21 Şubat 2026 Cumartesi

ADALET

Gamze Sena Kuyucu

Adalet… ne kadar da kolay bir kelime gibi görünüyor. İnsanlar günlük hayatta kullanıyor ama asıl anlamını kimse bilmiyor. Neden? Neden kimse bilmiyor anlamını? Eğer insanlar adalet kelimesinin anlamını bilseydi bu dünya böyle olmazdı. Belki daha barışçıl olurdu orasını bilmiyorum ama böyle olmazdı.

 Adalet demek insana hak ettiği gibi davranmak demek. İnsanın gerçek yüzünü görüp ona göre hareket etmek demek. Kısasa kısas gibi. Benziyor aslında. Adalet için empati gerekir. Karşındakinin ne yaşadığını anlayacaksın ki ona adil davranasın. Adalet sadece karşındakine hak ettiği gibi davranmak değildir. Kendine de bir sınır tanımandır adalet. İnsanın fıtratında vardır bencillik. Adalet ise o bencilliği susturmaya denir.

Herkes adaletsizlikten şikayetçi öğrenci öğretmenlerin adil olmadığını, öğretmen müdürün adil olmadığını, müdür de bakanlığın adil olmadığını söylüyor. Dağdaki çobanda hayatın adil olmadığını söylüyor saraylarda yaşayanlarda. Yüzyıl yaşayanlarda adaletten bahsediyor on gün yaşayanlarda. Hiç kimse adil bir dünyada olduğumuzu düşünmüyor ve türküler, şarkılar, şiirler zulmün adaletsizliğini anlatılıyor.

Gerçekten böyle mi? Adaletsizlik her yerde var mı? Bence var çünkü adaleti sağlamak zannedildiği kadar kolay bir iş değil. Adalet rakamlarla, verilerle, istatistiklerle sağlanabilecek bir şey değildir.

Adalet her şeyden önce ruhun, vicdanın ve kalbin şikâyet etmediği bahçelerde yeşeren bir çiçektir. Adalet zalimlerin korktuğu, istemediği, kaçtığı bir savaştır; gariplerin, kimsesizlerin, yoksulların beklediği kahramandır.

Adalet dünya var olduğundan beri hem aranan hem de ulaşılmayan bir iksir, zaman zaman yaklaşılan ancak sahip olunamayan bir büyü, hep aradığımız ve çok az rastladığımız bir rüyadır. 

GERÇEKLER ACI MI?


Gamze Sena Kuyucu

Gerçekler acıymış, öyle söylerler hep bana. Gerçekler insanı olgunlaştırırmış, gerçekler insanı olmak istemediği bir bireye dönüştürürmüş. Bence gerçek böyle bir kelime değil veya böyle bir kelimeyi asla çağrıştırmıyor. Gerçek, insana olmak istediği şekilde görünür. Bir insan iyimser olunca iyi görür her şeyi. Kötümser insanlar ise kötü. Gerçek herkesin düşüncesine bağlı bir kavramdır. Küçük bir çocuk ejderhaya gerçek der, yetişkin bir insan ise yalanlara. Gerçek acı bir kelime değildir ya da acı çağrıştıran bir kelime. Gerçek insanın zihnindeki bir düşünceden ibarettir. Ama herkes bu düşünceye gerçek der ve kendini inandırır. Oysaki gerçek apayrı bir kavramdır. Yaşadığımız bu dünya gerçek değil belki. Yediğimiz yiyecekler, elimize aldığımız eşyalar… Gerçek, kimsenin kanıtlayamayacağı bir kelimedir.

Gerçeklere acı diyorlar ya o zaman yalan tatlı olmalıdır. Yalan insana tatlı kelimesini çağrıştırmalıdır. Peki öyle mi? Hayır, yalan insana tatlı kelimesini çağrıştırmıyor. Asıl yalan acıdır. Yalan insanı olgunlaştırır, yalan insanı olmak istemediği bir bireye dönüştürür. Yalanı söylemek, dile getirmek kolaydır. Ama gerçekleri herkes dile getiremez. Herkesin gerçeği kendine göre değişir. Bazen bizim için gerçek olan bir şey bir başkası için yalan ya da hayal olabilir. Gerçekler zamana, topluma göre de değişebilir. Mesela orta çağda yaşamış bir büyücünün gerçeği ile günümüzde bir bilim insanının gerçek algısı farklıdır.  

Gerçekler acıymış, öyle söylerler hep bana. Ama ben tatlı yalanlardansa acı gerçeklere inanırım. 

SEVİLEN BİR KELEBEK


Gamze Sena Kuyucu
Küçüklükten beri
Çok seviyorum seni
Gördüğüm her yere çiziyorum
Hayallerimi varlığınla seviyorum

Bana göre umutsun sen
İnsana kânatkar olmayı öğretiyorsun
Rengarenk görünüşünle
Bana yaşama sevinci katıyorsun

Sen hassas bir kelebeksin
Kanatlarıyla insanı büyüleyen
Üç günlük ömrüyle 
İnsana halini şükrettiren
Herkesin sevdiği hayvan
Benim ise küçüklüğümsün

YANLIŞ ANLAŞILMA

 

