yasin kesürük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yasin kesürük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2026 Çarşamba

FISILTI

 

Yasin Kesürük

Okul tüm sıkıcılığıyla devam ediyordu. Hayatında yeni hiçbir şey yoktu. Ezberden yaşıyordu sanki günleri. Oysa ona lise öğrenciliğinin çok zevkli olacağını söylemişlerdi. Üstelik iyi bir lise kazanmıştı ama bu kadar tekdüze bir hayat beklemiyordu. Son zamanlarda erkenden uyuyup geç uyanma gibi bir alışkanlığa da kapılmıştı. Akşam yemeğinden bir süre sonra uyuyordu. Taş gibi uyuyordu. Rüya görmüyordu. Ertesi sabah uyandığında yine aynı hayatı yaşayacak olmak, zihnini yoruyordu. Düşünmek istemiyordu hiçbir şeyi fakat düşünmekten yoruluyordu zihni. 
O akşam yine erkenden uykuya dalmıştı. Gece saat tam on iki olduğunda birdenbire uyandı. Sanki onu birileri çağırmış, uykudan uyandırmıştı. Saatine baktı tam on ikiydi saat. Bir süre alacakaranlıkta tavana, perdelere baktı. Neden uyandığını anlamaya çalıştı. Deprem mi oldu yoksa diye endişe etti fakat hiçbir şey anormal değildi. Yeniden uykuya daldı. Nasıl olsa ertesi sabah yine sıradan bir güne başlayacaktı. 
Sabah uyandığında aklında halen gece yarısı neden uyandığının sorusu vardı. Bir süre zihninde bu soru dolaştı fakat günün sıradanlığı arasında unutmuştu yaşadıklarını. Okula gitti, derslerine girdi. Konular işlendi. Teneffüslere çıkıldı ve nihayet akşam eve döndü. Artık önceki gece yaşadığını unutmuştu bile ta ki yatağa girinceye kadar. 
Yine erkenden uyudu. Rüya görmedi. Zihninde hiçbir şey yoktu. Bir süre uyuduktan sonra yine sanki biri çağırıyormuşçasına uykusundan uyandı. Bu kez kendini yatağının içinde oturuyor vaziyette buldu. Saatine baktı, yine tam on ikiydi. Belki de fazla uyuyorum, diye aklından geçecekti ki bir fısıltı duydu:
-Bir dilek tut.
Ellerini yüzüne götürdü, gözlerini ovuşturdu, saatine tekrar baktı. Artık daha az uyumalıyım, diye içinden geçirdi ve yeniden uykuya daldı. 
Sabah uyandığında fısıltı kulağında gibiydi:
-Bir dilek tut. 
Bunu arkadaşlarına anlatsa kesinlikle alay konusu olurdu. Ailesine anlatsa alacağı cevabı biliyordu:
-Ayetelkürsü okumadan yatma. 
Oysa okumadan yatmazdı. 
Okulda yine aynı şeyler yaşandı. Sadece dersler farklıydı. Bir ara beden eğitimi dersinde okul bahçesi dışından kendilerini izleyen bir yaşlı adamı gördü. Adamın yüzünü seçemiyordu ama hiç buralı birine benzemiyordu. Bir bahane ile o tarafa doğru yürüdüğünde kimsenin olmadığını fark etti. Durup dururken neden böyle şeyler yaşamaya başladım, diye hayıflandı fakat çabucak unuttu yaşadıklarını. 
3. Gece
Normalde bir süre oyalanıp biraz geç yatmayı düşünmüştü. Hatta gece on iki gibi yatarsam bu tür şeyler yaşamam, diye de aklından geçmişti fakat her günkünden daha da erken uyumuştu o akşam. Gece yarısı yine aniden uyandı. Tekrar uyumayı düşünüyordu ki fısıltı biraz daha belirgin bir şekilde odasında duyulmaya başlandı:
-Bir dilek tut. 
Kaybedeceğim ne var ki diye düşündü. Tutayım bir dilek. Aklına ertesi günkü matematik sınavı geldi. Kendine çeki düzen verdi ve boş odaya şöyle konuştu:
-Yarınki matematik sınavının kolay geçmesini diliyorum. 
Bunu yaptığına inanamıyordu. Zaten fazla da çalışmamıştı. Eğer dileği gerçekleşirse bu bir mucize olacaktı. 
Her günden farklı olarak bu kez artık bir dileğin test edilme günüydü onun için. Okula gittiğinde yalnızca matematik sınavını bekliyordu. Sınav saati geldiğinde biraz heyecan vardı aslında ama bir yandan da kendine kızıyordu. Bu yaşadıklarını birilerine söylese kesinlikle ruh doktoruna görünmesi gerektiğini söylerdi. 
Gerçekten de matematik sınavı çok iyi geçmişti. Bunun gece tuttuğu dilekle alakası var mıydı, bilmiyordu lakin bu sınavın bu kadar kolay geçmesi sıradan bir olay değildi. Matematiği çok iyi olan arkadaşlarının bile sınavı kötü geçmişti. Belki de abartmamak lazımdı. Psikolojik bir iyi olma haliydi bu. Aslında matematik de çok zor bir şey değildi. 
Farklı ve güzel bir gün geçirmiş olmanın mutluluğuyla evine döndü. Ailesi, yüzündeki mutluluğu sezmişti. Bu akşam erkenden uyumak istemediğini söyledi ailesine. Uyumamak için belki ışığı açık bırakacağını, endişe etmemelerini de haber verdi. Tam odasına doğru gidiyordu ki birdenbire elektrikler kesilmişti. Bu durumdan bir çıkarım yapması gerekmiyordu. Zaten sık sık elektrikler kesiliyordu. Odasına götürdüğü mum ile bir süre düşüncelere daldı. Artık düşünmek onu yormuyordu. Mum bittiğinde çoktan uykuya dalmıştı. 
4. Gece
Kaç saat uyuduğunu kestiremiyordu bu kez fakat uyandığında odasının ışığı yanıyordu ve duvardaki saat yine tam on ikiyi gösteriyordu. Lambayı kapatmak için yerinden kalktığında yine aynı sesi duydu:
-Bir dilek tut. 
Matematik sınavı iyi geçmişti. Hayatındaki zorlukları düşündü. Neyi kolaylaştırabilirdi, neyi dileyebilirdi? Çok da şikâyet edilecek bir hayat yaşamadığını fark etti. Yine de teklif güzeldi, bir dilek tutması gerekiyordu. Kendini toparladı ve şöyle dedi:
-Tuttuğum takımın yarın akşamki maçı büyük bir farkla kazanmasını diliyorum. 
Bu dileği aslında olmayacak bir şeydi çünkü tuttuğu takımın bu seneki gidişatı hiç iyi değildi. Eğer bu dileği de yerine gelirse gerçekten inanmaya başlayacaktı dilek tutma işine. Şimdi sadece yarın akşamı beklemek gerekiyordu. 
