zeynep ada karadaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zeynep ada karadaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2026 Cumartesi

KİTAPLARA MEKTUP

 ZEYNEP ADA KARADAŞ

Bir büyüye kapılmış gibi
Beni çağırıyorlar raflardan kalın, kocaman kitaplar
Kimi yıllar önce basılmış ve annemden kalmış
Kimi yakın zaman önce yani yeni alınmış
Kitaplar, kitaplar kitaplar 
Sanki hep beni konuşuyorlar

Şöyle diyorlar birbirlerine
Güya beni bu sene kurtaracaktı burdan
Altı ay geçti aradan
Geçmedi hiç yanımdan

Oysa ben de istiyorum her birini
Teker teker okumayı, bir kenara not tutmayı
Bir koltukta, bahçede, balkonda
Sayfalarda kaybolmayı
Fakat hayatım çok yoğun anlayın beni n’olur
Bir gün okuyacağım hepinizi sayfa sayfa
Kapanıp odamdan çıkmayacağım daha
Yine kitaplar alacağım, dizeceğim raflara
Şimdilik affedin beni kitaplar
Bekleyin az daha
Vakit şimdi çok dar. 

14 Şubat 2026 Cumartesi

ÇEŞME

Ecem Ercins
Nehir Almacı
Sami Yusuf Avcı
Metehan Akkaya
Elif Eslem Şimşek
Mehmet Kerem Gürbüz
Reyhan Veske
Zeynep Ada Karadaş

1. Bölüm: Efsane Köy
Bu köy hiçbir haritada yoktu. Herkesin bildiği, oraya dair bazı hikayeler anlattığı bir yerdi burası fakat resmi kayıtlarda bu köyün adı hiç geçmiyordu. En yakın şehre 60 km uzaklıkta olduğu söyleniyordu fakat sürekli bu mesafe değişiyordu. Kimileri 10 km diyordu merkeze uzaklığına kimileri 100 km. Yazın daha yakın ve kışın daha uzak diyorlardı bu köye. Daha önceden bu köyü gören olmuş muydu? Bilinmiyordu. Köyün içinde yaşayan kaç kişi vardı? Kimsenin bundan da haberi yoktu. Efsaneler anlatılıyordu sadece köye gidenlere dair. Her on senede bir yenilenen efsaneler. Biri şöyleydi efsanenin:
Seneler önce bu köyü merak ederek giden üç arkadaş bir daha dönmemişti. Onları aramaya giden kişiler köyün yakınında üç büyük tepe oluştuğunu görmüş ve üç kişinin adını buraya vermişlerdi. Üçler Tepesi deniyordu buraya fakat daha sonra bu tepeler de kaybolmuştu. 
Bir başka efsane ise şöyleydi:
Yolunu kaybederek köye giren biri tekrar dönmeyi başarmış fakat konuşmayı unutmuştu. 
Köye dair anlatılan o kadar çok şey vardı ki insanlar tüm detayları biliyor gibiydi. Anlatılanların hiçbiri diğerine benzemiyordu çünkü merkeze olan uzaklığı gibi anlatılan olaylar da farklı farklıydı. Birileri köyde hiç hayvan ve ağaç olmadığını söylüyordu bir başkası da köyde hiç insan olmadığını ve ağaçların yürüyebildiğini, konuşabildiğini anlatıyordu. Bazıları bu köyde evlerin penceresiz olduğunu söylüyor bazıları ise evlerin yer değiştirdiğini anlatıyordu. Perili köy diyenler de vardı buraya, Devlerin köyü diyenler de. 
Yaz tatili başlamıştı ve yaz boyunca yapılacak hiçbir işim yoktu. Kısa süreli planlar yapıyorduk ailece ancak birkaç gün sonra yeniden sıkıcı günler başlıyordu. Bir akşam aklıma bu köy geldi. Bu köye gitmek ve buradaki gizemi keşfetmek arzusu zihnime saplanmıştı. Unutmaya çalıştıkça daha da çok istiyordum bu köye gitmeyi. Nihayet bir akşam aileme bu isteğimi söylediğimde önce şiddetle karşı çıktılar. Ağabeyimin çok hoşuna gitmişti köye gitme fikri ve bu tarz şeylere, efsanelere çok inanmayan hatta alay eden birisiydi. Saatlerce ikna etmeye çalışmama rağmen ailem bu düşünceden vazgeçmemi söylüyordu. Ağabeyim de benden yana fikir belirtiyordu fakat dinleyen nerde. 
Birkaç gün sonra babamın il dışına iş sebebiyle bir hafta çıkmak zorunda olduğunu öğrendik. Önceleri tek başına gitme fikrindeydi fakat ağabeyim annemle birlikte gitmelerini, annem için de bir değişiklik olacağını söyledi. Biz kız kardeşimle bir hafta boyunca idare ederiz, diyerek onları ikna etmişti. Ağabeyimin asıl niyetini annem ve babamı şehir dışına gönderdiğimiz gün öğrendim. 
Ağabeyim daha önceki fikrimi unutmamıştı. Annem ve babam otobüsle terminalden uzaklaşırken bana eğilerek şöyle dedi:
-Hazır mısın çok istediğin o köye gitmek için?
Ailemize haber vermeden gitmek çok hoşuma gitmemişti fakat o köyü görmeliydim. Gözlerimi ona doğru yönlendirdim ve sevinçle:
-Ciddi olamazsın ağabey, dedim. 
Ağabeyim ciddiydi ve planlamaya günler öncesinden başlamıştı. Ehliyeti olmasa da araç kullanıyordu ve kendi aracımızla o köye gidilecekti. O kadar kendinden emindi ki köyde bir gariplik olmadığından aynı gün tekrar dönecektik ve köyde bir de piknik planlamıştı. Sabah kahvaltısını orada yapacak, öğleye kadar doğa yürüyüşü yaptıktan sonra evimize dönecektik. Ona göre ben de artık böyle şeylere inanmayacaktım. 
Akşam olduğunda ertesi gün erken kalkacağımızı söyledi ve kahvaltıya ne istediğimi de sordu. İçimde garip bir endişe vardı. Aklım ağabeyimden yanaydı fakat kalbim bir türlü ikna olmuyordu bu işin doğru olduğuna. Üstelik onun ehliyetsiz olması da ayrı sorundu. Daha on yedi yaşındaydı ve şehir dışında hiç araç kullanmamıştı. 

