yiğit efe demir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yiğit efe demir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2026 Cumartesi

GURURUM, ONURUM

Yiğit Efe Demir 

Onu gördüğüm her yerde duygularım değişiyor. Büyük bir minnet oluşuyor içimde. Kalkıp saygı gösterisinde bulunmak istiyorum. Hatta belki size garip gelecek onunla konuşmak istiyorum. Benim için, bizim için ne kadar değerli olduğunu ona anlatmak istiyorum ve tarihi, bir kez de ondan dinlemek istiyorum. Aslında anlatmasına gerek yok çünkü o, duruşuyla ve görkemiyle anlatıyor tarihi, bağımsızlığı ve varlığı için çekilen çileleri. 
Bayrağımızdan bahsediyorum elbette. Her kurumda ve çoğumuzun evinde en yücelere asılan bayrağımızdan. 
Her ülkenin, milletin bir bayrağı var ama bizim bayrağımızın anlamı ve değeri bir başka. Rengini şehitlerimizin kanından alan, ay ve yıldızı tarihin derinliklerinden ve inancımızdan alan asaletiyle bizim bayrağımızın anlamı bir başka. 
Okul bahçesinde her sabah onu görmek ya da bir şehrin yüksek bir tepesinde onun dalgalandığını görmek, sonsuz bir huzur veriyor bana. Bir maç sonrası sahada dalgalandığını görmek ya da kimi zaman minarelere asıldığını görmek de ayrı bir gurur.
Bayrak gururdur ve onurdur. Savaşta ya da barışta, zaferde ve galibiyetlerde hep onu gururlandırmak için çalışırız. Düğünlerde, milli bayramlarda, asker uğurlamalarında, okulda, şehitlerimizin tabutlarında bizi yalnız bırakmayan ezeli ve ebedi dosttur bayrak. Varlık sebebimizdir, yaşama sebebimizdir millet olarak ve insan olarak. 
Bayrağına saygı duymayan milletler ya da insanlar hem vatansız hem köksüzdür ve kaybolmaya mahkumdur. Bayrak, ana babadır. Bayrak; kardeştir, dosttur. Bayrak, vatandır. Bayrak, geleceğimizdir ve geçmişimizdir. Bayrak için yaşamalı insan dünyada ve bayrak için ölmeyi kendisine en büyük onur vesilesi saymalı. Bayrak için ölenler bayrağa sarılarak vedalaşır dünyaya ve sonsuzluğa uğurlanır. 

ANAHTAR VE ANAHTARLIKLAR

 Yiğit Efe Demir


Anahtar mı önemli yoksa anahtarlık mı? Anahtar daha önemli dediğinizi duyar gibiyim öyle ise anahtarlığa neden ihtiyaç hissedildi ve anahtarlığın görevi nedir? Kimileri için anahtarlık sadece bir aksesuar. Bu tarz anahtarlıklar elbette anahtara göre değersizdir fakat bazı anahtarlıklar ihtiyaca göre şekilleniyor. Mesela kemere takma işlevi gören anahtarlıklar, göze görünürlüğü artıran anahtarlıklar, futbol takımı armaları bulunan anahtarlıklar, oyuncak figürlü anahtarlıklar, oyunlu anahtarlıklar... Neredeyse her şeyden bir anahtarlık yapılmış durumda. Bunların bir kısmı az önce de belirttiğimiz gibi sadece aksesuar ve süs amaçlı ama kimileri anahtarın bulunurluğunu ya da kaybolmasını engellemeye yönelik tedbirler. 
Kapıları anahtarlar açar evet ama anahtarları anahtarlıklar saklar. Durum böyle olunca bazen anahtarlık, anahtardan daha değerli olabiliyor. 

ZİNCİRLERİ KIRMAK

Yiğit Efe Demir
 
Saçmalamak, çoğu insan için boş ve gereksiz bir eylem gibi gelse de bana göre insan beyninin en büyük egzersizi. Kuralları ve gerçekliği bir kenara bırakarak düşünmek ve bu düşünceleri eyleme dönüştürmek, herkesin yapabileceği bir iş değil. Elbette çok çok saçma olan şeylerden bahsetmiyorum fakat bilinçaltını harekete geçiren düşünceler önemli. 
Herkesin ara sıra saçmalama özgürlüğü olmalı. Herkesin aynı pencereden bakarak aynı şeyleri gördüğü bir ortamda birilerinin pencerenin önüne çıkarak bakış açısını değiştirmesi, başkalarına göre saçmalık olsa da bir çözüm noktasına ulaştıran eğlenceli bir bakışa dönüşebilir. Ya da herkesin aynı problemi aynı formülle çözmeye çalıştığı bir anda hiç alakası olmayan başka formüller denemek, kimileri için saçma olsa da bence yapılmaya değer. 
Herkes takım elbise giyerken pijama giymektir. Herkes çay içerken ayran içmektir. Herkes nefes alırken alınan nefesi dışarı vermektir saçmalamak. Herkes yürürken koşmak, herkes koşarken kenarda yatıp onları seyretmektir saçmalamak. İnsanlar tedirginlikten korkarken bir kenarda mışıl mışıl uyumaktır saçmalamak. İnsanlar ciddiyetle bir şeylerle uğraşırken bir kenarda halay çekmektir bazen saçmalamak. Saçmalamak, zincirleri kırmaktır, kalıpların dışında düşünmektir. 

KİMSENİN KARŞI KOYAMADIĞI ŞEY

Yiğit Efe Demir 
 
Kimileri et yemeyi sevmez kimileri ise salatayı. Kimileri çorbadan nefret eder kimileri ise yumurta yiyemez fakat patates kızartmasına kimsenin hayır, dediğine şahit olmadım. Bir tabak kızarmış patatese karşı kimse direnç gösteremez. Hatta kedilerin bile patates kızartmasının cazibesine dayanamadığını görürseniz şaşırmayın. Üstelik öyle bir büyüsü var ki patates kızartmasının her şeyin yanına yakışıyor. Yanında yumurta da olabilir köfte de. Döner de olabilir salata da. 
Patates kızartması varsa önünüzde ayranla da yiyebilirsiniz, çayla da. Yahut kola benzeri bir içecekle de tüketebilirsiniz patatesinizi. Patates, yanındaki yiyecekleri reddeden ya da onlardan rahatsız olan bir gıda değil aksine onlara lezzet ve değer katan bir şey. Üstelik kızartma sevmeyenler için haşlandığında da lezzetli ve böreğin içine girebiliyor, mantının içine konulabiliyor ya da çorba bile yapılabiliyor ondan. Bazı yerlerde çisil, kartol ve badadez gibi isimlerle anılsa da onun adı ya patatestir ya da pattis. 
Dünyadaki tüm gıdalar tükense bile patates tek başına tüm insanlığa yetecek kadar önemli bir kaynak. Üstelik her yerde yetişebiliyor ve yetiştirilmesi de zahmetli değil. Öyle ki patatesi bir enerji kaynağı olarak kullananlar bile var dünya üzerinde. 
Bana sorsanız günün herhangi bir saatinde ne yemek istersin diye cevabım tek kelime: patates. 

HAVA DEĞİŞİMİ

Yiğit Efe Demir 
Bayramlarda her evin başköşesindedir yeri. Misafirlere bir tazelik ve gülümseme sağlar. Şekerin hemen ardından ikram edilir. Limon, kiraz, tütün ya da zeytin... Yöreye göre değişiyor türleri. 
Sadece bayramlarda değil elbet her zaman evimizin bir köşesinde ya da iş yerlerinde masalarda. Birileri ayılıp bayılmaya başladığında ya da birileri sıcaktan bunaldığında ilk ona müracaat ediyoruz. Grip olduğumuzda ya da kendimizi iyi hissetmediğimizde ona koşuyoruz. Odanın ya da içinde bulunduğumuz mekanın havasını değiştirmek istediğimizde ilk yardımcımız o. Yazın terlediğimizde ve güzel kokmak istediğimizde mutlaka ondan yardım istiyoruz. Su ile ellerimizi temizleyecek kadar vaktimiz yoksa birkaç damlası ile ellerimizi temizleyebiliyoruz. 
Evet, kolonyadan bahsediyorum. Artık toplumumuzda bir geleneğin vazgeçilmez unsuru olan küçük şişelerden. Her eve ve her mekana lazım bir şişe kolonya. Ferahlık, tazelik, zindelik için ve en çok güzel kokmak için yaşasın kolonya. Limon, tütün, kiraz ya da zeytin fark etmez yeter ki birkaç damla kolonya olsun, yeter havamızı değiştirmeye. 

