nil ateş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nil ateş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2026 Salı

KEDİLERİN SANATTAKİ YERİ

            
Nil ATEŞ
Bölüm 1: Kediler Sanatta Var mıydı?
Bilimsel araştırmalar, insanların sanatta kedi gördüklerinde beyinlerinde mutluluk ve merak merkezlerinin birlikte aktive olduğunu göstermiştir. Bir resim veya heykeldeki küçük bir kedi detayı, bakış açımızı tamamen değiştirebilir.
Kediler, insan kültüründe ve tarihinde her zaman özel bir yere sahip olmuştur. Sanat tarihinde, kedilere aklınıza gelmeyecek sembolik anlamlar yüklenmiştir; örneğin Antik Mısır’da kutsal sayılmışlardır. Sembolik olarak özgürlük, zarafet ve gizem simgesi olarak da kullanılmışlardır.
Sokaklarda, kitaplarda, çizgi filmlerde, internette ve evimizde kediler her yerde karşımıza çıkar. Ama ya tablolar, heykeller ve diğer sanat eserleri? Kediler, sandığımızdan çok daha fazla şekilde karşımıza çıkabilir.
Bu bölümde, kedilerin sanattaki yerini ve ne için, nasıl kullanıldığını inceleyeceğiz.
Bölüm 2: Temel Bilgiler
Kedilerin sanattaki yeri, tarih boyunca farklı kültürler ve dönemlerle paralellik göstermiştir. Antik Mısır’da kediler kutsal sayılmış, evleri korudukları ve tanrısal bir simge oldukları düşünülmüştür.
Orta Çağ Avrupa’sında genellikle uğursuzlukla anılsalar da bazen evcil dost olarak sembolize edilmişlerdir. Japonya’da ise iyi şansı ve refahı simgeleyen figürler ortaya çıkmıştır; ünlü örnek “Maneki-neko” (şans kedisi)dir.
Kediler, sanatta belli dönemlerde daha fazla öne çıkmıştır. Orta Çağ’da az yer almış olsalar da, gizli figürler olarak kullanımları dikkat çekicidir. Rönesans’ta ise tablolar genellikle gizli mesaj, zarafet veya ev hayatını simgelemek için kedi figürleriyle zenginleştirilmiştir.
Sadece eski zamanlarda değil, modern sanatta da kediler kendilerine yer bulmuştur. Ressamlar ve illüstratörler kediyi özgürlük, bireysellik ve mizah sembolü olarak sıkça kullanmıştır.
Kedilerin sanattaki yerini daha iyi anlayabilmek için bazı temel terimleri bilmek gerekir:
Motif: Tekrarlanan ve belirli bir anlam yüklenen görsel unsur. Örneğin kedi unsuru, ağaç unsuru veya kutsal ışık unsuru, farklı tablolar arasında farklı veya benzer şekilde tekrar edebilir.
İkonografi: Sanat eserlerindeki sembol ve figürlerin anlamlarını inceleyen disiplin.
Sembolizm: Nesnelerin veya figürlerin, kendi görsel anlamlarının ötesinde başka anlamlar taşımaları. Örneğin, kedi sembolü, güneş sembolü, 3, 7, 5, 40 sayıları veya kare ve kayın ağacı sembolleri.
Bölüm 3: Günümüzde Kediler
Kediler günlük yaşamımızda da her yerdedir. Sokaklarda, evlerde, kitaplarda, çizgi filmlerde ve internet içeriklerinde sıkça karşımıza çıkarlar. Eğer evde bir kediniz varsa, en az bir kez onu gözlemlemiş ve davranışlarını incelemişsinizdir.
Kedilerin en yoğun kullanıldığı alanlardan biri de popüler kültürdür. Garfield, Hello Kitty, internet memeleri (“Grumpy Cat” gibi)… Bunlardan en az birini daha önce duymuş veya görmüşsünüzdür. Bu karakterlerin bazı ortak yönleri vardır: Sevimlidirler, bazen gizemli, bazen de esprilidirler. Aslında bu özelliklerin çoğu, gerçek kedilerden alınmış ve karakterlere dönüştürülmüştür. Evlerimizdeki kediler de çoğu zaman sevimlidir; bazı hareketleri gizemli görünür, bazen de kahkahalara boğar.
İnsan beyninin kedi figürlerine karşı özel bir duyarlılığı vardır. Sanatta veya görsel içeriklerdeki kedi figürleri, beynimizde mutluluk, merak ve dikkat merkezlerini aktive eder. Bu nedenle bir sanat eserindeki kedi, okurun dikkatini çeker ve eseri daha derin bir şekilde algılamasını sağlar.
Sanatçılar, günlük hayatta gördükleri veya etkilendikleri kedilerden ilham almıştır. Örneğin evde beslenen bir kedi ya da sokakta rastlanan bir kedi, ressamın fırçasında bir motife dönüşebilir ve resme anlam katar.

Bölüm 4: Örnekleme ve Analojiler
Kediler için bazı genel benzetmeler ve analojiler vardır; bunlar resimi algılama biçimimizi etkiler.
Kediler özgürlük simgesidir; sanatçının fırçasında kendini ifade etme özgürlüğünü temsil ederler. Aynı zamanda gizem ve merak simgesidirler. Tabloda küçük bir detay olarak izleyicide farklı anlamlar uyandırabilirler. Zarafeti de temsil ederler; hareketleri, duruşları ve tavırları tabloya estetik bir değer katar.
Bu konuda ünlü sanat eserlerinden birçok örnek bulunmaktadır.
Örneğin, Jan van Eyck’in “Arnolfini Düğünü” (1434) tablosunda arka plandaki küçük kedi figürü, evin bereketini ve sahiplerinin sosyal statüsünü simgeler. Édouard Manet’in “Olympia” (1863) tablosunda kedi, resimdeki özgür ve bağımsız karakteri pekiştirir. Tsuguharu Foujita’nın Japon modern resimlerinde ise kediler, hem zarafet hem de mizah unsuru olarak kullanılmıştır.
 
Bölüm 5: İlginç Bilgiler
Rönesans tablolarında kedi figürleri genellikle gizli mesaj iletmek için kullanılmıştır. Örneğin, bazı tabloların arka planındaki kedi, ev yaşamını, sadakati veya evdeki kadın figürüyle ilgili mesajları sembolize edebilir. Orta Çağ’da bazı sanatçılar kedi figürlerini sadece izleyicinin dikkatini çekmek için eklemişlerdir. Bu figürler çoğu zaman gizli ve küçük detaylardır.
Küçük kedi detayları, izleyicide merak, şaşkınlık veya sevimlilik hissi uyandırır. Bu sayede okur, sanat eserine daha uzun süre odaklanır ve eserle bir bağ kurar.
Örneğin Japonya’daki Maneki-neko (şans kedisi) küçük bir figürdür ama güçlü duygusal ve kültürel anlam taşır. Avrupa’daki Rönesans ve Barok tablolarında ise kedi figürleri, bazen bir aile portresinde gizli mesaj iletmek için kullanılmıştır.

Bölüm 6: Temel Bilgilerin Tekrarı
Kediler insan kültüründe ve tarihinde özel bir yere sahiptir. Antik Mısır’da kutsal görülmüş, Orta Çağ’da ya uğursuz ya da evcil bir dost olarak tanımlanmış, Japonya’da ise Maneki-neko olarak iyi şansı temsil etmiştirler.
Sanatta kediler belirli dönemlerde öne çıkmıştır. Orta Çağ’da gizli figürler, Rönesans’ta gizli mesaj ve zarafet, Modern sanatta ise özgürlük, bireysellik ve mizahı temsil etmişlerdir. Takvim değiştikçe kediler, sanatta bambaşka anlamlarla yaşamışlardır.
Kediler bir motiftir, çünkü tekrarlanan bir görsel unsurdur; farklı tablolarda farklı veya benzer şekilde tekrar edebilirler. Aynı zamanda bir semboldür; kendi görsel anlamlarının ötesinde başka anlamlar taşırlar. Ayrıca kediler, ikonografi için de önemlidir. İkonografi, sanat eserlerindeki sembol ve figürlerin anlamlarını inceleyen disiplindir.
Örnekler: Jan van Eyck’in “Arnolfini Düğünü” (1434) tablosunda küçük kedi, evin bereketi ve sosyal statüyü simgeler. Édouard Manet’in “Olympia” (1863) tablosunda kedi, özgür ve bağımsız karakteri pekiştirir.
İnsan beyninde kedi figürleri mutluluk, merak ve dikkat merkezlerini aktive eder. Küçük kedi detayları, izleyicide bağ kurmayı ve eseri daha derin algılamayı sağlar.
Bölüm 7: Bir Sebebi Var mı
Kedilerin kullanıldığı daha az bilinen sanat eserleri de vardır. Örneğin, Giovanni Battista Tiepolo’nun bazı Barok tablolarında kediler genellikle küçük detaylar olarak yer alır; ancak tabloya mizahi veya sosyal mesaj da katar. Japonya’da Edo döneminde ise kediler, günlük yaşam ve şenlik sahnelerinde sıkça kullanılmıştır. Bazen sadece sevimlilik için değil, toplumsal mesaj vermek amacıyla da çizilmişlerdir.
Batı sanatında kediler genellikle gizli mesaj, zarafet veya ev yaşamını temsil eder. Doğu sanatında ise kediler hem şans hem mutluluk hem de bazen mizah unsuru olarak işlev görür. Kedilerin anlamı sadece döneme değil, kültüre de bağlı olarak değişir.
Bazı modern illüstrasyon ve çizgi romanlarda kedi figürleri bilinçli olarak gizli mesaj veya sürpriz öge olarak yerleştirilir. Örneğin, internetteki Easter egg benzeri kedi detaylarını görmüşsünüzdür. Peki bu kediler neden oradaydı? İzleyiciyi ödüllendirmek için mi konulmuşlardı, dikkati toplamak için mi? Mizah unsuru muydu, yoksa gizli mesaj mı taşıyordu? Ve neden özellikle kediler seçilmişti?
Bölüm 8: Sonuç
Kediler, sandığımızdan çok daha fazla şekilde karşımıza çıkabilir. Çok ilginç anlamlar taşıyabilir ve tabloların algılanışına yeni bakış açıları katabilir.
Bu yazı, kedilerin sanatta nasıl kullanıldığını inceledi.
Sanatta kedi figürleri genellikle hangi anlamları taşımıştır? Peki, net bir cevabı var mıdır, yoksa zaman makinesinde bastığımız her tuş yeni bir sayfa mı açar? Cevapları gizli mesaj, zarafet, mizah veya şans olarak sıralayabiliriz. Ama çok daha fazlası da olabilir.
Sizce bir tabloda kedi figürü neden gizli bir şekilde yerleştirilmiş olabilir? Bunun psikoloji ve nörobilimle ilgisi var mıdır, gizem için mi yapılmıştır, yoksa bambaşka bir sebep mi vardır?
Kendi gözlemlediğiniz bir kedi davranışı, bir sanat eserine ilham verebilir mi sizce?
Bir sonraki gördüğünüz tabloya bakarken, kedi figürünün size ne anlattığını düşünün. Belki de fark ettiğinizden çok daha fazlasını anlatıyordur.