2. Bölüm: Meraka Yolculuk

Sabaha kadar kah uyudum kah uyandım. Sabah erkenden ağabeyimin hazırladığı piknik sepetini de alarak yola çıktık. Ağabeyimin bu kadar güzel araba kullandığını bilmiyordum işin doğrusu. Sanki ağabeyim değil de yılların şoförüydü yanımda oturan. Zaman zaman şakalar yapıyordu, keyfine diyecek yoktu. Köyün çok uzakta olmadığını, yarım saat içinde ulaşacağımızı söylüyordu. Bir süre sonra evler, binalar azaldı, azaldı ve nihayet küçük bir yolda, ıssızlığın ortasında ilerlerken bir tabela gördük: Perili Köy… Tabelanın yanında çok güzel bir çeşme vardı. Ağabeyimden rica ettim durmasını. Bu çeşmeden mutlaka su içmeliydim. Hem çay yapmak için de su gerekliydi ve buradaki suyla çayın iyi olacağını düşünmüştüm. Ağabeyime düşüncemi söyledim. Ani bir frenle durduk. Biraz gerimizde kalan çeşmede elimizi, yüzümüzü yıkadık ve aç olmamıza rağmen kana kana su içtik. Öyle güzel bir suyu vardı ki çeşmenin bir daha, bir daha, bir daha içmekten kendimizi alamıyorduk. 
Gözüm az geride kalan tabelaya ilişti yeniden, böyle bir tabela beklemiyordum. Birileri muziplik olsun diye yazmış olabilirdi. Ağabeyimin dediği gibi yarım saatten biraz uzun sürmüştü yolculuk. Yeniden aracımıza binerek yola devam ettik. Bir süre daha ilerledikten sonra iklim sanki değişmişti. Daha önceden hiç görmediğim bitkiler, ağaçlar arasından geçiyorduk. Sadece iklim değil gökyüzü bile değişmişti. Dağlar sanki başka bir gezegene ait gibi görünüyordu. Gökyüzünün yeşile döndüğünü fark ettiğimde ağaçların da maviye yakın bir renkte olduğunu gördüm. Gariplikler başlamış gibiydi ama beni huzursuz eden bir şey yoktu etrafta. Ağaçların yaprakları sanki fosforlu gibi parlıyordu. Belki de yağmur yağmıştı ve güneş ışıkları böyle görünmesine neden oluyordu yaprakların. Nihayet evler görünmeye başlamıştı uzakta ki araç aniden durdu. Ağabeyim panik yapmamaya çalışıyordu ama canı sıkılmıştı. Birkaç kez daha aracı çalıştırmaya uğraştı ama çabaları boşunaydı. 
-Aracı burada bırakalım, dönünce bakarız, dedi.  
Hiç iyi bir fikir değildi bu fakat görmeyi çok istediğim köyün girişindeydik işte ve gördükten sonra kahvaltımızı yapıp dönecektik. 
Araçtan indiğimizde tertemiz bir hava karşıladı bizi. Nefes aldıkça alasım geliyordu. Birkaç adım atmıştık ki önümüzde bir giriş kapısı belirdi. Altın gibi bir kapıydı bu ve az önce yoktu. Ağabeyim de görmüş olmalı ki kapının önünde durduk. Kapı kendiliğinden açıldı. Biraz endişe ile kapının ardına geçtiğimizde kapı kapandı ve garip bir çocuk karşıladı bizi. Çocuk konuşmuyordu, sadece bakıyordu. Gariplikler başlamıştı bile. Ağabeyimin serinkanlılığından eser kalmamıştı. Çocuk konuşmaya başladı ancak sesi kocaman bir adamın sesi gibi çıkıyordu:
-Buraya gelmek cesaret ister. Her on senede bir mutlaka uğrayanlar oluyor fakat iyi şeyler yaşamıyorlar. Şimdi buraya kadar geldiğinize göre önce bir anlaşma yapalım. Sağ salim yeniden dönmek için yerine getirmeniz gereken üç şey var.
Ağabeyim sordu:
-Nedir o üç şey? Karnımız çok aç ve kahvaltı yapmamız gerekiyor önce. Boş işlere ayıracak vaktimiz de yok.
Çocuk devam etti:
-Bu üç şeyi benim söyleme yetkim yok. Üç şeyi siz bulacaksınız ve yerine getireceksiniz. 
Bu sözlerden sonra konuşan çocuk bir taş yığınına dönüştü. Ağabeyimin yüzü iyice buruşmuştu. İlerdeki küçük tepeleri göstererek:
-Şuraya kadar yürüyelim, kahvaltımızı yapıp dönelim, dedi.
Üç tepe vardı ilerde ve anında aklıma daha önceden duyduğum efsaneler geldi. İçimi bir korku sardı. Belki de Üç Tepe efsanesi artık Beş Tepe şeklinde anlatılacaktı bizden sonra. Annemi ve babamı özlediğimi hissettim. Neden böyle bir işe kalkışmıştı ki ağabeyim? Kendi kendime kızıyordum. Ağabeyim deli dolu biriydi. Ona uymamalıydım. Telefonum aklıma gelmişti. Telefonumun saatine baktığımda 03.05 sayısını gördüm. Bu imkansızdı. Üstelik defalarca annem ve babam tarafından aranmıştım. Kaç kez aradıklarına baktığımda annem üç kez aramış ve beş kez çaldırmıştı telefonumu. Babam beş kez aramış ve üç kez çaldırmıştı her seferinde. Ağabeyim sessizce yürüyordu. Kafamın içi allak bullaktı. Açlık hissetmiyordum ama belki kahvaltıdan sonra kendime gelir, sağlıklı düşünebilirim, diye düşünüyordum. 
Tepelerden ortada olanın eteklerine gelmiştik. Birkaç ağaç vardı burada ve bir de çeşme. Az evvel su içtiğimiz çeşmeye benziyordu bu da. Kahvaltımızı yapmak için ideal bir yerdi. Hızlıca elimizdeki eşyaları yere sermeye başladık. Boşuna zahmet edip su getirmiştik yanımızda. Ağabeyim en yüksek tepeye çıkıp manzarayı izlemek istediğini söyledi. Telefonlarımızı da yanımıza alarak en yüksek tepeye yöneldik. Belki burada telefon çeker ve ailemize de durumu haber ederim diye düşünüyordum. Köyün girişinde arabamız kalmıştı ve bu durum aklımdan çıkmıyordu ağabeyim çok umursamasa da. Bir süre tırmandıktan sonra nihayet tepeye çıkmıştık. Manzara gerçekten de büyüleyiciydi. Telefonumla birkaç fotoğraf çekmeyi ihmal etmedim lakin halen şebeke yoktu ve arama yapılamıyordu. Piknik için eşyalarımızı bıraktığımız yere gözüm ilişti. Az önce gördüğümüz çeşmeyi bir türlü seçemiyordum. Ağabeyime sordum:
-Aşağıda çeşme yok muydu, eşyaları koyduğumuz yerde. 
-Kocaman çeşmeyi görmüyor musun, diye cevap verdi. 
Görmüyordum ve bunu anlamıyordum. Bu esnada bir homurtu duydum. Ağabeyime bir ses duyup duymadığını sordum. Ağabeyim rüyada gibiydi ve çok garip bir mutluluk hissi vardı yüzünde.
-Hayal görmeye başladın galiba, manzaranın tadını çıkar, dedi. 
Tam kendimi ikna etmeye çalışıyordum ki her şeyin yolunda olduğuna dair önümüzden kocaman bir yaban domuzu son sürat koşmaya başladı. Ağabeyim bu hayvana bile tebessümlü bir yüzle bakıyordu ve şöyle diyordu:
-Manzara tamam oldu, ne sevimli bir yaratık değil mi?
Tedirginliğim daha da artmıştı ve bir an önce kahvaltımızı yapıp eve dönmek istediğimi söyledim. Buraya dair efsaneler yeniden kafamda canlanmaya başlamıştı. Üç tepe efsanesini hatırladım. Üç Tepe, bizden sonra belki de Beş Tepe olacaktı. Bu esnada yeniden telefona baktım. Bir an önce her şeyi ailemize anlatmalıydım. Telefonumda yine çağrılar vardı ve babam beş defa, annem üç defa çağrı bırakmıştı. Üç ve beş rakamları zihnime saplanıp kalmıştı. Üç Tepe, Beş Tepe sözcüklerini bilinçsizce tekrar ediyordum. Ağabeyimle kahvaltı yapacağımız yere döndük ve çayımızı da hazırladıktan sonra kahvaltıya başladık. Ağabeyim de bilinçsizce aynı şeyleri söylüyordu:
-Üç Tepe, Beş Tepe…
Üç Tepe, Beş Tepe oldu
İki çocuk kayboldu
İki küçük gül gibi
Artık ikisi soldu, dediğinde artık hiçbir şeyin normal olmadığını anlamıştım. Ağabeyim şiirden ve maniden nefret ederdi. Bir yandan devam ediyordu:
Oldular bir efsane
Destan halkın diline
İki çocuk artık yok
Ne yapsın baba anne
Ağabeyim sürekli sallanarak ve ritimle hep bir şeyler söylüyordu. Boşluğa bakıyor, tebessüm ediyordu. Ucuz bir gerilim filminin içinde gibiydim. Dayanamadım en sonunda çeşmeden doldurduğum bidonu başından aşağı aktardım.
Ağabeyim biraz kendine gelmiş gibiydi. Yaptığım eylem hoşuma gitmemişti ama buna mecburdum.
Yüzünden, saçlarından dökülen suyu silerken sordu:
-Bana ne oldu?
-Bilmiyorum sana ne oldu ama artık dönmeliyiz, dedim. Kahvaltı filan istemiyorum. Bir an önce eve dönelim. 
Ağabey, kardeş el ele tutuştuk ve dönüş yoluna geçtik. Bir süre sonra arabamızın yanındaydık. Ağabeyim aracın arızalı olduğunu ve biraz uğraşması gerektiğini söylüyordu ancak araç sıkıntısız çalışmıştı. Bu, iyi bir gelişmeydi. Hızla şehrin, evimizin yolunu tuttuk. 
Yarım saat içinde yeniden kapımızın önündeydik. Yaşadıklarımıza inanmıyorduk bir türlü. Saate baktığımızda sadece bir saattir evden uzakta kaldığımızı fark ettik. Aklıma çektiğim fotoğraflar geldi, telefonuma baktım fakat fotoğraf filan yoktu ayrıca annem ve babamdan gelen arama da yoktu. Evde kahvaltımızı yaptıktan sonra yeniden olanları düşündük. Aklıma sadece köyün girişindeki çeşme geldi. Belki de o çeşmeden içtiğimiz su yüzündendi her şey. Bütün efsanelerin sebebi de bu çeşme olmalıydı. Aklımdan geçenleri ağabeyime anlattığımda o da benimle aynı fikirdeyse yaşadığımız şeylerin ve efsanelerin sırrı çözülecekti. Ağabeyime olayları baştan itibaren anlattım fakat verdiği cevapla kafam daha da karıştı:
-Hangi çeşme, dedi.  Sen ne anlatıyorsun sabahtan beri. Otur da kahvaltımızı yapalım. Anne babasız ilk günden böyle yapacaksan işimiz çok zor vallahi. 
Israrla piknik dedim, araba, Üç Tepe, taşa dönüşen çocuk, çeşmeler… Kendisinin söylediği şiire benzeyen sözleri de hatırlıyordum ve tekrar ettim. Gözü beni görmüyordu bile:
-Ya çok uyudun ve garip rüyalar gördün ya da okuduğun kitapları duyduğun efsaneleri fazla ciddiye aldın. Benim biraz sonra maça gitmem lazım. 
Belki de haklıydı. Kahvaltıdan sonra annemleri aramak için telefonu yeniden elime aldım. Annem ve babamla görüştükten sonra galeriye yaklaşık bir çeşme fotoğrafı gördüm. Hayli uzaktan çekilmiş güzel bir manzaranın içinde küçücük bir çeşme ve yanında bazı eşyalar duruyordu.  