7 Mart 2026 Cumartesi

YENİ HAYAT

Yiğit Efe Demir
1. Bölüm

Her şey yolunda giderken birden hayat nasıl da kabusa dönmüştü. Oysa daha dün arkadaşlarımla, akrabalarımla büyük bir saadet içinde geleceği planlıyor, kışa hazırlık yapıyorduk. Ya şimdi?.. Kocaman bir boşluğun ortasındayım. Ne gidecek bir kapım var ne de önümde yiyebileceğim bir azık. Daha dün bütün kış yetebilecek yiyeceklerin peşindeyken her şey bir anda değişti. Her şey yok oldu. Kendi kitabının dışına çıkarılmış bir roman kahramanı gibiyim şimdi. Mekan başka, zaman başka, etrafım bambaşka ve bilmediğim bir hayatın içindeyim. 
Belki de bu felaketten kurtulan başka arkadaşlarım vardır ama onları nereden bulacağım şimdi? Yaşıyorsa da sakat kalma ihtimali olanlar da vardır. Yardıma ihtiyacı olanlar da vardır ama benim de yardıma ihtiyacım var. 
Böyle düşüncelerle bir süre oyalandıktan sonra keşfe çıkmaya karar verdim. Önce yiyecek bir şeyler bulmalı ve gücümü toplamalıydım. Büyüklerimiz zaman zaman böyle hikayeler anlatmıştı. Toplu yok oluşlar, tufanlar, felaket hikayeleri… Günün birinde böyle bir şey yaşayacağımı bilmiyordum. Artık ben de ilerde torunlarıma anlatırım bu hikayeyi diye düşünüyordum. Tabi sağ kalan birileri varsa ve yeniden hayat kurabileceğim bir dünya olursa. Belki de tek başıma hayatımı tamamlayıp yok olup gidecektim yeryüzünden. Belki de daha büyük bir felakete maruz kalıp kısa süre sonra ben de ölecektim fakat ümitli olmak istiyordum. Ümitle yürümek ve geleceğe inanmak, geleceği yeniden inşa etmek. 
Yaşadığım yerdeki enkazdan bir şeyler kurtarmayı, çıkarmayı düşündüm önce fakat çok zahmetliydi. Nasıl olsa uzaklarda yiyebileceğim bir şeyler, barınabileceğim bir yerler vardır, diye düşünüyordum. Benim gibi ufak tefek biri için sığınma, barınma ve beslenme çok büyük bir sorun değildi zaten. Küçücük bir midem vardı ve küçücük bir bedenim. Bunlar avantajdı benim için ama zaman zaman olumsuz sonuçlar da yaratabiliyordu bu durum. Düşünmek yerine yürümek daha güzel bir fikirdi ve başladım yürümeye. Neyse ki ellerim ve ayaklarım sağlamdı. İlerde çok ilerde bir ormandan bahsediyordu büyüklerimiz. Orayı geçtikten sonra yaşanabilecek güzel yerlerden bahsetmişlerdi. Ormanda bataklığın, yırtıcı kocaman hayvanların ve karıncayiyenlerin olduğunu da söylemişlerdi. Biraz gözüm korkuyordu fakat yine de bu ormandan geçmeliydim ama önce yiyecek bir şeyler bularak. Bir yandan yürüyor bir yandan yiyecek bir şeyler arıyordum. 

2. Bölüm
Önüme kocaman bir elma yuvarlandı. Nereden geldiğini fark etmedim bile ama güzel duruyordu. Kuşlar birkaç yerine gaga vurmuşlardı elmanın. Belki de dalından onlar düşürmüştü. Demek ki yakında bir elma ağacı vardı. Keyifle elmadan birkaç ısırık aldım. Keyfim yerine gelmişti, derken tepemde dolaşıp duran bir gölge hissettim. Galiba elmanın sahibiydi bu. Benim aldığım ısırıktan ne olacaktı ki? Yine de saklanmam gerekiyordu. Bir taşın kenarına saklandım birkaç dakikalığına. Kuş, elmayı alarak uzaklaştı ama en azından artık tok sayılırdım. İyi gelmişti bu elma. Hava kararmadan kendime sığınacak bir yer bulmalıydım. Hızla yürümeye devam ettim. 
Hava kararmaya yakın ayaklarımın altında bir ıslaklık hissettim. Ne tarafa gidersem gideyim her yer ıslaktı. Oysa yağmur filan yağmamıştı. Telaşım artmıştı. Sağa sola koşuyor, aynı yerde daire çiziyordum. Nihayet bir kuru ağaç parçasına tutundum. Ağaç parçasının bir kısmı çamura saplanmıştı ama bir süre burada dinlenip etrafı keşfedebilirdim. Hava kararmadan buradan kurtulmam gerekiyordu. Galiba bir bataklıktı burası ve orman da yakındı. Uzaklardan gelen kuş ve uluma seslerinden, yaprak kokularından bunu seziyordum.

3. Bölüm

Tutunduğum dal dışında bir çubuk daha bulmalıydım ve onu bu bataklıktan kurtulmak için kullanmalıydım. Sağa sola baktım ve nihayet değneğe benzeyen bir parça gördüm yakınımda. Uzanarak yerinden çıkarmaya çalıştım. Biraz zorlandım fakat başarmıştım. Bu değnek sayesinde tutunduğum ağaç parçasını yavaş ilerleyen bir kayık gibi kıyıya kadar taşıdım. Sonunda kurtulmuştum bataklıktan. Bir süre kenarda dinlenmek iyi olur, diye düşündüm ve bir kaya parçası zannettiğim bir yükseltinin altına uzandım. Kaya parçası sıcacıktı fakat o da ne? Bu parça hareket ediyordu sanki. Yoksa bir canlının gölgesine mi sığınmıştım. Endişem artmıştı ama ani hareket yapmaktan da korkuyordum. Birdenbire tüm vücudumu saran bir ılık rüzgar esti. Garip şeyler oluyordu. Evet bu bir canlıydı ve doğrulmuştu. Kocaman hortumuyla tepemde duruyordu. Üstelik iştahla bana bakıyordu. Benim küçücük birinden ne istiyor olabilirdi ki? O anda büyüklerimizden duyduğum hikayeler aklıma geldi. Bu canlı olsa olsa bir karıncayiyendi. Onlar bizim düşmanımızdı. Galiba beni midesine indirmek istiyordu. Kaçmaya çalıştım fakat sürekli tepemde dolaşıp duruyordu. Bir kovuk ya da mağara bulabilsem kurtulma ihtimalim vardı. Telaşla sağa sola koşmaya devam ettim. Sonunda sığınacak bir yer bulmuştum. Nefes nefese mağaradan içeriye girdim. İçeri girer girmez yuvarlanmaya başladım. Ayaklarım, kollarım acıyordu ama en azından hayattaydım ve uçuyordum. Bir süre büyük bir boşluğa doğru düştüm. Sonunda yumuşak bir iniş yapmıştım. Neyse ki kırık, çıkık yoktu bir yerimde. Karanlık bir yerdi burası. Çaresizce karanlıkta ilerlemeye başladım. Az öteden kulağıma ulaşan su damlası seslerini çığlık sesleri bölüyordu. Yine belalı bir ortama düşmüş olmaktan korkuyordum. Aslında karıncayiyenden ayrılırken ona bir nanik yapmak isterdim ancak can korkusuyla perişan haldeydim. Şimdi yukarda halen beni arıyordur zavallı, diye düşündüm. Tam keyfim yerine gelmişti ki bu ortamda da hayati tehlikem olduğunu sezdim.