18 Mart 2026 Çarşamba

Koşullanmış Psikosomatik Stres Yanıtı

Nil Ateş

Zihin Bedeni Etkileyebilir mi?
Okul mu açıldı, Hastalıklar mı?
Ayça derslerinde başarılı bir öğrencidir. Araştırmayı sever, öğrenmekten keyif alır. Sorun “okulu sevmemek” değildir. Ancak okul açıldığı anda bir şey değişir.
Burnu tıkanır.
Boğazı hassaslaşır.
Halsizlik başlar.
Yaz tatilinde ise sapasağlamdır. Koşar, güler, gelişir.
On beş tatilde tek bir belirti görülmez
Takvim değişir.
Beden değişir.
Belirtiler başlar.
Bu tesadüf müdür?
Yoksa zihin, bazı ortamları fark edilmeden “tehdit” olarak kodlayabilir mi?
Ve bu kodlama bağışıklık sistemini gerçekten etkileyebilir mi?
Bu metin, zihinsel süreçlerin bedensel tepkilere nasıl dönüşebileceğini inceleyen bir analizdir.
Psikosomatik Süreç Nedir?
“Psikosomatik” kavramı, zihinsel süreçlerin bedensel belirtiler oluşturabilmesini ifade eder. Bu, belirtilerin hayali olduğu anlamına gelmez. Aksine, ölçülebilir biyolojik değişimlerin psikolojik süreçlerle tetiklenebilmesidir.
Stres yalnızca bir duygu değildir; aynı zamanda biyolojik bir yanıt mekanizmasıdır. Beyin bir durumu tehdit olarak algıladığında stres hormonları artabilir, otonom sinir sistemi aktive olabilir ve bağışıklık sistemi dengesi geçici olarak değişebilir.
Ortaya çıkan belirtiler gerçektir:
Burun tıkanıklığı
Mukus artışı
Halsizlik
Boğaz hassasiyeti
Mide rahatsızlıkları
Bu belirtiler gribe oldukça benzer. Hatta çoğu zaman “Yine mi hasta oldum?” sorusu akla gelir. Ancak temel fark şudur:
Enfeksiyon genellikle bir virüs ya da bakteri kaynaklıdır ve belirli bir süre içinde seyreder.
Psikosomatik yanıt ise tekrar eden stres mekanizmasının fizyolojik yansımasıdır.
Zihin hastalık “uydurmaz”; ancak alarm sistemini gereğinden uzun süre açık tutabilir.
Bu tür etkileşimler, zihin–sinir sistemi–bağışıklık sistemi ilişkisini inceleyen psikoneuroimmünoloji alanında araştırılmaktadır.
Beyin Nasıl Öğrenir? (Klasik Koşullanma)
20. yüzyılın başında fizyolog Ivan Pavlov, köpeklerle yaptığı deneylerde birlikte tekrar eden olayların beyinde bağlantı kurduğunu göstermiştir.
Başlangıçta doğal refleks şudur:
Yemek → Salya
Ancak her yemek öncesinde zil çalınmaya başlar. Ve eşleştirmeler farklılaşır.
Zil → Salya
Yani beyin, birlikte yaşanan olayları eşleştirir. Buna klasik koşullanma denir.
 Eğer okul ortamı tekrar eden stres deneyimleriyle eşleşmişse, beyin şu bağlantıyı kurmuş olabilir:
Okul → Tehdit
Tehdit algısı başladığında stres yanıtı devreye girer. Bu yanıt bağışıklık dengesini etkileyebilir ve fiziksel belirtilerin ortaya çıkmasına katkı sağlayabilir.
Burada söz konusu olan, “uydurulan” bir hastalık değil; öğrenilmiş bir fizyolojik alarm tepkisi olabilir. Bu tablo, koşullanmış psikosomatik stres yanıtı olarak değerlendirilebilir.
Hipotezleri Test Edelim
Bilim, ilk açıklamayla yetinmez. Alternatifleri değerlendirir.
Hipotez 1: Mevsimsel enfeksiyon
Kış aylarında enfeksiyonların artması beklenen bir durumdur. Ancak şu sorular önemlidir:
Belirtiler yalnızca okul günlerinde mi başlıyor?
Hafta sonu azalma gösteriyor mu?
Tatil döneminde tamamen kayboluyor mu?
Aynı ortamda bulunan herkes benzer sıklıkta hasta oluyor mu?
Doktor muayenesinde aktif enfeksiyon bulgusu saptanmış mı?
Ayça’nın durumuna bakıldığında:
On beş tatil gibi kışın yoğun olduğu dönemlerde belirtiler belirgin şekilde azalıyor.
Belirtiler çoğunlukla okul günlerinde ortaya çıkıyor.
Hafta sonu azalma gözleniyor. Aynı ortamda bulunan herkes benzer sıklıkta hasta olmuyor.
Doktor muayenelerinde aktif bir enfeksiyon bulgusu saptanmıyor.
Bu veriler enfeksiyon ihtimalini tamamen dışlamaz; ancak tek başına yeterli bir açıklama sunmadığını gösterir.
Hipotez 2: Kalabalık ortam
Kalabalık enfeksiyon riskini artırabilir. Ancak yaz tatilinde sosyal temas artmasına rağmen belirtilerin ortaya çıkmaması, yalnızca “kişi sayısı” değişkeninin açıklayıcı olmadığını düşündürmektedir.
Ayça yaz boyunca daha fazla kursa katılmış, daha fazla sosyal etkileşim yaşamış ve daha fazla misafirliğe gitmiştir. Buna rağmen belirtiler gözlenmemiştir.
Hipotez 3: Gizli enfeksiyon
Belirtiler grip benzeri olduğundan enfeksiyon ihtimali doğal olarak akla gelir. Ancak doktor raporlarında aktif viral ya da bakteriyel enfeksiyon bulgusuna rastlanmamıştır. Ateş, laboratuvar göstergeleri ya da belirgin enfeksiyon belirtileri saptanmamıştır.
Bu durum, belirtilerin tamamen biyolojik olmadığı anlamına gelmez; fakat enfeksiyonun birincil neden olmadığını düşündürür.

Sonuç
Ayça’nın yaşadığı durum, mevcut gözlemler ışığında en olası açıklama çerçevesinde değerlendirilmiştir. Belirtilerin belirli bir ortamla sistematik şekilde eşleşmesi, koşullanmış psikosomatik stres yanıtı olasılığını güçlendirmektedir.
Her birey aynı tepkiyi vermez. Çünkü stres algısı ve duyarlılık düzeyi kişiden kişiye değişir.
Bu tür durumlarda önemli olan, belirtileri küçümsemek ya da “sadece psikolojik” diyerek geçiştirmek değildir. Zihinsel süreçlerin bedensel sistemler üzerindeki etkisi bilimsel olarak araştırılan bir alandır.
Psikoneuroimmünoloji alanındaki çalışmalar, stresin bağışıklık sistemi üzerinde düzenleyici etkileri olabileceğini göstermektedir. Bu nedenle bazı fiziksel belirtiler yalnızca enfeksiyonla değil, öğrenilmiş stres yanıtlarıyla da ilişkili olabilir.
Elbette bu değerlendirme kesin bir tanı değildir; gözlemsel bir analizdir. Ancak bilim çoğu zaman kesinliklerle değil, güçlü olasılıklarla ilerler.
Ve bazen takvim değiştiğinde değişen yalnızca günler değildir. Beden de öğrenir.
Ama bu her zamna kalıcı değildir. Eğer insan ve zihin, değişmek isterse kendini yeniden kodlayabilir.

