yusuf ensar güler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yusuf ensar güler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2026 Perşembe

SEN GELDİĞİN ZAMAN

 
Yusuf Ensar Güler
 
Sen geldiğin zaman
Değişiyor şehir, değişiyor dünya
Ama en çok ben değişiyorum
Bana inan

Sen geleceksin diye
İçim kavrulmaya başlıyor günler öncesinden
Günler öncesinden başlıyorum hazırlığa
Hasretle bakıyorum çeşmelere, şadırvanlara


Sen geldiğin zaman
Anlamı değişiyor hayatın
Sen geldiğin zaman 
Dünyaya bir sükunet, bir huzur doluyor
Sen geldiğin zaman
Değerleniyor aylar, günler ve zaman
Ey ramazan

12 Şubat 2026 Perşembe

10 SİMİT

 
 

Yusuf Ensar Güler

Kış mevsimi onun için hayli zor geçiyordu. Satacağı simitler daha fırından çıkarken soğumaya başlıyordu. Oysa yazın öyle değildi. Simitler geç soğuyor ve daha çok satış yapıyordu. Çıtır çıtır oluyordu sattığı simitler. Kışın nemden o çıtırlık da nasibini alıyordu. Keşke yanında çay da satabilseydim, diye düşünüyordu. Çaysız simidin hiçbir anlamı yoktu. Bu yüzden bazen kahvehanelere, çay ocaklarına uğruyordu fakat son zamanlarda bu mekanlar da simit ya da poğaçalarını kendileri satıyordu. Bu düşüncelerde simit fırınından otuz tane simit aldı, simitler soğumadan kapıda bekleyen küçük arabasına yerleştirmek için koştu. Özenle simitlerini dizdi ve şehrin en işlek caddesine doğru seyyar büfesini sürmeye başladı. Eskiden tepside simit satardı. Kocaman tepsiyi başında taşırdı saatlerce. Bir havluyu kare biçimde katlayıp başının üzerine koyar, havlunun üzerine de tepsiyi yerleştirirdi. O zamanlar şimdiki gibi hamburger, pizza türünde şeyler yoktu. Simitçileri beklerdi öğrenciler, memurlar. Günde iki yüz simit bile sattığı olurdu. Daha satış yerine ulaşmadan ara sokaklarda teyzeler balkonlardan sepet sarkıtır beşer onar simit alırlardı. 
Şimdi ise simit alanlar yalnızca yaşlılar ve çocuklarına nostalji yaşatmak isteyenlerdi. Yaşlılar en sorunlu müşteri grubuydu. Simidi önce elleriyle yoklarlar ardından, bunu benim dişim kesmez diyerek yerine bırakırlardı. Gün sonunda simitlerden kalan susamları kuşlara serpip evine dönmek en büyük mutluluktu onun için. 
Nereden aklına gelmişti şimdi geçmişi düşünmek? Bir türlü anılar aklından çıkmıyordu. Bir seferinde Sivasspor maçında bin simit satmıştı ve bu seyyar büfeyi o günden sonra almaya karar vermişti. Şimdi maçlarda bile simit isteyen yoktu. 
Son zamanlarda insanlar simidi bile telefonla istiyordu. Özellikle simit isteyen müşteriler yakındaysa hemen küçük bir poşet yapıyor bırakıp geliyordu. İnsanlar iyice tuhaflaştı, diyordu kendi kendine. Seyyar tezgahını yerleştirdi ve bağırmaya başladı:
-Simiiiidiye. Tazeleriiiii. Fırından yeni çıktı. Sabah simiidiyeeee. 
Söylediği sözler içinden çoğu anlaşılmıyordu ama simit satıyordu işte başka ne olsundu ki?
Son kez bağırmıştı ki telefonunun çaldığını hissetti. Kayıtsız bir numaraydı arayan. 
-Meydan Simitçisi sizsiniz değil mi, dedi telefondaki ses. Zahmet olmazsa bana on tane simit getirir misiniz? Çok yakında bir adres vereceğim size. 
On simidi duyar duymaz heyecanlanmıştı. Üçte biri bitecekti tek satışta simitlerin. Adresi istedi, bir sokak ötede bir dükkandı burası. Biliyordu, önünden geçmişti kaç kez. 
Özenle simitleri hazırladı ve minik tezgahını kapatmadan yola koyuldu. Dükkana ulaştığında:
-Simitler taze, buyurun on tane getirdim dedi. 
Dükkan sahibi şaşkındı, ne olduğunu anlamadı. 
-On tane fazla ama bir tane alabiliri, dedi. O da zahmetlerin için. Sabah siftahı olsun.
-Ama az önce on tane istemediniz mi, dedi. 
Ortada bir yanlış anlaşılma ya da yanlışlık vardı. Az önce kendini arayan numarayı göstererek sordu:
-Sizin değil mi bu numara. 
Dükkan sahibi bu numaranın kendine ait olmadığını söyledi. Yeniden bu numarayı aramasını ve simitleri nereye götürmesi gerektiğini iyice öğrenmesini tembihledi. Dışarı çıkar çıkmaz numarayı aradı fakat telefon çalmıyordu. Aradı, aradı, aradı. Karşı taraf galiba engellemişti kendini. 
Elinde on simitle seyyar büfesinin yanına geldiğinde başına gelenleri anlamıştı. Büfe yerinde yoktu. 
Belki de yeni bir işe başlamalıydı. Son zamanlarda çiğ köfte soruyordu insanlar. Özellikle kış için iyi bir tercih olabilirdi. Elindeki poşetten bir simit çıkardı. Ucundan ısırdı. Halen soğumamıştı. Eve dönünceye kadar on simidin hepsini yemişti. 

