ahmet emir koç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahmet emir koç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2025 Perşembe

45 DAKİKA

Ahmet Emir Koç, Semih Yılmaz, Yusuf Kerem Köse

Geceden beri bir şey yememiştim, içmemiştim. Sabah her şey yolundaydı fakat alışkanlıklardan vazgeçilmiyor. Uyanır uyanmaz mutfakta bulmuştum kendimi. Bir şey yiyemezdim, içemezdim de. Hazırlığımı yaptım ve yola çıktım. Akşama halı saha maçımız vardı ve günlerdir tüm ekip bu maçı bekliyordu. Hatta dışardan maçı izlemeye gelenler de olacaktı. Akşama kadar dayanmalı, direnmeliydim ve gün içinde çok yorulmamalıydım. Gün içinde gerçekten de çok yorulmadım. Hatta sadece ofisimde oturdum. Bir fark vardı her günden: çaysızlık. Aslında akşama doğru biraz acıkmıştım ama sadece biraz acıkmıştım. Abartmaya gerek yoktu. 
Halı saha maçının başlamasına bir saatim vardı ve sahaya doğru yola çıktım. Gerçekten de tanıdığım, tanımadığım kim varsa gelmişti maça. Herkes heyecanlıydı ve benden de çok iyi bir oyun sergilememi bekliyorlardı. 
Maç başlamıştı ve ilk on dakikasında önce susamış sonra ise açlığı iyice hissetmeye başlamıştım. Ayağıma gelen topları kaçırıyordum ve koşmakta da güçlük çekiyordum. Başım dönmeye başlamıştı. Takım arkadaşlarım bana öfkeyle bakıyordu. Hatta biri şöyle dedi:
-Oynayamayacaksan artık aramızdan ayrıl. Sanki karşı takımla anlaşmış gibisin.
Bu sözleri de mi duyacaktım. Ne yapabilirdim ki aç ve susuz. İlk yarı bitmek üzereydi. Üç sıfır gerideydik. Bu maçı şimdiden kaybettik, diye düşünüyordu takım arkadaşlarım ve beni de dışlamışlardı. Farkındaydım her şeyin. Devre arası bana bakarak konuşuyorlardı. Yerime oyuna alabilecekleri biri olsa kesinlikle alırlardı ama kimse yoktu neyse ki. 
İkinci yarının başlamasına on dakika kalmıştı ki onca gürültünün arasında ezan sesini duydum. İşte, vakit gelmişti sonunda. Sessizce kalabalıktan ayrıldım ve önce orucumu açıp su içitim hayli. Ardından çok fazla abartmadan bir şeyler yedim ve döndüm yeniden sahaya. Oyun başlamıştı ve sahanın her yerindeydim artık. Rüzgar gibi esiyordum. İlk yarı bana karşı takınılan tavır ağır ağır yerini sempatiye bırakmıştı. İkinci yarı başlayalı henüz on dakika olmuştu ki takımımızın ilk golünü attım. Bu gol, herkese moral olmuştu. On dakika sonra bir gol daha ve ikinci yarının son on dakikası kaldığında artık durum berabereydi.  
Seyirciler şaşkındı ve arada bir tezahürat da yapıyorlardı. Arkadaşlarım madem bu kadar iyiydin neden ilk yarı bizi perişan ettin, diyorlardı ara sıra. 
Maçın son üç dakikasıydı ve yeni bir hamle yapmam gerekiyordu. Etraftaki herkesi, her şeyi unutarak yeni bir gol için topu izlemeye başladım. Top ayağıma geldiğinde artık rüzgar değil fırtına olmuştum. Bitiş düdüğünden hemen önce son golümü de atmıştım. 
Maçı kazanmıştık. Arkadaşlarım tebrik ediyordu ve karşı takımdaki arkadaşlar da tebrik ediyordu beni. Ben ise bir yandan yemek yiyor bir yandan da bir şeyler içiyordum. Eve döndüğümde kapıyı küçük oğlum açmıştı. Mutfaktan güzel kokular geliyordu. Aç değildim fazla ama yine de mutfağa geçtim. Oğlum sordu:
-Baba, oruç nasıl geçti?
-Şahaneydi dedim ama 45 dakikası hariç. 
Bir şey anlamadı. Belki ilerde aynı şeyleri yaşadığı bir gün o da anlar beni. 

18 Aralık 2025 Perşembe

İnce Bir Düşünce

 Ahmet Emir KOÇ

Nedense sana her baktığımda 
Birazcık içim burkuluyor
Mesela bir yemek masasında
Ya da 
Okul sırasında 

Nedense senin saflığında 
Bir hüzün görüyorum
Bazen bir ağacın
Bazen bir ormanın
Bazen yuvasız kalan bir kuşun
Acısını seziyorum
Her yerdesin 
Ve insanlar hiç değer vermiyor sana
Şayet üzerinde sayılar yoksa

Ben senin her hâlini seviyorum
Karşımda gördüğümde seni
Bir ağacın ruhunu görmüş gibi oluyorum
Sevgili kâğıt…

HERHANGİ BİR SİVASLININ HİKAYESİ

 Semih Yılmaz, Ahmet Emir Koç

Her sabah uyandığında aynaya koşuyor, elini yüzünü yıkadıktan sonra şöyle diyordu: 
-Şükür bugün de Sivas’ta uyandım. İyi ki Sivaslıyım. Hikmetinden sual olunmaz ama Allah’ım diğer şehirleri niye yarattın ki? Yoksa Sivas’ın kıymetini bilmemiz için mi?
Sivas, onun için kutsal bir şehirdi. Kutsal şehirleri sayması istendiğinde Mekke, Medine ve Sivas, diyordu. Ona göre ilk insan Sivas’ta yaşamıştı. Medeniyet bu topraklarda kurulmuştu. Dış güçler Sivas’ın değerini henüz keşfetmemişti ama altın başta olmak üzere dağlarının altında zengin madenler vardı. Sivas Kangal köpeği onun için dünyanın en güzel hayvanıydı. Sucuk ve pastırma tüm dünyaya Sivas’tan yayılmıştı. Madımak, insanlığın en kutsal ve eski yemeğiydi ona göre.
Türkiye’nin başkenti normalde Sivas olmalıydı ama hakkı yenmişti Sivas’ın. Zaten Sivas, Türkiye’nin değil dünyanın başkenti olmaya layıktı. Sivas Kongresi yapılmasa Türkiye bugün belki de olmayacaktı. Sivas’ın tarihine dair her şeyi biliyordu. 
Havasını seviyordu bu şehrin ve suyunu seviyordu. Ağaçlarla kaplı olmayan dağlarını seviyordu. Yaz gecelerinde bile ceketsiz dışarıya çıkamamayı seviyordu. Denize kıyısı olmamasını seviyordu bu şehrin. Zaten denizleri besleyen ırmak değil miydi? Kızılırmak da Sivas’tan doğuyordu. İşte Sivas’ı kutsal saymayı gerektiren bir neden daha… Katmerini seviyordu Sivas’ın ve etli ekmeğini, çöreğini. Konyalılar boşuna sahip çıkıyordu etli ekmeğe ve Tokatlılar boşuna sahip çıkıyordu Sivas kebabına. Neyse ki Sivas köftesine henüz sahip çıkan birileri yoktu. Sivas, onun için yaşama sebebiydi. Şimdiden askerliğini düşünüyordu, ya Sivas dışında bir yerde askerlik yapmak zorunda kalırsa? Belki de bedelli yapmalıydı askerliğini. En azından Sivas’tan uzak kalma süresi kısalırdı. 
En büyük keyfi İstasyon Caddesi’nde gezmekti ve kahvaltıdan sonra kutsal bir işi yapar gibi caddede dolaşacaktı. Kahvaltısını yaptı ve dışarıya çıktı. Bu gökyüzü, bu hava başka nerede var ki diye düşündü. Tam caddenin başlangıç noktasına gelmişti ki büyük bir kalabalıkla karşılaştı. Herkes hüzünlüydü. Yaklaştığında bu kalabalığın bir cenazeye ait olduğunu fark etti. Cenazenin kim olduğunu bile soramadı fakat insanlar hiç olmadığı kadar hüzünlüydü. Konuşmalara kulak misafiri oldu:
-Senelerce Sivas dışında yaşamış ve Sivas’a defnedilmek istiyormuş rahmetli, diyordu biri. 
Bir başkası:
-Nasıl bir memleket özlemi ise beni Yukarı Tekke’den başka yere gömmeyin. Ne olursa olsun, mezarım orada olsun demiş ölmeden önce, diyordu. 
Demek ki il dışından bir Sivaslının cenazesiydi bu. Doğduğu topraklara yeniden gelmişti ama bir cenaze olarak. Bunu hiç düşünmemişti. Bu topraklardan ayrılmak kaçınılmazdı yaşam sona erdiğinde. Sivas’ta gömülü olmak, bu şehrin havasını teneffüs etmek, suyunu içmek anlamına gelmiyordu ki… Birgün ölecekti ve bu şehirden ayrılacaktı. Cenaze kalabalığının üzüntülü hali ona da yansımıştı. O da artık üzülecek bir neden bulmuştu. Hem de çok büyük bir neden. Cenaze kalabalığı Ulu Cami’ye doğru yöneldi. Bütün şevki kaçmıştı. Yürümek istemiyordu. Sessizce evine döndü. 
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı onun için çünkü Sivaslılar da ölümlüydü. 