14 Mart 2026 Cumartesi

RAMAZANDA İNSAN NEDEN DEĞİŞİR

NİL ATEŞ
(Söyleşi)

Yade: Selamün Aleyküm Lale. Nasılsın?

Lale: Aleyküm Selam Yade. Allah’a şükür iyiyim. Ama aklıma takılan bir sorum var.

Y: Bu soruyu benimle paylaşır mısın? Belki cevabını beraber bulabiliriz.

L: Komşum Ali Abi’yi tanıyorsun değil mi? Mahallede ne zaman bir kavga olsa işin içinden hep o çıkıyordu. Sürekli agresif ve gergindi, gereksiz kavgalara giriyordu.

Y: Evet, hatırlıyorum Ali Abi’yi. Peki, ne olmuş? Yoksa hasta mı oldu, bir sıkıntısı mı var?

L: Yok Yade’ciğim. Bildiğim kadarıyla bir sağlık sorunu yok. Ama davranışları çok değişti. Olumsuz yönde değil, olumlu yönde. Geçen gün iki çocuk onunla kavga çıkartmaya çalıştı. Ali Abi de “Ben oruçluyum, ben oruçluyum” dedi. Kimseye kötü bir söz söylemedi, kavgaya girmedi, tartışma yaşamadı. Ama bu nasıl oldu, tam anlayamadım. Ramazan Ayı geldi ve pat diye yeni bir Ali Abi koydular gibi. Geçen gün de huzurevlerine yardımda bulundu; ben de destek oldum.

Y: Ali Abi ve senin adına çok sevindim, huzurevine yardımda bulunmuşsunuz ya. “Kim bir müminin sıkıntısını giderirse, Allah da kıyamet günü onun sıkıntılarından birini giderir.” diye buyurmuş Peygamber Efendimiz. Fakat Ali Abi konusuna gelecek olursak… Benim de biraz kafam karıştı.

L: Bir dakika. Aklıma bir hadis geldi: “Oruç bir kalkandır; sizden biri oruçlu iken kötü söz söylemesin, bağırmasın. Eğer biri ona sataşırsa, iki defa 'Ben oruçluyum' desin.” Peygamberimiz böyle buyurmuştu.

Y: Aklına bin yaşa Lale! Bu tam da durumu yansıtan türden bir hadis oldu. Buradan bazı çıkarımlar yapabiliriz. Peygamberimiz “Oruç bir kalkandır” diyor. Yani oruç bizi kötü sözlerden, kalp kırmaktan, günahlardan koruyor. Tabii, eğer orucumuzu hakkıyla tutarsak bu oluyor.

L: Haklısın Yade. Hadiste “Sizden biri oruçlu iken kötü söz söylemesin, bağırmasın” diyor. Yani oruçlu olan kişinin kötü söz söylemesi, bağırması orucu zedeler. Bu yüzden Ali Abi oruçluyken kimseye bağırmayıp kötü söz söylemiyor olmalı.

Y: Haklısın Yade! Hadisin sonunda da “Eğer biri ona sataşırsa, iki defa ‘Ben oruçluyum’ desin” şeklinde. Ali Abi de öyle yapmış. Onu kızdırmaya çalışan çocuklara böyle diyerek kavga çıkarmaktan kendini korumuş.

L: Çok haklısın. Yani Ali Abi’nin neden Ramazan’da hiçbir kavgaya girmediğini anladık. Ancak… Dedim ya, Ali Abi bir huzurevine yardımda bulunmuştu. Bunun sebebi ne o zaman? Ali Abi normalde karşılıksız yardımlardan hoşlanmaz. Ramazan ayında ne değişti?

Y: Belki de bunun da bir ayette ya da hadiste cevabı vardır. Bir düşüneyim… Aklıma bir ayet geldi: “Ramazan ayı ki, insanlar için hidayet ve doğru yolu gösteren açık deliller vardır; bu ayda iyilik yapanlar daha çok sevap kazanır.”

L: İşte bu çok işe yarar bir bilgi oldu Yade! Bu ayetten birçok şey çıkarabiliriz. “Ramazan ayı ki, insanlar için hidayet ve doğru yolu gösteren açık deliller vardır” diye başlıyor ayet. Demek ki Ramazan ayında normal zamanlara göre daha fazla yol gösterici var, Ramazan ayında doğru yolu bulmak daha kolay oluyor. Bu sayede iyilikler de artıyor.

Y: Haklısın. Diğer kısmında da “Bu ayda iyilik yapanlar daha çok sevap kazanır” diyor. Yani bu ayda yapılan iyilikler daha fazla sevap kazandırıyor. Bu yüzden Ali Abi de sevap işlemeye teşvik olmuş olabilir.

L: Haklısın. Aynı zamanda “Kim bir oruçluyu sevindirirse, onun sevincine ortak olur” diye bir hadis var. Yani oruçlu bir kimseyi sevindirince sen de seviniyorsun. Belki de Ali Abi yaptığı bir iyilikte, yardım ettiği oruçlunun sevincine ortak oldu ve bu sayede iyilik yapmaya teşvik olmuş oldu.

Y: Şimdi bunun da nedenini çözdük! Aslında Ramazan ayı düşündüğümüzden ne kadar büyük bir bereket, ne kadar büyük bir yol göstericiymiş! 11 ayın sultanı diye boşuna Ramazan’ı seçmemişler. Çünkü Ramazan bir sultansa, sevapları ve sevap işleyenleri sultan ettiği için sultan. İnsanları iyiliğe teşvik edip kavgalardan uzaklaştırdığı için sultan.

L: Çok haklısın. İnşallah her insan Ramazan ayında nice sevaplara, nice iyiliklere adım atar. Çünkü iyilik paylaştıkça her eve, her aileye de dokunur. Allah’ım bizi ve tüm müminleri doğru yola ulaştırsın inşallah.

Y: İnşallah Laleciğim. Görüşürüz. Güle güle.

L: Güle güle!

BEREKETİN KAPILARI RAMAZAN

Nil Ateş

Ramazan geldi, ayların ve Allah’tan medet umanların sultanı,
Helale attığımız her adım, Kudret’e söylediğimiz her kelime değer kazandı.
Anladım haşmetten uzağı ve fakru zaruret içinde olanı,
Ve ayrıca Alemlerin Rabbi’ni, kainatın gölgesiz ışığını.

Geçtiğim her yolda bir hikmet olduğunu hissettim,
Aldığım her solukta ilk sözleşmemi anımsadım, sanki derin bir ritim.
Bazı beşerler celalli, hışımlı; lakin onları dert etmedim.
Rahmet gökte yazılı, Esmaül Hüsna'yı ezbere kalbim.

İçimde derin bir teslimiyet, emin adımlarla yürüyüşüm,
Mukabele sesleri yükseliyor caminin mahyasından, ben de onun ışığıyla büyümüşüm.
Beşerlerin iki günlük düşüncesi hangi taşı oynatsın?
Ben Allah katında özelim; iman tereddütten arınmış, yüreğimle ışıldasın.

Gün boyu binlerce olay ve his yaşadım,
Fakat hiçbir ibadetime riya karıştırmadım
Hakiki bereketin ve iç huzurun kapılarını açan,
Her ev için bir tabak yemek olan Ramazan, hoş geldin, canıma değer olan.

10 Mart 2026 Salı

ÜÇ GÜN OLDU

Nil Ateş

Üç gündür kelimelerimiz birbiriyle buluşmuyor sadece
Gözlerini hiç görmedim fakat artık gözüme geliyor sessizce
Alev mavisi diye betimlemişlerdi bakışlarını bir kere
Kendimi avutuyorum bir tek bu düşle

Bizim hiç tanışmadığımızı söylüyorlar
Ancak hakkında her şeyi biliyorum, yanıtsız  sorular
Aklım sende kaldı günleri bekleyemiyorum
Bu hafta içi yeniden buluşalım artık dayanamıyorum

Sen olmadığın için seni düşlerimde görüyorum
Söylediğin sözler aklıma geldikçe gülümsüyorum
Bu hafta içi seni yeniden okuyacağımı söylüyorlar
Onlara inanmaktan başka seçeneğim mi var
 
Not: Bu şiir Hepimiz Gökyüzü Olmak İstedik serisinin Lordlar ve Varisler kitabındaki Nova karakteri için  yazılmıştır. 

