6 Aralık 2025 Cumartesi

ŞÖYLE BİR DÜŞÜNÜNCE

Ayşegül Yıldız

Bir düşünsenize kulağınız yok
Hayatta olmaz ses seda
Duyamazsınız övgüleri sövgüleri
Bilemezsiniz
Hakkınızda söylenenleri

Ya gözümüz olmasa
Göremeyiz hayatı
Akan suları, parlayan güneşi
Bizim için çırpınan
Ailemizdeki kişileri, kardeşimizin güler yüzünü

Olmasa dilimiz
Anlatamayız kendimizi insanlara
Yalnızca içimizdeki karanlıkla
Yalnızlık duygusuyla
Sohbet ederiz bir ömür boyunca
Üstelik tadı olmazdı yaşamanın hiç
Zannımca 

Burnumuz olmasa
Kokusu olmazdı çiçeklerin, yemeklerin
Kokusu olmazdı kardeşimizin, evimizin

Peki ya hislerimiz olmasa
Düşünmesi bile zor bir şey benim için
Ne sevinç ne üzüntü 
Ne mutluluk ne heyecan
Ne öfke ne sevgi
Hislerimiz olmasa
Dönüşürdük belki de bir taşa

 


BENİM KAHRAMANIM


Yusuf Kerem Köse

Herkes bilir bir kahraman
Belki Süpermen belki Örümcek Adam
Benim de bir kahramanım var
Hepsinden daha güçlü
Daha cesur olan

Hepsinden daha çok yanımda
Bazen sağımda bazen arkamda
Birçok seçenek olsa da
Benim için en güçlü kahraman
Annem galiba
Anneciğim fakat sakın
Dünyayı kurtarma
Benim isteğim senden
Bir öpücük 
Bir tas çorba

ÇÖLLER

Gamze Sena Kuyucu


Küçükken hep
Issız ve kurak olarak 
Öğretildi bana çöller
Ama gidip de çöl yaşamını 
Görmedi bana öğretenler

Bence çöller 
Eğlenceli bir yer
Gizemin ve aksiyonun 
Merkezi olabilirler
Yerin altında olabilir yaşam
Ya da kumdan yapılan bir şatoda 

Kazı çalışması olur ise eğer çöllerde
Milyonlarca tarihi eser çıkar
Altından yapılma tahtlar
Mumyalar, kupalar

Çöllerdeki hayvanlar dikkat çeker
Çöl tilkisi, kertenkeleler
Antiloplar, akrepler
Özellikle de tek hörgüçlü develer

Çöller en dikkat çekici 
Yerlerden biri olabilirler
Tarihiyle, canlılarıyla
Gizemiyle ve 
Bize öğretilmemiş gerçek yüzüyle

BİR PİŞMANLIĞIN YARASINDA

Asya Kılcı


Sen bir hayalettin
Sözlerin güzel
Ruhun çürük
Ben gerçek sandım
Zehri bal sanacak kadar kördüm
Kelimelerin büyüydü adeta
Ama kara bir büyü 
Soğuk ve sinsi

Dostluk değilmiş meğer
Bir yılan gibi sarılmış
Kinmiş
Ben susuyorsam eğer
Bu sessizlikten değil
Nefretten
Ve eğer kalbimde varsa değerin hâlâ
O da lanet olsun diye bırakılmış 
Bir yara

YARIM HEVESLER

Yusuf Kerem Köse

Olmasını istiyorum bir şeyin
Diyorlar yok ya
Başka isteğin?
Tam o sırada kaçıyor bir şey kalbimden
Bana hevesimi lütfen geri verin

İstemiyorum ikinci seferde yapılmasını
İstediğim şeylerin
Tek seferde olsa n’olur
Azcık hevesimin kalması mı sorun

Sevmiyorum heveslenmeyi bir şeye
Değemiyor birçok sebebe
Yapılmazsa bir de üstüne
Üzülüyorum zaten yeterince

HARRY POTTER'A DAİR DÜŞÜNCELER

Ayşegül Yıldız

Önceleri nefret ediyordum bu kitabı herkesin elinde görmekten. Aslında herkesin elinde değildi ama bana öyle geliyordu. Bu yüzden okumayı erteledim bu yaşa kadar. Israrlara dayanamayıp kitapçıdan aldım sonunda Harry Potter'ı. 
Şimdi dördüncü kitaptayım yani Ateş Kadehi’nde. Bu kadar hızlı nasıl okuduğumu bilmiyorum. Kitabı okumadan önce büyülerden ürkmüştüm ama şimdi bunun yersiz olduğunu düşünüyorum ve hızla okumaya devam ediyorum. Bana sorulduğunda hangi kitabı okumalıyım, diye hiç düşünmeden cevap veriyorum: Harry Potter. 
Aslında kitabı okumadan önce filmini izlemiştim. Filmini izledikten sonra kitabını okumaya başladım. Filmle kitabın çok örtüştüğünü söylemem ama olaylar aynı aslında. Bir de kitabı okurken karakterler zihnimde yeniden çizildi. Kitapları bitirdikten sonra belki bir kez daha okurum ama şimdi asıl beklediğim şey bu kitabın dizi filminin çıkması. Galiba dizi film kitaba sadık kalınarak çekilecekmiş ve bu da beni heyecanlandırıyor. Bir yandan da sinema filmindeki oyuncuların dizide yer almayacak oluşu beni biraz endişelendiriyor. Acaba gerçekten bu kitabın her satırını dizide görebilecek miyim, bekliyorum. 

Asya Kılcı

Harry Potter’da beni çeken asıl mesele olağanüstülük. Bu tarz kurguları başından beri seviyorum ve okumaya çalışıyorum. Harry Potter’ı önce dijital nüshasından okumuştum. İkinci kez gerçek kitap üzerinden okuyorum şu anda. Filmini de izledim bu eserin. Filmi ile kitap çok benzemiyor olaylar aynı olsa da. Okuyacak bir kitap soran arkadaşlarıma öncelikle Harry Potter diyorum. 
Harry Potter bana olmayacak şeyleri bile olacakmış gibi düşünme yeteneğini sağladı. Hayal dünyam zenginleşti. Harry Potter okumuş insanlarla iletişim kurmak benim için daha kolay. Bu kitap üzerine konuşmak bile başlı başına farklı bir duygu. Kitap aslında çocuklar için yazılmış bir nitelik taşımıyor. Her yaştan okur bu kitabı okumalı. 