Gün boyu akşamki maçı bekledi. Dün gece yaşadıkları olmasa maçı izlemeyecekti bile çünkü kaybetmeye alışmıştı ve maçların tadı yoktu. Nasıl olsa yenileceğiz, diyordu her maçtan önce ve bu akşam oynanacak maçtaki rakip de hayli güçlüydü. Aslında dileğinin tutup tutmaması ile ilgili meraktı ona maçı bekleten. Akşam olduğunda televizyon karşısına geçerek maçı izlemeye başladı. Değişen hiçbir şey yoktu. Henüz maçın ilk dakikalarında tuttuğu takım bir gol bile yemişti. Yine de iyimserdi çünkü matematik sınavıyla ilgili dileği tutmuştu. Maçın ilk yarısı bittiğinde tuttuğu takım ikinci golü de yemişti. Daha fazla bu maçı izlemenin anlamı yoktu. Gördüğü rüyaları ciddiye almaması gerektiğine kendini inandırmaya başladı. Artık dilek filan tutmanın anlamı yoktu. Yine benzer rüyalar görürse dalga geçecekti ve futbol takımının nasıl yenildiğini soracaktı. İlk yarısı 2-0 biten maçın ikinci yarısında en az iki gol daha görünüyordu çünkü çok berbat oynuyordu tuttuğu takım. 
Zaman zaman kendine kızarak ve kendiyle konuşarak bir saati geride bırakmıştı ve maçın kalanını izlememişti. En azından benim kepaze takım kaç gol daha yemiş düşüncesiyle yeniden televizyonu açtığında gördüklerine inanamadı. İkinci yarıda tuttuğu takım tam beş gol atarak maçı kazanmıştı. İnanmak istemedi, farklı spor kanallarına baktı. Tuttuğu takımın attığı goller tekrar tekrar yayımlanıyordu ekranlarda. Futbol tarihinde eşine az rastlanır bir galibiyetti bu. İkinci dileği de yerine gelmişti ve bu durum onu mutlu etmek yerine endişeye sevk etmişti. Dilediği her şeyin gerçek olması iyi bir şey miydi acaba? Kaç dileği olduğunu merak ediyordu bir yandan. Hem korkuyor hem de bu işin nereye gideceği endişesini yaşıyordu. Bu dileklerin gerçekleşmesinin karşılığında o sesin sahibi kendisinden ne isteyecekti acaba? Boşu boşuna gerçekleşmiyordu bu dilekler. Artık sadece zihninde bu mesele vardı ve geceyi beklemeye başlamıştı. Uyumadan beklemeye karar verdi hatta uyumamak için birkaç fincan kahve de içmeyi ihmal etmedi. 
5. Gece
Zaman geçmek bilmiyordu. Saat sanki 11’e takılı kalmış gibiydi. O kadar kahveye rağmen yine de uykusu gelmeye başlamıştı ancak direniyordu. Uyumamalı ve sesin kaynağını bulmalı, ona sorular sormalıydı. Birkaç kez yüzünü yıkadı ve uykusunu dağıtmaya çalıştı fakat nafile. Göz ucuyla duvardaki saate yeniden baktı, yeniden baktı… Saniyenin ilerlediğini görüyor fakat dakikalar ilerlemiyor gibiydi. Tam göz kapakları saate takılmış vaziyette kapanmak üzere iken bir fısıltı ile irkildi. Gözlerini açtığında saat yine on ikiydi. Fısıltının ne söylediğini anlamamış gibiydi ve ses yeniden gelmeye başladı:
-Bir dilek tut. 
Üç gündür dilek tutuyordu ve masallarda genellikle dilek hakkı üç tane olurdu. Tutacağı dileği düşünürken fısıltı devam etti:
-Evet, doğru düşünüyorsun. Bir dilek tut. Bu senin son dileğin olacak. 
Dilek mi tutmalıyım yoksa sohbet mi etmeliyim düşüncesi zihninden çıkmıyordu. Fısıltı devam etti:
-Endişelerinde haklısın. Tuttuğun ve gerçekleşen her dileğin bir karşılığı var. Ödemen gereken bir bedeli var. Bu bedeli ben sana söylemeyeceğim ama yaşarken göreceksin, hissedeceksin ve nihayetinde bedelini ödedim, diyebileceksin. 
Bu cümleler içini karartmaya yetmişti. Bedel ha, dedi. Karşılıksız olmayacağını biliyordum bunların fakat onlarca ders içinde matematikten iyi bir sınavı geride bırakmanın nasıl bir bedeli olabilirdi ki? Ya da yüz binlerce takipçisi olan bir futbol takımının zaferinin bedelini kendisi niçin ödeyecekti. Belki de ilk iki dilek hakkını boşuna harcamıştı. Son dileğini kendisi için dilemeliydi. Kalıcı bir dilek olmalıydı. Madem bedeli olacaktı bu bedele değmeliydi. Saat halen on ikiyi gösteriyordu. Saniye durmadan dönüyordu fakat saat on ikiydi. Başını ellerinin arasına aldı:
-Sonsuz huzur diliyorum kendime, dedi. Bedeli ne ise artık ödemeye de hazırım. Huzurum olsun, hiçbir şeyim olmasa da olur. 
-Artık üçüncü dileğini de diledin. Huzurun olacak ve hiçbir şeyin olmayacak. Yaşarken ödeyeceksin bu dileklerin bedelini, dedi fısıltı. 
Derin bir uykuya daldı. Öyle huzurlu bir uykuydu ki bu ancak bebekler böyle uyuyabilirdi. Ertesi sabah uyandığında içinde bir bahar havası vardı sanki. Hiçbir şeyi umursamıyordu, herkese tebessümler dağıtıyordu. 
Sınavlara girdi çıktı kalan günlerde. Hiçbir sınavı iyi geçmedi fakat bundan rahatsızlık duymuyordu bile. Eğitim hayatının sona erecek olması umurunda değildi. Arkadaşları ve ailesi onun bu umarsız haline anlam veremiyordu. Ne yaşarsa yaşasın tebessüm ediyordu. Önce arkadaşları uzaklaştı birer birer etrafından, sonra ailesi ile sorunlar yaşamaya başladı fakat ailesi yaşıyordu bu sorunları, kendisi için sorun değildi. Bir seferinde karşıya geçerken bir aracın altında kalmıştı ama hastaneye giderken bile tebessüm ediyordu. Hastanede yattığı süre boyunca herkese tebessüm etti. İçinde sonsuz bir huzur vardı, hiç eksilmeyen bir huzur. Dünyanın dört bir yanında hiç de iyi olmayan şeyler gerçekleşiyordu lakin bunların hiçbiri onun keyfini bozmuyordu. Yaşadığı yerde kuraklık oluyor, sel baskını yaşanıyor hatta depremler oluyordu fakat onun umurunda bile değildi. 
Akşamları erkenden uyuyordu. Tuttuğu futbol takımı küme düşerek sezonu kapatmıştı ama o yine de huzurluydu. Dünya salgınlarla sarsılıyordu fakat bu durum onu huzursuz etmiyordu.
Hayatı değişmişti tümüyle. Geceyi ve gündüzü ayırt edemez duruma gelmişti. Sadece zaman değil mekan kavramını da yitirmişti. Kimi zaman çok uzakta bir ülkeye gidebildiğini düşünüyordu kimi zaman insanların rüyalarına girebileceğini. Soğuğu ve sıcağı hissetmiyordu. Kışın en ayaz günlerinde bile tişörtle gezebiliyor ve üşümüyordu. Üstelik yaşadığı şeyleri konuştuğu insanlara anlattıkça önce merakla dinliyorlar sonra ellerini sırtına koyarak teselli veriyorlardı ve ardından şöyle diyorlardı:
-Yaşı da çok gençmiş. Düzelir inşallah. 
Birgün gecenin ilerleyen bir vaktinde karanlık bir odada buldu kendini. Bir genç vardı bu odada ve uykuluydu hayli. Gözlerini açamıyordu. Saatin on iki olmasını bekledi. Saat tam on iki olduğunda çocuğun başucuna doğru eğildi ve fısıldadı:
-Bir dilek tut. 
Çocuk gözlerini silerek ürpertiyle uyandı fakat o huzurluydu. 