KAYBOLAN RÜYALAR

 Zeynep Ada Karadaş

1.Bölüm: Rüya 
 Diğer insanlardan saklanan ve kasabada yaşayan insanlar dışında kimse tarafından bilinmeyen Küçük Rüya adlı bir kasaba vardı. Bu kasabada yaşayan insanlar, genellikle her gün küçük ve mutluluk veren rüyalar görürlerdi. Bunun yanı sıra kâbuslardan da çok korkarlardı. Kâbus görmenin hayra alamet olmadığını düşünürlerdi ama bu olumsuz düşüncelere rağmen çok neşeli ve huzurlu bir kasabaydı Küçük Rüya kasabası. Kasaba sakinlerinden Sora, ailesiyle yaşayan on yaşında küçük bir kız çocuğuydu. Bir gün Sora annesinin sabah uyandığında sanki kâbus görmüş gibi göründüğünü fark etti. Annesine:
-Anne kâbus mu gördün, diye sordu. Annesi kendisinin kâbus görebileceği fikrinden korkmuş ve dehşete düşmüş bir hâlde:
-Hayır kızım, kâbus görmedim ama rüya da görmedim sanırım, bu yüzden biraz sersemlemiş gibiyim, dedi.
Annesi, ağzından çıkan sözlerin anlamının farkına varınca şaşırdı. Hemen kocasının yanına gidip durumu anlattı kocası da kendisinin de rüya görmediğini söyledikten sonra daha da şaşırmış ve korkmuş bir şekilde ikisi de üstlerine kat kat kıyafet giyerek, giydikleri kıyafetlerin arasına bir şeyler koyarak, yanlarına büyük bir çanta alarak kendilerini gizleme çabası içinde evden çıktı ve Sora tek başına evde kaldı. Annesi ve babası gittikten biraz sonra Sora onların nereye gittiğini merak etti ve düşünmeye başladı. Tam düşüncelerden sıyrılma amacıyla camdan dışarıya bakmak için kafasını uzatmıştı ki neredeyse tüm kasabanın annesi ve babasıyla aynı yöne doğru gittiğini fark etti. Herkes kafasında şapkalar, üstlerinde kat kat montlar, ellerinde çantalarla kimse onları tanımasın diye iyice gizlenmiş gibiydi. Sora, onların nereye gittiğini anlamıştı ve eğer bu bir rüya değilse ki genellikle böyle rüyalar görmezdi çok büyük bir sorun vardı. Tüm kasaba, kasabanın en yaşlısı ve en bilgesi olan Mirelda Nine’ye doğru gidiyorlardı. Bu kadın, kasabanın en yüksek dağındaki eski püskü ahşap bir evde yaşardı. Kasaba halkı rüyalar dahil her türlü sorunlarını çözmek için ona giderlerdi, gidenlerin hepsi birkaç gün sonra gelirdi. Sora bu kadına gitmeyi hiç istemezdi çünkü rüyaları sorunlu olan kişi, kasabadan atılmasa bile halk tarafından dışlanırdı. Sora korkmaya başlamıştı çünkü kasaba sakinleri rüya görmemişti ve onlar rüya görmediyse niye kendisi rüya görmüştü? Sora bu sorularına cevap arayarak dışarıya bakmayı sürdürdü. Biraz sonra üzerine uyku ağırlığı çöktü. Annem ve babam gelene kadar biraz uyuyayım bu sefer rüya görmeyebilirim, belki de gördüğüm rüya bile değildi sadece hayal ettim diye düşündü ve yavaş yavaş uykuya daldı.
Sora uykuya dalar dalmaz bir anda kendisine kıpkırmızı bir bisiklet alındığını gördü, bisikletleri ve kırmızı rengi hiç sevmemesine rağmen o bisikleti çok sevdiğini ve çok istediğini hissetti. Bir anda ortam değişti ve kendisini bir okulda buldu. Çevresindeki çocuklarla gülüp eğleniyordu ama bunlar onun arkadaşı değildi. Kendi arkadaşları neredeydi? Sonra mekân tekrar değişti, bu kez uyanıp başucunda bir sürü hediye paketi gördü ama bugün onun doğum günü değildi ki ve hediyelerin üstünde Lena yazıyordu, bu hediyeler onun için değildi. Tam ne olduğunu anlamaya çalışırken Sora bir anda uyandı. Önce nerede olduğunu anlamak için etrafına bakındı neyse ki evindeydi. Sora’nın içini bir korku kapladı, hiç kimse rüya görmemişken Sora bir günde ikinci rüyasını görmüştü. Düşünmeye başladı bu rüyalar da neyin nesiydi, rüyada gördüklerinin kendisiyle ve hayatıyla hiçbir alakası yoktu. Aklına bir şeyler geldi ama bu olamazdı böyle bir şeyin olması imkânsız gibiydi. Sora insanların yarım kalan rüyalarını gördüğünü düşünüyordu ve artık kendisinin de Mirelda Nine’ye gitme vakti gelmişti. Üzerine kendisini gizlemek için hiçbir şey almadan paltosunu giyerek dışarı fırladı. Dışarıda koşarken evde kalan insanların bakışlarının üstünde olduğunu hissedebiliyordu ama onlara aldırmadı. Daha da hızlı koşmaya başladı ne kadar korksa da Mirelda Nine’ye gitmesi lazımdı çünkü insanların rüya görmemesinin ya da gördükleri rüyanın sonunu getiremeyip unutmalarının sebebi kendisi olabilirdi.
2.Bölüm: Yolculuk
Koşuyordu, koşuyordu, koşuyordu ve yol sanki hiç bitmek bilmiyordu. Mirelda Nine’nin yaşadığı dağı görme umuduyla koşmaya devam etti. Bu dağa daha önce hiç gitmemişti ama onun hangi dağ olduğunu az çok tahmin edebileceğini düşünüyordu çünkü kasabada bu dağla ilgili hayli efsane vardı. Anlatılan şeylerde Mirelda Nine’nin yaşadığı dağı gördüğünüz an şaşırıp kalacağınızı ve dağın heybetli görünümünden etkilenerek birkaç saniye boyunca dağı izleyeceğinizi söylüyordu insanlar. Sora biraz daha koştuktan sonra bir anda durdu. Karşısında hayal bile edemeyeceği kadar büyük bir dağ vardı, hayatında onu bu kadar etkileyen ve şaşırtan çok az şey olabileceğini düşündü. İnsanların bu dağa geldikten günler sonra dönmesinin sebebi, bu uzun yolculuk olmalıydı. Daha sonra kendini bir rüyadan uyanmış gibi hissetti ve birkaç saniye boyunca çevresindeki insanları fark etti, Sora da onlar gibi orda öylece duruyordu. Zaman kaybetmemeliydi, zaten uzun bir yolculuk olacaktı bu yüzden hemen harekete geçti ve daha yavaş bir tempo tutturarak dağa doğru koşmaya başladı. Dağın üstünde, eteklerinde kısacası her yerinde kasabadan Mirelda Nine’yi görmek için gelmiş insanlar vardı. Sora, dağa yaklaşınca yürümeye başladı eğer bu dağa çıkacaksa enerjisini boşuna harcamamalıydı. Herkesin gittiği patikadan yürüyordu, bazen ayakları tümseklere takılıyor bazen de çukura düşüyorlardı, kafasının üstüne ağaçların gölgeleri sallanıyor, sivrisinekler bayram etmiş bir halde etrafına toplanıyordu. Sora, bu engellerin adımlarını daha da yavaşlatmasını istemiyordu çabuk olmalıydı. Önündeki insanları iterek ilerlemeye başladı, arkasından duyulan kızgınlık nidalarına aldırmadan hedefine doğru ilerlemeye devam etti. Sıra hiç bitmiyor gibiydi ne kadar ilerlerlerse ilerlesin sürekli önünde insan vardı. O kadar çok rüya yorumlama kitabı okumuştu ki dışarı çıkmayı bırakmış, hayattan uzaklaşmıştı ve bu yüzden kasabada bu kadar çok insan yaşadığının da farkına varmamıştı. Her şeyi halledeyim ilk iş yeni arkadaşlar edinip insanlarla kaynaşacağım, diye içinden geçirdi Sora. Akşam olup güneş battığında herkes olduğu yere çadırlarını kurmaya başlamıştı. Demek ki o kat kat kıyafetlerin altında eşyalarını saklıyorlardı ve o büyük çantalarda çadırlar vardı ama Sora çadır getirmemişti, hiçbir şey getirmemişti. Bir anda yakınlardan gelen çok tanıdık bir sesle irkildi:
-Sora, Sora! 
Bu annesinin sesiydi onu çağırıyordu gözleri radar gibi sesin geldiği yönü ararken kulakları bir anten gibi etrafı dinliyordu ve onun bir şey yapmasına gerek kalmadan annesi koşarak gelip ona sarıldı: 
-Üzgünüm canım seni evde tek bırakmamalıydık ama tüm kasabanın rüya görme…  Annesi devamını getirememişti cümlenin.  
Annesinin bu tavrı olayın şokunu ve korkutuculuğunu hâlâ üzerinden atamadığını gösteriyordu. Sora hemen:
-Önemli değil anne, sorun yok bak hâlâ sapasağlam buradayım, dedi.
Annesine kendisinin rüya gördüğünü anlatmalı mıydı? Şimdilik anlatmamaya karar verdi, düşüncelerden sıyrılmak için annesine:
-Babam nerede, diye sordu.
 Annesi:
-Ah tatlım seni gördüğüme o kadar sevindim ve şaşırdım ki babanın yanına gitmeyi unuttum, gel bu taraftan dedi ve eliyle biraz ileride duran mavi çadırı işaret etti.
Üç kişinin sığabileceği kadar büyük olmasa da idare ederdi çadır. Sora, bu gece uyumamaya karar verdi, zaten bu çadırda uyuması biraz zor gibiydi eğer rüyaları kendisi çalıyorsa ki bunu isteyerek yapmıyordu ve nasıl olduğuyla alakalı hiçbir fikri yoktu, uyumadığında belki insanlar bu gecelik bile olsa rüyalarına kavuşurlardı. Sanki Sora uykudan kaçtıkça daha da fazla uykusu geliyordu. Gözlerini sürekli açık tutmaya çalışıyor kendine kasabadaki insanları ve yolda gördüğü korkmuş küçük çocukları hatırlatıyordu. o uyursa rüyalarına kavuşamayacaklardı. Yanında annesi ve babası güzel güzel uyuyorlardı, umarım rüya görüyorlardır, diye içinden geçirdi Sora. Uykuya yavaş yavaş teslim oluyordu, uykusu o kadar gelmişti ki artık elleriyle gözlerini açık tutmaya çalışıyordu ama nafile, uyku sanki bir karadelik gibi onu içine çekiyordu. Gözleri kapanmaya başladı engel olamıyordu, rüya görmek istemiyordu.
3. Bölüm: Düşçül 
Saray gibi güzel bir yerdeydi, hemen yanında bir masa vardı. Masada oturmuş canavara benzer mor bir şey gördü. Bir şeyler yiyordu sürekli ve çok fazla yediği belliydi, biraz şişman gibiydi. Yaklaşmak istiyordu ama korkuyordu da bir anlık cesaretle canavara doğru ilerledi. Canavar onu fark etti Sora’ya:
-Merhaba, adın ne, dedi. Sora şaşırmıştı, canavar olarak düşündüğü yaratıktan böyle bir karşılama beklemiyordu. Canavara:
-Adım Sora, senin adın ne, dedi.
Canavar:
-Benim adım Düşçül. Dedi.
Sora bu ismi biraz garip bulmuştu ama aldırmadı. Bu yolculuğa çıkarken ne kadar çok şeye aldırmamıştı acaba? Canavar büyük bir iştahla yemek yemeyi sürdürüyordu. Sora yemeklerin bir fanusun içinden gelen şeffaf ama hareketli küreler olduğunu fark etti, tam yemeklerin ne olduğunu soracaktı ki uyandı. Bu ani uyanma Sora’yı biraz sinirlendirmişti. Hem bir tek kendisi rüya görüyordu hem de rüyasını yaşayamıyordu neredeydi adalet? Sora kalkmak için hareketlendiğinde başını çadırın tepesine vurmuştu, işte bu bardağı taşıran son damlaydı, sinirleri iyice gerilmişti, hemen çadırın dışına çıktı ve derin bir nefes aldı. Sakin olmalıydı çünkü eğer bu sorunu çözebilecek biri varsa o kişinin kendisi olduğunu biliyordu. Çadırın içine geri girdi zaten gün aydınlanmıştı annesi ve babası onun hareketlenmelerinden dolayı uyanmış olmalıydılar. Annesi:
-Sora, kahvaltı dedi.
Babası tek bir kelime bile etmedi. Rüya görmemek onları Sora’ nın düşündüğünden de daha kötü etkilemişti, sanki her sabah sesi cıvıl cıvıl çıkan kişi artık boğazı acıyormuş gibi konuşuyordu. Babası zaten tek bir kelime bile etmiyordu eğer Mirelda Nine’ bu rüya görmeme işine bir çözüm bulamazsa ömürlerinin sonuna kadar böyle kalacaklardı. Bu, Sora için hem vicdan azabı hem de mutsuzluk demekti. O yüzden kahvaltılarını yaptıktan ve çadırlarını tekrar katladıktan sonra hemen yola çıktılar. Dışarıdaki herkes bir tür virüse yakalanmış gibiydi, tümseklere ve çukurlara takılıp düşüyorlardı sürekli. Sora annesi ve babasını birer kolundan tutuyordu, onları bırakmamalıydı o tepeye ilk önce onlar ulaşmalıydı. Sora annesini ve babasını biraz zorlayarak sürüklemeye başladı, bu sefer arkalarından yükselen kızgınlık nidaları daha azdı. İki gün üst üste rüya görmemek, belli ki içlerinde kalan son umutları da yavaş yavaş tüketmeye başlamıştı. Uzun bir yürüyüşün ardından akşam olmuştu güneş yavaş yavaş batarken Sora artık önlerindeki sıranın ucunu görebiliyordu. Bu, biraz da olsa annesi ve babasını da mutlu etmişti, daha hızlı yürümeye başladı Sora, annesi ve babası onun arkasından sürükleniyor gibi olsalar da oraya bir an önce varmalıydı. Yürüdü, yürüdü, yürüdü ve sonunda sıranın en önündelerdi. Tam karşılarında ahşaptan yapılmış eski püskü ama içeride birinin yaşadığı belli olan bir ev duruyordu.
4.Bölüm: Mirelda Nine’nin Huzurunda
Bir masalın ya da rüyanın içinde gibilerdi. Sora, karşılarındaki masalsı küçük evin kapısının nasıl açılacağını, kapıyı vurmak gerekip gerekmediğini düşünüyordu ki kapı kendiliğinden gıcırtıyla açıldı. İçeriden dışarıya aydınlık bir huzur taşıyor gibiydi. Aklında hiçbir endişe kalmamıştı. Anne ve babasının ellerinden ayrıldı ve kapıdan içeriye adımını attı. Sora içeriye adım atar atmaz kapı kapanmıştı. Bu olay bile Sora’yı endişelendirmedi. Karşısında yaşlı biri oturuyordu. Bu, Mirelda Nine olmalıydı. Sora’ya bakıyor ve tebbessüm ediyordu:
-Nihayet seninle tanışabileceğiz küçük hanım. Hoş geldin Sora, dedi. 
Sora dakikalar sonra ilk kez şaşırmıştı. Bu şaşkınlıkla cevap verdi:
-Ama, adımı nereden biliyorsunuz. 
-Ben yaşamış ve yaşayan herkesin adını bilirim, hikâyesini yüzünden okurum. Yalnız hikâyesini değil, gördüğü tüm rüyaları da okurum. İnsanın yüzü ve sesi bir kitaptır. O kitabın harflerini en iyi ben okurum. 
Sora:
-Öyle ise ben de bu alfabeyi öğrenmek istiyorum ama önce her şeyi baştan dinlemeliyim, dedi.
Dışarda bekleyen onlarca insan vardı ve onlarca insan da buraya ulaşmak için yoldaydı. Mirelda Nine nefes aldı ve şöyle dedi:
-Dışarda bekleyenleri merak etme, her şey için vaktimiz var. 

