aydın çınar yıldırım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aydın çınar yıldırım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2026 Cuma

BİLİNMEZE YOLCULUK

 Aydın Çınar Yıldırım 
1. Bölüm
Doğduğundan beri hiç huzurlu bir gün geçirdiğini hatırlamıyordu bu topraklarda. Tam her şey düzelecek gibi olduğunda mutlaka başka bir sorun baş gösteriyordu. Kendisi henüz kırk yaşına bile gelmemişti fakat babası, amcaları, dayıları da hiç güzel şeyler anlatmamıştı önceki dönemlere dair. Tebriz’in kenar mahallelerinden birinde yaşıyordu Efrasiyab. Ataları da bu bölgede yaşamıştı yüzyıllarca fakat kendini içinde yaşadığı topluma ait hissetmiyordu. Türkiye’de yaşasam daha mutlu olabilirim diye düşünüyordu ya da Türkmenistan, Azerbaycan, Kazakistan… Sadece düşünüyor ama eyleme geçmiyordu çünkü soydaşlarının yaşadığı ülkelerde de zaman zaman işlerin karıştığını biliyordu. Ona huzur lazımdı, çocuklarının iyi bir eğitim alabileceği ortamlar lazımdı. Gelecekten kaygı duymaması lazımdı.
Safran ve yoğun baharat kokan sokaklarda geçmişti çocukluğu. Başka ülkelerin çocukları gibi oyun oynayarak değil, korkuyla. Zaten kaosun hiç bitmediği bu topraklarda Türk olması da ayrı sorundu kimileri için. Bu etnik köken itibariyle bir yerlere gelmesi, güzel okullarda eğitimine devam etmesi veya başarılı bir ticaret hayatı mümkün değildi. Küçük bir bölgede yalnızca varlık mücadelesi veriyordu etrafındaki insanlarla birlikte. Aslında buna bile müsaade edilmezdi ama büyük bir kültürün temsilcisiydi Tebriz. Hem kültürel bakımdan zengindi hem de turizm için can damarıydı fakat Efrasiyab Tebriz’e gelen Batılılara şehrin güzelliklerini anlatan ve birkaç ürün satarak ayakta kalma mücadelesi veren biri olarak yaşamak istemiyordu. Çok daha önceden buralardan gitmeyi düşünmüştü fakat annesi, babası ve kardeşleri yüzünden çakılıp kalmıştı buraya. Şimdi kardeşleri kendi ailelerini kurmuşlardı ve anne babası da yakın zaman önce vefat etmişlerdi. Onu buraya bağlayan bir şey yoktu, kaybedecek bir şeyi de yoktu. Yüzyıllardır bir laneti yaşar gibi insanların yaşadığı bu coğrafyadan, cehaletten kurtulmak şarttı. 
Dışardan bu şehri ziyarete gelen insanlardan birilerine ulaşmalıydı ve bunun en hızlı yolu turist rehberleriyle konuşmaktı. İlkokuldan arkadaşı Haydar Ali ona yardımcı olabilirdi. Ertesi gün Ali Haydar’ın çalıştığı ofise gitti ve derdini, durumunu anlattı. Arkadaşı öğlen yemeğini birlikte yiyebileceklerini, tenha bir yerde bu konuyu konuşmalarının iyi olacağını söyledi. Fazlaca kalabalık olmayan bir kebapçıda ahşap bir masada karşılıklı oturdular. Ali Haydar bir süre düşündükten sonra tüm sorularına cevap vermeye başladı:
-Seni anlıyorum. Ben de aslında benzer düşünceler içindeyim fakat buraya kök salmışız bir kere, bırakıp gitmek zor. Senin için daha kolay olur buraları terk etmek ancak bu yolculuk uzun ve çok pahalıya patlar, bunu peşinen söyleyeyim, dedi. 
Efrasiyab:
-Biraz birikmiş param var, dedi. Üstelik babamdan kalan evimizi ve birkaç eşyayı da elden çıkarırsam galiba işin para boyutunu halletmiş oluruz. Korkarak ya da susturularak yaşamak istemiyorum artık. Ben, kendim olarak yaşamak istiyorum. Özgür yaşamak ve düşünmek istiyorum. 
Haydar Ali, bu tür sözleri genelde okuyan, yazan kişilerden duymaya alışıktı. Efrasiyab bu noktaya nasıl gelmişti, anlamakta güçlük çekiyordu ama her durumda haklıydı arkadaşı. Belki de anne babasını tedavi ettiremediği için bu kadar küskün ve öfkeliydi her şeye Efrasiyab:
-Yarın bu şehre ziyarete gelecek yabancılar var. Çinli, İspanyol, Türk, Rus misafirlerim olacak. Hangi bölge sana daha cazip ise tanıştırayım, dedi. 
Efrasiyab, bu kadar kolay mesafe kat edeceğini aklından bile geçirmemişti. Oysa sadece bir tanışma faslıydı bu. 
Akşam vakti evine döndüğünde heyecanlıydı ve gece boyu heyecandan uyku girmemişti gözüne. En az elli senelik bir atlası evdeki dolaplardan birinden çıkardı ve Ali Haydar’ın söylediği ülkelere baktı. Yaşadığı yere ne kadar yakın olursa gideceği yer, yolculuk o kadar kısa olur diye düşünüyordu. Heyecan ve sıkıntı arasında bir ruh hali ile uyuyakalmıştı. Ertesi gün erkenden uyandı ve hazırlandı. Kendine çeki düzen vermeliydi. Misafirler onu yadırgamamalıydı. En güzel elbisesini giydi, tıraş oldu, saçlarını taradı, ayakkabılarını boyadı. Sabahın erken saatlerinde Ali Haydar’ın ofisinin yolunu tuttu. Türk misafirler ile görüşmeye karar vermişti. Nasıl olsa çok uzak bir yer değildi Türkiye ve dil sorunu da yaşamayacağını düşünüyordu. 