20 Aralık 2025 Cumartesi

Biricik Meselem


Yusuf Ensar Güler
Ne zaman ılık bir kışı geride bıraksak ya da her zamankinden daha sıcak bir yaz yaşasak aynı konu gündeme geliyor: Antarktika eriyor. 
İklim değişikliğinin en büyük nedenlerinden biri olarak bu kıtanın erimesinden söz ediliyor. Normal şartlarda ne savaşlarla ne yoksulluk ve hastalıklarla gündeme gelmeyen bu kıta tüm dünyayı yalnızca eriyerek etkiliyor. Eridikçe kendinden söz ettiriyor ve benim de içim cız ediyor. İçim cız ediyor penguenleri düşündükçe. İçim cız ediyor her yıl biraz daha dünya ısındıkça ve günün birinde tüm dünyanın çölleşeceğini, susuz ve penguensiz kalacağını hayal ettikçe. 
Burada asıl konu ne Antarktika ne de iklim değişikliği. Asıl konu penguenler. Çizgi filmlerde ya da belgesellerde görmüş olsam da bu hayvanı, çok seviyorum. Yürüyüşleri, çıkardıkları sesler çok sevimli geliyor bana. Hani soğuk bir ortam gerekmese yaşamları için getirip evde beslemek isterdim birini. Ne kedi ne köpek ne kuş… Penguen beslemek istiyorum. Düşünüyorum bir penguenle okula gitmek nasıl bir duygu olurdu. Belki kanadından tutardım yolda yürürken. Ya da bir penguenle aynı odada oturmak nasıl bir duygu olurdu? Ona maç izletirdim. Onunla oyunlar oynardım. Kediler ve köpekler bile tepki verdiğine göre ekrana penguen oturup benimle her oyunu oynardım. Ona tuvalet alışkanlığı bile kazandırırdım. Onunla deniz kenarlarına gider onun yüzmesini izlerdim. 
Düşününce benim Antarktika sevgimin aslında yalnızca penguenlerle ilgili olduğunu fark ettim. Buzulların erimesi de mesele değil. Mesele yalnızca penguenler. Penguenler benim biricik meselem.  
Antarktika değil eriyen, eriyen penguen sayısı. Eriyen benim hayallerim, eriyen benim canım penguen sevgim. Tüm dünyayı ayağa kaldırmaya hazırım. Lütfen penguenlerime zarar vermeyin. Tamam, evimizde olmasın ama kendi ortamlarında, iklimlerinde sonsuza kadar yaşasınlar. Ben razıyım onlara çizgi filmlerde ya da belgesellerde bakmaya. Buna bile razıyım. Razıyım. Gerçekten. 
 