Gamze Sena Kuyucu
-Of, kar ne zaman duracak ya. Çok sıkıldım.
Sesin geldiği tarafa baktığımda erkek kardeşimi gördüm. Camın önüne dikilmiş karın nasıl yağdığını izliyordu. Aynı zamanda da şikâyet etmeyi unutmuyordu. 
-Ayaz artık şikâyet etmeyi bırakır mısın? Daha iki gündür kar yağıyor, dedim. Evet iki gündür yoğun bir kar yağışı vardı ve elektrikler kesilmişti. Ayaz yani kardeşim ise bu durumdan çok şikayetçiydi. Çünkü kendileri teknoloji bağımlısıydı. Aslında bilgisayarının pili bitmeseydi hali bu durumda olmazdı ama.
-Ya ama duracağı yok ki şuna bak. Bari bilgisayarımın pili bitmeseydi, dedi yakınarak Ayaz. 
-İyi tarafından bakalım kardeşim, teknoloji bağımlılığına biraz ara vermiş oluyorsun. Hem yakınmak yerine vaktini güzel şeylere harcamaya ne dersin?
-Güzel şeyler? Dedi sorar biçimde. Kardeşime göre güzel şeyler sadece bilgisayarla oyun oynamak, bilgisayarla bir şey izlerken yemek yemekti. Ama annemgil varken bilgisayarın başında yemek yemesi zordu. Çünkü sağlığı için kendine sınır koymak zorunda. Kendisi yapamayınca görevi annemgil üstlendi. Ama annem ile babam evde yokken hala öyle vukuatları olabiliyor.
-Evet güzel şeyler. Mesela kitap okumak, resim çizmek, legolarla oynamak veya yazı yazmak. Bunları senin zevkine göre çeşitlendirebiliriz, dedim.
-Legolarımı kimseye dokundurmam, dedi biri. Bu kişi yatağın üzerinde uzanarak kitap okuyan ikizimden başkası değildi. Kendisi tam bir lego hayranıydı. Hatta Harry Potter ve lego. Sırf bir kitaplığı legolarla süslemişti. Kitaplığın bir rafı da Harry Potter kitapları ve lego süslemeleriyle doluydu. Şimdi de elinde Harry Potter kitabı vardı.
 Bu Harry Potter kitabını sevmeyen tek benim sanırım. Çünkü fantastik kitaplardan nefret ederim. Aslında biraz da abartılıyor bence. Benim okuduğum çoğu kitap Harry Potter denilen kitaptan kat be kat daha iyiydi. Ama bunu kimse anlamıyor. Özellikle de ikizim.
-Ya Araz seni ne zaman görsem elinde o kitap var. Sıkılmadın mı? Dedim. Çünkü ben ikizimin elinde görmekten sıkılmıştım.
-Yoo, hiç de sıkılmıyorum. Asıl sen tarih okuyunca ne anlıyorsun anlamıyorum, dedi. 
Tarih kitapları benim favorimdi. Kitaplığım tarih kitapları ile doluydu. Anlaşıldığı üzere de Araz bu durumdan rahatsızdı. Çünkü kendisi “Geçmişe değil geleceğe bakmak gerekir.” diye düşünüyordu. Oysa ki tarihte bir sürü ders çıkaracağımız olay, kendimize önder olarak seçeceğimiz bir sürü önemli kişiler vardı.
-Gene kitap kavgasına başlamayın. Asıl kitap okuyunca ne anlıyorsunuz? Sıkıcı işler işte, dedi kardeşim Ayaz. 
-Sen konuşma.
İkizimle aynı anda konuşmuştuk yine. Zevklerimiz ne kadar farklı ve uyumsuz olsa da hareketlerimiz ve konuşmamız birbirini tamamlıyordu. 
-Ya sizin kavganızı dinleyemem ben. Hadi bir şeyler yapalım canım sıkılıyor, dedi Ayaz. 
-Sen bizimle vakit geçirmek ister miydin Ayazcığım? Diye sordum. Çünkü kardeşim gün boyu bizim yüzümüzü dahi görmek istemezdi. Bence elektriklerin kesilmesi yararına ama kardeşimi bu konuda ikna etmek zor maalesef.
-Ayıp ediyorsun Aryacığım, dedi üstüne bastırarak Ayaz. Aramızda iki yaş olmasına rağmen bize isimlerimizle sesleniyordu. İlk başta kabul etmemiştim ama sonra alıştım ve ismimle seslenmesine izin verdim.
-Ben sizinle gayet vakit geçiriyorum bir kere siz farkında değilsiniz, diye kendini savunmaya devam etti Ayaz. 
-Buldum, dedi ikizim. Sanki saatlerdir yaptığı bir savaşı kazanmış bir edayla. Gözlerimiz merakla Araz’a döndü. Ne diyeceğini sorar gibi kaşlarımı kaldırdım. Araz devam etti:
-Resim çizelim, dedi. Ayaz dalga geçerek:
-Ya bu bizim aklımıza nasıl gelmedi. Tüh görüyor musun Arya? 
-Yalnız var ya mükemmel bir fikir benim aklıma asla gelmezdi, dedim bende alay ederek. Araz:
-Ya bir dinleyin öyle değil, dedi ve devam etti. Şimdi herkesin elinde bir kağıt olacak ve yarım saatte bir değiştireceğiz kağıtları. Böylece hepimiz resim çizeceğiz.
Ne demek istediğini anlamıştım. Çünkü biz Arazla hep bu oyunu oynardık. Ama Ayaz anlamamıştı ve:
-Nasıl yani? Diye sordu. Araz ise özet geçerek anlatmaya başladı:
-Üç kâğıt var. Herkes resim çizmeye başlayacak. Yarım saat sonra ise kağıtları değiştireceğiz. Bir yarım saat sonra ise tekrardan, dedi. Ayaz anlamışa benziyordu ve ilk defa zorluk çıkarmadan kabul etti:
-Tamam, oynayalım. Açıkçası bu tavrına şaşırmıştım. Ama fikrini değiştirmeden kağıtları ve boya kalemlerini getirdim. Oyuna başladık. Gayet güzel gidiyordu, Ayaz’ın çizdikleri dışında. Performansı vasat denilecek bir seviyeydi. Ama olsun eğleniyorduk.
Bir buçuk saatin sonunda oyunumuzu tamamladık. Resimleri incelemeye başladık. İlk incelediğimiz benim başladığım kağıttı. Gayet güzeldi. Ormanın içinde bir şelale görseli vardı. Ayaz’ın ağaçların üzerine çizdiği meyveler ve hayvanlar biraz resme çirkin bir hava katsa da gayet hoş bir resimdi.
İkinci olarak Araz’ın başladığı kağıta baktık. Araz ne kadar fantastiği sevse de bilim kurguya da bayılıyordu. Bunu da çizdiği resimden anlıyorduk. Ayda bir tane astronot vardı. Arkasında ise dünya ve gezegenler. O gezegenleri ben çizmiştim ve rengarenktiler. Resme hoş bir hava katmıştı. Ama resimde çözemediğim bir nokta vardı. Araz da benim gibi çözememişti sanırım çünkü şaşkınca kağıta bakıyordu. Tabi ki de bizim şaşırdığımız kısmı Ayaz çizmişti. Şaşırdık mı? Hayır. 
-Ayaz burada ne çizmeye çalıştın yetenekli kardeşim, diye sordu ikizim. Ayaz cevaplamak için dudaklarını araladı. Hemen söze atladım:
-Sanatçı burada uzaydan su çıkabileceğini belirtmiş. Bak şurada sular makineye alınırken şurada ise, derken işaret parmağımı kastettiğim kısma koydum ve devam ettim. Sular şişeler sayesinde paketleniyor. Ama atmosfer olmadığı için şişeler etrafa dağılmış, dedim. Bence gayet mantıklı bir düşünceydi. 
-Ya sizinle oynayan da kabahat, dedi Ayaz sinirle ve devam etti. O su makinesi falan değil uydu, uydu. Buradaki iki uydu çarpışmış ve senin şişe sandığın uzay malzemeleri etrafa dağılmış.
Arazla gülmeye başladık. Hem kahkaha ata ata. Ayaz’ın hayal gücü mükemmeldi. Araz karnını tutarak:
-Bence teknoloji kullanmayı azaltmalısın kardeşim, dedi. Hala gülmeye devam ediyordu. Ayaz ise ciddiyetle bize bakıyordu. 
-Bence gayet mantıklı. Hem internetler de gitmiş. Birini de arayamıyoruz zaten. Belki gerçekten de böyle bir olay yaşanmıştır, dedi. Evet, elektriklerle beraber internette gitmişti ama birini arayamayacağımızı da yeni öğrendim. Hemen ciddileştim. Araz da anında ciddileşti.
-Az önce ne dedin sen? Diye sordum. Şaşkınlığım hala üzerimdeydi. Ayaz:
- Belki gerçekten de böyle bir olay yaşanmıştır, dedim.
-Ondan önce.
- Birini de arayamıyoruz zaten, dedim. Ya siz bilmiyor musunuz? Sabah annemle babamı konuşurken duydum. Tam da bu konu hakkında konuşuyorlardı. Uydular falan da demişlerdi de tam net duyamadım o kısmı, dedi. İşte bu kısmı alaya alamazdım. Hepimiz ciddiydik. Bu basit bir şey değildi çünkü. Hemen odamızdan çıktım. Odamız derken Araz ile benim odam. Ayaz farklı bir odada kalıyordu. Hemen koridoru geçip merdivenden indiğimde Araz ile Ayaz’ın peşimden geldiğini fark ettim. Annemgilin yanına gittik, mutfaktaydılar. Onlara da sorduk ve aynı cevabı aldık. Kimseyi arayamıyor, mesaj dahi gönderemiyorduk. Yoğun tipiden de dışarı çıkamıyorduk zaten. Haberleri açamıyorduk. Televizyon sinyalleri tamamen gitmişti.