7 Şubat 2026 Cumartesi

Kendini Arayan Seyyah

 
Yasin Kesürük

Şehir bütün gürültüsüyle yaşamına devam ediyordu. İnsanlar iş yerlerine koşuyor, yemek için dışarı çıkıyor, tekrar iş yerlerine koşuyordu. Öğrenciler derslere yetişme çabasındaydı. Esnaf, bir şeyler satma telaşındaydı. Durmadan araçlar hızla geçiyor, geçiyor, geçiyordu.

Şehrin tam ortasında bir kaldırımda durmuş insanları izliyordu. Anlam veremiyordu onların bu telaşına. Anlam veremiyordu bunca çabaya. Gün boyu aynı yerde hareketsiz bekledi fakat insanlar onu görmedi bile. Belki de insanlar görmüyordu. Tüm insanlık bakarkör olmuştu. Bakıyorlardı, yollara, saatlerine, vitrinlere, ellerindeki telefonlara. Bakıyorlardı maç sonuçlarına, banka hesaplarına, notlarına, dizilerin yeni bölümlerine, magazin haberlerine fakat onu görmüyorlardı. Yalnızca onu değil kaldırım kenarlarında yeşermiş küçücük çiçekleri de görmüyorlardı. Bulutları görmüyorlardı, telaşla şehrin tepesinde uçuşan kargaları da görmüyorlardı. O ise sadece şehrin ortasında birilerinin kendisini görmesini bekliyordu. Aslında birileri görmüş ve eline kağıt tutuşturmaya çalışmıştı fakat ilgilenmediğini görünce hızla gelip geçen birilerinin eline tutuşturmuştu kağıt parçasını. Renkli bir kağıt parçasıydı. İnsanlar bu kağıtları alıyor ve birkaç adım sonra çöpe veya yere bırakıyorlardı.

Şehrin tam ortasında bekliyordu ve güneş batmak üzereydi. Hava kararmaya başladığında sanki biraz daha fark edilir olmuştu ve insanlar sağından solundan özenle çarpmamak için yürüyordu. Hava karardıkça sanki görünür hale gelmişti. İnsanların bir kısmı dikkatle yüzüne bakarak geçiyordu. Burada daha ne kadar kalacağını bilmiyordu.  Geldiği yerler hiç buraya benzemiyordu. Sakindi yaşadığı yer ve insanlar genelde selam verir, tebessüm ederdi. Tanımadıkları insanlara bile hal hatır sorarlardı. Artık akşamın son dakikaları olmalıydı ki biraz olsun hareketlilik azalmıştı. Yanından geçen insan sayısı daha azdı. Araçlar biraz daha azalmıştı ve hava da serinlemeye başlamıştı. Belki de buradan ayrılmalıydı artık ama gideceği bir yer yoktu ki…

