gamze sena kuyucu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gamze sena kuyucu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2026 Cumartesi

KEŞKE MASALLAR DA GERÇEK OLSA


Gamze Sena Kuyucu

Keşke masallar da 
Gerçek olsaydı
Şövalye ve prensesin aşkı
Ateş püskürtmeyi bekleyen 
Küçük ejderhanın tatlı kıpırtısı

Mutlu son ile biter 
Çoğu masal
Keşke gerçek hayatta da 
Mutlu son denilen 
Bir kavram olsa

İyiler kazanır hep masallarda
Masumlara zarar gelmez mesela
Gerçek hayatta da 
Böyle olsaydı
Dünya nasıl olurdu acaba?

Olmayacak şeylerden bahsedilir 
Masallarda
Uzun tekerlemeler ile başlanır
Sanki gerçekmiş gibi
Kelimeler kullanılır

Umut vadeder masallar
İçinde hep güzel şeyleri barındırırlar
Küçüklükten beri dinlediğimiz
Biri anlatmak istese
Heyecanımıza yenik düşeceğimiz 
Masalların da acı bir hikayesi vardır belki

MASUM KALMALI

Gamze Sena Kuyucu

En sevilen ve
En özlenilen yıllardır
Çocukluk yılları
Ömrümüzün en masum zamanları
 
Kötülük nedir bilinmez
Çocukluk yıllarında
İyilik yapmak ister her çocuk
Yardıma muhtaç insanlara
 
Çocukluk yılları
Masum kalmalı
Hiçbir çocuk
Savaşa veya
Ölmeye mahkûm bırakılmamalı 

GÖZLER DE YALAN SÖYLER

Gamze Sena Kuyucu

Sözler yalan söyler de
Gözler de mi yalan söyler?
Sözler gizlenir ama
Gözler her şeyi açık etmeye
Devam mı eder?

İnsan ne kadar yalan söylerse
O kadar alışır gözlerini gizlemeye
Ya da bir maske takar
Gözlerinin üzerine

Gözler de yalan söyler
Ne kadar istenmese de
Öyle bir bakar ki sana 
İnanırsın her şeyine, her anına

Yalan söylememeli gözler
Tüm duyguları belli etmeli
Ama her şey yapay olduğu gibi
Gözlerin de doğallığı kalmadı ki
 

BİR İNSANIN İÇİ

Gamze Sena Kuyucu


Bir insan sadece ağladığında mı
Canı yanar?
Sadece dışına yansıttığında mı 
Acı çeker?

Tüm duygular
İnsanın içindedir her zaman
Bazıları her şeyini dışında yaşar
Bazıları ise dışına yansıtmaktan korkar

Zordur her şeyi içinde yaşamak
Kimseye fark ettirmeden içinden ağlamak
Dışına akıtamadığın bir göz yaşı
İçinde bininci kez akar

Yalnız ve sessizdirler
Dışına yansıtmayanlar
Acı çektiklerinde yanlarında kimse bulunmaz
Bir kişi bile yardım eli uzatıp çığlıklarını duymaz

Sadece dış görünüş mü önemli?
Hiç mi kimse fark etmedi?
İçinde yaşamanın acizliğini 
Ve zorlu mücadelesini

AYLARDAN MART GÜNLERDEN 18

Gamze Sena Kuyucu


Aylardan Mart, günlerden 18’iydi
Savaş sonunda bitmişti
Türk milleti ne olursa olsun
Fedakarlıklarını esirgememişti

“Vatan” demişlerdi sadece
Gelmemişti akıllarına başka bir kelime
Umut vardı inanç vardı
Azim vardı Türk milletinde

Düşman geçememişti Çanakkale’yi
Kolay sanmışlardı oysaki
Yıkık bir devletten ibaretti Osmanlı
Türklerin asıl gücünü kimse görmemişti

Kan ile sulanmıştı bu bayrak
Şehitlerimizi üzerinde yaşatır al bayrak
Bu milletin gururudur istiklal
Yeni nesilleridir istikbal

Bir devrin battığı
Tarihin yeniden yazılmaya başlandığı 
Kahramanlıkların unutulmadığı
Yerdir Çanakkale
Tarihtir 18 Mart

16 Mart 2026 Pazartesi

ÖZGÜRLÜK DESTANI


Gamze Sena Kuyucu

Ne ana dedi onlar ne yar
Söyledikleri tek kelime vatan
Kalplerinde iman 
Ve umut yan yana
Siperler çelikten değildi 
Siperler sadece can

Düğüne gider gibi gittiler şehadete
Al kınalarla, dualarla, sancaklarla
Uğurlarken onları sevdikleri
Su dökmedi arkalarından
Yalnızca şu ağıt
Döküldü dudaklarından
“Çanakkale içinde bir kırık testi”
Şehitlik onlarda yüce hevesti

Aylardan deli mart günlerden on sekiz
Yerinden oynadı dağlar yerinden koptu deniz
Çanakkale geçilmez nidalarıyla
Bıraktılar dünyaya, tarihe kocaman bir iz

Analar ağlasa da ağıtlarla ağlamadı vatan
Çanakkale güller yurdu oldu şehit kanlarından
Özgürlük destanıyla uyandı koca millet
Uyandı ve kurtuldu bitmeyen yastan

Şimdi haykıran bir ses taşında toprağında
“Dur Yolcu” diyor, bu destanı unutma
Unutma şehitleri, unutma düşmanını
Doğmamış çocukların aşkına
Anan baban aşkına
Unutma vatan aşkına
Allah, Kur’an aşkına

21 Şubat 2026 Cumartesi

ADALET

Gamze Sena Kuyucu

Adalet… ne kadar da kolay bir kelime gibi görünüyor. İnsanlar günlük hayatta kullanıyor ama asıl anlamını kimse bilmiyor. Neden? Neden kimse bilmiyor anlamını? Eğer insanlar adalet kelimesinin anlamını bilseydi bu dünya böyle olmazdı. Belki daha barışçıl olurdu orasını bilmiyorum ama böyle olmazdı.

 Adalet demek insana hak ettiği gibi davranmak demek. İnsanın gerçek yüzünü görüp ona göre hareket etmek demek. Kısasa kısas gibi. Benziyor aslında. Adalet için empati gerekir. Karşındakinin ne yaşadığını anlayacaksın ki ona adil davranasın. Adalet sadece karşındakine hak ettiği gibi davranmak değildir. Kendine de bir sınır tanımandır adalet. İnsanın fıtratında vardır bencillik. Adalet ise o bencilliği susturmaya denir.

Herkes adaletsizlikten şikayetçi öğrenci öğretmenlerin adil olmadığını, öğretmen müdürün adil olmadığını, müdür de bakanlığın adil olmadığını söylüyor. Dağdaki çobanda hayatın adil olmadığını söylüyor saraylarda yaşayanlarda. Yüzyıl yaşayanlarda adaletten bahsediyor on gün yaşayanlarda. Hiç kimse adil bir dünyada olduğumuzu düşünmüyor ve türküler, şarkılar, şiirler zulmün adaletsizliğini anlatılıyor.

Gerçekten böyle mi? Adaletsizlik her yerde var mı? Bence var çünkü adaleti sağlamak zannedildiği kadar kolay bir iş değil. Adalet rakamlarla, verilerle, istatistiklerle sağlanabilecek bir şey değildir.

Adalet her şeyden önce ruhun, vicdanın ve kalbin şikâyet etmediği bahçelerde yeşeren bir çiçektir. Adalet zalimlerin korktuğu, istemediği, kaçtığı bir savaştır; gariplerin, kimsesizlerin, yoksulların beklediği kahramandır.

Adalet dünya var olduğundan beri hem aranan hem de ulaşılmayan bir iksir, zaman zaman yaklaşılan ancak sahip olunamayan bir büyü, hep aradığımız ve çok az rastladığımız bir rüyadır. 

GERÇEKLER ACI MI?


Gamze Sena Kuyucu

Gerçekler acıymış, öyle söylerler hep bana. Gerçekler insanı olgunlaştırırmış, gerçekler insanı olmak istemediği bir bireye dönüştürürmüş. Bence gerçek böyle bir kelime değil veya böyle bir kelimeyi asla çağrıştırmıyor. Gerçek, insana olmak istediği şekilde görünür. Bir insan iyimser olunca iyi görür her şeyi. Kötümser insanlar ise kötü. Gerçek herkesin düşüncesine bağlı bir kavramdır. Küçük bir çocuk ejderhaya gerçek der, yetişkin bir insan ise yalanlara. Gerçek acı bir kelime değildir ya da acı çağrıştıran bir kelime. Gerçek insanın zihnindeki bir düşünceden ibarettir. Ama herkes bu düşünceye gerçek der ve kendini inandırır. Oysaki gerçek apayrı bir kavramdır. Yaşadığımız bu dünya gerçek değil belki. Yediğimiz yiyecekler, elimize aldığımız eşyalar… Gerçek, kimsenin kanıtlayamayacağı bir kelimedir.

Gerçeklere acı diyorlar ya o zaman yalan tatlı olmalıdır. Yalan insana tatlı kelimesini çağrıştırmalıdır. Peki öyle mi? Hayır, yalan insana tatlı kelimesini çağrıştırmıyor. Asıl yalan acıdır. Yalan insanı olgunlaştırır, yalan insanı olmak istemediği bir bireye dönüştürür. Yalanı söylemek, dile getirmek kolaydır. Ama gerçekleri herkes dile getiremez. Herkesin gerçeği kendine göre değişir. Bazen bizim için gerçek olan bir şey bir başkası için yalan ya da hayal olabilir. Gerçekler zamana, topluma göre de değişebilir. Mesela orta çağda yaşamış bir büyücünün gerçeği ile günümüzde bir bilim insanının gerçek algısı farklıdır.  

Gerçekler acıymış, öyle söylerler hep bana. Ama ben tatlı yalanlardansa acı gerçeklere inanırım. 