 Bu haber benim korkmama neden oldu. Aklıma Ayaz’ın dedikleri geldi. “Belki böyle bir şey yaşanmıştır” diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Yok ya böyle bir şey yaşanmazdı. Bir sürü görevli vardı. İlla birileri hallederdi bu durumu. Hayatımız olmuştu teknoloji, internet. Alaya alınacak bir şey değildi. 
-Böyle oturacak mıyız? 
Düşüncelerimden Ayaz’ın sesiyle ayrıldım. Yaklaşık yarım saattir böylece oturuyorduk. Kimseden çıt çıkmıyordu. Annem ile babam ise işe gitmişlerdi. Annem ile babam astronomdu. Uzayı gözlemlemeye bayılırlardı ve bunu işleri haline getirmişlerdi. Rasathaneye yakın değildik ama aynı şehirdeydik. Annem ile babam evden aceleyle çıkmışlardı. Artık kesin emindim. Uydular ile ilgili bir sıkıntı olmalıydı ve biz evde oturuyorduk. İlk defa, pardon ikinci defa kardeşime hak veriyordum. Burada böyle oturmayacaktık. Hemen koltuktan kalktım ve yönümü kardeşlerime döndüm:
-Burada böyle oturmayacağız, bir şeyler olmuş. Kimseden haber dahi alamıyoruz, dedim. Şimdi mantıklı bir fikir bulmalıyız. Ne yapabiliriz? Sesim düşünceli çıkmıştı. Ayaz hemen:
-Annem ile babamın çalıştığı rasathaneye gidelim, dedi. Ama gidemezdik. Çünkü yoğun kar vardı ve annemgilin zorlukla gittiklerine emindim.
-Hayır, başka bir şey bulmalıyız, dedim. Araz:
-Farah ablaya gidelim, dedi. Aslında bu mantıklıydı. Çünkü Farah abla annemgil ile birlikte çalışıyordu ve yürüyen ansiklopedi gibiydi. Her şeyi bilir, sorduğumuz tüm soruları cevaplardı. Hayran olduğum bir zekâsı vardı. Çok güzel denilmezdi ama çok tatlıydı. Gözlüklerini gözünden asla çıkarmazdı. Küçük bir evde yaşıyordu ve ev bize çok yakındı. Ayaz:
-Ama evde değilse. Annem ve babam gibi işe gittiyse, dedi. Hemen söze atladım:
-Hayır, evde. Çünkü annem bana Farah ablanın hastalıktan kırıldığını söylemişti. Hatta memleketinden annesi gelmiş, dedim. Hepimiz birbirimize bakıyorduk. Ne yapacağımızı bulmuştuk ve yerimizde durmayacaktık. 
Hemen giyinip evde çıktık. Tipi çok şiddetliydi. Kafama şapkamı, boynuma atkımı takmama rağmen donuyordum. Kar taneleri iğne gibi yüzümüze değdiğinde canımızı acıtıyordu. Ama durmadık ve Farah ablanın evine geldik. Hemen kapıyı çaldık. Kapıyı birinin açmasını bekliyorduk ama açan olmadı. Tekrar çaldık, tekrar açılmadı. Farah abla neredeydi? Ya da şimdi ne yapacaktık?
Eve dönmeye karar verdik. Belki biraz düşünürsek mantıklı bir karara varabilirdik. Bu düşünme eylemini evde yapmalıydık çünkü hava gittikçe kötü bir hal alıyordu. Gittiğimiz yoldan geri döndük. Evin kapısının önüne geldiğimizde Ayaz:
-Haydi anahtarı verinde açalım kapıyı, dedi ve elini Araz ile benim önüme kaldırdı. Anahtarı vermemizi bekliyordu ama bende anahtar yoktu. Araz’ın yüzüne baktım. Evden çıkarken anahtar almak umurunda olmazdı ama umut ettim. Ama Araz aynı dehşetli ifadeyle bana bakıyordu.
***
-Ya size inanamıyorum. Bir hafta önce ne yediğinizi unutmazsınız siz, bunu mu unuttunuz? Dedi Ayaz sitemle. Haklıydı evden çıkarken Araz da bende anahtarı almamıştık ve şu anda evin kapısının önünde bekleyişimizin birinci saatini tamamlamıştık. Hava soğuktu ama kapının önüne kar yağmıyordu. Neyse ki bu konuda şanslıydık. 
-Ya ne bize bağırıyorsun? Sen de bu evin bir bireyisin hatırlatırım. Sen alsaydın, dedim Ayaz’a. Ne kadar haklı da olsa ona kendimi ezdirmemeliydim. Araz ilk defa konuşarak:
-Ya bir susun da mantıklı bir fikir bulalım, dedi. Birinden yardım istesek kimden isteyeceğiz?
-Bilmiyorum ki, sanırım tek çaremiz annemgil gelene kadar burada beklemek, dedim. Aklıma başka bir fikir gelmiyordu. Ayaz:
-Bence rasathaneye gidelim, diye bir fikir attı ortaya. Araz:
-Nasıl olacakmış o iş? Annemgil bile arabayla bir saatte anca gidiyorlar, dedi sitemle. Ama başka çaremiz yoktu. Yerimizde duracağımıza dair ise kimseye söz veremezdik. Uzun bir konuşmanın ardından rasathaneye gitme kararı aldık ve yola çıktık. Annem ile babam bizi birçok kez rasathaneye götürmüşlerdi. O yüzden yolu artık ezbereydik. 
Yola çıkmıştık ama tipi öyle bir kuvvetliydi ki zor yürüyorduk. Aslında yürüyemememizin bir diğer nedeni ise çok üşümemizdi. Çok üşüyorduk ve yavaş yavaş mayışmaya başlamıştık. Artık zaman algımı yitirmiştim. Keşke yola çıkmasaydık diye düşündüm bir an. Bunların hiçbirisi başımıza gelmezdi.
-Bakın bir araba geliyor, dedi Ayaz. Yere bakarak yürüdüğüm için kafamı kaldırdım ve işaret parmağı ile gösterdiği yere baktım. Evet, biri geliyordu. Yani bir araba. Zorlanarak olsa da geliyordu. Hemen arabaya koşmaya başladık. Arabanın önüne geçtik. Zaten yavaş olan araba bizi görünce durdu ve hemen camı açtı. Ben cam açılınca hemen oraya gittim ve tam konuşmaya başlayacakken gördüğüm kişi konuşmamı engelledi. Bu kişi babamdı. 
***
-Ya siz beş dakika yerinizde durmaz mısınız ya? Rasathaneye gelmek ne demek? Siz beni öbür dünyaya göndermeye mi çalışıyorsunuz anlamıyorum ki, sitemle bağıran babamdı. Rasathanede, annem ve babamın yanındaydık. Biraz da olsa ısınmıştık. İlk yaramazlığımız değildi ama her yaramazlıkta aynı derecede bize kızıyordu. Babam soluklandıktan sonra devam etti:
-Ya hayır hiç mi ders çıkarmıyorsunuz yavrum siz? Ne olacak diye hiç mi düşünmüyorsunuz? Sende bir şey söylesene Güneş. Annem sözü devraldı:
-Çocuklar biz sizinle bu konuyu konuştuk. Bir daha yapmayacağınız hakkında söz verdiniz bize. Ya kaybolsaydınız? Babama göre daha sakin konuşuyordu ama telaşı yüz ifadesinden anlaşılıyordu. En son dayanamadım ve:
-Ya ama sizin düşün…
-Bakalım kendinizi nasıl savunacaksınız? Dedi sitemle babam. Ya hadi bu ikisini anladım da sende mi kızım ya? 
-Bak babacığım…
-Baba ayıp oluyor ama. Biz de seni duyuyoruz ya hani, dedi Ayaz. Şu anda konuyu değiştirmeye çabalıyordu. Çünkü böyle giderse babam ertesi sabaha kadar bizi azarlardı. 
-Ama bak bu kız hep sizin yanınızda böyle oluyor. İyice kendinize benzettiniz. Değil mi kızım? Benden onay bekleyen bir ifadesi vardı. Ben konuşmaya başladım:
-Yani ama…
-Nee, diye yükseldi Araz. Şu anda Arya’dan bahsediyoruz yalnız.
Araz’a öldürücü bakışımla baktım. Ne ima etmeye çalıştığını anlamıştım. O da bana aynı şekilde bakmaya başladı.
-Ama babacım bizim kalbimiz kırılıyor bura…
-Ya bir susun da ben konuşayım, dedim. Biraz fazla bağırmıştım sanırım çünkü çevremdeki herkesin bana dik dik bakıyordu. Başımızdan geçenleri anlatmaya başladım. Tabi arada abartmayı da unutmadım. Annem ve babam beni dikkatli bir şekilde dinliyordu ve gelme nedenimizi öğrendiklerinde kahkahayı patlattılar. Ayaz’ın düşüncesini de söylemiştim. Annem bir süre güldükten sonra:
-Benim akıllı kuzucuklarım bu öyle bir şey değil. Tipi olduğu için sinyaller ve elektrikler gitti. Yani düşündüğünüz gibi bir durum yok, dedi. Ayaz hemen:
-O zaman siz neden bugün buraya geldiniz. Hem de hava böyleyken, dedi ama hava sadece şehre böyleydi. Burası gayet günlük güneşlikti sadece azıcık kar yağmıştı o kadar. Bu sefer babam cevapladı:
-Çünkü bugün önemli bir gün. Bugün annenizin doğum günü ve buradaki arkadaşlarımızla her şeyi planladım annenizin haberi olmadan. Sonra da sizi almaya geliyordum, dedi. Annemin doğum günü olduğu tamamen aklımdan çıkmıştı.
-İyi ki doğdun anne, dedik üçümüz de aynı anda. Annem de tebessümle:
-Teşekkür ederim ama bir daha böyle yaramazlıklar yok, dedi ve kollarını bize doğru açtı. Bizde hemen anneme sarıldık. Ne kadar yaramazlık yapsak da annem ile babam bizi sevmekten vazgeçmiyorlardı ve asla vazgeçmeyeceklerdi.