Aden Mira Kartal
Harry Potter beni gerçek dünyadan uzaklaştırıyor ve yepyeni bir dünyaya çekiyor. Bu dünyada cadılar, büyüler ve olağanüstü yaratıklar, kahramanlar var. Sıkılmadan okuduğum kitaplardan biri Harry Potter. Küçükken filmini izlemiştim ama pek hatırlamıyorum. Kitabı okumak bana daha keyifli ve cazip geliyor. Kitabı bana kimse önermedi. Yazın okuyacağım bir kitap kalmayınca Harry Potter’a başlama ihtiyacı hissettim ve başladım. Şu an beşinci kitap olan Zümrüdüanka Yoldaşlığı’ndayım. Masalsı bu dünya beni içine çekiyor. 
Aslında okumaya yeni başladığım zamanlarda Harry Potter okumaya çalışmıştım ama o zamanlar yalnızca günde beş sayfa kadar okudum ve hiçbir şey anlamadım. Aslında bir şeyler vardı cümlelerde fakat bunu anlamlandıramıyordum ve neden bu kadar popüler olduğunu da anlamıyordum. Ardan zaman geçti, bu kitap popülerliğinden bir şey kaybetmedi ve hâlen okunacak kitaplar arasındaydı. Böyle başladım. Yakın zamanda bitireceğimi düşünüyorum. 

Yusuf Kerem Köse

Okumayı seven biriyim. Diğer kitaplar arasında Harry Potter benim için farklı bir yerde duruyor. Bu kitabı dördüncü sınıfta okumaya başladım ve bitirdim. Bana güzel gelmişti o yıllarda. İlerleyen yıllarda yeniden okudum. Hatta zaman zaman bazı bölümleri yeniden açıp okuyorum. 
Harry Potter'ı ilk okuduğumda diğer kitaplardan farklı gelmişti bana ve merak uyandırıyordu. Kahramanların ve kurgunun farklılığı beni çağıran yönüydü. Umutsuzluğu yenmeyi bu kitaptan öğrendim. Bir ara o kadar etkilendim ki kitaptan evde bir Harry Potter köşesi oluşturdum. Kitaptaki eşyalardan ulaşabildiğim kadarını evin bu köşesinde bulunduruyorum. Gerçeklikten öte bir koleksiyon düşüncesi benimki. Sürekli bu kitabı hatırlatan bir köşenin evde olması beni mutlu ediyor. 
Filmini de izledim bu kitabın fakat filminden çok keyif almadım çünkü karakterler zihnimde zaten çiziliydi ve filmdekine çok benzemiyordu. Yan karakterler ve öğretmenler özellikle hayalimdekiyle uyumlu değildi. 
Farklı bir kitap benim için diğer kitaplarla kıyasladığımda. Aradan birkaç sene geçmesine rağmen halen sayfalarına çağıran bir kitap.  

SİZ ANNE DERSİNİZ AMA



ALİ ÇAĞAN KALAYCI


Bir elmas gördüm her şeyin ardında
Ona hayran kaldım baktığım her anda
Eşsizdi bence bu elmas dünyada
Parıldıyordu daima iyilik ışığının altında

GİZLİ BAĞ

Aden Mira Kartal

Sakuranın bir isim olduğunu duydum
Ya da selvinin
İsmi Çınar olan arkadaşlarım da var
Ya da Kiraz
Bunlar bana garip geliyor biraz

Lale, Menekşe, Gül, Itır
Bunlar çiçek isimleri olsa da
Belki çiçekler, ağaçlar
Canlı olduğu için 
Sahip çıkmış insanlar da
Ya da ne bileyim
Bir bağ var sanki görünmeyen
İnsanla doğa arasında


Uyku

 Elif Erva Ağar

Beklediğim zaman gelmiyorsun bir türlü
Ama ne zaman beklemesem
Ya da gelmeni istemesem
Gelip buluyorsun beni

Bazı geceler saatlerce
Seni bekliyorum başım yastıkta
Gelmiyorsun ve ertesi sabah
Mahmur gözlerle düşüyorum yola

Gelmemen gereken yerde
Beni bulmaman gereken yerde
Geliyorsun ansızın 
Yürüyorsun damarlarımda

Özellikle matematik dersinde
Ne kadar git başımdan desem de
İşe yaramıyor sözlerim
Yenik düşüyorum sana
Ve kapanıyor gözlerim usulca

