14 Şubat 2026 Cumartesi

OYUN

Sami Yusuf


Hayat çoğu zaman 
Sıkıcıdır hele de çocuklar için
Böyle zamanlarda bir şemsiyedir oyun
Altına durup saklanmak için

Gerçek dünyadan kaçıp
Sığındığımız bir sahildir oyun
Evin içinde ev, odanın içinde oda
Ve yeniden dağıtılır roller
Her oyun başladığında

Oyun olmasaydı şayet
Can sıkıntısından patlardı çocuklar
Üstelik kimse görmezdi bunu
Oyunsuz geçen bir günü
Bilemiyorum kim anlar

ATEŞ

Mehmet Kerem Gürbüz

Ateşle başladı her şey
Bir ateş yaktı insanlık 
Bunun üzerine kuruldu dünya
Demire şekil veren ve yemekleri pişiren
Ateşti 

Ateşin olmadığı yerde 
Üşüdü insanlık 
Ateş korudu, ateş ısıttı, ateş aydınlattı
Ateşin etrafında evler, şehirler, ülkeler kuruldu

Gün geldi insan
Ateşin gücünü keşfetti
Ve orada başladı savaşlar
Orada başladı insanlığın yok oluşu

SON PİŞMANLIK

Asya Kılcı 

Zor bir denemeydi ve önümde
Matematikten bir soru
Buldum cevabını uğraşarak ama
Bilemedim doğru mu

Kitapçıkta işaretleyip
Optikte boş bıraktım
Cevapları kontrol ederken
Bir de baktım
Doğru bulmuşum

Keşke işaretleseymişim vesvese etmeden
Yine de bir pişmanlık sardı kalbimi
Son pişmanlık neye yarar dedim içimden

DERİN BİR MESELE

 Nurgül Asya Kılcı

Seçmesi çok zor
Cerrah mı olsam yoksa savcı mı
Her düşündüğümde
Kararsız kalıyorum 
Kimseye anlatamıyorum acımı

İkisi de bambaşka bir yol
Cerrah olmak için sayısal gerek
Ve tam bu bana göre derken
Savcılığı düşünüyorum
Sözel de gerekiyormuş onun için
Üşeniyorum

Hem cerrah hem savcı 
Olamaz mı bir insan
Hem savcı hem cerrah da olabilir
Nedir ki buna mâni olan

Belki önce cerrah olmak daha mantıklı
Yorulduktan sonra hastanelerde
Geçerim adliyeye
Ama önce savcı olursam
Kim alır beni sonra ameliyathaneye 

GARİBİN ÇİLESİ

 Yusuf Kerem Köse

Ne namında ne adında
Bulamadım hayır
Kim kalabilirse biraz yanında
Fazlaca kötü koku alır

Bir çöpün kokusuna bile
Hemen oradan uzaklaşıyorum
Çöp kutusunun hala ayaklanmamasına
Şaşırıp kalıyorum

İnsanlar yazıyor üstüne
Aşklarını adlarını
Garibim çöp ne yapsın
Sizin adınızı
Zaten var sorunlu bir hayatı

Maaşın ne kadar nasıl çalışıyorsun
İçim vermiyor demek
Bana dönüp
Kim bilir neler diyecek

ÇEŞME

Ecem Ercins
Nehir Almacı
Sami Yusuf Avcı
Metehan Akkaya
Elif Eslem Şimşek
Mehmet Kerem Gürbüz
Reyhan Veske
Zeynep Ada Karadaş

1. Bölüm: Efsane Köy
Bu köy hiçbir haritada yoktu. Herkesin bildiği, oraya dair bazı hikayeler anlattığı bir yerdi burası fakat resmi kayıtlarda bu köyün adı hiç geçmiyordu. En yakın şehre 60 km uzaklıkta olduğu söyleniyordu fakat sürekli bu mesafe değişiyordu. Kimileri 10 km diyordu merkeze uzaklığına kimileri 100 km. Yazın daha yakın ve kışın daha uzak diyorlardı bu köye. Daha önceden bu köyü gören olmuş muydu? Bilinmiyordu. Köyün içinde yaşayan kaç kişi vardı? Kimsenin bundan da haberi yoktu. Efsaneler anlatılıyordu sadece köye gidenlere dair. Her on senede bir yenilenen efsaneler. Biri şöyleydi efsanenin:
Seneler önce bu köyü merak ederek giden üç arkadaş bir daha dönmemişti. Onları aramaya giden kişiler köyün yakınında üç büyük tepe oluştuğunu görmüş ve üç kişinin adını buraya vermişlerdi. Üçler Tepesi deniyordu buraya fakat daha sonra bu tepeler de kaybolmuştu. 
Bir başka efsane ise şöyleydi:
Yolunu kaybederek köye giren biri tekrar dönmeyi başarmış fakat konuşmayı unutmuştu. 
Köye dair anlatılan o kadar çok şey vardı ki insanlar tüm detayları biliyor gibiydi. Anlatılanların hiçbiri diğerine benzemiyordu çünkü merkeze olan uzaklığı gibi anlatılan olaylar da farklı farklıydı. Birileri köyde hiç hayvan ve ağaç olmadığını söylüyordu bir başkası da köyde hiç insan olmadığını ve ağaçların yürüyebildiğini, konuşabildiğini anlatıyordu. Bazıları bu köyde evlerin penceresiz olduğunu söylüyor bazıları ise evlerin yer değiştirdiğini anlatıyordu. Perili köy diyenler de vardı buraya, Devlerin köyü diyenler de. 
Yaz tatili başlamıştı ve yaz boyunca yapılacak hiçbir işim yoktu. Kısa süreli planlar yapıyorduk ailece ancak birkaç gün sonra yeniden sıkıcı günler başlıyordu. Bir akşam aklıma bu köy geldi. Bu köye gitmek ve buradaki gizemi keşfetmek arzusu zihnime saplanmıştı. Unutmaya çalıştıkça daha da çok istiyordum bu köye gitmeyi. Nihayet bir akşam aileme bu isteğimi söylediğimde önce şiddetle karşı çıktılar. Ağabeyimin çok hoşuna gitmişti köye gitme fikri ve bu tarz şeylere, efsanelere çok inanmayan hatta alay eden birisiydi. Saatlerce ikna etmeye çalışmama rağmen ailem bu düşünceden vazgeçmemi söylüyordu. Ağabeyim de benden yana fikir belirtiyordu fakat dinleyen nerde. 
Birkaç gün sonra babamın il dışına iş sebebiyle bir hafta çıkmak zorunda olduğunu öğrendik. Önceleri tek başına gitme fikrindeydi fakat ağabeyim annemle birlikte gitmelerini, annem için de bir değişiklik olacağını söyledi. Biz kız kardeşimle bir hafta boyunca idare ederiz, diyerek onları ikna etmişti. Ağabeyimin asıl niyetini annem ve babamı şehir dışına gönderdiğimiz gün öğrendim. 
Ağabeyim daha önceki fikrimi unutmamıştı. Annem ve babam otobüsle terminalden uzaklaşırken bana eğilerek şöyle dedi:
-Hazır mısın çok istediğin o köye gitmek için?
Ailemize haber vermeden gitmek çok hoşuma gitmemişti fakat o köyü görmeliydim. Gözlerimi ona doğru yönlendirdim ve sevinçle:
-Ciddi olamazsın ağabey, dedim. 
Ağabeyim ciddiydi ve planlamaya günler öncesinden başlamıştı. Ehliyeti olmasa da araç kullanıyordu ve kendi aracımızla o köye gidilecekti. O kadar kendinden emindi ki köyde bir gariplik olmadığından aynı gün tekrar dönecektik ve köyde bir de piknik planlamıştı. Sabah kahvaltısını orada yapacak, öğleye kadar doğa yürüyüşü yaptıktan sonra evimize dönecektik. Ona göre ben de artık böyle şeylere inanmayacaktım. 
Akşam olduğunda ertesi gün erken kalkacağımızı söyledi ve kahvaltıya ne istediğimi de sordu. İçimde garip bir endişe vardı. Aklım ağabeyimden yanaydı fakat kalbim bir türlü ikna olmuyordu bu işin doğru olduğuna. Üstelik onun ehliyetsiz olması da ayrı sorundu. Daha on yedi yaşındaydı ve şehir dışında hiç araç kullanmamıştı. 

