zeynep ayten etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zeynep ayten etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2026 Çarşamba

İKİ

Zeynep Ayten 

I.
Gecenin en karanlık saati... Apartmandaki bütün ışıklar sönmüş, sadece 3. kattaki bir daireden ufak bir ışık süzülüyor. Ufak bir masa lambası, bırakın masayı aydınlatmayı, kendi çevresine bile ışık vermekte zorlanıyor.
Masa lambasının karşısında kitaplarımı karıştırıyorum. Yıllar önce okuduğum kitaplar, beni o günlere götürürken hiç de zorlanmıyorlar. Altını çizdiğim cümlelere, sayfalara aldığım notlara bakıyorum. Hepsi başka bir bana ait bu cümlelerin. 
Gözlerim kapanmak üzereyken yeni bir kitap açıyorum. Bu kitap diğerlerinden farklı. Büyük bir istekle alıp bir türlü sonunu göremediğim kitaplardan biri. İçinden bir şey çıkmayacağını bilsem de karıştırmaya devam ediyorum. Sayfaları hızlı hızlı geçerken gözüme bir kâğıt çarpıyor. Başta anlam veremiyorum çünkü bu kitabın ilk yirmi sayfasını bile çok zor okumuştum zamanında. Sonra da bir köşede yıllarca bekletmiştim. Son sayfalara değil kâğıt koymak, açtığımı bile hatırlamıyorum. Tekrar o kâğıdı arıyorum. İlk başta bununun rüya olduğunu bile düşünüyorum. Fakat aramaya devam ediyorum ve tekrar o kâğıdı buluyorum. 
"Bugün hayatımın en garip günüydü. Bazılarının hayal bile edemeyeceği bir şey yaşadım." diye başlayan yazıyı okuyorum. Şimdiye kadar kitapları nerede okuduğumu bile hatırlarken bu yazıyı ne zaman yazdım ne zaman kitabımın arasına koydum, en önemlisi de ne zaman böyle bir olayı yaşadım hatırlayamıyorum. Tek bildiğim bu yazının benden başkasına ait olamayacağı. Arka sayfayı çevirdiğimde tarih ve imzamı görüyorum. İmzamı görünce benim yazım olduğuna emin olsam bile tarihi görünce şaşkınlığım daha da artıyor. Çünkü tarih bundan tam 1 ay öncesini gösteriyor. Kâğıdı tekrar ve tekrar okuyorum. Çünkü bu imkânsız. Her ne kadar hatırlamasam da bunu ben yazmışım. Fakat bu tarihe bir anlam veremiyorum zira geçen ay hangi kitabı okuduğumu biliyorum. Ve bu olayı yaşamadığıma eminim. Çünkü böyle bir olayı yaşasam bitiremediğim bir kitabın arasına değil günlüğüme yazardım. Hızlıca yılların yorgunluğunu taşıyan günlüğümü alıyorum. Sayfaları karıştırıp aynı günü arıyorum. Yıllardır her gün yazdığım, hiçbir zaman atlamadığım günlüğümü bazı günler yazmadığımı fark ediyorum. O günlerde ne olduğunu hatırlamaya çalışıyorum fakat nafile. En ufak bir şeyi bile hatırlayamıyorum. Kâğıdı yeniden kitabın arasına koyuyorum, kitabı da aldığım yere değil başucuma koyuyorum ve cılız lambayı söndürerek yorgun düşen zihnimi uykunun kollarına teslim ediyorum. 
II.
Uyandığında dışarısı aydınlanmıştı ve uyuduğu süre boyunca yastığında başını rahatsız eden bir nesne vardı. Eliyle uzandı, bir kitaptı onun ara sıra uykusunu bölen. Kalın ciltli ve hacimli bir kitap. Gözlerini yeniden kapatarak kitabı el yordamıyla yastığından uzaklaştırdı. Bu kitabın buraya nereden gelmiş olacağını düşünmek bile istemiyordu, uykusu vardı. Uyumaya çalıştı fakat dışardan gelen aydınlık buna mâni oluyordu. Kalkmak zorundaydı, dükkânı açmayı geciktirmemeliydi. Bu saatte müşteri geldiği hiç olmamıştı ama yine de dükkânı erken açmanın berekete vesile olacağına inanıyordu. Gün boyu birkaç yaşlı ve birkaç öğrenci dışında kimse uğramıyordu ki zaten. Dükkâna gelen insanların tavrını artık ezberden biliyordu. Hiçbir yerde bulamadıkları kitapları raflarda bulunca sevinmek yerine bir de pazarlığa tutuşuyorlardı. Kitapların tozlu olduğundan bahsediyorlardı, kimi sayfaların çizili olmasına bahane buluyorlardı. Böyle zamanlarda kitabın satılık olmadığını söyleyerek müşterinin elinden alıyor ve arka raflardan birine koyuyordu. Daha sonra aradığında o kitabı bir daha bulamıyordu. Bazı insanlar onun bu garip ve huysuz tavırlarına alışık oldukları için umursamazlardı fakat bazı insanlar bu tavırları yüzünden bir daha buraya gelmeyeceklerini söyleyerek çıkıp giderlerdi. Sürekli buraya gelen insanlardan dikkatli olanların fark ettiği tuhaf bir durumdu bu. Onu daha yakından tanıyan bir arkadaşı ise her şeyin farkındaydı ve senelerdir onu böyle seviyor, idare ediyordu.  Fakat son zamanlarda hep sıkıntı, hep isyan, hep huysuzluk hakimdi kitap dolu duvarların arasında. 
Koşa koşa geldiği dükkanını açmıştı ve neredeyse her gün gelen doktor arkadaşı içeriye girmek üzereydi. Kapının açıldığını fark edince seslendi:
-Doktor Bey bugün geciktiniz. 
-Asıl geciken sizsiniz sahaf bey. Ben bir saat önce gelmiştim ama dükkân kapalıydı. 
Bu sözler kapı eşiğinden fırlatılmış oklar gibiydi. Öfkeyle doktora bağırdı:
-Madem kitap almayacaksın o zaman terk etmelisin burayı. Benimle bu kadar samimi olacak, bana espri yapacak cesareti nereden buluyorsun?
Doktorun beklediği cevaptı aslında, onun sorduğu bu sorular. Kaç zamandır anlam veremediği bir durumun adını koymak üzereydi. Hiç kızgın ve kırgın değildi karşısında duran adama aksine şefkatle bakıyordu lakin adam devam ediyordu:
-Sizin okumak ya da kitap aramak gibi bir derdinizin olmadığı besbelli. Eğer sadece çay içmeye geldinizse o da burada yok ama yan tarafta içebilirsiniz. 
Doktor bir süre konuşmadan dinledi, cebinden çıkardığı defterini notlar aldı ve tebessümle ayrıldı dükkândan. Gün boyu dükkâna uğrayan herkes benzer bir şekilde karşılandı. Kimi alışıktı bu duruma kimi bir daha bu dükkâna gelmek mi, tövbe… diyerek ayrıldı. Önünde bir defter vardı ara sıra bir şeyler karaladığı. Akşam karanlığı çökmeye başladığında defterine bir cümle yazdı “Bugün hayatımın en garip günüydü. Bazılarının hayal bile edemeyeceği bir şey yaşadım." Anlamsızca bu defter sayfasını kopardı ve ikiye katladı. Raflar arasında dolaşırken diğerlerinden farklı bir kitap gözüne ilişti. Büyük bir istekle alıp bir türlü sonunu getiremediği kitaplardan biriydi bu. Kitabı biraz karıştırdı ve rastgele bir sayfaya elindeki kâğıt parçasını koyarak kitabı kolunun altına aldı, dükkândan dışarıya çıktı. 