SEVİLEN BİR KELEBEK


Gamze Sena Kuyucu
Küçüklükten beri
Çok seviyorum seni
Gördüğüm her yere çiziyorum
Hayallerimi varlığınla seviyorum

Bana göre umutsun sen
İnsana kânatkar olmayı öğretiyorsun
Rengarenk görünüşünle
Bana yaşama sevinci katıyorsun

Sen hassas bir kelebeksin
Kanatlarıyla insanı büyüleyen
Üç günlük ömrüyle 
İnsana halini şükrettiren
Herkesin sevdiği hayvan
Benim ise küçüklüğümsün

YANLIŞ ANLAŞILMA

 

Gamze Sena Kuyucu
-Of, kar ne zaman duracak ya. Çok sıkıldım.
Sesin geldiği tarafa baktığımda erkek kardeşimi gördüm. Camın önüne dikilmiş karın nasıl yağdığını izliyordu. Aynı zamanda da şikâyet etmeyi unutmuyordu. 
-Ayaz artık şikâyet etmeyi bırakır mısın? Daha iki gündür kar yağıyor, dedim. Evet iki gündür yoğun bir kar yağışı vardı ve elektrikler kesilmişti. Ayaz yani kardeşim ise bu durumdan çok şikayetçiydi. Çünkü kendileri teknoloji bağımlısıydı. Aslında bilgisayarının pili bitmeseydi hali bu durumda olmazdı ama.
-Ya ama duracağı yok ki şuna bak. Bari bilgisayarımın pili bitmeseydi, dedi yakınarak Ayaz. 
-İyi tarafından bakalım kardeşim, teknoloji bağımlılığına biraz ara vermiş oluyorsun. Hem yakınmak yerine vaktini güzel şeylere harcamaya ne dersin?
-Güzel şeyler? Dedi sorar biçimde. Kardeşime göre güzel şeyler sadece bilgisayarla oyun oynamak, bilgisayarla bir şey izlerken yemek yemekti. Ama annemgil varken bilgisayarın başında yemek yemesi zordu. Çünkü sağlığı için kendine sınır koymak zorunda. Kendisi yapamayınca görevi annemgil üstlendi. Ama annem ile babam evde yokken hala öyle vukuatları olabiliyor.
-Evet güzel şeyler. Mesela kitap okumak, resim çizmek, legolarla oynamak veya yazı yazmak. Bunları senin zevkine göre çeşitlendirebiliriz, dedim.
-Legolarımı kimseye dokundurmam, dedi biri. Bu kişi yatağın üzerinde uzanarak kitap okuyan ikizimden başkası değildi. Kendisi tam bir lego hayranıydı. Hatta Harry Potter ve lego. Sırf bir kitaplığı legolarla süslemişti. Kitaplığın bir rafı da Harry Potter kitapları ve lego süslemeleriyle doluydu. Şimdi de elinde Harry Potter kitabı vardı.
 Bu Harry Potter kitabını sevmeyen tek benim sanırım. Çünkü fantastik kitaplardan nefret ederim. Aslında biraz da abartılıyor bence. Benim okuduğum çoğu kitap Harry Potter denilen kitaptan kat be kat daha iyiydi. Ama bunu kimse anlamıyor. Özellikle de ikizim.
-Ya Araz seni ne zaman görsem elinde o kitap var. Sıkılmadın mı? Dedim. Çünkü ben ikizimin elinde görmekten sıkılmıştım.
-Yoo, hiç de sıkılmıyorum. Asıl sen tarih okuyunca ne anlıyorsun anlamıyorum, dedi. 
Tarih kitapları benim favorimdi. Kitaplığım tarih kitapları ile doluydu. Anlaşıldığı üzere de Araz bu durumdan rahatsızdı. Çünkü kendisi “Geçmişe değil geleceğe bakmak gerekir.” diye düşünüyordu. Oysa ki tarihte bir sürü ders çıkaracağımız olay, kendimize önder olarak seçeceğimiz bir sürü önemli kişiler vardı.
-Gene kitap kavgasına başlamayın. Asıl kitap okuyunca ne anlıyorsunuz? Sıkıcı işler işte, dedi kardeşim Ayaz. 
-Sen konuşma.
İkizimle aynı anda konuşmuştuk yine. Zevklerimiz ne kadar farklı ve uyumsuz olsa da hareketlerimiz ve konuşmamız birbirini tamamlıyordu. 
-Ya sizin kavganızı dinleyemem ben. Hadi bir şeyler yapalım canım sıkılıyor, dedi Ayaz. 
-Sen bizimle vakit geçirmek ister miydin Ayazcığım? Diye sordum. Çünkü kardeşim gün boyu bizim yüzümüzü dahi görmek istemezdi. Bence elektriklerin kesilmesi yararına ama kardeşimi bu konuda ikna etmek zor maalesef.
-Ayıp ediyorsun Aryacığım, dedi üstüne bastırarak Ayaz. Aramızda iki yaş olmasına rağmen bize isimlerimizle sesleniyordu. İlk başta kabul etmemiştim ama sonra alıştım ve ismimle seslenmesine izin verdim.
-Ben sizinle gayet vakit geçiriyorum bir kere siz farkında değilsiniz, diye kendini savunmaya devam etti Ayaz. 
-Buldum, dedi ikizim. Sanki saatlerdir yaptığı bir savaşı kazanmış bir edayla. Gözlerimiz merakla Araz’a döndü. Ne diyeceğini sorar gibi kaşlarımı kaldırdım. Araz devam etti:
-Resim çizelim, dedi. Ayaz dalga geçerek:
-Ya bu bizim aklımıza nasıl gelmedi. Tüh görüyor musun Arya? 
-Yalnız var ya mükemmel bir fikir benim aklıma asla gelmezdi, dedim bende alay ederek. Araz:
-Ya bir dinleyin öyle değil, dedi ve devam etti. Şimdi herkesin elinde bir kağıt olacak ve yarım saatte bir değiştireceğiz kağıtları. Böylece hepimiz resim çizeceğiz.
Ne demek istediğini anlamıştım. Çünkü biz Arazla hep bu oyunu oynardık. Ama Ayaz anlamamıştı ve:
-Nasıl yani? Diye sordu. Araz ise özet geçerek anlatmaya başladı:
-Üç kâğıt var. Herkes resim çizmeye başlayacak. Yarım saat sonra ise kağıtları değiştireceğiz. Bir yarım saat sonra ise tekrardan, dedi. Ayaz anlamışa benziyordu ve ilk defa zorluk çıkarmadan kabul etti:
-Tamam, oynayalım. Açıkçası bu tavrına şaşırmıştım. Ama fikrini değiştirmeden kağıtları ve boya kalemlerini getirdim. Oyuna başladık. Gayet güzel gidiyordu, Ayaz’ın çizdikleri dışında. Performansı vasat denilecek bir seviyeydi. Ama olsun eğleniyorduk.
Bir buçuk saatin sonunda oyunumuzu tamamladık. Resimleri incelemeye başladık. İlk incelediğimiz benim başladığım kağıttı. Gayet güzeldi. Ormanın içinde bir şelale görseli vardı. Ayaz’ın ağaçların üzerine çizdiği meyveler ve hayvanlar biraz resme çirkin bir hava katsa da gayet hoş bir resimdi.
İkinci olarak Araz’ın başladığı kağıta baktık. Araz ne kadar fantastiği sevse de bilim kurguya da bayılıyordu. Bunu da çizdiği resimden anlıyorduk. Ayda bir tane astronot vardı. Arkasında ise dünya ve gezegenler. O gezegenleri ben çizmiştim ve rengarenktiler. Resme hoş bir hava katmıştı. Ama resimde çözemediğim bir nokta vardı. Araz da benim gibi çözememişti sanırım çünkü şaşkınca kağıta bakıyordu. Tabi ki de bizim şaşırdığımız kısmı Ayaz çizmişti. Şaşırdık mı? Hayır. 
-Ayaz burada ne çizmeye çalıştın yetenekli kardeşim, diye sordu ikizim. Ayaz cevaplamak için dudaklarını araladı. Hemen söze atladım:
-Sanatçı burada uzaydan su çıkabileceğini belirtmiş. Bak şurada sular makineye alınırken şurada ise, derken işaret parmağımı kastettiğim kısma koydum ve devam ettim. Sular şişeler sayesinde paketleniyor. Ama atmosfer olmadığı için şişeler etrafa dağılmış, dedim. Bence gayet mantıklı bir düşünceydi. 
-Ya sizinle oynayan da kabahat, dedi Ayaz sinirle ve devam etti. O su makinesi falan değil uydu, uydu. Buradaki iki uydu çarpışmış ve senin şişe sandığın uzay malzemeleri etrafa dağılmış.
Arazla gülmeye başladık. Hem kahkaha ata ata. Ayaz’ın hayal gücü mükemmeldi. Araz karnını tutarak:
-Bence teknoloji kullanmayı azaltmalısın kardeşim, dedi. Hala gülmeye devam ediyordu. Ayaz ise ciddiyetle bize bakıyordu. 
-Bence gayet mantıklı. Hem internetler de gitmiş. Birini de arayamıyoruz zaten. Belki gerçekten de böyle bir olay yaşanmıştır, dedi. Evet, elektriklerle beraber internette gitmişti ama birini arayamayacağımızı da yeni öğrendim. Hemen ciddileştim. Araz da anında ciddileşti.
-Az önce ne dedin sen? Diye sordum. Şaşkınlığım hala üzerimdeydi. Ayaz:
- Belki gerçekten de böyle bir olay yaşanmıştır, dedim.
-Ondan önce.
- Birini de arayamıyoruz zaten, dedim. Ya siz bilmiyor musunuz? Sabah annemle babamı konuşurken duydum. Tam da bu konu hakkında konuşuyorlardı. Uydular falan da demişlerdi de tam net duyamadım o kısmı, dedi. İşte bu kısmı alaya alamazdım. Hepimiz ciddiydik. Bu basit bir şey değildi çünkü. Hemen odamızdan çıktım. Odamız derken Araz ile benim odam. Ayaz farklı bir odada kalıyordu. Hemen koridoru geçip merdivenden indiğimde Araz ile Ayaz’ın peşimden geldiğini fark ettim. Annemgilin yanına gittik, mutfaktaydılar. Onlara da sorduk ve aynı cevabı aldık. Kimseyi arayamıyor, mesaj dahi gönderemiyorduk. Yoğun tipiden de dışarı çıkamıyorduk zaten. Haberleri açamıyorduk. Televizyon sinyalleri tamamen gitmişti.
