ÇÖZÜM BULAMIYORUM

 Gamze Sena Kuyucu
(E harfi olmadan yazılmıştır)

İcatlar hayatımızın bir parçası                                                   
Kitaplıklar, kulaklıklar
Masaüstü lambaları
Bazı insanlar aldırmasalar da 
İcatların varlığına
İcatları atmamalı yabana 

İcatlar 
Su, barınak, yaşam gibi
Nadir bir yakut sanki
Basit gibi görünüyor icatlar
Oysaki olmasalardı
Halimiz nasıl olur
Yaşam coşkumuz hangi konumda
Hayatımızda kolaylıklar var mı?
Çözüm bulamıyorum

BEN KİMİM?

Gamze Sena Kuyucu
(A harfi olmadan yazılmıştır)

Ben en sevilen dostum 
Belirli kişilere
En büyük nefretim
Beni sevmeyenlere


Ben güvenilirim, sevilirim                           
Bir sürü türüm ve çeşidim 
Rengim ve özelliğim 
Değişiktir her şeyden
Özellikle de kedilerden 
Nefret ederim


Ekmeğinin belirli bir kısmını versen
Benim de bir yüreğimin olduğunu bilsen 
Çok istemem ki 
Minicik sevgi göstersen

ÜZÜNTÜ

 Gamze Sena Kuyucu
                             "a harfi olmadan" 

Çıkmıyordu bedenimden                                                             
Fısıltı ile geziniyordu
Günün en zirvesinden 
En düşük seviyeye düşürüyordu beni

Neyin nesiydi beni düşüren?
Bir sorun muydu?
Belki de çözülemeyecek bir problemdi
Kim bilir bu neydi  

Neşeli dönemimde
Gelir durur en tepede 
Beni ise 
Çeker en derine
Üzüntüdür bu
Her gün düşürür beni 
Neşemi, sevincimi

ÇEŞİT ÇEŞİT SORU

Gamze Sena Kuyucu
(A harfi olmadan yazılmıştır)