2. Bölüm: Meraka Yolculuk

Sabaha kadar kah uyudum kah uyandım. Sabah erkenden ağabeyimin hazırladığı piknik sepetini de alarak yola çıktık. Ağabeyimin bu kadar güzel araba kullandığını bilmiyordum işin doğrusu. Sanki ağabeyim değil de yılların şoförüydü yanımda oturan. Zaman zaman şakalar yapıyordu, keyfine diyecek yoktu. Köyün çok uzakta olmadığını, yarım saat içinde ulaşacağımızı söylüyordu. Bir süre sonra evler, binalar azaldı, azaldı ve nihayet küçük bir yolda, ıssızlığın ortasında ilerlerken bir tabela gördük: Perili Köy… Tabelanın yanında çok güzel bir çeşme vardı. Ağabeyimden rica ettim durmasını. Bu çeşmeden mutlaka su içmeliydim. Hem çay yapmak için de su gerekliydi ve buradaki suyla çayın iyi olacağını düşünmüştüm. Ağabeyime düşüncemi söyledim. Ani bir frenle durduk. Biraz gerimizde kalan çeşmede elimizi, yüzümüzü yıkadık ve aç olmamıza rağmen kana kana su içtik. Öyle güzel bir suyu vardı ki çeşmenin bir daha, bir daha, bir daha içmekten kendimizi alamıyorduk. 
Gözüm az geride kalan tabelaya ilişti yeniden, böyle bir tabela beklemiyordum. Birileri muziplik olsun diye yazmış olabilirdi. Ağabeyimin dediği gibi yarım saatten biraz uzun sürmüştü yolculuk. Yeniden aracımıza binerek yola devam ettik. Bir süre daha ilerledikten sonra iklim sanki değişmişti. Daha önceden hiç görmediğim bitkiler, ağaçlar arasından geçiyorduk. Sadece iklim değil gökyüzü bile değişmişti. Dağlar sanki başka bir gezegene ait gibi görünüyordu. Gökyüzünün yeşile döndüğünü fark ettiğimde ağaçların da maviye yakın bir renkte olduğunu gördüm. Gariplikler başlamış gibiydi ama beni huzursuz eden bir şey yoktu etrafta. Ağaçların yaprakları sanki fosforlu gibi parlıyordu. Belki de yağmur yağmıştı ve güneş ışıkları böyle görünmesine neden oluyordu yaprakların. Nihayet evler görünmeye başlamıştı uzakta ki araç aniden durdu. Ağabeyim panik yapmamaya çalışıyordu ama canı sıkılmıştı. Birkaç kez daha aracı çalıştırmaya uğraştı ama çabaları boşunaydı. 
-Aracı burada bırakalım, dönünce bakarız, dedi.  
Hiç iyi bir fikir değildi bu fakat görmeyi çok istediğim köyün girişindeydik işte ve gördükten sonra kahvaltımızı yapıp dönecektik. 
Araçtan indiğimizde tertemiz bir hava karşıladı bizi. Nefes aldıkça alasım geliyordu. Birkaç adım atmıştık ki önümüzde bir giriş kapısı belirdi. Altın gibi bir kapıydı bu ve az önce yoktu. Ağabeyim de görmüş olmalı ki kapının önünde durduk. Kapı kendiliğinden açıldı. Biraz endişe ile kapının ardına geçtiğimizde kapı kapandı ve garip bir çocuk karşıladı bizi. Çocuk konuşmuyordu, sadece bakıyordu. Gariplikler başlamıştı bile. Ağabeyimin serinkanlılığından eser kalmamıştı. Çocuk konuşmaya başladı ancak sesi kocaman bir adamın sesi gibi çıkıyordu:
-Buraya gelmek cesaret ister. Her on senede bir mutlaka uğrayanlar oluyor fakat iyi şeyler yaşamıyorlar. Şimdi buraya kadar geldiğinize göre önce bir anlaşma yapalım. Sağ salim yeniden dönmek için yerine getirmeniz gereken üç şey var.
Ağabeyim sordu:
-Nedir o üç şey? Karnımız çok aç ve kahvaltı yapmamız gerekiyor önce. Boş işlere ayıracak vaktimiz de yok.
Çocuk devam etti:
-Bu üç şeyi benim söyleme yetkim yok. Üç şeyi siz bulacaksınız ve yerine getireceksiniz. 
Bu sözlerden sonra konuşan çocuk bir taş yığınına dönüştü. Ağabeyimin yüzü iyice buruşmuştu. İlerdeki küçük tepeleri göstererek:
-Şuraya kadar yürüyelim, kahvaltımızı yapıp dönelim, dedi.
Üç tepe vardı ilerde ve anında aklıma daha önceden duyduğum efsaneler geldi. İçimi bir korku sardı. Belki de Üç Tepe efsanesi artık Beş Tepe şeklinde anlatılacaktı bizden sonra. Annemi ve babamı özlediğimi hissettim. Neden böyle bir işe kalkışmıştı ki ağabeyim? Kendi kendime kızıyordum. Ağabeyim deli dolu biriydi. Ona uymamalıydım. Telefonum aklıma gelmişti. Telefonumun saatine baktığımda 03.05 sayısını gördüm. Bu imkansızdı. Üstelik defalarca annem ve babam tarafından aranmıştım. Kaç kez aradıklarına baktığımda annem üç kez aramış ve beş kez çaldırmıştı telefonumu. Babam beş kez aramış ve üç kez çaldırmıştı her seferinde. Ağabeyim sessizce yürüyordu. Kafamın içi allak bullaktı. Açlık hissetmiyordum ama belki kahvaltıdan sonra kendime gelir, sağlıklı düşünebilirim, diye düşünüyordum. 
Tepelerden ortada olanın eteklerine gelmiştik. Birkaç ağaç vardı burada ve bir de çeşme. Az evvel su içtiğimiz çeşmeye benziyordu bu da. Kahvaltımızı yapmak için ideal bir yerdi. Hızlıca elimizdeki eşyaları yere sermeye başladık. Boşuna zahmet edip su getirmiştik yanımızda. Ağabeyim en yüksek tepeye çıkıp manzarayı izlemek istediğini söyledi. Telefonlarımızı da yanımıza alarak en yüksek tepeye yöneldik. Belki burada telefon çeker ve ailemize de durumu haber ederim diye düşünüyordum. Köyün girişinde arabamız kalmıştı ve bu durum aklımdan çıkmıyordu ağabeyim çok umursamasa da. Bir süre tırmandıktan sonra nihayet tepeye çıkmıştık. Manzara gerçekten de büyüleyiciydi. Telefonumla birkaç fotoğraf çekmeyi ihmal etmedim lakin halen şebeke yoktu ve arama yapılamıyordu. Piknik için eşyalarımızı bıraktığımız yere gözüm ilişti. Az önce gördüğümüz çeşmeyi bir türlü seçemiyordum. Ağabeyime sordum:
-Aşağıda çeşme yok muydu, eşyaları koyduğumuz yerde. 
-Kocaman çeşmeyi görmüyor musun, diye cevap verdi. 
Görmüyordum ve bunu anlamıyordum. Bu esnada bir homurtu duydum. Ağabeyime bir ses duyup duymadığını sordum. Ağabeyim rüyada gibiydi ve çok garip bir mutluluk hissi vardı yüzünde.
-Hayal görmeye başladın galiba, manzaranın tadını çıkar, dedi. 
Tam kendimi ikna etmeye çalışıyordum ki her şeyin yolunda olduğuna dair önümüzden kocaman bir yaban domuzu son sürat koşmaya başladı. Ağabeyim bu hayvana bile tebessümlü bir yüzle bakıyordu ve şöyle diyordu:
-Manzara tamam oldu, ne sevimli bir yaratık değil mi?
Tedirginliğim daha da artmıştı ve bir an önce kahvaltımızı yapıp eve dönmek istediğimi söyledim. Buraya dair efsaneler yeniden kafamda canlanmaya başlamıştı. Üç tepe efsanesini hatırladım. Üç Tepe, bizden sonra belki de Beş Tepe olacaktı. Bu esnada yeniden telefona baktım. Bir an önce her şeyi ailemize anlatmalıydım. Telefonumda yine çağrılar vardı ve babam beş defa, annem üç defa çağrı bırakmıştı. Üç ve beş rakamları zihnime saplanıp kalmıştı. Üç Tepe, Beş Tepe sözcüklerini bilinçsizce tekrar ediyordum. Ağabeyimle kahvaltı yapacağımız yere döndük ve çayımızı da hazırladıktan sonra kahvaltıya başladık. Ağabeyim de bilinçsizce aynı şeyleri söylüyordu:
-Üç Tepe, Beş Tepe…
Üç Tepe, Beş Tepe oldu
İki çocuk kayboldu
İki küçük gül gibi
Artık ikisi soldu, dediğinde artık hiçbir şeyin normal olmadığını anlamıştım. Ağabeyim şiirden ve maniden nefret ederdi. Bir yandan devam ediyordu:
Oldular bir efsane
Destan halkın diline
İki çocuk artık yok
Ne yapsın baba anne
Ağabeyim sürekli sallanarak ve ritimle hep bir şeyler söylüyordu. Boşluğa bakıyor, tebessüm ediyordu. Ucuz bir gerilim filminin içinde gibiydim. Dayanamadım en sonunda çeşmeden doldurduğum bidonu başından aşağı aktardım.
Ağabeyim biraz kendine gelmiş gibiydi. Yaptığım eylem hoşuma gitmemişti ama buna mecburdum.
Yüzünden, saçlarından dökülen suyu silerken sordu:
-Bana ne oldu?
-Bilmiyorum sana ne oldu ama artık dönmeliyiz, dedim. Kahvaltı filan istemiyorum. Bir an önce eve dönelim. 
Ağabey, kardeş el ele tutuştuk ve dönüş yoluna geçtik. Bir süre sonra arabamızın yanındaydık. Ağabeyim aracın arızalı olduğunu ve biraz uğraşması gerektiğini söylüyordu ancak araç sıkıntısız çalışmıştı. Bu, iyi bir gelişmeydi. Hızla şehrin, evimizin yolunu tuttuk. 
Yarım saat içinde yeniden kapımızın önündeydik. Yaşadıklarımıza inanmıyorduk bir türlü. Saate baktığımızda sadece bir saattir evden uzakta kaldığımızı fark ettik. Aklıma çektiğim fotoğraflar geldi, telefonuma baktım fakat fotoğraf filan yoktu ayrıca annem ve babamdan gelen arama da yoktu. Evde kahvaltımızı yaptıktan sonra yeniden olanları düşündük. Aklıma sadece köyün girişindeki çeşme geldi. Belki de o çeşmeden içtiğimiz su yüzündendi her şey. Bütün efsanelerin sebebi de bu çeşme olmalıydı. Aklımdan geçenleri ağabeyime anlattığımda o da benimle aynı fikirdeyse yaşadığımız şeylerin ve efsanelerin sırrı çözülecekti. Ağabeyime olayları baştan itibaren anlattım fakat verdiği cevapla kafam daha da karıştı:
-Hangi çeşme, dedi.  Sen ne anlatıyorsun sabahtan beri. Otur da kahvaltımızı yapalım. Anne babasız ilk günden böyle yapacaksan işimiz çok zor vallahi. 
Israrla piknik dedim, araba, Üç Tepe, taşa dönüşen çocuk, çeşmeler… Kendisinin söylediği şiire benzeyen sözleri de hatırlıyordum ve tekrar ettim. Gözü beni görmüyordu bile:
-Ya çok uyudun ve garip rüyalar gördün ya da okuduğun kitapları duyduğun efsaneleri fazla ciddiye aldın. Benim biraz sonra maça gitmem lazım. 
Belki de haklıydı. Kahvaltıdan sonra annemleri aramak için telefonu yeniden elime aldım. Annem ve babamla görüştükten sonra galeriye yaklaşık bir çeşme fotoğrafı gördüm. Hayli uzaktan çekilmiş güzel bir manzaranın içinde küçücük bir çeşme ve yanında bazı eşyalar duruyordu.  