BÜYÜMENİN KISA TARİHİ


Semih Yılmaz


 Aynaya sürekli bakar olmuştum. Ne farkım vardı arkadaşlarımdan, etrafımdaki insanlardan. Aynaya bakıyordum ama bir fark göremiyordum, yakışıklılığım dışında. Saçlarım, kaşlarım, gözlerim ve özellikle burnum yerli yerindeydi. Yalnız aynaya bakmıyordum boyumu ve kilomu da sık sık ölçüyordum. Bazı arkadaşlarımdan uzundum bazılarından da biraz kısa ama çok kısa değil. Bazı arkadaşlarımdan kilom biraz fazlaydı ama çoğundan da düşük. Bir türlü anlam veremiyordum neden bana ağabey dediklerine. Sadece sınıfımdakiler değil üst sınıftakiler bile kantinde, törende karşılaştıklarında bana ağabey, diye hitap ediyordu. Belki de saygıdan böyle hitap ediyorlar diye bir süre geçiştirmiştim durumu fakat alışveriş yaptığım marketin kasiyeri:
-Fişini unutma ağabey, diye hitap edince sadece yüzüne baktım. Fişi bile almadan çıktım. Belki de şaka olarak söylemişti fakat hassaslaşmıştım bu konuda. Artık ağabey, kelimesini duymak istemiyordum. İnsanlar ise sözleşmiş gibi her yerde patlayan mantarlar gibi git gide “ağabey” demeye başlamıştı bana. Belki eskiden de böyle hitap ediyorlardı ya da belki herkese karşı kullanılan bir hitap şeklidir bu diye kendimi avutmaya çalıştım. “Hocam”, kelimesi gibi bir şeydi belki de bu kelime. Pazarcı, mevye poşetini uzatırken hocam, diyordu. Müşteri para uzatırken hocam, diyordu. Etrafta belli bir yaşın üzerindeki herkes hocam diyerek konuşuyordu, bunu fark etmiştim fakat ağabey, nerden çıkmıştı. Hocam, deseler razıydım buna ama “ağabey” diyorlardı. Hatta “abi”.
Asıl büyük darbeyi indiren kantinci olmuştu bana. Öğlen arasında tostu uzatırken:
-Afiyet olsun abim, demişti. Hem de sadece abi değil, abim… Ne zaman bu kadar samimi olduğumuzu düşündüm. Tostu yiyecek iştahım kalmamıştı ama yedim. Belki de artık evden bir şeyler getirmeli ve kantinci ile samimi olmamalıydım. Tostu yerken kenardan kantincinin diğer öğrencilere nasıl hitap ettiğine baktım. Sadece birkaç öğrenciye “abla” dedğini duydum ama kimseye “abi” dememişti. Onun “abla” diye hitap ettiği öğrencilere zaten ben de “abla” diye hitap ederdim. Yaşı hayli büyük öğrencilerdi çünkü.
Kantinciden sonra ikinci darbeyi de servis şoförü indirmişti. Akşam servisten inerken sadece nezaket olsun diye ona hayırlı akşamlar abi, demiştim. Servis şoförü peşimden:
-Sana da hayırlı akşamlar güzel abim, diyerek hızla uzaklaşmıştı mahalleden. 
Artık aynalarda, metrelerde, tartılarda bana bu hitabın nedenini verecek bir şeyler yoktu. Aynalara bakmıyordum. Teraziye çıkmıyor, boyumu ölçmüyordum. Belki de gerçekten herkesin ağabeyiydim. Neyse ki annem ve babam “evladım” diyordu. Ha bir de öğretmenler…
Alışmıştım artık bu şekilde hitap edilmeye. Hatta bir süre sonra adımla beni çağıranlara ya da “kardeşim” diyenlere garip bakar olmuştum çünkü ben “ağabey”dim. 
Galiba çocukluk geride kalıyordu benim için. Bu hitap şekli bana en çok bunu hatırlattı, hissettirdi. Belki daha sonra “amca” diyeceklerdi, “dayı” diyeceklerdi ve en sonunda da “dede” …
Neyse ki o yıllara daha çok var, diye düşündüm. Ağabeydim ben. Herkesin ağabeyi. 

Benim Kahramanım

Belinay Coşkun

Resmini çiziyorum defterimin sayfalarına
Bazen bir anahtarlığım olsun istiyorum
Senin resmin olan
Bazen duvarımda bir poster

Neyse ki bir yastığım var
Üzerinde senin resmin olan
Teselli buluyorum onunla
Seni hatırladığım zaman

Yalnızca ben değilim seni seven
Biliyorum binlerce insan var
Seni gerçek dünyada görmek isteyen

Bir çizgi film kahramanını sevmek
Nedir siz bilir misiniz
Stich diyorum başka bir şey demiyorum
Stich’le uyanıp onunla uyuyorum
Bu sevginin sonu nereye gidecek
Ben de bilmiyorum

YORAN DÜŞÜNCELER

 

Aden Mira Kartal

Evrenlerden bahsediyor insanlar
Bir evren değil de çok evrenden
Paralel olanından, başkalarından

Eğer öyle ise neden evrenler arası yolculuk yok
Neden kendi evrenimize mahkumuz
Belki de başka evrenlerden bize gelenler var
Ama yaşadığım evren
Neden bana dar

Diğer evrenlerde de 
Zaman bizdeki gibi mi
Onların da var mı garip saatleri
Takvimleri
Onların da var mı güneşi
Gecesi, gündüzü

Bence kimilerinin dediği kadar
Fazla evren yok sonsuzlukta
Elli, bilemedin yüz
İşler çok karışır eğer daha fazlaysa

Mesela kıyameti var mı diğer evrenlerin
Ve varsa hepsinde birden mi kopacak
Hepsi birden mi yok olacak

Uzaylı, diyorlar
Mars diyorlar
Dünya dışı varlıklar diyorlar
Olabilir, neden olmasın diyorum
Sonra evreni düşünüyorum
Hepsini birden düşünmeye gücüm yetmiyor
Hatta yaşadığım evreni bile
Zaman zaman çözemiyorum

Belki de en iyisi 
Düşünmemek hiçbir şeyi
Açmak bir ders kitabını
Ve kaybolmak sayfalarında
İşaret koymak önümdeki şıklara