Ali Haydar Efrasiyab’ı şık halde görünce tebessüm etti. Belki vaz geçer, diye düşünüyordu fakat durumun ciddi olduğu arkadaşının kıyafetinden belliydi. Efrasiyab:
-Türk misafirlerin ile beni tanıştırmanı istiyorum. Saat kaçta gelecekler, ona göre yeniden uğrayayım. 
-İlk ziyaretçilerim Türkiye’den gelenler, dedi Ali Haydar. Bir saat içinde burada olacaklar. Kahvaltı yapmadınsa birlikte yaparız. 
Küçük bir kahvaltının ardından dört kişilik bir ekip ofise geldi. Misafirler içeriye adım atar atmaz bir ter basmıştı Efrasiyab’ı. Heyecanlanmıştı. Neyse ki konuşmaları, simaları düzgündü bu insanların. Türkçe konuşuyorlardı. Bir süre sonra şehri gezmek üzere ofisten altı kişi olarak ayrıldılar. Ali Haydar sürekli bir şeyler anlatıyor Efrasiyab ise susuyordu. Konunun ne zaman kendisine geleceğini bekliyordu. Birkaç saat sonra nihayet Ali Haydar konuya girmişti:
-Yanımızda duran arkadaşım Efrasiyab sizlerle bir konuyu görüşmek istiyor. Hiç değilse yarım saat kadar ona zaman ayırabilirsek yemek esnasında çok memnun olurum, dedi. 
Anlayışlı insanlardı bu misafirler. Merak ettiklerini söylediler ve mutlaka konuşalım, dediler. 
Yemek için bir mekan bulduklarında Efrasiyab bu kez konuyu kendisi açtı:
-Ben bu ülkeden gitmek istiyorum. Usandım artık ve beni bağlayacak hiçbir şey kalmadı buraya. Sizlerden ricam Türkiye’ye gitmem için bana yardımcı olmanız. Hatta mümkünse orada bir hayat kurmak için de desteklerinizi bekliyorum. 
Misafirler, bu sözler karşısında hiçbir şaşkınlık belirtisi göstermediler. Galiba böyle bir teklifin geleceğini sezmişlerdi. Diğerlerinden biraz yaşlı olan misafir, bir yandan yemek yemeye devam ederken sordu:
-Seni Türkiye’ye götürdük diyelim, elinden ne iş gelir? Nasıl geçineceksin? Mesleğin, zanaatın nedir? Evet, buraya göre belki daha rahat bir hayat yaşayabilirsin ancak bizim ülkede de hayata tutunman zaman alabilir ya da tutunamayabilirsin. İyice düşündün mü?
Bu sözlerin ardından hemen karşısındaki misafir devam etti:
-Seni anlıyorum fakat bizler buraya sadece gezmek için gelmiş sıradan insanlarız. Hem kendini sıkıntıya sokarsın hem de bizi. Keşke elimizden bir şey gelebilseydi, dedi. 
Diğer iki misafir hiç konuşmadı. Ortamda kısa süreli bir sessizlik oldu. Ali Haydar yeniden rehber edası ile farklı konulardan bahsetmeye başladı. Yemek bittiğinde Efrasiyab’ın içinde büyük bir belirsizlik hissi oluşmuştu. Böyle hayal etmemişti gece boyunca. Kendi hayatını kendisi kurması, kendi yolunu kendisinin çizmesi gerekiyordu. Beş kişiye veda ettikten sonra yanlarından ayrıldı. Bir şekilde Türkiye’ye gitmeliydi ama nasıl?
Günün geri kalan vaktini evini ve eşyalarını satmakla değerlendirmek istiyordu. Umudunu kaybetmemişti. Akşam olup da evine geldiğinde artık burada son gecesi olduğunu biliyordu çünkü evini satmıştı hem de eşyalıyla birlikte. Evin anahtarını sabah teslim etmek üzere sözleşmişlerdi sattığı kişiyle. Çocukluğunun geçtiği evi, sokakları terk ederken bu kadar hüzünleneceğini düşünmemişti. Bir daha bu evde hiç uyuyamayacak olmak, bu sokaklarda gezemeyecek olmak garip bir histi fakat kurtulmak isteyen kendisiydi. Hüznün zamanı değildi. Çantasını hazırlamalı, yanına birkaç eşya almalı, parasını çantasında güvenli bir bölmeye yerleştirmeliydi. 
Gece boyunca yine uyumadı. Burada yaşadığı şeyler geliyordu aklına. Anne babasıyla, kardeşleriyle geçirdiği zaman geliyordu. Sağa dönüyor uyuyamıyor, sola dönüyor uyuyamıyordu. Yeni bir hayat için değerdi her şeyle vedalaşmaya. Ailesi de hayatta olsaydı ona hak verirdi. Onca çileli hayattan sonra burada devam etmenin bir anlamı yoktu. 
Günün ilk ışıklarıyla yola düştü Efrasiyab. Yeni ev sahibinin oturduğu sokağa giderek anahtarı teslim etti. Şehirde tek vedalaştığı kişi o oldu. Yeni bir sabahın aydınlığında yürüyordu. Her adımda kocaman bir belirsizliğe doğru yürüyordu. Belki sıkıntıya, kedere, daha zorlu bir hayata doğru yürüyordu ama içini rahatlatan tek şey vardı: umut. Umudun tohumu kabuğunu çatlatmaya başlamıştı içinde ve onu ayakta tutan, onun adımlarını yönlendiren bu umudun çiçek açacağı gündü. 