DIŞ GÖRÜNÜŞ

 
Gamze Sena Kuyucu


Kimi insan güzel
Kimisi ise çirkin
Aynaya düşen görev ise
Bir ömür boyunca insanların ruhlarını gizleyeceği
Bedenleri göstermektir bence

İnsanlar kanar dış görünüşe
Yapmacık bir gülümsemeye
Mükemmel denilecek bir fiziğe
Oysa ki ruhun hiç mi önemi yoktu?
İnsanlar sadece dış görünüşe mi bakıyordu?

Keşke ruhları da gösterseydi ayna
İnsanlar dış görünüşe değil
Kalbe inansalardı
Herkes gerçek yüzünü ortaya çıkarsaydı

İHANET

Gamze Sena Kuyucu
Dünyadaki en acı verici şeylerden biri de
İhanete uğramak bence
Sırtına saplanılan o bıçak
Bir daha çıkmamak üzere kalır
Geriye ise sadece izi hatırlanır

Güvenirsin ona
Kimseye güvenmediğin kadar hem de
Kalbinle inanırsın
O yapmaz diye kendini kandırırsın

Acımasızdır insanlar
Ne düşündüğün umurlarında olmaz
Senin ne yaşadığını kimse bilmez
Yardım çığlıklarını kimse duymak istemez

Her bir ihanette düşersin
Acır canın, yaralanır yüreğin
Ama kalkmaya çalışırsın
Ne yaşanırsa yaşansın

Daha güçlü olursun
Ya da seni güçlü olmak zorunda bırakırlar
Düştüğün yere dikkatli bakarsın ki
Bir daha aynı yerden düşmeyesin
Bir daha aynı ihanete maruz kalmayasın

KARANLIĞIN İÇİNDEKİ AYDINLIK

 
Gamze Sena Kuyucu

Her yerde görürüz onu
Pembe yapraklı lotusu
Kolyede, tabloda
Gezilmeyi bekleyen bir tapınakta

Güzel bir çiçektir
Herkes baktıkça bakmak ister
Yapraklarının biçimi ise
İlgi çeker

Kirli sularda yetişir lotus
Kendi kendini temizler
Karanlığın içindeki tek aydınlık nokta
Lotus çiçeği galiba

Çamurda temiz kalabilmiş
Tek çiçek lotus
Peki neden insanların ilgisini
Sadece dış görünüşü çekiyor?

ZAMBAK

 
Gamze Sena Kuyucu

Dayanıklı bitkidir zambak
Kolay kolay bükülmez, kırılmaz
Soğuk olduğu anda bile
Diğer çiçekler gibi ölmeye kalkmaz

Vefanın temsili bence
Bakımını yaptığın sürece
Uzun yıllar solmaz
Zambak, kendine yapılanı unutmaz

Bir sürü türü
Rengi vardır zambağın
Her renk farklı bir anlam
Sayıları bile ayrı bir kavram

Saflık ve masumiyet demekmiş
Göz alıcı zambak
Aynı zamanda da
Yeniden doğuşu simgelermiş

Dikenleri var güllerin
Dokunanın canını yakar
Yaprakları hassastır papatyaların
Üflesen uçar

Ama zambak öyle değil
Dayanıklı, kırılmaz
İnsanların canını bile yakmaz
Peki neden
Öbür çiçekler kadar sevilmez?

EN GÜÇLÜ BAĞ

 

Gamze Sena Kuyucu

Basit bir şey sanılır güven
Önemsenmez belki
Oysa insanların arasındaki
En güçlü bağ sanki

Bir kere kırıldı mı
Geri gelmez güven
Ne kadar çabalasan da
Önceden verilen güvenin yerini tutmaz asla

İnsan güvenince sever birini
Güvenince umut eder, yardım diler
Güvenin olduğu yerde vardır adalet
Diğer erdemlerde peşinden gelir elbet

YALNIZLIK

Gamze Sena Kuyucu

Yalnız kalmak bazen en iyi şeydir
Zihnindeki sorulara cevap bulabilmek için
Yalnız kalman gerekir

Bazen ödüldür yalnız kalmak
Yaşadığın şeyleri sessiz bir ortamda sorgulamak
Yalnız kalınca insan 
Kendini daha iyi hissediyor o an

Ama yalnız olmak kötüdür
Her şeyini yalnız yaparsın
Yalnız yapmak zorunda bırakılırsın
Ama seni iyi hissettirmez

Yalnız olunca sevmezsin bu hayatı
Yaşadığın ve yaşayacağın olayları
Yanında biri olsun istersin
Seni anlamasını istersin

Yalnız kalmak farklı 
Yalnız olmak farklı
Yalnız kalmaya ihtiyaç vardır ama
Bu dünyadaki hiçbir insan 
Yalnız olmamalı 

SESSİZLİK

 YİĞİT EFE DEMİR

İyidir sessizlik çoğu zaman
Özellikle kalabalıklar arasındaysan
Durup düşünür kendi yerini iç dünyasını
Derinlere iner insan

Sessizlik kötüdür kimi zaman
Bayramsa, düğünse, mutlu bir olaysa yaşanan
Sessiz olduğunda herkes
Yas tutar gibi hissediyor insan

Sessizlik yerine göre 
Kimi zaman aranan 
Kimi zaman dışlanan

KAR

ECEM ERCİNS
Mutluluğun başladığı yerdesin
Ya da sen neredeysen mutluluk oradadır
Sabah geldiğinde değil
Akşam geldiğinde daha değerlisin 
Eşsizsin
Bir kış gecesinde ansızın perdenin ardından görününce

Fırtınayla, rüzgarla gelme
Yağmurla da gelme ki görebileyim seni
Kışın en ayazında
Yumuşacık bir eda ile in göklerden 
Lapa lapa dünyaya
Aydınlat yeryüzünü beyazlığınla
Uzak dağları, yakın yolları, kapıları
Her yeri kapla aydınlığınla
Ve yumuşat ayaz vurmuş gönülleri

RUHUMUN RENGİ


NEHİR ALMACI
Neden olduğunu anlamıyorum hiç
Sana saatlerce bakabilirim
Bakıyormuşum gibi kendime
Bakıyormuşum gibi bir aynaya
Saatlerce bakabilirim sana sana

Gökyüzünde, okyanusta 
Bazen bir çiçeğin yaprağında
Bazen bir annenin tülbentinin nakışında
Bazen bir kilim deseninde
Bazen bir duvar süsünde
Seni görmediğim gün içimde bir eksiklik
Sana dokunmadığım gün ruhumda bir yarımlık
Sen benim için sadece bir renk değilsin
Sen benim ruhumun yansısı
Sen ey mavi, sanki kalbimin aynası

KİTAPLARA MEKTUP

 ZEYNEP ADA KARADAŞ

Bir büyüye kapılmış gibi
Beni çağırıyorlar raflardan kalın, kocaman kitaplar
Kimi yıllar önce basılmış ve annemden kalmış
Kimi yakın zaman önce yani yeni alınmış
Kitaplar, kitaplar kitaplar 
Sanki hep beni konuşuyorlar

Şöyle diyorlar birbirlerine
Güya beni bu sene kurtaracaktı burdan
Altı ay geçti aradan
Geçmedi hiç yanımdan

Oysa ben de istiyorum her birini
Teker teker okumayı, bir kenara not tutmayı
Bir koltukta, bahçede, balkonda
Sayfalarda kaybolmayı
Fakat hayatım çok yoğun anlayın beni n’olur
Bir gün okuyacağım hepinizi sayfa sayfa
Kapanıp odamdan çıkmayacağım daha
Yine kitaplar alacağım, dizeceğim raflara
Şimdilik affedin beni kitaplar
Bekleyin az daha
Vakit şimdi çok dar. 