4 Şubat 2026 Çarşamba

ÖZNE/SİZ


Zeynep Ayten

İnsanlar beni benden daha mı iyi tanıyorlar diye düşünmeden duramıyorum. Bakışlarımdan yola çıkarak benim düşüncelerimi benden daha iyi biliyorlar, suskunluğuma benden daha iyi isim veriyorlar ve bu isim benden çok uzak oluyor çoğu zaman fakat insanlar kendilerine çok güveniyor hatta tek doğru kendileriymiş gibi düşünüyorlar. Ben de onları düzeltemeye uğraşmıyorum çünkü yanlış bir cümleyi düzeltmek çoğu zaman cümleyi baştan oluşturmaktan daha güç ki bir de karşınızdaki kendinden çok eminse…
Ben artık üstüme zorla yapıştırılan isimlerle yaşamaya alıştım fakat bazen ben de kim olduğumu unutuyor, bana yapılan yakıştırmaları gerçek ben sanıyorum. Onları kendi bedenimde yaşatıyor onlara can veriyorum. Bunu fark ettiğimde ise kendi kendime kızıyorum. Ben olmayan birini kendi bedenimde barındırmanın manası yok çünkü. Üzerime yapıştırılan etiketler o kadar fazla ve farklı ki… Okul hayatımda başka başka etiketler, arkadaşlarım arasında başka etiketler, aile ve akrabalar arasında yine başka etiketler fakat bunların hiçbiri ben değilim. Bu kadar etiket arasında halen “ben” diyor olabilmek bile aslında başarı. Bunlardan hiçbiri olmadığımı biliyorum ama kim olduğumu çoğu zaman hatırlamıyorum. 
Günlüğüme soruyorum kim olduğumu, kimliğimi önüme koyup orada arıyorum kendimi, eşyalarıma soruyorum, oturduğum eve, yaşadığım sokağa soruyorum ama cevap alamıyorum. Sormadığım kim varsa cevap veriyor fakat sorduklarım susuyor.
Aynalara soruyorum, aynalara bakıyorum ancak bomboş yüzümü döndüğüm aynalar. Bomboş aynalarda arıyorum kendimi, hatırlamakta güçlük çektiğim kendimi. Böyle zamanlarda bilinmeyen bir zamanda ve mekanda yaşamış bir masal kahramanına benzetiyorum kendimi. Evvel zaman içinde yaşamış şimdi ise insanların zihinlerinde yaşamaya devam eden bir masal kahramanına. 
Sen hiçbir şeyi umursamaz mısın, diyor hemen yanımda oturan arkadaşım gözlerime bakarak ve bana umursamazlık etiketini yapıştırıyor anında. Cevap bile vermiyorum. Bir başkası devam ediyor, evet umursamaz ve vurdumduymaz biridir o diyor. Etikete yeni bir kelime daha ekliyor. Ona da cevap vermiyorum. Aslında hepsine cevap veriyorum, yırtınırcasına, çatlarcasına cevap veriyorum. Çığlık çığlığa cevap veriyorum fakat onlar beni duymuyor. Onlar sadece gözlerime bakıyor, sözlerimi duymuyorlar. 
Yalnızca yanımda, yakınımda olan insanlar yapmıyor bunu. Hayatımda ilk kez karşılaştığım ve belki de bir daha asla karşılaşmayacağım insanlar da bunu yapıyor. Markette, hastanede, otobüste, yolda… Hepsine cevap veriyorum kendimce fakat onlar duymuyor, dinlemiyor beni. Böyle zamanlarda insanlardan başka bir dil konuştuğuma inanıyorum. Aynı dili konuşuyorsak neden beni duymuyorlar. Gerçi insanlar taşların da dilinin olmadığını ve suskun olduğunu söylerler. Bitkilerin ve hatta duvarların dilsiz olduğuna inanırlar. Bilmezler çatlayan taş niçin çatlamıştır? Duymazlar dört duvar ne söyler kendilerine gece gündüz? Bir tavanın şikayetini işitmemiştir onlar. Bir çiçeğin derdini nasıl anlasınlar ki? Dolayısıyla beni de duymamaları, anlamamaları gayet doğal aslında. 
2
İki gün olmuştu bu kitaba başlayalı fakat kitap bir türlü ilerlemiyordu. Hayatında okuduğu en can sıkıcı satırlardı bunlar. Daha önce hiçbir kitabı yarım bırakmamıştı ve bunu da bırakmak istemiyordu fakat iki gündür ancak iki sayfa okuyabilmişti. Belki de araya başka bir kitap almalı ve daha sonra bu kitaba dönmeliydi. Kitabı kapattı ve başucuna bıraktı. Yazarının ismine baktı göz ucuyla, kitabın ismine. Belki de kitap alırken birkaç sayfasını okuyup öyle almalıydı bu tarz işkenceye maruz kalmamak için. Bu kitabı kimin tavsiyesiyle aldığını hatırlamaya çalıştı fakat bulamadı. Daha önce hiçbir kitabını okumamıştı bu yazarın. Hayatına dair bir araştırma yaparsam belki kitap cazip hale gelir, diye düşündü. Normalde meşhur yazarların bile kitaplarının ilk sayfasında hayat hikayeleri olurdu ama bu kitabın ilk sayfasında hiçbir bilgi yoktu. Kitabı yeniden eline aldığında garip bir şeyle karşılaştı. Kitabın basıldığı yıl ve yer bilgisi de yoktu. Kitabı yeniden yerine bıraktı. 
3
Tam gözlerini kapatacaktı ki bir fısıltı duydu. Yukardan geliyordu fısıltı hayli yukardan. Anlamaya çalışıyordu fakat tam olarak anlam veremediği sözlerdi bunlar. Üst katlarında oturan kimse yoktu. Bir apartmanın en üst katında oturuyordu. Kitabın etkisi miydi yaşadığı yoksa aşırı yorgunluktan mı duyuyordu bu sesleri? Bulunduğu yere doğruldu ve oturdu. Bu kez dört bir yandan sesler gelmeye başlamıştı. Sağ tarafı dinlemeye çalışırken sol duvardan ses geliyordu. Sesleri anlamaya çalışırken arkasındaki ve önündeki duvardan da sesler gelmeye başladı. Okuduğu satırları hatırladı bu seslerle birlikte. İki günde sadece iki sayfasını okuduğu bir kitap nasıl bu kadar etkileyebilirdi ki zihnini? Onlarca kitap okumuştu hem de bir çırpıda okumuştu. Birkaç gün boyunca etkisinde kaldığı kitaplar olmuştu, hayatına yön veren kitaplar olmuştu fakat sevmediği bir kitabın iki cümlesi nasıl bu kadar etkileyebilirdi ki hayatını? Kitabın etkisi değildi belki de bu. Belki de uyumuştu ve rüyasında oluyordu bu yaşadıkları. Sabah uyanacak ve hepsini unutmuş olacaktı. Bu esnada karşısındaki masada duran çiçekten ince bir ses gelmeye başladı. Duvarlardan gelen seslere göre daha yumuşak, insana huzur veren bir sesti bu. Bilinçsizce çiçeğe seslendi:
-Bir şey mi anlatmak istiyorsun?
Çiçek sustu. 
Duvarlar sustu.
Tavan sustu. 
Su içmenin ve elini, yüzünü yıkamanın iyi geleceğini düşündü. Bir çırpıda lavaboya koştu. Ellerini suyun altında bir süre tuttu, ardından defalarca yüzüne su çarptı. Birkaç yudum da su içti üzerine. Her zaman olduğu gibi aynadaki yüzüne bakarak odasına gidecekti ki aynada hiçbir şey görünmediğini fark etti. Aynanın sağına, soluna geçti. Aynanın önünde eğildi, zıpladı fakat bomboştu ayna. Yaşadıklarının bir rüya olmadığını fark etmişti, üstelik uykusu da kaçmıştı. Belki de şu sıkıcı kitaba biraz daha bakmalıydı. İstemeyerek de olsa kitabı yeniden eline aldı. Üçüncü sayfasındaydı kitabın. 
4
Belki de gerçekten insanlar beni benden daha iyi tanıyorlar. İnsanlar beni tanıyorlar, diyemiyorum fakat ben kendimi tanımıyorum. Onların bana verdikleri isimler, benim kendime verdiğim isimlerden daha uyumlu belki de. Onlar gördükleriyle, düşündükleriyle bir isim buluyor bana, ben ise göremediğim, düşünemediğim şeylerle bir isim arıyorum kendime. Sadece isim aramıyorum galiba kendimi arıyorum. Bulabilecek miyim? Şüpheli. Doğru yolda mıyım? Hiç sanmıyorum. İnsanlar haklı mı peki? Kesinlikle hayır. Duvarların lisanını öğrenmeliydim sanki, tavanın lisanını ve taşların, çiçeklerin konuştuğu dili öğrenmeliydim. Bunları öğrendiğimde kendime bir isim vermem daha kolay olacaktı. Belki de onların bana verdikleri bir isim vardı, birçok isim vardı ve ben onların ne söylediğini anlayamadığım için kendimi böyle öznesi olmayan bir cümle gibi hissediyordum. Kocaman bir hayat kitabının ortasında öznesi olmayan tek bir cümle gibi. 
5
Az önce peşine düştüğü uyku gelmiş ve göz kapaklarına yüklenmeye başlamıştı. Okuduğu kitap sanki biraz anlamlı hale gelmişti. Sanki birkaç sayfa daha okuyabilse benimseyecekti bu kitabı. Bir türlü kitabın arka sayfasını çeviremiyordu. Uyku galip gelmiş ve gözleri kapanmıştı bile. Kitabın sessizce elinden kayıp yere düşerken çıkardığı sesi duymadı bile. Neydi kendini bu kadar yoran şey, neydi onu aniden uykunun kollarına atıp çaresiz bırakan şey anlayamamıştı. 
Rüya görmedi. Nasıl uyuduğunu ve nasıl uyandığını da hatırlamıyordu. Uyanır uyanmaz üçüncü sayfasında kaldığı kitabı aradı gözleri fakat yoktu. Kitaplığına baktı, yatağın altına, kenarına, dolapların arkasına baktı fakat kitabı bulamadı. 

18 Aralık 2025 Perşembe

SAHİPSİZ DEFTER


Zeynep Ayten

Böyle bir okul hayatı düşünmemiştim. Gecemi gündüzüme katmış ve binbir hayal ile üniversite sınavına çalışmıştım. Çok güzel bir başarı elde edip hayallerimin üniversitesine ve bölümüne yerleşmiştim fakat hiçbir şey hayalimdeki gibi değildi. Öncelikle benimle aynı sınıfta olanlar, benimle aynı hayallerle gelmemişti buraya. Onları bir şekilde düşünmeyebilirdim fakat ders hocalarım da maalesef aynı düşünceleri paylaşmıyordu benimle. Başka bir üniversiteye mi gitmeliydim, başka bir bölüme mi başlamalıydım, kafamda sorular peş peşe yığılıyordu. 
Büyük hevesle başladığım üniversitede artık yoklama alınmayan derslere gitmemeye başlamıştım. İnsanın kendi kendine eziyet etmesinin bir anlamı yoktu. Yine de derslerim fena değildi fakat mutsuzluk, memnuniyetsizlik iliklerime kadar işlemişti. Galiba öğrencilik hayatımın sonuna gelmiştim hem de daha ilk seneden. 
Belki bir iş bulmalı ve çalışmalıydım. Kuaför olabilirdim mesela ya da ev yemekleri yapan bir işletme açabilirdim. Kurye bile olabilirdim. Yaşamak için önce üniversite okumak, ardından iş bulmak için sıraya geçmek yerine doğrudan bir işe başlayabilir, iş kurabilirdim. Böyle çıkmamıştım bu yola. Hayallerim vardı, evet daha çabuk iş hayatına başlayabilirdim fakat bu kolayı seçmek olurdu. Mutsuz olacağım bir mesleğe başlamak mı yoksa mutlu olacağım bir meslek için biraz daha sabretmek mi, bu ikilem zihnimi paramparça ediyordu. Zaten mutsuzdum ve yeni bir mutsuzluğa, sırf iş düşüncesiyle atılmak hem de ömür boyunca bu işi sürdürmek anlamsız gelmeye başladı bir süre sonra. Bir kitapta şöyle bir söz okumuştum: Size bağlananları mutlu etmek, tanrısal bir eylemdir. Bana bağlananlar vardı; sevdiklerim, ailem…  Benim üniversite okumamdan ve hayalimdeki mesleği seçmemden büyük mutluluk duymuşlardı. Şimdi onları yüz üstü bırakabilir miydim?.. Sanmıyorum. 
Bunca gelgit arasında zihin yorgunluğu içinde ilk senenin sonuna gelmiştim bile. Son sınıflar, mezuniyet töreni telaşındaydı. Sanki büyük bir iş başarmış gibi yeni kıyafetler, abartılı program provaları, şenlikler… Ortalık bayram yeri gibiydi. Onca güler yüzlü gencin arasında, yükselen kahkahalar içinde biri dikkatini çekmişti. Kendinden çok emindi. Asık suratlı değildi ama yüzünde bir ciddiyet ve yorgunluk hissi de vardı. Tam önünde yürüyordu bu öğrenci. Bir süre sonra adımlarını hızlandırdı ve prova alanına yöneldi. Bu esnada elindeki dosyadan yere küçük bir defter düşmüştü. İnsanlar farkında bile değildi yere düşen bu küçük defterin. Defteri aldım ve peşinden koşmaya çalıştım ancak kalabalıklarda çoktan kaybolmuştu defterin sahibi. Bir süre elimde defter, şaşkın şaşkın dolaştım kalabalıklarda. Artık sahibine ulaştıracağımdan ümidi kesmiştim. Provaları izlersem belki defterin sahibini yeniden görebilirim, diye düşündüm ve bulduğum ilk sandalyeye oturdum. Defterde belki sahibine dair bilgi bulurum düşüncesiyle kapağını araladım. Herhangi bir bilgi yoktu. Galiba bir günlüktü bu defter. Okumamalıydım ancak içimden bir his, hiç değilse birkaç güne göz gezdirmekten bir zarar gelmeyeceğini söylüyordu. Kalabalığa dikkatlice göz gezdirdikten sonra defteri okumaya başladım.  Dört yıl öncesinin tarihinin altında şöyle yazıyordu: 
Böyle bir okul hayatı düşünmemiştim. Gecemi gündüzüme kattım ve binbir hayal ile üniversite sınavına çalıştım. Çok güzel bir başarı elde edip hayallerimin üniversitesine ve bölümüne yerleştim fakat hiçbir şey hayalimdeki gibi değil. 
Bu cümleler ve hisler bana hiç yabancı değildi. Bir sayfa, bir sayfa daha, bir sayfa daha… Derken defterin sonuna ulaşmıştım. Okuduğum satırlar sanki bana ait gibiydi. Defteri kapattığımda herkesin bana baktığını hissettim. Hemen yanımda duran biri:
-İsmin anons ediliyor, sen prova için sahneye çıkmayacak mısın, dedi. 
Defteri çantama koydum ve sahneye çıktım. Ne konuştum, ne söyledim hatırlamıyorum sadece bölüm birincisi olarak sahneye davet edildiğimi hatırlıyorum ve bir de alkışları. 
Sahneden indiğimde yeniden çantamı açtım, defter yerindeydi. Elime aldım ve tekrar okumaya başladım. İlk sayfa, defterin kapağına yapıştığı için okumadığımı fark ettim.  Bu sayfa defter sahibinin bilgileriyle doluydu: Adı, Soyadı, Telefon numarası… Tüm bilgiler bana aitti bu sayfadaki. 
Kendi kendimin yabancısı mı olmuştum yoksa defter gerçekten başkasına mı aitti? Mezun olacak kişi ben miydim yoksa bir hayal mi görüyordum? Defterin sahibini bulmalıydım. Bu defter bana ait olamazdı. 