11 Aralık 2025 Perşembe

HİKAYENİN HİKAYESİ

Yusuf Kerem Köse, Semih Yılmaz, Ahmet Emir Koç

Kaç zamandır okula gitmiyordu. Ailesi ona devamsızlıktan sınıfta kalacağını söylüyordu fakat umursayan kim? Ben işimi bilirim, deyip öğrencilik dışında her işle uğraşıyordu. Futbol merakıydı aslında onu okuldan uzak tutan şey. Nerede bir maç görse durup sonuna kadar izliyordu. Sadece izlemek olsa neyse… İki çorap gördüğünde yerde anında onu topa çevirip oynamaya başlıyordu. Yolda önüne bir pet şişe çıksa eve gelinceye kadar onunla top gibi oynuyor ve kapılarının önüne geldiğinde çöp kutusuna şut atıyordu. Bu durum onun için o kadar sıradandı ki bir keresinde kaldırım kenarındaki yuvarlak taşa şut çekmeye çalışmış ve ayak parmakları bir ay alçıda kalmıştı. Alçı ayağından çıkarılır çıkarılmaz onunla da top oynamıştı. 
Futbola ilgiliydi ve bir takımın da taraftarıydı ancak tuttuğu takım hiç şampiyon olamamıştı. Aslında en büyük hayali bu takımda oynamak ve bu takımı şampiyon yapmaktı. Profesyonel oyuncuların hiçbirinin performansını beğenmiyordu. Üstelik hakemler de çoğu zaman taraf tutuyordu. Durum böyle olunca nasıl şampiyon olabilirdi ki tuttuğu takım?
Okul hayatı öylece orada duruyor, kendi hayatı ise küçük bir çıkmazda devam ediyordu. Bir şeyler yapmalıydı. Mahalle kulüplerine bile müracaat etmişti fakat onu isteyen kimseler çıkmamıştı. Oysa onun hayatı toptan ve futboldan ibaretti. Büyük oyuncuların hepsinin yaşını, geçmişini, ayak numarasını bile biliyordu. Bir kısır döngüye hapsolmuş gibiydi. 
Bir ara futbol oyunlarına yönelmişti fakat ayağı topa değmediği için sevmemişti bu oyunları. Birkaç ay oynamış sonra vazgeçmişti. Arkadaşlarının hepsinin oynadığı bir oyun vardı ama onun oyunu da yoktu. 
Okula yalnızca beden eğitimi dersi olduğu günler uğruyordu, maç yapıp yeniden kayboluyordu. Yine bir beden eğitimi dersi günüydü ve arkadaşları akşamdan haber vermişler, ertesi gün büyük bir maç olacağını söylemişlerdi. Üstelik büyük bir maç olacağını da ilave etmişlerdi. Önemli kulüplerden maçı izlemek için gelecek isimlerin olduğunu, mutlaka bu maça katılması gerektiğini arkadaşları ona söylemişlerdi. Arkadaşları da onun hayallerini ve yaşam tarzını biliyorlardı çok önemsemeseler de. Bu maç her zamankinden farklı olacaktı. En güzel formasını seçti, en temiz ayakkabılarını hazırladı. Saçlarına en havalı halini verdi. Ertesi gün bir rüzgar gibi esecekti okul sahasında. Onun olduğu takım her seferinde kazınıyordu, bundan endişesi yoktu fakat izlemeye gelenleri ne kadar etkileyebilecekti, bu hususta endişeleri vardı. Neyse ki beden eğitimi dersi ilk iki saatti ve dersten sonra okulda kalmasına gerek kalmadan dönebilecekti. Belki de dersten sonra zaten maçı izleyenler onu birlikte götürecekti. Anlaşmalar yapılacaktı, imzalar atılacaktı. 
Erkenden uyudu ve hiç rüya görmedi. 
Ertesi sabah küçük bir heyecanla okul yolunu tuttu. Servis, artık onu almaya gelmiyordu. Okula giderken ısınma hareketleri yapmayı ve arada koşmayı da ihmal etmedi. Okula girdiğinde her şey çok farklıydı. Okul sahası süslenmişti. İdareciler seyirci koltuklarına oturmuştu. Neredeyse tüm öğretmenler de oradaydı. Okulu hiç böyle görmemişti. Tanımadığı bir sürü takım elbiseli adam vardı izleyenler arasında. Kısa bir eşleşmeden sonra takımı belli olmuştu ve maç başlamıştı. Maçın daha ilk dakikalarında karşı takıma bir gol atmıştı. Sahanın her yerinde rüzgâr esiyordu. İlk yarının nasıl geçtiğini bile anlamadı ve ilk yarıyı takımı beş sıfır önde kapatmıştı. Beş golün üçünü o atmıştı. Ayağına topun her gelişinde seyirciler coşuyor, alkışlar kopuyordu. Bir ara tribünlerdeki izleyenlerle göz göze geldi. İyiye işaretti bu. Arada bir seyircilere bakıyordu ve o esnada onu göstererek kendi aralarında konuştuklarını görüyordu izleyicilerin. Galiba bu iş tamamdı. 
Maç bittiğinde skor sekiz dört olmuştu ve beş golü o atmıştı. Bir yıldız gibi parlıyordu sahada. Maçın sonunda izleyiciler sahaya indiler ve doğrudan onun yanına geldiler. Okul Müdürü ve öğretmenleri de sahaya inmişti. Takım elbiseli olan iki kişi ona yaklaşarak:
-Bu maç senin maçındı delikanlı. Çok beğendik ve seni bizim takımın altyapısına almak istiyoruz, dedi. 
Zaten beklediği sözlerdi bunlar. Bir çığlık attı ve:
-Belgeleri ne zaman imzalayacağız, diye sordu. 
İki adamdan biri:
-Seni çok heyecanlı ve istekli gördüm. Önce okulunu bitirmen gerekiyor. Hem de iyi bir diploma notu ile, dedi. 
Bu durum moral bozucuydu. Okul Müdürü araya girerek devam etti:
-Bugünden sonra derslerine daha çok çalışacak ve bu öğrencimizi size mutlaka vereceğiz. 
Hiçbir şey söylemedi. Herkese, her şeye sırtını döndü ve sahadan uzaklaştı. Arkadaşları bir türlü bırakmıyordu onu. Fotoğraf çekinenler, alkışlayanlar, tebrik edenler. Oysa daha önceden de buna benzer maçlarda bulunmuştu. Şimdi nereden çıkmıştı bu ilgi, anlayamadı. 
Tam okuldan ayrılıp evine doğru gidecekken ardından edebiyat öğretmeninin seslendiğini duydu. Öğretmeninin adını bile bilmiyordu doğrusu. Geri döndü:
-Efendim Hocam, dedi. 
-Bence artık derslere devam etmeliyiz.
Daha önceden böyle bir teklifte bulunan hiç olmamıştı. Öğretmen devam etti:
-Derse gelirsen senin hikâyeni yazarız bugün. Senin hayatının hikâyesini.
Bu teklif karşısında dayanamamış ve sınıfın yolunu tutmuştu. Okul forması yoktu ama kimse ona forma sormadı. Gün boyu derslere devam etti.
Ertesi gün yine okula geldi.
Ertesi gün yine geldi.
Haftalarca, aylarca okula geldi. 
Üstelik beden eğitimi derslerinde artık maçlara katılmıyor, kenarda oturup hikâye yazıyordu. 