KAYBOLAN RÜYALAR

 Zeynep Ada Karadaş

1.Bölüm: Rüya 
 Diğer insanlardan saklanan ve kasabada yaşayan insanlar dışında kimse tarafından bilinmeyen Küçük Rüya adlı bir kasaba vardı. Bu kasabada yaşayan insanlar, genellikle her gün küçük ve mutluluk veren rüyalar görürlerdi. Bunun yanı sıra kâbuslardan da çok korkarlardı. Kâbus görmenin hayra alamet olmadığını düşünürlerdi ama bu olumsuz düşüncelere rağmen çok neşeli ve huzurlu bir kasabaydı Küçük Rüya kasabası. Kasaba sakinlerinden Sora, ailesiyle yaşayan on yaşında küçük bir kız çocuğuydu. Bir gün Sora annesinin sabah uyandığında sanki kâbus görmüş gibi göründüğünü fark etti. Annesine:
-Anne kâbus mu gördün, diye sordu. Annesi kendisinin kâbus görebileceği fikrinden korkmuş ve dehşete düşmüş bir hâlde:
-Hayır kızım, kâbus görmedim ama rüya da görmedim sanırım, bu yüzden biraz sersemlemiş gibiyim, dedi.
Annesi, ağzından çıkan sözlerin anlamının farkına varınca şaşırdı. Hemen kocasının yanına gidip durumu anlattı kocası da kendisinin de rüya görmediğini söyledikten sonra daha da şaşırmış ve korkmuş bir şekilde ikisi de üstlerine kat kat kıyafet giyerek, giydikleri kıyafetlerin arasına bir şeyler koyarak, yanlarına büyük bir çanta alarak kendilerini gizleme çabası içinde evden çıktı ve Sora tek başına evde kaldı. Annesi ve babası gittikten biraz sonra Sora onların nereye gittiğini merak etti ve düşünmeye başladı. Tam düşüncelerden sıyrılma amacıyla camdan dışarıya bakmak için kafasını uzatmıştı ki neredeyse tüm kasabanın annesi ve babasıyla aynı yöne doğru gittiğini fark etti. Herkes kafasında şapkalar, üstlerinde kat kat montlar, ellerinde çantalarla kimse onları tanımasın diye iyice gizlenmiş gibiydi. Sora, onların nereye gittiğini anlamıştı ve eğer bu bir rüya değilse ki genellikle böyle rüyalar görmezdi çok büyük bir sorun vardı. Tüm kasaba, kasabanın en yaşlısı ve en bilgesi olan Mirelda Nine’ye doğru gidiyorlardı. Bu kadın, kasabanın en yüksek dağındaki eski püskü ahşap bir evde yaşardı. Kasaba halkı rüyalar dahil her türlü sorunlarını çözmek için ona giderlerdi, gidenlerin hepsi birkaç gün sonra gelirdi. Sora bu kadına gitmeyi hiç istemezdi çünkü rüyaları sorunlu olan kişi, kasabadan atılmasa bile halk tarafından dışlanırdı. Sora korkmaya başlamıştı çünkü kasaba sakinleri rüya görmemişti ve onlar rüya görmediyse niye kendisi rüya görmüştü? Sora bu sorularına cevap arayarak dışarıya bakmayı sürdürdü. Biraz sonra üzerine uyku ağırlığı çöktü. Annem ve babam gelene kadar biraz uyuyayım bu sefer rüya görmeyebilirim, belki de gördüğüm rüya bile değildi sadece hayal ettim diye düşündü ve yavaş yavaş uykuya daldı.
Sora uykuya dalar dalmaz bir anda kendisine kıpkırmızı bir bisiklet alındığını gördü, bisikletleri ve kırmızı rengi hiç sevmemesine rağmen o bisikleti çok sevdiğini ve çok istediğini hissetti. Bir anda ortam değişti ve kendisini bir okulda buldu. Çevresindeki çocuklarla gülüp eğleniyordu ama bunlar onun arkadaşı değildi. Kendi arkadaşları neredeydi? Sonra mekân tekrar değişti, bu kez uyanıp başucunda bir sürü hediye paketi gördü ama bugün onun doğum günü değildi ki ve hediyelerin üstünde Lena yazıyordu, bu hediyeler onun için değildi. Tam ne olduğunu anlamaya çalışırken Sora bir anda uyandı. Önce nerede olduğunu anlamak için etrafına bakındı neyse ki evindeydi. Sora’nın içini bir korku kapladı, hiç kimse rüya görmemişken Sora bir günde ikinci rüyasını görmüştü. Düşünmeye başladı bu rüyalar da neyin nesiydi, rüyada gördüklerinin kendisiyle ve hayatıyla hiçbir alakası yoktu. Aklına bir şeyler geldi ama bu olamazdı böyle bir şeyin olması imkânsız gibiydi. Sora insanların yarım kalan rüyalarını gördüğünü düşünüyordu ve artık kendisinin de Mirelda Nine’ye gitme vakti gelmişti. Üzerine kendisini gizlemek için hiçbir şey almadan paltosunu giyerek dışarı fırladı. Dışarıda koşarken evde kalan insanların bakışlarının üstünde olduğunu hissedebiliyordu ama onlara aldırmadı. Daha da hızlı koşmaya başladı ne kadar korksa da Mirelda Nine’ye gitmesi lazımdı çünkü insanların rüya görmemesinin ya da gördükleri rüyanın sonunu getiremeyip unutmalarının sebebi kendisi olabilirdi.
2.Bölüm: Yolculuk
Koşuyordu, koşuyordu, koşuyordu ve yol sanki hiç bitmek bilmiyordu. Mirelda Nine’nin yaşadığı dağı görme umuduyla koşmaya devam etti. Bu dağa daha önce hiç gitmemişti ama onun hangi dağ olduğunu az çok tahmin edebileceğini düşünüyordu çünkü kasabada bu dağla ilgili hayli efsane vardı. Anlatılan şeylerde Mirelda Nine’nin yaşadığı dağı gördüğünüz an şaşırıp kalacağınızı ve dağın heybetli görünümünden etkilenerek birkaç saniye boyunca dağı izleyeceğinizi söylüyordu insanlar. Sora biraz daha koştuktan sonra bir anda durdu. Karşısında hayal bile edemeyeceği kadar büyük bir dağ vardı, hayatında onu bu kadar etkileyen ve şaşırtan çok az şey olabileceğini düşündü. İnsanların bu dağa geldikten günler sonra dönmesinin sebebi, bu uzun yolculuk olmalıydı. Daha sonra kendini bir rüyadan uyanmış gibi hissetti ve birkaç saniye boyunca çevresindeki insanları fark etti, Sora da onlar gibi orda öylece duruyordu. Zaman kaybetmemeliydi, zaten uzun bir yolculuk olacaktı bu yüzden hemen harekete geçti ve daha yavaş bir tempo tutturarak dağa doğru koşmaya başladı. Dağın üstünde, eteklerinde kısacası her yerinde kasabadan Mirelda Nine’yi görmek için gelmiş insanlar vardı. Sora, dağa yaklaşınca yürümeye başladı eğer bu dağa çıkacaksa enerjisini boşuna harcamamalıydı. Herkesin gittiği patikadan yürüyordu, bazen ayakları tümseklere takılıyor bazen de çukura düşüyorlardı, kafasının üstüne ağaçların gölgeleri sallanıyor, sivrisinekler bayram etmiş bir halde etrafına toplanıyordu. Sora, bu engellerin adımlarını daha da yavaşlatmasını istemiyordu çabuk olmalıydı. Önündeki insanları iterek ilerlemeye başladı, arkasından duyulan kızgınlık nidalarına aldırmadan hedefine doğru ilerlemeye devam etti. Sıra hiç bitmiyor gibiydi ne kadar ilerlerlerse ilerlesin sürekli önünde insan vardı. O kadar çok rüya yorumlama kitabı okumuştu ki dışarı çıkmayı bırakmış, hayattan uzaklaşmıştı ve bu yüzden kasabada bu kadar çok insan yaşadığının da farkına varmamıştı. Her şeyi halledeyim ilk iş yeni arkadaşlar edinip insanlarla kaynaşacağım, diye içinden geçirdi Sora. Akşam olup güneş battığında herkes olduğu yere çadırlarını kurmaya başlamıştı. Demek ki o kat kat kıyafetlerin altında eşyalarını saklıyorlardı ve o büyük çantalarda çadırlar vardı ama Sora çadır getirmemişti, hiçbir şey getirmemişti. Bir anda yakınlardan gelen çok tanıdık bir sesle irkildi:
-Sora, Sora! 
Bu annesinin sesiydi onu çağırıyordu gözleri radar gibi sesin geldiği yönü ararken kulakları bir anten gibi etrafı dinliyordu ve onun bir şey yapmasına gerek kalmadan annesi koşarak gelip ona sarıldı: 
-Üzgünüm canım seni evde tek bırakmamalıydık ama tüm kasabanın rüya görme…  Annesi devamını getirememişti cümlenin.  
Annesinin bu tavrı olayın şokunu ve korkutuculuğunu hâlâ üzerinden atamadığını gösteriyordu. Sora hemen:
-Önemli değil anne, sorun yok bak hâlâ sapasağlam buradayım, dedi.
Annesine kendisinin rüya gördüğünü anlatmalı mıydı? Şimdilik anlatmamaya karar verdi, düşüncelerden sıyrılmak için annesine:
-Babam nerede, diye sordu.
 Annesi:
-Ah tatlım seni gördüğüme o kadar sevindim ve şaşırdım ki babanın yanına gitmeyi unuttum, gel bu taraftan dedi ve eliyle biraz ileride duran mavi çadırı işaret etti.
Üç kişinin sığabileceği kadar büyük olmasa da idare ederdi çadır. Sora, bu gece uyumamaya karar verdi, zaten bu çadırda uyuması biraz zor gibiydi eğer rüyaları kendisi çalıyorsa ki bunu isteyerek yapmıyordu ve nasıl olduğuyla alakalı hiçbir fikri yoktu, uyumadığında belki insanlar bu gecelik bile olsa rüyalarına kavuşurlardı. Sanki Sora uykudan kaçtıkça daha da fazla uykusu geliyordu. Gözlerini sürekli açık tutmaya çalışıyor kendine kasabadaki insanları ve yolda gördüğü korkmuş küçük çocukları hatırlatıyordu. o uyursa rüyalarına kavuşamayacaklardı. Yanında annesi ve babası güzel güzel uyuyorlardı, umarım rüya görüyorlardır, diye içinden geçirdi Sora. Uykuya yavaş yavaş teslim oluyordu, uykusu o kadar gelmişti ki artık elleriyle gözlerini açık tutmaya çalışıyordu ama nafile, uyku sanki bir karadelik gibi onu içine çekiyordu. Gözleri kapanmaya başladı engel olamıyordu, rüya görmek istemiyordu.
3. Bölüm: Düşçül 
Saray gibi güzel bir yerdeydi, hemen yanında bir masa vardı. Masada oturmuş canavara benzer mor bir şey gördü. Bir şeyler yiyordu sürekli ve çok fazla yediği belliydi, biraz şişman gibiydi. Yaklaşmak istiyordu ama korkuyordu da bir anlık cesaretle canavara doğru ilerledi. Canavar onu fark etti Sora’ya:
-Merhaba, adın ne, dedi. Sora şaşırmıştı, canavar olarak düşündüğü yaratıktan böyle bir karşılama beklemiyordu. Canavara:
-Adım Sora, senin adın ne, dedi.
Canavar:
-Benim adım Düşçül. Dedi.
Sora bu ismi biraz garip bulmuştu ama aldırmadı. Bu yolculuğa çıkarken ne kadar çok şeye aldırmamıştı acaba? Canavar büyük bir iştahla yemek yemeyi sürdürüyordu. Sora yemeklerin bir fanusun içinden gelen şeffaf ama hareketli küreler olduğunu fark etti, tam yemeklerin ne olduğunu soracaktı ki uyandı. Bu ani uyanma Sora’yı biraz sinirlendirmişti. Hem bir tek kendisi rüya görüyordu hem de rüyasını yaşayamıyordu neredeydi adalet? Sora kalkmak için hareketlendiğinde başını çadırın tepesine vurmuştu, işte bu bardağı taşıran son damlaydı, sinirleri iyice gerilmişti, hemen çadırın dışına çıktı ve derin bir nefes aldı. Sakin olmalıydı çünkü eğer bu sorunu çözebilecek biri varsa o kişinin kendisi olduğunu biliyordu. Çadırın içine geri girdi zaten gün aydınlanmıştı annesi ve babası onun hareketlenmelerinden dolayı uyanmış olmalıydılar. Annesi:
-Sora, kahvaltı dedi.
Babası tek bir kelime bile etmedi. Rüya görmemek onları Sora’ nın düşündüğünden de daha kötü etkilemişti, sanki her sabah sesi cıvıl cıvıl çıkan kişi artık boğazı acıyormuş gibi konuşuyordu. Babası zaten tek bir kelime bile etmiyordu eğer Mirelda Nine’ bu rüya görmeme işine bir çözüm bulamazsa ömürlerinin sonuna kadar böyle kalacaklardı. Bu, Sora için hem vicdan azabı hem de mutsuzluk demekti. O yüzden kahvaltılarını yaptıktan ve çadırlarını tekrar katladıktan sonra hemen yola çıktılar. Dışarıdaki herkes bir tür virüse yakalanmış gibiydi, tümseklere ve çukurlara takılıp düşüyorlardı sürekli. Sora annesi ve babasını birer kolundan tutuyordu, onları bırakmamalıydı o tepeye ilk önce onlar ulaşmalıydı. Sora annesini ve babasını biraz zorlayarak sürüklemeye başladı, bu sefer arkalarından yükselen kızgınlık nidaları daha azdı. İki gün üst üste rüya görmemek, belli ki içlerinde kalan son umutları da yavaş yavaş tüketmeye başlamıştı. Uzun bir yürüyüşün ardından akşam olmuştu güneş yavaş yavaş batarken Sora artık önlerindeki sıranın ucunu görebiliyordu. Bu, biraz da olsa annesi ve babasını da mutlu etmişti, daha hızlı yürümeye başladı Sora, annesi ve babası onun arkasından sürükleniyor gibi olsalar da oraya bir an önce varmalıydı. Yürüdü, yürüdü, yürüdü ve sonunda sıranın en önündelerdi. Tam karşılarında ahşaptan yapılmış eski püskü ama içeride birinin yaşadığı belli olan bir ev duruyordu.
4.Bölüm: Mirelda Nine’nin Huzurunda
Bir masalın ya da rüyanın içinde gibilerdi. Sora, karşılarındaki masalsı küçük evin kapısının nasıl açılacağını, kapıyı vurmak gerekip gerekmediğini düşünüyordu ki kapı kendiliğinden gıcırtıyla açıldı. İçeriden dışarıya aydınlık bir huzur taşıyor gibiydi. Aklında hiçbir endişe kalmamıştı. Anne ve babasının ellerinden ayrıldı ve kapıdan içeriye adımını attı. Sora içeriye adım atar atmaz kapı kapanmıştı. Bu olay bile Sora’yı endişelendirmedi. Karşısında yaşlı biri oturuyordu. Bu, Mirelda Nine olmalıydı. Sora’ya bakıyor ve tebbessüm ediyordu:
-Nihayet seninle tanışabileceğiz küçük hanım. Hoş geldin Sora, dedi. 
Sora dakikalar sonra ilk kez şaşırmıştı. Bu şaşkınlıkla cevap verdi:
-Ama, adımı nereden biliyorsunuz. 
-Ben yaşamış ve yaşayan herkesin adını bilirim, hikâyesini yüzünden okurum. Yalnız hikâyesini değil, gördüğü tüm rüyaları da okurum. İnsanın yüzü ve sesi bir kitaptır. O kitabın harflerini en iyi ben okurum. 
Sora:
-Öyle ise ben de bu alfabeyi öğrenmek istiyorum ama önce her şeyi baştan dinlemeliyim, dedi.
Dışarda bekleyen onlarca insan vardı ve onlarca insan da buraya ulaşmak için yoldaydı. Mirelda Nine nefes aldı ve şöyle dedi:
-Dışarda bekleyenleri merak etme, her şey için vaktimiz var. 