Tam düşünmeye başlamıştı ki yanından telaşla geçen birinin düştüğünü gördü. Yüzükoyun yere kapaklanmıştı ve tekrar doğrulamıyordu. İnsanlar dönüp bakmıyordu. Birkaç saniye bekledikten sonra yere düşen kişinin yanına gitti ve elini uzattı. Yerdeki kişi genç biriydi ve çantasının ağırlığından dolayı kalkamıyordu yerden bir türlü. Yardım edip etmemekte tereddüt yaşıyordu çünkü uzattığı eli boşlukta kalmıştı. Yerdeki genç ondan yardım istiyor muydu ya da görüyor muydu? Belki o da bakarkörlerden sadece biriydi. Birkaç saniye dikkatle bakınca yerdeki gencin kendisiyle aynı kıyafetleri giydiğini fark etti. Ayakkabıları bile aynıydı. Birdenbire içinde bir sıcaklık oluştu gence karşı. Gencin ellerine baktığında kendi ellerine benzediğini gördü. Hatta onun da aynı parmağında gümüş bir yüzük vardı ve işlemesi kendi parmağındaki yüzükle aynıydı. Bu kadar benzerlik bir an onu rahatsız etti. Gence elini uzattı ve genç de ona elini uzatmıştı ki yüzüğünü çıkarıp cebine koyma ihtiyacı hissetti. Genç, ona parmağında yüzük olan elini uzatmıştı. Yüzüğünü bir çırpıda cebine koyduktan sonra tekrar elini uzattı. Gördüğüne inanamıyordu. Gencin parmağındaki yüzük de yok olmuştu. Belki de gencin parmağında hiç yüzük yoktu. Gün boyu insanları izlemekten dolayı artık sanrı görmeye başladığını düşündü. Bu esnada genç elini uzatmış ve tutmuştu. Biraz gayretle genci yerden kaldırdı. Bir süre gencin yüzüne baktı ve genç de ona bakıyordu. Hiçbir şey konuşmadan bakışıyorlardı. Sağ eli, genç adamın sağ elindeydi. Bir aynaya bakıyor gibi bakıyorlardı birbirlerine. Gözlerini kapatıp açtığında karşısında kimsenin olmadığını fark etti.

Bir şehirden daha ayrılmanın zamanı gelmişti.

 

4 Aralık 2025 Perşembe

BÜYÜK OYUN

 Yasin Kesürük

Oyun denildiğinde aklınıza ne geliyor? Büyük ihtimalle çoğu insanın aklına öncelikle dijital ortamlardaki oyunlar gelecektir. Telefonlarda, tabletlerde ve bilgisayarlarda oynanan ve günümüzde kimi insanların boş iş olarak gördüğü kimileri için ise hayatın anlamı sayılabilecek bir uğraş. Teknolojinin bir kısmı müzik ve sinema üzerinden ilerliyor büyük kısmı ise oyunlar üzerinden. Hatta artık oyunlar sinema ve müzik kısmını da içeriyor. Oyunların da senaryosu, jenerik müziği var. Oyunlar hayatın asıl noktası olma yolunda ilerliyor. Oyun eksenli diziler, filmler bile çıkıyor. 
Oysa bundan yirmi otuz sene önce oyun denilince aklınıza ne geliyor sorusu yöneltildiğinde mahalle aralarında oynanan oyunlar gelirdi ihtimal insanların aklına. Bazen iki taş bir çomak bazen sadece bir ip ya da yere şekiller çizebilen bir tebeşir… Bazen hiçbir şeye gerek kalmadan oynanan oyunlar…  Hayal gücüne bağlı oyunlar, strateji oyunları, zeka oyunları, belli bir düzlemde oynanan tavla, satranç gibi oyunlar… 
Bir de folklor oyunları var elbette. İhtimal yine eski yıllarda yöreden yöreye değişen, renkli ve çok sesli oyunlar. 
Oyun kelimesi çağlardan çağlara bile değil yıllardan yıllara göre anlam değiştiren, yeni anlamlar kazanan bir yapıya sahip. 
Belki de gerçek oyun hayatın ta kendisi. Her şeyiyle öyle örtüşüyor ve gerçekçi ki. Tıpkı günümüzdeki oyunlarda olduğu gibi her şey bir simülasyon hâlinde yaşanıyor. Mekanlar, kahramanlar, sonuçlar, dostlar, düşmanlar… Ya da hayatımızı mı oyun haline getirmeye çalışıyoruz acaba? Daha mutlu olmak için ve hayatımızı daha yaşanılabilir kılmak için… Her dönemde oyun algısının hiç değişmemesinin sebebi belki de bu: Hayat bir kurmaca oyundan ibaret aslında. Yani hayat ve oyun ikisi de bir gerçeğin iki farklı ismi ya da bir simülasyonun iki farklı ismi. Hayatın yerine oyunu, oyunun yerine hayatı rahatlıkla koyabiliyoruz ve bu yüzden oyunlar hayatımızda hep olacak, sokak aralarında, ekranlarda, kağıtlarda ya da zihinlerde. Oyunlarla yaşayacak insanlık, sonsuza kadar. 
Oyun, denildiğinde sizin aklınıza ne geliyor bilmem lakin benim aklıma çok şey geliyor. Hayatın kendisi geliyor, yaşananlar ve yaşanma ihtimali olanlar geliyor. Her şey koca bir oyun hatta yazmak bile. 