6 Aralık 2025 Cumartesi

SESSİZ FERYAT

 Yusuf Ensar Güler

Matematik dersi neredeyse çoğu öğrencinin kâbusu. Uzaktan bakıldığı zaman çok gerekli gibi görünse de bizi zorlayan, aklımızı başımızdan alan, saçlarımızı döken, çocuk yaşta ihtiyarlatan, hayattan bezdiren derslerin başında geliyor. Aslında yalnızca matematik değil, her öğretmen kendi dersi olmasa hayatın anlamsız olduğu düşüncesinde. Sorsanız birilerine noktalama işaretlerini bilmeyen birinin yaşaması, oksijen israfı. Ya da uzay araştırmalarından haberdar olmayan bir öğrencinin kantinden parasıyla su almaya bile hakkı olmamalı. Cebirsel ifadeleri öğrenmeyen öğrenci, sınıf kapısından içeriye adım atmamalı. Böyle uzayıp gitse de en can yakanı okulun her döneminde matematik galiba. 
Dört işleme amenna. En azından alışverişlerde ya da ailemizin bize verdiği harçlık hesabında işe yarıyor, eyvallah. Bu ve benzer konular dışındakilerin neredeyse tamamı hep artı bir net için ve ortalama puanının düşmemesi için. 
Anlamak zor haritadan onca dağ ve ırmak ismini ezberleyip de bir kez bile dağ yürüyüşü yapmamanın bize nasıl bir faydası olacak. Anlamak zor bulutların, rüzgarların isimlerini ezberleyip de bir kez bile yağmurda ıslanmamanın bize ne faydası var? 
Okul, baştan sonra gereksiz bir kurum demek inkâr olur. Okul da gerekli, dersler de gerekli. Öğretmenler de gerekli ama sanki bizi biraz gereğinden fazla zorluyorlar. Artık boş bir muhabbetten çok daha fazla anlam ifade ediyor “gerçek hayatta bu bilgiler ne işimize yarayacak?” sorusu. 
Her geçen gün gerçek hayattan uzaklaşıyor ve şıklar arasına, formüller arasına, ezberler arasına sıkışıyor hayatımız. İmdat, desek duyan olmuyor. Kahvaltı masasına bile testlerle oturmaktan yorulmuş bir neslin feryadı bu. Kimse duymasa da. 