Zihninde benzersiz çeşit çeşit soru geziyordu. Hepsinin de sonucu belirsizdi. Bir boşluğun içindeydi belki, belki de bir sonsuzluğun. Düşünüyordu, düşünüyordu. Yok, hiçbir şey zekice gelmiyordu. Sessiz bir şekilde durdu. İşe gideceğini unutmuştu. Giysisini giyindi ve evden çıktı. İşine gitmek için otobüse bindi. Belki de o çeşit çeşit soruyu düşünmemek gerekti. Otobüs durmuştu. İşinin önündeydi, içeri girdi.
-Oo Çetin Bey bugün durgunsunuz gibi. Bir şey mi oldu, diye sordu temizlikçi. 
Hemen:
-Bir şeyim yok, diye geçiştirdi. 
Her gün severek geldiği işine bugün gerçekten de durgun gelmişti. Sebebi belliydi: Çeşit çeşit soru.
 Düşünmekten kendini işine veremiyordu. Gelen kişileri ikinci kere dinleme gereği duyuyordu. Derken solgun yüzlü biri içeri girdi. Üzerindeki krem renkli mont ve uzun çizmeleri gözleri üzerine çekiyordu. Çetin bu kızı ilk kez görüyordu. Kız söze girdi:
-Ben Sevgi Demir. Dün konuşmuştuk Çetin Bey, dedi. 
Çetin:
-Hoş geldin Sevgi geç şöyle. 
Dün biriyle görüştüğü zihninden çıkmıştı. 
Sevgi:
-Çetin Bey ben kendimi uzun bir süredir boşluğun içindeymiş gibi hissediyorum. Bir sürü soru geziyor zihnimde. Düşünüyorum, düşünüyorum. Bir türlü çıkmıyor zihnimden. İşimde, evde, yemek yerken hep düşünüyorum. Sebebini bilmiyorum, dedi.
-Peki, bu bir sürü soruyu çevrenizdekilere söylediniz mi? diye sordu.
Konuyu öğrenmek istiyordu. Çünkü Sevgi de Çetin’ in düşündüklerini düşünüyordu. 
-Yok, eğer söylesem beni deli diye düşünürlerdi. Bende size geldim, dedi Sevgi. 
Çetin:
-Peki, bu bir sürü soru neler?
-Bu yıl gerçekten de 2025 yılı mı? Eskiler bir hileden miydi? Yanıtsız bir sürü soru işte, dedi. 
-Ben de böyleyim iki gündür. Size sevdiğiniz şeylerle ilgilenmeyi öneririm. Unutursunuz belki. Eğer bir sıkıntı olur ise gelebilirsiniz, dedi Çetin.
Kendisi de sevdiği şeylerle ilgilenecekti. Eve geldiğinde hemen sevdiği şeyleri düşündü. Yemek yemek, film izlemek, gezmek. Çetin’ in sevdiği şeyler böyleydi. Bu üçü. İlk önce yemek yedi. Özellikle de en sevdiği yemeği. Etki etmedi. Zihninin bir köşesinde çeşit çeşit soru duruyordu. Film izledi. Üstelik yemek yiyerek film izledi. Bir etkisini görmedi. Gezmeyi de ertesi gün edecekti. Bir etkisi olur muydu? Şüpheliydi. 
Bir şeyler yiyip evden çıktı. Bugün boş günüydü ve bir müzeyi gezecekti. Müze bilim ile ilgiliydi. Müzeye gittiğinde personeli gördü. Müzeyi o personel gezdirecekti. Çetin’ in not defteri elindeydi. Bilgileri bu deftere geçirecekti. Belki de çeşit çeşit soru zihninden giderdi. Bu umut ile müzenin her yerini gezdi. Önemli bulduğu yerleri not defterine geçirdi. Yok, bir türlü olmuyordu. Personel bilgi verirken bir sürü soruyu düşünmeden edemiyordu. Neden böyle diye sordu kendi kendine. Psikologdu, ilk kez ne edeceğini bilmiyordu. “Belki de önemli bir şey gerçekleşirse unuturum.” dedi. Bu düşüncesini seslice söylemişti. Personel:
-Bir şey mi dediniz efendim, diye sordu. 
Çetin:
-Yok, siz anlatın lütfen. 
Düşüncelerini giderememişti. Müzeyi de sevmişti. Bilimi hep sevmişti. Belki de bu düşünceleri bilim ile birleştirebilirdi. Psikoloji böyleydi. Müzeden çıktı, eve gitti. Böyle bir genetik bozukluk olmuş muydu?  İlgili tüm dergileri okudu. Böyle bir genetik bozukluk yoktu. Neyin nesiydi bu Çetin’ in durumu. 
Ertesi gün her günkü gibi işine gitti. Düşüncelerden bir türlü sıyrılamıyordu. Sıkıntısını gidermek için biri erkenden gelmişti. Çetin:
-Sıkıntın nedir Mehmet, diye sordu ve Mehmet:
-Zihnimde bir sürü soru geziyor Çetin Bey. Ne önerirsiniz, diye sordu. Çetin:
-Siz de mi öylesiniz? Ben sevdiğiniz şeylerle ilgilenmenizi öneririm, dedi.
Öbür sohbetlerde de durum böyleydi. Çetin hiçbir şeyi düşünemez olmuştu. İnternette göz gezdirirken yeni bir şey gördü. Bu virüs gibi bir şeydi. Milyon kişinin de çeşit çeşit soruyu düşündüklerini okudu.

HAYAT ZITLIKLARLA DOLU

Gamze Sena Kuyucu


Birbirine karşıt olan kavramları pek sevmem ben
Bana saçma gelirler
Ama hayat zıtlıklarla dolu
Zıt kavramlar derin bir kuyu

Mesela Pazar ve pazartesi
Ne kadar da zıt değil mi?
Sakinlikle geçen Pazar
Ve yorucu ile gürültülü olan pazartesi

Siyah ve beyaz da zıtlıklar arasında
Beyaz huzur demekken siyah matem
İkisi bu kadar zıt olabilirler
Ama birbirlerine en çok yakışan renklerdir 