18 Ekim 2025 Cumartesi

BİR YOL HİKAYESİ

Yasin Kesürük


1. Bölüm: Yeni Hayat

Okul arkadaşlarıyla görüşmeyeli epey yıl geçmişti aradan. Yüz yüze görüşemiyorlardı belki ama arkadaşlarının çoğunu gazetelerde, ekranlarda görebiliyordu. Hepsi de önemli kişiler olmuştu kimi siyasetçi kimi bilim adamı kimi sanat adamı. Onun bu halini arkadaşları görse tanımazlardı ama o tüm arkadaşlarını hatırlıyordu. Geçmişi düşünmek için çok zamanı vardı. Günün sadece birkaç saatini uyuyarak geçiriyor, onun dışında yollarda direksiyon sallıyordu. Üstelik sadece şehirden şehre değil ülkeden ülkeye bile taşımacılık yaptığı oluyordu. Ne bir yakını kalmıştı etrafında ne de bir dostu. 
Her şey lise yıllarında okul bahçesinin kenarına park etmiş bir tırı görmesiyle başlamıştı. Tır değil de bir uzay gemisi gibiydi. Her tarafında farklı lambalar, değişik desenler ve resimler vardı bu tırın. Üstelik kasasının arkasında neredeyse bir deftere sığacak kadar anlamlı sözler vardı. Her gelip geçişinde bu sözlerden birkaçını ezberlemiş hatta edebiyat öğretmenine kendi ifadeleri gibi bu sözleri aktarmış ve edebiyat dersinden hayli yüksek notlar almıştı. Bir tırdan ötesiydi gördüğü şey ve o günlerde başlamıştı bu sevda. Arkadaşları sürekli geleceğe dair üniversite planları yaparken o, gelecekteki tırını hayal ediyor ve içini nasıl süsleyeceğini, arkasına neler yazacağını planlıyordu. Ta o yıllarda bulmuştu tırına koyacağı ismi. Pişman mıydı arkadaşları gibi önemli bir insan olmadığı için?.. Değildi. Mutsuz muydu şu an yaptığı işten?.. Değildi. Aslında yapabileceği başka bir iş var mıydı, bunu bile düşünmemişti. Tırı onun dostuydu, tırı onun arkadaşıydı, eviydi, dünyasıydı. Bazen konuştuğu bile oluyordu onunla. Özellikle yokuşlarda, karlı ve buzlu yollarda konuşurdu onunla ve tırı onu anlarmış gibi tepki verirdi.
Yıllarca yollarda maziyi düşünmüştü, geleceği de düşünmüştü elbette fakat bu yolculukta içinde garip bir his vardı. Daha önce hiç gitmediği bir ülkeye teslim etmesi gereken yükü taşıyordu. İlk kez Güllü bu kadar nazlı ilerliyordu. Güllü, onun tırına verdiği isimdi. Onu en çok gül desenleriyle süslemişti ve zaten rengi de kırmızı bir gül gibiydi. Yolculuğun henüz ilk günündeydi fakat günlerce yolculuk yapmış gibi yorgun hissediyordu kendini. Güllü de en az kendisi kadar yorgun gibiydi. Belki mola vermeliydi bir yerlerde fakat yol uzundu. Bir kahve içmenin iyi geleceğini düşündü ve gözünü yoldan ayırmadan kendine bir kahve hazırladı. Kahvenin kokusu bile iyi gelmişti. İçmeden önce birkaç kez kahveyi kokladı ve ardından ilk yudumunu aldı. İlk yudumdan sonra kısa bir anlığına gözlerini kapatma ihtiyacı hissetti. Gözlerini tekrar açtığında yeni bir dünyaya doğmuş gibi oldu. Yola hayretle baktı, dikiz aynasından kendine baktı, sanki bir yabancı bakıyordu aynadan kendine. Aynanın hemen üzerindeki saate göz ucuyla baktı. Saat 16.50’yi gösteriyordu. Bu garip araçta ne aradığını düşündü. Yerim burası olmamalıydı, diye içinden geçirdi. Tekrar aynadan kendine baktı, gördüğü yüze ve gözlere karşı içinde bir acıma hissi başladı. Böyle olmamalıydı, bu hayat kendi hayatı olmamalıydı, kaç kez kendine sorduğu soruları yineledi: Pişman mıydı arkadaşları gibi önemli bir insan olmadığı için?.. Evet. Mutsuz muydu şu an yaptığı işten?.. Hem de çok... Aslında yapabileceği başka bir iş var mıydı, elbette vardı. Yaptığı bu iş, iş bile sayılmazdı. Yıllarca diyar diyar gezmiş ve neyin sahibi olmuştu ki? Ne bir ailesi vardı ne de evi? Akşamları oturup izleyeceği bir dizi yoktu, taraftarı olacağı bir futbol takımı da yoktu. Üzerindeki kıyafetlere gözü ilişti, beş yıldır aynı montu giydiğini hatırladı. Bir an Güllü’yü yolun kenarında bırakıp otostopla kaçırdığı hayata dönmeyi düşündü. Güllü, bunu hissetmiş olmalı ki iyice yavaşladı ve hareketsiz kaldı. Bu esnada Güllü’yle konuşacaktı ki tırına ne kadar saçma bir isim verdiğini anladı. Başka tır sahipleri Rüzgar, Şimşek, Kurt gibi isimler verirken bindiği araca kendi Güllü ismini vermişti. Güllü, dedi içinden. Gül-lü… Okul bahçesindeki gülleri hatırladı. Her bahar bir cennet bahçesine dönerdi okul bahçesi bu güllerle. Üstelik kokusu olan pembe güllerdi bunlar. Gül suyunu hatırladı, gül şerbetini hatırladı, gül ve bülbül hikayesini hatırladı. Güllü, yolun kenarında öylece nefes nefese kalmıştı. Belki de bu bir fırsattı onun için, ilahi bir işaretti. Her şeyi bırakmalı ve başa dönmeli kendine güzel bir hayat kurmalıydı. Ev, bahçe, spor araba almalıydı. Üstelik tüm bunları alabilecek birikimi de zaten vardı. Yeni bir hayata eski kıyafetlerinden kurtularak başlamalıydı. Montunu çıkardı ve yan koltuğa bıraktı, araçtan indi. İnerken el frenini çekti fakat kontağı kapatmadı. Bilmediği bir yol vardı önünde, nereye çıkacağını da bilmiyordu bu yolun. Yürümeye başladı. Geriye dönmek, Güllü ile vedalaşmak istedi ama geriye dönmek imkansızdı artık. Sırtından büyük bir yük inmiş gibiydi. Adımlarını hissetmiyordu bile. Kuş kadar özgür olduğunu düşündü. Ayaklarına sahip olamıyordu, hızlanıyor, hızlanıyordu…. Sonunda koşmaya başladı, bilmediği bir yolda, bilmediği bir hayata doğru.