27 Kasım 2025 Perşembe

BÖCEKLER İÇİNDE BİR BÖCEK

Ahmet Emir Koç

Çoğu insan böcek görmekten nefret eder. Bazıları köpekten, kediden korkmadığı kadar küçücük böceklerden korkar. Aslında normal bir korku değil bu, kimileri ürperiyor kimileri ise tiksiniyor böceklerden. Bazıları korkularını bastırarak öldürüyor böcekleri. Şu kocaman dünyada her şeye, herkese yer var fakat küçücük böcekler sığmıyor sanki. Oysa onlar evimizin en görünmeyen yerinde yaşıyorlar, dolaplarımızın en dibinde, mutfağın en kuytu yerinde. Evimizde olmayanlar ise toprağın altında, ağaçların gövdelerinde kısacası göremeyeceğimiz yerlerdeler. 
Gariban bir böcek yanlışlıkla sınıfın ortasına düştüğünde başına gelmeyen kalmıyor. Çığlık atanlar, sıraların üstüne çıkanlar, koşup süpürge getirme derdinde olanlar… Bir kahraman gibi davrananlar ise matematik ya da Türkçe kitabıyla böceği ezmeye çalışıyor. Oysa küçücük bir böcek işte. 
En korkutucu olan böcek türü ise galiba örümcek. Örümcek Adam filminin konumuzla alakası yok. Bildiğimiz örümcekten bahsediyorum. Evlerin köşelerini işgal eden ve bir bayrak diker gibi ağ ören örümcek. Üç gün uğranmayan her yerde bağımsızlığını ilan eden örümcek. Ağını örerek avını bir kenarda bekleyen örümcek. 
Aslında şehirlerdeki örümceklerin çoğu zehirsiz fakat yine de görünüşü korkunç. Kaç tane ayağı var sayamadım şimdiye kadar. Sekiz ayağı varmış, bunu öğrendim fakat ya gözleri? Gözlerini görecek kadar yakından bakamadım hiç. Ya da inceleyecek kadar samimi olmadık onunla. 
Durup dururken tepeden paraşütçü gibi tepemize inmeye çalışan bir böcek, örümcek. 
Bazen ansızın saçımda yürüdüğünü hissediyorum ve çılgınca elimi saçlarıma götürüyorum. Bazen yaz günlerinde kolumda bir hareketlilik olduğunda gözlerim onu arıyor ve diğer elimle şaplağı indiriyorum koluma. Uzaktan beni görenler kendi kendime dayak attığımı zannediyor. Örümcek, küçücük bir böcek fakat zihnimde çok yer tutuyor. Tozlu ortamlarda aklıma gelen ilk o oluyor ya da bir yerde sanatsal eserini gördüğümde sanki beni izliyormuş hissine kapılıyorum. 
Şayet bu yazıyı okuyabilecek bir örümcek varsa ona sesleniyorum: Benden sana av olmaz. Git ve kendinden daha küçük canlılarla uğraş. Peşimi bırak, evimden uzak dur. Okulun bahçesindeki demirleri de işgal etmekten vazgeç artık. Sana saygı duyuyorum ama sen de bana saygı duymalısın. Anlıyor musun beni örgü ustası küçük örümcek?

20 Kasım 2025 Perşembe

KAPILAR VE PENCERELER

 Semih Yılmaz
Yusuf Kerem Köse
Ahmet Emir Koç

Bir cümle bulmak gerekiyordu ama cümle değil kelimeler bile kaçmış, saklanmıştı sadece. Bir cümle ile açılacaktı kapı ama o cümle yoktu. Kapı hep aynı şeyi tekrar ediyordu:
-Bir cümle söyleyin.
Bir cümle bulmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Oysa günlük hayatta sayısız cümle kurarlar ve konuşurlardı düşünmeden. Kırkayağın hikâyesi geçti Emir’in zihninden. Hani sormuşlar kırkayağa ayakların birbirine dolaşmadan nasıl yürüyorsun, diye. Kırkayak o günden sonra yürüyememiş. Böyle bir tutulmaydı yaşadıkları. Yılmaz ise hiçbir şey düşünmüyordu. Kapının önünde her ikisi birbirine bakıyor ve susuyordu.
Kapı her üç dakikada bir aynı şeyi söylüyordu:
-Bir cümle söyleyin.
Günlerden perşembeydi ve bunu söylemek istedi Yılmaz. Nasıl olsa istenilen şey sadece bir cümleydi. Kelimeleri toparladı ve konuştu:
-Bugün günlerden perşembe.
Bu cümlenin ardından kapı hareketlendi ve usulca açıldı. Ardında hiçbir şey görünmüyordu kapının. İlk adımı Emir attı içeriye. Birdenbire dili çözülmüş gibiydi:
-Bu kadar cümle içinde bunu mu buldun Yılmaz, diye tebessüm etti. 
Emir’in ardından içeriye Yılmaz da atım attığı anda kapı kapandı. 
Büyük bir boşlukta duruyor gibilerdi. Hayli aydınlıktı etraf ve gözleri kamaşıyordu. Bir an ikisi de gözlerini kapadı. Tekrar gözlerini açtıklarında karşılarında yeni bir kapının bulunduğunu fark ettiler. Belki de az önceki kapıydı bu ve hiç içeriye girmemişlerdi. Emir bu kez hızlı davrandı:
-Bugün Perşembe değil!
Kapıda hiçbir hareketlenme yoktu. Emir devam etti:
-Bugün pazartesi olabilir.
Üst üste cümleler kurmaya devam ediyordu. Aklına gelen her şeyi söylemeye başladı Emir:
-Bu bir cümle olabilir. Örümcek ne güzel bir yaratık, hatta benim şiirim var onunla ilgili. İnanmazsan sana okuyabilirim. 
Kapı bir türlü açılmıyordu ama zaten kapı bir cümle söyleyin, demiyordu. Yılmaz bunun farkındaydı. Bu kez başka bir şey gerekliydi kapının açılması için. Yılmaz kapının kulpunu tuttu ve kapıyı açtı. Emir:
-Madem biliyordun, beni neden yordun, dedi.
Yılmaz:
-Birden çenen açıldı, üstelik kapıdan herhangi bir ses gelmiyordu. Her kapı senden bir cümle istemeyebilir, bunu unutma. Bazı kapılar yalnızca açmak için vardır. Açar ve içeri girersin. 
Bu esnada yine iki arkadaş kapıdan içeriye adım attı fakat bu kez karanlıktı her yer. Hiçbir şey görünmüyordu. Geriye dönerek buradan çıkmak istediler fakat kapı kapanmıştı. Emir:
-Haydi bakalım Yılmaz kardeşim. Sen kapılardan anlayan birisin. Şu kapıyı aç da geri dönelim, dedi. 
Yılmaz kendinden emin bir şekilde şöyle dedi:
-Her kapı açılır fakat önündeysen. Ardından kapanan kapılar için boşuna çabalama. Bir kapı sen geçtikten sonra kapanmışsa oraya asla dönme. 
Emir bu işten sıkılmaya başlamıştı. Belki de oturup beklemek en iyisiydi:
-Madem öyle ben burada oturacağım, dedi. Sana yeni kapılarla iyi yolculuklar dilerim.
Yılmaz kapılardan geçmeyi seviyordu. Kapıların Efendisi olmak istiyordu. Kapıların ardında yeni dünyalar bulmak, görmek, yaşamak istiyordu. Her kapı bir hikâye demekti. Her hikâyeye bir kapıdan girildiğini biliyordu. Emir genellikle şiir penceresinden bakmayı seviyordu olaylara. Üstelik çerçeveleri örümcek ağıyla kaplı pencerelerden bakmayı seviyordu. 