22 Ekim 2025 Çarşamba

BEKLENMEDİK TANIŞMA

 Yeni bir okula, sınıfa başlamanın heyecanı tüm öğrencilerin gözlerinden okunuyordu. Herkes daha derse girmeden birbiriyle tanışmıştı. Zaten bazıları da birbirini ortaokuldan tanıyordu. Yabancı öğrenci çok azdı ve bir süre konuşan herkes mutlaka ortak tanıdıklar buluyordu. 
İlk ders başladığında öğretmen yoklama alırken Rüknettin’e gelmişti sıra. Rüknettin Umursamaz… Herkes sağa sola baktı bu garip ad ve soyadın kime ait olduğunu görebilmek için fakat kimseden ses çıkmamıştı. Gün boyu diğer öğretmenlerin aldıkları yoklamalarda da bu ad hep “yok” yazılmıştı. 
Belki de okulun ilk günü olduğu için gelmemiştir Rüknettin, diye düşündü sınıf arkadaşları. Öğretmenler ise şimdiden öğrenmişti bu adı. ilk gün tüm öğrenciler kaynaşmıştı bile Rüknettin hariç.
Okulun ikinci günü tüm gözler sınıfta yeni bir yüz aradı ancak yeni kimse yoktu. Bu durum gün boyunca Rüknettin Umursamaz’ın yoklama fişine işlenmesi demekti. Artık sınıf başkanı numarasını da ezberlemişti Rüknettin’in. Öğretmen yoklama almaya başlar başlamaz:
-1313 Rüknettin Umursamaz sınıfta yok hocam, diyordu.
Ertesi günlerde bu numarayı öğretmenler de ezberlemişti ve yoklama alınırken şaka konusu oluyordu:
-Umursamaz, bugün de okulu umursamadı galiba…
Kimsenin umurunda değildi Umursamaz Rüknettin. Hatta sınıf öğretmeni bile Rüknettin’in bir süre yok yazıldıktan sonra devamsızlıktan sınıfta kalacağını ve adının listeden silineceğini söylüyordu. 
Yirmi kişilik sınıfta Rüknettin’in yokluğunu umursayan yalnızca Salim’di. Salim, diğer arkadaşları gibi Rüknettin’in artık gelmeyeceğini düşünmüyor, her sabah sınıfa girmeden önce ve sınıfa girince okulda, sınıfta yeni bir yüz arıyordu. Bir gün Rüknettin gelecek ve onun en yakın arkadaşı olacaktı. Bir gün Rüknettin gelecek ve şöyle diyecekti:
-Tedavim yeni bitti, bacağım kırılmıştı ve artık aranızdayım. 
Veya:
-Bu şehre yeni taşındık ve okula başlamam biraz vakit aldı. Merhaba ben Rüknettin, diyerek kendini tanıtacaktı. 
Rüknettin kesinlikle çalışkan bir öğrenciydi. Okula başlar başlamaz kendi yokken işlenen konuları mutlaka bir çırpıda öğrenecekti. Hatta bu konuları sınıf arkadaşlarından bile iyi biliyordu. Rüknettin, uzun boylu bir çocuktu muhakkak. Çok kitap okuyordu ve belki şiir bile yazıyordu. Rüknettin mutlaka okula başlayacak ve Salim’in en iyi arkadaşı olacaktı. Sırf bu düşünceyle Salim kaç gündür tek oturuyordu sırasında. Yanında Rüknettin oturacaktı. Kantinde de tek başına oturuyordu, Rüknettin gelince onunla çay içecekti. 
Zaman zaman ailesine de bahsediyordu Rüknettin’den ve ailesi her gün soruyordu:
-Rüknettin bugün okula geldi mi?
-Gelmedi ama mutlaka gelecek, diyordu Salim. 
Günler böyle geçiyordu. Kimse umursamıyordu Rüknettin Umursamaz’ı Salim dışında. Birkaç hafta geride kalmıştı bile. Zaman zaman Salim de umutsuzluğa kapılmaya başlamıştı artık. Belki de boşu boşuna umursuyordu Rüknettin’i çünkü sınıfta kimseyle yakın arkadaşlık kuramamıştı. Tek başına oturuyor, tek başına geziyordu. Arkadaşları Rüknettin gibi Salim’i de umursamaz olmuştu. 
Dönemin ilk boş dersiydi. İngilizce öğretmeni grip olduğu için bir hafta rapor almıştı ve dersler boş geçecekti. İlk ders nöbetçi öğretmen sınıfta biraz oturmuş ancak ikinci ders öğrencilerin kantine geçebileceğini söylemişti. Salim her zaman olduğu gibi kantinde boş bir masa buldu ve oturdu. Yine Rüknettin gelmişti aklına ancak o da artık umursamıyordu. Neler düşünmüştü onun hakkında. Belki de Rüknettin kayıptı. Hatta okula gelirken kaybolmuştu ve ailesi perişandı. Belki de Rüknettin özel okula geçmişti ve kaydı silinmek üzereydi. Belki de Rüknettin diye biri hiç yoktu. Bu mümkün müydü? Neden olmasın, Rüknettin Salim’in zihninde kendiliğinden belirmiş bir umursama hastalığının adıydı belki de. 
Bunalmıştı bunları düşünürken. Ders çalışmalı, kendini derslere vermeli ve bu ruh halinden kurtulmalıydı. Aldığı çayı yarıya kadar içebilmişti daha fazla içemiyordu. Tam yerinden kalkacaktı ki karşısındaki sandalyeye kantinde çalışan çocuk oturdu. Çocuğu ilk kez bu kadar yakından görüyordu ve kendiyle aynı yaşlardaydı. Çocuk sevecen bir ses tonuyla:
-Günlerdir tek başına oturup çay içiyorsun. Senin sınıf arkadaşın yok mu hiç? Dikkatimi çekti bu durum ve karşına bu yüzden oturdum, dedi. 
Salim şaşırmıştı bu durum karşısında. 
-Bir arkadaşım var aslında ama okula gelmiyor, dedi. Okula geldiğinde karşımda oturacak. Hatta sınıfta bile yanımda yer ayırdım ama gelmiyor nedense. 
Küçük bir suskunluğun ardından Salim devam etti:
-Galiba yakın yaşlardayız. Sen okula gitmiyor musun, neden burada çalışıyorsun, diye sordu. 
Sohbet ilerlemeye başlamıştı. Salim, kantinin asıl sahibinin bu çocuğun babası olduğunu öğrendi. Zil çalmak üzereydi. Birazdan kantin pazar yerine dönecekti. Babası çocuğa seslendi:
-Rüknettin, birazdan zil çalacak, masaları silmeyi unutma. 
Salim’in birdenbire rengi atmıştı. Çocuk masadan kalkarken elini uzattı:
-Ben Rüknettin. Rüknettin Umursamaz. Senin adın neydi?
Salim, elini bile uzatmayı unuttu. Bir rüyada, bir hayal aleminin içinde gibiydi. Bir yandan sandalyeden kalkarken kısık bir sesle:
-Salim, dedi ve ardına bakmadan koşarak sınıfına çıktı. 
Rüknettin herkesten çok okulu umursayan biriydi demek ki ve herkesten önce okula gelip herkes gittikten sonra okuldan ayrılıyordu. Salim'in kafası hayli karışıktı. Neden hiçbir öğretmen bu durumdan haberdar değildi. Bu gerçeği sınıf arkadaşlarıyla paylaşmalı mıydı? Ne değişecekti ki? Kimse umursamazdı nasıl olsa. Sınıfına ulaştığında önce kendine yeni bir sıra bulmayı düşündü. Kendisi gibi tek oturan birkaç kişi vardı. Her gün sırayla onlardan birinin yanına oturmak iyi bir fikirdi. Bu esnada nöbetçi öğretmen sınıf defterini ve yoklama fişini doldurmak için gelmişti. Salim, yoklama fişini öğretmene uzatırken sınıf listesi gözüne ilişti. 1313 Rüknettin Umursamaz adını arada gözleri listede fakat bulumadı. 

İKİNCİ DOĞUM GÜNÜ

Zeynep Ayten  

O gün erken uyanmıştı. Hem de kurduğu alarmdan neredeyse 2 saat önce. Aslında diğer günlere kıyasla gece daha geç uyumuştu ve bu kadar az bir zamanda uykusunu alması çok zordu. Gece boyunca uyumaya çalıştı; sağına döndü, soluna döndü, biraz da tavanı izledi. Ama uyuyamıyordu işte. Her ne kadar uykusuzluktan gözleri acısa da uyuyamadığı için yatağından kalktı, elini yüzünü yıkayıp diğer işlerini halletti. Fakat bu sürede o kadar yorgun ve uykusuzdu ki haftanın 5 günü yaşadığı bu rutini sanki vücudu otomatik pilotta gerçekleştiriyordu artık. 
  Hazırlanıp okula gitmek için yola koyuldu. Sabahın serinliği yüzüne vurduğunda biraz kendine gelir gibi oldu. Geç kalmamak için adımlarını hızlandırarak yoluna devam ettiğinde henüz birkaç esnaf kepenklerini açıp müşterilerini beklemeye başlamıştı. Okula doğru yürürken içinde bir his vardı. Bugün diğer günlerden farklı olacaktı. Ne farkı olacak bilmiyordu, bu his içine nereden doğdu bilmiyordu ama farklı olacaktı, bunu biliyordu.
  Okula girdiğinde her zamanki kalabalık onu karşıladı. Onlarca öğrencinin arasından bir hayalet gibi geçip sınıfına gittiğinde ders başlamak üzereydi. Birkaç dakika başını masasına koydu. Daha sonra öğretmen sınıfa girip öğrencileri selamladıktan sonra derse başladı. Öğretmenin sesi bir uğultu gibi kulaklarında yankılandı, defterine yazdığı cümleler yarım kaldı, göz kapakları gözlerini örtmek için mücadele vermeye devam etti. Her şeye rağmen anlamaya çalışıyordu fakat nafile. Gözleri yavaşça camdan dışarı kaydığında bir çocuk gördü. Okuldan biri olamazdı, ders saatinde dışarıda işi neydi? Dışarıdan biri olsa okul bahçesinde ne arıyordu? Belki bir akrabasını falan ziyarete gelmiştir diye düşünürken dakikalar birbirini kovalamış, zil çalmıştı. Öğretmen sınıftan çıktıktan sonra biraz daha çocuğu izledi. Hareketleri biraz farklıydı. En sonunda merakına yenik düştü ve onunla tanışmak için bahçeye indi.
  Çocuğun yanına gittiğinde çocuk sanki eski dostunu görmüş gibi samimi bir gülümsemeyle onu karşıladı. Tanıştılar, uzun uzun sohbet ettiler. Sanki uzun zamandır tanışıyorlarmış gibi… Ve zil çaldığında çocuk son olarak şunu söyledi:
-Monotonluk içinde kaybolan, kendi hikâyesini yazamaz.
  Ne dediğini anlamamıştı fakat çocuk gözden kaybolmuştu bile. Bu kelimeler kafasının içinde dönüp duruyordu. Neden aniden ona böyle bir şey demişti, neden bir açıklama yoktu ve nasıl aniden gözden kaybolmuştu? Bunları düşünerek sınıfına ulaştı. Bu sözleri düşünmeye devam etti. Anlayamıyordu, ne demek istemişti? Düşündü, düşündü, düşündü… Sonunda bulmuştu. Kelimeleri tek tek düşünmüş, ince elemiş, sık dokumuş ve bulmuştu. Yani bugün olduğu gibi artık birbirinden farkı kalmayan günlerde kaybolursa diğer insanlardan onu ayıran özelliği ne olacaktı? Demek ki bir şeyler yapmalıydı. Kendi olabileceği, kendini diğer insanlardan ayırabileceği bir şeyler… “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.”  demişti Peygamber de bir hadiste. 
  Belki de bu çocuk tamamen uykusuzluk yüzünden gördüğü bir hayaldi. Bunu bilmiyordu fakat bildiği bir şey vardı; bundan sonra başkalarının onun için çizdiği rutinin dışına çıkacaktı. Kendi hikâyesini başkalarının kalemiyle değil kendi kalemiyle yazacaktı, kendi hikâyesini kendi sesinden duyacaktı. 
  Tam da hissettiği gibi olmuştu. Bugün diğer günlerden farklıydı. Hem de çok farklı. Bugün onun yeni doğum günüydü. Bugünden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı çünkü artık anladı ki aslında hiçbir gün aynı değildi, her günün kendine has, anlatılmayı bekleyen hikâyeleri vardı ve o, bu hikâyeleri iliklerine kadar yaşayıp belki de başkalarına anlatacaktı. Bugün bir söz verdi kendine, kendini geliştirmeye dair. Ve bilinmeyen çocuğun söylediği söz, her zaman onun ilham kaynağı oldu.