2. Bölüm: Sanrı
Gökyüzü açıktı ve hava güzeldi ancak kuş sesi duymuyordu, rüzgârı hissetmiyordu koşmasına rağmen. Kulağında Güllü’nün sesine benzer bir ses yankılanıyordu. Ara sıra korna sesine benzeyen sesler duyuyordu fakat yolda kimse yoktu. Geriye döndü baktı, tırından hayli uzaktaydı. Küçücük kalmıştı kocaman yolun ortasında tırı. Koşmaya devam etmek istedi fakat bu kez de ayakları yere çivilenmiş gibiydi. Adım atamıyordu. Kocaman bir yolun ortasında öylece kalakalmıştı. Ne aracının yanına dönebiliyordu ne de aracı ona doğru gelebilirdi. İstemsizce yere çöktü. Çaresizliğin tam ortasında olmak, böyle bir şeydi. Gözelerini bir anlığına kapadı ve açtığında yeniden tırın içinde buldu kendini. Bir elinde kahve vardı ve kokusu gayet güzel geliyordu kahvenin. Aynaya baktı kısa bir süre ve aynanın üzerindeki saate gözü kaydı. Saat 16.51’i gösteriyordu ve karşı yoldan gelen bazı araçlar korna çalarak geçiyordu yanından. Bunca şeyin bir dakikada yaşanmış olması nasıl mümkün olabiliyordu, anlayamadı. Kahvesinden birkaç yudum daha aldı. Yola odaklandı. İlk kez böyle bir şey yaşamıştı. Belki de meslek onu yormaya başlamıştı. Belki biraz dinlenmek iyi gelecekti. Bir süre düşündükten sonra asıl meselenin fazla düşünmek olduğuna karar verdi. Çok fazla düşünmemeliydi hele de böyle yollarda. Yola odaklanmak ve vazifeyi tamamlamak en iyisiydi. 
Müzik dinlemek iyi gelebilirdi böyle durumlarda. Gözünü yoldan ayırmadan radyoyu açtı. Sakin bir türküydü radyoda çalınan eser:
Yollar seni gide gide usandım
Ayağıma diken battı gül sandım
Ben de seni bir vefalı yâr sandım

Ayağında gerçekten de diken batmış gibi bir sızı vardı ve hayli ağırlaşmış hissediyordu ayaklarını. Göz ucuyla anlık ayaklarına baktı. Her iki ayakkabısı da parçalanmaya yüz tutmuş ve asfalt lekeleriyle doluydu. 
3. bölüm: Tuhaf Karşılaşma
Yıllarca yollarda maziyi düşünmüştü, geleceği de düşünmüştü elbette fakat bu yolculukta içinde garip bir his vardı. Yol bitmek bilmiyordu. Bu ülkeye ilk kez yolculuk yaptığını hatırladı. Belki de sıradanlığın dışına çıkmanın huzursuzluğuydu bu. Yükünü teslim ettikten sonra her şey eskisi gibi olacaktı. Bu esnada radyoda yeni türkü başlamıştı bile:
Akşam olur karanlığa kalırsın
Derin derin sevdalara dalarsın
Hava kararmaya başlamıştı. Farları açmanın zamanı gelmişti. Derin düşüncelerden çıkmalıydı. Bir mola yeri bulmalı ve elini yüzünü yıkamalı hatta belki biraz uyumalıydı. 
Hava iyice karardığında uzaktan ışıkları yanan bir mola yeri gördü. Yavaşlayarak mola yerinde durdu. Hayli tenha idi etraf. Kendisinden başka kimse yok gibiydi. Aslında bu tenhalık iyiydi dinlenmek için. Araçtan inerken yeniden gözleri ayakkabılarına takıldı. 
Dinlenme tesisinin içine girdiğinde yorgun gözlerle kendisine bakan birini gördü. Zaten bir kişi vardı içerde ve o da kendine bakıyordu. Bu yüzü bir yerden tanıyordu ama nerden? Büyük sessizliğin içinde iyice yaklaştı kendine bakan adama. Bir süre sadece bakıştılar. Sessizliği bozan işletme sahibi oldu:
-Galiba Türk’sünüz. 
Bu iki kelime saatledir yaşadığı dağınık zihnini toparlamaya yetmişti:
-Evet, nereden anladınız?
-Dışardaki araçtan. Nereden gelir, nereye gidersiniz? Nerelisiniz?
Ayaküstü derin bir sohbet başlamıştı bile. Yozgat, ismi geçer geçmez birbirlerine daha dikkatli bakmaya başladı iki yabancı ve işletme sahibi heyecanla sordu:
-Hangi liseden mezunsunuz?
-Atatürk Anadolu Lisesi, 2005 mezunuyum.
-Tesadüfün böylesi… Biz galiba aynı sınıftaydık. İçeriye girdiğinden beri bu yüzü nereden tanıyorum diye düşündüm.
Sohbet ilerledikçe ilerliyordu. İşletme sahibi:
-Senin tır şoförü olman beni şaşırtmadı, dedi. Zaten o yıllarda belliydi bu mesleği seçeceğin. İyi ki diğer arkadaşlar gibi şöhretli biri olmadın. Ben zaman zaman diğer arkadaşlarla ilgili haberleri alıyorum, çoğu mutsuz.
Son cümleyi içinde birkaç kez tekrar etti. Çoğu mutsuz, çoğu mutsuz… Kendi mutlu muydu? Belki de… Mutsuz muydu? Zaman zaman.
Hayat böyle bir şeydi belki de. Sonsuz bir mutluluk nasıl mümkün olabilirdi ki sürekli değişen dünyada, değişen mevsimlerin, takvimlerin, yolların arasında. 