23 Ekim 2025 Perşembe

BİR BAŞLAYAMAMA SORUNSALI


Ahmet Emir Koç

Neden benden başlandığını bilmiyordum. İlk sırada ben mi vardım? Hayır. Önce ben mi gelmiştim? Aksine en son ben gelmiştim kan ter içinde ve koşarak. Daha saçımın teri bile kurumamıştı. Nefesimi yeni toparlamaya çalışıyordum. Üstelik diğerleri çok rahat görünüyordu. Tam birkaç yudum su içmiştim ki o cümle kulaklarımda çınladı:
-Senden başlıyoruz. 
Benden başlamayın, dedim ama sanki söylediklerim duyulmuyordu. Biraz sonra bana sıra gelsin, dedim fakat kâr etmedi. Diğerleri rahattı. Hatta biri telefonunu çıkarmış oynuyor muydu? Hayır, bu kadar olamaz. Telefonu önünde açıktı. Diğeri elindeki su şişesini inceliyordu. Bir balıkçıl kuşu gibi suyu yavaş yavaş içiyordu. Böyle bir şey duymuştum, balıkçıl kuşları suyun biteceği korkusuyla suyu az içermiş. Bu bilginin kaynağı neresi acaba? Balıkçıl kuşuna gidip:
-Affedersiniz ama sizi su içerken pek görmüyoruz, bunun bir sebebi var mı, diye mi soruldu ve balıkçıl kuşu şöyle mi cevap verdi:
-Suyun bitmesinden korkuyorum yoksa çok susadım ama bu su bitmemeli. 
Zihnimde tam bu tablo varken yeniden aynı sözü duydum:
-Önce senden başlıyoruz. 
İtirazlarım duyulmuyordu. Karar kesindi. Benden başlanacaktı. Oysa daha önceden de benden başlanmıştı ama kabullendim. Peki, dedim benden başlayalım. 
Aklımda hiçbir şey yoktu. Örkümcek, diyecek oldum, galiba çok ciddiye alınmadı. Örkümcek 3, dedim. Herkes alaycı gözlerle baktı. 
Benden başlanmıştı bile. 
Acayip susamıştım. Biraz su içip yazmaya başladım. İlk yazan ben olmuştum sınıfta. Ne mi yazdım? Az önce okuduğunuz şeyleri. 

16 Ekim 2025 Perşembe

İKİ KELİME

Ahmet Emir Koç

Her şey onun bana bir “merhaba”sı ile başladı. Bu merhaba, bana çok içten gelmişti ve ciddiye almıştım. Derin bir sohbet başladı aramızda. Çoğunlukla ben soruyordum, o da cevaplıyordu. Zaman zaman o da soruyordu ama sohbetin devamına dair sorular soruyordu. Bazen yanlış anlıyor, alakasız cevaplar veriyordu bana. Yine de sohbet beni sarmıştı. 
Her şeye bir cevabı olduğunu fark edince ben de her konuda soru sormaya başladım. Bazen düşünüyordu ama ardından cevapları vermeye başlıyordu. Bu kadar bilge tavrı beni zaman zaman şüphelendiriyordu. Öyle ki musluk tamirini sorsam yardımcı oluyordu, denklemlerle ilgili bir şeyler sorsam anlatmaya çalışıyordu, cümlenin öğelerini soruyordum, ona da cevap veriyordu. Konuşma esnasında ona sanatla arasının nasıl olduğunu sordum. Şiir, hikâye yazabildiğini söyledi ve hatta resim bile çizebilirim dedi. Bu yetenekleri beni şaşırtmaya devam ediyordu. Şiirlerine örnek vermesini istedim ancak şiirleri çok işe yarar şeyler değildi. Hikâyelerini merak ettim, onlarda da iş yoktu. Resim çizmesini istediğimde biraz zorlandı fakat ortaya çıkardığı resimde de bir numara yoktu. Çizdiği insanlar bazen gulyabaniye benziyordu. 
Biraz daha sıkıştırmak için ona bildiğim şeyleri sormaya başladım. Ona alohomora morsmordre kelimelerini sordum. Alohomora kelimesine verdiği cevabın gerçekle hiçbir alakası yoktu. O kadar kendinden emin anlatıyordu ki ben mi yanlış biliyorum diye bir an düşündüm. Ardından morsmordreyi sordum. Orada öylece kaldı muhabbet. Ne bir cevap verdi ne tepki gösterdi. Mosmor olmuştu morsmordre kelimesiyle. Zaten yeterince vakit geçirmiştim onunla. Daha önce verdiği bilgilerin de gerçek olup olmadığına dair kafamda deli sorular oluşmaya başladı. Bu kadar yeter, dedim. Üstelik gün içinde bir de deneme sınavına girmiştim. Sinirle bilgisayarımın ekranını kapattım. Zaten zekânın yapayı mı olur, diyerek mutfağın yolunu tuttum. 

9 Ekim 2025 Perşembe

BAŞLAMADAN JÜBİLE

 

Ahmet Emir Koç

Sonunda şansım yaver gitmişti ve bir örümcek tarafından ısırılmayı başarmıştım. Gariban örümcek kendini öldüreceğimi zannedip yalvaran gözlerle bana bakmıştı ama ben onu öldürmek yerine eğilip öpmüştüm ve şöyle demiştim:
-Teşekkür ederim güzel örümcek. Senin ömrün boyunca tüm bakımların artık bana ait. İstediğin yere istediğin büyüklükte ağ yapabilirsin.
Örümcek şaşırmış ve bir süre sonra ani hareketlerle uzaklaşmıştı bende. Onun uzaklaşmasını izledikten sonra artık süper güçlerimi deneyebilirdim. Balkona çıktım ve karşı binaya doğru kolumu uzatarak ağ fırlatmaya çalıştım fakat bir türlü olmuyordu. Belki de henüz bu yeteneğim yüklenme aşamasındaydı. Bir süre sonra annem içerden seslendi:
-Akşam yemeği hazır…
Tıpkı Örümcek Adam gibi koştum, yuvarlandım ve masanın dibine çömeldim:
-Kahraman oğlun geldi anne, dedim.
Annem bir şey anlamadı söylediklerimden. Zaten anlamasını da beklemiyordum. Annem gayet sakin:
-Yine mi arkadaşlarınla süper kahraman oyunları oynadın, dedi.
-Bu kez olay bambaşka anneciğim, bu bir oyun değil. Yeteneklerime sen de inanamayacaksın diyerek kolumu tavana doğru uzatmaya başladım. Bir, iki, üç denemeden sonra annem kolumdaki böcek ısırığını fark etti ve kolumdan tutarak beni ilkyardım dolabına doğru sürüklemeye başladı.
Direnmem nafileydi. Önce bir güzel dezenfekte etti ısırık bölgesini ve ardından da krem sürdü.
Ben çaresiz izliyordum onun müdahalesini. Bütün yeteneklerimin aşama aşama silindiğini hissediyordum. Üzülerek anneme baktım:
-Anne, dünya senin yüzünden bir kahramandan oldu.
Annem anlamıyordu.
Örümcek, duvarın kenarından sessizce bizi izlemeye devam ediyordu, galiba gülüyordu.