18 Aralık 2025 Perşembe

Çırpınış

 Nil Ateş

Tüm renklerin solduğu bir yerde tutsak oldum ben
Ama ilk burada anımsadım renkleri unutamam ebediyen
Göze gözüken sadece pareymiş iç yüzü fark edilmeyen
Yetmiş katlı perde yokmuş gözlerde siyah beyaz bir ekranmış her şeyi örten

Bu yerde kimseye temiz bir teneffüs yok sadece derin bir acı
Herkes bir tefekkür içinde ama kimsenin var ne bir nihayeti ne de yargısı
Ama düşünmek neye yarar ilerlemeyi kesince vermeden son kararı
Renksiz bir cihan renklerden ırak insanlar arasında her çırpınış karanlıktı

13 Aralık 2025 Cumartesi

E/BEDİ

 Nil Ateş
Ebedi bir tutsaklıktı o harf görünümündeki zelzele. Nereye baksa kafasında uğulduyordu çığlıklar. Hiç bitmeyen bir işkence. Her bakışında her duyduğunda zihnini daha çok sarsıyordu şu bitmez silinmez leke. Adı bile rahatsız ediciydi, “e” hangi dahi icat ettiyse.
Ama karar vermişti onu bu harften kurtaracak ilacı bulacaktı işte. Ebru gelmişti aklına ilk önce. Ama korkuyordu e ile başlayan her şeye. Sanata ilgisi olsa dahi cesaret edemedi bu işe. 
O an aydınlandı bir evde yaşaması onu rahatsız ediyordu sadece. Evden kurtulursa “e”den kurtulacaktı kesinlikle. 
E ile karşılaşmaması için bir liste çıkaracaktı, gitmeden önce. Ama kedi aklına geldi ilkönce. Çünkü ikinci harfi oydu işte. Gitti yerde kedi olmamalıydı, yazdı listesine. Diğer bir fikirse yemek olmamalıydı gittiği yerde.  Hem de o değişik harf iki taneydi bu sözcükte. Hiç yemek yemeyecekti gittiğinde

30 Eylül 2025 Salı

KARMAKARIŞIK BİR HİKÂYE

Ali Çağan Kalaycı
Feyza Duran
Furkan Yörük
Nil Ateş
Ertan Abdulkadir Erdoğan
Baha Kayhan

1. Bölüm: 1 Dakika

Okuldan çıkalı birkaç saat olmuştu ve henüz evine ulaşamamıştı. Hava kararmaya başlamıştı bile. Aslında normal bir gün yaşamıştı ta ki servisten ininceye kadar. Araçtan inerken gözü saate ilişmişti ve saat tam olarak 17.16’yı gösteriyordu. Servisten iner inmez yanı başında beliren kocaman köpek dişlerini göstererek sert sert bakmış ardından havlamaya başlayınca o da koşmaya başlamıştı. Köpek bir türlü peşini bırakmamıştı ve sonunda köpeği atlattığını düşündüğü anda kaybolduğunu fark etmişti. Çantasını nerede bıraktığını hatırlamıyordu. Çantası yanında olsa belki ailesini arar ve durumunu haber verebilirdi fakat ne cüzdan ne de çanta yanında yoktu. Nereden çıkmıştı bu köpek? Üstelik filmlerde gördüğü gibi, kitaplarda okuduğu gibi korkunç bir köpek. Yorulduğunu hisseti. Bir yerlerde oturup dinlenmeliydi. Etrafına baktığında önce şaşırdı. Şehirde normalde bu saatlerde bir hareketlilik olurdu fakat etrafta kimseciklerin olmadığını fark etti. Bu bir rüya mıydı diye kendisine küçük bir tokat attı. Acı hissediyordu, demek ki bu bir rüya değildi. Yorgunluğu geçmişti. Eve dönmeliydi, hava iyice kararmıştı. Karnın da acıktığını hissediyordu fakat bir yandan da kendisini kovalayan köpekle yeniden karşılaşmaktan korkuyordu. Sanki o köpek kendini tanıyordu ve özellikle kovalamıştı. Sıradan bir sokak köpeği değildi, bakışlarından, dişlerinden, sesinden hissetmişti bunu. Tam bunları düşünürken etrafından geçen hayvan siluetleri görmeye başladı. Kimi kaplan kimi kedi kimi zürafaya benzeyen siluetler etrafında dolaşıyordu. Çığlık atmak istedi, koşmak istedi fakat yerinden kalkamıyordu. Yapacak bir şey kalmadığını anladığında gözlerini kapattı. Gözlerini sımsıkı tutuyordu, bir yandan da yumruklarını sıkmaya başladı. Çaresizlik çölünün ortasında yapayalnız kalmış bir kertenkele gibiydi. Takati yoktu sürünmeye, Yalnızlığın ve korkunun üzerine yüklediği hissizliği tüm hücrelerinde hissediyordu. Gözlerini korkarak açtı. Evin tam kapısı önündeydi. Sırtında çantasının ağırlığını hissetti. Etrafa bakındı, evlerinin önünden uzaklaşan servisi gördü. Bu esnada saate baktı 17.17’yi gösteriyordu saat. Yaşadığı şeyleri ailesine ya da arkadaşlarına anlatmalı mıydı? Anlatsa da kim inanırdı ki zaten…

2 Bölüm: 2 Dakika
Evine girdi annesi ve babası daha gelmemişti. Onların işlerinin geç biteceğini hatırladı, odasına çıktı. Düşünmeye başladı, neydi bu olay ve nasıl bir şeydi? Kendini toparladı ve araştırmaya başladı. Yaşadıkları arasında en garip olan şeyleri sıraladı: Garip, korkunç bir köpek ve garip hayvan siluetleri… Tam da bunları düşünürken kapıdan bir ses geldi, kapıya koştu, gelen kişi annesiydi içi birazcık olsun rahatlamıştı. Annesi yemek hazırlarken kendisi odasında araştırma yapmaya devam ediyordu. Ama hiçbir şey mantıklı değildi. Ne yaşamıştı, nasıl bir şey yaşamıştı, hiçbir fikri yoktu. Çok fazla bir bilgiye ulaşamamıştı, araştırmaları onu bir yere ulaştırmıyordu, ne kadar çalışsa da bir sonuca varamıyordu. Kendini çölde vahaya uzakta susuz gibi çaresiz hissediyordu. 
Yemek yedikten sonra araştırmasına devam etti ama bir cevap bulamadı. Çalışmaya devam etmek istedi fakat takati kalmamıştı. O gün saat akşam 09.09’da uyudu. Bir sonraki gün sabah uyandığında saat garip bir şekilde tam 09.09’du ama onun alarmı hep saat 09.30’ayarlıydı, bu nasıl olabilirdi? Yoksa sadece bir tesadüften mi ibaretti. O sırada bir gariplik daha fark etti. Dün de saat 09.09’da uyumuştu. Son zamanlarda bu tarz şeyleri çok düşünmeye başlamıştı. Umursamamaya çalıştı ve mutfağa gitti. Akşam yemeğinde fazla bir şey yememişti. Tam kahvaltısı bitmişti ki alarmının sesini duydu. Odasına çıktı ve alarmı kapattı o sırada saatin üstündeki tarihe gözü ilişti: 9 Eylül. Tüm bu sayılar ona bir şeyi anlatmak istiyordu sanki ama ne?
Gün boyunca okulda bunları düşündü ve artık bunları düşünmeme kararı aldı.  Aldığı kararı uygulamıştı, güzel bir gün geçirdiğini düşünüyordu. Dersler bitmek üzereyken yeniden başa döndü. Yaşadıklarını kimseyle paylaşmamıştı. Eve nasıl döndüğünü fark etmedi bile. Servis kapılarının önünde durdu.  Servisten indikten sonra evlerinin yakınında onu işaret eden iki adam gördü. Siyah paltolu, kırmızı kravatlı, hafif kalkık siyah şapkalar takan iki garip adam… Servis onu bırakmış gidiyordu. Tuhaf adamlar ise ona doğru geliyorlardı. Bu esnada kaçmaya başladı koştu, koştu… En sonunda dün geldiği garip yere ulaşmıştı ve yine kaybolmuştu. Ama bu sefer etraf normaldi, insanlar vardı dükkânlar tıklım tıklımdı. İçi biraz rahatladı fakat yine çantasını bulamadı. Sonra akşam saat 07.30’a kadar etrafta dolaştı. En sonunda yine garip bir yer çıktı önüne. Burada ilk kez gördüğü devasa bir saat kulesi vardı. Saat kulesini görünce saati aklına geldi. Kolundaki saate baktığında ibrelerin soğukta kalmış fare gibi tir tir titrediğin gördü. Bu nasıl olabilirdi? Saati sağlamdı ve bugüne kadar bozulduğunu hiç görmemişti. Fazlaca düşünecek bir mesele değildi bu. Cesaretini toplayıp saat kulesine bir giriş kapısı aramaya başladı. Gerçekten de kulenin küçük bir kapısı vardı. Kapının önünde çaresizce beklerken kapının kendisine doğru gelmeye başladığını fark etti. Geriye doğru adım atmaya başladı. Arkasında ne olduğunu bilmeden geri geri gidiyor, kapı da ona doğru ilerliyordu. Tam düşmek üzereydi ki kapı aniden açıldı. İçeriye adım attığında bambaşka bir dünyaya adım atmıştı sanki. Gözleri kamaşmıştı ve başı dönüyordu. Gözleri karardı ve gözlerini kapadı. Bir süre gözlerini kapalı tuttuktan sonra yeniden açtı. Önünde kocaman bir merdiven vardı. Bu esnada saate bakma ihtiyacı hissetti. Saatine baktığında 11.59’u gösteriyordu. Gece yarısı olmuştu. Yukarıya baktı, merdivenin ucu görünmüyordu. Aşağıya baktı, derin bir boşluk vardı. Çaresizliğin ortasında gibi hissetti kendisini. Ayaklarına ağırlık asılmış gibiydi. Adım atması gerekiyordu fakat yürüyemiyordu. Birdenbire ayaklarındaki ağırlık gitmiş ve kendisini kuş gibi hissetmeye başlamıştı. O sırada hafif bir sarsıntı hissetti. Merdivenler sallanıyordu. Tutunmak için merdiven parmaklığına kolunu uzattığında saatini gördü, saat 00.00’ı gösteriyordu. Sarsıntı ilerledikçe aşağıya bakamaz olmuştu. Gözlerini kapattı. Gözlerini açtığında tıpkı dünkü gibi evin tam kapısı önündeydi. Sırtında çantasının ağırlığını hissetti. Etrafa bakındı, evlerinin önünden uzaklaşan servisi gördü. Bu esnada saate baktı 17.18’i gösteriyordu saat. Yaşadığı şeyleri ailesine ya da arkadaşlarına anlatmalı mıydı? Anlatsa da kim inanırdı ki zaten…

Hikâye burada yarım kalmıştı ki herkes farklı bir son düşündü, anlattı ve nihayet yazdı. Buna göre Nil Ateş hikâyenin şöyle devam etmesini istiyordu. 