 Bu haber benim korkmama neden oldu. Aklıma Ayaz’ın dedikleri geldi. “Belki böyle bir şey yaşanmıştır” diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Yok ya böyle bir şey yaşanmazdı. Bir sürü görevli vardı. İlla birileri hallederdi bu durumu. Hayatımız olmuştu teknoloji, internet. Alaya alınacak bir şey değildi. 
-Böyle oturacak mıyız? 
Düşüncelerimden Ayaz’ın sesiyle ayrıldım. Yaklaşık yarım saattir böylece oturuyorduk. Kimseden çıt çıkmıyordu. Annem ile babam ise işe gitmişlerdi. Annem ile babam astronomdu. Uzayı gözlemlemeye bayılırlardı ve bunu işleri haline getirmişlerdi. Rasathaneye yakın değildik ama aynı şehirdeydik. Annem ile babam evden aceleyle çıkmışlardı. Artık kesin emindim. Uydular ile ilgili bir sıkıntı olmalıydı ve biz evde oturuyorduk. İlk defa, pardon ikinci defa kardeşime hak veriyordum. Burada böyle oturmayacaktık. Hemen koltuktan kalktım ve yönümü kardeşlerime döndüm:
-Burada böyle oturmayacağız, bir şeyler olmuş. Kimseden haber dahi alamıyoruz, dedim. Şimdi mantıklı bir fikir bulmalıyız. Ne yapabiliriz? Sesim düşünceli çıkmıştı. Ayaz hemen:
-Annem ile babamın çalıştığı rasathaneye gidelim, dedi. Ama gidemezdik. Çünkü yoğun kar vardı ve annemgilin zorlukla gittiklerine emindim.
-Hayır, başka bir şey bulmalıyız, dedim. Araz:
-Farah ablaya gidelim, dedi. Aslında bu mantıklıydı. Çünkü Farah abla annemgil ile birlikte çalışıyordu ve yürüyen ansiklopedi gibiydi. Her şeyi bilir, sorduğumuz tüm soruları cevaplardı. Hayran olduğum bir zekâsı vardı. Çok güzel denilmezdi ama çok tatlıydı. Gözlüklerini gözünden asla çıkarmazdı. Küçük bir evde yaşıyordu ve ev bize çok yakındı. Ayaz:
-Ama evde değilse. Annem ve babam gibi işe gittiyse, dedi. Hemen söze atladım:
-Hayır, evde. Çünkü annem bana Farah ablanın hastalıktan kırıldığını söylemişti. Hatta memleketinden annesi gelmiş, dedim. Hepimiz birbirimize bakıyorduk. Ne yapacağımızı bulmuştuk ve yerimizde durmayacaktık. 
Hemen giyinip evde çıktık. Tipi çok şiddetliydi. Kafama şapkamı, boynuma atkımı takmama rağmen donuyordum. Kar taneleri iğne gibi yüzümüze değdiğinde canımızı acıtıyordu. Ama durmadık ve Farah ablanın evine geldik. Hemen kapıyı çaldık. Kapıyı birinin açmasını bekliyorduk ama açan olmadı. Tekrar çaldık, tekrar açılmadı. Farah abla neredeydi? Ya da şimdi ne yapacaktık?
Eve dönmeye karar verdik. Belki biraz düşünürsek mantıklı bir karara varabilirdik. Bu düşünme eylemini evde yapmalıydık çünkü hava gittikçe kötü bir hal alıyordu. Gittiğimiz yoldan geri döndük. Evin kapısının önüne geldiğimizde Ayaz:
-Haydi anahtarı verinde açalım kapıyı, dedi ve elini Araz ile benim önüme kaldırdı. Anahtarı vermemizi bekliyordu ama bende anahtar yoktu. Araz’ın yüzüne baktım. Evden çıkarken anahtar almak umurunda olmazdı ama umut ettim. Ama Araz aynı dehşetli ifadeyle bana bakıyordu.
***
-Ya size inanamıyorum. Bir hafta önce ne yediğinizi unutmazsınız siz, bunu mu unuttunuz? Dedi Ayaz sitemle. Haklıydı evden çıkarken Araz da bende anahtarı almamıştık ve şu anda evin kapısının önünde bekleyişimizin birinci saatini tamamlamıştık. Hava soğuktu ama kapının önüne kar yağmıyordu. Neyse ki bu konuda şanslıydık. 
-Ya ne bize bağırıyorsun? Sen de bu evin bir bireyisin hatırlatırım. Sen alsaydın, dedim Ayaz’a. Ne kadar haklı da olsa ona kendimi ezdirmemeliydim. Araz ilk defa konuşarak:
-Ya bir susun da mantıklı bir fikir bulalım, dedi. Birinden yardım istesek kimden isteyeceğiz?
-Bilmiyorum ki, sanırım tek çaremiz annemgil gelene kadar burada beklemek, dedim. Aklıma başka bir fikir gelmiyordu. Ayaz:
-Bence rasathaneye gidelim, diye bir fikir attı ortaya. Araz:
-Nasıl olacakmış o iş? Annemgil bile arabayla bir saatte anca gidiyorlar, dedi sitemle. Ama başka çaremiz yoktu. Yerimizde duracağımıza dair ise kimseye söz veremezdik. Uzun bir konuşmanın ardından rasathaneye gitme kararı aldık ve yola çıktık. Annem ile babam bizi birçok kez rasathaneye götürmüşlerdi. O yüzden yolu artık ezbereydik. 
Yola çıkmıştık ama tipi öyle bir kuvvetliydi ki zor yürüyorduk. Aslında yürüyemememizin bir diğer nedeni ise çok üşümemizdi. Çok üşüyorduk ve yavaş yavaş mayışmaya başlamıştık. Artık zaman algımı yitirmiştim. Keşke yola çıkmasaydık diye düşündüm bir an. Bunların hiçbirisi başımıza gelmezdi.
-Bakın bir araba geliyor, dedi Ayaz. Yere bakarak yürüdüğüm için kafamı kaldırdım ve işaret parmağı ile gösterdiği yere baktım. Evet, biri geliyordu. Yani bir araba. Zorlanarak olsa da geliyordu. Hemen arabaya koşmaya başladık. Arabanın önüne geçtik. Zaten yavaş olan araba bizi görünce durdu ve hemen camı açtı. Ben cam açılınca hemen oraya gittim ve tam konuşmaya başlayacakken gördüğüm kişi konuşmamı engelledi. Bu kişi babamdı. 
***
-Ya siz beş dakika yerinizde durmaz mısınız ya? Rasathaneye gelmek ne demek? Siz beni öbür dünyaya göndermeye mi çalışıyorsunuz anlamıyorum ki, sitemle bağıran babamdı. Rasathanede, annem ve babamın yanındaydık. Biraz da olsa ısınmıştık. İlk yaramazlığımız değildi ama her yaramazlıkta aynı derecede bize kızıyordu. Babam soluklandıktan sonra devam etti:
-Ya hayır hiç mi ders çıkarmıyorsunuz yavrum siz? Ne olacak diye hiç mi düşünmüyorsunuz? Sende bir şey söylesene Güneş. Annem sözü devraldı:
-Çocuklar biz sizinle bu konuyu konuştuk. Bir daha yapmayacağınız hakkında söz verdiniz bize. Ya kaybolsaydınız? Babama göre daha sakin konuşuyordu ama telaşı yüz ifadesinden anlaşılıyordu. En son dayanamadım ve:
-Ya ama sizin düşün…
-Bakalım kendinizi nasıl savunacaksınız? Dedi sitemle babam. Ya hadi bu ikisini anladım da sende mi kızım ya? 
-Bak babacığım…
-Baba ayıp oluyor ama. Biz de seni duyuyoruz ya hani, dedi Ayaz. Şu anda konuyu değiştirmeye çabalıyordu. Çünkü böyle giderse babam ertesi sabaha kadar bizi azarlardı. 
-Ama bak bu kız hep sizin yanınızda böyle oluyor. İyice kendinize benzettiniz. Değil mi kızım? Benden onay bekleyen bir ifadesi vardı. Ben konuşmaya başladım:
-Yani ama…
-Nee, diye yükseldi Araz. Şu anda Arya’dan bahsediyoruz yalnız.
Araz’a öldürücü bakışımla baktım. Ne ima etmeye çalıştığını anlamıştım. O da bana aynı şekilde bakmaya başladı.
-Ama babacım bizim kalbimiz kırılıyor bura…
-Ya bir susun da ben konuşayım, dedim. Biraz fazla bağırmıştım sanırım çünkü çevremdeki herkesin bana dik dik bakıyordu. Başımızdan geçenleri anlatmaya başladım. Tabi arada abartmayı da unutmadım. Annem ve babam beni dikkatli bir şekilde dinliyordu ve gelme nedenimizi öğrendiklerinde kahkahayı patlattılar. Ayaz’ın düşüncesini de söylemiştim. Annem bir süre güldükten sonra:
-Benim akıllı kuzucuklarım bu öyle bir şey değil. Tipi olduğu için sinyaller ve elektrikler gitti. Yani düşündüğünüz gibi bir durum yok, dedi. Ayaz hemen:
-O zaman siz neden bugün buraya geldiniz. Hem de hava böyleyken, dedi ama hava sadece şehre böyleydi. Burası gayet günlük güneşlikti sadece azıcık kar yağmıştı o kadar. Bu sefer babam cevapladı:
-Çünkü bugün önemli bir gün. Bugün annenizin doğum günü ve buradaki arkadaşlarımızla her şeyi planladım annenizin haberi olmadan. Sonra da sizi almaya geliyordum, dedi. Annemin doğum günü olduğu tamamen aklımdan çıkmıştı.
-İyi ki doğdun anne, dedik üçümüz de aynı anda. Annem de tebessümle:
-Teşekkür ederim ama bir daha böyle yaramazlıklar yok, dedi ve kollarını bize doğru açtı. Bizde hemen anneme sarıldık. Ne kadar yaramazlık yapsak da annem ile babam bizi sevmekten vazgeçmiyorlardı ve asla vazgeçmeyeceklerdi.