DEVAM EDECEK

13 Şubat 2026 Cuma

PROVA

Ebubekir Çakmak

Uyandığında saat gecenin dördüydü ve tüm ev halkı uykudaydı. Sabah ezanı okunmaya başlamıştı bile. Acele etmeliydi zira ramazanın ilk günüydü ertesi sabah. Demek ki herkes ya sahuru yapıp uyumuştu ya da uyuyakalmıştı. Onları çağıracak olsa kendisi de sahursuz kalacaktı onların da uykusunu bölmüş olacaktı. Hiç değilse evden bir kişi sahurunu hızlı da olsa yapmış olsun, diye düşündü. Belki de onlar çoktan sahurlarını yapıp uyumuşlardı. Bu düşüncelerle buzdolabının önüne gelmişti bile. Dolaptaki yemek kaplarına baktı, yemekler yenmiş olmalıydı çünkü çok az kalmıştı. Demek ki beni uyandırmak istemediler, diye düşündü. Gözleri yarı açık yarı kapalı vaziyette eline gelen her şeyi hızla yiyordu. Tencerenin altında kalan son iki dolmayı da bitirdiğinde ezan bitmek üzereydi. Telaşla suya doğru yöneldi. Birkaç bardak da su içtikten sonra yatağına geri döndü. Son anda da olsa sahurunu yapmıştı. İlk günden sahursuz kalmamalıydı. 
Zaten tam uyanmış sayılmazdı ve uykuluydu. Yeniden uykuya daldı. Hava aydınlanıncaya kadar birkaç kez uyandı, yeniden uyudu. Hayli susamıştı sabah olduğunda. Sabah böyle ise akşama kadar ne yaparım, diye düşünüyordu. Bir süre sonra mutfaktan gelen tıkırtılarla yerinden kalktı. Annesi kahvaltı hazırlıyordu. Acaba rüya mı görüyorum, diye düşündü fakat bu bir rüya olamazdı, patates kızartmasının kokusu her tarafa yayılmış, çaydanlıktaki su fokurdamaya başlamıştı. 
Annesi:
-Erkencisin bugün. İstersen biraz daha uyu. Kahvaltı on beş dakikaya hazır, dedi. 
-Kahvaltı mı, dedi. Bugün orucun ilk günü olmalıydı. Ne kahvaltısı. Beni de zaten çağırmamışsınız sahura.
Annesi bu sözler karşısında öylece kaldı. 
-Evladım, oruç yarın başlıyor. İstersen imsakiyeye bak. Bu gece kalkacağız sahura. 
Önce telefonuna baktı, günlerden ne olduğuna, saatin kaç olduğuna baktı, ardından imsakiyeye yöneldi. Gerçekten de ilk sahur o gece yapılacaktı. 
-Ben sahurumu yaptım, dedi. Oruçluyum ve kahvaltı yapmayı düşünmüyorum. 
Bir yandan susuzluğunu hissetti. Bir yandan masadaki patatese baktı. Annesi:
-Sen bilirsin, dedi. Yaparsan eğer kahvaltı birazdan hazır. 
Odasına gitti ve okul için hazırlığını yaptı. Morali bozulmuştu. Oruca bir gün önceden ve susuz bir şekilde başlamıştı. O dolmalardan yememeliydi belki de. Okula ulaştığında sıra arkadaşı elinde iki çay ve cebinde bir bisküvi ile geldi.
-Sana çay aldım, dedi.
Nafile oruçların davetle bozulabildiğini duymuştu fakat iş inada binmişti bir kez. Sabah kahvaltıyı reddetmişti şimdi çay için oruç bozulur muydu?
-Ben niyetliyim, dedi. Orucum, sana afiyet olsun. 
Diğer arkadaşları da duymuştu oruçlu olduğunu. İkinci teneffüs dışarı çıkıp tekrar döndüğünde masasında çikolatalar ve su yığılmış vaziyetteydi. Arkadaşlarının bir kısmı iftarlık almıştı ve onların bu davranışından etkilenmişti. İyi ki orucumu bozmadım, diye düşündü. Eskisi kadar susuzluk da hissetmiyordu. Saatine baktı iftara halen sekiz saat vardı ama nasıl olsa geçer, diye düşündü. 
Açlığı ve susuzluğu okuldan eve geldiğinde bir kez daha hatırladı fakat ilk orucunu açmaya çok az vakit kalmıştı. İçine tuhaf bir mutluluk doğdu. Oruca bir gün önce başlamıştı. Çocukken ramazan ayının başında, ortasında ve sonunda tuttuğu oruçları hatırladı. İftara doğru çantasındaki iftarlıkları da masaya koydu ve ilk orucunu açtı. En azından yarınki oruç için ciddi bir prova yapmıştı ve prova başarılı geçmişti. 