Evinin kapısından içeri sessiz adımlarla girdi. Her gün benzer olaylar yaşamasının ve 9 rakamını görmesinin bir sebebi olmalıydı. Tek çaresi vardı, Azdaha’ın yanına yeniden gitmeliydi.
Yarın okul çıkışını aklına kazıdı. Okul çıkışından yaklaşık bir saat sonra Azdaha’nın yanında olurdu. Bir düşününce hazırlık yapması gerektiği aklına geldi. Çantasının içini açıp gerekli olabileceğini düşündüğü birkaç eşyayı koydu. Bir anda çantayı bıraktı, korkusu cesaretini yeniyor gibiydi. Bunu yapabileceğine inanmıyordu.
Elinde bir ıslaklık olduğunu fark etti. Herhalde korkması sebebiyle vücudu, vücut ısısını dengelemeye çalışıyordu. Bu yüzden elinin içi terlemiş olmalıydı. Yavaşça yumruğunu açtığında kaygıyla göz bebekleri titredi.
Dikkatini dağıtmak amacıyla resim yapmaya karar verdi. Ailesi bugün işleri sebebiyle biraz geç gelecekti. Onlar gelene kadar kafasını dağıtırsa ailesi ile birlikte bir şeyler yapabilirdi. Ancak içinden bir ses bunun olmayacağını söyledi.
Yavaşça bir kâğıt çekti. Bu kâğıdın beyaz olmasına dikkat etmişti. Eline kalemi aldıktan sonra bir şeyler karalamaya başladı.
Yazılar, iç içe geçmiş şekiller… Bir sürü şey çizmişti ancak hiçbirinin tam bir anlamı yoktu. Normal insanlara göre anlamı yoktu. Korkutucu bir tasvirdi bu.
Çenesinin iki tarafından örgü şeklinde örülmüş sakallar uzunca devam ediyordu. Geniş bir ağzı vardı, ağzını kapatmasına rağmen dudaklarının uç noktalarında bir aşağıdan bir yukarıdan taşmış dişler vardı. Büyük ve kalın bıyığı uzunca devam ederek saçlarına karışıyordu. Büyük ve topumsu bir burnu vardı. Burnunun rahatsız edici biçimde kırıştığı noktada zalim ve öfkeli gözler beliriyordu. Gerçi alnında üçüncü bir gözü vardı. Kuru kafalardan oluşma bir taç takıyordu. Tacının bir kısmını örtecek şekilde boynuzları vardı. Kulağı ise normal bir kulaktan büyüktü, “kepçe kulak” tanımına uyuyordu.
Kim bunun acımasız “Azdaha” olduğunu bilebilirdi ki… Yaratıcı biriydi, eğer normal biri olsaydı bu tasvirin mistik anlamları olduğunu herhalde tahmin ederdi. Ancak bunun gerçek olabileceği fikrini öne sürebileceğini sanmıyordu.
Gücünü iyice toparlamak amacıyla saat 9.09’da yattı. Sabah alarmını bu sefer 9.10’a kurmuştu. Bugün okula gitmek yerine “Azdaha”nın yanına gitmeliydi.
Ailesine selam vermeden evden çıktı. Ancak annesi garipliği fark etmiş olmalıydı ki:
– Nil Alinaz! Nereye gidiyorsun?
Bir an duraksadı. Demek ki annesi şüphelenmişti:
– Okula gidiyorum anneciğim.
– Bugün yüzün bir garip. Karnın mı ağrıdı senin? Dün akşam içtiğin süt dokundu herhalde.
– Anneciğim dün akşam limonata içmiştik ya! Üç gün önce yapmıştın. Üç gündür de limonata içiyoruz.
– Şu an evde limon yok, bugün yapacağım limonatayı. Kızım sen iyi olduğuna emin misin?
– Ben iyiyim anne. Herhalde biraz uykum var, bugün okul erken başlayacak.
Yalan söylemeyi hiç sevmese dahi bu işe ailesini katmaması gerekiyordu. Annesinin dün içtiklerini hatırlamaması ise oldukça ilginç bir durumdu. Ama kadın sormakta haklıydı. Kaç gündür yüzünde değişik bir ifade vardı. Gülemiyordu…
Sanki yarasına tuzlu su basılmış gibi bir ifade ile dolaşınca annesi ise sürekli sormak zorunda kalıyordu. “Nil Alinaz! Nereye gidiyorsun? Bugün yüzün bir garip. Karnın mı ağrıdı senin? Dün akşam içtiğin süt dokundu herhalde...” Hep aynı sorular. Tek değişen Alinaz’ın cevaplarıydı.
Yüzüne hiç geçmeyen somurtkan ifadesini taktıktan sonra zihnindeki haritadan yardım alarak yürümeye başladı. En başta biraz yürümesi gerekiyordu. Ondan sonra sağ dönecekti. Yaklaşık 2-3 dakika yürüdü. Bir noktada durdu. Önünde “Üç Kardeş Baklava” diye bir dükkân duruyordu. İçeride altı masa ve dokuz müşteri vardı. Etraf değişik dekorlarla süslenmişti, içeride çeşitli baklavalar; kadayıflar ve Türk tatlıları özenle servis ediliyordu. Ancak Nil, çalışanlardan birinin kim olduğunu biliyordu.
O, “Azdaha” ile en çok iletişim kurabilen kişiydi. Kılık değiştirerek kötülükten kötülüğe koşmasına rağmen terinin siyah buharlar şeklinde olması tek bir kişi olduğunu ele veriyordu. Ancak birkaç kişinin bunu “Diğer üyelere işinin bittiğini göstermek amacıyla yapılan” bir eylem olarak değerlendirmesi bu adamın paçasını kurtarıyordu. Alinaz vitrin camlarından birinin önünde beklemeye başladı. Onu gören adam hızla geldi.
Elinde “Ya Kebikeç” yazan bir kâğıt vardı. Nil’in okul yolu da burası olduğundan son üç gündür bu kâğıttan alıyordu. Ancak bir kartın etkisi 1 saatti. O yüzden yenisini almıştı. Bu kâğıt Azdaha’nın hizmetçileri Kitapkurtları’nı engelliyordu. Azdaha’nın çok hizmetçisi vardı. Alkarısı, Şulmus, Alp İblisler, Kormok, Uylak, Çor, Abası ve en büyükleri Kitap Kurdu. Genelde ona “Kıtab-ı Kırt” denirdi.
Alinaz elini kartı alır almaz önünde geçit gibi bir yer açıldı. Buraya “Ötügü Ög” deniyordu. Azdaha’nın yanına gitmeyi sağlayan bir geçiş yoluydu. Ancak genelde yolda bir sürü Kıtabı Kırt olurdu. Ancak Nil’in yanında “Ya Kebikeç” yazan kâğıt olduğundan korunuyordu.
Azdaha’nın korkutucu yüzünü görünce “Üz Akud Çotıl” dedi. İşte gelmişti, korkutucu bir görüşmeye hazırdı. Saatine baktı, 16.45. Okulu 1 dakikalık yürüme mesafesindeydi. “Üç Kardeş Pastanesi”nden görülecek uzaklıktaydı. Saat 17.00 civarında servis geldiğine göre 15 dakikalık bir görüşme yapacak kadar süresi vardı. Eve servisle dönecekti. Servisi son 3 gündür teknik bir arıza sebebiyle sabahları gelemiyordu. Akşamları ise bir anda tamir oluyordu ve öğrencileri alıyordu. Nil bu işin mantığını çözemese de akşamları servisle eve gidiyordu.
Azdaha önünde dikiliyordu, yanında diğer hizmetçileri vardı. Alinaz’ın dişleri bir anlığına titredi. Belki de konuşamayacaktı, gerçek bir üşşandı. Ancak güçlü durmaya çalıştı. Rahat bir poz takındı. Ancak dizleri titriyordu. Konuşmaya başladılar:
– Sonunda geldin demek?
– Benim seninle hiçbir bağım yok.
Nil, Azdaha gibi kestirmeden konuya girme yöntemini deniyordu.
– Hayır, var.
– Annem ve babam sıradanlar.
– Bunu anlayacağını biliyorum. Fen ve biyolojiye her zaman olağanüstü bir yeteneğin vardı.
Genetik hastalıklardan bahsediyordu. Viral (o an o rahatsızlığı yaşayan kişi) kişinin çocukları sadece taşıyıcı (hasta olmasa da bozukluğu çocuklarına aktarmaya devam eden) olabiliyordu. Ama taşıyıcının çocukları, yeniden viral olabilirdi.
– Bunun konuyla alakası yok. Senin ruhun genetik bir hastalık gibi değil!
– Evet öyle! Sende ailenden biri gibi kötüsün.
– Değilim!
– Bunu biliyorum. Karıncalara bile basmıyorsun. Bu tam da kötülüğü aldığın kişi ile ilgili.
– Neyden bahsediyorsun?
– Senin kötülüğü aldığın kişi bir isyankârdı. Ve bunu insandan kat kat büyük bir yapıyla tarihe çizdi. Ama yola geldi.
– Hangi yapıdan bahsediyorsun?
– Neden söyleyeyim?
– Anneannemi neden kaçırdın?
Asıl soruya gelme vakti gelmişti.
– Seni üzmek için.
– Neden beni üzmek zorundasın?
– Çünkü kanında isyankârlık var. Kötülük gibi iyilik de kandadır.
– Soruma cevap vermedin?
– Duyarsızlaştırma tekniğini biliyor musun? Ya da seçenek illüzyonunu?
Duyarsızlaştırma tekniği oldukça sinir bozucu bir şeydi. İnsan kötü bir şey sayesinde olmazsa zarar göreceği bir şey kazanırsa o kötülüğe duyarsızlaşmış olurdu. O şeyin hayati önemi olması büyük önem taşıyordu. Yoksa “duyarsızlaştırma” tam anlamıyla gerçekleşmezdi. Sadece ödül mekanizması ile ilgili kalması duyarsızlaştırmaya girmezdi. Kişi kötü davranışa duyarsızlaşmazdı, kötü davranışın ödüllendirildiğini bilirdi. Ancak diğer şekilde olay hat safhada ödül hissi ve birçok farklı bölgede hareketlenme yarattığından tam anlamıyla duyarsızlaştırma olurdu. Birinde kısa da olsa duyarlılık hissi olurdu. Diğerinde hiçbir şey umursanmaz ve hissedilmezdi.
Seçenek illüzyonu çocuklardan bildiğimiz bir şeydi. Çocuk tişört giymek istemiyorsa ebeveyn, “Kırmızı tişört mü, mavi tişört mü?” derdi. Çocuk ise iradenin onda olduğunu düşünüp bir tişört seçerdi. Ancak her şekilde yetişkinin istediğini yapardı. Bu, farklı yaş gruplarına da uygulanan bir illüzyon tekniğiydi.
Alinaz gerektiği kadar ipucu almıştı. Herhalde yiyecek, barınma gibi bir ihtiyacından yoksun kalacaktı. Bu sırada ona iki seçenek sunulacak ve başına kötü şeyler gelecekti. Bu yüzden hayati ihtiyaçlarını kaybetmemeye önem vermesi gerekiyordu.
Saat 16.59 olmuştu. Nil dışarı çıktı ve servisi bulmaya gitti. Okulun yanındaydı, biraz hızını arttırarak servise yetişti. Serviste ipuçlarını derledi. Üç, altı, dokuz ve Azdaha’nın yanında bulduğu tüm ipuçları.
Alinaz, servisten indiğinde sanki birinin onu kovalayacağını biliyor gibiydi. Saate baktı 17.16. Gerçekten de servisten inince homurdanarak adını söyleyen dev örümcekleri gördü. Neredeyse düşecek şekilde son basamağı atlayıp dışarıdan çok garip gözüken bir şekle koşmaya başladı.
Örümceklere karşı fobi derecesinde bir korkusu vardı. Örümcek görünce tek yaptığı koşmaktı, örümcek gördüğünde mantıklı düşünemiyordu. Koştu, koştu. Sanki tüm yolları biliyor gibiydi. Ancak yolun yarısında karnı guruldamaya başladı. Panik ile cebinden bir kurabiye çıkardı. “Üç Kardeş Baklava”da yapılmış bir tatlıydı. Alinaz kurabiyeyi düşünmeden ağzına attı.
Örümcek bir anda yanlış yola gitti. O sırada bir ağa yakalandı ve yetkili birkaç kişi onu götürdü. Nil rahatlamış şekilde yere uzandı. Meltem saçını okşarken huzurla uzanıyordu. Elini çantasına götürdü. En sevdiği meyvelerden oluşan mükemmel bir meyve salatası eline geldi. Tüm meyveler sevdiği gibiydi ve oldukça ferahlatıcıydı.
Ona doğru bir ağacın dalı yaklaştı. Rüzgârın etkisi ile hafif hafif sallanıyordu. Bir anda “BAM!!” diye bir ses geldi. Alinaz gözlerini açtı, fal taşı gibi açılmış gözlerle bakıyordu. Örümcek kollarını ona doğru uzatmıştı. Onu tutacaktı neredeyse. Alinaz korku ile koşmaya başladı, çantası ağacın dibinde kalmıştı.
Sanki avucunda harita varmış gibi bir saat kulesine koşmaya başladı. Girişi hiç düşünmeden buldu ve içeri girdi. Önünde basamaklar vardı. Nil merdivenden çıkmaya başladı. 18. basamaktaydı. Saatine baktığında 11.59’u gösteriyordu. Gece yarısı olmuştu. Yukarıya baktı, merdivenin ucu görünmüyordu. Aşağıya baktı, 18 tane basamağı inebileceğini düşünmüyordu. Ayrıca derin bir boşluk vardı. Çaresizliğin ortasında gibi hissetti kendisini. Ayaklarına ağırlık asılmış gibiydi. Adım atması gerekiyordu fakat yürüyemiyordu. Birdenbire ayaklarındaki ağırlık gitmiş ve kendisini kuş gibi hissetmeye başlamıştı. O sırada hafif bir sarsıntı hissetti. Merdivenler sallanıyordu. Tutunmak için merdiven parmaklığına kolunu uzattığında saatini gördü, saat 00.00’ı gösteriyordu. Sarsıntı ilerledikçe aşağıya bakamaz olmuştu. Gözlerini kapattı. Gözlerini açtığında tıpkı dünkü gibi evin tam kapısı önündeydi. Sırtında çantasının ağırlığını hissetti. Etrafa bakındı, evlerinin önünden uzaklaşan servisi gördü. Bu esnada saate baktı 17.19’u gösteriyordu saat. Yaşadığı şeyleri ailesine ya da arkadaşlarına anlatmalı mıydı? Anlatsa da kim inanırdı ki zaten…
Oysa hikâye şöyle devam etmişti:

3. Bölüm: 3 Dakika

Eve girdiğinde hiç kimseye hiçbir şey söylemedi. Doğrudan doğruya odasına gitti. Kendini iyi hissetmiyordu. Belki de her şeyi ailesine anlatmalı ve çözümü onlarla birlikte aramalıydı. Artık araştırma yapmanın da bir anlamı olduğunu düşünmüyordu. Belki çok az uyuduğundan belki çok fazla ders çalıştığından bu durumları yaşıyordu. Düşünmekten yorulmuştu sanki başına ağır tokmaklarla birileri vuruyor gibiydi. Öyle ki bir süre sonra beyni zonklamaya başladı. Hiçbir şey duyamaz hale gelmişti zihnindeki gürültüden. Bu esnada annesini karşısında gördü:
-Kaç kez seni çağırdım, yemek hazır. Duymuyor musun beni?
Annesinin sözleriyle zihnindeki gürültü kesildi. Annesine baktı ve:
-Geliyorum anne, sadece çok yorgunum, dedi. 
Annesi yeniden mutfağa geçti. Derin birkaç nefes aldı. Masanın üzerinde duran kolonyadan eline, yüzüne sürdü. Saatine baktı, 18.17’yi gösteriyordu saat. Hiçbir şey olmamış gibi mutfağa doğru yürümeye başladı. Tam mutfağa yaklaşmıştı ki kapı önünde onu bekleyen kocaman bir tarantula gördü. Hiç bu kadar büyük bir örümcek görmemişti. Kendisinden bile büyüktü ve kollarını açıp kapatıyordu. Bir çığlık attıktan sonra hızla evden dışarı çıktı ve koşmaya başladı. Örümceklerden oldum olası korkardı zaten. Küçücük olanlardan bile korkardı. Şimdi kendisinden daha büyük bir örümcekle karşı karşıyaydı. Koşmak, kaçmak, uzaklaşmak istiyordu. Nefes nefese kalmıştı. Bir süre sonra yeniden saat kulesinin önünde buldu kendini. Bu kez kapıda bir anormallik yoktu. Doğrudan doğruya kapıyı açtı ve birkaç merdiven yukarıya çıktı. Bu kez merdivenler sallanmıyordu. Kaç basamak çıktığını saymadan hızla yukarıya çıkıyordu. Bir an nefesi kesildi. Durduğu basamakta 81 sayısını gördü. Başının döndüğünü hissetmeye başlamıştı. Aşağıdaki boşluğa baktığında midesinin de bulandığını hissetti. Merdiven parmaklıklarına tutundu. Gözlerini kapattı. Gözlerini tekrar açtığında mutfak kapısının önündeydi ve eliyle kapı kolunu tutuyordu. Göz ucuyla baktığı saati19.20’yi gösteriyordu. Annesi en sevdiği yemeği hazırlamıştı ona: hingel. 