Ezeli Bir Yanılgı


Metehan Darıcı

İnsanlar birbirlerini ilk ne zaman yargılamaya başladı, diye düşünüyorum. Yargılamak derken bir suçtan dolayı değil, renginden, soyundan dolayı. Önce tarih geliyor aklıma ardından tarihi geride bırakıyorum. Dünyanın öncesine, ilk insanlara kadar gidiyor sanırım bu hikaye. Tarihin hangi dönemine baksam bir kıyas var. Savaşların, katliamların çoğunun sebebi de aslında bu değil mi? 
İnsanlar önce kendilerini kıyaslıyor başkalarıyla, ardından kendilerinin daha üstün olduğunu düşünüyor ve diğerlerinin kendilerinin daha altında olması gerektiğine karar veriyor. Bunu düşünürken iyilikten, güzellikten beslenmiyor yalnızca kendisini düşünüyor ve kendisini ön plana çekiyor. 
Yalnızca toplumsal, ulusal alanda değil günlük hayatta bile bunun yansımaları var. Örneğin bir okulda sınıflardan biri kendi sınıfını diğer sınıftan üstün görüyor. Aynı şekilde bir şehirdeki okullardan biri kendisin diğerlerinden üstün görüyor. Ya da bir şehir kendini diğer şehirden üstün görüyor ve temelde aslında insanlar kendilerini hep kardeşlerinden, arkadaşlarından, akrabalarından üstün görüyor. Büyük kaos o zaman başlıyor.
İnsanlar arasında, kardeşler ve toplumlar arasında farklılıklar vardı ama üstünlük demek zor buna. Bu farklılıklardır dünyayı güzelleştiren. Bütün meyvelerin tadı aynı olsaydı anlamsız olurdu. Bütün çiçeklerin kokusu aynı olsaydı, gülün adı olmazdı. Gül çiçekler içerisinde en güzeli belki fakat bu diğer çiçeklerin kötü olduğu anlamına gelmiyor. 
İnsanlık, önce farklılığın değerini anlamalı. Kendisine fark katan şeyi keşfetmeli. Üstünlük taslamak, üstün olduğunu düşünmek galiba yalnızca bir hastalık. 

Sivas’ta Bir Karacaoğlan


Kadir Üstündağ

Büyük ya da küçük insanları anlamak çok zor. Akranlarımı anlayabiliyorum, en azından bazen. Kimi şaka derdinde kimi komiklik yapma çabasında fakat büyüklerin de aynı tavrı takınması bazen can yakabiliyor. 
Ne var yani birazcık esmersem? Karacaoğlan öyle demiyor mu: 
Beni 'kara' diye yerme
Mevlam yaratmış hor görme
Ala göze siyah sürme
Çekilir kara değil mi
Demek ki sadece günümüzün sorunu değil bu yüzyılların sorunu, insanı rengine göre sınıflandırmak ve alaycı bir tavır takınmak. 
Neler duymadı bu kulaklar? Kabilemi de sordular farklı farklı isimler de verdiler. Basit esprilerine malzeme yaptılar. Kahveye benzettiler, kömüre benzettiler, zeytin dediler. Oysa ben sadece birazcık esmerdim ve bundan hiç şikayetçi değildim. 
Irkçılık aslında biraz da bu değil mi? 
Neyse ki çok ciddiye almıyorum söylenenleri. Neyse ki ben kendimden memnunum. Neyse ki tenimden dolayı benimle alay edenlerin ya da beni şaka konusu yapanların sadece seviyelerini ortaya koyduğunu düşünüyorum. 
Karacaoğlan var neyse ki:
İller de konup göçerler
Lale sümbül biçerler
Ağalar beyler içerler
Kahve de kara değil mi

Ablalar ve Erkek Kardeşler

 
Elif Erva Ağar
Bir insanın kardeşinin olması ona fazladan bazı sorumluluklar yükler fakat bu kardeş erkek ise ve siz de abla iseniz sorumluluklar da bambaşka oluyor hayat da.  Buna inanmayan herhangi birileri önce bir erkek çocuğun odasını ziyaret etmeli sonra da ablasının odasını. Benim için odamın düzeni ve temizliği ne kadar önemliyse kardeşim için o kadar önemsiz. Kendi odama girdiğimde kuş sesi eksik sadece o kadar ferah ve serin fakat onun odasına adım attığımda sanki bir mağaraya giriyor gibiyim. Etrafta tek eşi kaybolmuş çoraplar, bir hafta öncesinden kalan dibi yosunlanmış bardaklar, ambalaj atıkları… Benim odamda da kahve içiyorum, çay içiyorum ya da bir şeyler tüketiyorum fakat en fazla ertesi gün her şey yerli yerinde oluyor lakin erkek kardeş öyle mi? Ya siz taşırsınız onun bulaşıklarını ya da anneniz. Ya siz toplarsınız onun giysilerini ya da anneniz. Mesele belki cinsiyet meselesi değil de küçük kardeş olmakla ilgili ama bana pek öyle gelmiyor. 
Bir de ödev konusu var ki evlere şenlik. Gün boyu ödev konusu hiç aklında yokken uyumadan önce bir sancı tutuyor kardeşimi, ödev sancısı. Yarına bitmesi gereken ödevler. Sadece akşam mı tutuyor bu sancı? Bazen de sabahın ilk saatlerinde hatırlanıyor ta bir hafta öncesinden verilmiş ödevler. Tabi sorumluluk kimde, bende yani ablada. 
Küçük kardeş olduğunun farkında olan birinden daha tehlikeli kim olabilir ki? Karşına alıp konuşsan sadece bir cümle ile işin içinden çıkabiliyor:
-Ama ben senin küçüğünüm. 
Ya da aynı cümleyi aile büyüklerinden de duymak mümkün:
-Kızım, o senin kardeşin. İdare et, ablalık yap ona.
Bu saydıklarım yanında iyi tarafı yok mu diyeceksiniz abla olmanın? Var elbette birazcık ama çok az. Kırk günde bir sevimliliği tutuyor mesela. Dönüp yüzüne bakıyorum, gerçekten sevimli. İyi ki benim kardeşim var, diyorum içimden. Yanağından bir makas almaya çalışıyorum ve büyü bozuluyor bir anda ejderhaya dönüşüyor. Kardeş işte, ne yaparsın? 
Her şeye rağmen o olmasaydı evde daha yalnız olurdum, diye düşünüyorum. Her şeye rağmen iyi ki var. Her şeye rağmen evde bir ejderha olduğunu bilmek güzel bir duygu. 