DIŞ GÖRÜNÜŞ

 
Gamze Sena Kuyucu


Kimi insan güzel
Kimisi ise çirkin
Aynaya düşen görev ise
Bir ömür boyunca insanların ruhlarını gizleyeceği
Bedenleri göstermektir bence

İnsanlar kanar dış görünüşe
Yapmacık bir gülümsemeye
Mükemmel denilecek bir fiziğe
Oysa ki ruhun hiç mi önemi yoktu?
İnsanlar sadece dış görünüşe mi bakıyordu?

Keşke ruhları da gösterseydi ayna
İnsanlar dış görünüşe değil
Kalbe inansalardı
Herkes gerçek yüzünü ortaya çıkarsaydı

İHANET

Gamze Sena Kuyucu
Dünyadaki en acı verici şeylerden biri de
İhanete uğramak bence
Sırtına saplanılan o bıçak
Bir daha çıkmamak üzere kalır
Geriye ise sadece izi hatırlanır

Güvenirsin ona
Kimseye güvenmediğin kadar hem de
Kalbinle inanırsın
O yapmaz diye kendini kandırırsın

Acımasızdır insanlar
Ne düşündüğün umurlarında olmaz
Senin ne yaşadığını kimse bilmez
Yardım çığlıklarını kimse duymak istemez

Her bir ihanette düşersin
Acır canın, yaralanır yüreğin
Ama kalkmaya çalışırsın
Ne yaşanırsa yaşansın

Daha güçlü olursun
Ya da seni güçlü olmak zorunda bırakırlar
Düştüğün yere dikkatli bakarsın ki
Bir daha aynı yerden düşmeyesin
Bir daha aynı ihanete maruz kalmayasın

KARANLIĞIN İÇİNDEKİ AYDINLIK

 
Gamze Sena Kuyucu

Her yerde görürüz onu
Pembe yapraklı lotusu
Kolyede, tabloda
Gezilmeyi bekleyen bir tapınakta

Güzel bir çiçektir
Herkes baktıkça bakmak ister
Yapraklarının biçimi ise
İlgi çeker

Kirli sularda yetişir lotus
Kendi kendini temizler
Karanlığın içindeki tek aydınlık nokta
Lotus çiçeği galiba

Çamurda temiz kalabilmiş
Tek çiçek lotus
Peki neden insanların ilgisini
Sadece dış görünüşü çekiyor?

ZAMBAK

 
Gamze Sena Kuyucu

Dayanıklı bitkidir zambak
Kolay kolay bükülmez, kırılmaz
Soğuk olduğu anda bile
Diğer çiçekler gibi ölmeye kalkmaz

Vefanın temsili bence
Bakımını yaptığın sürece
Uzun yıllar solmaz
Zambak, kendine yapılanı unutmaz

Bir sürü türü
Rengi vardır zambağın
Her renk farklı bir anlam
Sayıları bile ayrı bir kavram

Saflık ve masumiyet demekmiş
Göz alıcı zambak
Aynı zamanda da
Yeniden doğuşu simgelermiş

Dikenleri var güllerin
Dokunanın canını yakar
Yaprakları hassastır papatyaların
Üflesen uçar

Ama zambak öyle değil
Dayanıklı, kırılmaz
İnsanların canını bile yakmaz
Peki neden
Öbür çiçekler kadar sevilmez?

EN GÜÇLÜ BAĞ

 

Gamze Sena Kuyucu

Basit bir şey sanılır güven
Önemsenmez belki
Oysa insanların arasındaki
En güçlü bağ sanki

Bir kere kırıldı mı
Geri gelmez güven
Ne kadar çabalasan da
Önceden verilen güvenin yerini tutmaz asla

İnsan güvenince sever birini
Güvenince umut eder, yardım diler
Güvenin olduğu yerde vardır adalet
Diğer erdemlerde peşinden gelir elbet

YALNIZLIK

Gamze Sena Kuyucu

Yalnız kalmak bazen en iyi şeydir
Zihnindeki sorulara cevap bulabilmek için
Yalnız kalman gerekir

Bazen ödüldür yalnız kalmak
Yaşadığın şeyleri sessiz bir ortamda sorgulamak
Yalnız kalınca insan 
Kendini daha iyi hissediyor o an

Ama yalnız olmak kötüdür
Her şeyini yalnız yaparsın
Yalnız yapmak zorunda bırakılırsın
Ama seni iyi hissettirmez

Yalnız olunca sevmezsin bu hayatı
Yaşadığın ve yaşayacağın olayları
Yanında biri olsun istersin
Seni anlamasını istersin

Yalnız kalmak farklı 
Yalnız olmak farklı
Yalnız kalmaya ihtiyaç vardır ama
Bu dünyadaki hiçbir insan 
Yalnız olmamalı 