Karanlıkta saatlerce ilerledim. Su sesinin geldiği yerden uzak durmam gerektiğini biliyordum. Bu esnada tepemden rüzgar gibi bir ses geçmeye başladı. Bu ses galiba bir yarasa sürüsüne aitti. Çığlıklar da onlardan geliyor olmalıydı. Yarasaları hiç sevmezdim. Gürültü geçinceye kadar sessiz kaldım ve ardından yine yürüdüm yürüdüm. Dışarda havanın kararmış olduğunu unutarak ha bire aydınlık bir nokta arıyordum ki ayaklarımın ıslandığını fark ettim. Akıntısı olan bir suydu bu. Hemen kenarda bir kuru yaprak buldum ve sürükleyerek suyun içine indirip üzerine atladım. Artık yüzüyordum karanlıkta. En azından mağaranın dışına çıkabilecektim. Zaman zaman etrafımdan zıplayan kurbağaların sesini duyuyordum. Bazen de balıklar zıplıyordu kenarda. Balıklara yem olmak da kötü bir son olur, diye düşündüm ama balıklar dost canlısıydı. Yorulmuştum ve artık uykusuzluğa direnemiyordum.

4. bölüm

Kendime geldiğimde güneş gözümü kamaştırıyordu. Halen suyun üzerinde ve bir kuru yaprağın tam ortasındaydım. Yaprak ıslanmamıştı, bu iyiydi. Bir süre gözlerimi ovuşturup etrafa baktım. Her yer masmavi sularla kaplıydı. Burada ne yapacağımı bilemiyordum ve su beni taşımaya devam ediyordu. Buradan nasıl kurtulacağımı bilemiyordum. Güneş beni hayli ısıtmış neredeyse bir karınca kızartmasına çevirmek üzereydi. Derin düşüncelerle ilerlerken yanımdan geçen bir kütük parçası gördüm. Kütük parçası yaprağı da üzerine alarak yüzmeye devam etti. Bu iyi bir şeydi benim için. Zaten yaprak da su almaya, ağırlaşmaya başlamıştı. Biraz ilerde bir şelale görünüyordu. Şelaleye varmadan önce bir kara parçasına çıkmak zorundaydım. Bu esnada kütük parçası kıyıya doğru yöneldi ve çamurlu bir yere saplandı. Kurtuldum, diye sevinirken kütük parçası yeniden hareketlenmişti ki son anda kara parçasına kendimi attım. 

Kaç saat, kaç gün, kaç hafta, kaç ay burada baygın kaldığımı hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde bambaşka bir dünyaya açtım gözümü. Hiç ağaç yoktu burada ve soğuk da yoktu. Hatta sıcaktı her yer. Toprak kuraktı ve her yer uçurumlarla doluydu, çatlamıştı topraklar. Sanki büyümüştüm biraz ve sararmıştım. Ellerime baktım, ayaklarıma baktım değişmiştim hayli. Günlerce burada kalmanın etkisiyle bir dönüşüm yaşamış olmalıydım. Etrafta tek canlı belirtisi yoktu. Başka bir gezegene düşmüş gibiydim. Belki de ölmüştüm. Bir süre kollarımın, ayaklarımın açılması için çalıştım, hareketsizlikten perişan olmuştum. Neyse ki  güneş batmaya başladığında etraf serinledi. Etrafı keşfetmek için gece yolculuğu iyi bir fikirdi. Gece, ay ışığında her şey o kadar aydınlıktı ki gündüz gibi görebiliyordum etrafı. Nihayet çatlak, çorak topraklardan uzaklaşmış, nemli bir yere gelmiştim. Küçük göletlere de rastlamaya başlamıştım. Susuzluğum kalmamıştı, biraz da yiyecek bulabilsem çok iyi olacaktı. Daha önce hiç görmediğim değişik bir ağaç türünün altında durdum. Şaşkın şaşkın ona bakıyordum ki bir ses duydum:
-Bu ağacın adı baobabtır. Bu benim ağacım ama istersen biraz dinlenebilirsin burada. 
Sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordum ki bir çift parlak gözle karşılaştım. Bu bir kertenkeleydi. 
-Buralarda yabancıyım ve ne zamandır aç olduğumu bilmiyorum, dedim. 
Bir dostu görmüş gibiydim. Kertenkele devam etti:
-Anlamıştım yabancı olduğunu, dilersen sana bir yer tarif edeyim, oraya git ve başından geçenleri anlat, dedi. 
-Önce biraz dinleneyim, dedim.
Sohbeti hoşuma gitmişti kerkentelenin. Sabaha kalmadan yola çıkmalıydım. Gerekli yol tarifini tüm detayları ile aldım ve yola çıktım. Bir süre yürüdükten sonra bir köyün girişinde buldum kendimi. Köyün içlerine doğru ilerlerken etrafımda bir kalabalık oluştuğunu fark ettim. Başka başka karıncalar her yerden çıkıp etrafımda toparlanıyorlardı. Konuşmuyorlardı ama bakışları bir garipti. Artık etrafımdaki kalabalıktan yürüyemez hale gelmiştim. Yaşlı bir karınca tam önümde durarak şöyle dedi:
-Yüzyıllardır beklediğimiz büyük bilge karınca sen olmalısın. Köyümüze hoş geldin. 
Söylenenlerden bir şey anlamıyordum ama devam ediyordu:
-Atalarımız hep senin bir gün geleceğinden bahsederdi. Onların anlattığı kutsal karınca sen olmalısın. Artık köyümüzde huzur, bereket olacak. Artık köyümüzde barış olacak. 
Yaşadıklarımdan hiçbir şey anlamıyordum ama nihayet yeni bir hayata başlamıştım. Film gibi bir hayat.

21 Şubat 2026 Cumartesi

SESSİZLİK

 YİĞİT EFE DEMİR

İyidir sessizlik çoğu zaman
Özellikle kalabalıklar arasındaysan
Durup düşünür kendi yerini iç dünyasını
Derinlere iner insan

Sessizlik kötüdür kimi zaman
Bayramsa, düğünse, mutlu bir olaysa yaşanan
Sessiz olduğunda herkes
Yas tutar gibi hissediyor insan

Sessizlik yerine göre 
Kimi zaman aranan 
Kimi zaman dışlanan

20 Aralık 2025 Cumartesi

KELİMELER

 Yiğit Efe Demir


Kelimelere herkesin ihtiyacı vardır
Anlatırken bir derdi
Yaşarken bir sevinci
Koşar kelimelere zihnimiz
Ebedi 

Kelimeler dillerin çiçeğidir
Diller ise milletlerin
Kelimeleri az olan milletler
Gün gelir, yok olur gider

Kimi zaman bir yiyeceğin adıdır kelime
Duyar duymaz aklımıza gelir tadı 
Ya da bir şehrin kasabanın adı
Götürür bizi o uzak iklime

Kelimeler aslında hayatın kendisi
Anlamını hayatın kelimeler verir
İnsanın benliği ve ruhu
Kelimelerle erir

Ekmek gibi su gibi ihtiyacımızdır kelimeler
Onlar olmadan yaşamak zor
Kötü kelimeler de var sanki
Onlar kötü insanların dilinde yeşeriyor

 Kelimelerin türleri de var 
Zamirler, sıfatlar, edatlar, zarflar
İçine daldığım zaman bunların
Anlamları biraz beni zorlar

Her dilde var kelimeler
İngilizce, Almanca, Türkçe
Yazarken hepsi aynı harfleri kullansa da 
Anlamı değişiyor milletlere göre

Benim dilim Türkçe
Dünyanın en güzel dili bence
Eklerle, atasözleriyle deyimlerle
Konuşması en zevkli olan dil
Türkçe diyorum, Türkçe konuşuyorum
Başkaları bu sözüme ne der acaba
Merak ediyorum