DEVAM EDECEK

13 Aralık 2025 Cumartesi

LİMON ÇİÇEĞİ

Zeynep Ada Karadaş

 Saldırılar birazcık olsun durmuştu. Günlerdir dinlenmeden mücadele ediyorduk. Bu topraklar bize emanetti ve korumamız gerekiyordu. Çocukluğumuzdan beri hep böyle demişlerdi bize: Vatan sana canım feda. Şimdi evimden, yaşadığım şehirden çok uzaklarda bir savaşın ortasındaydım. Annemi özlemiştim. Babamı da çok özlemiştim ama o bizden ayrılalı seneler olmuştu. Başka bir cephede ben henüz çocukken onun öldüğü haberini almıştık. Annem günlerce ağlamıştı bize göstermeden. Kardeşimi özlemiştim. Şehrimi özlemiştim. Evimi özlemiştim. Evimizin bulunduğu sokağı, o sokakta yaşayan kedileri bile özlemiştim. Balkonlardan sarkan çiçekleri özlemiştim. Pazar yerlerini, pazarcıların bağırtılarını özlemiştim. Acaba tekrar döndüğümde her şey yerli yerinde olacak mıydı? Derin düşüncelere dalmıştım ki yeni bir çatışma sesiyle irkildim fakat gücüm kalmamıştı. Aç ve uykusuzdum. Arada bir bulunduğum mevziden başımı kaldırıp görmediğim noktalara ben de atış yapıyor sonra yeniden düşüncelere dalıyordum. Aylardan nisandı. Ne güzel olur nisan ayında yaşadığım yerler, diye içimden geçti. Limonlar çiçek açardı. Akşamlar bir masal gibi olurdu. Yeniden annem geldi aklıma. Ailemi hiç bu kadar özlememiştim. Belki de bir mektup daha yazmalıydım. Son mektubumun üzerinden bir ay geçmişti ve cevap gelmemişti. Mektuplar en büyük tesellimdi benim. Annemin gönderdiği mektupları ezberlemiştim. Kaç kez okuduğumu saymadım bile. Elimi cebime attım ve rastgele bir mektup seçtim. Çatışma şiddetlenmişti. Çıkardığım mektup şöyle başlıyordu: 
Sevgili Oğlum,
Mektubunu biraz önce aldım ve kaç kez okudum bilemiyorum. Hayattasın ve iyi olduğunu söylüyorsun. Bu benim için yeter de artar bile. Bugünler geçecek ve yeniden aramızda olacaksın. Yeniden huzur içinde günlere kavuşacağız. Önce sana bir işyeri açacağız ardından düğününü yapacağız. Torunlarım olacak ve onları seninle büyüteceğiz. Babaanne olacağım günleri düşünerek geçiriyorum zamanı. Yeter ki şu savaş günleri geride kalsın. 
Burada her şey senin bıraktığın gibi. Yalnızca sen ve bazı gençler eksik aramızdan. Bazı arkadaşlarının üzücü haberleri geliyor cepheden ama onların isimlerini söyleyip de moralini bozmak istemiyorum. Neticede kutsal bir görev için kendilerini feda ettiler ve aileleri de hiç üzgün değil. Aslında üzgünler ama gururları üzüntünün önüne geçip bir teselli oluyor onlar için. 
Hasretle kucaklıyorum, 
                                                                                                        Annen
                                                                                                        Hatice / 8 Nisan 1917
Mektubu katlayıp tekrar yerine koyacaktım ki bir an annemin sesini duyar gibi oldum. Sağda solda kimseler yoktu. Birdenbire tüm sesler sustu. Bir an babamın da sesini duymaya başladım:
-Hoş geldin oğlum, diyordu fakat kendisi görünmüyordu ortalarda. 
Sesler kesilmiş ve mekan değişmişti. Çiçek kokuları geliyordu. Limon çiçeği kokuyordu her yer. Kuş cıvıltıları duyuyordum sonra. Arkadaşlarımın bazılarının da seslerini duyar olmuştum. Mavi ve yeşilin bütün tonları etrafımdaydı sanki. Nihayet annemi görmüştüm az ilerde. Kollarını bana açmıştı. Ben de kollarımı açarak ona doğru koşmaya çalıştım fakat hareket edemiyordum. Oysa her şey çok güzeldi. Annem bana doğru koşuyordu fakat ben ona doğru koşamıyordum. Uykum vardı, çok uykum vardı. Gözlerimi kapattım. 