27 Aralık 2025 Cumartesi

GİZEMLİ SESLER


Gamze Sena Kuyucu
Okula başlamadan önce aslında hiç aklımda bu tarz şeyler yoktu. Sıradan bir okul olduğunu düşünüyordum kasabamızdaki okulun. Çocukluğumdan beri bahçesinde oynadığım, etrafında gezindiğim bu okulun içinde bir de Z-Kütüphane vardı. Orasını da çok severdim ve eğlenceli bulurdum. 
Nihayet ben de bu okulun öğrencisi olmuştum artık. Üç katlıydı okulumuz ve ben üçüncü kattaki sınıflardan birindeydim. Ayrıca okulumuzun bodrum katı spor ve konferans salonu olarak kullanılıyordu. Bu katın bir kısmı da yemekhaneydi. 
Halk oyunlarına çocukluktan beri ilgim vardı ve okulumuzda halk oyunları kursu açılmıştı. Halk oyunları çalışmasını okulumuzun zemin bodrum katında yapıyorduk. Eğlenceli birkaç çalışmadan sonra öğretmenimizin gelmediği bir gün garip şeyler olmaya başladı. Her şey buradan sonra başlıyordu aslında. 
Arkadaşlarımızla kendi kendimize çalışırken okulun arka kapısının bulunduğu yerden garip bir ses gelmişti. Önceleri umursamadık fakat sesler git gide sıklaşıyordu ve artıyordu. Bu sesi galiba sadece biz duyuyorduk çünkü başkaları da duysa mutlaka tepki verirdi. Üstelik herkes dersteydi. Bu ses nereden geliyordu, kim çıkarıyordu? Korkulacak bir durum değildi ya da öyle düşünüyorduk. Kocaman, kalabalık bir okuldu burası ve herkes derste, sınıfındaydı. 
Halk oyunları çalışmasını bırakarak sesin geldiği yöne doğru gitmeye karar verdik. Burası, öğretmenlerimizin bize yasakladığı alandı. Merakımıza yenilerek o tarafa doğru gitmeye karar verdik. Madem öğrencinin girmesi yasaktı buraya, o halde sesleri kim çıkarıyordu? Sorular, sorular, sorular… 
Zemin katın merdivenlerinden bir gölge gibi hızla ilerledik ve kameraların göremediği kör noktadan seslerin geldiği yöne doğru sessizce ilerledik. Kalbimiz ağzımıza gelmiş gibiydi. Yaptığımız belki iyi bir şey değildi fakat bizi kendisine çeken bir şeyler vardı. Her yere baktık fakat ses çıkarabilecek bir şeyler, kimseler yoktu. 
Üstelik okulumuzun arkasındaki yıkılmış, terk edilmiş evleri ilk kez bu kadar yakından görüyorduk. Hayalet bir kasaba gibiydi burası. Kimler yaşamıştı, neden terk etmişlerdi, sahipleri acaba neler yaşamıştı? Soruların ardı arkası gelmiyordu. Evler, hep birbirine benziyordu ve sıra halindeydi. Kafamızdaki soruların cevaplarını verebilecek kimse yoktu. Artık derslere, sınıfa dönüş vaktiydi. 
Akşam olduğunda yaşadıklarımızı aileme anlatıp anlatmamakta önce endişe duydum fakat anlatmam gerekiyordu. Yemekten sonra anneme konuşmamız gerektiğini söyledim. Annemin rengi değişmişti. Korkmuş görünüyordu ama meseleyi ona anlatınca yüzündeki gerginlik silindi. Tebessüm etmeye başladı ve şöyle dedi:
-Bu yaşadığınız şeyler senelerdir ara sıra anlatılır kasabada ama kimse önemsemez. Evlerin niçin terk edildiğine dair kimsenin bir fikri yok fakat okulun bulunduğu yerin daha önceden mezarlık olduğu söylenir. Bu söylenti de zaman zaman senin anlattığına benzer olayların yaşanmasıyla ilgili olabilir. 
Aslında korkunç bir şeydi bu fakat annem öyle doğal ve içten anlatmıştı ki tüm endişelerim silinmişti. Ben de tebessüm etmeye başladım. 
Ertesi gün arkadaşlarıma bu konuyu anlatmayı düşünüyordum fakat onlar da ailelerinden aynı hikâyeyi duymuşlardı. Şimdi halk oyunlarına devam etmek vaktiydi. 
Halk oyunlarından sonra eve geldim. Düşündüm, acaba öğretmenimize bu yaşadığımız olayı anlatalım mı diye. Ben anlatmak istiyordum. Arkadaşlarımla da konuştum. Okula gidince öğretmene söylemeye karar verdik ama nasıl diyecektik? Olayı en başından itibaren anlattık. Öğretmenimiz anlattıklarımızı duyunca güldü ve:
-Çocuklar, evet orası önceden mezarlıktı. Hatta bazen biz de öyle sesler duyuyor, sizin yaşadığınız olayları yaşıyoruz, dedi. 
Hocamızın söylediği bana pek inandırıcı gelmemişti. Arkadaşlarımızla bu olayı unutmaya karar verdik. Seslerin yukardan geldiğine kendimizi ikna etmiştik. Birkaç gün sonra bu sefer yine spor salonunda halk oyunları çalışıyorduk. Başımızda öğretmenimiz yoktu. Bu sefer açıklayamayacağımız bir şey oldu. Kapı kendiliğinden açıldı. Bir şakadır, diye düşündük. Kapının ardına baktık ama kimse yoktu. İçimiz biraz ürperse de çalışmaya devam ettik. Spor salonunun yanındaki odadan sesler gelmeye başladı. O oda kilitliydi ve kimse kullanmıyordu. Okulun bazı eski eşyaları oradaydı. Bu sefer hepimiz çok korktuk. Bu olayları birleştirince burada bir şeylerin olduğu fikrine vardık. Gizemi çözülmesi gereken bir durumdu bu. Cesaretimi toplayıp o odaya gittim. Kapısının önüne geldim. Büyük ihtimalle açılmayacak, diye düşünmüştüm ama açıldı. Arkadaşlarım yanımdaydılar. Hepimiz donup kalmıştık. Kapı, yavaş yavaş açıldı. İçerisi çok tozluydu. Hepimiz biliyorduk, buraya yıllardır girilmiyordu. Peki ama o sesleri çıkaran kimdi? Tam o anda öğretmenimiz geldi. 
-Aa! Buranın kapısını açık mı unutmuşum. Hay Allah! Eee… Siz burada ne yapıyorsunuz çocuklar?
Hocamızın sorusuna karşılık ne cevap vereceğimizi bilemedik. Bence bu durumu hocamıza söylememeliydik. Ben hemen hocamıza:
-Hocam, kapı açıktı da… Biz de merak edip baktık, dedim. 
-Neyse çocuklar, şuranın kapısını örtelim de çalışmalarımıza devam edelim, dedi hocamız. 
İçimiz biraz rahatlamıştı ama o sesin nereden geldiğini bilmiyorduk. Biraz daha halk oyunları çalıştık. Sonra herkes evlere dağıldı. Kafamda bir sürü soru vardı. Acaba o sesler nereden gelmişti? Bu okul yoksa gizemli miydi? Hocamızın dedikleri doğru muydu?.. Hiçbir sorumun cevabı yoktu ama yarın bu gizemi çözmeliydik. 
Okula gittiğimde hemen arkadaşlarımı yanıma çağırdım ve onlara:
-Arkadaşlar, bu okulda gizemli şeyler dönüyor. Bizim bu gizemi çözmemiz lazım. Herkes okuldan çıktıktan sonra araştırsın. Buranın geçmişini sorgulayalım belki bir şeyler elde ederiz, dedim. 
Arkadaşlarım da benim gibi düşünüyorlardı. Eve geldiğimde bilgisayarımın başına geçtim. Araştırmaya başladım. Çok bir bilgi elde edemedim. Sadece bir kaynakta önemli bir şeye rastladım. Burada kaynakta, okulun arkasındaki eski evlerden bahsediliyordu. Merak ettim ve okumaya devam ettim. Okuduklarıma göre o evlerden birinde önceden bir büyücü yaşıyormuş. Büyücü öldükten sonra o evde kimse yaşamamış. Şimdiki hali de harabe işte. Okuduğum şeylerin gerçek mi yoksa yalan mı olduğunu bilmiyordum. 
O yüzden bu haberi arkadaşlarıma söylememeye karar verdim. Okula gittiğimde arkadaşlarım yeni bilgilere ulaşamamışlardı. Ben de onlara yeni bir bilgiye ulaşamadığımı söyledim. O gün kursumuz yoktu. Okulun müdüründen izin alıp spor salonuna indik. Çalışmak için izin almıştık. Okul çıkışında çalışmamıza gerek kalmayacaktı. Arkadaşlarımla aşağıya indik. Bu sefer kimseden ses çıkmıyordu. Hepimiz spor salonunun ortasında birbirimize yakın bir şekilde duruyorduk. O sırada pencereden geçen bir karaltı gördüm. Hemen arkadaşlarıma söyledim. Hepimiz pencereye odaklanmıştık. Bu esnada bir sesle irkildik:
-Çocuklar, burada ne yapıyorsunuz, dedi. 
Bağırarak arkamıza döndük. Hepimiz pencereye odaklandığımız için gelen temizlikçiyi görmemiştik. Temizlik görevlisi hepimizi spor salonundan çıkardı. O gün Cuma olduğu için spor salonunu temizlemesi gerekiyormuş. Hepimiz dışarıya çıktık. Acaba geçen gün okuduğum kaynakla alakalı olabilir miydi gördüğüm karaltı, bilmiyordum. Arkadaşlarıma da bahsetmek istemiyordum bundan. Boşuna onların da korkmasını istemiyordum. Aslında okulda bir gece kalabilsek bu sırrı çözebilirdik belki de. 
Pazartesi günü arkadaşlarıma bu fikrimi söylemeye karar verdim. Söylediğimde önce karşı geldiler ama sonradan fikirlerini değiştirdiler. Arkadaşlarımla birlikte bir izin kağıdı hazırladık ve çıkardık. İzin kağıdına göre okulda ders çalışma kampımız vardı güya ve ailemizden bu durum için izin alınması gerekiyordu. Ailemiz izin verdiği taktirde bir gece okulda sabaha kadar çalışacaktık. Yani, öyle düzenlemiştik belgeyi. Bu belgeyi anneme götürdüğümde pek inanmadı bana ve:
-Eğer böyle bir şey olsaydı okuldan bir telefon ya da mesaj mutlaka gelirdi, dedi. 
Oysa şimdiye kadar ona hiç yalan söylemediğimi biliyordu. Nereden çıkmıştı bu endişe. Ben de:
-Bilmiyorum anne, sen imzaladıktan sonra gelecektir belki de mesaj, bize böyle söylediler, sen izin veriyor musun, vermiyor musun, dedim. 
Annem:
-Neyse, sadece bir geceymiş, mesaj da gelirse neden izin vermeyeyim, senin için de iyi olur, dedi. 
Mutluluktan havalara uçuyordum. 
Salı sabahı birimiz rehberlik öğretmenini oyalama görevini üstlendi. Birimiz de kapının önünde gözcü olacaktı. Ben ve bir arkadaşım odaya girerek sistemden ailelerimize durumu haber veren bir mesaj atacaktık. Bunu çok zorlanmadan gerçekleştirdik. Bu yaptığımız şeyler, güzel hareketler değildi. Bunun vicdani azabını duyuyorduk ama içimizde bitmek bilmeyen bir merak duygusu vardı. Birkaç gün sonra hem öğretmenimizden hem de ailemizden özür dileyerek durumu anlatmaya karar verdik ama önce bu sırrı çözmemiz gerekiyordu. Son aşamada okul dağıldıktan sonra kalabileceğimiz bir yer bulmamız gerekiyordu. Ben, müzik sınıfını önerdim. Sonuçta kimse oraya girmiyordu. Orada olduğumuzu da fark etmezlerdi. Orada eski resim çalışmaları ve projeler vardı sadece. Herkes bizim çıktığımızı zannederken biz orada saklanacaktık. 