GURBET GURBET DEDİKLERİ

Alihan Karabulut

Daha önceden hiçbir okulun yurdunu görmemiştim. Yurtta kalanlar nerede yatar, yemeklerini nerede yer, derslere nasıl geçer hiçbir fikrim yoktu. Hayatın henüz başında ortaokulu yeni bitirmiş bir çocuktum ve kilometrelerce ötede bir yatılı okul kazanmıştım. Okul güzeldi ve bu beni mutlu etmişti fakat yatılı okumak kısmı kafamda bir kıymık gibi dolaşıyordu. 
Eylül ayı geldiğinde ailemle birlikte yurda yerleşmek için geldim. Zihnimde kurguladığımdan çok farklı bir bina duruyordu karşımda. Hayli büyük ve temiz bir binaydı burası. Bu kez de farklı endişeler zihnime üşüşüyordu, arkadaşlarım nasıl insanlardı? İyi dostluklar kurabilecek miydim yoksa ailesini özleyen mızmız bir dokuzuncu sınıf öğrencisi mi olacaktım.
Yaşadığım yer küçük bir ilçeydi ve okuyacağım yer büyükşehir değilse bile şehirdi. İlçede herkes birbirini tanıyordu ama burada belki de başka şehirlerden ya da ilçelerden gelen öğrenciler olacaktı. Ailem yanımda olmayacaktı. 
Kafamda sorular çoğalıyordu ki ailemle veda vakti gelmişti. Kocaman binanın önünde onları yolcu ederken bir hüzün çöktü içime. On dört yaşımda gurbet acısı dedikleri şeyi yaşamak düşmüştü nasibime. Duygusal olmamak gerek diye düşündüm ve kendimi toparladım. Evet üzücü bir durumdu ama ailesinden ayrı düşen ne ilk çocuktum ne de son. Kendi kendime teselliler biriktirdim. 
İlk gecenin zor olacağını söylemişlerdi fakat benim için en keyifli günlerden biri olarak kaldı gurbetteki ilk gecem. Arkadaşlarımla tanıştıktan sonra tatlı bir muhabbet başlamıştı. Saatin gecenin ikisi olduğunu bile fark etmemiştik, uykumuz gelmemişti. Arkadaşlarım gayet candan, samimi insanlardı. Aklımda tek bir soru kalmıştı: Sınıf arkadaşlarım nasıl birileriydi acaba?
Sabah uyandığımda hiç acemilik ve garibanlık hissi yoktu üzerimde. Sanki senelerdir bu ortamdaydım. Sınıfıma dair merakım da birkaç saat sonra geride kaldı. Sınıf arkadaşlarım da gayet güzel insanlardı. 
Ailemin beni ve durumumu merak etmiş olabileceği aklıma gelmişti. Annem özellikle hayli hüzünlüydü ayrılırken. Yurtta ilk geceyi, okulda ilk günü geride bıraktığım vakitlerde aradım onları da. Benim iyi ve mutlu olduğumu öğrendiklerinde onlar da sevinmişti. Ayrılık, gurbet filan diyorlardı fakat ben bunlardan hiçbirinin acısını duymuyordum. Dönem değişti, çağ başkalaştı, sizin zamanınızdaki gurbet artık bitti, diyemiyordum. Mektup beklenilen, fotoğraf beklenilen yıllar çok geride kalmıştı. Artık dünya küçücüktü ve sıla özlemi yalnızca sevdiğin insanların birazcık ötesinde kalmaktı. Her özlediğin vakit diğer sanki duvarın öte tarafındalarmış gibi arayıp konuşabiliyordun. Elbette bazı şeyleri anlamak için onların yaşadıklarını yaşamak, hislerini kuşanmak gerekiyordu. 
Şimdi aynı okulda ve yurtta yolun yarısındayım. Yani iki senem kaldı burada. Ben büyük hayalim ve hevesim üniversite hayatımda da bu kadar şanslı olmak ve iyi insanlara denk gelmek. 
Gurbet, yalnızca türkülerde ve şiirlerde hüzünlü, şimdilik böyle düşünüyorum. 

12 Şubat 2026 Perşembe

10 SİMİT

 
 

Yusuf Ensar Güler

Kış mevsimi onun için hayli zor geçiyordu. Satacağı simitler daha fırından çıkarken soğumaya başlıyordu. Oysa yazın öyle değildi. Simitler geç soğuyor ve daha çok satış yapıyordu. Çıtır çıtır oluyordu sattığı simitler. Kışın nemden o çıtırlık da nasibini alıyordu. Keşke yanında çay da satabilseydim, diye düşünüyordu. Çaysız simidin hiçbir anlamı yoktu. Bu yüzden bazen kahvehanelere, çay ocaklarına uğruyordu fakat son zamanlarda bu mekanlar da simit ya da poğaçalarını kendileri satıyordu. Bu düşüncelerde simit fırınından otuz tane simit aldı, simitler soğumadan kapıda bekleyen küçük arabasına yerleştirmek için koştu. Özenle simitlerini dizdi ve şehrin en işlek caddesine doğru seyyar büfesini sürmeye başladı. Eskiden tepside simit satardı. Kocaman tepsiyi başında taşırdı saatlerce. Bir havluyu kare biçimde katlayıp başının üzerine koyar, havlunun üzerine de tepsiyi yerleştirirdi. O zamanlar şimdiki gibi hamburger, pizza türünde şeyler yoktu. Simitçileri beklerdi öğrenciler, memurlar. Günde iki yüz simit bile sattığı olurdu. Daha satış yerine ulaşmadan ara sokaklarda teyzeler balkonlardan sepet sarkıtır beşer onar simit alırlardı. 
Şimdi ise simit alanlar yalnızca yaşlılar ve çocuklarına nostalji yaşatmak isteyenlerdi. Yaşlılar en sorunlu müşteri grubuydu. Simidi önce elleriyle yoklarlar ardından, bunu benim dişim kesmez diyerek yerine bırakırlardı. Gün sonunda simitlerden kalan susamları kuşlara serpip evine dönmek en büyük mutluluktu onun için. 
Nereden aklına gelmişti şimdi geçmişi düşünmek? Bir türlü anılar aklından çıkmıyordu. Bir seferinde Sivasspor maçında bin simit satmıştı ve bu seyyar büfeyi o günden sonra almaya karar vermişti. Şimdi maçlarda bile simit isteyen yoktu. 
Son zamanlarda insanlar simidi bile telefonla istiyordu. Özellikle simit isteyen müşteriler yakındaysa hemen küçük bir poşet yapıyor bırakıp geliyordu. İnsanlar iyice tuhaflaştı, diyordu kendi kendine. Seyyar tezgahını yerleştirdi ve bağırmaya başladı:
-Simiiiidiye. Tazeleriiiii. Fırından yeni çıktı. Sabah simiidiyeeee. 
Söylediği sözler içinden çoğu anlaşılmıyordu ama simit satıyordu işte başka ne olsundu ki?
Son kez bağırmıştı ki telefonunun çaldığını hissetti. Kayıtsız bir numaraydı arayan. 
-Meydan Simitçisi sizsiniz değil mi, dedi telefondaki ses. Zahmet olmazsa bana on tane simit getirir misiniz? Çok yakında bir adres vereceğim size. 
On simidi duyar duymaz heyecanlanmıştı. Üçte biri bitecekti tek satışta simitlerin. Adresi istedi, bir sokak ötede bir dükkandı burası. Biliyordu, önünden geçmişti kaç kez. 
Özenle simitleri hazırladı ve minik tezgahını kapatmadan yola koyuldu. Dükkana ulaştığında:
-Simitler taze, buyurun on tane getirdim dedi. 
Dükkan sahibi şaşkındı, ne olduğunu anlamadı. 
-On tane fazla ama bir tane alabiliri, dedi. O da zahmetlerin için. Sabah siftahı olsun.
-Ama az önce on tane istemediniz mi, dedi. 
Ortada bir yanlış anlaşılma ya da yanlışlık vardı. Az önce kendini arayan numarayı göstererek sordu:
-Sizin değil mi bu numara. 
Dükkan sahibi bu numaranın kendine ait olmadığını söyledi. Yeniden bu numarayı aramasını ve simitleri nereye götürmesi gerektiğini iyice öğrenmesini tembihledi. Dışarı çıkar çıkmaz numarayı aradı fakat telefon çalmıyordu. Aradı, aradı, aradı. Karşı taraf galiba engellemişti kendini. 
Elinde on simitle seyyar büfesinin yanına geldiğinde başına gelenleri anlamıştı. Büfe yerinde yoktu. 
Belki de yeni bir işe başlamalıydı. Son zamanlarda çiğ köfte soruyordu insanlar. Özellikle kış için iyi bir tercih olabilirdi. Elindeki poşetten bir simit çıkardı. Ucundan ısırdı. Halen soğumamıştı. Eve dönünceye kadar on simidin hepsini yemişti. 