Bir de yabancı kelimeler var
Onları kullanır bilinçsiz insanlar
Durup durup Türkçeme salıdırırlar
Onlardan korunmak için 
Her sözcüğün Türkçe karşılığı var

Yunus Emre, Hacı Bektaş, Karacaoğlan
Türkçeyi sanat dili yapan ozanlar
Öyle bir dil kullanmışlar ki
İnsanlar beş yüz sene sonra bile onları anlar

13 Aralık 2025 Cumartesi

YILBAŞI

 Yiğit Efe Demir

Yeni bir yıla girmek önemli aslında
Bir yılı geride bırakmak
Ve başlamak bir yenisine
Bırakarak olumsuzlukları geride
Neşeyle ve ümitle

Ertesi günün tatil olduğunu bilmek
Oturmak geç saatlere kadar
Ailemle vakit geçirmek
Ertesi gün uyumak öğleye kadar
Büyük bir mutluluk değil mi sizce de

Sıradan bir gün olmuyor en azından
Yeni yılın ilk günü
Üstelik kar da yağmışsa
Kim diyebilir ki sıradan bir gün
Yılbaşı’na 

29 Kasım 2025 Cumartesi

HİÇ HESAPTA OLMAYAN ŞEYLER

Yiğit Efe Demir, Zeynep Ada Karadaş

Yaz mevsimi bitmek bilmiyordu. Aylardır meteoroloji ajansları “yazdan kalma bir gün” yorumu yapıyorlar ve bu günler bir türlü geride kalmıyordu. Kış, sanki gelmeye nazlanıyordu. Belki de küsmüştü insanlara. Babam, bu günlerin büyük bir nimet olduğunu ve değerlendirmek gerektiğini söylüyor sürekli tatil hesapları yapıyordu. Aslında arkadaşlarıyla balığa, pikniğe gidiyordu fakat bizimle birlikte de bir yerlere gitmek istediğini söylüyordu. Zaten haberler kışın ansızın bastıracağını söylüyordu fakat bunu bir aydır söylüyorlardı. Hafta sonu için ormanda iki gecelik bir kamp planlamaya başlamıştı bile. Cuma, cumartesi gecesini ormanda geçirecektik. Daha önceden de bu tarz piknikler yapmıştık ve çok eğlenmiştik fakat yaz mevsimindeydi onlar. Sonbahar farklıydı. Geceleri özellikle soğuk olacaktı, belliydi fakat babam her şeyi düşünmüştü. Cuma günü öğleden sonra hazırlıkları tamamlayarak yola koyulduk. Ağabeyim, ben, annem ve babam. Annem başından beri bu etkinliğe karşıydı fakat bizim ısrarımıza dayanamadı. Kocaman ağabeyim bile ne şirinlikler yapmıştı onu ikna etmek için. Sürekli evi toparlaması gerektiğini, çamaşırları, bulaşıkları bahane ediyordu ve bu işlerine bile yardım ettik. O da artık piknik için hazırdı. 
Üç saatlik bir yolculuktan sonra artık etrafta bizden başka araç kalmamıştı. Yükseklere doğru çıktıkça sonbaharın güzelliğine hayran oluyordum. Yeşilin, sarının, kızılın her rengi büyülüyordu bizi. Güneş usul usul veda etmeye hazırlanıyordu ve biz de kamp kuracağımız yere ulaşmıştık. Güneş batmadan odun toplamalı ve çadırları kurmalıydık. Bir saat içinde her şey hazırdı. Hava kararmaya döndüğünde üşütmeyen ama insanı ürperten bir serinlik iliklerimize işlemeye başladı. Neyse ki kocaman bir ateşimiz vardı. Annem gündüz evde hazırladığı çayı termosla getirmişti ve bu çay çok iyi gelmişti bize. Yanında atıştırmalıklar da vardı. Ertesi gün ormanda keşif yürüyüşleri yapacaktık ve mangal ziyafeti vardı. Ormanın içindeydik ve arada garip sesler geliyordu uzaklardan. Ulumaya benzeyen sesler, homurtular, ağaçlardan gelen tıkırtılar… Bazen helikopter sesi gibi bir yansıma… Neyse ki çok yorgunduk ve korkmaya bile gücümüz kalmamıştı. Sabah güneş doğmadan uyanmamız gerekiyordu. Küçük çadırımızda uyku tulumlarının içine girdik ve birkaç dakika sonra herkes derin bir uykuya dalmıştı bile, ben hariç. Bir süre sonra değişik sesler daha da yakından gelmeye başlamıştı. Ailem o kadar tatlı bir uykudaydı ki onları uyandırmaya kıyamıyordum. Uyumaya çalışıyordum fakat ben uyumak istedikçe uyku benden kaçıyor gibiydi. Böyle bir vaziyette sabahı nasıl edeceğimi düşünüyordum. Tam uykuya dalmak üzereydim ki rüzgarın sesiyle irkildim bu kez. İçinde kaldığımız çadır neredeyse sökülecek gibiydi fakat yine herkes uykudaydı. Artık düşünecek gücüm kalmamıştı. 
Uyandığımda herkes benden önce uyanmıştı. Ne de olsa en geç ben uyumuştum. Hızla hazırlandım ve birlikte dışarıya çıktık. Gece boyu ne yaşadığımı kimseye söylemedim. Dün geceden eser yoktu etrafta. Yeni yükselmeye başlayan güneş insanın içine doğuyordu sanki. Yaşamak ne güzel, dedim içimden ve doğa ne kadar iyi geliyor insana. 
Annem, babam ve ağabeyimle yürümeye başladık. Babam yenilebilir bitkileri tanıyor ve ara sıra bize de uzatıyordu. Halen dökülmemiş bazı yabani meyvelerden de ikram ediyordu fakat meyvelerin bazıları ısırılmış gibiydi. istemeyerek de olsa yiyordum çünkü kahvaltı yapmamıştık. Birkaç saatlik geziden sonra yakındaki bir dereden su da alarak kahvaltı için çadırımıza yöneldik. Uzaktan bakınca çadırda bir gariplik olduğu seziliyordu. Bu durum adımlarımızı hızlandırmamız için yeterli bir sebepti. Çadırın yanına ilk ulaşan babamdı ve hayli öfkeliydi:
-Lanet olası ayılar! Hiçbir şey bırakmamışlar bize yiyecek. Üstelik eşyaları da parçalamışlar. 
Annemin endişeli bakışları, ağabeyimin korkulu yüzü… Bir anda kendimi bir gerilim filminin ortasında bulmuştum. Aslında bunların olabileceğini dün gece düşünmüştüm. Sadece sustum. 
Belki de artık kampı burada bırakıp eve dönmemiz gerekiyordu. Babam da öyle düşünmüş olacak ki arabaya yöneldi. Kapıyı açtı fakat endişeli gözlerle bakıyordu arabaya. Lastiklerden birinin inmiş olduğunu fark edince yüzündeki moral bozukluğu daha da arttı. 
-Yedek lastiğimiz var neyse ki… Eve dönsek iyi olacak. Bu çadırı da toplamak içimden gelmiyor hiç, dedi. 
Annem:
-Zaten baştan beri benim niyetim yoktu biliyorsunuz, eve dönelim ve size güzel bir kahvaltı hazırlayayım, dedi. 
Babam yarım saat kadar bir sürede lastiği değişti fakat bu kez de yeni bir sorun vardı: Akü bitmişti. Araç bir türlü çalışmıyordu. Zaman ilerliyordu ve güneş kaybolmuş yerini bulutlara bırakmıştı. Çok geçmeden ince bir yağmur başladı. Bir süre sonra da yağmur yerini kara bıraktı. Ormanın ortasında öylece kalakalmıştık. Güzel bir vakit geçirmek için buradaydık ama kocaman bir çaresizlik çölünde gibiydik. Bir süre aracın içinde oturduk. Kar devam ediyordu ve yer karla kaplanmıştı bile. Burada böylece çaresiz beklemek can sıkıyordu. Araçtan aşağıya indim. Kardan adam yapmak iyi bir fikirdi ama kimsenin buna gücü yok gibiydi. Bir süre sonra ağabeyim de indi araçtan. Annem ve babam da dışarıya geldiler. Babam yürümekten başka çaremiz olmadığını söyledi. Telefonun çekebileceği bir noktaya ulaştığımızda arkadaşlarını arayıp gelmelerini isteyecekti bizi kurtarmaları için. Aç ve yorgun biçimde, durmak bilmeyen kar tanelerinin arasında kocaman ormanda yürüyorduk. Sanki dünyada yalnızca biz vardık. Nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Önceleri babam kendinden emindi fakat birkaç saat boyunca yürümemize rağmen ormandan çıkamamıştık. Hava kararmadan dönüş yolunu bulmalı ya da telefonun çektiği bir yere ulaşmalıydık. Bir süre sonra kimsenin yürüyecek gücü kalmamıştı. Bir yerlerde birazcık dinlenmek iyi olacaktı. İlerdeki kayalıklarda bir mağara olabilirdi. Babam eline kocaman bir ağaç parçası alarak kayalığa yaklaştı. Biz de peşinden yürüdük. Küçük bir mağara girişi bulmuştu ve içeriye girdi. Birkaç dakika sonra elinde bizim kamp eşyalarıyla dışarıya çıktı. Bizi bu hale düşüren ayılar burada yaşıyor olmalıydı. Önce onlar bizim çadırımızı işgal etmişti şimdi ise biz onların yuvasındaydık. Tehlikeli bir alandı burası ama gidecek başka hiçbir yerimiz yoktu. 
Mağaranın içinde kocaman bir ateş yaktı babam. Mağaranın girişinde de küçük bir ateşimiz vardı artık. Üşümemiz az da olsa geçmişti. Kalan yiyecekleri tükettikten sonra eğer hayatta kalırsak yarın yürüyebileceğimizi söyledi babam. Bu esnada ağabeyim bir çığlık attı:
-Telefonum sinyal alıyor.
Hepimiz için güzel bir haberdi bu fakat telefonunun şarjı çok azalmıştı. Babam ağabeyimin telefonundan arama kurtarma ekiplerini aradı. Bulunduğumuz yerin tehlikeli olduğunu ve bize ulaşmalarının kolay olmayacağını söylemişlerdi. En azından aç değildik ve sıcak bir mağaradaydık. Mağaranın sahipleri ortaya çıkmazsa büyük bir sorun yok gibiydi. Kar dışarda yağmaya devam ediyordu. Hava kararmaya başlamıştı bile. Beklemekten başka hiçbir şey yapacak durumda değildik. Kaç saat, kaç gece, kaç gün bekleyecektik? Cevabını bilmediğimiz sorularla ateşin başında susuyorduk sadece. Ağabeyim uykuya dalmıştı bile. Annem bize göstermeden ağlıyordu sanki. Babam elindeki çubukla ateşi karıştırıyordu. Ben bir rüyada olduğumu düşünerek uyanacağım saati bekliyordum. Sanki uyanacağım ve okula gideceğim, sanki uyanacağım ve kahvaltı masasına geçeceğim. 