2 Ekim 2025 Perşembe

RUHUN MEVSİMİ


Yasin Kesürük
Herkesin sevdiği mevsim farklıdır. Bunu biraz da belirleyen insanların kişiliğidir, diye düşünüyorum. Yaz ve ilkbahar mevsimini sevenler çoğunlukla gezmeyi, yaşamayı seven ve hayattan zevk almayı bilen insanlardır. Kış mevsimini ise genelde durgun mizaçlı insanlar sever. Sonbahar, benim mevsimim. Yalnızca benim mevsimim değil elbette çünkü sonbaharı seven hayli insan tanıyorum. 
Sonbahar, her şeyden önce yoğun sıcaklara veda edilen dönemdir. Haftalarca, aylarca susuzluktan çatlayan topraklar da sonbaharı bekler, sıcağa dayanan ağaçlar da. Dağlar, taşlar, ırmaklar, dereler hep sonbaharı bekler coşmak, yenilenmek için. Öğrenciler yeniden okula koşmak için sonbaharı bekler. Ebette bazı öğrenciler için bu iyi bir mevsim olmayabilir ama dedim ya mizaç meselesi. 
Yaprakların sararması, gölgelerin uzaması, güneşin etkisini yitirmesi, sabahın ve akşamın daha serin olması bir hüznü de beraberinde getiriyor yeryüzüne. Sararan yapraklar arasında hışırtıyla yürümek ya da bir yağmur sonrasında ciğerlerimize çektiğimiz toprak kokusu belki de içimize hüzün serpen etkenlerden sadece birkaçı. Tabi sadece hüzün değil bir huzur da geliyor sonbaharla birlikte. 
Yalnız kırsal alanlarda değil şehirlerde de sonbahar kendini gözle görülür bir biçimde hissettiriyor. İnsanlar sonbaharda yoğun bir çabaya girmeye başlıyor. Bunu en çok sokaklarda ve Pazar yerlerinde görmek mümkün. Turşu, konserve hazırlıkları, kışlık patates ve soğan satan traktörler ve kamyonetler, mağazalarda değişen vitrinler, eskisi kadar kalmasa da odun kömür telaşı… Bunlar, her sonbahar şehrin simasına yansıyan bazı manzaralar. 
Sonbahar, biraz da kışın habercisi galiba ve bu yüzden kimi insanlarda telaş anlamına geliyor. Özellikle kış mevsiminin şiddetli geçtiği yöreler için geçerli bu durum. Yoksa Akdeniz ya da Ege bölgesinde yaşayan insanların çok da umurunda olmasa gerek bazı şeyler. 
Yaz günlerinde insanlar parklarda, bahçelerde, balkonlarda vakit geçirirken sonbaharda evlerine döner, evlerin kalbi olan odalarına döner. Sonbahar, evlerin ve ailenin değerinin anlaşıldığı bir mevsimdir biraz da. Evin bir sığınak olduğunu insan en çok güz mevsiminde anlar. Yağmurlu bir günde aile bireyleriyle içilen çayın, izlenen filmlerin bambaşka bir anlam kazandığı mevsimdir sonbahar. Bir yağmur sonrası yürüyüşünden sonra eve gelerek battaniyeye sarılmanın mevsimidir sonbahar. Hele bir de soba varsa evde… Soba üzerinde kaynayan ıhlamurun tadı ya da pişirilen kestanenin lezzetini başka bir yerde bulmak mümkün mü?
İlkbahar nasıl doğanın uyanışı ise sonbahar da galiba doğanın uykuya yatma zamanı. Doğanın akşamı belki de… Yaz boyu gecelerimizi huzursuz eden sinek, sivrisinek türevlerinin birer birer yok olması sonbahar ya da yılanların, kertenkelelerin, akreplerin, karıncaların artık bizim dünyamızdan uzaklaşması… Kuşların telaşı bile değişiyor sonbaharda. Serçeler daha geç uyanıyor güne ya da kargalar daha az inşaat faaliyetinde bulunuyor. 
Doğanın tam tersine sonbaharda bütün duygularım yenileniyor benim. Yeni bir dünyaya adım attığımı hissediyorum. Tüm renkleri barındıran bir dünya. Yazın tembelliğini üzerimden bir örtü gibi alıp atan bir dünya. Sonbahar serinliği demek, uyanış demek benim için. Yeni bir sınıfa başlamak, yeni bir hayata başlamak demek biraz da. Herkesin sevdiği mevsim farklıdır. Bunu biraz da belirleyen insanların kişiliğidir, ben sonbahar adamıyım. Güzün kıymetini bilenlerdenim. Zaten güz olmasa ne yazın anlamı kalırdı ne ilkbaharın. Bütün mevsimleri tadında yaşamak için sonbaharı yaşamalı önce insan. 