18 Ekim 2025 Cumartesi

SON YOLCULUK

 


ZEYNEP AYTEN
Ununu elemiş, eleğini asmıştı. Yaşayacağım her şeyi yaşadım, diyordu kendi kendine. Mutluluğu da yaşamıştı, acıyı da. Neler görmüştü kısacık ömründe. Kısacık ömür… Hayır, ömür hiç de kısacık değildi. Depremler görmüştü, salgın hastalıklar görmüştü, savaşlar görmüştü, kıtlık görmüştü. Nasıl kısacık olurdu ki ömür. İki çocuk yetiştirmişti bu uzun ömründe ve bir çocuğunu da kendi elleriyle vermişti toprağa. Yalnız çocuğunu mu? Annesini, babasını, eşini de… 
Artık yapacak bir işi yoktu eksik günlerini tamamlamaktan başka. Nasılsın diye sorduklarında böyle cevap veriyordu:
-Eksik günlerimi tamamlıyorum.
Kaç günü kalmıştı bu dünyadan gitmek için bilmiyordu. Bilmek de istemiyordu. Gitmek için acelesi de yoktu. Şükürsüzlerden olmamak için diye şikâyet etmiyordu. 
Her sabah gün doğmadan kalkıyor ve namazını kılıyor ardından yaz, kış demeden pencereleri açıyordu bir süre. Evin içinde bereket ve sağlık olsun, diye yapıyordu bunu. Ardından eski radyosunun başına geçiyor ve bir önceki günün haberlerini dinliyordu. Hiçbir şey anlamıyordu haberlerden ama yine de dinliyordu. Bir şey anlamıyordu çünkü ne dünya gündeminden ne de ülke gündeminden haberdardı. Öğleye kadar kahvaltı yapıyor, mevsimlerden yaz ise balkonu yıkıyor, bir süre yoldan gelip geçenleri izliyordu. Bir zamanlar bu yollarda kendi de yürümüştü. Telaşlı adımlarla koşuşturmuştu oradan oraya ama artık telaş bitmişti ve kendini hayatın kenarında hissediyordu. Hemen evlerinin önündeki ağacın küçücük bir fidan olduğu zamanları bile biliyordu. Şimdi kocaman bir ağaç olmuştu ve onlarca serçe sabah bu ağacı şenlendiriyordu. 
Öğle vakti geldiğinde yarım saat önceden camiye çıkıyor, yolda kendini tanıyanlarla sohbet ediyor, namazın ardından bir süre parkta oturuyor ve ikindi vakti yeniden camiye gidiyordu. Akşam, sabah ve yatsı namazlarını yalnızca havalar iyi olduğunda camide kılıyordu, diğer zamanlarda evinde kılmaya çalışıyordu. 
Günde iki kez yemek yiyordu. Zaman zaman da oruç tutuyordu. Sabah namazına erken kalktığı günler oruca niyetleniyordu. 
Çocukları vefasız değildi. Zaman zaman torunlarını alıp onu ziyarete geliyorlardı. Torun sevgisi başkaydı. Evlat sevgisi de başkaydı ama torun sevgisi, evlat sevgisinden çok farklı bir duyguydu. Uzun zaman olmuştu torunlarını görmeyeli. Kolay değildi başka bir şehirden sırf dedelerini görmek için gelmek, dönmek. Okullar açık olduğunda bile ara tatillerde mutlaka uğrarlardı ama ara tatil geride kalmıştı ve iki çocuğu da ziyarete gelmemişti. 
Bir kez de kendisi gitmeliydi belki onları ziyarete. Her çocuğunun yanında bir hafta kalsa hem zaman geçer hem de torunlarını sevmek için bol bol vakit olurdu. Bir yatsı namazı sonrası böyle düşündü. Erkenden kalkacak, otogara gidecek ve çocuklarının yaşadığı şehre bir bilet alacaktı. Geceden ilaçlarını hazırladı, küçük bir valiz yaptı kendine. Birkaç kez valizi kaldırıp ağırlığına baktı ve taşıyabileceğinden emin olduğu kadar yanına kıyafet aldı. Ertesi sabah namazı kıldıktan sonra güzel bir kahvaltı yaptı ve usul adımlarla dışarıya çıktı. Sokak, yeni yeni hareketleniyordu. Komşularından biri elinde valizle görünce nereye gittiğini sordu. Otogara, dedi. Çocuklarımı ziyaret edeceğim. Komşusu onu hem otogara götürdü hem de biletini alarak yolculuk yapacağı otobüse yerleştirdi. Dünyada halen güzel insanların olduğunu görmenin huzuru iyi gelmişti. Bir de torunlarına ulaşsa daha ne isterdi ki?
Bir süre sonra otobüs yolculuğu başladı. Muavin sırayla yolculara nerede ineceğini soruyor ve elindeki kağıda notlar yazıyordu. Sıra kendine geldiğinde ne cevap vereceğini bilemedi ve büyük oğlunun adresini cebinden çıkararak muavine uzattı. Muavin otobüsün bu adrese çok uzak bir yerde duracağını söyledi ancak adresin yanındaki numarayı arayarak oğluna haber verebileceğini belirtti. Aslında sürpriz yapmayı düşünüyordu ama maceraya gerek yoktu. Muavinden rica etti ve oğlunu aramasını, kendini almasını söyledi. Muavin kısa bir görüşmeden sonra telefonu uzattı. Oğluyla bir süre konuştuktan sonra bu sorunu da halletmişlerdi. Oğlunun heyecanı ve mutluluğu sesinden belliydi. Muavin de iyi bir çocuktu sağ olsun. Hemen halletmişti işini. Sabah beri hep iyi niyetli insanlarla karşılaştığı için şükretti. Birkaç saat yolculuğun ardından nihayet otobüs durdu. Otobüsten indiğinde oğlu ve torunlarının kendine doğru koştuğunu hissetti.  Keşke daha önce düşünseydim ve arada bir gelip çocukları ben ziyaret etseydim, diye düşündü. Bu kadar kolay olacağını aklından geçirmemişti. 
Oğlunun evine ulaştıklarında sanki bir bayram günüydü. Herkes çok mutluydu. Oğlu:
-Aslında bu hafta gelecektik sana baba fakat ummadığımız işler çıktı. Haftaya bile gelmemiz zordu, çok güzel oldu senin bu ziyaretin, dedi. 
Torunları etrafından ayrılmıyordu. Akşamın nasıl olduğunu anlamadı. Yorgundu ve uykusu da  gelmişti. Kaç zamandır yemediği kadar güzel yemekler yemişti. Sanki ömrü tazelenmiş gibiydi. Ertesi güne dair torunlarıyla planlar yaptı. Torunları sürekli sorular soruyordu:
-Dede sen kaç yaşındasın, İkinci Dünya Savaşı’nı gördün mü, sakalların neden bu kadar beyaz, gözlüklerin neden bu kadar kalın camlı?..
Soruların bir kısmına cevap vermek hayli zordu ama keyif alıyordu onlarla konuşmaktan. Misafirliğinin üçüncü gününde bir sakinlik çöktü üzerine. Çocuklar da okula gitmişti zaten. Vakit geçmek bilmiyordu. Yakındaki camiye gitmek ve birileriyle tanışmak belki iyi gelir, diye düşündü. Öğlen namazı için hazırlandı. Yine usul adımlarla dışarıya çıktı. Ne bir caddenin adını biliyordu ne sokağın fakat gideceği caminin minaresi görünüyordu. Camiye ulaştığında hemen yanında güzel bir park olduğunu fark etti. Yaşadığı şehirdeki parka hiç benzemiyordu burası, yemyeşildi ve rengarenk bankları vardı. Biraz banklardan birinde dinlenip camiye öyle girmeye karar verdi. Banklardan birine oturmuştu ki ezan başladı. Hızlıca yerinden doğruldu ve camiye doğru yürüdü. Cami hayli büyük ve aydınlıktı. Sadece iki saf olacak kadar cemaat vardı içerde. Namaz bittiğinde yerinden kalkamadığını hissetti. Birkaç kişi etrafına toplanmış ve yardım etmeye çalışıyordu fakat nafile. Bir türlü yerinden kalkamıyordu. Bulunduğu yere uzandı. İçinde bir huzur vardı. Ununu elemiş, eleğini asmıştı. Yaşayacağım her şeyi yaşadım, dedi kendi kendine ve gözlerini kapadı. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Ertesi gün sadece bir kez öğle namazı kıldığı camiden onun selası verildi. 

2 Ekim 2025 Perşembe

SELA

 Zeynep Ayten
Yeni bir mesajın titrettiği telefonu, onu hayallerinden sıyırıp bu dünyaya döndürmüştü. Telefonunu alıp mesajı okudu. Diğer mesajlar gibi değildi bu. Farklıydı, gizemliydi, daha önce hiç görmediği tarzdaydı. Mesajı gönderen kişi, onu bir yere çağırıyordu. Zaten her gün geçtiği, avucunun içi gibi bildiği bir yere. Fakat mesajda ne bir zaman bilgisi vardı ne de bir isim. Ne zaman gidecekti, buna dair de bir bilgi yoktu? Peki onu kim çağırıyordu, neden çağırıyordu? Gitmeli miydi? Dakikalarca düşündü. Gecenin bu saatinde gidemeyeceğine göre yarın ilk iş oraya gidecekti. Zaten mesajda hemen gitmesini isteyen bir ifade de yoktu. 

Mesaj yüzünden gece boyunca gözüne uyku girmedi, sabahı zor etmişti. Güneşin ilk ışıkları odasına girmeye başladığında daha fazla sabredemedi. Hızlıca hazırlanıp kahvaltı bile yapmadan evden ayrıldı. Yanına sadece telefonunu almıştı. Sabırsızlığın verdiği aceleyle mesajda yazan konuma ulaştı. Etrafa dikkatlice baktı fakat ortalıkta kimse yoktu. Erken mi gelmişti, yoksa tam tersine geç mi kalmıştı? Belki de mesaj geldiği anda gitmeliydi. Bu şans -veya tehlike- için geç kalmıştı belki de. Beklemekten başka yapacağı bir şey yoktu. Bekledi, bekledi… Bekledi... Ama ne gelen vardı ne giden. Saatlerce bir kenarda oturdu, etrafına bakındı. Sonra mesaja tekrar bakması gerektiğini düşündü. Belki de yanlış yerde bekliyordu. Mesajı açtı, tekrar okudu. Mesajın bir de devamı vardı. Karşısındaki kütüphanenin içine girmeli ve en sevilen yazarı bulmalıydı. Ama nasıl? Bunları düşünerek kütüphanenin kapısından içeri girdi. Aklına gelen ilk -ve en basit- fikirle bir görevliye sordu. Görevlinin adını verdiği yazar "Yavuz Bülent Bakiler"di. Doğru ya Sivas'ta böyle bir edebiyatçıdan başka kim sevilirdi ki?
Yavuz Bülent Bakiler'in kitaplarını aramaya başladı. Yarım saat sonra bütün kitaplarını önündeki masaya yığmış kitaplara bakıyordu. Fakat sadece bakıyordu. Kitapların çoğunun sayfası bile açılmamıştı. Oysa Yavuz Bülent’i herkes tanır ve severdi bu şehirde. Belki de bu kitaplar henüz konmuştu buraya. Yoksa okunmaması, sayfaların eskimemesi mümkün değildi. Yavuz Bülent’in bazı şiirleri ders kitaplarında bile vardı. Sivas’ta Yoksul Çocuklar adlı bir şiiri öğretmen birkaç kez ders kitabından okumuştu ve çok sevmişti o şiiri. Bu düşüncelerle kitapların sayfalarını karıştırmaya başladı. Bu esnada Harman adlı kitabı karıştırırken birdenbire gözüne bir not ilişti. Kitabın ortalarında bir yerde kurşun kalemle yazılmış bir nottu bu. Tekrardan sayfaları yavaşça çevirmeye başladı ve notu buldu: 
“Buraya kadar doğru geldin ancak burada bitmiyor. Beş sayfa sonraki şiiri oku ve yeni mesajı bekle.” 
Demek ki bu kitapları mesajı gönderen kişi buraya bırakmıştı. Kütüphaneci ile birlikte çalışıyor bile olabilirdi. Beş sayfa sonraki şiiri açtı ve okudu. Şiir, seneler önce öğretmeninin ders kitabından okuduğu şiirdi: Sivas’ta Yoksul Çocuklar. Şiiri birkaç kez okuduktan sonra yeni mesajı beklemesi gerektiğini hatırladı. Şiirin fotoğrafını çekti ve kütüphaneden ayrıldı. Bir süre yeniden kütüphanenin önünde oturdu ve kendisine gelen mesajları birkaç kez daha okudu. Sonra fotoğrafını çektiği şiiri okumaya başladı. Fotoğrafa dikkatle baktığında şiirde geçen Ulu Cami ifadesinin altının hafifçe çizili olduğunu fark etti. Belki de Ulu Cami’ye gitmeliydi. Zaten çok uzakta değildi Ulu Cami. Üstelik sabah saatlerinde güvercinler bambaşka bir hava katardı cami bahçesine. Telefonunu cebine koyarak Ulu Cami’nin yolunu tuttu. Cami bahçesine ulaştığında içine hafif bir huzur dolmuştu. Hatta bir ara buraya niçin geldiğini bile unuttu. Güvercinler, güller derken yeniden hatırladı niçin burada olduğunu. Belki de yeni mesaj gelmiştir, düşüncesiyle telefonuna baktı. Telefonu kapanmıştı. Gece boyunca şarja takmamıştı zaten. Biraz çaresiz hissediyordu ama yapacağı bir şey yoktu. Bir süre daha oturup evine dönmek en iyisiydi. Bu esnada minarelerden sala sesi yükselmeye başladı. Genelde yaşlıların gösterdiği bir titizlikle salayı dinledi. Şehrimizin büyük kültür adamlarından şair Yavuz Bülent Bakiler Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi 30 Eylül Salı günü… Devamını dinleyemedi bile. Hayli şaşkındı. Evine dönmekten başka çaresi yoktu. Evine ulaşır ulaşmaz telefonunu şarja taktı ve ardından mesaja yeniden baktı. Mesaj kutusu boştu. Telefonunu birkaç kez kapatıp yeniden açtı fakat herhangi bir mesaj göremedi. Pencereden dışarıya baktı, ne çabuk akşam olmuştu, anlayamadı. Yorgundu. Biraz uyumanın her şeye iyi geleceğini düşündü. Telefonunu şarjda bırakarak uzandı. Bir süre sonra telefonun titreşimiyle uyandı. Göz ucuyla telefonuna baktı. Telefonun alarmıydı çalan. İki kez ertelemişti üstelik. İlk kez çalmasının üzerinden on dakika geçmişti bile. Hızla yatağından doğruldu ve dışarıya çıkmak için hazırlandı. Telefonuna son bir kez daha baktı. Herhangi bir yeni mesaj yoktu. 
Sıradan bir gün geçirdiğini düşünüyordu ki öğlen vakti minarelerden yükselen bir sela ile irkildi. Şehrimizin büyük kültür adamlarından şair Yavuz Bülent Bakiler Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi 30 Eylül Salı günü…

13 Eylül 2025 Cumartesi

ZAMANA DAİR



Zeynep Ayten   

                                                                            Nedir zaman, nedir?
                                                                            Bir su mu, bir kuş mu?
                                                                            Nedir zaman, nedir?
                                                                            İniş mi, yokuş mu?