2. Bölüm

Yürüyor ve düşünüyordu fakat zihni bomboştu. Ne düşündüğünü bile anlamlandıramıyordu. Aklında bir şey var mıydı? Yoktu. Önce bu şehirden çıkmalıydı. İnsanı düşünmekten bile alıkoyan bu şehirden uzaklaştığında belki zihnim açılır, diye düşündü. Gün akşama yaklaştığında artık şehir çok gerilerde kalmıştı. Yarım kalan bir şeyler vardı Tebriz’e dair içinde. Yarım kalan bir hayat vardı orada. Özgür olsaydı, istediği gibi yaşayabilseydi bu şehri terk eder miydi? Bir gün yeniden bu şehre döndüğünde kendi hayatını yaşayan biri olmak istiyordu eğer dönebilirse.
Yolculuğu yorucuydu ama çok büyük bir sorun yaşamamıştı. Kimi zaman yanında duran araçlarla devam etmişti yola kimi zaman yürümüştü ama hep sorgulanmıştı birilerin tarafından:
-Kimliğini uzat, nereye gittiğini söyle, yanında ne kadar para olduğunu belirt… 
Hiç de iyi niyetli olmayan resmi sorgulamalardan zaman zaman rüşvet vererek kurtulabilmişti. Bunlar zaten bildiği, tahmin ettiği şeylerdi ve şaşırmamıştı. Akşam karanlığı çökmüştü Bazergan’a vardığında. Sandığından daha da erken ulaşmıştı buraya. Acıkmıştı, yorulmuştu, parası vardı ancak tutumlu olmaya çalışıyordu. Burada eski bir aile dostları vardı, uzaktan akraba da sayılırlardı bu insanlar. Gençliğinde birkaç kez gelmişti bu şehre ve misafir olmuştu. Kendisiyle aynı yaşta olan Abdülkadir iyi bir insandı ve o da Tebriz’e ara sıra uğrardı. Birkaç ay önce Tebriz ziyaretinde Abdülkadir onu yine Bazergan’a davet etmiş Efrasiyab da yolunun düşebileceğini söylemişti. 
Aradan yıllar geçmesine rağmen hiçbir değişiklik yoktu sokaklarda, evlerde. Tam Abdülkadir’in oturduğu sokağı hatırlamıştı ki yine bir kimlik kontrolü ile karşılaştı. Neyse ki bu kez anlayışlı birilerine denk gelmişti. Gideceği adresi tarif bile etmişti ona görevli. Abdülkadir’in kapısını çaldığında yorgunlukla karışık bir heyecan içindeydi. Abdülkadir kapıyı açtığında yüzünde şaşkınlık ve mutluluk vardı. Efrasiyab’a sımsıkı sarıldı:
-Akşamın bu saatinde ne güzel bir sürpriz, dedi. Tam da yemeğe geçmek üzereydik. Kaynanan sevecek seni demek ki. Haydi hemen elini, yüzünü yıka, sofrada konuşuruz. Seni hangi rüzgar attı buralara anlat bakalım. 
Efrasiyab hiç düşünmeden daveti kabul etti. Elini yüzünü yıkadıktan sonra sofraya oturdu. Bir aile ile yer sofrasında yemek yemeyeli yıllar olmuştu. Bir yandan başından geçenleri, niyetini anlatıyor bir yandan da Abdülkadir’in kaçamak bakışlarla kendisini izleyen çocuklarına tebessüm ediyordu. Yemek bittiğinde artık Abdülkadir, Efrasiyab’ın niyetini ve amacını tümüyle anlamıştı. Çay içerken de sohbet devam etti. Abdülkadir bir ara onu bu düşünceden vazgeçirmeye çalıştı. Hatta Bazergan’da ona bir iş bulabileceğini, ev bile alabileceğini, burada yuva kurması için yardımcı olabileceğini söyledi fakat Erasiyab’ın tavrı netti. Bu kadar yolu nasihat dinlemek için gelmemişti. Abdülkadir gecenin ilerleyen saatlerinde Efrasiyab’ın fikirlerinin değişmeyeceğini anlamıştı:
-Ben burada kalmanı isterim gerçekten ama artık seni ikna etmeye çalışmayacağım ve düşüncelerinin de haklı olduğuna inanıyorum. Fakat gideceğin yerdeki hayat da o kadar basit değil. Ailemin bile bilmediği şeyler söyleyeceğim sana. Yılda sekiz on kişinin bir şekilde sınır dışına geçmesine yardımcı oluyorum, bu işle ilgilenen arkadaşlarım var fakat bu işi bedavaya yapmıyorlar. Benim senden bir ücret talebim olmayacak fakat arkadaşlar ne ister, ne bekler bilemiyorum. Sınır ötesine geçtiğinde her şey düşündüğün gibi olmayabilir. Gönderdiğimiz sekiz on kişinin hemen hemen yarısı bir süre sonra yeniden dönüyor. Diğer yarısının ise akıbetini bilmiyoruz, dedi. 
Efrasiyab kararlıydı, yüzünde bir olumsuzluk, belirsizlik izi bile yoktu:
-Param var ve ben özgür olmak istiyorum. Düşüncelerimi rahatça paylaşabileceğim, kendim gibi düşünen insanlarla yaşamak istiyorum. Hem de yarın bu topraklardan kurtulmak istiyorum. 
Yarın, vurgusu Abdülkadir’i biraz rahatsız etmişti.
-Yarın olmayabilir ama sana yardımcı olacağım kardeşim. Yarın ilk adımlarımızı atalım, dedi. 
Yorgunluğun ve kaç gündür devam eden uykusuzluğun etkisiyle Efrasiyab erkenden uyumuştu. Ertesi sabah Abdülkadir ile yola koyuldu. Abdülkadir onu arkadaşlarıyla tanıştırmak ve durumu onlarla paylaşmak istiyordu. 
Öğle vakti geldiğinde artık her şey tamamdı. Abdülkadir’in arkadaşları da büyük bir ücret istememişti Efrasiyab’dan. Gecenin ilerleyen saatlerinde ona eşlik edecekler ve Doğubayazıt’a geçmesini sağlayacaklardı. Boş gitmemesi için bir miktar da çay yükü vermişlerdi. Çayı teslim alacak kişiler onu karşılayacaktı. İşler yolundaydı ve plan hazırdı geriye sadece geceyi beklemek kalıyordu. Bu insanların yüzünde anlamını bilmediği bir rahatlık vardı ve onların rahatlığı bir türlü güven vermiyordu Efrasiyab’a. İçi içini kemiriyordu. Bir an önce gece olsun, bir an önce bu topraklardan kurtulayım diyordu içinden. 
Nihayet gece vakti gelmişti. Efrasiyab tek başına geçmeyecekti Doğubayazıt’a. Yanına garip giyimli iki kişi daha ilave etmişlerdi. Hayli yükleri vardı. Sınırın ucuna kadar Abdülkadir ve arkadaşları ile geldiler. Sınır çizgisinde vedalaştılar. Diğer iki kişi yolu gayet iyi biliyordu. Nereden geçeceklerini, nerelerde yürümek, nerelerde sürünmek gerektiğini Efrasiyab’a da söylüyorlardı. Gece, karanlık ve ürkütücüydü. Zaman zaman garip sesler geliyor, o zaman hepsi susuyor nefeslerini bile tutuyorlardı. Dört saatlik bir maceradan sonra artık kendilerini karşılayacak olan ekibe kavuşmuşlardı. Asıl macera bundan sonra başlıyordu çünkü sınırdan geçen diğerleri, onları burada karşılayan kişilerle gayet samimilerdi. Şehir merkezinde Efrasiyab onlardan ayrılacaktı. Kendi aralarında konuşuyorlardı fakat Efrasiyab onların konuştuğu kelimelerin çoğunu anlamıyordu. Biraz tedirgindi. 