Arkadaşlarım ve ben yanımıza el feneri ve gerekli malzemeleri almıştık. Dersler bittiğinde planımızı uyguladık ve müzik odasına geçtik. Saat 6 olduğunda okulun kapısı kilitlendi. Okulda sadece biz ve derin bir sessizlik vardı. Havanın kararmasını bekledik. Her şeyi kayıt etmek için yanıma tabletimi de almıştım. Arkadaşlarım ve ben el fenerlerini açtık. İlk olarak üst katlarda dolaştık. Ne aradığımızı bilmiyorduk. Tüm sınıflara girmiş, her kata bakmıştık ama bir şey bulamamıştık. Sadece spor salonunun olduğu kat kalmıştı. Asıl olayların orada döndüğünü hepimiz biliyorduk fakat inmeye de korkuyorduk. İnmek zorundaydık, başka şansımız yoktu. Herkes birbirine yakın yürüyordu. Merdivenlerden yavaş yavaş aşağıya indik. İlk olarak konferans salonunun o taraflara gittik ama bir şey yoktu. Yemekhaneye de girdik, yine bir şey bulamadık. Geriye kalmıştı spor salonu. İlk spor salonuna girecektik ama arkadaşlarımı durdurdum. Spor salonunun yanındaki kullanılmayan odaya bakalım dedim. Birkaç arkadaşım bu odaya girmek istemedi çünkü halk oyunları öğretmenimiz orayı kilitlemişti ama ben kapıyı açtım çünkü kilitlenmemişti. Hepimiz çok korkmuştuk. Bu esnada benim kısmen araladığım kapı kendiliğinden açılmıştı. Bağırarak okulun giriş katına koştuk. Okulu kilitledikleri için dış kapı açılmıyordu. Hepimiz giriş kapısının önündeydik. Hocamızın kapıyı kilitlemesine rağmen kapı kendiliğinden açılmıştı. Spor salonuna bakamadık çok merak etmiştim ne kadar korksam da. Bizim burada olmamızın nedeni zaten spor salonuydu. Korkumu yendikten sonra arkadaşlarıma:
-Arkadaşlar, okulun kapısı kilitli, bizim de buraya gelmemizin nedeni spor salonu zaten. Acaba insek mi, diye sordum. 
Arkadaşlarımın bazıları bu fikre karşı çıktılar ama bazıları da desteklediler. Ben de:
-Anca beraber, kanca beraber, biz buraya bunun sırrını öğrenmek için geldik, boş boş oturacak mıyız, dedim.
Zor da olsa hepsini fikrime ikna ettim ve aşağıya indik. Hepimiz spor salonunun kapısının önünde bekliyorduk. Kimse içeriye girmeye cesaret edemiyordu. İlk adımı ben attım. Arkadaşlarım da arkamdan geldiler. İçeriyi aradık, taradık ama hiçbir şey bulamadık. Sabaha kadar spor salonunda kalmaya karar verdik. Hepimiz bir  yere oturduğumuzda zil çaldı. Yanlış duymamıştık, okulun zili çalmıştı, hem de bu saatte. Hepimiz korkmuştuk ve kaçmaya başladık. Yine okulun üst katlarına çıktık. İşin garip tarafı sadece spor salonundaki hoparlörden gelmişti zil sesi. Üst katlara çıkarken karşımızda aniden güvenlik görevlisi belirdi. O da bizim kadar korkmuştu fakat kendini toparladı ve:
-Çocuklar, burada ne yapıyorsunuz, yarın Müdür Bey’le konuşup yaptıklarınızın hepsini anlatacağım, dedi. 
Planımız suya düşmüştü. Hepimizi birer birer evimize kadar bıraktı görevli. Saat daha gece yarısı bile olmamıştı. Şimdi, durumu ailelerimize nasıl anlatacaktık? Eve gelip kapıyı tıklattım. Annem yarı uykulu bir şekilde kapıyı açtı ve:
-Kızım, bu saatte sizi niye bıraktılar sizi, diye sordu. Artık yorulmuştum. Yalan söylemekten ve bu sırrı içimde taşımaktan bitkindim. Zaten planımız da yolunda gitmemişti. Her şeyi en baştan anneme anlatmaya karar verdim. İçeriye geçtikten sonra durumu ona özetledim ve çok pişman olduğumu da ekledim. En sonunda:
-Özür dilerim anneciğim. Böyle olsun istemezdim ama okulda garip şeyler var, biz de merak ettik ve okulda kalarak bunu çözmek istedik. Bir daha böyle şeyler yapmayacağız, söz, dedim. 
Annem önce çok kızdı fakat bir süre sustuktan sonra:
-Haydi yatağa. Bunu yarın müdürünle konuşacağım, dedi. 
Disiplin cezası gelebilirdi. Düşündüm, düşündüm. Disiplin cezasını değil, bu gece yaşadıklarımızı. Düşüncelerle uyuyakalmışım. Uyandığımda hemen hazırlanıp okula gittim. Annem de yanımdaydı. İçimi korku ve telaş kaplamıştı. Acaba annem ne diyecekti Müdür’e? Bu gün neler yaşayacaktım, hiçbir fikrim yoktu. Benim gibi diğer arkadaşlarımın da velisi gelmişti. Hepsinin velisi müdürle konuşmuş ve bizi suçlu bulmuş, bazıları ise yaşadıklarımızı anlatıp daha çocuk olduğumuzu, hata yaptığımızı söylemişti. Müdür, yaşadıklarımızı duyunca şaşırmış, bize tutanak tutmaya karar vermiş ve velilerimize:
-Eğer böyle şöyle devam ederse ben konuyla alakadar olurum. Bir daha böyle şeyler olmasın, çocuklar da halk oyunlarını spor salonunda değil müzik sınıfında çalışacaklar. Ben bu konuyu ilgili öğretmenimize iletirim, demiş. 
Bu konuşmaları duyunca biraz rahatlamıştım ama tutanak da basit bir şey değildi mutlaka. Bundan sonra en küçük bir hatada disiplin cezası alabilirdim. Müdür bizleri okul çıkışı odasına çağırdı ve biraz kızdı. Sonra da bu konu kapandı. 
Halk oyunları çalışmalarının spor salonunda yapılmayacağını Müdür de söylemişti ama ben bu işten vaz geçmek istemiyordum. Bir şey vardı bulmam, çözmem gereken. Arkadaşlarıma halen bu merakımın devam ettiğini söyleyince:
-Farkında mısın bilmiyoruz ama yaşadıklarımızın tek sorumlusu sensin, dediler. Etrafımdaki arkadaş sayısı iyice azalmıştı. Geriye sadece dört kişi kalmıştık bu işi çözmek isteyen. Jennifer, Lily, Diana ve ben Rose. 
Bu üç kişi benim en sevdiğim arkadaşımdı. Kararlaştırdık, artık okul çıkışları ailemizden izin alıp okula yeniden gelecektik. Kalan dört kişi ile birlikte bu işi çözmeye karar vermiştik. Ne olursa olsun. Ben de arkadaşlarıma geçen gün okuduğum haberi söyledim. Bu haberin gerçek olduğunu bilmiyorum ama hani araştırmıştık ya okulun geçmişini, az kişi kaldık. Bu haberi size söylemek istiyorum. Hani okulun arka tarafında harabeler var ya, onların birinde önceden bir büyücü yaşıyormuş. Büyücü öldükten sonra kimse o eve girmemiş ya da girememişler. Ne diyorsunuz, sizce gidip o eve bakalım mı? Diana biraz ürktü ve :
-Rose, bu bence çok iyi bir fikir değil, dedi. Ama ben ısrarcıydım ve:
-Başka çözümü yok Diana, emin ol hiçbirimize bir şey olmayacak, dedim. Biraz ikna olmuş gibiydi. Eve gidip elbisemizi değiştirip saat üç buçukta okulun bahçesinde olacaktık. Annem izin verdi çünkü artık burasının güvenli olduğuna inanıyordu üstelik gündüz vaktiydi. Çocuklar, kasabamızda genelde akşama kadar okul bahçesinde oynardı. Elbiselerimi değiştirip gittiğimde diğer arkadaşlarımın benden önce oraya geldiğini gördüm. 
-Haydi gidelim, dedi Jennifer. Tüm evleri birer birer gezdik. Harabeydi hepsi de ve çoğunun duvarları yıkılmıştı. Dış duvarlarda yaramaz çocukların yazdığı yazılar ve çizdiği garip şekiller vardı. Başka hiçbir şey yoktu burada. Büyücünün evi olduğu rivayet edilen eve gelmişti sıra. Hepimiz aynı anda içeri girdik. İçerde gariplikler vardı. Diğer evlere benzemiyordu burası. Her yerde kurumuş kan lekesine benzeyen izler vardı.  Hatta duvarın birinde kanlı bir el izi ve “yardım et” yazısı vardı. Bunun ne anlama geldiğini hepimiz biliyorduk. Ürkmüştük bu yazıyı gördükten sonra. Zaten içerisi çok kasvetliydi ve kötü kokular vardı. Diana sessizliği bozdu:
-Gidelim buradan, ben size gelmeyelim, demiştim. Burada gariplikler var, dedi.
Lily:
-Diana haklı ama ya bu işi kökünden çözeceğiz ya da bizden öncekiler gibi bize bir anı olarak kalacak yaşadıklarımız, dedi. 
-Ben, kökünden çözmeyi tercih ediyorum, dedi Jennifer. 
Ben de Jennifer’a katıldığımı söyledim çünkü mantıklı olan buydu. Üçe bir kalmıştı Diana. Bu yüzden evin içini gezmeye devam ettik. Odalardan birinde sandalye vardı ve salınır vaziyetteydi. Harabe olduğu için dikkatimizi çekmedi. Mutlaka adımlarımızdan sallanıyordur diye içimizden geçmişti belki de. Biz sandalyede olağanüstü bir şey olmadığına kendimizi ikna etmişken bir çığlık sesi yükseldi ve odanın kapısı hızlıca kapandı. Hepimiz kapanan kapıyı açarak dışarıya çıktık. Aslında çok da anormal şeyler değildi yaşadıklarımız çünkü hava biraz rüzgârlıydı ve kapı bu yüzden kapanmış olabilirdi. Arkadaşlarım böyle düşünmüyordu. Koşarak okulumuzun yanına geldik. Jennifer:
-Tüm taşlar yerine oturdu şimdi, dedi. Okulun altında mezarlık vardı. Spor salonu da mezar yerine kazınarak yapılmıştı. Arkasında ise garip bir harabe… Bu yaşadıklarımız mutlaka bu olaylarla ilgili, dedi. 
Ben onun gibi düşünmüyordum. Bir açıklama yaptım:
-Ya bence bir efsaneye inanmamalıyız yaşadıklarımız gayet normal şeyler. Etrafta bir sürü insan yaşıyor farkında mısınız? Lily:
- Eee, şimdi ne yapacağız?
-Bence ailelerimize haber edelim. Bu işe devam ettiğimizi bilsinler, dedim. Jennifer:
-Ailelerimiz bizi ciddiye almayacaklar ve bizi önemsemeyecekler. Hatta bu işi bırakmamızı isteyecekler. Lily:
-Jennifer haklı. Bu işi sadece dördümüz çözeceğiz. Diana:
-Ya başımıza bir olay gelirse, ailelerimiz bizi merak ederler. Şu anda bizi okulun bahçesinde oynuyoruz sanıyorlar. Ben annemgile haber vermeden bir şey yapamam, dedi.
-Sana katılıyorum Diana. Zaten şimdiye kadar ailemize bu eve geldiğimizi söylememiz gerekirdi. Jennifer:
-O zaman bir büyüğe danışalım. Hem bu olaylara merak saran. Başımıza bir olay gelirse onun haberi olur, dedi. Aslında mantıklıydı. Ben düşüncemi söyledim:
-Mantıklı ama ben o eve tekrar girmek istiyorum. Etrafı tam inceleyemedik. Anında çıktık. Diana:
-Saçmalama, o eve bir daha girmem ben, dedi.
-Tamam siz gelmeyin ben giderim, dedim. Lily:
-Seni tek bırakamayız bari birimiz gelsin seninle, dedi. Jennifer:
-Ben gelirim, diye öne atıldı. İkimiz içeri girdik. Gene o yazıyı ve sandalyeyi gördük. Şuanlık bizi ürperten bir şey olmadı. Farklı bir odaya girdik. Duvarda kitaplık vardı. Kitaplığa dokunduğum an etraftan garip sesler gelmeye başladı. Umursamadım ve incelemeye devam ettim. Sesler gittikçe yükseliyordu. Jennifer:
-Hadi Rose gitmemiz lazım, dedi. Harabeden çıktık. O kitaplık neden oradaydı? Etrafı incelediğimizde sandalye dışında başka eşya yoktu. Lily ile Diana ‘ nın yanına gittik. Olanları anlattık. Gayet normal karşıladılar. Ama benim aklıma kitaplık takılmıştı. Neden oradaydı? Kitaplığa dokunduğumda neden sesler gelmeye başladı? İçimde o kitaplık hakkında bir şüphe vardı. Bunu şimdilik arkadaşlarıma söylemedim. Yarın okul çıkışı tekrar buluşmaya karar verdik. Neyse ki kursum yoktu. Eve geldiğimde yorgundum. Yatağa uzandım. Düşünmeye başladım. Belki de o kitaplık gizli bir bölmeye açılıyordu? Yok ya öyle bir şeyin ihtimali bile yok. Harabeyi kim ne yapsın?  Peki haber edeceğimiz kişi kimdi? Bu düşünceler içerisinde uyuyakalmışım. Uyandığımda yemeğimi yedim. Annem bende bir tuhaflıklar olduğunu sezmişti. Ama sesini çıkarmıyordu.
-Yorgun görünüyorsun, bir sıkıntın mı var tatlım, dedi. Bende: 
-Yok anneciğim ne sıkıntısı? Sadece çok koşmalı oyunlar oynuyoruz o yüzden, dedim. Çok üstüme gelmedi. Bende odama çıktım. 