Ne kadar zıtlıkları sevmesem de 
İnsanlar arasında da böyledir
Birbirlerine en zıt olan
Birbirine en çok yakışan demektir


BAZI GÜNLER

 Gamze Sena Kuyucu

Bazı günler vardır
İnsanlar için çok özel
Doğum günü gibi
Anne ve babalar günü belki

O günler geldiğinde
Heyecanla karşılar insanlar
O gün sözde sevdiği insanlara
Değer verir, hediye alırlar

Oysa ki sevdiğimiz insanlar
Bizim için her gün değerli
Sevdiğimiz insanlara verdiğimiz değer
Bir güne sığdırılmaz ki


TOPRAĞA DÖNECEĞİZ

Gamze Sena Kuyucu


Etrafımıza baktığımızda
Çoğu yerde görünür toprak
Parklarda, bahçelerde
Köylerdeki kerpiç evlerde
Değersizdir insanların düşüncesinde
Herhangi birinin bakan gözünde
Benim gözümde ise bulunmaz bir element 
Önemi karşılaştırılamayacak nimet

Dert ortağıdır bize toprak
Negatif enerjiyi götürür uzaklara 
Ardından ise 
Getirir huzuru yanında

İçerisinde bulunur vitamin, mineral
Çoğu böcek toprakta yaşar
Bitkilere ise
Kendinden besin sağlar

Toprak öldüğümüzde bedenimizi saklar
Kokumuzu kendi kokusuyla kaplar
Kusurlarımızı örten toprak
Canlılara yaşam alanı sunar

Eğlencelidir toprakla oynamak
Toprağa su katıp, kaleler yapmak
Her çocuk en az
Bir kere oynamıştır toprakla

Yıllarca savaşlar
Topraklar için yapıldı
Küçücük bir kara parçası
O devirde altındı

Toprağın da vardır
Farklı farklı renkleri
Tıpkı çiçekler gibi
Vardır toprağın da türleri

Biz insanlar ne kadar 
Bilemesek de toprağın önemini
Eninde sonunda
Topraktan geldiğimiz gibi
Toprağa döneceğiz
Topraktan var olduğumuz gibi
Tekrardan toprağa dönüşeceğiz

28 Mart 2026 Cumartesi

KEŞKE MASALLAR DA GERÇEK OLSA


Gamze Sena Kuyucu

Keşke masallar da 
Gerçek olsaydı
Şövalye ve prensesin aşkı
Ateş püskürtmeyi bekleyen 
Küçük ejderhanın tatlı kıpırtısı

Mutlu son ile biter 
Çoğu masal
Keşke gerçek hayatta da 
Mutlu son denilen 
Bir kavram olsa

İyiler kazanır hep masallarda
Masumlara zarar gelmez mesela
Gerçek hayatta da 
Böyle olsaydı
Dünya nasıl olurdu acaba?

Olmayacak şeylerden bahsedilir 
Masallarda
Uzun tekerlemeler ile başlanır
Sanki gerçekmiş gibi
Kelimeler kullanılır

Umut vadeder masallar
İçinde hep güzel şeyleri barındırırlar
Küçüklükten beri dinlediğimiz
Biri anlatmak istese
Heyecanımıza yenik düşeceğimiz 
Masalların da acı bir hikayesi vardır belki

MASUM KALMALI

Gamze Sena Kuyucu

En sevilen ve
En özlenilen yıllardır
Çocukluk yılları
Ömrümüzün en masum zamanları
 
Kötülük nedir bilinmez
Çocukluk yıllarında
İyilik yapmak ister her çocuk
Yardıma muhtaç insanlara
 
Çocukluk yılları
Masum kalmalı
Hiçbir çocuk
Savaşa veya
Ölmeye mahkûm bırakılmamalı 

GÖZLER DE YALAN SÖYLER

Gamze Sena Kuyucu

Sözler yalan söyler de
Gözler de mi yalan söyler?
Sözler gizlenir ama
Gözler her şeyi açık etmeye
Devam mı eder?