22 Kasım 2025 Cumartesi

YOLLAR VE YOL GÖSTERİCİLER

Yiğit Efe Demir

Hepimizin hayatında bir yol göstericiye ihtiyacımız vardır. Bu bazen bir insandır bazen ise başka bir şey. Her şey yol gösterebilir insanlara, yıldızlar, rüzgar, güneşin ve ayın durumları, ağaç gövdelerindeki yosunlar. Fakat insanlar yüzyıllar önce pusulayı icat etmişler yönlerini, yollarını bulabilmek için. Önce bir araç ismiydi pusula fakat sonradan soyutlaştı, anlam zenginliğine uğradı fakat temelde anlamı aynı kaldı. Yine de şu gerçek hiç değişmedi: Pusulasız yola çıkanlar kaybolmaya mahkumdur. 
İnsanın hayatta pusulası farklı farklıdır. Mesela anne bir pusula olabilir, baba bir pusuladır çoğu zaman ve öğretmen de pusula olabilir. Hatta arkadaşlar bile insan için pusuladır. Yön verir insana arkadaşları, yol belirler. 
Yola çıkmak, yolda olmaktan daha önemlidir pusula çünkü hedefe bizi o ulaştırır. Pusula rotamızı belirler ve aynı zamanda ulaşacağımız son noktadır bu. 
Hayatın belli aşamalarında durup düşünmeliyiz, pusulamız kim ya da ne?

İLK MEZARLIK ZİYARETİ


Yiğit Efe Demir, Belinay Coşkun, Ecem Ercins, Metehan Akkaya, Sami Yusuf

İlk kez bir mezarlık görüyordum. Oysa her gün insanlar ölüyordu tabi doğuyordu da. İnsanlar ölüp gidenleri saymıyor ya da çok kısa süreliğine düşünüyor onları fakat doğanlar hep akılda, yaşayanlar hep gözümüzün önünde. Mezarlığın bu kadar büyük olacağını hayal bile edememiştim. Kocaman bir ölüler şehriydi mezarlık. Mezar taşları domino taşları gibiydi. Bazılarının üzerinde yazılar vardı. Bazı mezarların üzerinde çiçekler vardı bazılarının üzerinde küçük fidanlar vardı. Ölülerin çiçeklerle ya da ağaçlarla işi neydi? Bazıları mezarlara su döküyordu. Ölüler su içer miydi? 
İlk kez bir mezarlık görüyordum ve filmlerdekine benzemiyordu. Kitaplarda okuduğuma benzemiyordu. Korkuyor muydum? Galiba hayır. Belki de hava aydınlık ve güneşli olduğu için korkmuyordum. Gece gelsem buraya belki korkardım. Belki ağaçlardaki bir kuş korkuturdu beni belki mezarlar arasında gezen bir kedi. Gece burası korkunç olmalıydı. Burada ne işim vardı, bilmiyordum. Kiminle geldiğimi de hatırlamıyordum. Büyük bir sessizlik vardı her yerde. İnsanlar vardı etrafta ve yanımdan geçiyorlardı. Bana bir şey söylemeden, selam vermeden, yüzüme bakmadan. Dolaşıyordum mezarlar arasında. Sessizce dolaşıyor mezar taşlarını okuyordum. Çok erken göçmüş olanlar da vardı çok yaşamış olanlar da. Neredeyse yüz yaşını doldurmuş olanlar vardı. Bir an kahvaltı yapmadığımı hatırladım ama canım zaten bir şey istemiyordu. Gökyüzüne baktım. İlk kez bu kadar maviydi. Hiç bulut yoktu. Hava ne sıcaktı ne soğuk. Kuşlar garip bir biçimde uçuyordu havada. Sanki bana çok yakındılar, uzansam tutacak gibiydim birilerini ama garip kuşlardı bunlar. Yapraklar vardı yerde. Ağaçların ölü parçaları yapraklar. Ağaçlar da canlı, demişti öğretmenim ta ilkokulda. O günden sonra ağaçları hep sevdim. Hatta ağaçlarla konuştum zaman zaman. Ağaçlar kendi aralarında kökleri vasıtasıyla haberleşirmiş bunu nereden öğrendiğimi hatırlayamadım. Aklıma ağaçların da insanlar gibi yaşlarının olduğu ve her yılın gövdelerinde bir daireye dönüştüğü geldi. Birkaç ağaçla sohbet iyi olabilirdi aslında. Yaklaştığım ağaçlar nedense cansız bir dekor gibiydi. Çiçeklere baktım, onlar da öyleydi. 
İlk kez bir mezarlık görüyordum. Buraya daha sık gelmeliydim, sanki buraya aitmişim gibi hissetmeye başlamıştım kendimi. Toprak kokuyordu her yer. Yeni kazılmış mezarların toprağı… Yeni kazılmış mezarlar ağzını açmış bekliyor gibiydi sahibini. Zaten şair de öyle demiyor muydu:
Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Şiirleri seviyordum ama şairleri sevmiyordum. Sevdiğim şairler de zaten hep ölmüş şairlerdi. Şairler tuhaf adamlardı. Sevdiğim şairlerin hepsinin fotoğrafları canlandı gözümün önünde. Nedense ölmemiş gibilerdi. 
Mezarlık bir anda hareketlendi. Araçlarla gelenler, otobüslerle gelenler, yeni kazılmış mezarların başında üzüntüyle bekleyenler hatta ağlayanlar… Ağlayacak ne vardı oysa. Ölüm de hayatın bir parçasıydı sonuçta. İyi ki insanlar sonsuz hayat sahibi değil, diye düşündüm. Ölüm, vardığımız son kapıydı. 
Sevmiştim burasını. Hüzünlü ama güzeldi her şey. Şehrin gürültüsü yoktu. AVM’ler buradan uzaktı. Maçların şamatası, siyasi tartışmalar buradan uzaktı. Okullar, notlar, öğretmenler buradan uzaktı. Öğretmenler uzaktı ama yakındı da buraya. Kendimi ne kadar boş şeylerle yorduğumu, üzdüğümü düşündüm. Ne çok basit şey için geceler boyu üzülmüştüm. Hayat burada gerçek anlamını kazanıyordu ve insan rahatlıyordu garip bir biçimde. Arkadaşlarımı düşündüm, beni üzen şeyleri düşündüm. Hepsi anlamsız geliyordu. 
İlk kez bir mezarlık görüyordum ve bana çok iyi gelmişti mezarlığı görmek. Yeni bir hayata başlayacaktım bu günden sonra. Hiçbir şeyi dert etmeyecektim. Kalabalıklar arasında dolaşmaya başlamıştım ki birkaç tanıdık yüz gördüm. Evet, bu insanları tanıyordum fakat onlar beni tanımıyordu. Yanlarında durmama rağmen beni görmemiş gibi yapıyorlardı. Belki de bir yakınlarını kaybetmişlerdi. Eğer öyle ise ben de tanıyor olmalıydım rahmetliyi. Bir süre bekledim. Kalabalığın gittiği yeni mezara doğru ben de onlarla ilerledim. İçimde kocaman bir boşluk vardı. Mutlu muydum, bilmiyordum. Hüzünlüydüm sadece biraz. Yeni mezarın başında bekledim. Bir süre sonra mezara birini koydular ve üzerine toprak atmaya başladılar. Hızla toprak atıyorlardı. On dakika ya sürdü ya sürmedi mezarın kapanması. Sessizlik büyüyordu. Hüzün büyüyordu. 
Mezarın kenarına çekildim ve sessizce beklemeye başladım. Aklıma dualar geliyordu, sureler geliyordu. Hatırladığım kadarıyla ölmüşlere fatiha okunurdu. Birkaç fatiha okudum. Bir süre sonra kimse kalmamıştı etrafta. Tanıdık yüzlerin tamamı gitmişti. Başka mezarların etrafında kalabalık devam ediyordu. Biraz daha dolaşmak istedim fakat yerimden ayrılamıyordum. Biraz hareket edip mezarın üzerine dikilen tahtayı gördüm. Her şey o esnada oldu işte. “Rüknettin HİÇÖLMEZ, Doğum: 2002, Ölüm: 2017, Ruhuna El-Fatiha.” Bu isim bana aitti. 