Ertesi gün okul çıkışı buluştuk. Söze başladım: 
-Birini buldunuz mu? Jennifer:
-Benim aklıma sadece erkek kardeşim geliyor. O da olmaz zaten. Böyle olaylara meraklıdır ama annemgile anlatsa inanmazlar, hem bizden büyük değil, dedi. Diana:
-Benim aklıma kimse gelmiyor, dedi. Lily:
-Aslında okuldan birisi olabilir. Hem bu konuda onlarında yaşadığı bir olay vardır. Ne diyorsunuz? Dedi. 
-Mantıklı. Ama kim işte? Dedim. Jennifer:
-Okuldaki herkese soralım. Onları tanımaya çalışalım. Hem bu süreç içerisinde biraz da olsa dinlenmiş oluruz, dedi. Hepimiz Jennifer‘in dediğini kabul ettik.
Okuldaki herkesi tanımaya çalışıyorduk. Gerekli olanları not alıyorduk. Hatta öğretmenlerin bile özelliklerini not aldık. Bu süreç bir hafta sürdü. Özellikleri uymayanları sırayla eledik. Geriye dört kişi kalmıştı. Okulumuzun biyoloji hocası Steven, bizden iki yaş büyük öğrenci Tom, bizden bir yaş büyük öğrenci Sophia ve okulun temizlik görevlisi Max. 
Biyoloji hocamız gizemli biriydi. Ders dışında konuşmazdı. Konuşursa da böyle gizemli şeyler için konuşurdu.
Tom okulun popüler çocuğuydu. Oda zamanında bu konularla uğraşmış ama tek olunca vazgeçmiş. Biraz havalı ve zararsız biridir. Okulda genellikle iki arkadaşıyla dolaşır.
Sophia sessiz bir kızdı. Dersleri ortaydı. Böyle olaylara çok ilgili. Hatta kendi yazdığı korku hikayesi bile var. Yaşına göre minyon tipli biri.
Temizlik görevlisi Max ise çok eğlenceli biri. Bize şakalar ve espiriler yapar. Bazılarının söylediğine göre okulda neler olmuş en ince ayrıntısına kadar biliyor.
Hangisine danışacağımız konusunda kararsızdık. Birkaç gün boyunca da bu dört kişiyi gözlemledik. Onlara sorular sorduk. Son olarak kime danışacağımızı kararlaştırdık. Biyoloji hocamız bu konuya uzak durmuştu. Zaten onun hakkında çok bilgi bile bilmiyorduk. Belkide bizi ailelerimize söyleyebilirdi. O yüzden ona danışmaktan vazgeçtik. Tom bu konuda meraklıydı. Ama ailesi ona yasak koymuştu. Yaşadığı şeyler biraz psikolojisini bozmuş olmalı. Ona danışmak pek iyi bir fikir değil. Sophia bu olaylarla ilgili ama çok ürkek biri. Sadece hikaye yazmakta iyi. Hem bizden sadece bir yaş büyük. Bize pek danışmanlık yapacağını sanmıyorum. Son olarak okulumuzun temizlik görevlisi Max kaldı. Max tam aradığımız kişiydi. Bu konulara çok ilgisi olduğu söylenemez ama güvenilir. Hepimizin ailesini tanıyor. Hem akıllıca kararlar alacağına eminim. 
Danışacağımız kişi belliydi. Ama kabul edecek miydi? Onu bilmiyoruz. Öğle arası onunla konuştuk. Bize biraz nasihat verdi ve tehlikeli bir işin içinde olduğumuzu söyledi. Ben dayanamadım ve:
-Belki de bizim gibi birkaç kişinin de başını belaya sokacak. Hadi Max ne kadar zor olabilir ki? Dedim. Max kendinden emin bir şekilde:
-Çocuklar siz bu işin ne kadar tehlikeli olduğunu bilmiyorsunuz. Sizin gibi bir sürü kişi buranın gizemini çözmeye çalıştı ama hepsinin sonu belli. Jennifer:
-Ama bizim sonumuz onlardan farklı olacak. Tabi sen eğer bize danışmanlık edersen, dedi. Diana:
-Yoksa bizi yalnız mı bırakacaksın. O zaman biz de tek başımıza bu işi çözeriz, dedi. Lily ise:
-Anlıyorum Max , bizim için endişeleniyorsun. Ama biz zaten bu işin içindeyiz, belaya bulaştık bile. Hadi lütfen bizi kırma, dedi. Zor da olsa Max‘ ı ikna etmiştik. Max ‘ e bu okulda yaşanan her şeyi anlatmasını istedik. Max :
-Ben buraya ilk geldiğimde okuldaki çoğu hoca yeniydi. Sadece müdür ve iki hoca bu okulun geçmişini biliyordu. Çocuklar varken okulu temizlemek zor olduğu için okul bitince temizliyordum. Sınıfları her gün, spor salonunu cuma günü, yemekhaneyi ve konferans salonunu da kullanıldığı zaman temizliyordum. O zaman tek ben yoktum. İki görevli daha vardı. Anlaşarak temizliyorduk. O hafta spor salonunun temizliği bana kalmıştı. ilk defa tek başıma temizleyecektim. En fazla ne olabilirdi ki? Temizlemeye başladım. Sonra okulun arka kapısından sesler geldi. İlk başta aldırış etmedim. Ama ses giderek artınca baktım ve okulun arkasındaki harabe evleri gördüm. O evler benim çocukluğumda anlatılan efsanevi büyücünün evine çok benziyordu. Tekrardan içeri girdim ve devam ettim. İşimi bitirmeye yaklaşmıştım ki spor salonunun yanındaki eski depodan sesler geldi. Ama müdür bize, oranın kullanılmadığını, anahtarının da sadece beden eğitimi hocalarında olduğunu söylemişti. Okulda çalışanlar ve müdür dışında kimse kalmamıştı. Merakıma yenildim ve oraya gittim. Kapıyı açmaya çalıştığımda aniden açılmıştı. Donup kalmıştım. Sonra kapıyı örttüm, işimi bitirdim ve spor salonunu terk ettim. Bu olayı öbür çalışanlara anlattığımda onlar da böyle şeyler yaşadıklarını, sebebini ise hiç kimsenin bilmediğini söylediler. Pek ikna olmamıştım. Ama aklıma gördüğüm büyücünün evine benzeyen harabeler geliyordu. Merakıma yenik düştüm ve kasabalılara sormaya başladım. Diana sözünü kesti:
-İyide internet yok muydu? Neden kasabalılara sordun ki? Dedi. Max :
-O zamanlarda internet ne arasın? Yoktu elbette. Neyse ben devam edeyim. İşte yaşlılara sordum. Çoğu bu konu hakkında bir olay bilmediklerini söyledi. Ama yüzlerinde korku ifadesi belirdi. Sadece biri gerçeği söyledi. O evlerden birisi büyücünün eviydi. Terkedildikten sonra dört tane arkadaş o eve bakmaya girmişler ve yok olmuşlar. Aileleri haftalarca aramış. Haber alınamayınca umudu kesmişler. Jennifer:
-İyi de bizde o eve girdik ve yok olmadık. Çok saçma, dedi. Max devam etti:
-Hikâyeyi duyduğum an tanımıştım. Bu çocukluğumda anlatılan efsanevi büyücünün hikayesiydi. Belli etmesem de korkmuştum ve bir daha bu konu hakkında konuşmadım. Taa ki sizinle konuşana kadar, sözü bitmişti. Aslında korkmuştum ama belli etmemeye çalıştım. Lily:
-Benim anlamadığım bir kısım var. Jennifer‘in da dediği gibi , neden biz yok olmadık? Dedi. Max:
-Adı üstünde çocuklar efsane gerçek mi yoksa yalan mı bilmiyorum, dedi.
-Bu bana hiç inandırıcı gelmedi, dedim. Diana:
-Neyse ki biz yok olmadık. Özellikle de Rose ve Jennifer. Siz iki kere girdiniz, dedi. Lily: 
-Benim aklıma takılan bir kısım var. Max sen eski deponun kapısını o günden sonra açmaya çalıştın mı? Max :
-Hayır, hiç açmaya uğraşmadım. Neden sordun ki? Dedi. Ben araya girdim:
-Çünkü bizde oradan sesler duyduk. Aynı senin yaşadığını yaşadık, dedim. Diana:
-Yani o eski depoda bu olayın içinde, dedi. Jennifer:
-Demek oluyor ki ilk işimiz o eski, depoya gitmek, dedi. Okul çıkışında hepimiz o depoya gittik. İçeri ilk gün ki gördüğümüz gibi tozdu. Etrafta gariplik yoktu. Normal depoydu. İçeri girip aramaya başladık. Ne aradığımızı bilmiyorum. Ama küçücük bir ipucu bile bizi bu gizeme götürebilirdi. Aklıma kitaplık geldi. Odayı ararken anlatmaya başladım:
-Max biz o büyücünün evinde kitaplık gördük. Kitaplığa dokunduğum an garip sesler çıktı. Sence bir geçidin kapağı olabilir mi? Max:
-Bilemiyorum. Belki de bir geçitin kapağıdır. Neden olmasın? Dedi. Lily:
-Şimdi biz geçit kapağımı arayacağız? Jennifer:
-Bura kilitli olmasına rağmen sesler geliyor, aynı zamanda harabe evde garip bir kitaplık var. Düşünürsek kulağa mantıklı geliyor. Burada bir yerlerde geçit olmalı, dedi. Bence de mantıklıydı. Artık ne aradığımızı biliyorduk: Geçit. Ben duvarları sırayla tıklatmaya başladım. Bir kısma geldiğimde ses farklı çıktı. Evet burada geçit olmalıydı. Hemen öbürlerine seslendim:
-Bakın ses buradan garip geliyor. Geçit burada. Ama nasıl açılacak? Max geldi ve elini duvara sürtmeye başladı. Geçit nasıl açılıyor onu bulmaya çalışıyordu. Duvarda bir çıkıntı vardı. O çıkıntıya bastığı an kapı büyük bir gürültüyle açıldı. Bu kesinlikle insan elinden olan bir şeydi. Biz geçidi ararken saat epey ilerlemişti. O yüzden geçidin olduğu yere işaret koyduk ve depodan çıktık. Eve geldiğimde mutluydum. Çünkü artık gizem çözülüyordu. Peki o geçitler ne işe yarıyordu? Belki de büyücü hala yaşıyor? Sorular hiç bitmiyordu. Ertesi gün okula gittim. Max aceleyle yanıma geldi ve:
-Rose dün siz gidince ben okulun kameralarına baktım. Depoda kamera yoktu. Ama deponun olduğu koridorda kamera var. İnceledim. Göze çarpan bir şey yoktu. Temizlikçiler girip çıkıyordu. Sonra ise aklıma arka bahçeye bakan kamera geldi. Okulun kullanılmayan arka kapısından biri girip çıkıyordu. Dikkatli incelediğimde bu kişinin okulumuzun temizlikçilerinden biri olduğunu öğrendim, dedi. 
Demek gelen sesler bunlardı. Eski oldukları için o kadar sesler çıkıyordu. Okul tadilat yapılmıştı. Sadece arka kapı ve depoya dokunulmamıştı. Bunu arkadaşlarıma anlattığımda şaşırdılar. Lily:
-İyi de neden harabeden çıkmak yerine okulu tercih ediyor? İşte bu soru hepimizin kafasını karıştıran soruydu.
Geçidin önündeydik elimizde kayıt için tabletim ve el fenerleri vardı. Geçitten ilerlemeye başladık. İlerledikçe geçit daralmaya başlıyordu. Sanki geçidin hiç sonu yokmuş gibi görünüyordu. Uzun bir süre yürüdükten sonra karşımıza aydınlık bir yer çıktı. Birsürü tane insan vardı. Hepsi de şaşırmış bir şekilde bize bakıyordu. Biz ise onlara…
Artık her şey çözüme kavuşmuştu. Oradaki insanlar kendilerine bir laboratuvar oluşturmuşlardı. Tahmin edilmez diye burayı seçmişler. Etrafta bir sürü bilimle alakalı malzemeler vardı. Yıllar önce kaybolan dört kişi buradaydı. Onlarla konuştuk. Aslında onlar kaybolmamışlar. Bilim için kendilerine yeni yerler arıyorlarmış. Burayı bulmuşlar ve çok beğenmişler. Dikkat çekmesin diye de aralarından biri okula temizlikçi olarak girmiş. 
Artık bizde ara sıra buraya geliyor, burada deneyler yapıyorduk. Onlara bir sürü lezzetli yemek getiriyorduk. Tabi ailemize her şeyi anlatmıştık. Biraz kızsalar da sonra sevindiler. Laboratuvardaki insanların isteği ile bu yeri yaymadık. Bura hala gizemini sürdürüyordu. Sadece biz de bu gizemin içindeydik. Jennifer: 
-Ya, ben olmasam hiçbir şey açıklığa kavuşamayacaktı. Hepinizi ben ikna ettim. İşte Jennifer farkı. Hepimiz kahkahalarla güldük.