22 Kasım 2025 Cumartesi

HAYRİ

 
Yusuf Ensar Güler

Ailesi onun adını Hayri koymuştu fakat bu kadar hayırsız bir evlat olacağını düşünmemişlerdi. Henüz hayatının başındaydı ve böyle devam ederse Hayri’nin sonu hiç de hayırlı görünmüyordu. Okula başladığında her şey normaldi fakat 3. Sınıftan itibaren bazı değişimler yaşamaya başlamıştı. Arkadaşlarının neredeyse hepsinin evcil hayvanı olduğunu öğrendiğinde Hayri de bir evcil hayvan istemişti babasından. Babası onun için önce muhabbet kuşu almıştı fakat zavallı kuş bir hafta içinde önce ötmeyi sonra uçmayı unutmuştu. Hayri gece gündüz yanından ayrılmamış, ders çalışırken bile muhabbet kuşunu hemen yanında bulundurmuştu. Bir süre sonra Hayri’nin kitaplarını kemirmeye başlayan muhabbet kuşu, en son kemirdiği matematik kitabından sonra bir sabah kafesinde ölü bulunmuştu. Hayri’nin üzüntüsünü gidermek için bir süre sonra ailesi ona kaplumbağa almıştı. Küçük su kaplumbağası havaların soğumasıyla kış uykusuna yatmıştı ancak Hayri kaplumbağasının öldüğünü düşünerek onu mütevazı bir törenle evdeki en büyük saksının dibine gömmüş ve hatta dondurma sapından mezar taşı da yapmıştı. Ailesi yeni bir evcil hayvan almak istememişti lakin Hayri ya bir yılan ya da fare beslemek istediğini belirtmişti. Yılan beslemek hayli çaba gerektiren bir uğraştı. Fareden ise annesi korkuyordu. Bu hayalinin bir türlü gerçekleşmeyeceğini anlayan Hayri bütün yaz pikniğe gittikleri her yerde evcilleştirmek için bir yılan aramış ancak bulamamıştı. Oysa evcil bir yılanın kime ne zararı olurdu ki? Bir yılanı olsaydı onu okula götürürdü, bir yılanı olsaydı onunla saklambaç oynardı. Bir yılanı olsaydı teneffüslerde ip atlayan arkadaşları ile ip yerine onu sallardı. Bir yılanı olsaydı öğretmeninin çantasına onu koyarak şaka yapabilirdi ama ailesi ona bir yılan almamıştı. 
Günlerce yılan istedi durdu ailesinden. Yılanlara dair her şeyi araştırdı. Yılanlara dair deyim ve atasözlerini de öğrendi. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırdı mesela. Bir yılanı olsa onunla hep tatlı tatlı konuşurdu. 
Dördüncü sınıfa geçtiğinde Hayri bir okul dönüşü odasında bir kediyle karşılaştı. Papyonlu tekir bir kediydi bu. Kedileri oldum olası sevmezdi fakat bu kedide şeytan tüyü vardı. Birkaç saat içinde kedi kendini Hayri’ye sevdirmeyi başarmıştı. Kediye bir isim bulması gerekiyordu ve bu ismi bulmakta da hiç zorlanmamıştı: Yüzde Seksen Dört Kakao. Kedisi bu ismi bir türlü benimseyememişti ama zamanla benimserdi mutlaka. Ders çalışırken ya da evden ayrılırken sesleniyordu: 
-Yüzde Seksen Dört Kakao, buraya gel. 
Kedisinin adını koyarken hiç düşünmemişti ancak bir süre sonra ona kakaolu besinler vermeye başladı Hayri. Bu besinlerin kedisinin tüylerini değiştireceğini, parlatacağını düşünüyordu. Artık her yerde ondan bahsediyordu sınıfta, akraba ziyaretlerinde, serviste, markette… Kedisinin ismini duyanlar önce bunun bir isim olduğuna inanmıyordu fakat artık herkes bu ismi öğrenmişti. Kedisi ile sokağa çıkmaya başladığı zamanlarda kedisinin kaybolmaması için ona bir tasma yaptırmıştı. Tasmanın üzerinde şu yazıyordu: %84 Kakao. 

devam edecek

20 Kasım 2025 Perşembe

DÖRT SIFIR


Yusuf Ensar Güler

Bir ağabeyiniz varsa şayet hayata iki sıfır önde başlamışsınız demektir. Şahsen ben bu şanslı insanlardan biriyim. Mesela telefon sorununuz olmuyor hiç çünkü onun eski telefonlarını kullanmak size düşüyor. Telefon neyse de kıyafet yokluğu yaşamıyorsunuz hiç. Ağabeyin yıllar önce giyerek eskitemediği ne varsa mutlaka önünüze konuyor. 

Bir ağabeyinin olması insanın evde çeyrek bir öğretmen olması gibi bir şey. En azından anlayamadığınız şeyleri rahatlıkla sorabiliyorsunuz. Aslında bir rehberin önde yürümesi gibi insanın ağabeyinin olması ya da başka bir şehre gittiğinizde size yol gösteren birilerinin olması gibi. Mutlaka bütün ağabeyler için aynı şeyleri söylemek mümkün değil fakat benim ağabeyim için bunları söyleyebilirim. Belki de mesele ağabeyimin benim gibi bir kardeşinin olmasıyla da ilgili. Yani herkese ben gibi bir kardeş de nasip olmayabilir. Ben de kendimce ona yardımcı olmaya çalışıyorum zaman zaman. Ders çalışması gerektiğinde meşgul etmediğim gibi kolay ödevlerinde kıyısından kenarından yardımcı olmaya da çalışıyorum hani, ayıptır söylemesi. Ya da günün herhangi bir saatinde içecek, ekmek vb ihtiyaçlar olduğunda onu yormadan ben gidip alışveriş yapıyorum. Ben olmasaydım bu işler de ona kalacaktı. 

Bir ağabeyiniz varsa şayet hayata iki sıfır önde başlamışsınız demektir. Benim gibi bir kardeşe sahip olan ağabeyler ise hayata üç sıfır önde başlıyor galiba. 