                                                                                        Necip Fazıl Kısakürek
Zaman… Sahip olduğumuz en büyük hazine olmasının yanı sıra değerini de en az bildiğimiz şeylerden biri aslında. Bir eşya kırıldığında tamir edilebilir, para kaybedildiğinde tekrar kazanılabilir, dostluklar bittiğinde yenileri gelir. Fakat geçen bir saniye geri gelmez. Belki de zamanı bu kadar değerli kılan şey geri alınamaz oluşudur.
  İnsanoğlu, “Bugünün işini yarına bırakma.” sözünü çokça işitmiştir. Fakat bu sözün kıymetini bilip hayatına nakşedenlerin sayısı neredeyse parmakla sayılabilecek kadardır. Çoğu insanın düştüğü "Ne de olsa vaktim var, yarın yaparım." düşüncesi ne kadar yaygınsa o kadar da yanlıştır. Hayatın bize nerede sürpriz yapacağını bilemeyiz. Ve bu sürprizler çoğu zaman bize zamanın değerini acı bir şekilde öğretir. 
  Zamanı verimli kullanmak, sürekli çalışmak; hiç durmadan, dinlenmeden üretmek de değildir. Bazen dostlarla edilen samimi bir sohbet, bazen hafif bir müzikle izlenen günbatımı, bazen aileyle kurcalanan albüm sayfaları, bazen de sessizlikte aralanan kitabın yapraklarıdır kaliteli vakit geçirmek. Önemli olan çok çalışmak değil verimli çalışmak, o anın kıymetini bilerek yaşamaktır aslında.
  İnsan zamanın değerini birkaç dakikayla anlar bazen. Mesela sınavdan önce yaptığımız son tekrar başarının anahtarı olur. Veya bir yolculuğa çıkarken sadece birkaç dakikalık gecikme ne zamandır hayalini kurduğumuz fırsatları elimizden almıştır. Bazen birkaç dakika, saatlerden daha önemlidir insan için.
  Kısacası zaman, sadece saat ve takvimlerin gösterdiği bir zaman ölçüsü değildir. Zaman, insan hayatının en önemli etkenlerinden biridir. Onu verimli kullanan; hayatını güzelleştirir, hem kendinin hem de hayatının kıymetini anlar. Kullanamayan ise her gece başını yastığa koyduğunda, geçmişine dönüp baktığında ‘keşke’ demekten alamaz kendini.
  Unutma; her kayıp geri gelir, zaman hariç. Peki ya sen bugününü anlamlı kıldın mı, yoksa yarına mı bıraktın?



10 Eylül 2025 Çarşamba

BİR ANDA

Zeynep Ayten

Bazen insanın zihni masmavi bir gökyüzüdür ama bir tane bile bulut bulunmaz. Bir tane bile kuş uçmaz bu gökyüzünde. Sadece büyük, mavi bir boşluktur ortada olan. Yazmak istersiniz, kelimeler kaçar birer birer. Konuşmak istersiniz sadece dilinize “bilmiyorum” kelimesi gelir.
Yorgunluktan mıdır oluşan bu hal? Belki... Hayata karşı küçük bir isyan mıdır bu duruş? Kimbilir?
Böyle anlarda düşünmek bile imkansızdır. Sanki kocaman dünyada tüm kapılar kilitlenmiş gibidir. Tüm perdeler çekilmiş gibidir. Ne bir renk vardır etrafta ne de bir ses. Sadece büyük bir boşluk. Bu perdeler ne kadar kalın olursa olsun, bu dünya ne kadar mat olursa olsun bir anda perdelerin açılması ya da matlığın yerini renklere bırakması an meselesidir aslında.
İnsan zihni bir anda boşluğa düştüğü gibi bir anda yeniden hayatın kılcal damarlarında gezinmeye başlayabilir.
Bazen bir şeyler yazmak için kalemi elimize aldığımızda bütün kelimeler sağa sola kaçışabilir. Bir konuşmaya başlamadan önce bütün kelimeleri unutmuş gibi hissedebiliriz kendimizi fakat böyle durumlarda da dilimizin bağının çözülmesi an meselesidir, kelimeleri birer birer avlamak da an meselesidir.
Mesela bu yazıya başlamadan önce ne yazacağımı kestiremiyordum. Kelimelerin hepsi kendi dünyalarına çekilmiş, kapıları üzerime kapatmış ve perdeleri de çekmişlerdi. Yazmaya başladıktan sonra kapılar, perdeler açılmaya başladı. Kelimelerin ürkekliği kalmadı bir süre sonra ve birer birer ortaya çıkmaya başladılar. Ben yazdıkça, düşündükçe kendileri çıkmaya başladı sahneye. Şimdi ise yeni bir sorun bekliyor beni, onları sıraya dizmek ve birbirleriyle uyum içinde olmalarını sağlamak.
Belki de asıl sorun burada başlıyor, kelimeleri yan yana getirirken onların uyum içinde olması daha büyük bir çaba gerektiriyor ama zamanla onlar beni tanıyacak ve ben onları tanıyacağım diye umuyorum. O zaman, yazmak daha kolay ve keyifli bir hale gelecek. Buna inanıyorum.

19 Şubat 2025 Çarşamba

SIRA

Zeynep Ayten

Sonunda sıramın geleceğini biliyordum ama çok da gergin değildim zaten. Elimde bir kitap ve bir kalem beklemiştim dakikalarca. Birkaç dakikalık bir işti benimki, sırada bekleyen diğerleri gibi dakikalarca sürmeyecekti.
Koridor uğultuluydu ve sıra bir türlü ilerlemiyordu. Diğer insanlar ne kadar da gamsız, dertsiz dolaşıyorlardı. Kiminin elinde yarım tost kiminin elinde meyve suyu, bazıları kol kola girmiş geziniyorlardı. İstasyon Caddesi değildi burası ama küçük bir cadde gibiydi. Sıram gelinceye kadar bir kenarda otursam, diye düşündüm fakat ya başkaları sıramı kaparsa? Kaç dakikadır bekliyordum, biraz daha sabretmeliydim. 
Gözümle bir yandan duvardaki saati süzüyordum. Eğer iki dakika içinde sıra bana gelmezse bırakıp gitmek zorunda kalacaktım. Tam ümidi kesecektim ki öğretmenim bana doğru gülümsedi:
-Soruna bakabiliriz zil çalmadan, dedi. 
Zil çalmak üzereydi ama sıra sonunda bana gelmişti. Soru çözme sırası… 

ŞİİR YANILSAMASI

Zeynep Ayten, Zeynep Akbulut

Radyo dinlemeyi pek sevmem ama sessizlikten de hoşlanmam. Odamda sessizliğin hınzır uğultusunu duymaya başlayınca radyo dinlemeye karar verdim. Oturduğum yerden usulca radyoyu açtım, bir şiir okunuyordu, ilk kez duyduğum bir şiir. Ne kadar da güzel bir şiir diye düşünürken son üç dize ile sarsıldım:
zeynep beni bekle mutlaka geleceğim
başladığımız filmi birlikte bitireceğiz
kim ne derse desin içimde delice bir his
Şiirin mutlaka öncesi de olmalıydı fakat son iki dize sanki bana verilmiş bir mesaj gibiydi. Şairini düşündüm. Belki de çoktan ölmüş bir şairdi. Zaten iyi şairler hep ölü değil miydi? Ya da şairler öldükten sonra mı şiirleri kıymetleniyordu? Bu şiir beni etkilemişti nedensiz yere. Radyoda saçma sapan şarkılar başlamıştı. Radyoyu kapatmak zorunda kaldım ve döndüm derslerimin başına. 
Ertesi gün sınava girecek bir öğrenciye yapılır mıydı bu: “Zeynep beni bekle mutlaka geleceğim.”
Tamam, beklemek sorun değildi ama ne kadar bekleyecektim, niye bekleyecektim, kimi bekleyecektim? Şayet gelirse bu şiirin sahibi ya da seslendireni onu nasıl tanıyacaktım?
Galiba çok ders çalışıyordum. Kendime gelmek için biraz dolaşmak iyi fikirdi. Toparlandım ve dışarıya çıktım. 
Akşam karanlığı çökmek üzereydi. İnsanlar eskiden telaşla evlerine giderlerdi bu saatlerde ama şimdi sanki herkes evine gitmek istemiyor gibi yürüyordu yollarda. Eskiden yollarda bu saatlerde sadece işten eve dönenler olurdu ama şimdi yollarda çocuklar, nineler, dedeler de vardı. 
Yürümeye devam ettim. Açık hava iyi gelmişti bana. Sokakta çocuklar saklambaç, hırsız polis oynuyordu. Bir pikaptan Eminağa acemaşiran saz semaisi duyuluyordu. Yürüdükçe tuhaf şeyler oluyordu. Alışveriş merkezinin önüne geldiğimde ayaklarım doğrudan radyo satılan bölüme beni götürdü. Daha önceden görmediğim radyolar vardı burada ve bir kısmı açıktı. Müzikler, haberler birbirine karışıyordu. Birinin yanına yaklaştım, galiba bir şiir programı vardı radyoda. Uğultular arasında dinlemeye başladım: 
her akşam koridordaki ayak sesleri
yanlış çaldığını zannetiğin telefon
zeynep beni bekle mutlaka geleceğim
hem bu ne ilk ayrılığımız ne de son
Yine aynı şiir olmalıydı dinlediğim. Bir saat önce beni evden çıkaran şiirdi bu. Yine beni bulmuştu hem de o kadar kalabalığın içinde. Şiirin devamını bekledim fakat gelmedi. 
Aynı günde iki kez üst üste aynı şiire rastlamak… Bu sıradan bir olay olamazdı. Bu şiiri bulmalıydım. En azından şairini öğrenmeliydim. Ders çalışmayı unutmuştum bile. Mağazadan çıkarak yakındaki kütüphaneye gittim. Kütüphane görevlisi kitapların arasında şaşkın şaşkın dolaştığımı görünce yanıma geldi ve aradığım bir kitap olup olmadığını sordu. Biraz mahcup ve endişeli cevap verdim:
-Zeynep beni bekle, kelimelerinin içinde geçtiği bir şiir duydum. Bu şiirin hangi kitapta ve hangi şaire ait olduğunu merak ediyorum. 
Görevli bir süre garip garip bana baktıktan sonra şiir kitaplarının olduğu rafları gösterdi. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştım. Saatlerce bütün şiir kitaplarını didik didik ettim fakat ne şairi buldum ne şiiri. 
Tam kütüphaneden ayrılacaktım ki masalardan birinin üzerinde bir kitap gördüm: Elde Var Hüzün. Kitap sanki beni kendine çağırıyordu. Umutsuzca sayfalarını çevirmeye başladığımda nihayet şiiri bulmuştum. Görevliye giderek sevinç içinde kitabı bulduğumu ve ödünç alıp alamayacağımı sordum. Kütüphane üyeliğim vardı ve kitabı alarak eve doğru yürüdüm. Yol boyu ara sıra şiirimi açıp okuyordum. Bir kısmını ezberlemiştim bile. Eve ulaştığımda içimde hem heyecan vardı hem de mutluluk. Masamda ders notlarım ve kitaplarım beni bekliyordu fakat kitabı bitirmeliydim baştan sona. Bir bardak çay alarak masama döndüm, kitabı önüme koydum. Odamda sessizliğin hınzır uğultusunu duymaya başlayınca yine radyo dinlemeye karar verdim. İçimde garip bir ümit vardı, yine benim şiirim okunacak gibi bir duyguya kapılmıştım. Radyoyu açtım ve bir dakika sürmeden kapattım. Kitabı da kapattım ve derslerime döndüm çünkü bu kez okunan şiir şöyle başlıyordu: 
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Sonsuza kadar şiir dinlememeye karar vermiştim. 


italik yerler attila ilhan'a aittir. 