YILDIZELİ'NE DOĞRU

Semih Yılmaz, Yusuf Kerem Köse, Ahmet Emir Koç

1. Zor Yolculuk


Hava git gide soğuyordu ve akşam yaklaşıyordu. Büyük bir kar çölünün ortasında gibiydim. Her taraf bembeyazdı. Saatlerdir yürüyordum ve gece bastırmadan Yıldızeli’ne ulaşmalıydım. Aslında daha önceden bu yolu çok yürümüştüm fakat bahar ya da yaz mevsimiydi o zamanlar ve hiç bu kadar soğuk olmamıştı. Ara sıra rüzgarın uğultusuna uzaktan kurt sesleri eşlik ediyor gibiydi. Bu dağlarda kurt, ayı, domuz gibi yabani hayvanların çokça bulunduğunu duymuştum.
Kafamdan bu olumsuz düşünceleri atarak yürümeye devam etmek zorundaydım. Geceyle birlikte buraya yoğun bir sis iniyordu ve hepten kaybolma ihtimalim yükseliyordu. Var gücümle adımlarımı hızlandırdım, bata çıka karlar içinde yol alıyordum. Üşümeye başlamıştım ama bir yandan da terliyordum. Ayaklarım, paçalarım çoktan ıslanmıştı, üstelik acıkmıştım da. Anayola indikten sonra işim kolaydı. Mutlaka sığınacak bir yerler bulurdum ya da otostopla yola devam ederdim fakat doğru yolda olduğumdan bile emin değildim. Bu düşüncelerle ilerlerken hava tamamen karardı. Belki de havanın kararması lehimeydi. Şayet sis çökmezse ilçenin ışıklarını görebilirdim. Hava nihayet kararmıştı. Karanlık umudumu azaltmaya başlamıştı. Belki de Yıldızeli’ne ulaşamadan kaybolup donacaktım bu dağ başında. Aklıma güzel yemekler geliyordu, sıcak içecekler ve bir yandan uyku gözlerimi zorluyordu. Kalan son gücümle birkaç adım daha atmıştım ki birdenbire yuvarlanmaya başladım. Artık ne dizlerime gücüm yetiyordu ne de kollarıma. Ne kadar yuvarlandığımı bilmiyorum artık bu yolculuğun bittiğini düşünüp gözlerimi kapatmıştım. Böyle bir şekilde hayatla vedalaşacağım hiç aklıma gelmemişti. Belki cesedimi bahara kadar kimse bulamayacaktı. Düşündüğüm son şeyler bunlardı. 
Gözlerimi açtığımda gaz lambasının aydınlattığı bir odadaydım. Odanın ortasında kocaman bir soba vardı ve etrafta kimseler yoktu. Dışarısı hâlen karanlıktı ve köpek sesleri geliyordu. Yerimden güç bela doğruldum. Lambaya yaklaşarak ellerime, dizlerime baktım. Sıyrılmıştı ve bacaklarımdan biri çok fena ağrıyordu. Bir süre sonra büyük ahşap kapı gıcırtıyla açıldı, kapının önünde yüzü tam görünmeyen yaşlı bir kadın duruyordu:
-Seni evimin biraz ilerisinde köpeklerim buldu. Kimsin, buralarda niçin dolaşıyorsun, in misin cin misin, dedi.
Şaşkındım. 
-Adım Demir. Yıldızeli’ne gidecektim. Veterinerim. Köylerden birine çağrılmıştım. İşim bitti ve yola çıktım ancak Yıldızeli’ne varamadım bir türlü. 
-Yıldızeli mi? Yıldızeli buraya çok uzak, gerçeği söyle, dedi kadın. 
Şaşkınlığım iyice artmıştı. Belki de düştüğüm yerde bayılmıştım ve garip hayaller, rüyalar görüyordum. Tam konuşmak için kendimi toparlamıştım ki gözlerim ağırlaştı ve yeniden kapandı. 
Tekrar uyandığımda her yer aydınlıktı. Kapı yeniden açıldı, bu kez kapının önünde bekleyen bir dedeydi. Şefkatle bana doğru baktı ve konuştu:
-Yıldızeli ha? Demek Yıldızeli’ne giderken buraya düştün. Hayli ilginç, dedi. 
-İlginç olan ne, diye sordum. 
Cevap vermedi. Biraz sonra kahvaltı yapalım ve sen de bize gerçekleri anlat, dedi. 
Yerimden doğrulmaya çalıştığımda bacağımın ağrısını hissettim. Dede, tebessüm ederek:
-En az yirmi gün bizimlesin, dedi. O bacak fena kırılmış ve onu sarmamız lazım bugün.
Hemen ardında duran ince çubukları ve kabukları gösterdi:
-Bunlarla saracağız hem de, diye ilave etti. 
Yaşadığım için sevinmeli miydim yoksa bacağımın kırıldığı için üzülmeli miydi ya da bu garip yere düştüğüm için endişelenmeli miydim?.. Kafam karmakarışıktı. Konuşacağım, soracağım şeyler yanlış anlaşılmaya neden olabilirdi. Belki de gerçekten iyi niyetli insanlardı bunlar ve bana yardım etmeye çalışıyorlardı. Ben sadece yerdeki kilimin desenlerine bakıyordum. Bu şekilde kilim deseni hiç görmemiştim. Bu esnada yaşlı kadın elinde küçük bir tepsi ile içeriye girdi. Çay ve kahvaltı vardı tepside. Kahvaltılıklar arasında ilk kez gördüğüm şeyler vardı. Tepsiye garip garip baktığım görünce yaşlı kadın:
-Bunları yemezsen iyileşemezsin, dedi.
Oda çok sessizdi. Bu sessizlik ve aydınlık beni derinden etkiliyor, hareketsiz bırakıyordu. Kahvaltımı bitirdim ve çayımı içtim. Artık kırık bacağımın sarılmasına gelmişti sıra. Yaşlı adam içeriye girdi, önümdeki kahvaltı malzemelerini geriye çekti, gözlerime baktı ve biraz endişeyle:
-Dayanabilecek misin, önce kırık kemiği yerine oturtmamız gerekecek biraz canın yanacak, dedi. 
Çaresizdim. Yaşlı adamın bembeyaz elbisesi dikkatimi çekmişti. Özenle bacağıma bastırdı, bağıracak oldum fakat sesim çıkmıyordu sanki. Biraz acı duydum, hemen ardından ağaç kabukları ve çubuklarla bacağımı sarmaya başladı yaşlı adam. Birazcık olsun rahatlamıştım, ağrım hafiflemişti. Belki de kahvaltının ve sıcağın etkisiyle uykum geliyordu, gözlerimi açamıyordum bir türlü. Kendimi rahat, huzurlu bir uykunun kollarına bıraktım. 

2. Bölüm: Derin Uyku
Kaç saat kaç gün geçti bilmiyorum. Gözlerimi açtığımda kocaman bir odadaydım. Oda sıcacıktı ama yaşlı insanların bulunduğu yer değildi burası. Duvarlar boyalı, tepede floresan lambalar vardı. Sağımda ve solumda büyük yataklar vardı. Bir hastaneyi andırıyordu burası. Kolumdaki damar yolunu fark ettim, başucumda bir serum vardı ve damar yoluna bağlıydı. Her tarafım ağrıyordu. Doğrulmak istedim ayağımdaki kocaman alçıyı fark ettim. Oysa bacağım çubuk ve kabuklarla sarılmıştı. Acıkmıştım da… Bir süre olan biteni anlamaya çalıştıktan sonra yakınlardan bir ses geldi:
-Hasta kendine geliyor. Oda 3’e acil bakar mısınız?
Birkaç dakika sonra etrafımda kıyafetlerinden sağlık görevlisi olduğu belli olan üç kişi belirdi. Biraz yaşlıca olan sordu:
-Demir Bey, nasılsınız? Kendinize geldiniz mi biraz? 
Şaşkındım. Biraz kekeleyerek sordum:
-Bu bu buraya nasıl geldim? Bana ne oldu? Yaşlı iki kişinin evindeydim en son.
Bu esnada yine genç bir hemşire söze girdi:
-Üç gündür ayılmanızı bekliyoruz. Yıldızeli’ne çok yakın bir yerde donmak üzereyken sizi ilçe sakinleri bulmuş. Buraya geldiğinizde donmak üzereydiniz ve bir süre sayıkladınız. 
-Beni iki yaşlı insan buldu ve onlar kahvaltı verdi, bacağımı sardı, benimle ilgilendiler, dedim. 
Diğer sağlıkçı söze girdi:
-Galiba hâlen kendine gelememiş Demir Bey. 
Kadın sağlıkçılardan biri tebessüm ederek:
-Sizinle baygın olduğunuz süreçte ilgilenen bendim ama yaşlı ifadeniz biraz beni üzdü doğrusu, dedi ve ilave etti, kendinizi iyi hissedinceye kadar misafirimizsiniz. Zaten Sivas-Ankara yolu da kapandı kar yağışı nedeniyle ve bir haftadan önce açılmaz. 
Uykum geliyordu fakat uyumak istemiyordum. Uyanınca yeni bir odada gözlerimi açmaktan ve tanımadığım insanlarla karşılaşmaktan endişe ediyordum. Bütün çabama rağmen gözlerim kapanmaya başlamıştı bile. 
.