DEVAM EDECEK

13 Aralık 2023 Çarşamba

ANADOLU

Aydın Çınar Yıldırım

Sen medeniyetler beşiği, 
Bize de birçok devlete de oldun çatı
Kimi sakindi misafir ettiğin halkların
Kimi katı
Bakmadın rengine, diline
Besledin, yaşattın milyonlarca insanı

Hâlâ gözü üzerinde pek çok devletin
Ama biz sevdik seni en çok biz emek verdik sana
Bizim için başka senin kıymetin
Yerimiz, yurdumuz, yârimiz, her şeyimiz
Sensin 
        Sen ey ulu
                Anadolu 

1 Kasım 2023 Çarşamba

KURTULUŞUN ÖYKÜSÜ

 Aydın Çınar Yıldırım
Koca bir çınardı kökleri üç kıtaya yayılmış
Ama yaşlanmıştı ve gövdesindeki kurtlar
Çürütmüştü içini
Kocamandı ama sahipsizdi
Dört bir yanı da kuşatılmıştı
 
Topraktaki kökleri kuruyordu bir bir
Dallarında yeşilliğin kalmamıştı izi
Derken bir kahraman çıktı ortaya
Ulu çınar kuruyacaktı ama
Bırakacaktı yerini yeni bir fidana
 
Usanmadı, korkmadı Kahraman
Düşman hem içerde hem dışardaydı
Sayılamayacak kadar çoklardı
Ve yorgundu halk
Yoksuldu
 
Bir umuda bağlandı millet
Beklediği Kahraman’dı bu gelen
Gürültüler, çatırtılarla devrilirken koca çınar
Yeni bir fidan boy verdi Anadolu’dan
 
Düşman çoktu
Ama Kahraman’dan korktu
 
Canını dişine taktı halk
Kimi kardeşini uğurladı kimi oğlunu
Kimi eşini babasını
Her evden bir şehit
Her aileden onlarca şehit
Hepsine bayrak şahit
 
Düşman kovulmalıydı Anadolu’dan
Canımızdan can verdik
Kanımızdan kan
 
Kurtuluş zor bir kelime
Savaş zor
Ama bir Kahraman varsa önümüzde
Düşman için buraları yurt edinmek
Daha da zor
Kurtuldu şanlı millet
Bir Kahraman’ın liderliğinde
Şimdi bu destanlarla övünmek kaldı bizlere
Ve yaşatmak Cumhuriyet’i
Taşımak ölümsüzlüğe