10 Eylül 2025 Çarşamba

HIŞIRTININ GÖLGESİ

Yasin Kesürük

Gündüzler halen sıcaktı ama gece vakti başlayınca hava soğuyordu. Özellikle sabaha karşı kış kendisini iyiden iyiye hissettiriyordu. Yaz bitmişti. Gecenin bu saatinde sokağın en izbe yerinde, kedilerin bile uykuya daldığı bu saatte o, uyanıktı ve bir parkın kenarında sessizce oturuyordu. Bazen yılıdzlara bakıyordu bazen etraftan gelen bir çıtırtıyla ürperiyordu. Gecenin ilk saatleri pek de sevmediği bazı ziyaretçiler oluyordu fakat gecenin ilerleyen vakitlerinde kimseler olmuyordu bu parkta. Uykusu kaçtığı zamanlarda hep bu parka sığınırdı. Yalnızca yaz mevsiminde değil kışın en soğuk günlerinde bile güneşin doğuşunu bu parkta izlemişliği vardı.
On altı yaşındaydı ve kısacık ömrüne çok şey sığdırmıştı. Bazen kendisini elli yaşında biri gibi hissediyordu bazen de beş yaşında bir çocuk gibi. Akranları öğrenciydi, akşam olur olmaz evde yemekleri hazırdı. Düzenli bir hayatları vardı yorucu olsa da. Keşke başarılı bir öğrenci olsaydım, diye içinden geçirdi fakat bazı derslerden nefret etmişti. Aslında derslerden değil de derslerin öğretmenlerinden kaynaklanıyordu bu sorun. Önceleri devamsızlık yapmıştı okula, ardından sınıf tekrarı gerekmişti ve sonunda okul hayatını bitirmişti. Kendisine bir gelecek çizmiş miydi? Hayır. Bir hafta sonrası için planı var mıydı? Hayır. Geçmişi düşünüp bir hayıflanıyor muydu? Hayır. Her şey ona göre olması gerektiği gibiydi. Üşümeye başlamıştı ama titretecek bir soğuk yoktu. Sadece üşüyordu, o kadar.
Etrafı süzmeye başladı. Daha önce defalarca geldiği bu parkın yabancısı gibiydi. Görebildiği kadarıyla uzaklara baktı, şehir de hiç tanıdık gelmiyordu. Belki de evinin yolunu tutması gerekiyordu artık. Eve gidince yapacak bir şeyi var mıydı? Hayır. Yine de ev, güven demekti, huzur demekti. Saatlerdir oturduğu yerden kalktı ve ellerini cebine koyarak evin yolunu tuttu. Tam parktan ayrılmak üzereydi ki bir hışırtı duydu. Belki de gecenin serinliğine dayanamayan bir yaprak daha düşmüştü parktaki ağaçlardan fakat hışırtı devam etti. Ardında yürüyen biri olduğu hissine kapıldı. Aniden arkasına döndü ama kimseyi göremedi. Yürümeye devam etti. Hışırtı, ardında ilerliyordu. Bir kez daha arkasını kontrol etti. Kimsecikler yoktu, uzun bir gölgeden başka. Bu, kendisinin gölgesiydi. Sokak lambasından kaynaklanan bir gölgeydi. Hışırtı ondan geliyor olamazdı. Sokak lambasını geçtikten sonra yeniden geriye döndü, gölgesi kaybolmamış ya da yer değiştirmemişti. Evine kadar arada bir ardına bakarak yürüdü, gölgesi onu hiç terk etmiyor peşinden yürüyordu hem de hışırtıyla.
Evine yaklaştı, evin kapısını açtı ve geriye döndü, gölgeyle vedalaşma vakti gelmişti. Artık kendisini yalnız hissetmiyordu. Biliyordu ki kendisini kapıda bekleyen bir gölgesi var. Yalnızlığının bitmiş olmasının verdiği huzurla yatağına uzandı. Belki yarın gece sohbet de ederiz, diye düşündü gölgeyle.
Saat 7.30’u gösterdiğinde çalan alarmla uyandı. Yorgun ve üşümüş hissetti kendisini. Okula hazırlık yapmak için 30 dakikası vardı. Neyse ki ödevlerini önceki gün akşamdan tamamlamıştı. Hazırlığını tamamladıktan sonra kapıya çıktı. Bir an duraksadı, birini arar gibi oldu gözleriyle fakat kapının önünde duran servise koşması gerekiyordu.


ÇARŞAMBA DEDİĞİNİZ

Yasin Kesürük

Elbette cuma kadar ya da cumartesi kadar keyifli bir gün değil çarşamba ama yine de pazartesinden iyidir hatta salıdan. Beş günün arasına konulmuş bir direk gibi durur takvimlerde. Bir köprüdür haftanın tam ortasından karşıya geçmeyi sağlayan. Bir hafta ne kadar zor ve sıkıcı olursa olsun çarşambadan sonra güzelleşmeye başlar. Çarşamba akşamı, tam da yaşam enerjimizin bitmek üzereyken gelir, yetişir.
Her ne kadar günleri pazartesinden başlatıp saydığımızda çarşamba 3. gün olsa da aslında 4. gün anlamına gelen bir birleşik kelimedir kendisi. Artık Türkçeleşmiştir kökeni Farsça olsa da.
Çarşamba, herkes için farklı bir anlam taşıyabilir. Dersi olmayan öğretmen için çarşamba, cuma kadar mübarek sayılabilir. Ya da çarşamba günü hastaneden taburcu olacak bir hasta için çarşambanın anlamı sağlıktır, şifadır, kurtuluştur. Çarşamba günü büyük bir galibiyet alan futbol takımı için çarşamba, günlerin en güzelidir. Mahallesine çarşamba günü pazar kurulan biri için belki gürültü demektir çarşamba fakat o pazarda satış yapan biri için nasip demektir, eve ekmek götürmek demektir.
En yoğun ve sıkıcı dersleri çarşamba gününe denk gelen bir öğrencinin çarşambayı sevmesini çok bekleyemeyiz. Çarşamba günü trafik kazası geçirmiş bir insan için çarşambalar genelde iyi şeyler çağrıştırmaz. Çarşamba günü sevdiği bir insanı kaybeden biri, ömür boyu çarşambayı yas günü olarak hatırlayabilir.
Belki de çarşamba da diğer günler gibi sıradan bir gün ancak onu değerli kılan veya sevilmeyen gün ilan eden şey bizim yüklediğimiz kıymettir. Hayatımıza göre şekilleniyor günler. Evet pazartesini seven çok az insan olabilir fakat pazartesinin gelmesini dört gözle bekleyen insanlar da vardır mutlaka.
Yine de çarşamba başka bir gün bence çünkü pazartesinin gelişi pazardan belli değildir ya da cumartesinin gelişi cumadan belli değildir lakin perşembenin gelişi, çarşambadan bellidir, demiş atalar. Sadece bu söz bile çarşambayı değerli kılmaya yeten bir anlam taşıyor diye düşünüyorum. Üstelik hangi gün ismi bir ilçeye verilmiş ki başka. Hangi günün ismiyle başlayan bir türkü var ki: Çarşamba’yı sel aldı / Bir yar sevdim el aldı.
Çarşamba, günlerin en farklısı, en özeli...