ZAMANIN DURDUĞU YER

Zeynep Ayten

Gözlerinin derin yeşili miydi
Rüyalarda kaybolduğum ormanlar
Gözler ormana benzetilir miydi
Yoksa sevginden miydi bu olanlar

Kaşlarının karasıydı belki
Seni unutturmayan, beni yoran
Belki senin kadar sevdim bu derdi
Geceler boyu beni uyutmayan

Bir kez daha sen gülümsesen bana
Unuttursan tüm dertlerimi bir an
Yeniden yeniden âşık olurdum sana
Gülüşünle dururdu bize zaman

12 Şubat 2025 Çarşamba

ÖMRE BEDEL

Zeynep Ayten

Geceler boyu düşünürken seni
Yıldızlar şahittir duygularıma
Seni ilk gördüğümde ettin deli
Merhem yoktur senden başka yarama

Bir rüzgâr gibi gezersin ruhumda
Bulurum seni nefes aldığımda
Yüreğimde ateş yakan aşkınla
Her an ömre bedel bakınca bana

SINAV KÂĞIDI

 
Zeynep Ayten, Zeynep Akbulut

Alarm çalmaya başlamıştı oysa uyuyalı birkaç dakika geçmiş gibiydi. Gözlerini açmak, yataktan kalkmak istemiyordu. Bir hafta boyunca uyuyabilecek kadar yorgun ve uykusuz hissediyordu kendini. Alarmı el yordamıyla gözlerini açmadan kapatmaya çalıştı. Bu esnada uykusu da dağılır gibi olmuştu. İsteksiz, iştahsız, gözleri yarı kısık vaziyette okul hazırlıklarına başladı. Sabahları kahvaltı yapma alışkanlığını bu şehirle beraber yitirmişti. İştahı olmuyordu. Öğle vakti bir şeyler atıştırıyor ve akşam yemeği ile günü tamamlıyordu. Yüzünü yıkarken aynada kendine baktı bir süre. Yaşlanmış gibi görünüyordu ya da bir farklılık vardı yüzünde. İnsan kendine yabancı olur mu? Sanki bir yabancıydı aynadan ona bakan. Anlayamadı. Belki de yorgunluktan gözleri iyi seçemiyordu kendini. Belki de ayna kirliydi. Belki lamba zayıflamıştı. Daha fazla düşünmeden kıyafetlerini giyindi ve dışarıya çıktı. Hava aydınlanmıştı ve soğuktu. Gece hayli kar yağmıştı ama yollar açıktı. Birkaç saniyeliğine üşüdüyse de sonradan kendine geldi. Ayakları kendinden bağımsız hareket ediyor gibiydi. Kuş gibi hafif hissediyordu kendini. Yürüdükçe yürüyesi geliyordu. Hatta ayıplayan olmasa koşacak kadar kendini iyi hissediyordu. Oysa ne kadar da az uyumuştu ne kadar da yorgundu yarım saat kadar önce. Bu saatlerde hiç acıkmazdı ama acıktığını hissetti. Yeniden kahvaltıyı alışkanlık haline getirmesi gerekiyordu. 
Bu düşüncelerle okuluna ulaştı. Yollar daha önce olmadığı kadar tenhaydı. Okul da hayli tenhaydı. Normalde bu saatlerde herkeste bir telaş ve bir yerlere yetişme endişesi olurdu. Hatta birbirine toslayan insanlar olurdu koridorlarda, merdivenlerde ancak kimse görünmüyordu etrafta. Sınıf arkadaşlarından ikisini nihayet görmüştü. Yanlarına giderek bu tenhalığın durumunu sormak istedi fakat onlar yürümeye devam ediyordu. Seslendi:
-Ayteeen, Zeyneeep!
Ne Zeynep dönüp bakıyordu ne Ayten. Onların bu tavrına içlenmişti. Tamam çok samimi değillerdi ama bu yaptıkları da hiç hoş bir hareket değildi. Dersinin olduğu kata doğru ilerledi öfkeyle. Tam merdivenin ucunda ders hocasını görmüştü. Yanından geçerken:
-Günaydın Hocam, nasılsınız, dedi. 
Hocası dönüp bakmadı bile yüzüne. Oysa daha dün nezaketten, insanlıktan, selamlaşmadan bahsetmişti dakikalarca. İnsanların hâl hatır sormamasından dert yanmıştı. 
İyice canı sıkılmış, adımlarını küçültmüştü ki yine bir arkadaşını gördü. Arkadaşı yaklaştı ve önce iyi olup olmadığını sordu. Rengin solmuş senin, dedi. Olanları anlatmak istemedi. Tam teşekkür edip ayrılıyordu ki arkadaşı:
-Boşuna sınıfa gitme. Sınavımız zemin katta bir derslikte, dedi. 
Sınav olduğundan bile haberi yoktu. Hangi dersin sınavı olduğunu bile bilmiyordu. Telaşla yeniden zemin kata indi. Tenhalığın nedeni belli olmuştu. Tüm sınıf arkadaşlarıyla doluydu ve daha önce hiç tanımadığı bir hoca sınav kâğıtlarını dağıtıyordu. Sınıfın en önündeki tek sıra boştu. Hızla oraya geçti ve oturdu. Hoca, bu sıraya kâğıt bırakmamıştı. Diğer kâğıtları dağıtınca bırakır elbet, diye içinden geçti ama dersin adı neydi, hoca kimdi, bilmiyordu. 
Etrafına baktı, kâğıdını alan hararetli bir biçimde yazıyordu cevapları. Sınıfın içinde kalem seslerinden küçük bir uğultu oluşuyordu sanki. Yüzleri gülüyordu arkadaşlarının. Belki de kolay bir sınavdı ama dersin adı neydi, hoca kimdi?
Bu esnada yaşlı hoca gözlüklerinin üzerinden baktı ve:
-Merve kızım, niçin geciktin? Sınava gelmeyeceksin diye endişelenmiştim doğrusu. Haydi, bakalım al kâğıdını ve başla, dedi. 
Daha önceden hiç görmediği bir hoca, ismini nereden biliyordu? Üstelik babacan birine benziyordu. Hoca, Merve’nin şaşkınlığını fark etmiş olmalıydı:
-İlahi Merve, dört senedir hiçbir dersini kaçırmadığın Hüseyin Hoca’nı ilk kez görüyor gibi bakıyorsun. Hasta mısın yoksa? Uykunu mu alamadın, dedi. 
Önündeki kâğıdı unutmuştu bile. Fakültelerinde bu isimde biri hiç olmamıştı ki? Lisede bile bu isimde bir hocası olmamıştı. Biraz sıkılarak:
-Hocam, siz hangi dersin hocasıydınız? Ben yanlış sınıfa mı geldim acaba, dedi. 
Hocası onu duymuyordu. Biraz daha yüksek sesle konuştu:
-Hüseyin Hoca’m… Ben sizi tanımıyorum. Siz beni nerden tanıyorsunuz. 
Hoca duymuyordu. Arkadaşlarına döndü. Hepsi gayretle cevap yazıyordu kâğıtlara. 
-Şaka mı yapıyorsunuz, bugün sınav filan yoktu. Üstelik bu hocayı da tanımıyorum. Birinin doğum günü filan mı? Nasıl böyle büyük bir organizasyon yaptınız? Allah rızası için biriniz bana cevap versin, diye bağırdı. 
Kimse cevap vermiyordu. Galiba onlar da duymuyordu. Bu esnada hoca olduğunu söyleyen kişi yaklaştı ve:
-Merve, sakin ol. İyi değilsen senin sınavını sonra yapayım. Vakit azalıyor, lütfen sınava odaklan, dedi. 
Yapacak bir şey yoktu. Kalemini çantasından çıkardı. Silgisini yanına koydu. Kâğıda baktı. 
Gözlerini sildi ve kâğıda baktı. 
Kâğıda bir kez daha baktı. 
Kâğıdın arka yüzüne baktı. 
Bilmediği şekiller vardı kâğıtta. Bilmediği bir alfabeyle yazılmış satırlar. Arapça değildi bu satırlar. Kiril alfabesi hiç değildi. Göktürk yazısını bile görmüştü ve bu alfabe ona da benzemiyordu. Bu bir alfabe miydi? 
Bir an kâğıdı buruşturup sınıftan çıkmak istedi fakat sanki yerine yapışmış gibiydi. Kalkamıyordu yerinden. Çığlık atmak istedi, sesi çıkmıyordu. Etraftaki arkadaşları birer ikişer kalkmaya başlamıştı. Sınavın sonu gelmişti galiba. Bu esnada zil çaldı. Evet, sınav bitmişti ve tek satır bile yazamamıştı. Okuyamamıştı ki yazsın. Zil durmadan çalıyordu, arkadaşları hızla sınıftan çıkıyordu. Böyle bir ders zili daha önce duymamıştı. Sınıfta Hüseyin Hoca’dan başka kimse kalmamıştı ve gözlüklerinin üzerinden bakıp tebessüm ediyordu. 
-Galiba ilk kez sınavdan düşük alacaksın Merve. Okuma yazmayı da mı unuttun. 
Zil çalmaya devam ediyordu. Sağ elini havaya kaldırdı ve masaya vurmaya başladı. Bu esnada zil sesi kesilmişti. Acıyan eline baktı. Başucundaki saat kırılmıştı. Etrafına baktı, kimsecikler yoktu. Hava yeni aydınlanıyordu dışarda. Rüya olamazdı bu yaşadıkları. Daha önce böyle bir rüya görmemişti. Birilerine anlatsa kesinlikle alay konusu olurdu bunlar. 
II.
Elindeki kırık saati masanın üzerine bıraktı. Usulca yerinden doğrularak okuluna gitmek için hazırlıklara başladı. Kahvaltı yapmadan evden çıktı. Gece kar yağmıştı ama hava çok soğuk değildi. Yanından geçen insanlara baktı, yanından geçtiği ağaçlara baktı. Gökyüzüne baktı. Rüyasını unutmak istiyordu. Az önce geçmiş gibiydi yürüdüğü yollardan. Böyle bir rüya olamazdı. Böyle gerçekçi ve boğucu bir rüya… Ayaklarına sanki ağırlık bağlanmış gibiydi. Yoluna zor yürüyordu. Zaten uykusunu da alamamıştı pek. Nihayet okulunu uzaktan gördü. Hayli kalabalıktı yollar. İnsanlar telaşla yürüyordu. Bu kez rüyada olmadığından emin olmak istiyordu. Yolun kenarında ki kar kütlesinden biraz aldı eliyle. Elinde tuttu. Eli üşümüştü, biraz kar daha aldı ve yüzüne sürdü. Rüya değildi bu yaşadıkları. Zaten her şey normal görünüyordu. Bu düşüncelerle binadan içeriye girdi. Az ilerde Ayten ve Zeynep yürüyordu. Tıpkı rüyasında yürüdükleri gibi yürüyorlardı. Onları görünce başını önüne eğdi ve geçiyordu ki seslendi arkadaşları:
-Merve, selam sabah yok mu? İyi misin?
Biraz şaşırdı bu duruma ve belli belirsiz sözcüklerle:
-Biraz dalgın ve yorgunum, kusura bakmayın arkadaşlar, diyerek yoluna devam etti. 
Sınıfa girdiğinde herkes kendi masasında oturuyordu. O da geçti ve her zamanki yerine oturdu. Her zamanki gibi bir güne başladığını düşünüyordu. Artık bu rüya saçmalığını gün içinde nasıl olsa unuturum, diye geçirdi içinden. Arkadaşlarına tebessüm etti. Tam bu esnada sınıfın kapısında herkesin ilk kez gördüğü yaşlı bir hoca belirdi. Sınıf sustu. Hocayı gören Merve sessizliğin ortasında kendi tutamadı:
-Hüseyin Hocam, hangi derse geldiniz?
Yaşlı öğretmen gözlüklerinin üstünden Merve’ye baktı:
-Tanışıyor muyuz evlat, dedi. Hocanız başka bir üniversiteye gittiği için bu dersinize bundan sonra ben geleceğim. Üniversitenize bugün başladım, doğrusu ismimin benden önce geleceğini hiç tahmin etmemiştim. 
Tüm sınıf Merve’ye bakıyordu. Merve konuşmaya devam etti:
-Sınav kağıtlarını getirmediniz mi?