YAĞMUR

 ELİF ESLEM ŞİMŞEK

Yağmur bambaşka bir şey benim için
Sadece bir doğa olayı değil
Yağmur
Duyguların ansızın çıkması ortaya
Bir gök gürültüsüne dönüşmesi
Ya da bir gökkuşağına

Yağmur benim için bambaşka bir şey
Her yağmurda bir ağaç gibi hissederim kendimi
Ya da uzak kırlarda bir çiçek gibi
Beklerim
Gelip yağmur tanelerinin bulmasını beni

Yağmur
Bir kıvılcım benim için
Ruhumun karanlıklarına ansızın düşen umut
Beni biraz daha huzura taşıyor
Gördüğüm her bulut

20 Şubat 2026 Cuma

YİRMİ SEKİZİNCİ YAŞ GÜNÜ

Ebubekir Çakmak

 Normal zamanlarda geceleri telefonumu sessize alırdım fakat o gün unutmuştum sessize almayı. Gecenin bir yarısı peş peşe gelen mesajlarla tüm oda inliyordu. Uykudan kan ter içinde uyandım ve telefonu koyduğum yeri aramaya başladım. Normalde şarj yerinde olması gerekiyordu fakat telefon orada değildi. Neden böyle yapmıştım bilemiyorum. Neden telefonu sessize almayı unutmuştum onu da bilemiyorum. Telefona ulaştığımda telefon ekranında en yakın arkadaşlarımdan birinin adını gördüm: Eyüp… Peş peşe mesaj atmış daha öncesinde de çağrı bırakmıştı ama ben onları duymamıştım. Acil bir durum olmalıydı ki beni bu saatte aramıştı Eyüp. Telaşla telefonu açtım ve mesajları okumaya başladım. Okudukça bu mesajları atan kişinin arkadaşım olmadığını düşünmeye başladım fakat isim ve numara onundu. İlk mesaj bir yardım isteği gibiydi: 
Yanımda olacağını biliyorum bu zor süreçte ve senden destek bekliyorum. 
İkinci mesaj bir dakika sonra atılmıştı ve ilkiyle hiçbir alakası yoktu:
On dakika sonra bankanın önünde olman lazım. 
Üçüncü mesaj daha da farklıydı:
Yirmi sekizinci yaş gününü tebrik ediyor, nice mutlu yıllar diliyorum. 
Yirmi sekiz yaşımda olduğum doğruydu fakat doğum günüme henüz bir ay vardı. Diğer mesajların hiçbirini anlayamadım. Belki de Eyüp’ün çocuğu telefonu eline almıştı ve rast gele mesajlar yolluyordu sağa sola. Başka bir açıklaması yoktu bu mesajların. Son anda aklıma geldi, Eyüp garip ilaçlarla bir tedavi sürecinde olduğunu söylemişti birkaç ay önce. Zaman zaman bu ilaçlardan ve etkilerinden bahsetmişti bana. 
Bu gece bu kadar aksiyon yeterli, diye düşündüm ve telefonumu önce şarja taktım sonra da sessize aldım. Yarın sorarım, mesele her neyse diye düşünüyordum ve uykumun en güzel yerinden uyanmıştım. Doğruca yatağa koştum ve uyumakta hiç zorluk çekmeden uykuya daldım. 
Sabah uyandığımda olanları unutmuştum. Telefonumu şarjdan çıkarıp kahvaltı sonrası servis beklemeye başladım. İş yerinin servisi her zaman olduğu gibi tenhaydı bu saatte ve önce beni evden alarak başlardı işe. Durgun bir sabahtı benim için fakat neden böyleydi, anlam veremiyordum. İş arkadaşlarım birer ikişer duraklardan araca biniyor ve selam verip bir yerlere oturuyorlardı. Bir süre sona Eyüp bindi servise. Bakışları çok sertti ve anlam veremiyordum. Onun bu anlamsız bakışlarından kaçmak ve biraz da vakit geçirmek için telefonu elime almıştım ki dün gece attığı mesajlar geldi aklıma. Belki de bu yüzden sert bakıyordu. Mesajlarına bir cevap yazmamıştım ama mesajları onun atmadığına dair de bir his vardı içimde. En iyisi gündüz vakti, uyanık halde iken mesajlara bir daha bakıp ardından Eyüp’le konuşmaktı. Mesajları açtığımda Eyüp’e dair herhangi bir ileti görmedim. Şaşırmıştım, dün gece yarısı bu mesajlarla uyanmıştım. Üstelik birkaç da çağrı olmalıydı Eyüp tarafından yapılmış. Çağrılara da baktım, Eyüp’e dair bir bildirim yoktu. 
Geceyi hatırladım yeniden, tüm detaylar aklımdaydı. Telefonu şarja takmadığım, sessize almadığım ve bildirimler sonrası kalkıp telefonu şarja taktığım, çok net olarak aklımdaydı. Eyüp’le konuşmalıydım. İş yerimize varınca ilk işim onunla konuşmak olacaktı. Büyük bir vesvese ve tedirginlikle servisten ineceğimiz vakti beklemeye başladım. 
Nihayet işyerimize ulaşmıştık. Herkes servisten birer ikişer iniyordu ve ben Eyüp’le birlikte inip meseleyi konuşmak için ayak sürüyordum lakin Eyüp, bir hamlede inmiş ve hızla işyerindeki birimine doğru gidiyordu. Ben de hızla peşinden koşmaya başladım. Bağırdım:
-Eyüp… Eyüp bekle beni… Eyüp!
Tüm çalışanlar sanki bana bakıyordu ama Eyüp bakmıyordu bir türlü. Bu işte bir iş vardı. Sanki birileri sözleşmiş gibiydi günümü berbat etmek için. Kendi kendime kızmaya başladım. Gecenin bir yarısı dengesiz biri arıyor, yazıyor hem de saçma sapan şeyler yazıyor ve ben uyanıp bu adamın, mesajların peşine düşüyorum. Gerçi dostluk, arkadaşlık denen şey benim için önemliydi ama dost dediğim kişi, yol boyunca bana ters ters bakmış ve ardından hızla savuşmuş, peşinden bağırmama rağmen dönüp bakmamıştı. 
İnsanlara hak ettiklerinden fazla değer verdiğimi düşünmeye başlamıştım. Başım ağrıyordu, biraz da dönüyordu başım. Sesler çoğalıyor, çoğalıyordu. Uğultu muydu, gürültü müydü, çığlık mıydı?
İş yerinin kapısının önünde herkes bana doğru yaklaşıyordu. Kaçmak istiyordum fakat ayaklarım çivilenmiş gibiydi. Telefonumu elimden bırakmıyordum. Eyüp’ün mesajları ve aramaları görmüştüm telefonda. Oysa servisteyken bu mesajlar yoktu. Dikkatle baktım, gerçekten de gece atılmış mesajlardı. Onlarca mesaj vardı ve bir kısmını okumuştum, bir kısmı halen okunacaktı. Okunmamış mesajlardan birini açtım: “En kısa zamanda görüşmemiz lazım. Son görüşmemizin üzerinden bir ay geçmiş, bu senin sağlığın için iyi değil.” yazıyordu. Tekrar bağırdım:
-Eyüp, bekle beni. Mesajlarını yeni okuyorum. 
Bu esnada Eyüp, az önce kaybolduğu köşeden dönerek bana doğru gelmeye başladı. İyice yaklaştığında telefonu ona doğru uzattım:
-Mesajlarını yeni okuyorum. Çok fazla mesaj yollamışsın. Ne diyorsun Allah aşkına. 
Eyüp konuşmuyordu. Etrafımdaki insanlar daha da kalabalıklaşmıştı ve bir uğultu, çıldırtan bir uğultu büyüyordu. 
Kendime geldiğimde etrafımda kimse yoktu. Dört duvar arasında tepemde garip lambalar ve etrafımda garip sesler çıkaran cihazların arasındaydım. Sanki telefonuma peş peşe mesaj geliyordu ama telefonumu sessize almıştım, adım gibi emindim. Bir süre dikkatle dinledim, galiba sesler başucumdaki cihazdan geliyordu. Telefonum acaba neredeydi? Yerimden kalkmaya yeltendim fakat bağlanmıştım gibi hissediyordum kendimi. Ellerim ve kollarım yatağa bağlı gibiydi. Nerede olduğumu anlamaya çalışıyordum ki kapı açıldı ve Eyüp geldi. 
-Dün bir sürü mesaj yazdın, sabah serviste bana ters ters baktın, ardından bağırdım duymadın. Şimdi ise hiçbir şey olmamış gibi kapıyı açıp yanıma geliyorsun, dedim. 
Eyüp tebessüm ediyordu. Benimle alay ediyordu sanki. Aklımdan çok şey geçiyordu ama sabrediyordum. İlk fırsatta bu arkadaşlığı bitirmeliydim. Bu sırada Eyüp’ün yanında başka biri belirdi. Beyaz bir gömlek vardı üzerinde, Eyüp ona doğru bakıyor ve şöyle diyordu:
-Ali Bey’in ilaçları bu ay erken bitmiş ve bu da ona pahalıya mal olmuş. Şimdi kim bilir nerede olduğunu, neler yaşadığını düşünüyor zavallı. Sorsak adını bile hatırlamayacak kadar kötü. 
Eyüp’ün durumunu hiç iyi görmüyordum, resmen saçmalıyordu. Yanındakini buna inandırmaya çalışıyordu. Zaten dün gece attığı mesajlar da garipti. Eyüp’ü anlamıyordum, kafasından bir şeyler geçiyordu ama ne?

TARİHİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 İbrahim Gül


Tarih, bir milletin hafızasıdır. Eğer insanlar geçmişte yaşananları doğru şekilde öğrenmezse, gelecekte aynı hataları tekrar etme ihtimali artar. Ne yazık ki günümüzde birçok kişi tarihi sadece dizilerden veya filmlerden öğreniyor. Oysa tarih, sadece eğlencelik bir konu değil; dostu ve düşmanı tanımak, olayların nedenlerini ve sonuçlarını anlamak için çok önemli bir rehberdir.

Tarih derslerine gereken önemi vermek, her bireyin sorumluluğudur. Çünkü tarih, sadece ezberlenip sınavdan geçmek için öğrenilmez. Asıl amacı; düşünmeyi, sorgulamayı, farklı bakış açılarını değerlendirmeyi ve ders çıkarmayı öğretmektir. Tarih bilinci gelişmiş bir kişi, karşılaştığı olayları daha doğru yorumlar ve daha sağlam kararlar alır.

Geçmişte yapılan hataları bilen toplumlar, aynı yanlışları tekrar etmemek için daha dikkatli davranır. Bu da hem bireysel hem de toplumsal anlamda güçlü bir gelecek kurmamızı sağlar. Tarihine sahip çıkan milletler, kimliğini korur, değerlerini yaşatır ve geleceğe güvenle yürür.

Sonuç olarak tarih, sadece geçmişi anlatan bir ders değil; bugünü anlamamıza ve yarını bilinçli bir şekilde inşa etmemize yardımcı olan bir pusuladır. Bu yüzden tarih dersleri hak ettiği değeri görmeli, doğru kaynaklardan öğrenilmeli ve herkes için bir yol gösterici olmalıdır.