SESSİZ FERYAT

 Yusuf Ensar Güler

Matematik dersi neredeyse çoğu öğrencinin kâbusu. Uzaktan bakıldığı zaman çok gerekli gibi görünse de bizi zorlayan, aklımızı başımızdan alan, saçlarımızı döken, çocuk yaşta ihtiyarlatan, hayattan bezdiren derslerin başında geliyor. Aslında yalnızca matematik değil, her öğretmen kendi dersi olmasa hayatın anlamsız olduğu düşüncesinde. Sorsanız birilerine noktalama işaretlerini bilmeyen birinin yaşaması, oksijen israfı. Ya da uzay araştırmalarından haberdar olmayan bir öğrencinin kantinden parasıyla su almaya bile hakkı olmamalı. Cebirsel ifadeleri öğrenmeyen öğrenci, sınıf kapısından içeriye adım atmamalı. Böyle uzayıp gitse de en can yakanı okulun her döneminde matematik galiba. 
Dört işleme amenna. En azından alışverişlerde ya da ailemizin bize verdiği harçlık hesabında işe yarıyor, eyvallah. Bu ve benzer konular dışındakilerin neredeyse tamamı hep artı bir net için ve ortalama puanının düşmemesi için. 
Anlamak zor haritadan onca dağ ve ırmak ismini ezberleyip de bir kez bile dağ yürüyüşü yapmamanın bize nasıl bir faydası olacak. Anlamak zor bulutların, rüzgarların isimlerini ezberleyip de bir kez bile yağmurda ıslanmamanın bize ne faydası var? 
Okul, baştan sonra gereksiz bir kurum demek inkâr olur. Okul da gerekli, dersler de gerekli. Öğretmenler de gerekli ama sanki bizi biraz gereğinden fazla zorluyorlar. Artık boş bir muhabbetten çok daha fazla anlam ifade ediyor “gerçek hayatta bu bilgiler ne işimize yarayacak?” sorusu. 
Her geçen gün gerçek hayattan uzaklaşıyor ve şıklar arasına, formüller arasına, ezberler arasına sıkışıyor hayatımız. İmdat, desek duyan olmuyor. Kahvaltı masasına bile testlerle oturmaktan yorulmuş bir neslin feryadı bu. Kimse duymasa da. 

KORKUTAN SEVGİ

 Belinay Coşkun

İnsan sevdiği canlıdan korkar mı
Ben korkuyorum
Zarar vermeyeceğinden eminim
Ama yine de çekiniyorum

Kedilerden bahsediyorum elbette
Her yerde gördüğümüz kedilerden
Seviyorum onları ama
Ürperiyorum biraz da bilmem neden

Belki de hepsi sevdirseydi kendini
Bu kadar çekinmezdim onlardan
Fakat bazıları aniden hırçınlaşıyor
Tırnak atıyor durmadan

Yine de sevimliler ve süslüyorlar
Evleri, okulları, sokakları
Düşünüyorum onlar olmasıydı
Nasıl severdim bu dünyayı

BİR İSPAT ÇABASI

 Belinay Coşkun

Kalem sadece yazmak için kullanılmaz
Mesela ben saçlarımı 
Onunla topluyorum
Ya da karıştırmak istediğimde boyaları
Hemen ters çeviriyorum

Bir oklava yalnızca hamur açarken kullanılmaz
Ben onunla kaybettiğim bir eşyayı
Bulunca erişemediğim bir yerde
Uzanıp alıyorum

Bir bardak sadece su içmek için değildir
Mantı yaparken mesela
Kesmek için bardağı kullanabilirim
Ya da masamda kalemlik yoksa
Kalemlerimi ona koyabilirim

Bir çoraptan top yapabilirim
Sandalyeyle oyun kurabilirim
Örtüden çadır açabilirim
Minderlerden sandal yapıp
Okyanuslara bile açılabilirim

Eşyalar yalnızca gördüğümüzden ibaret değil
Bunu size ispat edebilirim. 

BİR YOL HİKAYESİ

Sami Yusuf Avcı


Sıkılıyorum ve yine sıkılıyorum. Ben şu anda 4 kişi ile bir uzay aracının içindeyim. Buraya para vererek değil gönüllülük esasına göre geldim. İçerisinde bulunduğum uzay gemisinin sahibi yani Elon Musk beni ve arkadaşlarımı yapmış olduğu birçok deneme sınav ve de elemelerden geçirerek getirdi. Ama şu an da pişmanım ve bence sadece ben değil mürettebatın hepsi pişman. Nedeni ise uzay gemimizde bir sorun çıktı geminin kontrolü, hareket kabiliyeti bizde değil hatta kimsede değil, yok bile. O yüzden 163 gündür bilmediğimiz yerlere gidiyoruz süzülüyoruz durgun okyanusta süzülen kruz gemisinde tek başına giden gemi kaptanı gibiyim ucu bucağı görünmeyen okyanus gibi.
Direksiyonun bozuk parçası ise 1 dakikasının normal Dünya`da 1 yıla eşit olduğu bir buz gezegeninde bulabileceğimizi düşünüyoruz.  Ama boş bir buz gezegeninde bir direksiyon parçasının ne işi var dediğinizi duyar gibiyim ve haklı da bir soru. Alejandro’nun dediğine göre birkaç yıl önce yanlışlıkla oraya düşen bir uzay aracının olduğunu hatırladığını söyledi ve umarız ki o direksiyon parçası bozuk patlamış ya da yanmamıştır. Yanımda oturan Rika`nın bilgilerine göre bu buz gezegeni tam da süzüldüğümüz yöndeymiş. Yani 164`üncü güne girmeden oradayız. Boşlukta süzülürken karşımızdaki dev buz gezegeni olduğunu düşündüğümüz gezegen beni endişeye sevk etti. Daha fazla endişelenmemek için arkadaşlarıma baktım Rika`nın gözlerinden pişmanlık akıyordu. Eminim ki aklında ikiz bebekleri ve onu çok seven kocası vardı. Alejandro`nun ise hiçbir derdi yok, bir elinde antika bir pusula, bir elinde ise harita nasıl iniş yapacağımızı ve daha önce buraya düşen uzay aracının nerede olduğunu düşünüyordu herhalde. Maria ise ilk işine çıkan genç biriydi ve çok heyecanlıydı. Ben sıkılıyorum ve yine sıkılıyorum.
Buz gezegenine yaklaşık 7 saat kalmıştı, artık bu işin sonuna gelmiştik. 164 gün sonra tanımadığımız bilmediğimiz bir yer olsa da artık uzay aracından ineceğiz.
Tecrübeli olan Rika, Maria ile sohbet ediyordu. Ben de Alejandro ile sohbet ediyordum. Alejandro ve asistanım Rika ile uzun süredir iş yaptığım için onları yakından tanıyordum ama Maria... O biraz sinsi gibiydi gözü sürekli asistanımın üzerindeydi. Korkuyordum ve bu durum beni istemsiz bir endişeye sevk ediyordu. Elinde kahve ile Rika yanıma geldi bana da kahve getirmişti bu kadar gün ve olaydan sonra yaşadıklarını dışa yansıtmamaya çalışan tek kişiydi Rika. Yanıma oturdu ve kahvesini yudumlamaya başladı:
-Demek bu yolculuk sona eriyor ve ayağımız yere değecek.
 Ben:
-Nihayet, demekle kaldım. 
Rika mutluydu ama ben sıkılıyordum ve yine sıkılıyorum.
Alejandro:
-Hadi beyler, hanımlar Buz gezegeni soğuk ve yorucudur diye seslendi ve biraz dinlenmemiz gerekiyor o yüzden uyku vakti, dedi.