9 Ekim 2025 Perşembe

BİR FEN DERSİ SORUNU

 Yusuf Ensar Güler 

Aslında çoğu fen konusu
Çok sıkıcı doğrusu
Fakat kara delikler çekti dikkatimi
Sadece dikkatimi değil 
Her şeyimi
Kendi içine çökmüş 
O da benim gibi

Diyorlar ki
Kara deliğe düşen hiçbir şey
Çıkamaz geri
Ben bir fen dersinde buraya düştüğümden beri
Çalışıyorum şimdi çıkmaya
Deli gibi


2 Ekim 2025 Perşembe

DAĞIN ZİRVESİNE YOLCULUK

 Kadir Üstündağ, Yusuf Ensar Güler, Metehan Darıcı

1. Bölüm

Kara Kadir derlerdi ona. Biraz esmer olmasının bu isimle çok bir alakası yoktu. Evet, geceleri fark edilmeyecek kadar esmerdi fakat yine de bu kara sıfatı onun hayatının özeti gibiydi. Kara kara düşünmeyi severdi mesela. Gözü karaydı, gözünü daha da kararttığında etrafında kimse kalmazdı. En sevdiği şair Karacaoğlan'dı. Kara buğday unundan yapılmış ekmek dışında ekmek yemezdi.  Renkli ayakkabı giymezdi. Renkli kıyafet de giymezdi.

Annesi onu zaman kara koyun yününden yapılmış bir yastıkta uyutmuştu. Belki de burada başlamıştı hayatındaki karanın yeri. Bahtı kara mıydı? Henüz değil çünkü henüz liseye geçiş sınavına girmemişti. Bu sınavdan sonra belli olacaktı bahtının kara mı ak mı olduğu.

Küçücük bir kasabaydı yaşadığı yerleşim merkezi. Çok az arkadaşı vardı ve çok fazla işi vardı. Özellikle yaz mevsimine doğru tarla, bostan, bahçe işlerinden bitkin düşüyordu. Yaz mevsimi geldiğinde en yakın arkadaşı köpeği Karabaş'tı. Köpeğinin adını aslında Pamuk koymuşlardı, bembeyazdı çünkü ama Kadir bu ismi sevmediği için onun adını Karabaş koymuştu. Hatta ismini Karabaş koyduktan sonra köpeğini siyaha boyamıştı.

Yine bir yaz mevsimi geride kalmıştı. Okullar açılmak üzereydi ve Kara Kadir'in okula gitme isteği hiç yoktu fakat buna mecburdu. Üstelik artık 8. sınıfa başlayacaktı. Çetin bir eğitim öğretim yılı onu bekliyordu. Bu düşüncelerle evlerinin önündeki dağa uzun uzun baktı. Ardından Karabaş'a seslendi. Kendine küçük bir azık çıkını hazırladı ve okul açılmadan önceki son gezisini yapmaya karar verdi. Bu dağı çocukluğundan beri bilir, zaman zaman eteklerine gider hayvanları otlatırdı fakat hiç zirvesine çıkmamıştı. Bu dağın zirvesine dair efsaneler vardı. Yıllar önce bu dağa gidip geri gelmeyenler olduğu gibi değişim yaşayarak gelenler olduğundan da bahsedilirdi hep. Yine de kimse bu dağın zirvesini merak etmezdi. Kimsenin bu dağa gitmesini de pek hoş karşılamazlardı. Aniden verdiği bu kararı uygulamak için en iyi zaman bu günlerdi.