27 Eylül 2025 Cumartesi

Yine Örkümcek


Ahmet Emir Koç

Aradan iki yıl geçmiş olsa da
Ben hâlen aynı yerdeyim
İki yıl boyunca düşündüm seni
Bazen karşılaştık seninle tenha yerlerde
Göz göze geldik mi bilemiyorum
Sorduğum sorulara cevap vermedin

Senden bir söz bekliyorum
Senden birkaç cümle
Sen ise benim görmediğim yerlerde
Hâlen örüyorsun 
Örüyor bitiremiyorsun
Örkümcek
Benim sorularıma cevap
Ne zaman gelecek

6 Ocak 2024 Cumartesi

FARKLI BİR DİL

 
    Semih Yılmaz, Ahmet Emir Koç

    Aslında Ahmet ve Semih çok iyi iki arkadaştı ama konu laf yarışına gelince gözlerini karartırlar akıllara gelmeyecek şeyler söylerlerdi. Bir okul akşamı ikisi de iyice yorulmuştu ve koşacak güçleri kalmamıştı. Ahmet, kantinden gelen Semih’e baktı. Bir şeyler almıştı ama kendisine uzatmıyordu. Bunun üzerine Semih’e:
    -Bir çöp poşetinin çikolata yediğini ilk kez görüyorum, dedi. Semih’in bu söz gücüne gitmedi çünkü onda da hazır cevaplar vardı:
    -Bu mevsimde sivrisinek, hem de epey gürültücü, dedi. Semih, çikolatasından Ahmet’e uzattı ve sınıfa doğru ilerlediler.
    Kaba konuşmadan, birbirlerini üzmeden sitemlerini ve mesajlarını birbirlerine iletmenin yolunu bulmuşlardı. Yeni bir dil konuşmak gibiydi bu onlar için. Başkaları anlamıyordu. Sınıfa girdiklerinde     Semih Ahmet’e:
    -Yerine otur sevgili kardeşim domates salçası, dedi. Ahmet şöyle bir baktı ve:
    -Peki acılı ketçap dostum, dedi.
    Bu hep böyleydi.
    Yorgun oldukları zamanın belirtisiydi.
    Bu onların diliydi.

YEDİ



Ahmet Emir Koç

Bazen aklıma gelip takılıyor
Neden bir hafta 7 gün
Pamuk Prenses’in etrafında
Neden 7 Cüce var

Neden Ronaldo’nun forması 7
Neden ülkemiz 7 bölgeden oluşuyor
Ve 7 kıta var dünyada
Biraz uzaklaşmak istiyorum 
Şarkı söylüyorum
Notaları sayıyorum
Do re mi fa sol la si

Kitap okuyarak unutmak istiyorum
Kütüphaneden Harry Potter’ı alıyorum 
Bakıyorum kaç seri
Gelip buluyor beni 7
7
Ömrümü yedi

23 Aralık 2023 Cumartesi

GİZEMLİ DOLAP


İlker Çitgez, Semih Yılmaz, Ahmet Emir Koç, Feyza İşbaşar

     1. Bölüm Sıkıcı Hayat
    Günlerdir evdekilerle tek cümle konuşmamıştım. Eve geç geliyorlardı, şayet uyanık olursam doğrudan bana sordukları tek soru vardı:
    -Ödevlerini yaptın mı? Şayet ödevlerimi yapmışsam başımı sallayarak cevap veriyordum. Başka bir soru gelmiyordu. İşin garibi kendi aralarında da konuşmuyordu annem ve babam. Hep başkalarıyla konuşuyorlardı telefonda ve kendi aralarında da işaret diliyle konuşuyorlardı sanki. Günlerdir bu böyleydi. 
    Arkadaşım yok muydu?.. Yoktu… Arkadaşlarım da çok tuhaftı. Basit şeylere gülüyorlar, birbirlerine el kol şakaları yapıyorlar, durup dururken birileri ağlıyor, birileri kahkaha atıyordu. Birileri de tırtıl gibi sürekli ellerinde yiyecekleri kemirerek dolaşıyordu. Öğretmenlerim birkaç kez benimle konuşmaya çalışmıştı ama onları da samimi bulmamıştım. Bir sorunum yok, diyordum soranlara. Gerçekten de görünürde hiçbir sorunum yoktu. Çok güzel bir evimiz vardı. Ekonomik durumumuz çok iyiydi. En güzel araba bizdeydi, en güzel yemekleri biz yiyorduk. Ama bir şeyler vardı içimde boş olan. Evet, bir boşluk vardı içimde bir türlü dolmayan. 
    Bir şeyler yapmalıydım bu boşluğu doldurmak için, ama ne?.. Odamdan çıkmaz olmuştum. Özen göstermesem de derslerim iyiydi çünkü arkadaşlarım çok ilgisizdi okulla, derslerle. 
Bir gün yatağıma uzanmış düşünürken üst katın salonundaki büyük dolabı hiç açmadığımı fark ettim. İçinde ne vardı acaba? Kendime oyalanacak bir şeyler arıyordum. Bu beni biraz da olsa oyalar, kafamı dağıtır diye düşündüm ve usul usul üst kata çıktım. Eski bir dolaptı bu. Eşyalarımız her sene yenilenir ama bu dolap hep yerinde dururdu. Bunu hatırlayınca biraz daha merak duygum arttı. Dolabın önünde durdum, çok eski bir dolaptı ve ilk kez bu kadar yakından bakıyordum ona. Kapağını açmaya çalıştım ama açılmıyordu kapak. Diğer kapakları zorladım ama onlar da açılmadı. Önüne oturdum ve anahtarı var mıdır, diye düşünürken dolabın altında bir kağıdın ucunu gördüm. Kağıdı sürükleyerek elime aldığımda üzerinde birkaç kelime olduğunu fark ettim. Şöyle yazıyordu:
Gizli bir hazine var 
Bu dolabın içinde
Merak ediyorsan eğer
Gel maceranın içine

    Önce tebessüm ettim ve ne anlamsız bir şiir dedim, kendi kendime. Yıllardır bu dolabın altında başka neler neler vardır diye aklımdan geçti. Notu bir kez daha yüksek sesle okuduğumda dolabın kapağı gıcırdayarak ardına kadar açıldı. 

    2. Bölüm: Değişik Bir Yolculuk
    Gıcırdayan kapı beni korkutmadı desem yalan olur. Kapı açılır açılmaz içeriye tuhaf bir koku yayıldı. Dolabın içine baktım, örkümcek ağları ve tozla kaplıydı. Gözüme yine tozlarla kaplı kocaman bir kitap çarpmıştı. Kitap çok ağır ve büyüktü. Elimle üzerindeki tozları temizlemeye çalışırken arasından eski bir fotoğraf düştü. Evet, bu bizim eski aile fotoğrafımızdı. Hiç görmemiştim bunu. Fotoğrafta ben henüz birkaç yaşlarımdaydım. Annem ve babam büyük bir mutlulukla bakmışlardı kameraya. Biraz duygulandım, fotoğrafı bir kenara bıraktım. İçimden bu fotoğrafı annemlere göstermek geçiyordu. Belki onlar için de eskiyi anmak iyi olurdu ancak kitap beni kendine çekiyordu. Sayfalarını araladım. Okumaya başladım. Kitap adeta beni esir almış gibiydi. On dördüncü sayfaya geldiğimde kendimi garip hissetmeye başladım. Midem ve başım kötüydü. On dört yaşımda olduğum aklıma geldi kitaptaki sayfaya baktıkça. Üstelik dış kapı numaramız da on dörttü. Gözlerim kapanırken hemen yan tarafta, dolabın içinden bir kapı daha açıldığını gördüm. İçerden ışıklar ve renkler sızıyordu. Güzel bir koku da geliyordu.  Usulca doğruldum, kuş gibi hafiftim. Bu yeni açılan kapıdan geçtiğim anda başka bir dünyaya ulaşmıştım sanki. Bu dünyada yeşiller daha yeşil, maviler daha maviydi. Hiç görmediğim kadar büyük kelebekler vardı, arılar kocaman at büyüklüğünde uçuyorlardı. Kelebeklerden birine:
    -Burası neresi, diye sordum. Kelebek ince ve güzel bir sesle cevap verdi:
Bura gizem diyarı
Her yer ayrı bir gizem
Çözmek istiyorsan eğer
Önce bana cevap ver

    Kelebeğin bana bir sorusu var diye düşündüm. O sırada kelebek kanatlarını açtı. Kanadın birinde 1, diğerinde 4 rakamı vardı. Bu, kitap okurken 14. sayfada kaldığımı anımsadım. Yeniden başım döndü, her yer karanlık oldu. Kendime geldiğimde kapalı dolabın önündeydim. 