KURALLAR

Metehan Darıcı

 Kurallar her yerdeydi… Apartmanda, otobüste, AVM’lerde… Hatta yazılı olmasa da her evin kendine has kuralları vardı mesela hava kararmadan evde olmak, sofrada iken telefona bakmamak gibi. Bu kuralların bir kısmı gerçekten hayatı kolaylaştıran şeylerdi lakin bazılarını anlamakta güçlük çekiyordum. Özellikle resmi binalarda kimsenin okumadığına emin olduğum küçük puntolarla yazılmış sayfalar dolusu kurallar listesi vardı. O güne kadar ben de okumamıştım işin açığı. O güne kadar yani sicilimin bozulmasına ve ceza aldığım güne kadar. 
Okulda özellikle teneffüslerde ve öğlen arasında herkes dilediği gibi yiyor, içiyor ve eğlenebiliyordu. Dışardan pasta söyleyerek doğum günleri kutlayanlar mı ararsın yoksa cips partisi yapanlar mı? Her öğle arası manzara bundan ibaretti. Benim ise tek eğlencem ve zevkim naneli sakızdı. Üstüne satır satır paragraflar yazdığım, dize dize sevda şiirleri döktürdüğüm naneli sakız. Bilemezdim ki başım bu sakızdan dolayı belaya girecek. Bilsem de yine ondan vazgeçemezdim gerçi. 
Yine bir öğlen vaktiydi ve koridorun bir kenarında haşır huşur cips poşeti seslerini sınıflardan birinden gelen “iyi ki doğdun” çığlıkları bastırıyordu. Hatta bazı öğretmenler ses gelen sınıftan elinde bir tabakla mutluluk içinde çıkıyorlardı. Ben sakin bir şekilde koridorun kenarında oturmuş ülkenin ve dünyanın sorunlarını düşünüyordum ve düşünürken de naneli sakızımı çiğniyordum. Nöbetçi olduğunu bildiğim öğretmenlerden biri koridorda bir sağa gidiyordu bir sola. Tam önümde durdu ve kaşlarını çattı:
-Ne var ağzında senin. 
Ağzımda sakız olduğu belliydi ve saklayamazdım bunu. Gayet normal bir biçimde cevap verdim:
-Sakııııız.
Kaşlarını daha da çatarak sorgulamaya devam etti:
-Sakız ha, nasıl sakızmış bu?
-Naneli hocam, dedim. İsterseniz size de vereyim. Çantamda bir avuç sakız taşırım hep. 
Tam çantama uzanmıştım ki çantamı benden önce kaptı öğretmen.
-Çiğnediğin yetmiyor bir de okula getiriyorsun çantanda ha, diye sesini yükseltti öğretmenim. 
Bunun bir şaka olduğunu düşünüyor ve tebessüm ediyordum. Kolumdan tutarak beni oturduğum yerden kaldırdı ve koridordaki sütunlardan birinin önüne götürdü. Okul kurallarının yazılı olduğu sütunu işaret ederek şöyle dedi:
-Gördüğün gibi okulda sakız çiğnemek yasak. Şimdi Müdür Yardımcısı’na gidiyoruz ve işlemlerini tamamlıyoruz. Bakalım nasıl bir disiplin cezası alacaksın?
Ben, bu şakayı neden bu kadar uzattığını anlamaya çalışıyordum öğretmenin. Dersimize girmiyordu ama sorunlu biri olduğuna dair kimse de şikâyet etmemişti sohbetlerimizde. Tebessümle yüzüne bakarken bir yandan Müdür Yardımcısı odasının önüne gelmiştik bile. Ben halen gülüyordum. Durumu Müdür Yardımcısına anlattı öğretmen. Müdür Yardımcısı bana baktı:
-Demek naneli sakız ha? Şu tutanağı hazırlayayım ve ifadeni alayım. Bakalım disiplin kurulu nasıl bir ceza verecek sana, dedi. 
Müdür Yardımcısı şaka yapacak bir adam değildi. Ciddiydi. Bu esnada sakızı yutmuştum. Önüme konulan kağıda naneli sakız çiğnemenin suç olduğunu bilmediğimi yazdım. Hayli canım sıkılmıştı. Müdür Yardımcısı karşısında duran koltuğu göstererek:
-İşimiz biraz uzun, otur istersen, dedi. 
Nöbetçi öğretmen, disiplin kurulu üyelerini odaya göndermek üzere yanımızdan ayrılmıştı. Bir süre sessizlikten sonra iki öğretmen içeri girdi. Öğretmenlerden biri dersime giriyordu. Hatta öğleden sonraki ilk dersimiz de onaydı. En azından sınıf fişine yok yazmazdı beni diye kendimce küçük bir teselli bulmuştum. Öğretmenler kendi aralarında konuşuyordu. Benim ifademin olduğu kağıt elden ele dolaşıyordu. Dersime giren öğretmen ifademi okuyunca kendini tutamadı ve kahkahayı bastı:
-Naneli sakız çiğneme suçu ha? 
Müdür Yardımcısı ve diğer öğretmen çok ciddiydi. Müdür Yardımcısı konuşma ihtiyacı hissetti:
-Hocam lütfen ciddi olalım ve bu çocuğun cezasını verelim. Unutmayın siz disiplin kurulu üyesisiniz. Böyle davranırsanız bir daha bu tür olayların ardı gelmez. Okul koridoru sakızdan geçilmez. 
-Okulda çalıştığım yirmi üç yıl boyunca bu kuralı düşündüm her yıl ve bu kuralla ilgili bir olay karşıma gelsin diye bekledim. Allah aşkına bu nasıl bir kural? Artık bunu değiştirmemiz lazım, diye öğretmen devam ediyordu. 
Müdür Yardımcısı aynı şeyleri söylüyordu. Sınıfların, koridorun sakız çöplüğüne dönüşmesinden, atılan sakızların ayakkabıların altında oluşturacağı kirlilikten bahsediyordu. Öyle garip bahaneleri vardı ki… Okul bahçesindeki sakızları kuşların yiyecek zannedip ölebileceklerini de söyleyecek kadar abarttı. Neyse ki son aşamada sakızın sağlığa zararına da değindi. Neymiş efendim, naneli ve renkli sakızlardaki plastik oranı çok fazlaymış ve ilerde kalp damar sorunlarına neden olabilirmiş. Sanki kendi kalbi ve damarı…
Bu esnada bana derse gitmem gerektiği söylendi. Mesele derinleşmişti. Müdür Yardımcısı bu kuralın kaldırılamayacağını söylüyor benim öğretmenim bu kuralı kaldırmanın tam zamanı olduğunda diretiyor, diğer öğretmen kenarda çay içiyordu. Galiba bir derse geç gidecek olmanın mutluluğunu yaşıyordu. 
Koridor boyunca cips ve yemek kokuları yayılıyordu. Canım naneli sakız çekmişti bu kokuyu bastırır düşüncesiyle ama çantam Müdür Yardımcısı’nın odasında kalmıştı. Diğer teneffüs alırım, diye düşündüm. 
Sınıfa döndüm, yerime oturdum. Öğretmenimiz derse gelinceye kadar sıra arkadaşımla sakızın dünyaya ve insanlığa katkıları, hayatı güzelleştirmesi üzerine bir beyin fırtınası gerçekleştirdik. Kimse yaşadıklarımı bilmiyordu. Bir daha böyle bir mesele yaşamamak için okul kurallarını okumalıydım fakat sütunda asılı olan çok küçük puntoluydu. Okulun internet sitesinde de böyle bir başlık görmüştüm: Okul Kuralları. 
Akşam ilk işim eve gider gitmez bu kuralları okumak olacaktı. Öğretmenimiz sınıfa girdi. Yüzünde gülücükler, elinde benim çantam vardı. Çantamı uzatırken:
-Bana da bir naneli sakız versene evlat, dedi. 
Akşam planladığım gibi eve ulaşır ulaşmaz bilgisayarımı açtım ve okul kurallarını okumaya başladım. Hayli aydınlanmıştım. Mesela kabuklu yer fıstığı yemek yasaktı ama çekirdek serbestti. Sakız çiğnemek gerçekten yasaktı. İki farklı renkte ayakkabı giymek yasaktı ki bunu düşünmüştüm bir ara. Erkek öğrenciler için uzun saç da yasaktı ama bizim okuldaki arkadaşların çoğunun saçları kızlardan daha uzundu. Sınavlardan erken çıkmak da yasaktı fakat sınavı bitiren doğrudan soluğu dışarda alıyordu. Okula erken yasaktı, okuldan geç çıkmak yasaktı. Yasaklar peş peşeydi. Notlarımı almıştım ve bundan sonra daha dikkatli olacaktım. 
Ertesi sabah okuldan içeriye girerken Müdür Yardımcısı’nı ve hizmetliyi sütunlardan birinin önünde gördüm. Okul Kuralları tabelasını değiştiriyorlardı. Beni görünce Müdür Yardımcısı:
-Senin yüzünden masrafa girdik, dedi. Bir madde değişikliği sebebiyle kocaman çerçeveyi yeniliyoruz, mutlu musun?
Ağzımdaki sakızı özellikle göstererek ve gülen bir tavırla cevap verdim:
-Hem de nasıl mutluyum…

ZAMAN GEÇİYOR MU

Semih Yılmaz

Bir gün yirmi dört saat diyorlar
Ve her saat güya altmış dakika
Bir türlü inandırıcı gelmiyor bu hesap
Nedense bana