Karabaş önde Kara Kadir arkada yolculuk başlamıştı bile. Bir endişe vardı Kadir'in içinde. Adını koyamadığı bir endişe... Karabaş da değişik davranıyor sanki biraz ürkerek yürüyordu. Yol boyunca hiçbir şey düşünmedi Kadir. Sanki bir büyüye kapılmış gibiydi. Sanki dağda onu çağıran bir şeyler var gibiydi. Oysa defalarca dağın yakınına gitmişti fakat bu kez her şey çok farklıydı. Dağa yaklaştıkça garip sesler ve hışırtılar duymaya başladı. Belki yabani hayvanlar bu sesleri çıkarıyordu fakat yine de ürpertici gelmeye başlamıştı her şey. Biraz dinlenmek iyi olur, diye düşündü. Üstelik acıkmıştı da. Bulduğu büyük bir kaya parçasının üzerine oturdu. Çıkınını açtı ve bir şeyler yemeye başladı. Karabaş'a da onun yiyebileceği şeylerden vermeyi unutmadı. Biraz susamıştı, etrafta bir akarsu, göze, pınar bulabilmek ümidiyle etrafına bakınmaya başladı. Su bulunan yerlerin biraz daha yeşil olabileceği düşüncesiyle etrafında yeşil bir yer aradı. Biraz uzakta otlar diğer yerlere göre daha yeşil görünüyordu. Çıkınını topladı ve Karabaş'la o tarafa doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça tahmininin doğru olduğunu fark etti. Gerçekten de az ötede bir pınar gördü. Bu pınarı daha önce hiç görmemişti. Hayli eski görünüyordu. Kurnası yosun bağlamıştı. Yeniden ürkmeye başladı ama susamıştı da. Susayan yalnızca kendisi değildi tabi. Pınarın başına vardığında avucuyla birkaç yudum su aldı. Daha önce böyle bir su içtiğini hatırlamıyordu. Tadı biraz farklıydı ancak içtikçe içesi geliyordu. Iki avucunu pınarın önüne bir tas gibi tuttu ve uzun süre içti, içti, içti. Artık su içemeyecek kadar şiştiğini hissettiğinde kenara çekildi. Bu kez de Karabaş sudan uzun uzun içmeye başlamıştı. Suyun hemen yukarısındaki boşluğa önce oturdu, sonra uzandı. Gökyüzü açıktı, yakınlardan kuş sesleri geliyordu. Çimen ve çiçek kokuları ruhuna işliyordu. Karabaş da su içmeyi bitirmiş Kadir'in yanına uzanmıştı. Kadir büyük bir huzur okyanusunda yüzüyor gibiydi fakat yol uzundu. Bir an önce doğrulmalı ve yola devam etmeliydi. Uzandığı yerden kalkmaya çalıştı fakat gövdesi kocaman bir beton kitlesi gibiydi. Bir türlü başını yerden kaldıramıyordu. Ellerini de hareket ettiremiyordu. Çaresizce Karabaş'a baktı. Karabaş etrafında dolaşıyordu fakat Kadir hareket edemiyordu. Bir süre sonra Karabaş havlamaya başladı. Kadir yerinden kalkma çabasıyla bitkin düşmüştü. Artık pes etmek üzereyken etraftan sesler duymaya başladı. Ayak sesleri git gide yaklaşıyordu. Her adımda yoldaki çöplerden, çalılardan sesler geliyordu. Bir süre sonra Karabaş iyice hırçınlaşmıştı ve etrafında kocaman gölgeler belirmeye başlamıştı. Doğrulabilse gölgelerin kime ait olduğunu görebilecekti fakat hiçbir şey göremiyordu. Bağırmak istedi. Yardım çağırmak istedi fakat sesinin çıkmadığını fark etti. Yeniden kendini çaresizliğin kollarına bıraktı ve gözlerini kapattı.

Birkaç dakika gözleri kapalı bekledikten sonra bir elin kendini sarstığını hissetti. Gözlerini açtığında yanında kendiyle yaşıt bir çocuğun durduğunu gördü. Çocuk Kadir’e bakarak:

-İyi misin Kadir, dedi.

Kadir ürkerek:

-Tanışıyor muyuz, kimsin, nereden geldin sorularını peş peşe sordu.

-Yola birlikte çıktık, beni nasıl tanımazsın, dedi karşısında duran çocuk.

Kadir’in zihni karışmıştı. Yola Karabaş’la çıkmıştı. Gözleri Karabaş’ı aradı ama bulamadı.

-Ben yola Karabaş’la çıkmıştım ve seni ilk kez görüyorum, dedi Kadir.

Bu cümlelerin ardından çocuk ellerine, ayaklarına baktı ve bir çığlık attı.

-Ben Karabaş’tım zaten ve artık senin gibi bir insan olmuşum.