5 Şubat 2025 Çarşamba

KIŞ DUASI

Zeynep Ayten

Pencere ardından bakmalı insan
Soğuk kış gününde gece vaktinde
Uzak olsa bile mayıs ve nisan 
Beklemek güzeldir onları yine

Her yer uzaktadır karlı gecede
Yıldızlar saklanır belki korkudan
Karşı dağlar bile başka bir ülke
Kuşlar çatılarda donar ayazdan 

Evsiz olanların dertleri başka
Kar onlara azap onlara ayaz
Kimseler sokakta kalmasa keşke
Yazlar uzun olsa ve kışlar hep az




ATLAS

Zeynep Akbulut, Zeynep Ayten

Ailesi adını Atlas koyarken sanki onun kaderini de beraber yazmıştı adının yanına. Gök kubbeyi taşımakla cezalandırılmış Atlas gibi hissediyordu kendisini. Bütün dünya onun sırtındaydı. Dağlarıyla, taşlarıyla, evleriyle, insanlarıyla onun sırtındaydı her şey en azından o böyle hissediyordu. Mesela her gün taşımak zorunda olduğu sırt çantasının dünyadan farkı neydi? İçinde taşıdığı her şey ayrı bir dünya ağırlığındaydı. Her gün yapmak zorunda olduğu işler, yerine getirmek zorunda olduğu görevler… Adını aldığı Atlas, onu görse hâline şükrederdi. 
Sabah altıda uyanıyordu gece on iki sularında uyuyordu. Bazen uyuyamıyor gece bire, ikiye kadar çalışması gerekiyordu. Onun yaşında birinin beş saat uyku ile hayata devam etmesi bile trajediydi. Kimsenin görmediği bir trajedi. Uzmanlar günlük sekiz saat uykudan bahsediyordu, galiba onun hayatını bilmiyorlardı. 
Bu uzmanların hangi dünyada yaşadığını merak ediyordu bazen çünkü aynı uzmanlar günde üç öğün yemekten bahsediyorlardı, yaklaşık üç litre su içmekten bahsediyorlardı. O ise sabahları yarım yamalak bir şeyler atıştırarak evden çıkıyor, öğlen sunta gibi sert bisküviler kemiriyor, akşam eve döndüğünde de önceki günden kalan yemekleri ısıtıp yiyordu. Hatta birkaç kez gıda zehirlenmesi bile yaşamıştı bu yüzden. Üç litre suya gelince, musluk suyundan içse sağlıklı değil marketten alsa ayrı bir masraftı. O, ölmeyecek kadar su içiyordu. Ölüm aklına geldiğinde ürperiyordu. Yaşamam gerek, diyordu; bir gün ailemin şehrine dönmem ve onlara rahat bir hayat sunmam gerek.
Hem okuyor hem çalışıyordu. Çalışmaya başlayalı çok olmamıştı, zaten tecrübesiz olduğu için fazla bir ücret de vermiyorlardı ona. Dersleri biter bitmez iş yerine gidiyordu ve gecenin bir yarısına kadar orada çalışıyordu. Bazı günler boş derslerde de çalışmak için buraya geliyordu. Saat karşılığı ücret alıyordu. Arkadaşları onun gibi değildi. Herkes hayatını yaşıyordu. Kimilerinin arabası kimilerinin kendine özel evi vardı. Kimileri hafta sonları başka illere gezi düzenliyordu kimileri yarıyıl tatillerinde yurt dışına çıkıyordu. Onun yaşadığı hayattan ne hocalarının haberi vardı ne arkadaşlarının. Zaman zaman arkadaşları etkinliklere onu da çağırıyordu ama bir bahane bulup kaçmayı başarıyordu. O, Atlas’tı. Dünyayı sırtında taşıyordu.
Ümitliydi, güzel günler göreceğine inanıyordu ilerleyen yıllarda. Şimdi yaşadığı sıkıntılara katlanmak, güzel şeyler düşünerek mümkündü sadece. Atlas da mutlaka her sabah ve gece geleceğe dair hayaller kuruyordu. Okulu biter bitmez güzel bir iş buluyordu hayalinde. Bir sene içinde çok düzenli ve bol kazançlı bir hayata kavuşuyordu. Ailesini de yaşadığı şehre alıyor, sonsuza kadar mutlu yaşanılan bir hayat düşünüyordu. O günler geldiğinde bu günleri hatırlamak bile istemiyordu. 
Yine gecenin geç saatleriydi ve hayli yorgundu. Tek odalı küçücük evine doğru yola çıkmıştı. En azından burasını kiralayabildiği için kendisini şanslı hissediyordu. Birkaç adım atmıştı ki ayağı bir şeylere takıldı ve sendeledi. Geri dönüp baktığında bunun büyük bir çanta olduğunu fark etti. Gecenin bu saatinde yolun tam ortasında üstelik gösterişli, kocaman bir çantayı kim bırakırdı ki? Atılmış olması imkânsız görünüyordu bu çantanın. Unutulmuş olması da imkânsızdı. Sağa sola baktı. Kimseler yoktu. Çantayı eline aldı ve biraz da endişeyle içini araladı, telaşla hemen geri kapattı. Birkaç adım daha attı. Sokak lambalarından birinin altında durdu, çantayı yeniden açtı. Gördüklerine inanamıyordu. Çantanın içi para doluydu. Terlemiş, kalbinin atışı hızlanmıştı. Bu para belalı gibi görünüyordu. Çantayı hemen oraya bıraktı ve hızla uzaklaşıyordu ki ardından bir ses duydu:
-Delikanlı, çantanı unuttun. 
Geriye dönüp baktı, kimse yoktu. Birkaç adım daha attı yine aynı ses:
-Çantanı almayacak mısın? 
Etrafa baktı, kimseler görünmüyordu. Belki de onun için hazırlanmış bir tuzaktı bu. Çantayı alacak ve başı belaya girecekti. Hızla koşmaya başladı. Her adımda ardından aynı ses geliyordu:
-Çantanı unuttun, çantanı al, o çanta senin…
Normalde kırk dakikada ulaştığı evine on beş dakikada ulaşmıştı. Bir yandan dönüp ardına bakmıştı yol boyu fakat kimseler görünmüyordu. Evine girer girmez pencereye koştu ve ışığı açmadan sokağa baktı. Sokakta kimseler yoktu. Kan ter içinde kalmıştı. Bir süre dinlendikten sonra ışığı açtı, bir şeyler atıştırıp uyumayı düşünüyordu ki gördüğü manzara karşısında donup kaldı. Gözlerini sildi, kendini çimdikledi, gözlerini kapatıp bildiği duaları okudu ve yeniden açtı gözlerini. Az önce yolda bıraktığı çanta yatağının üzerinde duruyordu. Bela değil, büyük bir belaydı bu. Çantayı yeniden aldı eline. Sanki öncekine göre daha ağırlaşmıştı. Işığını söndürdü ve dış kapının önüne bırakarak evine döndü. Işığı açtı, yatağına uzanmak istedi fakat bir yandan dışardaki çantayı merak ediyordu. Bir şeyler de atıştırması lazımdı. Küçük mutfağın kapısından içeri girdiğinde yeniden aynı şaşkınlığı yaşadı. Çanta masanın üzerinde duruyordu. Bu çantadan kurtulmanın mümkün olmadığına ve bu çantanın da normal olmadığına inanmıştı. Çantayı eline aldı fakat az öncekine göre daha da ağırlaşmıştı. Güç bela, sürüyerek çantayı masadan indirdi. İçini araladı. Para doluydu çanta, çok para… Bu parayla ne yapacağını düşündü. Bir kısmını dışarıya çıkaracaktı ki bir not gözüne ilişti. Özenli ve tanıdık bir el yazısıyla notta şöyle yazıyordu:
Kaderinden kaçamazsın Atlas. Hayallerine kavuşmak için yıllarca beklemene gönlüm razı olmadı. Bu para aslında senin fakat bir görevin var bu parayı hak etmek için. Bu görevini yerine getirmezsen para başına bela olur. Görevini yerine getirirsen artık hayallerine kavuşursun. Görevinin ne olduğunu öğrenmen için şehrin eski mesire alanındaki çekirdek çitleyen eşeği bulman gerekiyor. 
Atlas, kâğıdın arka yüzüne baktı. Metni tekrar okudu. Çantaya bir tekme attı. Uykusu gelmişti. Kâğıdı buruşturdu ve fırlattı. Çantayı orada öylece bıraktı. 
Sabah uyandığında saat altıydı. Gece yaşadıkları, hiç aklından çıkmamıştı. Bela, gelip bulmuştu işte onu. Adı Atlas’tı ya… İlla yükü ağırlaşacaktı her geçen gün. 
Gözlerini ovuşturarak mutfağa gitti. Çanta, yerinde yoktu. Belki de rüyaydı yaşadıkları. Evet, yorgun bir gecenin sonunda gördüğü kötü bir rüyaydı. Bundan emindi. Şimdi bir şeyler atıştırıp yola çıkmak zamanıydı. Daha iyi beslenmesi ve daha çok uyuması gerekiyordu belki de. Tam morali biraz yerine gelmiş, kendini toparlamıştı ki yerde buruşturulmuş kâğıdı gördü. Kâğıdı düzelttiğinde gece okuduğu el yazısıyla yazılmış notu yeniden gördü. 