BENCE GÜZEL



Ali Çağan KALAYCI

Garip şeyler olurken etrafımda
Ne yazsam bilemiyordum
Aylardan şubattı
Üstelik tişörtle geziyordum 
Ekstra ne yazmam lazım diye düşünüyordum

Karşımdaki çocuk gibi özgür ve rahat olmak istiyordum
Önüme benim cümlem düşmüştü
Arkamda geleceğin avukatı duruyordu
İçimden şarkı söylemek gelmiyordu
Bir şeyler yazmak da gelmiyordu

Yazı yazmak bu kadar basit olmamalıydı
Hava griye dönüşmüştü
Hasta olduğumu sandılar 
Oysa önümdeki klavyeye
Usulca saçlarım dökülüyordu 

Kafayı mı sıyırıyordum?
Oysa çikolata yiyordum
Karşıdaki çocuk bakkala dondurma diye bağırıyordu
Mouse elimin altında durmuyordu

Kedi fare yedi
Hafızam sona erdi 
Dışardan bir ses geldi
İlham sona erdi 
Kelimeler sırayla tükendi

HER YERDE O

Semih Yılmaz


Birileri için yalnızca hoş kokudan ibaret
Birileri için ferahlık sebebi
Birileri hastalıklarda uzanıyor yalnızca ona
Birileri temizlik amaçlı

Bazen bir lokantada
Dershanede, sınıfta
Bazen bir toplantıda
Bazen bir misafirlikte
Ya da hasta ziyaretinde
Ama en çok bayramlarda
 
Odur havamızı değiştiren iksir
Odur aniden her şeye huzur veren
Hastalara bile iyi gelen
Odur mekânı süsleyen

İster limon olsun ister tütün
Çekinmeyin çokça dökün
İster kiraz çiçeği isterse Akdeniz esintisi
Kolonya olsun da fark etmez türü, cinsi

SENSİZ BIRAKMA

Semih Yılmaz

Soğuk bir kış gününe ya da yazın sıcağında
Ne zaman senin yanına varsam
Bana derman oluyorsun
Sana uzandığımda sana

Bazen başka şekillerde
Uzaklardan gelmiş renklere
Bazen kolunu uzatıyorsun bazen elini 
Çıkıyorsun karşıma her yerde

Topraklar nasıl yağmura muhtaçsa
Ben de çoğu zaman
Muhtacım sana
Benim güzel bardağımsın
Beni susuz, beni çaysız
Beni sensiz bırakmazsın. 

19 Şubat 2026 Perşembe

KORKU

Semih Yılmaz

Nereye adım atsam ne yana dönsem
Hep içimde bir endişe
Bir korku
Alay edecek sanki kime söylesem

Tam unutacakken onu son anda hatırlamak
Ya da hiç unutmayıp bir korkuyla dolaşmak
Her sene düşüncelerim aynı
Bilmiyorum nasıl olacak

Bakarken bir çeşmeye
Ya da yürürken yağmurlu bir günde
Uyurken, uyanıkken
Eğlenirken, koşarken hep bir endişe içimde
Geçmeyen
Sen geldiğin zaman hep aynı şeyler oluyor
Dudağım çatlıyor susuzluktan
Bazen başım dönüyor açlıktan
Korksam da orucumun kaçacağından
Yine de seni seviyorum 
Seviyorum kutlu ramazan

18 Şubat 2026 Çarşamba

FISILTI

 

Yasin Kesürük

Okul tüm sıkıcılığıyla devam ediyordu. Hayatında yeni hiçbir şey yoktu. Ezberden yaşıyordu sanki günleri. Oysa ona lise öğrenciliğinin çok zevkli olacağını söylemişlerdi. Üstelik iyi bir lise kazanmıştı ama bu kadar tekdüze bir hayat beklemiyordu. Son zamanlarda erkenden uyuyup geç uyanma gibi bir alışkanlığa da kapılmıştı. Akşam yemeğinden bir süre sonra uyuyordu. Taş gibi uyuyordu. Rüya görmüyordu. Ertesi sabah uyandığında yine aynı hayatı yaşayacak olmak, zihnini yoruyordu. Düşünmek istemiyordu hiçbir şeyi fakat düşünmekten yoruluyordu zihni. 
O akşam yine erkenden uykuya dalmıştı. Gece saat tam on iki olduğunda birdenbire uyandı. Sanki onu birileri çağırmış, uykudan uyandırmıştı. Saatine baktı tam on ikiydi saat. Bir süre alacakaranlıkta tavana, perdelere baktı. Neden uyandığını anlamaya çalıştı. Deprem mi oldu yoksa diye endişe etti fakat hiçbir şey anormal değildi. Yeniden uykuya daldı. Nasıl olsa ertesi sabah yine sıradan bir güne başlayacaktı. 
Sabah uyandığında aklında halen gece yarısı neden uyandığının sorusu vardı. Bir süre zihninde bu soru dolaştı fakat günün sıradanlığı arasında unutmuştu yaşadıklarını. Okula gitti, derslerine girdi. Konular işlendi. Teneffüslere çıkıldı ve nihayet akşam eve döndü. Artık önceki gece yaşadığını unutmuştu bile ta ki yatağa girinceye kadar. 
Yine erkenden uyudu. Rüya görmedi. Zihninde hiçbir şey yoktu. Bir süre uyuduktan sonra yine sanki biri çağırıyormuşçasına uykusundan uyandı. Bu kez kendini yatağının içinde oturuyor vaziyette buldu. Saatine baktı, yine tam on ikiydi. Belki de fazla uyuyorum, diye aklından geçecekti ki bir fısıltı duydu:
-Bir dilek tut.
Ellerini yüzüne götürdü, gözlerini ovuşturdu, saatine tekrar baktı. Artık daha az uyumalıyım, diye içinden geçirdi ve yeniden uykuya daldı. 
Sabah uyandığında fısıltı kulağında gibiydi:
-Bir dilek tut. 
Bunu arkadaşlarına anlatsa kesinlikle alay konusu olurdu. Ailesine anlatsa alacağı cevabı biliyordu:
-Ayetelkürsü okumadan yatma. 
Oysa okumadan yatmazdı. 
Okulda yine aynı şeyler yaşandı. Sadece dersler farklıydı. Bir ara beden eğitimi dersinde okul bahçesi dışından kendilerini izleyen bir yaşlı adamı gördü. Adamın yüzünü seçemiyordu ama hiç buralı birine benzemiyordu. Bir bahane ile o tarafa doğru yürüdüğünde kimsenin olmadığını fark etti. Durup dururken neden böyle şeyler yaşamaya başladım, diye hayıflandı fakat çabucak unuttu yaşadıklarını. 
3. Gece
Normalde bir süre oyalanıp biraz geç yatmayı düşünmüştü. Hatta gece on iki gibi yatarsam bu tür şeyler yaşamam, diye de aklından geçmişti fakat her günkünden daha da erken uyumuştu o akşam. Gece yarısı yine aniden uyandı. Tekrar uyumayı düşünüyordu ki fısıltı biraz daha belirgin bir şekilde odasında duyulmaya başlandı:
-Bir dilek tut. 
Kaybedeceğim ne var ki diye düşündü. Tutayım bir dilek. Aklına ertesi günkü matematik sınavı geldi. Kendine çeki düzen verdi ve boş odaya şöyle konuştu:
-Yarınki matematik sınavının kolay geçmesini diliyorum. 
Bunu yaptığına inanamıyordu. Zaten fazla da çalışmamıştı. Eğer dileği gerçekleşirse bu bir mucize olacaktı. 
Her günden farklı olarak bu kez artık bir dileğin test edilme günüydü onun için. Okula gittiğinde yalnızca matematik sınavını bekliyordu. Sınav saati geldiğinde biraz heyecan vardı aslında ama bir yandan da kendine kızıyordu. Bu yaşadıklarını birilerine söylese kesinlikle ruh doktoruna görünmesi gerektiğini söylerdi. 
Gerçekten de matematik sınavı çok iyi geçmişti. Bunun gece tuttuğu dilekle alakası var mıydı, bilmiyordu lakin bu sınavın bu kadar kolay geçmesi sıradan bir olay değildi. Matematiği çok iyi olan arkadaşlarının bile sınavı kötü geçmişti. Belki de abartmamak lazımdı. Psikolojik bir iyi olma haliydi bu. Aslında matematik de çok zor bir şey değildi. 
Farklı ve güzel bir gün geçirmiş olmanın mutluluğuyla evine döndü. Ailesi, yüzündeki mutluluğu sezmişti. Bu akşam erkenden uyumak istemediğini söyledi ailesine. Uyumamak için belki ışığı açık bırakacağını, endişe etmemelerini de haber verdi. Tam odasına doğru gidiyordu ki birdenbire elektrikler kesilmişti. Bu durumdan bir çıkarım yapması gerekmiyordu. Zaten sık sık elektrikler kesiliyordu. Odasına götürdüğü mum ile bir süre düşüncelere daldı. Artık düşünmek onu yormuyordu. Mum bittiğinde çoktan uykuya dalmıştı. 
4. Gece
Kaç saat uyuduğunu kestiremiyordu bu kez fakat uyandığında odasının ışığı yanıyordu ve duvardaki saat yine tam on ikiyi gösteriyordu. Lambayı kapatmak için yerinden kalktığında yine aynı sesi duydu:
-Bir dilek tut. 
Matematik sınavı iyi geçmişti. Hayatındaki zorlukları düşündü. Neyi kolaylaştırabilirdi, neyi dileyebilirdi? Çok da şikâyet edilecek bir hayat yaşamadığını fark etti. Yine de teklif güzeldi, bir dilek tutması gerekiyordu. Kendini toparladı ve şöyle dedi:
-Tuttuğum takımın yarın akşamki maçı büyük bir farkla kazanmasını diliyorum. 
Bu dileği aslında olmayacak bir şeydi çünkü tuttuğu takımın bu seneki gidişatı hiç iyi değildi. Eğer bu dileği de yerine gelirse gerçekten inanmaya başlayacaktı dilek tutma işine. Şimdi sadece yarın akşamı beklemek gerekiyordu. 
Gün boyu akşamki maçı bekledi. Dün gece yaşadıkları olmasa maçı izlemeyecekti bile çünkü kaybetmeye alışmıştı ve maçların tadı yoktu. Nasıl olsa yenileceğiz, diyordu her maçtan önce ve bu akşam oynanacak maçtaki rakip de hayli güçlüydü. Aslında dileğinin tutup tutmaması ile ilgili meraktı ona maçı bekleten. Akşam olduğunda televizyon karşısına geçerek maçı izlemeye başladı. Değişen hiçbir şey yoktu. Henüz maçın ilk dakikalarında tuttuğu takım bir gol bile yemişti. Yine de iyimserdi çünkü matematik sınavıyla ilgili dileği tutmuştu. Maçın ilk yarısı bittiğinde tuttuğu takım ikinci golü de yemişti. Daha fazla bu maçı izlemenin anlamı yoktu. Gördüğü rüyaları ciddiye almaması gerektiğine kendini inandırmaya başladı. Artık dilek filan tutmanın anlamı yoktu. Yine benzer rüyalar görürse dalga geçecekti ve futbol takımının nasıl yenildiğini soracaktı. İlk yarısı 2-0 biten maçın ikinci yarısında en az iki gol daha görünüyordu çünkü çok berbat oynuyordu tuttuğu takım. 
Zaman zaman kendine kızarak ve kendiyle konuşarak bir saati geride bırakmıştı ve maçın kalanını izlememişti. En azından benim kepaze takım kaç gol daha yemiş düşüncesiyle yeniden televizyonu açtığında gördüklerine inanamadı. İkinci yarıda tuttuğu takım tam beş gol atarak maçı kazanmıştı. İnanmak istemedi, farklı spor kanallarına baktı. Tuttuğu takımın attığı goller tekrar tekrar yayımlanıyordu ekranlarda. Futbol tarihinde eşine az rastlanır bir galibiyetti bu. İkinci dileği de yerine gelmişti ve bu durum onu mutlu etmek yerine endişeye sevk etmişti. Dilediği her şeyin gerçek olması iyi bir şey miydi acaba? Kaç dileği olduğunu merak ediyordu bir yandan. Hem korkuyor hem de bu işin nereye gideceği endişesini yaşıyordu. Bu dileklerin gerçekleşmesinin karşılığında o sesin sahibi kendisinden ne isteyecekti acaba? Boşu boşuna gerçekleşmiyordu bu dilekler. Artık sadece zihninde bu mesele vardı ve geceyi beklemeye başlamıştı. Uyumadan beklemeye karar verdi hatta uyumamak için birkaç fincan kahve de içmeyi ihmal etmedi. 
5. Gece
Zaman geçmek bilmiyordu. Saat sanki 11’e takılı kalmış gibiydi. O kadar kahveye rağmen yine de uykusu gelmeye başlamıştı ancak direniyordu. Uyumamalı ve sesin kaynağını bulmalı, ona sorular sormalıydı. Birkaç kez yüzünü yıkadı ve uykusunu dağıtmaya çalıştı fakat nafile. Göz ucuyla duvardaki saate yeniden baktı, yeniden baktı… Saniyenin ilerlediğini görüyor fakat dakikalar ilerlemiyor gibiydi. Tam göz kapakları saate takılmış vaziyette kapanmak üzere iken bir fısıltı ile irkildi. Gözlerini açtığında saat yine on ikiydi. Fısıltının ne söylediğini anlamamış gibiydi ve ses yeniden gelmeye başladı:
-Bir dilek tut. 
Üç gündür dilek tutuyordu ve masallarda genellikle dilek hakkı üç tane olurdu. Tutacağı dileği düşünürken fısıltı devam etti:
-Evet, doğru düşünüyorsun. Bir dilek tut. Bu senin son dileğin olacak. 
Dilek mi tutmalıyım yoksa sohbet mi etmeliyim düşüncesi zihninden çıkmıyordu. Fısıltı devam etti:
-Endişelerinde haklısın. Tuttuğun ve gerçekleşen her dileğin bir karşılığı var. Ödemen gereken bir bedeli var. Bu bedeli ben sana söylemeyeceğim ama yaşarken göreceksin, hissedeceksin ve nihayetinde bedelini ödedim, diyebileceksin. 
Bu cümleler içini karartmaya yetmişti. Bedel ha, dedi. Karşılıksız olmayacağını biliyordum bunların fakat onlarca ders içinde matematikten iyi bir sınavı geride bırakmanın nasıl bir bedeli olabilirdi ki? Ya da yüz binlerce takipçisi olan bir futbol takımının zaferinin bedelini kendisi niçin ödeyecekti. Belki de ilk iki dilek hakkını boşuna harcamıştı. Son dileğini kendisi için dilemeliydi. Kalıcı bir dilek olmalıydı. Madem bedeli olacaktı bu bedele değmeliydi. Saat halen on ikiyi gösteriyordu. Saniye durmadan dönüyordu fakat saat on ikiydi. Başını ellerinin arasına aldı:
-Sonsuz huzur diliyorum kendime, dedi. Bedeli ne ise artık ödemeye de hazırım. Huzurum olsun, hiçbir şeyim olmasa da olur. 
-Artık üçüncü dileğini de diledin. Huzurun olacak ve hiçbir şeyin olmayacak. Yaşarken ödeyeceksin bu dileklerin bedelini, dedi fısıltı. 
Derin bir uykuya daldı. Öyle huzurlu bir uykuydu ki bu ancak bebekler böyle uyuyabilirdi. Ertesi sabah uyandığında içinde bir bahar havası vardı sanki. Hiçbir şeyi umursamıyordu, herkese tebessümler dağıtıyordu. 
Sınavlara girdi çıktı kalan günlerde. Hiçbir sınavı iyi geçmedi fakat bundan rahatsızlık duymuyordu bile. Eğitim hayatının sona erecek olması umurunda değildi. Arkadaşları ve ailesi onun bu umarsız haline anlam veremiyordu. Ne yaşarsa yaşasın tebessüm ediyordu. Önce arkadaşları uzaklaştı birer birer etrafından, sonra ailesi ile sorunlar yaşamaya başladı fakat ailesi yaşıyordu bu sorunları, kendisi için sorun değildi. Bir seferinde karşıya geçerken bir aracın altında kalmıştı ama hastaneye giderken bile tebessüm ediyordu. Hastanede yattığı süre boyunca herkese tebessüm etti. İçinde sonsuz bir huzur vardı, hiç eksilmeyen bir huzur. Dünyanın dört bir yanında hiç de iyi olmayan şeyler gerçekleşiyordu lakin bunların hiçbiri onun keyfini bozmuyordu. Yaşadığı yerde kuraklık oluyor, sel baskını yaşanıyor hatta depremler oluyordu fakat onun umurunda bile değildi. 
Akşamları erkenden uyuyordu. Tuttuğu futbol takımı küme düşerek sezonu kapatmıştı ama o yine de huzurluydu. Dünya salgınlarla sarsılıyordu fakat bu durum onu huzursuz etmiyordu.
Hayatı değişmişti tümüyle. Geceyi ve gündüzü ayırt edemez duruma gelmişti. Sadece zaman değil mekan kavramını da yitirmişti. Kimi zaman çok uzakta bir ülkeye gidebildiğini düşünüyordu kimi zaman insanların rüyalarına girebileceğini. Soğuğu ve sıcağı hissetmiyordu. Kışın en ayaz günlerinde bile tişörtle gezebiliyor ve üşümüyordu. Üstelik yaşadığı şeyleri konuştuğu insanlara anlattıkça önce merakla dinliyorlar sonra ellerini sırtına koyarak teselli veriyorlardı ve ardından şöyle diyorlardı:
-Yaşı da çok gençmiş. Düzelir inşallah. 
Birgün gecenin ilerleyen bir vaktinde karanlık bir odada buldu kendini. Bir genç vardı bu odada ve uykuluydu hayli. Gözlerini açamıyordu. Saatin on iki olmasını bekledi. Saat tam on iki olduğunda çocuğun başucuna doğru eğildi ve fısıldadı:
-Bir dilek tut. 
Çocuk gözlerini silerek ürpertiyle uyandı fakat o huzurluydu. 