Kadir, bu saçmalığa anlam veremiyordu. Bu yaşadıklarının bir rüya olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Çocuk devam etti:

-Birlikte gitmeye çalıştığımız dağa yıllar önce ben de senin gibi gitmeye karar vermiştim. Duymuşsundur o dağdan kimilerinin dönmediğini kimilerinin de değişim yaşadığını. Bu dağın zirvesine ulaştıktan sonra ben bir köpeğe dönüştüm. Aylarca dolaştım ve yeniden yaşadığım yere döndüm ama kimse beni tanımadı. Sen sahip çıkınca senin yanında yaşamaya başladım.

Kadir anlatılanlara inanmak istemiyordu. Zihni iyice karışmıştı ve hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Yeniden gözlerini kapattı. Bir süre dalgın vaziyette kaldıktan sonra yeniden uyandı. Bu kez başucunda Karabaş duruyordu. Garip gözlerle ona bakıyordu. Az önce yaşadığı şeyin bir sanrı olduğunu fark etti. İlerde içecekleri su olmayabilirdi. Kadir, matarasını suyla doldurdu. İçtiği suya baktı, belki de suyun etkisiyle böyle bir şey yaşamıştı. Bu kez sorunsuz bir şekilde yerinden kalktı, bedeni dinlenmişti fakat kafası allak bullak olmuştu. Gün bitmeden dağın zirvesine ulaşması gerekiyordu. Karabaş suskundu. Karabaş önde Kadir arkada yeniden yola koyuldular.

Öte yandan Kadir’in ailesi, Kadir ve Karabaş’ın ortadan kaybolduğunu fark etmişlerdi. Hiç bu kadar uzun süre ortadan kayboldukları olmamıştı. Annesini bir endişe ve telaş sarmaya başlamıştı bile. Aklına türlü türlü senaryolar geliyordu ve bu senaryolar hiç iyi değildi. Annesinin aklına gelen senaryolar arasında Kadir’in dağa gitmiş olma ihtimali de vardı. En iyisi bir süre daha beklemek, Kadir ve Karabaş ortaya çıkmazsa onları aramak için harekete geçmekti. Zaman geçmek bilmiyordu. Annesi, beş dakikada bir saate bakıyor ardından etrafı kolaçan ediyordu fakat ortalıkta kimseler görünmüyordu.

Kadir uyumuş olmanın verdiği dinçlikle hızla yürüyordu. Dağın zirvesine ulaşmasına az kalmıştı. Bu yolculuğa niçin çıktığını bile unutmuştu, geri dönmek de istemiyordu. Garip hisler taşıyordu içinde. Kasabadaki hayatını düşünmeye başladı. Okul, ders, bahçe bostan işleri… Hayatını sorgulamaya başladı. Ne içindi bunca çaba? Yaşadığı kadarıyla ömrünü gözlerinin önüne getirdi. Geride kendisinden bir şeyler kalmış mıydı, hayır. Gelecekte yapıp işleyeceklerinden geriye bir şeyler kalacak mıydı, hayır. Etrafına baktı, ağaçlardan geriye bile kalan şeyler vardı. Hatta ağaçların bir kısmı insanlardan daha çok yaşıyordu. Üstelik dallarında kuşlar barınıyor, meyvelerini insanlar tüketebiliyordu. Derin soruların içinde bulmuştu kendini. Bu sırada azık çıkınından gelen hışırtıyı duydu. Belki de bir köstebek, böcek ya da yılan girmişti çıkınına. Önce biraz irkildi. Sonra çıkını kenara bıraktı ve usulca düğümünü çözdü. Gördüklerine inanamıyordu. Çıkınındaki elmalar yeşermiş hatta küçük birer ağaç fidanı gibi duruyordu. Bir süre izledi, yeni yeni filizlenen yaprakları gördü. Onun bu endişeli izleyişine Karabaş da dahil oldu. Çıkınındaki elma fidanlarını hemen kenarda bir yere dikti ve çıkınını tekrar bağlayarak yoluna devam etti. Artık neredeyse dağın zirvesine birkaç adım kalmıştı. Güneş, etkisini kaybetmeye başlamıştı. İkindi vakti olmuştu ve geri dönüş için çok az zamanı kalmıştı.