13 Aralık 2025 Cumartesi

SÖYLEYECEKLERİM VAR


Gamze Sena Kuyucu

Kibir, gölün yanında su buldum diye sevinmektir.  Kibir, kendine ait olmayan şeylerle övünmektir. Kibir aslında insanın küçüklüğünü unutarak kendisini en büyük sanmasıdır.  İnsanlığa hiç yakışmayan ama insanlarda en çok gördüğümüz şeydir kibir. Tehlikeli bir silah gibidir kibir ve en çok boynuna takarak gezene zarar verir. Kullanana zarar verir. Yalnızca insanlarda değil toplumlarda hatta ülkelerde bile kibir duygusunun öne çıktığı olur ve ne kadar güçlü bir toplum ya da devlet olursa olsun kibrine kurban gider sonunda. Ülkeleri bile yıkan, dağıtan kibir insanı ne hâle koyar, derin bir soru bu.
Kibir aslında kıskanmanın büyük kardeşidir. Kıskanmayla başlar ardından kendi üstünlüğü ile devam eder ve sonunda büyüklenmek olarak kişinin hücrelerine kadar siner. Sıradan, basit bir his değildir kibir. 
Kibrin yerine insana yakışan şey alçakgönüllü olmaktır. Alçakgönüllü insanlar, toplumda çoğu zaman ezilse, hor görülse de mutlaka bu duygunun karşılığını alır günü geldiğinde. Bir kaya parçasını kibirli bir kazma ile parçalamak mümkün değildir bazen fakat küçücük bir bitki kökü o kaya parçasını sabırla ve incelikle parçalayabilir. 

RENKLER

Gamze Sena Kuyucu


Kırmızı 
Asil bir renk kırmızı, al bayrağımızın rengi. Ama ben oldum olası sevmem kırmızıyı. Sanki bana negatif enerji yüklüyor. Hem derler kırmızı nazar getirir diye. Belki doğru değil ama ben inanıyorum. Benim hiç kırmızı kıyafetim yok ya da kırmızı eşyalarım. Kırmızıya olan nefretim buradan geliyor belki kim bilir? Aslında sonbahar geldiğinde ağaçlarda hoş durur kırmızı. Ama bu ona nefretimi değiştirmez. 

Turuncu
Turuncu sonbahar gelince gelir aklıma. Hem severim hem de sevmem, ikisinin arası. Aslında güzel bir renktir. Turuncuyu yapraklarda görünce ayrı bir neşelenirim nedensizce. En sevdiğim meyvelerin üzerinde var: portakal, mandalina. Turuncu benim dikkatimi çeker gördüğümde. Bu yüzde seviyorum belki de turuncuyu. 

Sarı
Sarı en sevdiğim renklerin arasında. Bana nedensizce enerji katıyor. Onu gördüğümde gülümsüyorum. Sarı rengini çok görürsem o günüm sanki öbür günlere göre daha iyi ve enerjik geçiyor. Mesela güneşin yoğun olduğu günlerde. Sarı bitkilere çok yakışıyor bence. Sarı öbür renklerin yanında olduğunda hepsine canlılık katıyor. Tıpkı ailenin en küçük neşeli çocuğu gibi. Resim çizdiğimde, içinde illa sarı rengi bulunur. Ya ağaçlarda ya tatlı bir kelebekte ya da sevilmeyi bekleyen bir kedide. 

Yeşil
Etrafta çok görmeme rağmen seviyorum yeşili de. Hani bir şeye çok maruz kaldığında ondan bıkarsın ya. Bende öyle olmuyor konu yeşil rengine gelince. Bir ara yeşil rengini pek sevmiyordum. Ama bazı kıyafetlerim, ayakkabım yeşil olunca sevmeye başladım. O zaman fark ettim yeşilin ne kadar değerli olduğunu. Mesela çimler yeşil yerine başka bir renk olsaydı, ilkbaharı seveceğimi tahmin etmiyorum. Hani ormanlar çok değerliler ya. Belki de ağaçlar yeşil olduğundan dolayıdır.

Mavi
Mavi bence sonsuzluğu ifade ediyor. Mesela denize baktığımızda sonunu göremiyoruz. Ya da gökyüzüne baktığımızda atmosferi ayırt edemiyoruz. Bence mavi denize de gökyüzüne de çok yakışıyor. Mavi insana bir umut katıyor bence. Çünkü gökyüzünden sonra uzayın olduğunu hepimiz biliyoruz ama göremiyoruz. Görmek için ise uzaya çıkmak gerekiyor. Ya da denizin ardında kara parçaları olduğunu biliyoruz. Ama o kara parçalarını görmek için gemiye atlayıp saatlerde yolculuk yapmak lazım. Ben sıkıldığımda hep maviye bakarım, gökyüzüne. Sıkıntımı alır götürür mavi. Beni de hayaller ülkesine bırakır.

Mor
Kız olmama rağmen pek de sevmem moru. Bana çok koyu gelir ton olarak. Aslında tam da nefret etmem mordan. Açık tonlarını severim bir nebze. Ben küçüklükten beri mor üzümü sevmem ya da karalahanayı. Renklerinden dolayı mı sevmiyorum, yoksa tatlarını mı beğenmedim bilmiyorum. Mor renginin benim için pek de bir anlamı yok. Gördüğümde de görmediğimde de hiçbir şey olmuyor. Ama mor rengi de lavantaya ve menekşeye ayrı bir yakışıyor. Bu yüzden içimde ona karşı minicik bir sevgi olabilir belki.

Pembe
Pembe küçükken en sevdiğim renkti benim. Kıyafetlerimin, oyuncaklarımın, kalemlerimin, kitaplarımın hepsinin pembe olmasını isterdim. Şimdi diyorum iyi ki her şeyim pembe değilmiş diye. Pembe benim için unutulamaz bir renk. Küçüklüğümü hatırlatıyor bana. O masum anıları, bitmek bilmeyen oyunları… Çok sevsem de küçükken, şimdi soğudum. Ama ömrüm boyunca pembe bana hep o günleri hatırlatacak.

Kahverengi
Kahverengi bana sakinliği aşılar. Kalabalık şehir ortamında herkes toprağa muhtaçtır. Sinirli olunca toprak negatif enerjiyi emermiş. Kahverengi hoş bir renk bana göre. Özellikle yeşille uyumu efsane. Kahverengiye baktığımda benim aklıma küçükken çamurdan yaptığım pastalar, yollar ve tencere, tavalar geliyor.
Beyaz
Huzuru temsil eder beyaz. Etraf karla kaplanınca insanın içine huzur dolar. Kışın sevilme sebebi belki de beyaz renginden dolayıdır. Aynı zamanda beyaz bana başarıyı da çağrıştırıyor. Başarılı insana yıldız gibi derler. Yıldızlar ise farklı renkte olsalar bile dünyadan bakınca beyaz görünürler ve hepimize tepeden bakarlar.

Siyah
Siyah herkes tarafından sevilir. Ben ise pek sevemiyorum. Siyah hüznü temsil eder. Evet, siyah renginde bir sürü kıyafetim var ve giyiyorum ama bir türlü sevemiyorum nedense. Siyaha baktığımda unutamadığım günler geliyor aklıma. Siyah en çok tercih edilen renk. Ama benim tercihlerimde ilk üçe giremez.
Gri
Gri karamsarlığı hissettiriyor bana. Hava kapalı olunca hiçbir şey yapasım gelmez o gün. Gri güzel bir renk. Kıyafetlerimde giyiyorum hep. Ama her tarafta görünce sıkıcı oluyor ara sıra. Özellikle de şehirlerde. Belki de gri etrafta çok da olmasa daha çok seveni olabilir. Gri aynı zamanda çaresizlik gibi. Fırtına olacağı zaman kuşların yuvalarında yaşadıkları panik ve çaresizliğin rengidir belki. 

Bende Bir Ağacım

Gamze Sena Kuyucu

Çok sevilmediğimi bende biliyorum
Görkemli değilim öbürlerinin yanında
Direklerle karşılaştırıldığımda bile
Cılız ve nahif kalıyorum

Çok sık olmayabilir yapraklarım 
Ama bende bir ağacım
Aslında yapraklarım acıtır biraz
O yüzden bana dokunan çok olmaz

Kışın sevildiğimi hissederim
Hatta beni süsleyen bile çıkar
Dökülmez yapraklarım her mevsim
Bu konuda belki de popülerim

Çok hızlı büyürüm
O yüzden dikerler beni
Başka bir sebepten dolayı dikerlerse
Heyecandan kururum
Sonrada kendimi sıcaklığın ortasında bulurum

Büyür kozalaklar dallarımdan
Oksijen süzülür yapraklarımdan
Bende bir ağacım
Bana ayrımcılık yapmayın