29 Kasım 2025 Cumartesi

HİÇ HESAPTA OLMAYAN ŞEYLER

Yiğit Efe Demir, Zeynep Ada Karadaş

Yaz mevsimi bitmek bilmiyordu. Aylardır meteoroloji ajansları “yazdan kalma bir gün” yorumu yapıyorlar ve bu günler bir türlü geride kalmıyordu. Kış, sanki gelmeye nazlanıyordu. Belki de küsmüştü insanlara. Babam, bu günlerin büyük bir nimet olduğunu ve değerlendirmek gerektiğini söylüyor sürekli tatil hesapları yapıyordu. Aslında arkadaşlarıyla balığa, pikniğe gidiyordu fakat bizimle birlikte de bir yerlere gitmek istediğini söylüyordu. Zaten haberler kışın ansızın bastıracağını söylüyordu fakat bunu bir aydır söylüyorlardı. Hafta sonu için ormanda iki gecelik bir kamp planlamaya başlamıştı bile. Cuma, cumartesi gecesini ormanda geçirecektik. Daha önceden de bu tarz piknikler yapmıştık ve çok eğlenmiştik fakat yaz mevsimindeydi onlar. Sonbahar farklıydı. Geceleri özellikle soğuk olacaktı, belliydi fakat babam her şeyi düşünmüştü. Cuma günü öğleden sonra hazırlıkları tamamlayarak yola koyulduk. Ağabeyim, ben, annem ve babam. Annem başından beri bu etkinliğe karşıydı fakat bizim ısrarımıza dayanamadı. Kocaman ağabeyim bile ne şirinlikler yapmıştı onu ikna etmek için. Sürekli evi toparlaması gerektiğini, çamaşırları, bulaşıkları bahane ediyordu ve bu işlerine bile yardım ettik. O da artık piknik için hazırdı. 
Üç saatlik bir yolculuktan sonra artık etrafta bizden başka araç kalmamıştı. Yükseklere doğru çıktıkça sonbaharın güzelliğine hayran oluyordum. Yeşilin, sarının, kızılın her rengi büyülüyordu bizi. Güneş usul usul veda etmeye hazırlanıyordu ve biz de kamp kuracağımız yere ulaşmıştık. Güneş batmadan odun toplamalı ve çadırları kurmalıydık. Bir saat içinde her şey hazırdı. Hava kararmaya döndüğünde üşütmeyen ama insanı ürperten bir serinlik iliklerimize işlemeye başladı. Neyse ki kocaman bir ateşimiz vardı. Annem gündüz evde hazırladığı çayı termosla getirmişti ve bu çay çok iyi gelmişti bize. Yanında atıştırmalıklar da vardı. Ertesi gün ormanda keşif yürüyüşleri yapacaktık ve mangal ziyafeti vardı. Ormanın içindeydik ve arada garip sesler geliyordu uzaklardan. Ulumaya benzeyen sesler, homurtular, ağaçlardan gelen tıkırtılar… Bazen helikopter sesi gibi bir yansıma… Neyse ki çok yorgunduk ve korkmaya bile gücümüz kalmamıştı. Sabah güneş doğmadan uyanmamız gerekiyordu. Küçük çadırımızda uyku tulumlarının içine girdik ve birkaç dakika sonra herkes derin bir uykuya dalmıştı bile, ben hariç. Bir süre sonra değişik sesler daha da yakından gelmeye başlamıştı. Ailem o kadar tatlı bir uykudaydı ki onları uyandırmaya kıyamıyordum. Uyumaya çalışıyordum fakat ben uyumak istedikçe uyku benden kaçıyor gibiydi. Böyle bir vaziyette sabahı nasıl edeceğimi düşünüyordum. Tam uykuya dalmak üzereydim ki rüzgarın sesiyle irkildim bu kez. İçinde kaldığımız çadır neredeyse sökülecek gibiydi fakat yine herkes uykudaydı. Artık düşünecek gücüm kalmamıştı. 
Uyandığımda herkes benden önce uyanmıştı. Ne de olsa en geç ben uyumuştum. Hızla hazırlandım ve birlikte dışarıya çıktık. Gece boyu ne yaşadığımı kimseye söylemedim. Dün geceden eser yoktu etrafta. Yeni yükselmeye başlayan güneş insanın içine doğuyordu sanki. Yaşamak ne güzel, dedim içimden ve doğa ne kadar iyi geliyor insana. 
Annem, babam ve ağabeyimle yürümeye başladık. Babam yenilebilir bitkileri tanıyor ve ara sıra bize de uzatıyordu. Halen dökülmemiş bazı yabani meyvelerden de ikram ediyordu fakat meyvelerin bazıları ısırılmış gibiydi. istemeyerek de olsa yiyordum çünkü kahvaltı yapmamıştık. Birkaç saatlik geziden sonra yakındaki bir dereden su da alarak kahvaltı için çadırımıza yöneldik. Uzaktan bakınca çadırda bir gariplik olduğu seziliyordu. Bu durum adımlarımızı hızlandırmamız için yeterli bir sebepti. Çadırın yanına ilk ulaşan babamdı ve hayli öfkeliydi:
-Lanet olası ayılar! Hiçbir şey bırakmamışlar bize yiyecek. Üstelik eşyaları da parçalamışlar. 
Annemin endişeli bakışları, ağabeyimin korkulu yüzü… Bir anda kendimi bir gerilim filminin ortasında bulmuştum. Aslında bunların olabileceğini dün gece düşünmüştüm. Sadece sustum. 
Belki de artık kampı burada bırakıp eve dönmemiz gerekiyordu. Babam da öyle düşünmüş olacak ki arabaya yöneldi. Kapıyı açtı fakat endişeli gözlerle bakıyordu arabaya. Lastiklerden birinin inmiş olduğunu fark edince yüzündeki moral bozukluğu daha da arttı. 
-Yedek lastiğimiz var neyse ki… Eve dönsek iyi olacak. Bu çadırı da toplamak içimden gelmiyor hiç, dedi. 
Annem:
-Zaten baştan beri benim niyetim yoktu biliyorsunuz, eve dönelim ve size güzel bir kahvaltı hazırlayayım, dedi. 
Babam yarım saat kadar bir sürede lastiği değişti fakat bu kez de yeni bir sorun vardı: Akü bitmişti. Araç bir türlü çalışmıyordu. Zaman ilerliyordu ve güneş kaybolmuş yerini bulutlara bırakmıştı. Çok geçmeden ince bir yağmur başladı. Bir süre sonra da yağmur yerini kara bıraktı. Ormanın ortasında öylece kalakalmıştık. Güzel bir vakit geçirmek için buradaydık ama kocaman bir çaresizlik çölünde gibiydik. Bir süre aracın içinde oturduk. Kar devam ediyordu ve yer karla kaplanmıştı bile. Burada böylece çaresiz beklemek can sıkıyordu. Araçtan aşağıya indim. Kardan adam yapmak iyi bir fikirdi ama kimsenin buna gücü yok gibiydi. Bir süre sonra ağabeyim de indi araçtan. Annem ve babam da dışarıya geldiler. Babam yürümekten başka çaremiz olmadığını söyledi. Telefonun çekebileceği bir noktaya ulaştığımızda arkadaşlarını arayıp gelmelerini isteyecekti bizi kurtarmaları için. Aç ve yorgun biçimde, durmak bilmeyen kar tanelerinin arasında kocaman ormanda yürüyorduk. Sanki dünyada yalnızca biz vardık. Nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Önceleri babam kendinden emindi fakat birkaç saat boyunca yürümemize rağmen ormandan çıkamamıştık. Hava kararmadan dönüş yolunu bulmalı ya da telefonun çektiği bir yere ulaşmalıydık. Bir süre sonra kimsenin yürüyecek gücü kalmamıştı. Bir yerlerde birazcık dinlenmek iyi olacaktı. İlerdeki kayalıklarda bir mağara olabilirdi. Babam eline kocaman bir ağaç parçası alarak kayalığa yaklaştı. Biz de peşinden yürüdük. Küçük bir mağara girişi bulmuştu ve içeriye girdi. Birkaç dakika sonra elinde bizim kamp eşyalarıyla dışarıya çıktı. Bizi bu hale düşüren ayılar burada yaşıyor olmalıydı. Önce onlar bizim çadırımızı işgal etmişti şimdi ise biz onların yuvasındaydık. Tehlikeli bir alandı burası ama gidecek başka hiçbir yerimiz yoktu. 
Mağaranın içinde kocaman bir ateş yaktı babam. Mağaranın girişinde de küçük bir ateşimiz vardı artık. Üşümemiz az da olsa geçmişti. Kalan yiyecekleri tükettikten sonra eğer hayatta kalırsak yarın yürüyebileceğimizi söyledi babam. Bu esnada ağabeyim bir çığlık attı:
-Telefonum sinyal alıyor.
Hepimiz için güzel bir haberdi bu fakat telefonunun şarjı çok azalmıştı. Babam ağabeyimin telefonundan arama kurtarma ekiplerini aradı. Bulunduğumuz yerin tehlikeli olduğunu ve bize ulaşmalarının kolay olmayacağını söylemişlerdi. En azından aç değildik ve sıcak bir mağaradaydık. Mağaranın sahipleri ortaya çıkmazsa büyük bir sorun yok gibiydi. Kar dışarda yağmaya devam ediyordu. Hava kararmaya başlamıştı bile. Beklemekten başka hiçbir şey yapacak durumda değildik. Kaç saat, kaç gece, kaç gün bekleyecektik? Cevabını bilmediğimiz sorularla ateşin başında susuyorduk sadece. Ağabeyim uykuya dalmıştı bile. Annem bize göstermeden ağlıyordu sanki. Babam elindeki çubukla ateşi karıştırıyordu. Ben bir rüyada olduğumu düşünerek uyanacağım saati bekliyordum. Sanki uyanacağım ve okula gideceğim, sanki uyanacağım ve kahvaltı masasına geçeceğim. 