Hikâyenin bu şekilde devam etmesini ya da Nil Ateş'in önerisini beğenmeyen Ali Çağan Kalaycı, hikâyenin devamı için iki farklı öneri yazdı:

Deneme 1:
Evine girdi annesi ve babası daha gelmemişti. İşlerinin geç biteceğini hatırladı odasına çıktı sonra düşündü neydi bu olay ve nasıl bir şeydi? Kendini toparladı ve araştırmaya başladı. İlk maddeleri ele aldı yani garip ve korkunç bir köpek ve gene garip hayvan siluetleri… Tam da bunları düşünürken kapıdan bir ses geldi kapıya koştu gelen kişi annesiydi içi biraz da olsun rahatlamıştı. Annesi yemek hazırlarken kendisi odasında araştırma yapmaya devam ediyordu. Ama hiçbir şey mantıklı değildi. Ne yaşamıştı, nasıl bir şey yaşamıştı! hiçbir fikri yoktu. O gün zaten pek bir şey olmadı araştırmaları gereksizdi yetmiyordu ne kadar çalışsa da bir sonuca varamıyordu. Kendini çölde vahaya uzakta susuz gibi çaresiz hissediyordu. O gün böyle devam etti. Yemek yedikten sonra araştırmasına devam etti ama cevabı bulamadı. Devam etmek istedi ama takati kalmamıştı o gün saat akşam 09.09’da uyudu. Bir sonraki gün sabah uyandığında saat garip bir şekilde tam 09.09’du ama onun alarmı hep saat 09.30’da çalardı bu nasıl olabilirdi? Yoksa sadece bir tesadüften mi ibaretti o sırada bir gariplik daha fark etti. Dün de saat 09.09’da uyumuştu. Bir tesadüften ibaret olduğunu düşünüp mutfağa gitti karnı açtı dün hiçbir şey yememişti. Bir şeyler yedi sonra alarmının sesini duydu. Odasına çıktı ve alarmı kapattı o sırada saatin üstündeki tarihe gözü ilişti. Tarih Eylül’ün 9’uydu sonra anladı bu bir tesadüf değildi bunların hepsi bir şeyi anlatıyordu ama neyi? 
O gün okula gittikten sonra bunu biraz daha düşündü ve bu konuyu okulda kapatma kararı aldı. Okulu bitmeye yakın okulun güzel geçtiğini düşündü. O sırada aklına yaşadığı o garip olay geldi ve bu olayı hiç kimseye anlatmamıştı. Eve dönüş yolundaydı servis durdu servisten indikten sonra onu işaret eden iki adam gördü. Siyah paltolu, kırmızı kravatlı, hafif kalkık siyah şapkalar takan iki garip adam… Servis gidiyordu, adamlar ise ona doğru geliyorlardı o ise kaçmaya başladı koştu koştu en sonunda önceki gün geldiği garip yere geldi ve gene kaybolmuştu. Ama bu sefer etraf normaldi insanlar vardı dükkânlar tıklım tıklımdı. İçi biraz rahatladı ama gene çantasını bulamadı. Sonra akşam saat 07.30’a kadar etrafta dolaştı. En sonunda gene garip bir yer çıktı önüne. Devasa bir saat kulesi vardı. Saat kulesini görünce saat aklına geldi. Bütün ibreler soğukta kalmış fare gibi tir tir titriyordu. Bu nasıl olabilirdi! daha az önce saati doğru düzgün çalışıyordu. Bu nasıl olabilirdi? Ve sonra cesaretini toplayıp bir giriş aradı ve buldu da içeri girdi çok uzun bir merdiven vardı merdivenleri çıkmaya başladı çık çık bitmiyordu. Daha çok daha çok çıktı ama asla bitmiyordu. Aşağı baktı çok uzun bir boşluk vardı sonra yukarı baktı gene çok uzun bir boşluk vardı. Saati hala bozuktu.

2. Deneme:
Saatine baktı Saat 11.59'du bir titreme hissetti, bir deprem gibiydi ayağındaki yük boşaldı. Saat kulesi sanki yıkılıyordu. Ayakta durmak zordu, ilk demire tutundu Saat tam 12'yi vurdu sallantı bitti gözleri karardı sonra bir ışık gördü uyandı başı dönüyordu
Saate baktı Saat 09.09'du mutfağa gitti kahvaltısını yaptı dün akşam pek bir şey yememişti. Yukarı çıktı, üstünü değişti, formasını giydi, okula gitti. O gün bu konuyu kapatma kararı aldı. Okulda pek bir şey olmadı, servise bindi. Servisten inerken iki adam onu işaret ediyorlardı korktu adamlar ona doğru geliyorlardı kaçmaya başladı. Yine dünkü garip yere gelmişti ama etraf daha normaldi etraf tıklım tıklımdı. İçi biraz olsun rahatladı ama bu sefer arkasında bir tilki vardı turuncu, bir köpekten biraz küçük, tatlı, bir tilki ona doğru geliyordu ama nedense hiç korkmadı yanına geldi etraftaki hiç kimse tilkiyi görmüyordu. Kendi de keçileri kaçırıyordu ya da yoğunluktan fark edilmiyordu ilerlemeye devam etti tilki onun peşini bırakmıyordu devamlı arkasından geliyordu karşısına bir saat kulesi çıktı bir giriş kapısı aradı küçük bir kapı buldu kapıyı açtı bir ton merdiven vardı o sırada saati gözüne ilişti saatin ibreleri tir tir titriyordu yukarı çıkmaya başladı ama o sırada tilki bunun yanlış bir şey olduğunu söylermişçesine ağlamaklı sesler çıkarıyordu. O tilkiyi dinlemeden yukarı çıkmaya başladı çık çık bitmiyordu saatine baktı, saat 11.59'du. Sonra var gücüyle yukarı çıktı. Saat tam 12'yi vurmuştu ki bir sarsıntı yaşadı gözleri karardı ve sonra bir ışık gördü sonra uçtuğunu hissetti ve uyandı saat tam 09.09'du...

Hikâyenin artık çığırdan çıktığını düşünen Ertan Abdülkadir Erdoğan, bu işi bitirmek gerek dedi ve beğenilmeyen 3. Bölüm sonrası için bir çalışma yaptı:

Aslında hingel pek de sevdiği bir yemek değildi çünkü yemek yemeyi seven birisi de değildi. O gün yemek olduğundan daha değişik geçti. Yemek bitince biraz kafa dinlemek için odasına gidip biraz kitap okumanın ona iyi geleceğini düşündü. Saat 19.30’u gösteriyordu. Biraz sonra ödevine başlaması gerekiyordu. Kitabını okurken tam su içmek için kalkacağı zaman 45’inci sayfada olduğunu gördü saat ise 19.59’du. Kitabına ayracını koydu ve dersini çalışmaya başladı. Ödevini yaparken bir anda annesi odasına girdi ve onun üzerine doğru geldi. Annesine ne olduğunu sorduğunda annesi ona son günlerdeki değişik hallerinin sebebini sordu. o biraz takılarak da olsa bir cevap verdi:
-Hiç dedi sadece.
Annesi onun suratına dikkatlice bakarak duraksadı. Ondan ise ecel terleri dökülüyordu. Annesi ona bir daha sordu:
-Sen son günlerde çok değişik davranıyorsun ne oldu? diye tekrar etti.
O da yine aynı cevabı vermişti:
-Hiç.
Annesi de ona:
-Gözüm üstünde dedi.
Artık biraz da diken üstünde olduğunu hissediyordu. Fakat bunu onlara söylemek de istiyordu. Çok kararsızdı resmen ölüm kalım meselesi veriyordu. Bu sayılar ve bu döngünün ne anlama geldiğini bir türlü çözemiyordu. Sonrasında aklına saat kulesi gelmişti. Bu saat kulesi hakkında bir araştırma yapmanın hiç de fena olmayacağını düşündü. Araştırmalarına başladı fakat net bir bilgiye erişememişti. Doğru olanın saat kulesine geri dönmek olduğunu düşündü. Yarın okuldan sonra oraya gidecekti. Daha fazla olay yaşanmadan yatağına yattı saat 21.10’du. Yatağına yatıp hemen uyudu uzun zaman sonra ilk defa bu kadar rahat bir uyku çekmişti. Sebebini anlamadı ama bu duruma çok mutlu olmuştu. Sabah saat 7.09’da kalktı. Hazırlığını yapıp okula doğru yol aldı. Okul bugün normalinden de normal geçti. Normal de okulda her gün bir olay olurdu. O bu olayların içinde olmazdı ama okulda her türlü bir olay olurdu. Bunlar ona biraz değişik gelmeye başladı fakat çok fazla kafasına takmamıştı. Okuldan eve geldiğine çantasını hazırlayıp saat kulesine gitmek üzere yola çıktı. Yolda karşısına çıkanlar onu saat kulesine gitmekten iyice soğutmuştu ama o yılmayıp yolun sonuna kadar gelmeye kararlıydı. Yolda karşısına o gün gördüğü tarantulaya benzeyen kocaman evrim geçirdiğini sandığı bir köpek çıktı. Bir yandan da annesinin söylediği sözler aklından çıkmıyordu. Şimdi ise bunları aklından çıkarıp işine odaklanması gerekiyordu. Yine saat kulesinin o küçük kapısından içeriye girdi. Saat tam olarak 17.19’du. Bu sefer merdivenler sallanmıyordu. Gayet normal bir şekilde merdivenlerden çıkıyordu. Saat kulesinin içi bomboş ve ıpıssızdı. Sonunda saatin olduğu bölüme geldi. Burada örümcek ağları, cam kırıkları ve kötü bir koku vardı. Biraz korkuyordu fakat bu işi bitirmek için kararlıydı. Bu sayılar ve bu döngüyü çözmeden buradan ayrılmayacaktı. Fakat aniden iki insan sesi duydu çok korktu ve hızlıca dolabın arkasına doğru saklandı.