25 Ekim 2025 Cumartesi

YÜKSEKLERDE BİR YAŞAM MÜCADELESİ

 
Yiğit Efe Demir

Çok zor bir hayatın tam ortasındaydım. Kış gelmişti ve artık yiyeceklerimiz de azalmıştı. Beş yavru ile kocaman kışı nasıl geçirecektim bilemiyordum. Bir evin en üst katında yaşıyordum. Neyse ki evde oturanlar bizim henüz farkımızda değillerdi. Sadece sabahları biraz yavrular gürültü yapıyordu, o kadar. Onları ikaz ediyordum ama çok da anlamıyorlardı söylemek istediklerimi. Bu yuva bizim değil mi, diyorlardı. Evet, bu yuva bizim diyordum ama evin bizim olmadığını anlamıyorlardı. 
Kış gelmişti ve geceler hayli çetin geçiyordu. Evin sahibi de henüz soba yakmaya başlamamıştı. Pintinin tekiydi zaten. Oysa onun da çocukları vardı ve ihtimal onlar da üşüyordu. Yaz boyunca artakalan yemeklerle yavrularımı beslemeye çalışmıştım. İnsanlar yazın daha fazla israf ediyorlardı ve bu bizim işimize geliyordu fakat kış öyle değildi. 
İnsanların iyileri de vardı, kötüleri de. Mesela hemen birkaç bina ötemizde yaşayan komşularımız çok mutluydu çünkü orada yaşayanlar iyi insanlardı. Yemeklerinden kalanları değil yiyeceklerini veriyorlardı ihtiyacı olanlara. Hatta onlar için özel yiyecekler alıyor, içecek bile bırakıyorlardı ama bizim durumumuz onlar gibi değildi. Bırakın yiyecek vermeyi yemek artıklarını bile bize vermiyorlardı çünkü yemeklerinden bir şey artmıyordu. 
Bilemezdim böyle olacağını. Bilseydim biraz gözlem yapar sonra taşınırdım buraya. Baharın ilk günleriydi ve her şey çok güzeldi o zamanlar. Günlerce sağdan soldan ot, çalı, ip ve dal parçaları toplamıştım buraya. Aslında burada daha önce başkaları da yaşamış ama terk etmişlerdi. Onların neden gittiğini sorgulamam lazımdı. Belki de bu yüzden burayı terk etmişlerdi. Bilemezdim böyle olacağını. 
Hepsi bir tarafa bir de bu evin haylaz kedisiyle uğraşmak zorundaydım. Ne zaman yiyecek aramaya çıksam gözüm hep arkada kalıyordu. Onu güç bela atlatıyordum ama bu defa yavrularım için endişeleniyordum. Döndüğümde hepsini sayıyordum, yerindeler mi diye. 
Belki de en iyisi leyleklere uyup göç etmekti buradan ama onlar kadar uzun kanatlarım yoktu ki. Üstelik yavrularım daha uçmayı yeni öğrenmişti. Yine de bir çözüm olmalıydı. Kışı geçirmek için daha yakında bir yuva kurmalıydım. 
O sabah her şey değişti. Büyük bir gürültüyle uyandım. Hemen yavrularımı saydım, hepsi yerindeydi. Bahçe kapısının önünde iki araç vardı biri boş biri ise eşya dolu. Olanları sessizce izlemeye başladım. Biraz daha yakından bakmak için karşıdaki ağaca uçmayı düşündüm fakat haylaz kedi pusuya yatmıştı, hareket edemiyordum. Havalandım ve bir tur attım gökyüzünde. Evet evet, ev sahibi değişiyordu. Yeni biri eve taşınıyordu, eski ev sahibi de eşyalarını yüklemeye başlamıştı bile. 
Öğleye doğru yeni ev sahibi eve yerleşti. Eski ev sahibi ise kedisini zorla alarak araçla mahalleden uzaklaşıyordu. Bu durum hoşuma gitmişti. Hemen yerimden uçup kedinin bulunduğu yere yaklaştım ve ona “gaaaaak gaaak” dedim. Eğer bizim dilimizi anlıyorsa ne demek istediğimi anlamıştır mutlaka. 
Yeni ev sahibi benim uçtuğumu görmüş ve tebessüm etmişti. Bir süre sonra kapının biraz ilerisine yiyecek ve su koyduğunu fark ettim. Artık içim rahattı. Yavrularımı yaza kadar besleyebilirdim. Belki de burada hayatımın kalan günlerini tamamlamak en iyisiydi benim için. 