8 Kasım 2025 Cumartesi

TANSİYON

Zeynep Ada Karadaş
Belinay Coşkun 

Son zamanlarda tansiyonu hiç düşmüyordu. Çayı limonlu içiyordu, tuzu bırakalı seneler olmuştu, bol bol su içiyordu fakat tansiyonu hep yüksekti. Tansiyon ilacı kullanmak istiyordu ama doktorlar gereksiz olduğunu söylüyorlardı. Aslında yaşadığı hayata hayat demek mümkün değildi. Sık sık şöyle bir söz söylerdi:
-Dünyanın tadı tuz, o da kilden ucuz.
Fakat artık dünyasında tuz yoktu. Şeker, eh işte. Bayramlarda ya da ikramlarda. Bol bol su vardı dünyasında. Tatsız, tuzsuz su… Su içerek bir insan nasıl yaşayabilirdi ki. Hele bir de ekmeksizlik yok mu? Eskiden taze somunun arasına makarna, mantı koyarak yemişliği vardı. Kahvaltıda mutlaka ekmek olurdu. Öğlen yemeğinde bir ekmek yemeden kalkmazdı sofradan. Akşam yemeğinde mutlaka salataya ekmek banardı. Pilavı ekmekle yemek en büyük zevkiydi ama şimdi… Salata, çorba belki bir iki dilim çavdar ekmeği, yulaf ekmeği. Oysa çocukluğunda çavdar ve yulafı hayvanlara verirlerdi. Hayır hayır, böyle bir yaşamaya hayat demek çok zordu. Bunca özene ve  dikkate rağmen bu tansiyon işi şimdi nereden çıkmıştı? Son zamanlarda derdini hiçbir doktor anlamıyordu, hiçbir yakını da anlamıyordu. Parkta karşılaştığı yaşlılarla konuşuyordu ve hepsi aynı şeyi söylüyordu:
-Kızartmalardan uzak dur, beyaz et çok sağlıklı, bol bol su iç ve yürüyüş yap. 
Üstelik bunları söyleyenler genelde bastonla yürüyen, ağır işiten ve kalın gözlükleri olan kişilerdi. 
Yaşamak bu olmamalıydı çünkü dünyanın tadı eksikti hayatında. En son ne zaman kavurma yediğini düşündü, hatırlayamadı. Ya yaprak dolması? Tadını bile unutmak üzereydi. Unutmak… Evet son zamanlarda tansiyondan daha beter bir bela idi onun için. Evin kapısını açık unuttuğu oluyordu ya da karşılaştığı kişilerin ismini unutmuş oluyordu. Günlerin adını karıştırıyor pazartesi günü cuma namazına gittiği oluyordu. Öbür dünyaya göçen eşini zaman zaman mutfakta, salonda arıyor dakikalarca sonra eşinin göçtüğünü hatırlıyor ve üzülüyordu. Bazen çocuklarının okuldan gelmesini bekliyor ancak hava kararınca çocuklarının artık ev, iş, çocuk sahibi olduğunu hatırlıyor fakat bu kez de torunlarını özlüyordu. 
Yine de şükür, demeyi biliyordu neyse ki. En azından evin yolunu buluyor, irtibatta olduğu kişilerin isimlerini unutmuyor, temizliğine dikkat ediyor ve kendi yemeğini hazırlayabiliyordu. Üstelik hiç unutmadığı bir şey vardı, son zamanlarda tansiyonu hiç düşmüyordu.
2. Bölüm
O gün beklemediği bir şey oldu. Sabahın ilk saatlerinde kapı sesi ile uyandı. Önce rüya gördüğünü sandı fakat kapı çalıyordu hem de durmadan. Zihnini toparlayamadan yerinden kalktı. Gelen en büyük oğluydu, hem de sabahın bu saatinde. Bir süre hâl hatır sohbeti yaptıktan sonra oğlu babasına:
-Baba, havalar hayli soğudu. Bu yıl kışı birlikte geçirmeyi düşündük seninle. Hem torunlarınla da vakit geçirmiş olursun. Dün gece yola çıktım ve şimdi seni de alırsam akşama bizim evde oluruz, dedi. 
Bu teklifi hiç beklemiyordu fakat mantıklıydı. Kış boyu zaten hayat daha da çekilmez oluyordu. Parka bile gidemiyordu çoğu zaman. Küçücük bir valiz hazırladı kendine. İlaçlarını almayı da ihmal etmedi ve yolculuk başladı. Birkaç saat sürecek bir yolculuktu fakat yine de heyecanlanmıştı ve heyecanlanmak ona hiç iyi gelmiyordu. Tansiyonunun yükselmesinden endişe ediyordu. Oğlu, yolda bir yerlerde kahvaltı yapabileceklerini söyledi. Yolculuğun ilk dakikalarında oğluna dönerek:
-Anneni unutmadık mı, dedi. Onu da götürelim.
Oğlunun bu soru karşısında rengi biraz atmıştı. Birdenbire gerçeği söylemek babasını üzebilirdi:
-Baba, dedi annem zaten bizde. Seni bekliyor. 
Bu cümlenin babasının üzerinde oluşturacağı etkiyi hiç düşünmemişti. Babası önce heyecanlandı, bir süre sustuktan sonra konuştu:
-Kaç yıl olmuştu annen göçeli?..
Yolculuk, suskunluğa bürünmüştü ki kahvaltı zamanının geldiğini söyledi oğlu. Küçük bir dinlenme tesisinde kahvaltıya geçtiler. Önündeki kahvaltı tabağına oğlu tuz döküyordu ki sinirlendi:
-Senin niyetin beni annenin yanına göndermek mi? Tansiyonumun yüksek olduğunu bilmiyor musun? Kahvaltı filan istemiyorum ben, haydi yola çıkalım. 
Bu tavır karşısında oğlu şaşırmıştı:
-Tuz atmadığım yerlerden yersin babacığım, aç karnına devam etmeyelim, dedi. 
Neyse ki bu söze karşılık vermedi babası. Üstelik biraz sakinleşmişti. Gidecekleri şehre ulaştıklarında akşam yaklaşmıştı. Yıllardır görmediği yollardan geçti, her şey ve her yer çok değişmişti. Üstelik rahat bir yolculuk yapmışlardı. Yollar bile değişmişti. Eskiden bu kadar geniş ve rahat değildi yollar. Ara sıra gözleri kapanıyor fakat sonra yeniden uyanıyordu. Hatta bir ara uykusunda sayıklamıştı. Tansiyonum yüksek benim, diye birilerine bir şeyler anlatıyordu. 
Son kez gözlerini kapatıp açtığında bir evin önündeydiler. 
-Geldik baba, dedi oğlu. Haydi torunlarına doğru yürüyelim.
Torunları gerçekten de onu bekliyordu ve çok neşeliydi. Ansızın bir rüyanın içine düşmüş gibiydi. Ne ağrıyan bir yeri vardı ne de yorgunluk hissi. Hayat sanki ona tebessüm ediyor gibiydi. Torunlarıyla vakit geçirdi, akşam yemeği yedi. Onlara masallar anlattı, çay içti. Bir kez bile tansiyonum yüksek, demedi. Böyle giderse sağlığına kavuşacaktı. Baharda yaşadığı şehre tekrar döndüğünde parktaki arkadaşları şaşıracaktı onun dinçliğine, gençliğine. Tebessüm ediyordu bunları düşünüp. 
Artık bol bol su içmeyi bırakmıştı. Çocukların çikolatalarına ortak olmayı da ihmal etmiyordu. Onlarla oynuyor, yürüyor, parkta geziyordu. En önemlisi ekmek yiyordu ve tuz kullanmayı ihmal etmiyordu. Tansiyon kelimesini de unutmuştu bile. İlaçlarını hatırlayınca alıyordu fakat onlara da dikkat etmiyordu. 
Oğlunun evine geldiği üçüncü günün gecesi aniden uykudan uyandı. Önce nerede olduğunu hatırlayamadı fakat biraz düşününce geride kalan üç günü hatırladı. Biraz aç hissediyordu kendini. Susuz hissetmiyordu. Gürültü yapmadan mutfağa geçti ve dolabın önünde durdu. Dolap yemek doluydu. Soğuk yemeğin tadı olmaz, diye düşündü ve bir yandan ocağı açtı. Yemekleri üzerine koyduktan sonra atıştırmaya başlamıştı bile. Bir süre sonra tüm mutfak yemek kokmaya başlamıştı. Hatta hafif dumanlanmıştı mutfak. Oğlu gelmese ocaktaki tencereyi hatırlamayacaktı. Oğlu hızlıca ocağı kapattı, biraz uykulu ve gergindi:
-Keşke bize haber verseydin baba, dedi. Bak neredeyse her şey yanacakmış.
Bu iki cümle içine işlemişti. Oysa sadece açlığını yatıştırmak istemişti. Sessizce yatağına döndü ama kah uyudu kah uyandı. Belki de evine dönse iyi olacaktı. 
Kahvaltı vakti, geldiğinden beri ilk kez tansiyonunu hatırladı:
-Benim tansiyonum çok yüksek, biriniz ölçsün, dedi oğlu ve gelinine. 
Tansiyonu gerçekten de yüksekti. Apar topar hastaneye götürdüler onu. Hastanede durumun ciddi olduğunu söyledi doktorlar ve tahliller, ölçümler, serumlar sonrası gidebileceğini ancak tansiyonuna dikkat etmesi gerektiğini tembihlediler. 
Hayat yeniden tatsız, tuzsuz bir hâle dönmüştü. Torunlarının neşesi de yoktu. Bir an önce evine dönmeliydi. Aradan yalnızca bir gün geçmişti ki sabah kahvaltıda yine aynı şeyler yaşandı:
-Benim tansiyonum yüksek, dedi. Beni hastaneye götürün. 
Hastanede yine aynı şeyler yaşandı. Doktorlar hatırlamıştı onu. Bir yaklaşarak:
-Canını sıkan bir şey mi var amca, dedi. Biz daha birkaç gün önce seni normale döndürmüştük. 
Düşündü, canını sıkan bir şey mi vardı? Canı nasıl sıkılırdı insanın, neye sıkılırdı?
-Canım çok sıkılıyor, dedi. Arkadaşlarım var ya iş arkadaşlarım. Beni bir türlü anlamıyorlar. Yine mesai yazmışlar cumartesi ve pazar günü için. Oysa hafta sonu çocuklarımla pikniğe gidecektik.
Doktor durumu anladı:
-Bunlara canın sıkılmasın amca, dedi. Başka zaman gidersiniz.
Bu esnada oğlunun gözleri dolmuştu. Gün sonunda yeniden eve döndüler. Belki babasını evinde bırakmalıydı ama buna da vicdanı el vermezdi bundan sonra. 
Ertesi gün, ertesi gün ve sonraki günler hep hastanede geçiyordu vakit ve nihayet doktorlar onun hastaneye yatması gerektiğini söylediler. 
Kış boyunca yoğun bakımda kaldı. Zaman zaman gözlerini açıyor, oğluna ve ziyarete gelen torunlarına bakıyordu. Hiçbir şeye anlam veremiyor ve çoğunu tanımıyordu etrafındaki insanların. Tam kış bitmiş ve artık bedenen kendini iyi hissetmeye başlamıştı, üstelik yoğun bakımdan da çıkmıştı ki yatağının hemen ucundaki sandalyede eşinin oturduğunu gördü. Eşi elini uzatmış:
-Haydi gidelim diyordu. 

1 Kasım 2025 Cumartesi

KAPI

 Zeynep Ada Karadaş


Kimileri başka dünyalar görmek için
Büyük masraflar eder
Ama ben
Bulunduğum yerden
Giderim bambaşka dünyalara
Kimsenin bilmediği diyarlara
Bazen hüzünlenirim 
Bazen neşelenirim
Sayfalar arasında

Bir buket çiçek mi deseniz bana
Birkaç kitap mı
Kitapları isterim hiç düşünmeden
Vardır kokusu çünkü onların da 
Tıpkı kitaplar gibi işler insanın kalbine
İçinize çekince

Bir yerlerde rastlayınca 
Daha önceden okuduğum bir kitabı
Rastlamış gibi oluyorum
Eski bir dosta

Kitaplar beni taşısa da başka dünyalara
Kahramanları sanki hep aramızda
Bazen rastlıyorum günün herhangi bir vaktinde
Otobüste, markette, parkta onlara

Kitap, en iyi arkadaştır derler
İnanıyorum ben buna
Üstelik benden hiçbir şey istemezler
Sayfalarında gezinmemden başka

İnsanlar hep son zamanlarda
Yalnızlıktan şikayetçi
Varıp da bir kitabın kapısını
Hiç çalmamışlar ki

SESSİZ ADA

 Zeynep Ada Karadaş

Yalnızlık gibi bir derdim hiç olmadı. Ben, gittiğim her yere mutlaka bir arkadaşımla giderim. Yemekte, çayda, parkta, sınıfta, trende hep onunla beraberim. Üstelik hiç şikayetçi değilim. O da değil bundan eminim. Zaten benden beklediği bir şey yok ki… Bana yük olduğu da yok. Ben sorarsam o konuşur, ben susarsam o da susar. Onunla konuşmak bambaşka dünyalara seyahat etmektir. Onunla dertleşmek tarihin çok eski zamanlarına gitmektir. Bazen hüzünlü bir penceredir onun yüzü bazen neşeli bir söğüt ağacı. Sohbete başlamak yürümek gibidir sessiz bir parkta. Bana bütün tecrübelerini anlatır, hayatın sırrını fısıldar bazen. Yeni yeni insanlarla da tanıştırdığı olur. Onun benimle tanıştırdığı insanlar da tıpkı onun gibidir. Bana zararı dokunmaz, korku vermez bu insanları tanımak bana. Aksine dünyamı zenginleştirirler, hayatı güzelleştirirler. 
Arkadaşım benim için bazen bir sığınak. Dünyanın kötülüğünden, insanların zalimliğinden bir kaçış. Bir ada benim için arkadaşım. Yalnızca onun ve benim bulunduğum bir ada. Normalde dağları, ağaçları, dereleri olur adanın benim adam kelimelerle kurulu ve sayfalarla çevrili. İki kapağın arasında benim arkadaşım ve hep yanımda. Evet, kitap benim en sadık arkadaşım. 