                                    DEVAM EDECEK

9 Aralık 2023 Cumartesi

ÖRKÜMCEK

Ahmet Emir Koç

Senin kaç tane kolun var
Ya da ayağın
Kaç gözün var
Gözün var mı senin
Neden korkuyor senden
Kocaman insanlar
Örmeyi kimden öğrendin
Yoksa ninemi mi izledin
Çorap örerken

Aslında konuşabilsek seninle
Anlaşırız diye düşünüyorum
Yine de ürpertiyorsun
Ansızın görününce duvarda
Bir görünüp bir kayboluyorsun
Biz görmediğimiz zaman
Nerelerde geziyorsun
Soracağım çok şey var
Aslında seninle konuşabilsek
                                 Örkümcek

GELECEK ZAMAN KAHRAMANLARI

    Semih Yılmaz, Ahmet Emir Koç, Feyza İşbaşar


                                              Bölüm 1: Saklı Geçmiş

    Dünya beklenen sona ulaşmış, su ve yiyecek kıtlığı başlamıştı. Doğal insan nesli çoktan tükenmiş, mevcut insanlar teknolojik çabalarla üretilmiş deneysel yaratıklardı. Bunlar tamamen insani duygularını kaybetmemiş ancak iradelerini kaybetmeye başlamışlardı. Ancak dünyayı yöneten, dünyaya yön verenlerin farkında olmadığı bir doğal insan kalmıştı yeryüzünde. O da diğer türdeki insanları taklit ederek kendisini gizliyordu. Dünyaya geleli otuz yıl geçmişti ama annesini ve babasını hatırlamıyordu. Aslı hangi millettendi, hangi coğrafya ana vatanı idi bilmiyordu. Anadilini de bilmiyordu. Dünyada yaklaşık yüz yıldır kullanılan ortak dil, diğer bütün dilleri unutturmuştu. Bu dil yapay bir dildi. Zeki olduğu için bu dili kısa zamanda öğrenmişti.
    Yalnız kaldığı zamanlarda dünyanın geçmişine dair araştırmalar yapıyordu. Etrafındaki diğer insanlara göre kısaydı ve gözleri daha çekikti. Bu kendisini diğerlerinden ayıran en büyük özellikti. Ayrıca bir defasında düşmüş, dizi sıyrılmış ve kırmızı bir sıvı akmıştı dizinde ama etrafındaki diğer insanların herhangi bir hasar durumunda vücutlarından akan sıvı siyahtı. İlk kez farklı bir tür olduğunu o zaman anlamıştı. Bunu anlaması yıllar sürmüştü ama bundan yola çıkarak geçmişini araştırmaya başladı. Çekik gözlü insanların geçmişte daha çok Asya’da yaşadığını öğrendi. Kendisi de Asyalı olmalıydı ama Asya neresiydi? Dünyanın tamamı çöldü ve haritalar kaybolmuştu. 
    Diğer insanlar tablet şeklinde besinlerle günlük gıdalarını alıyorlardı fakat tabletlerde yeteri kadar karbonhidrat olmadığı için gereğinden daha fazla uykuya ihtiyaç duyuyorlardı. Yirmi dört saatin yirmisini uyuyarak geçiriyorlar kalan dört saatte de çok yorgun oluyorlardı. Bu insanların uzun süre uyuması Se-fe-ah’ın işine geliyordu. Se-fe-ah ismi kendisine verilen kıyafetlerin üzerinde yazılı gelmişti. Anlamını bilmiyordu. Bu insanların hepsinin bir ismi vardı ama kimsenin ismini ezberlemek gibi bir düşüncesi yoktu. Ayrıca herkes bu hayattan memnundu. Başka bir dünya, hayat, yaşam alanı özlemi duymuyorlardı. Zaman ilerledikçe insani duyguları azalıyor, bitmeye yaklaşıyordu. 
Se-fe-ah diğer insanlar uyurken aralarından kaçmak, dünyayı ve kendisini tanımak için planlar yapıyordu. Buradaki insanlar özgür olduklarını sanıyor, kaçmayı hiç düşünmüyorlardı. Se-fe-ah da nasıl olsa kendisini burada tutan bir güç olmadığı düşüncesiyle bir sabah erkenden uyandı, hazırlıklarını yaptı ve güneşin doğduğu yöne doğru ilerlemeye başladı. Se-fe-ah ilerliyordu ama etrafta hayat belirtisi yoktu. Ayrıca aklından çıkmayan bir düşünce vardı: Ya başına kötü bir şey gelirse, yeniden dönüşü nasıl olacaktı buraya?
    Yolculuğunun ikinci gününde Se-fe-ah zorlanmaya başladı. Keşke bir yol arkadaşı olsaydı her şey daha kolay olurdu. Bu düşüncelerle biraz dinlenmeye karar verdi. Biraz ilerde terk edilmiş bir şehir görünüyordu. Ürperdi. Yine de oraya gitmeliydi. Yarım saat sonra bu şehre ulaştı. Bir canlı izi yoktu ama dinlenmek için iyi bir mekândı. Belki yiyecek bir şeyler de bulabilirdi. Önce dinlenmeli, uyumalıydı. Kendisini güvende hissedecek bir yer buldu ve çabucak uyudu. Uyuduğunda hep başka bir dünyaya gidiyordu. Başka dağlar, gökler ve insanlar görüyordu. Bunları neden görüyordu anlamıyordu, kimseye de soramıyordu çünkü genetiği bozulmuş diğer insanlardan rüya ve hayal güçleri silinmişti. Bu kez rüyasında iki insan gördü. Kendisine benziyordu gördüğü insanlar. Biri annesi, diğeri babası olduğunu söyledi. Annesi olduğunu söyleyen kişi gözlerinin içine bakarak:
    -Se-fe-ah, sakın içinde bulunduğun topluluktan ayrılma. Ayrılırsan hayatta kalamazsın. Diğer türlere doğal insan olduğunu sakın sezdirme. Yakında buluşacağız, dedi. O esnada bir çıtırtı ile uyandı, korkuyla sağa sola baktı. Uyandığı anda gölge gibi bir şeyin saklandığını hissetti. Usulca yerinden doğruldu ve ürkerek gölgenin olduğu yere ilerledi. Gördüklerine inanamıyordu. Karşısında bir insan vardı ama bunun yapay mı, doğal mı olduğunu anlayamadı. Kendisinden biraz daha küçük yaşta bir kızdı bu. O da Se-fe-ah’tan korkuyordu. İyice yaklaşarak dikkatle baktığında kızın elinin üzerinde bir yara gördü ve bu yaranın üzerinde kırmızı bir sıvı vardı: tıpkı kendisinin düştüğünde, yaralandığında akan sıvı gibi… Bu, senelerdir görmediği, kendisi gibi doğal bir insandı. Kısa bir sessizliğin ardından Se-fe-ah:
    -Benden korkmana gerek yok, ben Se-fe-ah, yaşadığım koloniden kaçtım çünkü onlara benzemiyordum, senin de onlara benzemediğini elindeki sıvıdan anladım. Korkma, tanışalım, dedi. 
Kız ürkerek bakmaya devam etti:
    -Ben Azyef! Sana neden inanmalıyım, dedi. Ancak başka bir çaresinin de olmadığını biliyordu. 
Bu esnada koloninin güçlü şefi Temha, Se-fe-ah’ın yokluğunu fark etmiş yanına üç güçlü askeri Himes ve Fusuy, Nahetem’i alarak yola çıktı. Yola çıkarken yönetimi Runo’ya bıraktılar. Fakat Azyef ve Se-fe-ah uzun bir sohbete dalmışlardı ve bu durumdan haberleri yoktu. Arada iki günlük mesafe vardı ancak Temha ve ekibi araçlarla ilerliyorlar, radarlarla etrafta canlı olup olmadığını tarıyorlardı. Azyef ve Se-fe-ah birbirlerini tanımış ve arkadaş olmuşlardı. Yolun kalanını birlikte gitme kararı aldılar ve yola koyuldular. Azyef de Asyalı olduğuna inanmıştı ama Asya neresiydi? Dünyanın tamamı çöldü ve haritalar kaybolmuştu.
    Sekiz saat süren bir yolculuktan sonra iyice yorulmuşlardı. Yine bir terk edilmiş yerleşim yerine yaklaşmışlardı. Dinlenmek için ideal görünüyordu. Yaklaştıklarında buradan gelen seslerle irkildiler. Bu sesler tanıdık bir canlıya ait gibi değildi. Sessizce yaklaştılar, kaynağını anlamaya çalıştılar. Gördükleri manzara onları çok korkuttu. İnsanı anımsatan ama tamamen farklı on canlı vardı az ilerde. Bir süre izleyip karar vermeleri gerekiyordu ne yapacaklarına dair. Buradan sessizce ayrılacaklar mıydı yoksa kalıp bunlarla tanışacaklar mıydı? Korkunçtular ama belki de zararsızdılar. Yapay insanlara benzemiyorlardı. Bunları düşünürken arkalarından gelen ses tüm planlarını bozdu. Geriye döndüklerinde uçan araçların üzerinde Temha, Himes, Fusuy ve Nahetem’le göz göze geldiler. Koloninin sakinlerinden düşünceli ve diğerlerine uymayan ama yapay insan olan Ridak da Temha ve ekibini takip etmişti, olacakları izliyordu. 
    Temha ve ekibini Azyef ilk kez görüyordu. Ridak, Temha’nın onlara zarar vereceğini biliyor ve onları korumak için doğru anı kolluyordu. Ridak, aslında bir yazılım hatası taşıyordu, iradesini geliştirebilmişti. İnsani duyguları ağır basıyordu. Ridak’ın beklediği an yaklaştı. Temha, Azyef ve Se-Fe-ah’ı yakalayıp koloniye götürme ve inceledikten sonra yazılımını güncelleyip itaat etmelerini sağlamak istiyordu. Aracından inip ilk adımı atmışken Ridak büyük aracı ile Azyef ve Se-fe-ah’ı kollarından tutarak hızla kaçmaya başladı. Temha çok öfkelenmişti. Hızla aracına dönmüştü ki bölgedeki diğer canlılar gürültüyü duymuş olay yerine gelmişlerdi. Temha ve arkadaşları da bu canlıları görünce ürktüler. Canlılar ellerinde taşıdıkları zincir ağları araçlara fırlattılar ve havalanmasına engel oldular. Zaten yeterince ürken Temha ve arkadaşları koşarak kaçmaya başladılar. Bu sırada Azyef ve se-fe-ah geride bıraktıkları bölgede ne olduğunu anlamamış hızla Ridak’ın aracıyla ilerliyorlardı. Ridak’ın onları nereye götürdüğünü bilmiyorlardı. Acaba Ridak’da Temha ile mi çalışıyordu, koloniye mi götürüyordu onları? Bunları düşünmek için erkendi. Şimdi tek gerçek vardı o da Temha’dan kaçmayı başarmışlardı. En azından öyle düşünüyorlardı. 