MAYDANOZ

Yiğit Efe Demir

Ne zaman çıksam pazara 
Karşımda ilk onu görüyorum
Ne işe yarar acaba diye sorguluyorum
Ama bir cevap bulamıyorum

Kimileri diyor ki gözlere iyi gelir
Kimileri diyor ki salatanın sultanı
Ama ben onu en çok 
Omlette seviyorum

Evet aslında güzel bir bitki belki
Ama sorun bitki değil ki
Kendini maydanoz zannedenler bence sorun
Gerçek maydanozla ne derdim olur ki

18 Ekim 2025 Cumartesi

Gezmek

Yiğit Efe Demir

Gezmeyi seviyorum en çok
Yürüyerek ya da araçla
Belki bir trenle
Ya da
Vapurla

Gezecek yer kalmadığında
Gezmek istiyorum
Uzay boşluğunda

BU VAKİTTEN SONRA

Belinay Coşkun, Zeynep Ada Karadaş, Yiğit Efe Demir

Kendimi bildim bileli hep bu sokakta yaşıyorum. Geceleri uyuyacak yer bulmak özellikle yaz mevsimlerinde sorun olmuyor ama kış mevsiminde işim hayli zor. Daha kaç kış geçireceğimi de bilmiyorum. Bazen düşünüyorum keşke benim de bir evim olsa, sıcak yiyecekler olsa önümde her sabah ve tertemiz bir minderim olsa üzerinde uyuyabileceğim. Fakat yok, oysa çoğundan duyuyorum böyle hayatlar varmış. Kuş sütü eksikmiş sadece sofralarda. Benim gibi başkalarının verdiği yiyeceklerle karın doyurmazmış bazıları. Doymak, önemli bir sorun benim için. İnsanlardan artakalan şeylerle bu hayatı devam ettirmek çok zor. Hele bazı insanlar oldukça zalim. Büyükler yine neyse ama çocuklarla aram çoğu zaman yok. Kovalayan mı dersin, taş atan mı dersin, tekmeleyen mi dersin… Benim de bir canım olduğunu unutuyorlar çoğu zaman. Benim de sevgiye ihtiyacım olduğunu düşünmüyorlar. Önceleri yanıma gelen çocuklara sevgi gösterilerinde bulunuyordum ta ki biri kulağımı koparmaya çalışıncaya kadar. Artık insan görünce uzakta duruyorum, çocuk görünce kaçıyorum. 
Yaşadığım mahallede bir okul var ve karşısında da bir park. Teneffüs ya da öğle arasında çocukların hâli benden beter aslında. Marketten aldıkları şeyleri parkta, kapı önlerinde yerken izliyorum onları. Evet, besleniyorlar ama öyle garip şeyler yiyorlar ki onlardan kalan şeyleri ben bile yiyemiyorum.
Benim hikâyem aslında buraya kadar normaldi fakat her şey  çocuklara karşı ön yargımı kırmak ve onlarla vakit geçirmek için okula başlama düşüncemi gerçekleştirme çabamla başladı.  Eylül ayıydı ve okul bahçesi hareketlenmişti. Oysa yaz boyu benden başka kimsecikler yoktu bu bahçede. Ara sıra birileri girip çıkıyordu ama çocuklar yoktu. Artık teneffüslerde çocuk sesleri kuş seslerini bastırıyordu. Neden onlarla birlikte oynamayayım, hatta onlarla okul binasının içine girmeyeyim düşüncesi bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Havalar serinlemişti ve geceler artık benim için zor geçmeye başlamıştı. Bu kış rahat etmenin bir yolunu bulmalıydım ve belki de okul, benim yeni evim olabilirdi. Pazartesi günü ilk işim çocuklarla beraber içeriye girme sırasına geçmek olacaktı. Kararım kesindi. Üstelik yanlarında büyükler varken bana zarar vermeye cesaret edemezler, diye düşündüm. 
Güneşin ilk ışıklarıyla pazartesi günü okul bahçesindeki yerimi aldım. Merdivenin hemen önünde ve okul kapısının tam karşısında kendime bir yer seçtim. Öğrenciler bir süre sonra yanımda toplanmaya başladı. Gerçekten de bu çocuklar bana zarar vermiyor hatta aşırı ilgi gösteriyordu. Birkaçı bana kraker, bisküvi bile ikram etti fakat yemedim. Nihayet okula giriş saati gelmişti. Öğrencilerle merdivenlerden çıktım tam okulun içine adım atacaktım ki ensemde bir el hissettim. Canım yanmıyordu ama yine de hareket edemeyecek biçimde yakalanmış olmam üzücüydü. Çırpındım, çabaladım fakat nafile. Ensemden tutan kişi beni okul bahçesinin dışına kadar çıkardı. Ona üzgün gözlerle baktığımı fark ettiğinde sinirli bir şekilde yeniden okul bahçesine aldı fakat okula girmeme müsaade etmedi. Bu, benim için aşılmaz bir engel değildi. Kapıdan giremezsem pencereden girerdim. Pencerelere yapılmış parmaklıklar benim girmeme engel değildi. 
Bir kenarda sessizce ortalığın sakinleşmesini bekledim. Zil çaldığında bahçe bayram yerine dönmüştü ve bütün çocuklar benim etrafımdaydı. Kendimi hiç bu kadar mutlu hissetmemiştim. Artık çocuklardan korkmuyordum. En azından bu okuldaki çocuklardan… Zil çalıp tüm çocuklar sınıflarına doğru koşmaya başladığında onların peşinden içeriye girmek için bir kez daha teşebbüs ettim. Bu kez başarmıştım. Artık okulun içindeydim. İçerisinin hiç bu kadar güzel olabileceğini düşünmemiştim. Keyifle sınıf sınıf geziyordum. Uyuyabilecek, kuşları izleyebilecek bir sınıf bulma çabasındaydım ki yeniden ensemde bir el hissettim. Bu kez masum ve hüzünlü bakışları okul dışına çıkmadan sergilemeliydim. Ensemden tutan kişi bakışlarımdan mest olmuştu:
-Sana bahçede güzel bir yer yapalım mı, dedi. 
-Bence güzel bir fikir bu, dedim.
Galiba anlamadı ne demek istediğimi. Sorduğu her soruya cevap veriyordum ama anlamıyordu beni. Birkaç saat içinde okul bahçesinde bana güzel bir yuva yapılmıştı. Artık ben sokak kedisi değil eğitimli bir okul kedisiydim. Burada fare ya da benzer haşerata yer yoktu bu vakitten sonra. 

11 Ekim 2025 Cumartesi

ÖNEMİ ABARTILAN ŞEY


Yiğit Efe Demir

Hiçbir çağda para, bu çağdaki kadar önemli olmadı galiba. Para her zaman önemliydi. Altınken, bakırken, gümüşken, bronzken… Fakat bu çağda bambaşka bir anlam kazandı para. İnsanlar, hayatlarının tek amacını para olarak düşünmeye başladı. Hayatlar parayla kuruldu. Dostluklar parayla yaşandı. Hatta sağlık bile parayla satılmaya başlandı. Parayı taşımak iyice yük olunca kartlar ortaya çıktı. Çekler, yerini kartlara bıraktı. Banka kartları, kredi kartları… 
Bir araçtı oysa para hayatın içinde, şimdi amaç oldu. Eğlence parayla, gezme parayla. Ekmek parayla, su parayla, yaşamak parayla.
Eğitim, daha çok para için bir araca dönüştü. Dünyada sadece işleri kolaylaştırmak için var olması gereken para, dünyanın kendisi oldu. Dünyaya benzeyen paralar basıldı durmadan. İnsanlar paraları kalplerine yakın ceplerinde taşımaya başladı. Bu da yetmedi, paraların kimi değerli kimi değersiz oldu. İnsanlar akın akın değerli paraları biriktirmeye başladılar. Kitap sayfaları yerine para desteleri biriktirdiler, rakamları okuyup üzerindeki mutlu oldular. Çocuklarına bırakacakları paralar biriktirdiler. 
Oysa eskiden “elin kiri” denirdi paraya şimdi insanın itibarı, hayatı oldu. 
Şu dünyada para, bu kadar önemli olmamalı çünkü hâlen parayla satın alınamayacak çok şey var. Mutluluğu satın alamazsınız parayla ya da huzuru… Belki parayla ev alabilirsiniz ama huzurlu bir aileyi alamazsınız. Dostluğu satın alamazsınız parayla. Evet, parası olan insanın etrafı kalabalık olur ancak hiçbiri dost değildir onların. Zamanı parayla almak mümkün değildir. Çocukluğu satın alamazsınız mesela ya da gençliği. 
Mezar satın alabilirsiniz fakat yaşamı satın alamazsınız parayla. 
İyi ki hâlen paranın geçmediği yerler var. 