OKULUN ANLAMI

Zeynep Ada Karadaş
                                        Belinay Coşkun için...

Senin dünyan çok değişik
Üstelik heyecanlısın
Öğrenmenin arzusuyla
Hemen coşar canlanırsın

Heveslisin öğrenmeye
Ve bir şeyler bitirmeye
Elinde hep kâğıt kalem
Çabucak yazayım diye

Çok uzaktan geliyorsun
Hiç bıkmadan usanmadan
Yalnız bırakmadın beni
Bir gün bile yorulmadan

Hep yanımda olmalısın
Gelip beni bulmalısın
Okulumun tek anlamı
Galiba sen olmalısın 

25 Ekim 2025 Cumartesi

İLK YILIMIN ANISI

Zeynep Ada Karadaş

Okula başlama yaşım gelmişti ve çok sevinçliydim. Oldum olası okulu hep sevdim. Rengarenk sınıflar, resimli kitaplar, yeni arkadaşlar ve güler yüzlü bir öğretmen… Okulum biraz uzaktı ama sorun yoktu çünkü babam da aynı okulda öğretmendi. Her sabah onunla okula gitmek büyük bir keyifti benim için. Masal gibi bir hayattı yaşadığım. Hani çizgi filmlere, hikâye kitaplarına konu olabilecek bir hayat. Bir an önce okuyabilmek istiyordum, yazabilmek istiyordum. Çok çaba sarf ediyordum ve babam da en büyük yardımcımdı. Öğrenci olmak ne güzel bir şeymiş diye düşünürken birdenbire işler tersine dönmeye başladı.

Oysa daha okumaya başlayacaktım, yazılar yazacaktım. Aileme şiirler yazacaktım. Kendi masalımı kendim okuyacaktım. Ödevlerim bittikten sonra elime bir kitap alıp hayal alemine dalacaktım. Hatta bahar geldiğinde sınıfça gideceğimiz piknikleri düşünüyordum bazen ve düşündükçe okulu daha da çok seviyordum. Hafta sonları çok sıkıcı geliyordu bana. Çoğu arkadaşımın aksine keşke haftanın yedi günü okul olsa diye düşünüyordum ama işte her şey birdenbire tersine döndü.

O zamanlar her şeyi anlayabilecek yaşta değildim. Sadece ailemin söylediklerini hatırlıyorum: Bir süreliğine okullar tatil…

Bu bir süre hiç bitmedi. Önce başka sürelere ertelendi ardından okul yerine dersleri tabletten ya da bilgisayardan dinleyebileceğimiz söylendi. Sınıf yoktu, sıralar yoktu, öğretmenimiz sadece bir ekrandan ibaretti. Normalde insanlar okul sıralarının rahatsızlığından bahseder ama ben o sıralarda evdeki çalışma masamdan daha rahattım. Gün boyu evin içindeydim. Evet, ailemle birlikte olmak da güzel bir duyguydu ancak ders, okulda olmalıydı. Yatak odasında yemek yemek ne kadar abesse evden ders dinlemek de o kadar abesti. Daha önceden birazcık cazip gelen ekran, artık çok sıkıcıydı. Gözlerim yoruluyor, zihnim karışıyordu. Zoraki oynamak zorunda kaldığımız bir oyun gibiydi her şey. Günler, haftalar böyle geçti. Bir dönemi böyle kapattık.

Evet, öğretmenimiz yeterince çaba sarf ediyordu fakat yine de okul olmalıydı, okulun bahçesi olmalıydı, simit ve kraker kokan sınıflar olmalıydı, sınıfta yaramazlık yapanlar olmalıydı, okulun girişinde bir nöbetçi öğrenci olmalıydı, teneffüslerde okul bahçesi kuş ve çocuk sesleriyle dolmalıydı…

Çok sevdiğim okulda ilk senemin böyle geçeceğini söyleseler inanmazdım ama böyle geçti çünkü tüm dünyayı evlere kapatan salgının ilk senesi benim okuldaki ilk seneme denk gelmişti.


Söğüt Ağacı


Zeynep Ada Karadaş

Herkesi sevdiği bir ağaç var
Benim en sevdiğim ağaç söğüt
Nerde rastlasam ona
Sanki bana veriyor hayata dair öğüt

Yalnızca bir ağaç değil söğüt
Bir masalın dünyaya sarkan dalları
Bir rüyanın dünyaya inmiş yaprakları
Bir ağaç değil söğüt
Bir ruhu var onun biliyorum
Bu yüzden en çok
Söğüt ağacının altında dinleniyorum
Ve en güzel öyküleri
Söğüt yapraklarından dinliyorum

18 Ekim 2025 Cumartesi

Görmek

Zeynep Ada Karadaş

Bakmak başkadır 
Görmek ise çok başka
Genellikle insanlar
Bakıyor, görmüyor dışarda

Görmüyorlar geceleri yıldızları
Gündüzleri çiçekleri
Görmüyorlar sevgiyle
Ayaklarına dolanan kedileri

Görmeli insan her şeyi
Dağı, bulutu, nehirleri
Ve en çok
Sevgiyi

BU VAKİTTEN SONRA

Belinay Coşkun, Zeynep Ada Karadaş, Yiğit Efe Demir

Kendimi bildim bileli hep bu sokakta yaşıyorum. Geceleri uyuyacak yer bulmak özellikle yaz mevsimlerinde sorun olmuyor ama kış mevsiminde işim hayli zor. Daha kaç kış geçireceğimi de bilmiyorum. Bazen düşünüyorum keşke benim de bir evim olsa, sıcak yiyecekler olsa önümde her sabah ve tertemiz bir minderim olsa üzerinde uyuyabileceğim. Fakat yok, oysa çoğundan duyuyorum böyle hayatlar varmış. Kuş sütü eksikmiş sadece sofralarda. Benim gibi başkalarının verdiği yiyeceklerle karın doyurmazmış bazıları. Doymak, önemli bir sorun benim için. İnsanlardan artakalan şeylerle bu hayatı devam ettirmek çok zor. Hele bazı insanlar oldukça zalim. Büyükler yine neyse ama çocuklarla aram çoğu zaman yok. Kovalayan mı dersin, taş atan mı dersin, tekmeleyen mi dersin… Benim de bir canım olduğunu unutuyorlar çoğu zaman. Benim de sevgiye ihtiyacım olduğunu düşünmüyorlar. Önceleri yanıma gelen çocuklara sevgi gösterilerinde bulunuyordum ta ki biri kulağımı koparmaya çalışıncaya kadar. Artık insan görünce uzakta duruyorum, çocuk görünce kaçıyorum. 
Yaşadığım mahallede bir okul var ve karşısında da bir park. Teneffüs ya da öğle arasında çocukların hâli benden beter aslında. Marketten aldıkları şeyleri parkta, kapı önlerinde yerken izliyorum onları. Evet, besleniyorlar ama öyle garip şeyler yiyorlar ki onlardan kalan şeyleri ben bile yiyemiyorum.
Benim hikâyem aslında buraya kadar normaldi fakat her şey  çocuklara karşı ön yargımı kırmak ve onlarla vakit geçirmek için okula başlama düşüncemi gerçekleştirme çabamla başladı.  Eylül ayıydı ve okul bahçesi hareketlenmişti. Oysa yaz boyu benden başka kimsecikler yoktu bu bahçede. Ara sıra birileri girip çıkıyordu ama çocuklar yoktu. Artık teneffüslerde çocuk sesleri kuş seslerini bastırıyordu. Neden onlarla birlikte oynamayayım, hatta onlarla okul binasının içine girmeyeyim düşüncesi bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Havalar serinlemişti ve geceler artık benim için zor geçmeye başlamıştı. Bu kış rahat etmenin bir yolunu bulmalıydım ve belki de okul, benim yeni evim olabilirdi. Pazartesi günü ilk işim çocuklarla beraber içeriye girme sırasına geçmek olacaktı. Kararım kesindi. Üstelik yanlarında büyükler varken bana zarar vermeye cesaret edemezler, diye düşündüm. 
Güneşin ilk ışıklarıyla pazartesi günü okul bahçesindeki yerimi aldım. Merdivenin hemen önünde ve okul kapısının tam karşısında kendime bir yer seçtim. Öğrenciler bir süre sonra yanımda toplanmaya başladı. Gerçekten de bu çocuklar bana zarar vermiyor hatta aşırı ilgi gösteriyordu. Birkaçı bana kraker, bisküvi bile ikram etti fakat yemedim. Nihayet okula giriş saati gelmişti. Öğrencilerle merdivenlerden çıktım tam okulun içine adım atacaktım ki ensemde bir el hissettim. Canım yanmıyordu ama yine de hareket edemeyecek biçimde yakalanmış olmam üzücüydü. Çırpındım, çabaladım fakat nafile. Ensemden tutan kişi beni okul bahçesinin dışına kadar çıkardı. Ona üzgün gözlerle baktığımı fark ettiğinde sinirli bir şekilde yeniden okul bahçesine aldı fakat okula girmeme müsaade etmedi. Bu, benim için aşılmaz bir engel değildi. Kapıdan giremezsem pencereden girerdim. Pencerelere yapılmış parmaklıklar benim girmeme engel değildi. 
Bir kenarda sessizce ortalığın sakinleşmesini bekledim. Zil çaldığında bahçe bayram yerine dönmüştü ve bütün çocuklar benim etrafımdaydı. Kendimi hiç bu kadar mutlu hissetmemiştim. Artık çocuklardan korkmuyordum. En azından bu okuldaki çocuklardan… Zil çalıp tüm çocuklar sınıflarına doğru koşmaya başladığında onların peşinden içeriye girmek için bir kez daha teşebbüs ettim. Bu kez başarmıştım. Artık okulun içindeydim. İçerisinin hiç bu kadar güzel olabileceğini düşünmemiştim. Keyifle sınıf sınıf geziyordum. Uyuyabilecek, kuşları izleyebilecek bir sınıf bulma çabasındaydım ki yeniden ensemde bir el hissettim. Bu kez masum ve hüzünlü bakışları okul dışına çıkmadan sergilemeliydim. Ensemden tutan kişi bakışlarımdan mest olmuştu:
-Sana bahçede güzel bir yer yapalım mı, dedi. 
-Bence güzel bir fikir bu, dedim.
Galiba anlamadı ne demek istediğimi. Sorduğu her soruya cevap veriyordum ama anlamıyordu beni. Birkaç saat içinde okul bahçesinde bana güzel bir yuva yapılmıştı. Artık ben sokak kedisi değil eğitimli bir okul kedisiydim. Burada fare ya da benzer haşerata yer yoktu bu vakitten sonra. 