ÇIRAK

 

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK

Bir zamanlar İzmir’de bir bakkalın çırağıydım. O zamanlar 11, 12 yaşlarındaydım. Ailemin ekonomik durumu o kadar kötüydü ki bir yerde çalışmam ve aile bütçesine katkıda bulunmam gerekiyordu. Bu isteğimi söyleyince babam beni tanıdığı bir bakkala çırak olarak vermişti. Bu bakkalın sahibi, eski okulumdan arkadaşımın babası olan Hüseyin amca idi. Beni daha burada çalışmaya başlamadan önce de çok severdi, zaten babamla da tanışıyordu. Biraz da bu bağlantılar yüzünden benim haftalığıma fazladan para ekliyordu.  Bakkal o kadar küçük ve kalabalıktı ki iğne atsan yere düşmeyecek gibiydi. Bu yüzden müşterilerin istediklerini çoğu zaman ya bulamıyorduk ya da bulmamız uzun sürüyordu. O yıllarda henüz marketler olmadığı için bakkala her tür insan geliyordu. Zengin, fakir ayrımı olmadan her statüden insan bu bakkalın müşterisiydi. 
Boş zamanlarımda ya da izinli olduğumda ara sıra arkadaşlarımla maça devam ediyordum. Bir gün bakkala gelen bir kulüp çalışanı beni tanıdı:
-Sen geçen gün halı sahada futbol oynayan çocuk değil misin, diye sordu.
Maçlarımızı kimsenin izlediğini düşünmüyordum ama demek ki izleniyormuş. Ardından devam etti:
-Oyun tarzını çok beğendim ama o gün işim vardı ve maçın sonunu beklemeden ayrıldım. Tanışmak bu güne nasipmiş. Dilersen yarınki deneme antrenmanına katılabilirsin bizim kulüpte.  
Teklifini hemen kabul ettim. Bu benim için eşsiz bir fırsattı ve belki de hayatım değişecekti. Deneme antrenmanına gitmeyi iple çekiyordum. Bakkal Hüseyin amca da bu teklife çok sevinmişti. Akşam eve gidince aileme de bu durumdan bahsettim. Babam şiddetle karşıydı bu antrenmana katılmama. Futbolu sevmiyor ve tehlikeli olduğunu söylüyordu. Üzüldüğümü görünce izin verdi fakat yine de çok gönlü yok gibiydi. 
Gece boyunca gözüme uyku girmemişti.  Sabah kahvaltımı hızlı bir şekilde yaptım ve hemen otobüs durağının yolunu tuttum. Otobüs durağına erken gitmiş olacağım ki yarım saat kadar otobüsü bekledim. Otobüs sonunda görünmüştü ve heyecanla otobüse atladım. Birkaç sokak sonra yanlış otobüse bindiğimi fark etmiştim ama artık çok geçti.  Otobüs, gideceğim yerin tam ters istikamete doğru ilerliyordu. Geçen her dakika antrenmanın yapılacağı yerden biraz daha uzaklaşıyordum. Durumu otobüs şoförüne anlattım hızlıca ve bana yardımcı olmasını istedim. Bir durak sonra beni otobüsten indirdi ve binmem gereken otobüsün numarasını söyledi. Otobüsten indiğimde antrenmana daha bir buçuk saat vardı. En azından iki saat erken çıkmıştım ki ne olur ne olmaz diye. İyi ki erken çıkmışım, diye düşündüm. Çok beklemeden diğer otobüs yolun ucunda göründü. Bir kez daha aynı şeyleri yaşayamazdım ve otobüsün numarasına birkaç kez baktım. Otobüse binerken de şoföre sordum geçtiği güzergahı. Otobüs çok beklemeden hemen hareket etti. Dakikaları saymaya başladım ki yaklaşık yarım saat sonra antrenmanın yapılacağı yere varmıştım. Heyecanla otobüsten indim. 
Antrenmanın başlamasına halen vakit vardı ve kahvaltı yapmadığımı hatırlatıyordu midemden gelen sesler. Aç karnına da spor yapılmazdı, tok karnına da. Bu dengeyi ayarlamam gerekliydi. Kulübün kantinine gittim ve cebimdeki parayı hesap ederek atıştırmalık bir şeyler aldım. 
Deneme antrenmanına daha on beş dakika vardı. Çok heyecanlanmıştım. Sahaya çıkacaktım ama önce kimlerle görüşmem gerektiğini bilmiyordum, şaşkın şaşkın etrafa bakıyordum ki karşımda antrenörü ve yardımcısını gördüm. Beni çok güzel ve nazik bir şekilde karşıladılar. İçimden bir ses takımın altyapısına seçileceğimi söylüyordu. Kendime çok güveniyordum. 
Antrenman zamanı geldi çattı. Antrenmana kendi yaşıtlarımla başladım. Ama bu çok uzun sürmedi. Antrenör benim oynayışım karşısında büyülenmişti ve beni daha büyük yaşlarda olan oyuncuların antrenmanına da gelmemi istedi. Ben de izin verirseniz tabi ki gelirim, dedim. Antrenman bitince antrenör benimle konuşmak istediğini söyledi. Bana çok başarılı bir oyuncu olabileceğini söyledi. Bunun için çok çalışmam gerekiyordu. Antrenöre ailemin durumundan bahsettim. Çalışmam gerektiğini ve aileme katkıda bulunmamın şart olduğunu söyledim. Antrenör bir süre düşündü ve takım olarak aileme ekonomik destek yardımı yapabileceklerini bildirdi, artık bakkala gitmek yerine buraya gelebileceğimi söyledi. Her gün antrenmana katılmam gerektiğini, başarıya giden yolun disiplinden geçtiğini söyledi. 
Antrenmanlara aylarca gittim ve bolca emek harcadım. Bir antrenman dönüşü Bakkal amcaya uğradım ve yeni hayatımdan bahsettim ona. Zaten çırağa ihtiyacı olmadığını söyledi. Müşteriler azalmış, etrafa başka bakkallar ve marketler açılmıştı. Bakkaldaki ürünlerin sayısı da azalmıştı:
-Senin adına çok sevindim, dedi. Senin başarılı bir oyuncu olacağına inanıyorum. Daha önceden yani işlerim iyi iken çok çırak yetiştirdim ancak ilk kez bir çırağım futbolcu olacak, peki seni ne zaman televizyonlarda izleyeceğiz, dedi.
-Henüz çok uzağındayım televizyon maçlarının ancak biraz daha büyüdükten sonra sahadan sana selam bile gönderirim amca, dedim. 
Ailem, özellikle babam durumdan çok memnundu. Hayatım düzene girmişti ve geleceğe dair plan yapıyordum sürekli. Halen maçlara, antrenmanlara otobüsle gidiyordum ama biliyordum ki bir gün kendi arabam olacak ve onunla gideceğim her yere. 
Zaman çok çabuk geçti. Gerçekten de başarılı bir oyuncuydum ve büyük kulüplerin tamamının gözdesiydim. Ta ki o kazaya kadar. Oyunculuk kaderimi belirleyecek o maçta oldu ne olduysa. Rüzgâr gibi esiyordum ve tribünler adımı haykırıyordu durmadan. Top ayağıma gelir gelmez rakip takımın kalesine doğru tek başıma ilerliyordum. Takımım 3-0 öndeydi. İlk yarının bitmesine beş dakika kala 4. gole doğru koşuyordum ki ani bir sarsıntı ile kendimi yerde bulmuştum. Başımın üzerinde yıldızlar dönüyor, gözlerim kararıyordu. Alkışlar, ıslıklar siren sesine karışıyordu. Futbol hayatım orada, o maçta bitmişti. Hayallerim bitmişti. Babamın en korktuğu şey başıma gelmişti. Aylarca hastanede kaldıktan sonra yeniden ayağa kalktım. Artık futbola devam etmem mümkün değildi. Hüseyin amcanın bakkalının önünden geçerken bakkalın penceresinde bir yazı gördüm: Devren Satılık. O güne kadar biriktirdiğim ufak tefek para ile bakkalı satın aldım. 
Şimdilerde bir çırağım var ve en büyük hayali bir futbolcu olmak. Ailesine ekonomik katkıda bulunmak için yanımda çalışmaya başladı. Futboldan uzak durmasını söylüyorum ama pek de dinlemiyor sanki. 

HAFIZA KAYBI

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK

1. Bölüm
Ağabeyim son zamanlarda hayli farklı davranmaya başlamıştı. Annem ve babam ergenlikte böyle davranışların normal olduğunu söylüyordu ama bana çok da öyle gelmiyordu. Yerinde duramıyordu bir türlü. Bazı sabahlar beni yorgana sarıp rulo haline getirmeye çalışıyordu. Şayet yerde oturuyorsam halıya sarmaya kalkışıyordu. Su içerken bardağı, başından bir metre yukarı kaldırıyor ve küçük bir şelale oluşturarak su içiyordu. Bunlar evdeki bazı davranışlarıydı sadece. Okulda ise başlı başına bir vaka olmuştu. Ailem her hafta rehberlik servisine çağırılmaktan usanmıştı. Döndüklerinde ise ne hikayeler anlatmışlardı ne hikayeler… Dersin ortasında aniden kahkaha atmalar, durup dururken arkadaşlarına yumruk atmalar, öğretmenlerin karşısında aniden şarkı söylemeye başlamalar… Rehberlik servisi de çözüm bulamamıştı onun bu tavrına. Ne yapacağımızı, nasıl çözüm bulacağımızı bilemiyorduk. Artık her an onun yapacağı garipliklere hazır durumda bekliyorduk. 
O gün ağabeyim bambaşka biri olarak döndü okuldan. Aslında dönmedi, arkadaşları tarafından eve bırakıldı. Eve girdiğinde şaşkındı. Bir türlü konuşmalarımızı anlamıyor ve etrafa bakınıyordu. Herkesi, her şeyi ilk kez görüyor gibiydi. Arkadaşları durumu bir kenarda anne ve babama üzüntüyle anlattılar. Sabah ilk teneffüs ağabeyim merdivenlerden uçarak inerken hızını alamamış ve başını karşıdaki duvara çarpmıştı. Herhangi bir sakatlanma olmadığı için durumu bize haber vermemişlerdi ama galiba küçük bir hafıza kaybından bahsediyorlardı. Gün boyu hastanede tetkikler yapılmış ve doktorlar önemli bir şey olmadığını, birkaç gün içinde düzeleceğini söylemişlerdi. Hatta gün içinde bile geçebilecek bir sarsıntı yaşadığını söylemişlerdi. Birdenbire ağabeyim adına üzülmeye başlamıştım. Ya kısa süreli dedikleri hafıza kaybı hiç düzelmezse? Aklımda kötü senaryolar dolaşıyordu. Keşke ağabeyim sağlıklı olsaydı da beni yorganlara sarıp pencereden atsaydı. Keşke ağabeyim sağlıklı olsaydı da suyu yine öyle garip içseydi. Keşke ağabeyim sağlıklı olsaydı da yastığımla top oynasaydı, ödevlerime su dökseydi, ayakkabılarımı saklasaydı. Keşke… Keşkeler zihnimden gitmek bilmiyordu bu esnada ağabeyimle göz göze geldik. Bir yabancı gibi bakıyordu bana. Yanına giderek:
-Ağabey, iyi misin, dedim. 
-İyi olduğumu görüyorsun ama nereden tanışıyoruz, diye cevap verdi. 
Bu soruyu sorduğuma pişman oldum. Hızlıca mutfağa gidip ağlamaya başladım. Yaşadıklarımız kötü bir rüya gibiydi. Annem ve babam benim kadar rahatsız değillerdi durumdan ama ben hep kötü senaryolar üretiyordum. 
Arkadaşları gittikten sonra ağabeyimi odasına dinlenmeye çıkardı annem ve babam. Yatağına bile bir yabancı gibi bakıyordu ve ısrarla uykusunun olmadığını, yabancıların evinde yatmanın iyi olmadığını söylüyordu. Anne ve babamın ısrarı ile uzanmaya ikna oldu. Akşam yemeğine çağırmaya gittiğimde uyuyor ve sayıklıyordu. Korkutmadan uyandırdım ve yemeğin hazır olduğunu söyledim. Yanında yürüyerek mutfağa geçtik fakat ağabeyim sofrada öylece bekliyordu. Çatal kaşık kullanmayı hatta yemek yemeyi bile hatırlamıyor gibiydi. Bir süre bize baktıktan sonra yemeye başladı. Annem ağabeyimin en çok sevdiği yemek olan hıngel yapmıştı. 
Biraz yedikten sonra ağabeyim:
-Çok güzel bir ıspanak yemeği yapmışsınız teyze, elinize sağlık dedi. 
Hayat, bizim için bambaşka bir hal almıştı ve düzelecek gibi de görünmüyordu. Yemekten sonra ağabeyimi yeniden odasına çıkardım ve iyi akşamlar dileyerek kendi odama geçtim. Tam uyumaya hazırlanıyordum ki gecenin ilerleyen bir saatinde ağabeyimin odasından sesler gelmeye başladı. Kapısını açtığımda hazırlanmış, dışarıya çıkmak üzere olduğunu fark ettim. 
-Ağabey, hayırdır bu saatte nereye gidiyorsun, diye sordum.
-Cuma namazı yaklaştı, diye cevap verdi. Günlerden çarşambaydı oysa ve vakit gece yarısıydı. 
Cuma namazı için cumayı beklemek gerektiğini anlattım. Bir çocuk gibi beni dinliyordu. Tam ikna etmiştim ki kapının önünde anne ve babamı gördüm. Bizi dinliyorlardı dolmuş gözlerle. 
Sabah, bir türlü olmak bilmedi. Sabaha uyuyamadım. İçimde küçük bir ümit vardı. Sabah ağabeyim okula gidecek miydi? Biraz zordu bu ihtimal. Evde kalsa başka bir sıkıntı. Üstelik matematik sınavı vardı ertesi gün. Ne kötü bir zamana denk gelmişti bu kaza. Sonra kendimi suçlu hissetmeye başladım. Ağabeyim bu halde iken ben matematik sınavını düşünüyordum. Nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum, uyandığımda sabah olmuştu bile. 
2. Bölüm
Sabah annem ve babam beni okula uğurladılar ve kendileri yeniden ağabeyimi hastaneye götüreceklerini söylediler. Ağabeyim henüz uyanmamıştı. Okula gittim, kafamda gün boyu kötü senaryolar dolaştı durdu. Belki de ağabeyim uyandığında normale dönmüş olur diye umuyordum. 
Akşam eve döndüğümde ağabeyimi mutfakta gördüm. Birdenbire sevinmiştim normale döndüğünü düşünerek fakat benim geldiğimi görünce:
-Teyzeye yemek işinde yardım ediyorum. Dünden beri onun pişirdiklerini yiyoruz. Bugün de ben yapayım yemekleri, dedi. 
Tüm umudum tükenmişti. Anne ve babama durumu sordum. Dünkü doktorların dediklerinden farklı bir şey dememişti bu doktorlar da ama ağabeyimin durumu beni üzüyordu. Zaten yemek yapmaktan çok mutfağı berbat eder bir hali vardı. Un, sebzeler, tabaklar her yere saçılmıştı. 
-Bugün ben yapayım yemeği, yarın sen yaparsın, dedim. 
Bu cümlemden sonra ilk kez gözlerinde farklı bir şey sezdim ağabeyimin. Bu bakışı tanıyordum, beni küçümserken, zorbalarken takındığı bakış buydu. Çok kısa süren bu bakıştan sonra gözlerini başka yere çevirdiğini fark ettim. Sonra da kendi kendimi ayıpladım. Belki de bu bakış, benim anladığım bakış değildi. 
Akşam yemeğinden sonra ağabeyimin öğretmenleri ve arkadaşları ziyarete gelmişlerdi. Kapıda öğretmenlerini ve arkadaşlarını gören ağabeyimin yüz ifadesine ve bakışlarına takılmıştı gözüm. Önceleri küçük bir tedirginlik sezdim fakat ardından yine o boşluğa yönelmiş bakışları gördüm. 
Gelenlerden biri matematik öğretmeniydi. Sohbetten hiçbir şey anlamıyormuş gibi görünen ağabeyime bir ara matematik öğretmeni yönelerek: 
-Bugün matematik yazılısını yaptım ve iyi not alan neredeyse yok. Seni bu dönem yazılı yapmayacağım. Sen iyileşmene bak evlat, dedi. 
Bu cümleden sonra ağabeyim yerinden kalktı ve odasına gitmek istediğini söyledi. Onun ardından ben de usulca yürüyerek odasına kadar eşlik etmek istedim. 
Ağabeyim odasına girip kapıyı kapadığında içerden bir ses geldi:
-İşte bu be!.. İşte bu!..
Kapıyı açtığımda ağabeyim şaşırmıştı. Sevinçli yüzünü yeniden boş ve anlamsız hale getirmeye çalıştı fakat o kadar mutluydu ki bunu yapamıyordu. Öylece baktım. Sessizce bir süre seyrettim yüzünü. 
-Değer miydi ağabey, dedim. Bir matematik sınavı için bize bu yaşattıklarına değdi mi?
-Ne dediğini anlamıyorum, matematik sınavı da nerden çıktı? Lütfen beni yalnız bırak. Seni tanımıyorum bile, sadece iki gündür aynı evdeyiz. Bana ne demek istiyorsun?
Ağabeyim bu sözleri söylerken tüm inandırıcılığını kaybetmişti. İçimde bir hınç birikmişti ve bunu bir şekilde çıkarmalıydım. Yatağın üzerinde duran ağabeyime doğru ani bir hareketle atladım ve yorganını sarıp onu rulo yapmaya başladım. Ağabeyim direnemiyordu. Tamamen rulo yaptığımda göz göze geldik. Kıs kıs gülüyordu. Yastıkla kafasına vurmaya başladım. 
Bu esnada gülerek:
-Hafızam yerine geldi, diye bağırdı. 