Alejandro ile beraber kaldığımız odamıza gittik o kadar yorgundum ki hemen uyumuşum.
Başımda Rika beni uyandırmaya çalışıyordu:
-Theo, Theo hadi uyan Theo geç kalacağız.
En son büyük bir ses duydum gözümü açtığımda kulaklarım çınlıyordu ayıldım ve baktım arkadaşlarıma. Onlar da ayılmaya çalışıyorlardı:
-Rika, Alejandro, Maria neredesiniz?
 Bir ses geldi:
-Buradayız
Nihayet onları gördüm ayaklandım ve:
-Ne oldu, dememe kalmadı, Alejandro:
-İndik
-Beni neden uyandırmadınız?
Rika cevapladı:
-Denedik ama uyanmadın nedenini biz de anlamadık.
Dışarı çıkmadan önce acil durumlar için üretilmiş sıcağa, soğuğa veya benzeri şeylere dayanıklı giysilerimizi giyindik. Artık çıkmaya hazırdık. Sırayla çıktık.  
Her ne kadar dayanıklı kıyafet olsa da uzay aracının kapısı açılır açılmaz yakarcasına bir soğuk resmen vücudumuzu kesti. Ama buzla kaplı olsa da sabit bir zemine basmayalı 165 gün oldu ve bunun heyecanı ile teneffüse çıkan bir çocuk gibi hissettim kendimi.
Sanki üzerime ağırlık çökmüş gibiydi, sadece ben değil ekip arkadaşlarımda aynıydı hepimiz hantallaşmıştık. Evet bu yerçekimi olmalı vücut ağırlığımız bize ağır geldi. Doğa olayları vardı rüzgâr ve rüzgârla birlikte fırtına kopuyordu resmen. Kimi yerde göz gözü görmüyordu. Birbirimizle irtibatımız var ama sinyal maksimum 30 metre. Aramızdaki mesafe açılır ve bu tipi de birbirimizi kaybederiz diye uçlarında halka olan iplerimizi birbirine bağlayarak kenetlendik. Yer çekimi Rika’yı çok çekmiş olacak ki Rika dengesini kaybetmiş yerde sürükleniyordu. Zaten ufak tefek biriydi. Biz de kendi yükümüz yetmezmiş gibi Rika’yı da taşıyormuşuz meğer. En arkamızdan gelen Maria’nın bağrışıyla durumu fark ettik ve Rika’nın kalkmasını sağladık. Üzerimizden bir Rika yükünü atmış olduk Maria’nın bağırışıyla.
Gezegendeyiz ve bizim buralardan kurtuluş reçetemiz olan uzay aracını aramamız gerekiyordu. Küçük bir tanıma, tanımlama, anlama, anlamlandırma gezisinden sonra aracımıza döndük. Durumu değerlendirip bir plan dahilinde hareket edip reçetemizi bulmamız gerekiyordu.
Gezegen ile alakalı genel bilgi bankamızdan bilgiler elde ettik. Buraya bizden önce gelen aracın gönderdiği bilgiler eşliğinde yolumuzu belirledik. Burada zaman kavramı neredeyse yok gibiydi.
Planımıza göre bizi araçta birinin beklemesi gerekiyordu. Maria araçta kaldı, Rika ben ve Alejandro yola çıkacaktık.
Biraz dinlendik ve harekete geçme vakti geldiğini düşünüp yola koyulduk. Bir masalın içinde gibi az gittik uz gittik dere tepe düz gittik diyebilirim. Alejandro:
-Çocuklar görüyorum gelin çabuk.
Hepimiz birden koşturduk. Bir uzay aracı bekliyorduk fakat demir yığınından eve benzeyen bir yapı gördük. Sanırım buraya düşen topluluk birkaç dünya gününe dayanmış ve tipiden korunmak için bir barınak yapmışlar. İçine girdik ve aman Allah’ım insanlar vardı ama bizim 1 günümüz bu gezegende 1 yıl değil mi? İlk önce Alejandro bizim uzay aracımızdan aldığı bıçağı ile onlara yaklaşıp:
-Kalkın kaldırın ellerinizi, dedi.
2 kişi de ayağa kalktı:
-Biz masumuz lütfen bize zarar vermeyin.
Alejandro:
-Size zarar vermeyeceğim ama şimdilik. Hey Rika, Theo arayın üstlerini.
Rika ile beraber 2 kişinin de üstünü aradık. Bir şey bulamadık. 5 kişi oturduk sohbet ediyorduk. Onları bir nevi sorguya çekiyorduk. Meğer Dünya’da ki bir yıl Buz gezegeninde bir aya eşitmiş. Yani bizim 3 yıl önce buraya düşen Anka-23 aracı 3 aydır buradaymış hâliyle araçlarında 3 aylık yiyecek, içecek gibi malzemeleri olduğundan rahatça yaşamışlar.
Alejandro:
-Theo, artık şu bozuk parçayı alsak mı?