İnsan ne kadar yalan söylerse
O kadar alışır gözlerini gizlemeye
Ya da bir maske takar
Gözlerinin üzerine

Gözler de yalan söyler
Ne kadar istenmese de
Öyle bir bakar ki sana 
İnanırsın her şeyine, her anına

Yalan söylememeli gözler
Tüm duyguları belli etmeli
Ama her şey yapay olduğu gibi
Gözlerin de doğallığı kalmadı ki
 

BİR İNSANIN İÇİ

Gamze Sena Kuyucu


Bir insan sadece ağladığında mı
Canı yanar?
Sadece dışına yansıttığında mı 
Acı çeker?

Tüm duygular
İnsanın içindedir her zaman
Bazıları her şeyini dışında yaşar
Bazıları ise dışına yansıtmaktan korkar

Zordur her şeyi içinde yaşamak
Kimseye fark ettirmeden içinden ağlamak
Dışına akıtamadığın bir göz yaşı
İçinde bininci kez akar

Yalnız ve sessizdirler
Dışına yansıtmayanlar
Acı çektiklerinde yanlarında kimse bulunmaz
Bir kişi bile yardım eli uzatıp çığlıklarını duymaz

Sadece dış görünüş mü önemli?
Hiç mi kimse fark etmedi?
İçinde yaşamanın acizliğini 
Ve zorlu mücadelesini

AYLARDAN MART GÜNLERDEN 18

Gamze Sena Kuyucu


Aylardan Mart, günlerden 18’iydi
Savaş sonunda bitmişti
Türk milleti ne olursa olsun
Fedakarlıklarını esirgememişti

“Vatan” demişlerdi sadece
Gelmemişti akıllarına başka bir kelime
Umut vardı inanç vardı
Azim vardı Türk milletinde

Düşman geçememişti Çanakkale’yi
Kolay sanmışlardı oysaki
Yıkık bir devletten ibaretti Osmanlı
Türklerin asıl gücünü kimse görmemişti

Kan ile sulanmıştı bu bayrak
Şehitlerimizi üzerinde yaşatır al bayrak
Bu milletin gururudur istiklal
Yeni nesilleridir istikbal

Bir devrin battığı
Tarihin yeniden yazılmaya başlandığı 
Kahramanlıkların unutulmadığı
Yerdir Çanakkale
Tarihtir 18 Mart

16 Mart 2026 Pazartesi

ÖZGÜRLÜK DESTANI


Gamze Sena Kuyucu

Ne ana dedi onlar ne yar
Söyledikleri tek kelime vatan
Kalplerinde iman 
Ve umut yan yana
Siperler çelikten değildi 
Siperler sadece can

Düğüne gider gibi gittiler şehadete
Al kınalarla, dualarla, sancaklarla
Uğurlarken onları sevdikleri
Su dökmedi arkalarından
Yalnızca şu ağıt
Döküldü dudaklarından
“Çanakkale içinde bir kırık testi”
Şehitlik onlarda yüce hevesti

Aylardan deli mart günlerden on sekiz
Yerinden oynadı dağlar yerinden koptu deniz
Çanakkale geçilmez nidalarıyla
Bıraktılar dünyaya, tarihe kocaman bir iz

Analar ağlasa da ağıtlarla ağlamadı vatan
Çanakkale güller yurdu oldu şehit kanlarından
Özgürlük destanıyla uyandı koca millet
Uyandı ve kurtuldu bitmeyen yastan

Şimdi haykıran bir ses taşında toprağında
“Dur Yolcu” diyor, bu destanı unutma
Unutma şehitleri, unutma düşmanını
Doğmamış çocukların aşkına
Anan baban aşkına
Unutma vatan aşkına
Allah, Kur’an aşkına

21 Şubat 2026 Cumartesi

ADALET

Gamze Sena Kuyucu

Adalet… ne kadar da kolay bir kelime gibi görünüyor. İnsanlar günlük hayatta kullanıyor ama asıl anlamını kimse bilmiyor. Neden? Neden kimse bilmiyor anlamını? Eğer insanlar adalet kelimesinin anlamını bilseydi bu dünya böyle olmazdı. Belki daha barışçıl olurdu orasını bilmiyorum ama böyle olmazdı.