13 Eylül 2025 Cumartesi

BİR KIŞ GECESİ



1. Bölüm: Bitmeyen Bekleyiş

Hava git gide soğuyordu. Kışın tam ortasıydı. Sobadaki odunlar artık sönmeye başlamıştı ve vakit akşama doğru ilerliyordu. İki kardeş, sobanın etkisi azaldıkça sobaya daha da yaklaşmışlardı ve artık sobanın da bir etkisi kalmadığı için sırtlarına kalın giysiler giymişlerdi. Oysa anne ve babaları sabah evden çıkarken birkaç saat sonra döneceklerini söylemişlerdi. Bir yandan onlara dair endişeler zihinlerinde büyüyordu bir yandan da çok acıkmışlardı. Daha önce hiç böyle bir yalnızlık yaşamamışlardı. Evleri köyün en yükseğinde, ormanın hemen eteklerindeydi. Bu ev, büyük büyük dedelerinden onlara kalmıştı ve hayli bakımsızdı. Duvarları çatlak ve pencereleri ise çok eskiydi. Dışarının soğuğunu kesen tek şey içerdeki sobaydı ama artık o da yanmıyordu. Alp, ağabeyi Efe’ye ara sıra bakıyor fakat Efe’nin ağzını bıçak açmıyordu. En azından Efe yiyecek bir şeyler hazırlayabilirdi. Yaşı biraz daha büyüktü fakat Efe sadece boşluğa bakıyor, konuşmuyordu. Efe’nin bakışlarının olduğu yere doğru Alp da baktı ve dışardaki tipiyi gördü. Her yer bembeyazdı ve hava kararıyordu. Pencerenin yarısı karla kaplanmıştı bile. Çaresizlik büyüyordu. Belki de uyumak iyi bir fikirdi ama aç karnına uyunmazdı ki… Üstelik bu soğukta. Tam Alp’ın zihninden bu düşünceler geçerken Efe ayağa kalktı ve duvarda asılı duran gaz lambasını yaktı. Yağmur ve kar yağdığında tüm köyün elektrikleri kesilirdi. Odanın aydınlanması onları biraz yatıştırmıştı. Belki gaz lambası küçük bir ısı da yayardı içeriye. Bir süre sonra hava tamamen karardı. Pencereye baktıklarında artık iki kardeş kendi yansımalarını görüyorlardı. Titreyen lambanın alevinden duvara yansıyan gölgeleri kimi zaman büyüyor kimi zaman küçülüyor ve değişik bir hâl oluşuyordu. Ansızın penceredeki sesle ikisi de irkildi. Bir tıkırtı geliyordu pencereden. Anne ve babası dönmüş olsa kapıya vururlardı fakat pencereye vuran birileri var gibiydi. Alp, ağabeyi Efe’ye iyice yaklaştı ve pencereyi işaret etti. Efe, korkmuyormuş gibi davranıyordu ama onun da içinde bir ürperti oluşmuştu. Gaz lambasını eline alarak pencerenin önüne kadar yürüdü ve ardından Alp’ı yanına çağırdı. Pencereden dışarıya baktıklarında hiçbir şey olmadığını gördüler. Bu kez de tıkırtı odadaki eşyalardan geliyordu. Umursamamaya gayret ettiler. Korku ve açlık içinde daha ne kadar bekleyebilirlerdi ki. Efe, ağabey olarak bir karar verdi ve kardeşini de yanına alarak amcasının ya da dayısının evine gitme fikrini Alp’a söyledi. Alp, bu fikri çok beğenmedi ama yapacak başka bir şey yoktu. Belki anne ve babalarının durumunu da onlardan öğrenebilirlerdi. İki kardeş evde buldukları tüm kalın kıyafetleri sırtlarına giydiler. Yalnızca ihtiyaç halinde kullandıkları el fenerini Efe babasının erzaklarının içinden aldı ve iki kardeş evin kapısını kilitlemeden dışarıya çıktılar. El feneri yalnızca önlerini aydınlatmaya yarıyordu ve yaklaşık on dakika uzaklıktaki amcalarına gitmeye çalışacaklardı. Kar, o kadar yağmıştı ki Alp’ın neredeyse göbeğine kadar gelmişti. Yürümekte zorlansa da Efe’nin yardımıyla bata çıka ilerliyorlardı. Bir süre yürüdükten sonra etraf tamamen beyaza bürünmüştü ve görünürde tüten bir baca, içinde ışık yanan bir ev yoktu. Az önce üşüyorlardı ama şimdi ikisi de terlemişti. Üstelik yorulmuşlardı. Alp ağabeyine bir adım daha atacak halinin kalmadığını söyledi ve bulunduğu yere, karların üzerine kendini bıraktı. Efe’nin ısrarları boşunaydı. Artık ne yürüyecek takatleri vardı ne de sığınacak bir ev.

2. Bölüm

Karanlıkta, soğukta çaresizliğin ortasında iki kardeş öylece kalmıştı. Efe, bir süre Alp’ın dinlenmesine müsaade etti. Evden ayrılmanın iyi bir fikir olmadığını anlamıştı ancak eve dönmek de artık imkansız gibiydi. Etrafı süzüyordu fakat nerede olduklarını bir türlü kestiremiyordu. Alp dinlenmek yerine iyiden iyiye kendini bırakmıştı ve uykusunun geldiğini söylüyordu. Efe, Alp’ı harekete geçirdi. Bir süre ellerini, dizlerini ovdu kardeşinin ardından yeniden yürümeye başladılar. Birkaç dakika sonra kendi ayak izlerine rastladılar. Demek ki aynı yerde dönüp duruyorlardı. Peki ama köy sağ taraflarında mıydı, sol taraflarında mıydı, önlerinde mi, arkalarında mıydı? Artık ne köyün yolu belliydi ne de evlerinin. Alp, iyice mızmızlanmaya başlamıştı. Efe de kendini yorgun hissediyordu ama soğuğa ve geceye teslim olmak istemiyordu. Alp’ı konuşturmak için ona sorular sormaya başladı:
-Şimdi hangi yemek önümüzde olsun isterdin ?
Alp, güçsüz bir sesle cevap verdi:
-Yaprak sarması olsa güzel olurdu. Yanında sıcacık çay da olsun. Ekmekler de ısıtılmış olsun. 
Bu hayal, biraz onları hareketlendirmişti. Efe devam etti:
-Ben de sıcacık ve acılı bir tas tarhana çorbası isterdim, dedi. 
Tarhanayı duyunca Alp biraz daha kendine geldi:
-Acı ve sıcak… Keşke şimdi önümüzde olsaydı da kaşık kaşık yeseydik, dedi. 
Bu esnada biraz ilerlediklerini fark ettiler ve uzakta birkaç cılız ışık görünmeye başlamıştı. Galiba köyün yolunu bulduk, diye içinden geçirdi Efe ve üşüyen parmağıyla karşıdaki ışıkları gösterdi Alp’a:
-Biraz daha sabredersen kurtulacağız ve sıcacık bir odada yemek yiyebileceğiz aslanım, dedi. 
Işıkları gören Alp cesaretlenmişti. Bata çıka yürümeye devam ediyorlardı. Nihayet köpek sesleri de duyulmaya başlamıştı. Köpek seslerinin duyulması, iyiye işaretti. Bir süre sonra köpekler iki kardeşin farkına varmış olmalıydılar ki seslerini daha da artırdılar. Artan köpek sesleriyle insanlar dışarıya çıkmaya başlamıştı, el feneri ve lamba ışıkları uzaktan da görünüyordu. Efe, artık can çekişen elindeki feneri ışıkların bulunduğu tarafa doğru tutmaya gayret ediyordu fakat adım atacak gücü kalmamıştı. Kardeşi de o da karlar üzerine uzandı. Hem yorgundu iki kardeş hem de uykuları gelmişti. 
Alp, uyandığında bir sobanın kenarındaydı ve biraz da terlemişti. Hemen yanında uyuyan ağabeyi Efe’yi gördü. Etrafı şaşkınlıkla incelemeye başladı. Burası amcasının eviydi ve etrafta kimseler görünmüyordu. Biraz sonra Efe’de uyandı. Bu bir rüya olabilirdi. Efe Kibritçi Kız masalını hatırlardı nedense. Belki de iki kardeş donmuşlar ve şimdi cennettelerdi. Pencereden dışarıya baktı iki kardeş, kar durmuştu. Sabahın ilk saatleriydi. Alp ansızın ağabeyi Efe’nin yanağından sıkı bir makas aldı. Efe sinirle Alp’a ne yaptığını sordu. Alp:
-Rüyada mıyız diye kontrol ediyorum ağabey, dedi.
Rüyada değillerdi. Bu esnada odanın kapısı açıldı. İçeriye giren amcalarıydı. Amcaları gece yarısı donmak üzere iken onları bulduklarını anlattı. 
Her şey iyiydi, güzeldi fakat Alp ve Efe anne, babalarını merak ediyorlardı. Kötü bir haber almamak için de bir türlü soramıyorlardı. Küçük bir sessizlik oluştu. Efe tüm cesaretini toplayarak sordu:
-Amca, annemlerden haber var mı?
Amcası:
-Biz de şimdi onları konuşuyorduk, dedi. Büyük ihtimalle yakın köylerden birine sığınmışlardır, diye düşünüyoruz. Bugün ya da yarın bir haber alırız. Siz dinlenin ve keyfinize bakın, dedi. 
Kahvaltı sonrası köpeklerin sesinin yine yükseldiğini fark eden amca, dışarıya çıktı. Bir süre içeri dönmedi. İçeri döndüğünde yüzü gülüyordu. Efe ve Alp’ı dışarıya davet etti. Efe ve Alp dışarıya çıktıklarında köyün alt tarafından kendilerine doğru gelen anne ve babalarını gördüler. Onlara doğru koşmaya başladılar. 

4 Ocak 2024 Perşembe

OKULUM


Zeynep Ada Karadaş

Canım okulum,
Benim okulum,
Sensin benim evim.
Sana geldiğim her gün
Yeni şeyler öğrenirim.

Canım okulum,
Benim okulum.
 
Öğretmenim anlatır,
Ben dinlerim.
Seninle hayat
Güzel okulum.