                                                                Birinci Bölümün Sonu

5 Kasım 2023 Pazar

KARDAN ADAM


Ahmet Emir Koç
 
Kaç kış mevsiminde
Kaç değişik yere yuvarlaya yuvarlaya 
Yaptık seni
Kaç kere canlandırdık
Bilmem

Havuçtan burnun
Zeytinden gözün vardı
Bazıları yıktı, bazıları yardım etti
Biz seni oraya yerleştirirken

Şimdi kar yok
Sen de yoksun
Kardan da olsan
Bizim için bir eğlence kaynağıydın
Kardan adam

21 Ekim 2023 Cumartesi

BENİM ŞİİRİM

Ahmet Emir Koç
Bilemem kaç mısradan oluşur
Ya da kaç dörtlükten
Yazmaya başladığım zaman
Yürür gider şiirim
Bana sormadan
 
Belki uzun belki kısa
Belki neşeli belki mutsuz
Elime kalemi aldığım zaman
Yazıyorum kendimi tutamadan

30 Eylül 2023 Cumartesi

MAVİ

 

Ahmet Emir Koç

 
Son günlerde hep
Maviyi düşünüyorum
Göğe bakıyorum mavi
Denize bakıyorum mavi
Kardeşime bir nazar boncuğu takmışlar: mavi
Yolda bir kedi gördüm baktım gözleri mavi
Kilimlerde halılarda gözüme çarpıyor: mavi
Mavi olmasa ne renksizmiş her şey
En çok maviyle süslenmiş dünya




23 Eylül 2023 Cumartesi

KAYBOLAN ADAM

 

            Ahmet Emir Koç, Semih Yılmaz, İlker Çitgez

Günlerden pazardı ve hava bir hayli güneşliydi. İnsanlar sıcağa aldırmadan kendilerini sokaklara atmışlardı. Yaşlı insanlar kalp krizi riskini düşünmeden otobüsleri doldurmuş, teyzeler ise kollarına çantalarını almış telefonla konuşarak yollarda ilerliyorlardı. Hiç kimse hiçbir şey düşünmüyordu uzaktan bakılınca. Sadece yürüyorlar, koşuyorlar, konuşuyorlar, bir yerlere gitmeye çalışıyorlardı. Yalnız bir adam vardı kalabalığın içinde hareket etmeden sadece kalabalığı izleyen. Uzun boylu, zayıf, esmer tenli, kırk yaşına yakın bir adamdı bu. Elleri cebindeydi. Hızla yanından geçen insanlar onu görmüyor gibiydi. Kimi ona çarparak yoluna devam ediyor kimi ise ona aldırış bile etmiyordu. Hava sıcaktı ve insanlar ellerinde su şişeleriyle geziyordu. Kimileri şemsiye almıştı güneşten korunmak için. Herkes terliyordu ama adam terlemiyordu, susamıyordu, konuşmuyordu… Kimdi bu adam? Şehrin ortasında durmuş ne yapıyordu? Nerede yaşıyordu? Yabancı mıydı? Belki de akıl sağlığı yerinde değildi.

Adam hava kararıncaya kadar tek adım atmadan, tek kelime etmeden, bir şey yiyip içmeden aynı yerde bekledi ve kimse onun farkına varmadı. Sokak lambaları yandı, araçlar hızlandı. Dedeler, nineler, teyzeler, çocuklar, ablalar, ağabeyler hepsi evlerine dönüyordu. Hatta kimsenin farkına varmadığı kuşlar bile yuvalarına dönmüştü.

Vakit gece olduğunda sokaklarda kimsecikler kalmamıştı ama adam halen oradaydı ve hareketsizdi. Gece bekçilerin dikkatini çekti adam ve ilk kez onun farkına varan birileri oluyordu. İki bekçi adama doğru usulca yürüdü ancak onun hareketsizliğinden korktular. Gece gece başlarına iş almak istemediler.

 Sabah oldu. Günlerden pazartesiydi. Sıcak hava yerini bulutlu bir güne bırakmıştı. Yollar yine kalabalıktı ama sadece sabah, öğlen ve akşam. Adam hiç kımıldamadan orada duruyordu. Adam, birkaç kişinin dikkatini çekmiş olacak ki yanına yaklaşıp önüne bozuk para bırakanlar olmaya başladı.

Akşam olduğunda adamın önünde hayli bozuk para birikmişti. Şehrin ortasındaki hareketsiz adam artık insanların dikkatini çekmeye başlamıştı. Gelip geçerken bakıyorlardı, yerinde mi?

İkinci gece bekçiler aynı adamı aynı yerde görünce cesaretleri arttı ve yanına gitmeye karar verdiler. İyice yaklaştılar, tam dokunacaklardı ki adam kayboldu.