 Adalet demek insana hak ettiği gibi davranmak demek. İnsanın gerçek yüzünü görüp ona göre hareket etmek demek. Kısasa kısas gibi. Benziyor aslında. Adalet için empati gerekir. Karşındakinin ne yaşadığını anlayacaksın ki ona adil davranasın. Adalet sadece karşındakine hak ettiği gibi davranmak değildir. Kendine de bir sınır tanımandır adalet. İnsanın fıtratında vardır bencillik. Adalet ise o bencilliği susturmaya denir.

Herkes adaletsizlikten şikayetçi öğrenci öğretmenlerin adil olmadığını, öğretmen müdürün adil olmadığını, müdür de bakanlığın adil olmadığını söylüyor. Dağdaki çobanda hayatın adil olmadığını söylüyor saraylarda yaşayanlarda. Yüzyıl yaşayanlarda adaletten bahsediyor on gün yaşayanlarda. Hiç kimse adil bir dünyada olduğumuzu düşünmüyor ve türküler, şarkılar, şiirler zulmün adaletsizliğini anlatılıyor.

Gerçekten böyle mi? Adaletsizlik her yerde var mı? Bence var çünkü adaleti sağlamak zannedildiği kadar kolay bir iş değil. Adalet rakamlarla, verilerle, istatistiklerle sağlanabilecek bir şey değildir.

Adalet her şeyden önce ruhun, vicdanın ve kalbin şikâyet etmediği bahçelerde yeşeren bir çiçektir. Adalet zalimlerin korktuğu, istemediği, kaçtığı bir savaştır; gariplerin, kimsesizlerin, yoksulların beklediği kahramandır.

Adalet dünya var olduğundan beri hem aranan hem de ulaşılmayan bir iksir, zaman zaman yaklaşılan ancak sahip olunamayan bir büyü, hep aradığımız ve çok az rastladığımız bir rüyadır. 

GERÇEKLER ACI MI?


Gamze Sena Kuyucu

Gerçekler acıymış, öyle söylerler hep bana. Gerçekler insanı olgunlaştırırmış, gerçekler insanı olmak istemediği bir bireye dönüştürürmüş. Bence gerçek böyle bir kelime değil veya böyle bir kelimeyi asla çağrıştırmıyor. Gerçek, insana olmak istediği şekilde görünür. Bir insan iyimser olunca iyi görür her şeyi. Kötümser insanlar ise kötü. Gerçek herkesin düşüncesine bağlı bir kavramdır. Küçük bir çocuk ejderhaya gerçek der, yetişkin bir insan ise yalanlara. Gerçek acı bir kelime değildir ya da acı çağrıştıran bir kelime. Gerçek insanın zihnindeki bir düşünceden ibarettir. Ama herkes bu düşünceye gerçek der ve kendini inandırır. Oysaki gerçek apayrı bir kavramdır. Yaşadığımız bu dünya gerçek değil belki. Yediğimiz yiyecekler, elimize aldığımız eşyalar… Gerçek, kimsenin kanıtlayamayacağı bir kelimedir.

Gerçeklere acı diyorlar ya o zaman yalan tatlı olmalıdır. Yalan insana tatlı kelimesini çağrıştırmalıdır. Peki öyle mi? Hayır, yalan insana tatlı kelimesini çağrıştırmıyor. Asıl yalan acıdır. Yalan insanı olgunlaştırır, yalan insanı olmak istemediği bir bireye dönüştürür. Yalanı söylemek, dile getirmek kolaydır. Ama gerçekleri herkes dile getiremez. Herkesin gerçeği kendine göre değişir. Bazen bizim için gerçek olan bir şey bir başkası için yalan ya da hayal olabilir. Gerçekler zamana, topluma göre de değişebilir. Mesela orta çağda yaşamış bir büyücünün gerçeği ile günümüzde bir bilim insanının gerçek algısı farklıdır.  

Gerçekler acıymış, öyle söylerler hep bana. Ama ben tatlı yalanlardansa acı gerçeklere inanırım.