KADİM DOST

 Yiğit Efe Demir

Kitaplar insanlığın hafızasıdır. Kitapsız kalmış bir toplum, hafızasını kaybetmiş insan gibidir. Kitaplar bize öğretir her şeyi, yaşamayı, düşünmeyi, yazmayı, tarihi, anlamayı… Kitaplar içinde sadece harflerin, kelimelerin, cümlelerin ya da resimlerin yer aldığı sayfalar değildir. Kitap, bir dünyadır hem de sonsuzluğa, sonsuz bir bilgiye açılan dünya. 
Kitaplar türlü türlüdür: ders kitabı, test kitabı, hikâye, roman, çizgi roman, şiir, ansiklopedi… Faydasız olduğu düşünülen kitaplarda bile bazen bir cümle insanın hayatını değiştirebilir. Zaten insanların hayatını cümleler ve kelimeler değiştirebilir. 
Ben, bu yaşlarda çizgi romanları seviyorum en çok. Kahramanların resimlerini görmek ve baloncuk içinde onların cümlelerini okumak ayrı bir keyif. Sanki o çizimler ben okurken hareketleniyor ve filme dönüşüyor. Beynimde seslerini duyuyorum kahramanların. Üstelik okuması da çok kolay bu kitapların. 
Elbette sonsuza kadar çizgi roman okumayacağım. Mesela bugünden sonra deneme kitapları da ilgimi çekebilir. İlerleyen yaşlarda belki roman, hikâye, şiir türlerinde büyük eserlere de yöneleceğim. Ders ve test kitapları mı?.. Onlar zaten hep çantamda, sırtımda, masamda, yanımda olacak. 
Yeniden kitaplara dönelim. Kitapların hikâyesi de insanlığın hikâyesi kadar eski aslında fakat insanlar bunun farkında değil. İnsanlar da kitaplara benzer. Eğer insan kitaba benzemiyorsa hayatları kitaba mutlaka benzer. Bazı insanların hayatlarında ilk sayfalar eksikse kalan bölüm anlamsız kalır. İnsan hayatının ilk sayfaları çocukluğudur. Bazı hayatların son sayfaları eksiktir. Bu insanlar hep çocuk ruhludur. Bu, iyi bir şeydir belki de fakat dengeli olmalıdır. Bazı kitapların yazıları silinmiştir, mürekkebi dağılmıştır kayıp hayatlar gibi. Bazı insanlar geçmişi ya hatırlamaz ya da hatırlamak istemez. 
Kitaplar, insanlar gibidir. Bazen kapağını görür heveslenir ve alırsınız. Baskısı çok güzeldir, renklidir, yaldızlıdır fakat içi boştur. Bazılarının da baskısı sade, gösterişsizdir. Hatta yıpranmış bile olabilir ama o kitap geçmişi bize fısıldar. Ruhumuza can katar. 
İnsan kitaptır, kitap da insandır. Her ikisi de anlatmak, anlaşılmak için vardır. 

SANDALYEYE DAİR


Yiğit Efe Demir
Oturmanın en basit ve kestirmeden yoludur bir sandalye bulmak. Her yerde bulunur sandalyeler; sınıfta, evde, bankada, hastanede, postanede, pastanede, hatta camide…
Dört ayaklı bir küçük şirin yapısıyla bir hayvanı çağrıştırsa da canlı değildir ama ben onların da bir ruhu olduğunu düşünüyorum. Ayağı kırıldığında canlarının acıdığını düşünüyorum. Üzerine ağır bir insan oturduğunda acı çektiğini düşünüyorum. Ya da çocuklar oyun kurarken ondan tren, otobüs yaptığında mutlu olduklarını düşünüyorum. 
Onların da bizler gibi şanslı ve şanssız olanları var. Şanssız olanlar genellikle tahtadan yapılan ve rastgele yerlerde bulunanlar. Bu sandalyelere eziyet edenler, acımasızca davrananlar gördüm. İki ayağını havaya kaldırıp sandalyeyle sallananlar gördüm ve çoğu sandalye, kendisini amacına uygun kullanmayanlardan intikamını alır, bunu da gördüm. Bir sandalyeden yüzükoyun ya da sırtüstü düşenleri gördüm. 
Sandalyeler insanların zarar görmesine de sebep olabiliyor ama bunu sandalyeler istemiyor elbette. Bu durum insanların sandalyeleri düzgün kullanmamasıyla ya da üretmemesiyle ilgili. Sandalyelerin insanlarla bir sorunu yok ama insanların bazı sandalyelerle sorunu olmalı. Bir insan bir kez düştüğü sandalyeye bir daha oturmayabilir hatta onu kırabilir, çöpe atabilir. Oysa sandalyeler suçsuzdur, günahsızdır. Sandalyeler insanları kullanmıyor, insanlar sandalyeleri kullanıyorlar. 
Sandalye, bir yaşam biçiminin de sembolüdür. Ona çok benzeyen tabureden lükstür mesela. Sırtınızı yaslayabilirsiniz sandalyeye ve taburedekinden daha rahat oturursunuz ama bir koltuğa göre de sandalye çok rahat bir araç değildir. Bu yüzden belki de trenlerde, otobüslerde sandalye yerine koltuk bulunur. 
Ben ne tabureleri sevdim ne de koltukları. Sandalye en iyisi. Kim icat etti, kaç bin yıl boyunca kullanıldı bilemiyorum ama sandalye daha uzun yıllar boyunca hayatımızda yer alacak gibi. 

SESSİZ KAHRAMAN

Yiğit Efe Demir

Önce onu markette gördüm. Kimseler önünde durmuyordu. Kimseler onu almak istemiyordu. Oysa rengârenkti fakat insanlar, çocuklar daha renkli yiyecekler, içecekler ya da elektronik malzemeler alıyordu ve o, boynu bükük bir vaziyette gelip geçeni seyrediyordu. 
Yıllar geçti ve sonunda onunla tanıştım. Okula gidip de onunla tanışmayan var mı? Artık o benim yoldaşım, sırdaşım, arkadaşımdı. Bazen konuşmak istemediğimde o benim duygularımın aynası oluyordu. Çantamda o yoksa büyük bir eksiklikti. 
Onunla girdim sınavlara, onunla kazandım puanları. Üstelik bir tane değil, tek renkli değil… Mavisi var, sarısı var, kırmızısı var ama en çok kullandığım siyah. Zaten öğretmenlerin istediği de o. Neden renklilerinden rahatsız oluyorlar, bunu pek anlamıyorum.
Onun en yakın dostu kim derseniz, benim ancak bir dostu daha var: defter. 
Neyden mi bahsediyorum dersiniz, elbette kalemimden. 
Kalem aslında yazıyı, yazı ise dili var eder. Kalem olmasaydı bugüne kadar gelir miydi kelimeler, şiirler, kitaplar, konuşmalar. Kalem olmasaydı kurulabilir miydi devletler, yapılabilir miydi antlaşmalar. Kalemin olmadığı yerde hâlen devam ediyor savaşlar. 
Hepimizin çantasında, cebinde, arabasında, masasında bulunur mutlaka. Her ne kadar son zamanlarda biraz onu ihmal etse de insanlar o, insanları unutmadı hiç ve hep insanlar için kendini tüketti ama insanlar kendilerini onun için tüketmedi. 
Kalem, medeniyettir. Kalem, sırdaştır, dosttur, arkadaştır, yoldaştır. Her serüven kalemle başlar.