DEVAM EDECEK

4 Aralık 2025 Perşembe

BÜYÜK OYUN

 Yasin Kesürük

Oyun denildiğinde aklınıza ne geliyor? Büyük ihtimalle çoğu insanın aklına öncelikle dijital ortamlardaki oyunlar gelecektir. Telefonlarda, tabletlerde ve bilgisayarlarda oynanan ve günümüzde kimi insanların boş iş olarak gördüğü kimileri için ise hayatın anlamı sayılabilecek bir uğraş. Teknolojinin bir kısmı müzik ve sinema üzerinden ilerliyor büyük kısmı ise oyunlar üzerinden. Hatta artık oyunlar sinema ve müzik kısmını da içeriyor. Oyunların da senaryosu, jenerik müziği var. Oyunlar hayatın asıl noktası olma yolunda ilerliyor. Oyun eksenli diziler, filmler bile çıkıyor. 
Oysa bundan yirmi otuz sene önce oyun denilince aklınıza ne geliyor sorusu yöneltildiğinde mahalle aralarında oynanan oyunlar gelirdi ihtimal insanların aklına. Bazen iki taş bir çomak bazen sadece bir ip ya da yere şekiller çizebilen bir tebeşir… Bazen hiçbir şeye gerek kalmadan oynanan oyunlar…  Hayal gücüne bağlı oyunlar, strateji oyunları, zeka oyunları, belli bir düzlemde oynanan tavla, satranç gibi oyunlar… 
Bir de folklor oyunları var elbette. İhtimal yine eski yıllarda yöreden yöreye değişen, renkli ve çok sesli oyunlar. 
Oyun kelimesi çağlardan çağlara bile değil yıllardan yıllara göre anlam değiştiren, yeni anlamlar kazanan bir yapıya sahip. 
Belki de gerçek oyun hayatın ta kendisi. Her şeyiyle öyle örtüşüyor ve gerçekçi ki. Tıpkı günümüzdeki oyunlarda olduğu gibi her şey bir simülasyon hâlinde yaşanıyor. Mekanlar, kahramanlar, sonuçlar, dostlar, düşmanlar… Ya da hayatımızı mı oyun haline getirmeye çalışıyoruz acaba? Daha mutlu olmak için ve hayatımızı daha yaşanılabilir kılmak için… Her dönemde oyun algısının hiç değişmemesinin sebebi belki de bu: Hayat bir kurmaca oyundan ibaret aslında. Yani hayat ve oyun ikisi de bir gerçeğin iki farklı ismi ya da bir simülasyonun iki farklı ismi. Hayatın yerine oyunu, oyunun yerine hayatı rahatlıkla koyabiliyoruz ve bu yüzden oyunlar hayatımızda hep olacak, sokak aralarında, ekranlarda, kağıtlarda ya da zihinlerde. Oyunlarla yaşayacak insanlık, sonsuza kadar. 
Oyun, denildiğinde sizin aklınıza ne geliyor bilmem lakin benim aklıma çok şey geliyor. Hayatın kendisi geliyor, yaşananlar ve yaşanma ihtimali olanlar geliyor. Her şey koca bir oyun hatta yazmak bile. 


AİT OLUNAN YER

Asya Zoroğlu


Yıllarca savrulur insan yel ile
Savaşır durmadan acı sel ile
Konuşur dertleri yanık tel ile
Hasret çeker bilinmedik el ile

Fırtına diner, deniz durulur,
Her parça yerine tam oturur,
Benlik o sükûnet ile korunur,
İnsan ait olduğu yerde bulunur.

Ben

 Asya Zoroğlu


Ne savaşlar verildi benim için
Ne de ağlandı için için
Çiçeğim soldu diye üzülmedim
Çiçeğim hiç açmadı ki benim

Güzelsin, denildi lakin
Var eksiğin
Mesela değilsin hiç narin
Bilmiyorum
Bu dünyaya neden geldim
Zincire vurulmuş bütün hevesim

Nereye

 Asya Zoroğlu

Madem yaşayacağız beraber
Düşe kalka yürüyeceğiz belki de
Neden bu acele
Bana sormadan nereye

Madem edeceksin beni derbeder
Nefes bile aldırmayacaksın belki de
Ne bu velvele
Bana sormadan
Nereye

Gibi

 Asya Zoroğlu

Birazcık resim gibi
Belki yağlı boya
Birazcık şiir gibi
Bir parça mısra

Birazcık büyü gibi
Eski bir kitaptan çıkmışçasına
Birazcık kendim gibi
Bir sen varsın karşımda

Kayan Yıldız

 Asya Zoroğlu

Hâlâ arıyorum seni
Kalabalıklarda
Boşluklarda
Yükselen bulutlarda

Tüm şehrin sesi
Geçen arabalarda
Kavisli yollarda
Kayan yıldızlarda

Kulaklarda bir ezgi
Hâlâ aklımda
Git desem de
Sen bu sözüme 
Lütfen inanma

Ayıp

 Asya Zoroğlu


Bir anlık düş, bir kısa iz
Bir elvedadan bile aciz
Yeltenemez arkasına bakmaya
Sen de anıların üstünü çiz

Bir bakış, bir yarım söz
Bir çift mavi ıslak göz
Ne duman ne de bir mey
Dişe diş ise göze göz

Yağmurlar

Asya Zoroğlu

Değmiş yağmur saçlarına
Yakışır hüzün gözyaşlarına
Git desem de
Sen yine de
Kal yanımda