17 Şubat 2026 Salı

ZAMAN

 FURKAN YÖRÜK
İnsanlar sürekli hız peşinde koşmaktan
Zamanı yakalayamıyor
Işık hızı, ses hızı peşinde koşarken
Zamanın hızını anlayamıyor

Her zaman hızlı değil elbette
Bazen zaman da yavaşlıyor
Ödev yaparken ya da bir dersin ortasında
Zaman yavaşlamıyor
Sanki duruyor

Yine de eksiliyor takvimden sayfalar
Dün on bir yaşımdaydım
Bugün on iki
Yarın belki on beş belki otuz
Bu dünyada, bu zamanın içinde
Bir varız bir yokuz

KONUŞMAK VE YAZMAK


FEYZA DURAN
Yazmak kurtarmaktır kelimeleri
Kaybolup gitmekten
Kelimeleri ve onları taşıyan hisleri

Belki de bu yüzden söylemişler
Söz uçar
Yazı kalır

Yazı, kazmaktır taşlara, kağıda, kitaba
Kelimelerin sonsuz gücünü
Konuşmak anlıktır
Yorulur kelimeler
Yorulur
Ve ardından unutulur

Söz aniden çıkar ağızdan
Nereye ve nasıl gideceğini bilmeden
Hatta çoğu zaman
Düşünmeden

Yazı harmanlanmasıdır her şeyin
Bir perdenin ardında
Harmanlanması ve hasat edilmesidir
Uzak, çok uzak bir dünyada

HİKAYE VE ŞİİR



BAHA KAYHAN


Herkesin anlatabileceği bir hikayesi var
Fakat şiiri yok herkesin
Şiir uzak bir ülkede
Yedi yılda açan çiçek gibi
Oysa hikâye
Yol üzerinde gördüğümüz ve her gün
Yanından geçtiğimiz
Bir bitki

Şairler derinden yaşar şiiri
Hikayeciler ise sadece anlatır
Duyduğu bir şeyi

Vatanım, Sevgim Sensin

Selim Çabuk

Vatan bir anne gibi kucaklar bizi,                
Toprağı sıcak, havası temizdir.                       
 Onda doğarız, onda büyürüz biz,                    
Onsuz hayat boş, onsuz nefes eksik.

Vatan sevgisi kalpte bir ateş yakar,       
Çalışmayı, doğruyu, iyiliği öğretir.           
Bayrağını görünce göğüs kabarır,                   
Ezanı duyunca gözler dolar, yanar.

Sevgiyle koruruz bu güzel yurdu,             
Düşmana karşı dimdik dururuz.                    
Çünkü vatanımız bir tek candır,                              
O gidince biz de gideriz, kayboluruz.

Vatanını seven insan güçlü olur,                
Birlikte daha güzel yarınlar kurar.                 
Selam olsun şehitlere, gazilere,                    
Vatan sevgisi bitmez, sonsuzdur!

Rüzgâr’ın İkinci Şansı

Selim Çabuk

Kerem 6. sınıfa gidiyordu. Sessiz, düşünceli ama çok meraklı bir çocuktu. En sevdiği şey okuldan sonra basket oynamaktı. Ancak son zamanlarda canı biraz sıkkındı. Çünkü en yakın arkadaşı başka bir şehre taşınmıştı ve Kerem kendini yalnız hissediyordu.
Bir gün okuldan dönerken boş bir arazinin kenarında kahverengi bir köpek gördü. Bakımsız, cılız bir köpekti bu. Köpek zayıftı ama gözleri dikkatliydi. İnsanlara yaklaşmıyor hatta insanlardan uzak durmaya çalışıyor ve insanları sadece uzaktan izliyordu.
Kerem, bu köpekle karşılaştığı ilk gün sadece ona baktı ve yoluna devam etti.
Ertesi gün köpeği yine aynı yerde aynı saatte gördü. Ona küçük bir iyilik yapmak istedi ve çantasını yokladı. Sabahtan beri çantasında taşıdığı yarım bir simidi vardı ve ertesi gün zaten bu simidi kuşlara atmak zorunda kalacaktı. Bu simidi çıkardı ve birkaç parçaya bölerek köpeğin önüne bıraktı. Kerem’in bıraktığı simidi köpek görmüştü. Köpek önce bekledi, Kerem uzaklaşınca gelip simidi yedi.
Bu, birkaç gün böyle devam etti. Kerem her gün biraz su ve yiyecek bırakıyordu. Köpek artık onu görünce kaçmıyor, sadece dikkatle izliyordu.
Bir hafta sonra Kerem cesaret edip biraz daha yaklaştı. Diz çöktü ve yumuşak bir sesle konuştu:
-Merhaba dostum… Sana zarar vermem.
Köpek temkinliydi, Kerem’den ürkmüyor ve ona dişlerini göstermiyordu. Bu Kerem için büyük bir ilerlemeydi.
Kerem eve gidince ailesine köpekten bahsetti. Babası:
-Sokak hayvanlarına yardım etmek güzel ama dikkatli olmalısın, dedi. Annesi ise farklı bir konuya dikkat çekiyordu. Sokak köpeği olduğu için dikkatli olması gerektiğini ve birlikte veterinere danışabileceklerini söyledi.
Ertesi gün veterinerden bazı bilgiler aldılar. Köpekle doğrudan göz temasından kaçınılmasını söylüyordu veteriner. Ayrıca köpeğe karşı ani hareket yapılmamasını ve sakin davranılmasını öneriyordu. Temiz görünse bile mutlaka köpeğe temas edildikten sonra ellerin yıkanması gerektiğini de ilave etmişti. 
Kerem öğrendiklerini uyguladı. Günler geçtikçe köpek ona alıştı. Bir sabah Kerem elini uzattığında köpek kaçmadı. Hatta yavaşça elini kokladı. Kerem köpeğin bu davranışından dolayı çok mutlu olmuştu. Demek ki köpek artık Kerem’i bir yabancı gibi görmüyordu. Bir isim vermeliydi bu garibana. Ona Rüzgar ismini verdi.  Çünkü Kerem’in yanına doğru koşarken çok hızlıydı.

Bir akşamüstü Kerem basket oynarken topu yol kenarına doğru kaçtı. Tam o sırada küçük bir çocuk topun peşinden koşmaya başladı. Sokaktan bir motosiklet geliyordu.
Kerem bağırdı ama çocuk duymadı. O anda Rüzgâr hızla koştu. Çocuğa çarpmadı ama önüne geçerek onu durdurdu. Havlayarak dikkatini çekti. Çocuk şaşırıp durdu. Motosiklet de yavaşladı.Herkes derin bir nefes aldı.
Çocuğun annesi koşarak geldi ve Rüzgâr’a teşekkür etti. Mahalledeki insanlar ilk defa köpeğe korkuyla değil, takdirle baktı.
Bu olaydan sonra mahalledeki insanlar Rüzgâr’a daha sıcak davranmaya başladı. Kerem’in babası belediyeyi arayıp köpeğin kontrol edilmesini istedi. Görevliler geldi, Rüzgâr’ı veterinere götürdü. Rüzgâr gayet sağlıklıydı ancak sadece zayıftı. Aşıları da yapıldıktan sonra yeniden mahalleye bırakıldı. Mahalle halkı ona küçük bir kulübe bile yapmıştı.
Artık kulübesi vardı. Kulübenin önüne bir mama kabı koymayı ihmal etmediler.
Kerem ise artık kendini yalnız hissetmiyordu. Her okul dönüşünde Rüzgâr onu yolun başında karşılıyordu. Kuyruğunu sallayarak yanında yürüyordu.
Kerem bir gün bankta otururken şunu düşündü: “Bazen bir dostu kurtardığını sanırsın… Ama aslında o da seni kurtarmıştır.”
Rüzgâr sayesinde Kerem sorumluluk almayı, sabretmeyi ve güven kazanmanın zaman istediğini öğrenmişti. Ve o günden sonra mahallede herkes şunu biliyordu:
Bir iyilik, sadece bir hayvanın değil, bir insanın da hayatını değiştirebilir.