Furkan Yörük de Ertan ile aynı düşüncedeydi ve 3. Bölüm sonunda hikâyenin şöyle bitmesi gerektiğini düşündü: 
Yemeğini yedikten hemen sonra uyumaya gitti, Saat 00.00’dı. Oysa ki yemeğini yemeden önce saat 19.20 idi yemeğini gayet hızlı bitirmişti,
yaşadığı onca şeyden sonra bu olanlar ona gayet normal gelmişti. Bu olaylardan sonra zaten çok uykusu vardı, umursamayıp uyumaya karar verdi. Sabah olduğunda saate baktı ve saat 00.00’dı.Önce saatin bozuk olduğunu düşündü ancak mutfağa kahvaltı yapmaya gittiğinde saatin 00.00 olduğu görünce bir an duraksadı ve içinden yeter artık bu hikaye bitsin diye söylenmeye başladı,  odasına gidip     üstünü değiştirdi ve servisi beklemeye başladı.    Başına yeniden aynı olayların gelmesinden çok korkuyordu bunları düşünürken servisi geldi. Her şey gayet normal ilerliyordu okul çıkışı bu yaşadıklarını başkalarına anlatıyım  mı?, diye düşündü en sonunda bunlara kimsenin inanmayacağını düşündü ve evine doğru yürümeye devam etti tam o sırada karşısında dört gözü, altı bacağı olan yeşilimsi renkte bir yaratık belirdi artık bu kadar olaya dayanamadığı için bayılmıştı. Ayıldığında kendisini hastane yatağında buldu. Annesi ona olan biten her şeyi anlattı. Aslında okulda merdivenlerden düşmüş ve baygınlık geçirmişti üç gün baygın kaldıktan sonra dördüncü gün uyanmıştı. Taburcu olduktan sonra evde güzel bir yemek yedi ve uyumaya gitti, saate baktığında uzun zaman sonra her şey normaldi. 

Feyza Duran farklı bir son düşünmüştü bu hikâyeyi sonlandırmak için. Düşüncelerini yazdı ve çıkmaza giren bir hikâye böylelikle tamamlanmış oldu. Feyza'nın önerisi şöyle: 

Sabah uyandı. Son günlerde yaşadıkları ona çok tuhaf geliyordu. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştı. Bu yaşadıkları ona bir mesaj ya da uyarı mı veriyordu? Anlam verememişti. Üstelik bunları yaşamaya başladığından beri 12 saat uyusa bile sanki çok az uyumuş gibi uyanıyordu. Bunları düşünmeme kararı aldı. Yataktan kalktı. Başı dönmeye başlamıştı. Her yerde 9 harfini görüyordu. Hatta midesi bile bulanıyordu. Bu neyin nesiydi böyle? Hemen yatağa oturdu ve bunun geçmesini bekledi. Ama bir türlü geçmiyordu. Hemen annesini çağırdı. Fakat annesi ne ses vermişti ne de yanına gelmişti. Bundan kurtulmak için bir şey yapması gerekiyordu. Gözlerini uzun süre hızlı bir şekilde kapatıp açtı. İşe yaramıyordu. Tekrar denedi… Sonunda geçmişti. Saate baktı, 08.00 idi. Bir şey fark etti. Zaten 08.00’da uyanmıştı. Bu yaşadığı olay sadece çok kısa bir süre içinde mi olmuştu? Fakat daha uzun bir süreymiş gibi gelmişti ona. Doğrusu son günlerde olanlar da çok sıradan değildi. Neyse ki bunu daha fazla düşünmek istemedi.
Hemen acele ederek hazırlanmaya başladı. Hazırlanırken aklına bir şey takıldı. Neden yüksek sesle bağırmasına rağmen annesinden cevap alamamıştı? Bunu sonra düşünmesi gerektiğini anlayıp hızlı bir şekilde hazırlanmaya devam etti. Hazırlanması bitince mutfağa gitti. Annesinin arkası dönüktü. Ona seslendi;
-Anneciğim günaydın, dedi.
-Günaydın!
Annesinin ona yanıt vermesine şaşırdı. Ama bu konu hakkında daha fazla düşünmek istemedi çünkü okula yetişmesi gerekiyordu. Hızlı bir şekilde kahvaltısını yaptı. Annesine ‘’ Hoşça kal’’ dedikten sonra çantasını alıp evden çıktı. Hemen aşağıya indi. Servisi tam kapısının önündeydi. Servise bindikten sonra her zaman ki yerine oturdu. Genellikle tek otururdu ve pencere kenarına oturmayı severdi. Fakat bu sefer oturduğu koltuğun yanında oturan birini gördü. Aldırmadı çünkü o konuşsa bile yanıt vermeyecekti. Oturduktan sonra kafasını pencere kenarına yaslayıp düşüncülere daldı. 
Son günlerde olanları tekrar düşünmeye başladı. Bu olayları sürekli servisten indikten sonra yaşıyordu. Acaba neden hep servisten indikten sonra? Anlam vermeye çalışıyordu ama başaramıyordu. Bunları dün eve gidince araştırmıştı lakin yanıt alamamıştı. Ailesine anlatmak istiyordu fakat bir yandan onu anlamamalarından korkuyordu. Zaten bu olanları başka birinden duysa o da anlamayabilirdi. Aslında bir yandan da neden korktuğuna da bir anlam veremiyordu çünkü sonuçta onlar ailesiydi. Arkadaşları ya da uzaktan tanıdıkları değildi.
 Birazcık daha bu konuya kafa yormak istiyordu ama servisten inmesi gerekiyordu. Okula gelmişti. Aklına bir şey takıldı( zaten ne takılmıyordu ki!); Eğer bu yaşadıklarının bir benzerini eve dönerken de yaşarsa? Neyse bunu düşünmenin zamanı değildi çünkü ilk derse yetişmesi gerekiyordu. Hızlıca sınıfının olduğu kata çıktı. Sınıfının kapısının kapalı olduğunu gördü. Hocanın geldiğini düşündü. Hem ses de gelmiyordu. Kapıyı tıklatarak içeri girdi. Hemen arkadaşlarının olduğu yere ve öğretmen masasının olduğu tarafa baktı. Öğretmen gelmemişti. Rahatladı. Başkan onu tahtaya yazmasın diye aceleci davranarak montunu çıkarıp askılığa astı ve yerine oturdu.
Öğretmen sınıfa girdi. Selam verdikten sonra yoklamayı aldı ve derse geçti. Tahtaya yazı yazmaya başladı. Bitirdikten bir iki dakika sonra o da bitirmişti. Henüz kimse bitirmediği için hoca ‘’Bekleyelim’’ dedi. O da bunu fırsat bilip servisteki konuyu düşünmeye başladı. Korkmaya başlamıştı çünkü bu konunun onun üzerinde etkisi başlamıştı. Bu olanlar onun rüyalarına giriyordu. Fazla düşünmeye başlıyordu. Derslere çok katılamıyordu. Bunu hocalar fark etmeye başlamıştı. Ama ne yapabilirdi ki? 
Dersler bitmişti. Eve dönmesi gerekiyordu. Servise bindi. Gergin bir şekilde oturdu ve korkmaya başladı. İşte ürkütücü an geldi çattı; servisten inmesi gerekiyordu. Saate baktı; saatin ibreleri garip bir şekilde dönüyordu, anlam veremedi. Bir süre tereddüt içinde bekledi.  Servisten endişeli bir şekilde indi. Gözünü sıkıca kapattı. Bir süre bekledi. Ama tuhaf bir olay olmadı.
Evin kapısına titreyerek yürüdü. Kapısını açtı. Annesine seslendi fakat yanıt alamadı. Birkaç dakika kapıda bekledi. Annesinin gelmediğini fark etti. Kendini çok yorgun hissediyordu. İçeri girmesini gerektiğini anladı çünkü annesi gelene kadar kapının önünde bekleyemezdi. Ayakkabıları zar zor olsa da çıkarmayı başardı.
İçeri doğru yürüdü. Korkuyordu, titriyordu ve başı dönmeye başladı. Gücü tükeniyordu. Ayakta durmakta zorlanıyordu. Neyse ki kısa sürede başının dönmesi durdu. Odasına çıktı. Yatağa yattı. Düşündü; bir daha bunları yaşamak istemiyordu. Ama bir sıkıntısı vardı, bu olanların tekrar yaşanmaması konusunda emin değildi.