2 Aralık 2025 Salı

Karınca Duası

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK
Yine bir Cuma günün akşamıydı ve havalar iyice soğumaya başlamıştı. Çok değil birkaç hafta sonra artık hiç dışarıya çıkamayacağını düşündü ve biraz üzüldü fakat yaşamak için dışarda olmak şart değildi. Zaten sadece kendisi değildi dışarıya çıkamayacak olan. Bu köyde hayat böyleydi. Hava soğuduğunda ve yağmurlar başladığında artık dışarısı dolaşılamaz hale geliyor bazı yerlerde sel oluşuyordu. Hatta sele kapılan ve yıkılan yuvalar oluyordu. Meraktan dışarıya çıkıp geri dönmeyen arkadaşlarını da biliyordu. 
Yaşadığı yer aslında huzurluydu. Özellikle kış günlerinde çok sıcaktı ve ona babasından kalmıştı. Artık ailesinden hiçbir fert hayatta değildi. Neyse ki yaz boyunca işlerine yardım ettiği arkadaşları vardı. Kışın da zaman zaman onlarla vakit geçirdiği oluyordu. 
Sonbahar ve kış, onun için okumak ve yazmak demekti. Zaten senelerdir yazıyordu ama yazdıklarını okuyacak ve anlayacak kimse yoktu. Yazılarını gösterdiği kişiler de ona şöyle diyordu:
-Karınca Duası mı bu, hiçbir şey anlamadım. 
Yazdıkları bir dua mıydı? Zaman zaman duaya benziyordu ama dua değildi, bundan emindi. 
Yarın cumartesiydi ve yazmak dışında yapacağı bir iş yoktu. Geceden ertesi gün için hazırlık yapmaya başladı. Ajandasını yatağının hemen kenarındaki masaya bıraktı. Yeni aldığı kalemleri de yanına koydu. Aslında yazdıkları için söylenenler onu yazmaktan biraz soğutmuştu. Yazmaktan vazgeçmek istemiyordu çünkü okumanın dışında yaptığı tek iş yazmaktı. Neden insanlar onun yazısını beğenmiyor ve yazdıklarını anlamıyordu? Oysa içinden geldiği yazıyordu sadece. Karınca Duasıymış… Karıncaların da duası mı olur diye düşündü. Zihninde sorular yürümeye başlamıştı. Kendini uykunun kollarına nasıl bıraktığını hatırlamadı bile. 
Sabah uyandığında önce bir tuhaflık hissetmedi fakat bir süre sonra kendine geldiğinde masasına doğru yürüyen bir karınca kalabalığı gördü. İp gibi dizilmişlerdi ve defterin etrafına toplanmışlardı. Önce karıncaları imha etmeyi düşündü fakat aklına İbrahim peygambere su taşıyan karınca geldi. Anında vazgeçmedi. Hiç değilse birkaç tanesini karınca cennetine göndermeliydi. Bu esnada aklına hac yolculuğu yapan karınca geldi. Belki de bu karıncalar hacıydı ya da hac yolcusuydu. Bir türlü karıncalara kıyamadı fakat defteri adeta işgal edilmiş gibiydi. Ajandasını açtığında herkesin söylediği o söz geldi aklına: Karınca duası. Belki de karıncalar onun yazdıklarını okumaya gelmişlerdi. Birdenbire bir sempati uyandı içinde karıncalara karşı. Yazdığı son sayfayı açtı. Karıncalar etrafında geziyorlardı. Sonra diğer sayfayı açtı. Öteki sayfayı, öteki sayfayı. Karıncalar durmadan gelmeye ve defterin etrafında dolaşmaya devam ediyordu. Sonunda yazdıklarını anlayan birileri bulmuştu. Karıncalarda oldum olası bir bilgelik vardı, bunu seziyordu. Karıncalar asil böceklerdendi. Cırcır böceği gibi değillerdi. Çalışkanlardı. La Fontaine bile karıncayı kahraman olarak seçmişse bir bildiği olmalıydı. Artık daha çok yazmalıydı, daha çok. Sayfalar dolusu yazmalı ve karıncalara sunmalıydı. Karıncalar defterini hatmedip terk ettiğinde yeniden yazmaya başlamalıydı. Hatta renkli kalemler kullanmalıydı. Belki masasının çekmecelerine karıncaların rahat edeceği karınca otelleri kurmalıydı. Şimdi karıncalar okumaya dalmışken kendisi de yeni şeyler okumalıydı. Kitaplığının önüne gitti ve bir kitap seçti. Daha ilk sayfaları okumuştu ki uykusunun geldiğini hissetti. Uyandığında yatağındaydı. Hemen yatağının yanındaki masaya baktı. Bir tane bile karınca yoktu. Sayfaları çevirdi yalnızca kendi yazdıkları vardı. Yaşadıkları, gördükleri rüya olamazdı. Kitaplıktan bir kitap bile almıştı okumak için. Kitaplığa doğru yöneldi, gerçekten de az evvel okuduğu kitap sayfaları aralanmış ve yüz üstü bırakılmış vaziyette orada duruyordu fakat karıncalar nereye gitmişti. Onlarca, yüzlerce okuyucusu vardı hem de daha kitabını bile çıkarmadan ama şimdi hiçbiri yoktu okurlarının. 
Canı sıkılmıştı, üzülmüştü. Şimdi bir şeyler yazsa ve etrafındakilere gösterse aynı cevabı alacaktı. Yazmak için de morali çok bozuktu. Yine de ajandasına uzandı. Ajandası masaya yapışmış gibiydi. Biraz dikkatle bakınca ajandanın kenarındaki şeker kalıntısını gördü. Çantasından mı bulaşmıştı bu şeker yoksa başka bir yerden mi? Kafasında hâlen sorular vardı. Karıncalar gerçekten onun yazdıklarını okumak için gelmişler miydi yoksa hepsi bir rüya mıydı? Ajandasını dikkatle eline aldı. Silip silmemek hususunda bir tereddüt yaşadı. Yeniden eski yerine bıraktı ajandasını. Belki de artık yazmamalıydı. Şimdilik  sadece okumalıydı.