Dağın zirvesine ulaştığını düşündüğü bir noktadan bakınca biraz ilerde eski bir kulübe gördü. Aslında dönmesi gerektiğini biliyordu fakat kulübenin içini de görmeden gitmek istemiyordu. Yorulmuştu. Kalan son gücüyle kulübeye doğru ilerledi. Kulübenin kapısı yıllardır açılmamış gibi görünüyordu. Pencereleri kirden, örümcek ağlarından tamamen kapanmış gibiydi. Biraz tedirgin eden bir havası vardı buranın ancak merakına engel olamıyordu. Kulübenin kapısını araladı. Kapı gıcırtıyla açıldı. İçerdeki eşyalar yıpranmış, tozlanmıştı. Her yer toz, toprak ve örümcek ağı ile doluydu. Raflarda kocaman, kalın kitaplar vardı. Rafların bazılarında içi renkli sıvılarla dolu şişeler vardı. Koltuklardan en temiz gördüğüne oturdu. Karabaş da yanına oturdu. Dışarda güneş batmak üzereydi. Tekrar yola çıkmaya gücü kalmamıştı. Belki de geceyi burada geçirmeli ve sabah yola çıkmalıydı. Raflardan birinde gördüğü gaz lambasını eline alarak sildi, temizledi. Lambayı yakmak için kibrit ya da çakmak gerekliydi. Neyse ki yanında küçük bir çakı ve çakmak her zaman bulundururdu. Gaz lambasını yaktı ve bulunduğu koltuğa iyice yayılarak oturdu.

Kadir’in annesi tüm kasabayı ayağa kaldırmıştı. Kasabalı, ellerinde fenerlerle, meşalelerle Kadir’i arıyordu. Kasabada olmadığı anlaşılmıştı kasabanın yakınlarında da Kadir ve Karabaş’a dair bir iz yoktu. Akşam, geceye doğru ilerliyordu. Kadir ise derin bir uykuya çoktan dalmıştı. Rüyasında Karabaş’ın insana dönüştüğünü görüyordu, dağın zirvesinden başka dünyalara açılan kapılar görüyordu, çığlık çığlığa kendisini arayan insanlar görüyordu, annesini görüyordu, babasını görüyordu fakat onlara bir türlü ulaşamıyordu.

 

Gecenin ilerleyen saatlerinde  Kadir’in ailesi daha önceden Kadir’in su içtiği ve dinlendiği yere ulaşmıştı. Burada bir şeyler olduğunu fark ettiler. En azından etrafta kırılmış dal parçaları, ezilmiş otlar ve ayak izleri vardı. Kadir’in buradan geçmiş olma ihtimali çok yüksekti. Ailenin ve kasabalıların en büyük endişesi Kadir’in dağın zirvesine çıkmış olmasıydı. Dağa doğru ellerinde fenerler ve meşalelerle kasabalı ilerlemeye başladı. Kadir uyumaya devam ediyordu, Karabaş ise arada bir gözlerini açıyordu. Bir süre sonra kasabalılar ve ailesi Kadir’in bulunduğu kulübeye ulaştılar. İçeriye girdiklerinde Kadir mahmur gözlerle etrafa bakınmaya başladı. Anne ve babasını karşısında görünce hayli şaşırmıştı fakat babası ona yaklaşarak:

-Buralarda 12-13 yaşlarında esmer bir çocuk gördünüz mü, diye sordu. Yanında da bir köpek olmalı. Bu esnada Karabaş yerinden kalktı ve Kadir’in babasının yanında dolaşmaya başladı fakat bu kez de annesi devam etti:

-Sabahtan beri kayıp yavrum. Buralardan geçmiş olabilir, gördünüz mü onu?

Kadir, söylenenlere anlam veremiyordu.

27 Eylül 2025 Cumartesi

Kaplumguen

 Yusuf Ensar Güler


Herkesin sevdiği bir hayvan var
Ben sadece ikisini seviyorum
Hatta mümkün olsa
Evde beslemek istiyorum

Düşünsenize evinizin bir kenarında
Paytak adımlarıyla
Size doğru gelen bir penguen olduğunu
Ve penguenin yanağınıza 
Bir buse kondurduğunu

Ya da 
Bir çekyatın kenarında
Büyük bir biblo gibi
Size bakan bir kaplumbağa olduğunu

Sizce de güzel olmaz mı
Bir penguen ve kaplumbağa
Her eve yakışmaz mı