Bazen bakıyorum ansızın bir saat bitmiş
Bazen bakıyorum bir hafta aniden geçmiş
Dakikalar bazen günler kadar uzun
Nasıl inanmalıyım izahı nedir bunun

Takvimler, aylar, saatler
Zihnimizde mi var sadece 
Anlamıyorum bunu düşününce
Zaman olduğu yerde duruyor
Ve galiba 
Biz içinden geçiyoruz sessizce

10 Şubat 2026 Salı

SERGÜZEŞT-İ LİMON

İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞAN YILMAZ
SELİM ÇABUK

1. Bölüm Dünyaya Merhaba Dediğim Zamanlar

Benim hikayem hem biraz hüzünlü hem de neşeli. Çok çocuklu bir ailede dünyaya geldim. Çok çocuklu dedimse hepsi hepsi beş kardeştik. Dünyaya gelişimiz kötü bir mevsime denk gelmişti. Havalar birdenbire soğumuştu ve annem bizi beslemekte hayli zorluk çekiyordu. Henüz gün yüzü görmeden, dışarıya bile çıkmadan üç kardeşim aramızdan ayrılmıştı. Onlar adına üzülmüştüm ama benim de hayatta kalıp kalmayacağım belli değildi. Soğuk kış gecelerinde anneme ve kardeşime sarılarak annemin sağdan soldan getirdiği şeyleri yemeye çalışarak hayata tutundum. 
Yaşamak ve hayatta kalmak zordu fakat tehlikeler türlü türlüydü. Sadece gıda sorunumuz yoktu bazen zehirlenme ihtimalimiz vardı ya da bir gece ansızın sığındığımız yere yabancı yaratıkların gelmesi ve bizi öldürmesi söz konusuydu. Annem bu endişelerden dolayı sürekli yanımızdaydı. Dışarıya çıkmak istediğimizde buna çok sert bir tavırla mani oluyordu. 
Günler çabuk geçti. Artık yaz mevsimi gelmişti. Dışarda nasıl bir hayatın olduğunu kardeşim ve ben merak ediyorduk. Annem bir sabah bize:
-Size dışarıyı gezdireceğim ama yanımdan ayrılmayacaksınız. Size sevgi gösterisinde bulunan kişilerden uzak duracaksınız. Kimsenin uzattığı şeyi yemeyeceksiniz. Özellikle kuşların peşine takılmayacaksınız dedi. 
Annem o kadar çok şey söylemişti ki daha kapıdan çıkar çıkmaz yarısını unutmuştum. Böyle bir gezi yerine oturup evimizde beklemek daha iyiydi fakat dışarıyı da merak ediyorduk. Annem önde, biz arkada sessizce sokağa çıktık. Dünya güzel bir yerdi; ağaçlar, kaldırımlar, tepemizde masmavi bir gökyüzü. Ağaçları çok sevmiştim. Üstelik dallarında kuşlar ötüyor ve sanki beni kendilerine çağırıyorlardı. 
Annem etraftaki her şeyi ve herkesi birer birer anlatıyordu:
-Evlatlarım, bu market sahibinden uzak durun. Ben kaç kez kovuldum onun tarafından. Şu kasabı iyi tanıyın. Kötü adam değildir ama yanında çok fazla durmayın. Biraz ilerde gürültü gelen yerde bir ilkokul var. Kesinlikle onun bahçesine girmeyin. Bir daha çıkamazsınız. 
Annemin evden çıkarken anlattığı her şeyi unutmuştum ama o yeni şeyler anlatıyordu. Bu esnada kardeşim söze girdi:
-Bizim hiç arkadaşımız olmayacak mı anne? Sadece üçümüz mü yaşayacağız hep?
Annem cevap verdi: 
-Elbette arkadaşlarınız olacak fakat zamanla siz seçeceksiniz arkadaşlarınızı. Yoksa bu mahalle bizim. Bu semtin de yarısı bizim ama daha ileriye gitmenizi tavsiye etmem. 
Bir süre yürüdükten sonra annem acıkıp acıkmadığımızı sordu. İkimiz de acıkmıştık. Temiz hava iştahımızı açmıştı. Karşıdaki marketi göstererek annem:
-Burada yiyecek bir şeyler her zaman olur. Ayrıca kışın çok soğuk olduğunda da buraya sığınabilirsiniz. Şimdi birlikte karşıya geçelim ancak araçlara dikkat etmemiz lazım, dedi. 
Annem ortada ben ve kardeşim iki yanında tam karşıya geçiyorduk ki tepemde bir gölge hissettim. Başımı kaldırıp baktığımda bir karganın bize doğru geldiğini gördüm. Ben kargaya bakarken annem ve kardeşim karşıya geçmişti bile. Onların peşinden koşmaya yeltenmiştim ki kendimi birkaç metre ötede buldum. Sert bir cisim çarpmıştı bana ve yavaşlamamış, durmamıştı bile. Yerimden kalkmaya çalıştım ancak hiçbir yerim tutmuyordu. Galiba ağzımdan da kan akıyordu. Annem ve kardeşim yolun kenarında olup bitenleri görmüşlerdi ve koşarak yanıma geldiler fakat yapacak bir şey yoktu. Acı içinde kıvranmaya başlamıştım. Annemin gözleri dolmuştu, kardeşim ise şaşkınlıkla bakıyordu. Annem ve kardeşim biraz geri çekildiler ve üzerimde kocaman bir gölge hissettim. Kocaman elleriyle biri beni yerden kaldırdı ve kucağına aldı. Annem tedirgin gözlerle bakıyordu ki beni kucağına alan kişi ona şöyle dedi:
-Merak etme, bu yavruyu ben tedavi ettireceğim. Sen diğer yavruna iyi bak. 
Bu sözlerden sonra annem ve kardeşim orada kaldı. Bu, onları son görüşümdü. Belki iyileştikten sonra beni yeniden aileme getirir bu iyiliksever insan diye düşünüyordum acı içinde. Bir süre sonra büyük bir kapının önünde durduk. İçerden değişik bir koku geliyordu ve benim gibi başka yaralılar da vardı. Burada beni iyileştirecek birilerinin olduğuna kanaat getirmiştim. Kocaman bir masaya uzattılar beni. Daha önce hiç görmediğim garip aletleri vücudumda gezdirdiler. Bacağımın kırık olduğunu orada öğrendim ama artık emin ellerdeydim. Beni evine götürür diye bekliyordum fakat beni yoldan alan kişi garip bir evin önünde durdu. Burada kimse yaşamıyordu belli ki… Boyaları solmuş, pencereleri kırık bir evdi burası. İçeriye daha önce hiçbir canlı girmemiş gibiydi. Beni buradaki tozlu bir minderin üzerine bıraktı ve ardından şöyle dedi:
-Sen iyileşinceye kadar her gün geleceğim ve sana yiyecek, içecek getireceğim. Eve götürmek isterdim seni fakat annem senin gibi arkadaşlarımı eve getirmeme izin vermiyor.
Korku dolu saatler başlamıştı benim için. Özellikle o evdeki ilk gecemi hiç unutmayacağım. Bugün bile aklıma geldikçe üzülüyorum. Evin tuvaletini bilmiyordum. Önüme konulan yiyeceklerden başka evde hiçbir şey yoktu. Annem yoktu, kardeşim yoktu. Nasıl bir hayat beni bekliyordu, bilmiyordum. 
Ertesi gün sabahın ilk saatlerinde bana “arkadaşım” diye hitap eden çocuk yanıma geldi. Yine yiyecek bir şeyler getirmişti. Bir süre yanımda durdu, benimle konuştu. Arkadaşlarından bahsetti, okulunu anlattı ve gitti. 
Ertesi gün, ertesi gün, ertesi gün de bu şekilde geride kaldı. Kendimi iyi hissettiğim bir gün ayağa kalktım ve etrafı gezinmeye karar verdim. Biraz zorlanmıştım ama yine de yürüyebiliyordum. Arkadaşım tekrar yanıma gelince beni ayakta gördü ve çok mutlu oldu. Birkaç gün de böyle geçmişti. Madem beni seviyordu ve görünce mutlu oluyordu bir de ben onun yanına gitmeliydim. Sonraki gün o bana gelmeden ben ona gitmeyi düşündüm ve sabahın erken vaktinde yola koyuldum. Zaten çok uzakta bir yerde olmamalıydı evleri. Aylak aylak sağda solda dolaşırken nihayet kapılardan biri açıldı ve arkadaşım dışarıya çıktı. Koşarak onun yanına gittim. Beni görünce çok sevinmişti yine. 
-Demek iyileştin ve evimi buldun. Keşke seni eve alabilsem ama artık acıktığın zaman buraya gelebilirsin, dedi. 
Peki ama ne yapacaktım, nerede yatıp kalkacaktım. Kırık bacağımın iyileştiği yere tekrar dönmek istemiyordum. Annem ve kardeşimi düşünüyordum arada. Acaba onlar ne haldeydi? Keşke yeniden yanlarına dönebilsem, diye aklımdan geçiyordu. Bulabileceğime de inanıyordum fakat tek başıma ayakta kalmayı öğrenmeliydim.

2. Bölüm: Yeni Bir Hayat ve Adımın Konulması
Artık anlamıştım arkadaşımın yanında bana yer olmadığını. Annemin daha önceden söylediği tehlikeleri düşünmeye başladım. Bu sokakta da market, kasap, manav vardı. Okul bahçesi olduğunu düşündüğüm kocaman bir yer de vardı. Buralardan uzak durmalıydım fakat annemin söylemediği başka başka yerler de vardı. Kocaman ağaçların bulunduğu ve insanların oturarak çekirdek yediği, çay içtiği yeşillik bir alan vardı mesela. Belli saatlerde insanların, özellikle yaşlıların gidip geldiği bir mekân daha gözüme ilişmişti. Burası da güven veren bir yer gibi görünüyordu. Karnımı doyurmuş etrafı keşfetmeye devam ediyordum ki karşıma iri yarı biri çıktı. Anneme biraz benziyordu ama ondan çok büyüktü. Keskin bakışları vardı ve benim orada olmamdan huzursuz olmuş gibiydi. Bana yaklaştı ve homurdanarak:
-Sen kimsin, kimin yavrususun? Daha önceden buralarda hiç görmedim seni. Mahallen neresi ise defol git, bir daha buralarda görmeyeyim seni yoksa sonun iyi olmaz, dedi. 
Bacağım daha yeni iyileşmemiş olsaydı ona vereceğim cevabı biliyordum ama çaresizce konuştum:
-Bacağım kırıktı ve beni arkadaşım buraya getirdi. Bu mahalleyi tanımıyorum. Annem ve kardeşim çok uzakta. Onları buluncaya kadar buralarda olmam gerek, dedim. 
Sözlerimden rahatsız olmuştu ve bunu çok belli ediyordu. Neyse ki uzaktan bir ses geldi:
-Yaramaz, rahat bırak arkadaşını, yanıma gel!
Demek ki adı Yaramaz’dı. Hiç güzel bir isim değildi bu. Zaten yaramaz birine benziyordu. Tam bela uzaklaştı benden diye düşünüyordum ki aniden karşıma çıktı sokağın başında. Ne yapacağımı şaşırmıştım, öfkeli gözlerle bana bakıyordu. Bir anda tüm ağırlığını vücudumda hissetim, bir yandan homurdanıyordu:
-Sana burayı terk et demiştim. 
-Şiddet yanlısı biri değilim ben, üstelik bacağım yeni iyileşti. Tamam, mahallen sana kalsın, dediğim anda rahatlamıştım. Ardıma bile bakmadan tersi istikamete doğru koşmaya başladım. Öyle hızlı koşuyordum ki ben bile şaşmıştım bu kadar hızlı koştuğuma. Mahalleden iyice uzaklaşmış, bilmediğim başka bir mahalleye girmiştim. Burası tenha bir mahalle gibiydi. Bulduğum küçük, yeşil bir alana uzandım, sırtımı güneşe verdim. Karıncalar ve böcekler bir türlü rahat vermiyordu dinlenmem için. Bu sırada şefkatli bir el hissettim omuzlarımda. Geriye döndüğümde ilk kez gördüğüm bir çocuk bana sevgiyle bakıyor ve konuşuyordu:
-Sen buralara nirden geldin, aç mısın söyle bakalım?
Beni yanına aldı ve bir süre konuştu, konuştu. Beni evlerine götürmek, benimle arkadaş olmak istediği çok belliydi ve işin açığı ben de onu sevmiştim. Yakınlardaki marketten bana yiyecek bile almıştı. Evlerine gittiğimizde ailesi de beni sever diye düşünmüştüm. Hatta gariban, mülayim bir bakışla onların gözlerine bakmıştım fakat adını bile bilmediğim arkadaşımın annesi hırsla konuşuyordu:
-Sokaktan bulup eve getiriyorsun. Hastalıklı mı, mikrop yuvası mı bilmeden alıp getiriyorsun. Ben sana bir daha bu gibilerden uzak durmanı söylemeyeceğim. Şimdi onu götür ve nereden aldınsa oraya bırak.
Arkadaşımın gözleri dolmuştu. Neredeyse ağlayacaktı. Onu zor durumda bırakmamak için kendim yürümeye başladım. Dışarıya çıkmama izin vermedi ve binanın alt katında bir yer gösterdi bana arkadaşım. 
-Sen burada güvende olacaksın. Ben her gün seninle ilgileneceğim, dedi. 
Tam yanımdan ayrılıyordu ki başka bir çocuk geldi yanımıza. Galiba arkadaşımın akrabasıydı. Konuşmalarından anladığım kadarıyla kuzeniydi onun. O da sevgi dolu gözlerle bana bakıyordu. 
-Annen izin vermedi değil mi?
-Annem işte. Her zamanki gibi…
-Senin annen izin vermediyse benim annem verir. Ben bu arkadaşı eve götürmek istiyorum. 
Küçük bir sevinç duymuştum ama herkesin istemediği biriymiş gibi hissediyordum kendimi. Yine de yanlarına düşüp yürüdüm. İkinci kata çıkmıştık. Arkadaşım benimle vedalaştı ve yeni arkadaşım kapıyı açarak beni içeriye aldı. Kapının hemen önünde duran bir kadın beni görünce şöyle dedi:
-Demek ailemize yeni biri katıldı. Pek de sevimli ve temiz duruyor ama sanki biraz zayıf. Ben ona bakarım.

3. Bölüm: Rüya Gibi Bir Hayat
Ömrümün en güzel aylarının bu evde geçeceğinden haberim bile yoktu. Arkadaşımın annesi de arkadaşım olmuştu, evin diğer sakinleri de. Günlerce bu evden dışarıya çıkmadım. Çıkmama da gerek yoktu zaten. Annemin yanında bile bu kadar güvende hissetmemiştim kendimi. Annemi ve kardeşimi unutmuş gibiydim. Eğer hayatta olduklarını bilsem gidip onları da buraya getirirdim ancak sağlığıma kavuşmalıydım önce. Evin içinde bir hayat kurmuştum kendime. Kahvaltı sonrası günlük aktivitelerimi yapmam için her tür eşya vardı burada. Pencereden dışarıyı izliyordum, toprak kokusunu bile unutmuştum, neyse ki kocaman saksılarda kocaman çiçekler vardı ve ben ara sıra bu çiçeklerin yanında uykuya dalıyordum. Günler böyle geçiyordu. 
Bir sabah uyandığımda beni balkona çağırdılar. Balkonda küçücük bir yuva vardı. İçinde minder ve önünde mama kabı bulunan bir yuva. Üzerinde şöyle yazıyordu: Limon’un Mekânı. Zaten kaç zamandır beni Limon, diye çağırıyorlardı. Oysa annem bana Tarçın derdi. Tarçın’ım diyerek mırlardı. Yuvanın içine girdim, fena sayılmazdı üstelik minder de yumuşacıktı ve havadar bir yerdi burası. Az öteden gelen kuş seslerini duyunca keyfim yerine gelmişti. Onlarla uğraşmayı seviyordum. 
Günler böyle geçti, balkonun yanındaki ağaçta yaşayan kuşlar, önceleri benden çok korkuyordu. Ben de onları korkutmaktan zevk alıyordum ama bir süre sonra onlarla da dost olduk. Onlar balkona beni ziyarete geliyordu ben de onları ziyaret için ağaca atlıyordum. Bir süre sonra ağaçtan bahçeye, bahçeden mahalleye gidip gelmeye başladım. Etrafı keşfetmeye başlamıştım. Yeni yeni dostlar edindim ve hemen hemen hepsi beni seviyor, beslemeye çalışıyordu. Her geçen gün etrafım biraz daha kalabalıklaşıyordu. Birkaç sokak ilerdeki kasap, onun yanındaki berber, az ilerdeki market ve manav… Hepsiyle aramız gayet iyiydi. Akşama kadar dolaşıyor, akşam olunca ağaca tırmanıp balkondaki yuvama giriyordum. Barınma ve beslenme sorunum yoktu artık.
Bir bahar günü etrafta dolaşırken Yaramaz’ı gördüm. Bir bacağı aksıyordu ve kuyruğuna da kola tenekesi bağlamışlardı. Beni görünce tanıdı. Saldıracağımdan korktu fakat ben ona aynı şeyleri söyledim:
-Ben şiddet yanlısı bir kedi değilim, benimle birlikte gelirsen sen de mama alabilir ve kuyruğundaki şu tenekeden kurtulabilirsin. 
Birlikte mahallemdeki berberin önüne gittik. Berber Yaramaz’ın kuyruğundaki tenekeyi çözdü ve tüylerine de bakım yaptı. Üstelik karnını da doyurdu. Yaramaz, mahcup olmuştu, olması da gerekiyordu zaten bana yaptıklarından sonra. 
Arkadaş çevrem hayli zenginleşmişti, tüm mahallenin tatlı Limon’uydum. Bazı günler o kadar çok şey yiyordum ki hareket etmezsem Garfield’a benzemekten korkuyor ve yürüyordum sürekli.  Fakat annem ve kardeşimi unutamıyordum bir türlü. Bir gün anılardan yola çıkarak eski mahalleyi aramaya koyuldum. Arıyor, arıyordum fakat bir türlü bulamıyordum. Öyle ki iki geceyi dışarda geçirdim onlara ulaşmak için. Nihayet eski mahalleye üçüncü gün ulaşmıştım. Hayatımı değiştiren kaza yerini görünce içimde bir hüzün hissettim. Annem ve kardeşimin yaşadığı bina yıkılmış, yerine kocaman binalar yapılmıştı. Birkaç gün burada annem ve kardeşime rastlamak ümidiyle zaman geçirdim fakat onlara dair bir iz yoktu. Bu sürede hayli aç ve bakımsız da kalmıştım. Artık onlardan ümidimi kestiğimde yeniden eski mahalleye dönmeye karar verdim. Yolda gelirken bir kadın ardımdan şöyle diyordu:
-Tıpkı buna benzeyen iki kedi vardı eskiden bu mahallede. Birkaç senedir görmüyorum hiç, acaba bu da onların aileden biri miydi?
Bu mahalleye bir daha hiç gelmemeliydim. Yorgun adımlarla evin yolunu tuttum. Yuvama ulaştığımda vakit akşamdı, ben yorgundum, kuşlar uyumuştu ve yağmur başlamıştı. 
Benim hikayem hem biraz hüzünlü hem de neşeli. Siz sadece neşeli olanı görürsünüz ama benim hikâyem biraz da hüzünlü işte. 

Ben Limon.
Bilsem’in, Şemsi Sivasi İmam Hatip Ortaokulu’nun, caddenin sağındaki kasabın, solundaki manavın, sonundaki berberin en sevdiği kediyim. Yaşamaya değer bir hayatım var ve ne kadar adımlayacağım bu yolları daha bilmiyorum.