Son cümleye kadar kulağa hoş geliyordu nottaki cümleler ama son cümle tüm büyüyü bozuyordu: Görevinin ne olduğunu öğrenmen için şehrin eski mesire alanındaki çekirdek çitleyen eşeği bulman gerekiyor. 
Önce umursamak istemedi bu yazılanları fakat belki de gerçekten çekirdek çitleyen bir eşek bulabilirdi. Üstelik eski mesire alanı ifadesi de araştırmasını biraz daha daraltıyordu. Önce eski mesire alanlarını taraması gerekliydi sonra bu mesire alanlarında çekirdek çitleyen eşek (!) bulacaktı. Eşeği bulsa önüne çekirdek koyabilirdi ama bu dönemde köylerde bile eşek bulmak, görmek hayli güçtü. Yapacak başka bir şey yoktu. Evinden çıkacak kadar kendini iyi hissetmiyordu. Bilgisayarını açtı ve “çekirdek çitleyen eşek heykeli” kelimelerini internet arama motorlarına yazdı umutsuzca. Alakasız şeyler çıkacağını düşünüyordu ama yanıldı. Gerçekten de çekirdek çitleyen eşek heykeli vardı ve bir mesire alanındaydı. Heykelin resimlerine baktı, bulunduğu yere baktı. Yaşadığı yere çok uzak sayılmazdı. Trenle bir saatte oraya ulaşabilirdi. Acele ederse sabah trenine yetişebilirdi. Yanına hiçbir şey almadı. Bilgisayarını bile kapatmadı, yola çıktı. İlk trene yetişmişti. İnanmaya başlamıştı bu notta yazılanlara. En azından en saçma bulduğu şey yani çekirdek çitleyen eşek heykeli gerçekten de vardı. Sıkıcı hayatını geride bırakacak ve mutlu olacaktı bugünden sonra. Bir saatlik yol ona çok uzun gelmişti. Vakit geçmek bilmiyordu. Zihninde düşünceler, umutlar, hayaller peş peşe gelip gidiyordu. Nihayet gideceği şehre ulaşmıştı. Telaşla trenden indi ve heykelin bulunduğu alana doğru koşar adım ilerledi. Heykeli uzaktan gördüğünde tebessüm etti. Evet, karşısında bir eşek heykeli vardı ve çekirdek çitliyordu heykel. Şaşkın bakışlar arasında heykelin yanına koştu ve incelemeye başladı. Burada mutlaka bir şeyler olmalıydı onu ilgilendiren. Bir görevden bahsediliyordu notta. Heykel çok göz önündeydi ve çok yalındı. Özel bir şey göremedi dikkatle bakmasına rağmen. Belki de kendisiyle dalga geçen birileri vardı ve şimdi gizli gizli onu izleyip kahkaha atıyorlardı. Eşek heykelinin ağzı açıktı. Son çare olarak oraya bakmalıydı ama dikkat çekmek istemiyordu. Yine de yaklaştı ve hızlıca eşeğin ağzına parmaklarını uzattı. Gerçekten de burada bir şeyler var gibiydi. Bir süre uğraştı gelip geçen insanların şaşkın bakışları arasında fakat sonunda başardı. Küçük rulo şeklinde bir kağıt çıkmıştı buradan. Biraz ilerleyip heyecanla kâğıdı açtı. Yine bir not vardı ve çok küçük harflerle yazılmıştı. Çok çaba sarf etti ancak okunacak gibi değildi yazı. Yakında bir yerlerden büyüteç bulması gerekiyordu. Etrafta gördüğü ilk kırtasiyeye girdi ve en büyük büyüteci rica etti. Tam büyütecin fiyatını ödeyecekti ki dönüş parasının kalmayacağını düşündü. Bir süre satıcı ile bakıştılar. Satıcı durumu anlamamıştı.
-Aslında büyüteç bana sadece bir dakikalığına lazım. Satın almadan burada kullansam sorun olur mu, dedi. 
Dükkân sahibi başka bir müşteriyle ilgileniyordu. Büyüteçle az evvel bulduğu notu okumaya başladı, bu durumdan istifade ederek.
“Bu kadar hızlı ilk görevini yerine getireceğini ummuyordum doğrusu. Şimdi asıl görevinde sıra. Arka sayfadaki bilmeceyi çözdüğünde yeni bir hayat, çanta dolu bir parayla seni bekliyor.”
Kâğıdın arka yüzünü çevirdiğinde dükkân sahibini karşısında gördü. Telaşla kâğıdın arka yüzünü okurken dükkân sahibinin tebessüm ettiğini gördü ve konuştu:
-Gerçekten buna inanıyor olamazsın. Sabahın bu erken vaktinde elindeki küçücük kağıdı okumaya çalışıyorsun hem de heyecanla, ümitle. 
Dükkân sahibinin sözleri bütün heyecanını bitirmeye yetmişti. Sanki neyin peşinde olduğunu biliyor gibiydi bu adam. Bir yandan kâğıdı okumaya çalışıyor bir yandan da adamın küçümseyici, muzip bakışlarına takılıyordu. Adam devam etti:
-Söyle bakalım o kâğıdı nereden aldın? Buraya iki ayda bir mutlaka birileri geliyor senin gibi. Hep de aynı saatlerde geliyor. Hep aynı telaş oluyor bakışlarında. Hemen hemen gelen herkesin yaşı da birbirine yakın. Bir şeyler çeviriyorsunuz ama anlayamadım. 
Dükkân sahibinin sözleri bittiğinde o da bilmeceyi okumayı bitirmişti. Şöyle yazıyordu kâğıtta: Gerçekten buna inandın mı? 
Dükkân sahibi tebessümü bırakmış kahkaha atıyordu. Kahkahası kulaklarında çınlayarak çoğalıyordu. Bir yandan da soruyordu:
-Ne yazıyor orada, görevin neymiş? 
Elindeki küçük kâğıdı buruşturup yere attı ve koşarak istasyona yöneldi. Dönüş biletini alarak yerine oturdu. Bu kez çok kısa sürmüştü yolculuk. Göz açıp kapayıncaya kadar yaşadığı şehre ulaşmıştı. Hatta yaşadığı eve bile girmişti. Etrafına bakındı. Tüm bunların nasıl bu kadar çabucak gerçekleştiğini anlayamadı. Evden hiç çıkmamış gibiydi. Ayaklarına baktı, çorapları yoktu. Kollarına, vücuduna baktı. Pijamalarıyla oturuyordu yatağında. Yaşadıklarının hepsinin garip bir rüya olduğuna inanmaya başladı. Aklına para dolu çanta geldi. Bıraktığı yere gitti ama çanta filan yoktu ortada. Tüm bu yaşadıklarının rüya olma ihtimali yoktu. Hayal görmüş olma ihtimali de yoktu. Midesinin bulandığını hissetti. Güçlükle lavaboya yetişti ve kustu, kustu, kustu. Kustukça kendine geliyordu. Dünya aydınlanıyor, zihni duruluyordu. Çok kötü bir zehirlenme yaşamıştı anlaşılan. En azından saçma sapan notlar ve çantanın yokluğu, dükkân sahibinin kahkahası silinip gitmişti. Kendine geldiğinde saate baktı. Henüz gecenin dördüydü. Uyumak için iki saati daha vardı. Biraz daha toparlanabilirdi bu iki saatte. Artık daha çok dinlenmeli, daha az çalışmalı ve beslenmesine dikkat etmeliydi. Bu yaşadıklarını bir kez daha yaşamak istemiyordu.
Tam yatağına geçerken bilgisayarının açık olduğunu fark etti. Kapatmak için bilgisayarının yanına gittiğinde ekranda çekirdek çitleyen eşek heykeli olduğunu gördü. 

27 Aralık 2024 Cuma

YARA

 
ZEYNEP AYTEN

Yaralıydı. Hem de ağır yaralı. Kimse farkında değildi yaralarının verdiği acının. Kimse farkında değildi kaybettiği kanın. Durmadan ona geliyorlardı tedavi olmak için. Hastalar, hastalar, hastalar… Aslında gelenlerin çoğu hasta değildi, sadece ona ihtiyaçları vardı. Onunla konuştuktan sonra yüzlerinde bir tebessüm oluşuyordu gelenlerin. Gelirken beton gibi bir yüzle gelen insanlar, onun yanından ayrılırken çiçek bahçesini andıran bir yüzle dönüyorlardı. 
Günler böyle geçiyordu. Kimse ona derdini sormuyordu. Kimse ona, yaralı mısın, demiyordu. Ona gelen her kişi bir yara bırakarak oraya geri dönüyordu. Bu kadar yaranın bir yararı yoktu ona. Bu kadar yarayı artık taşıyamayacağını da düşünüyordu. Neyse ki bazı yaralar kendiliğinden iyileşiyordu birkaç gün içerisinde. Bazıları ise anında iyileşiyordu. 
Kimse onun da hislerinin olabileceğini düşünmüyordu. Yara bere doluydu her yanı. Acı çeke çeke kurumaya yüz tutmuştu her yanı. Yıllardır bir yudum su getiren olmamıştı. Cansız bir iskelet gibi kalan gövdesine yıllardır bir kuş konmamıştı. Vücuduna kazınan anlamsız şekillerden, harflerden ve dallarına bağlanan renkli bez parçalarından acı damlıyordu. Hemen önüne yakılıp giden mumlar da canını yakıyordu. Böyle bir hayat düşünmemişti. Diğer arkadaşlarının fısıltılarını duyuyordu rüzgârdan, fırtınadan. Neşeli fısıltılardı bunlar. 
Yaralıydı ve gitme zamanının çoktan geldiğini biliyordu. Bir sabah onu alacaklar ve götüreceklerdi bilmediği bir yere. 
Daha önce hiç duymadığı bir acıyla selamladı son günü. Toprağın altında gömülü ayakları bile sızlıyordu. Rengârenk dalları titriyordu. Duyabileceği en büyük acıyı, sızıyı duymuştu artık ve bitmişti hepsi. Hepsi geride kalmıştı. Çok sürmedi, kendini yerde buldu. Toprağa hiç bu kadar yakın olduğunu hatırlamıyordu. Ayrılırken köklerine baktı, baktı… Bütün yaralarını orada bırakmıştı. 

AYNA

 
ZEYNEP AYTEN

O yüzü duvarda görünce bütün o sıkıntılı geçmişi tekrar tekrar yaşamış gibi oldu. Uzun bir hikâyeydi o yüzden yansıyan. İstese de başka yere bakamıyordu. Bir kez görmüştü o yüzü ve gözlerini ayıramıyordu. Elinde bir bardak çayla öylece kalakalmıştı odanın ortasında. Yıllardır görmediği birini görmüş gibi oldu. Epeydir haber alamadığı birinden haber almış gibi… Tüm cesaretini toplayıp en yakın koltuğa oturdu. O aynanın yerini değiştirmenin zamanı gelmişti. 

11 Aralık 2024 Çarşamba

YARIM ŞİİR

Zeynep Ayten


Herkesin vakti çok dar
Yetişmek zor bir yere
Sorsan meşgul insanlar
Bu telaş acep niye

Koşuyorlar durmadan
Yollarda dizi dizi
Kalmıyor insanlardan
Dünyada ayak izi

Anlamıyorum neden
Bitmiyor bu karmaşa
Hızla yaşayıp ölen
Varıyor mu refaha


HAMUŞ

ZEYNEP AKBULUT
ZEYNEP AYTEN
ASYA ZOROĞLU

On beş yaşımdayım ve bugüne kadar hiç konuşmadım. En azından kendimi bildiğimden beri konuşmadım diye düşünüyorum. Belki bebekliğimde bazı sesleri taklit etmişimdir, belki her bebek gibi anlamsız sesler çıkarmışımdır. Fakat hiç ağlamamışım. Bugüne kadar hiç konuşmadım. Konuşmayı bilmediğim için değil, konuşmaya ihtiyaç duymadım. İnsanları gördüm konuşurken, çocukları gördüm hatta kuşları ve çiçekleri gördüm. Bir çiçek hayatın kısalığından bahsediyordu. Başka bir çiçek, diğer çiçeklerin dedikodusunu yapıyordu. Çiçeklerden biri, kendinden daha güzel bir çiçeğin olmadığını haykırıyordu sağa sola. 
Bulutları, ağaçları duydum fısıldarken. Ağaçlar korkuyordu insanlardan. Yaşlı olan ağaçlar, genç fidanlara yaşadıkları şeyleri anlatıyordu. 
Başka insanların duymadığı sesleri duydum ama konuşma ihtiyacı hissetmedim. Bir kez ağzımı açsam ve bir kelime söylesem sanki dünyam değişecekti. Sanki herkes gibi olacaktım. Sanki büyü bozulacaktı. Belki de zahmetli bir şeydi konuşmak. Konuştum diyelim, insanlar anlayabilecek miydi benim söylediğim cümleleri. Çoğunlukla beni yanlış anladın, söylediklerimi anlamıyorsun, gibi cümleler kuranlar onlar değil miydi?
Çocukluğumun en güzel günleri hastanelerde testlerle geçti. Önce duymadığımı zannetti ailem. Doktorlar da öyle zannetti. Duyuyordum, kimsenin duymadığı kadar. Başımla, ellerimle, gözlerimle, mimiklerimle cevap verdim onlara. Birkaç yıl sonra ailem artık hastanelerden ve doktorlardan ümidi kesti. Beni böyle kabullendi. 
Okumayı ve yazmayı biliyorum. Okumak, derken yüksek sesle olanı kast etmiyorum. Harflerin, kelimelerin, cümlelerin anlamlarını biliyorum. Kimsenin kuramadığı cümleleri kurabiliyorum. Cümlelerimi okuyanlar çok beğendiklerini söylüyorlar. İşitiyor ve cevabımı yazarak veriyorum insanlara. Arkadaşlarım, ailem, öğretmenlerim bu durumu kanıksadı. Kimse benden sözlü bir kelime veya cümle beklemiyor.  Okulumda bütün şiir, hikâye, deneme yarışmalarını beni katıyorlar. Şimdiye kadar katılıp da derece almadığım yarışma kalmadı ve usandım sonunda yarışmalardan. 
Birgün gerçekten konuşma ihtiyacı hissedecek miyim? Bu sorunun cevabını ben de merak ediyorum. Belki gençliğe adım attığımda, belki eğitim hayatım bittiğinde, belki de yaşlandığım zaman… Şimdilik konuşma ihtiyacı hissetmiyorum. 
Konuşmak, benim için herkesleşmek belki de. Konuşularak çözülen bir meseleye hiç denk gelmedim. İnsanlar konuşa konuşa anlaşırmış ya… Ben görmedim o insanlardan. 
Bundan sonra konuşmaya ihtiyacım olacağını da çok sanmıyorum. Dinlemek yetiyor bana. Herkesi dinlemek, her şeyi dinlemek. Zaten insanların birilerine kendilerini dinletmeye ihtiyaçları var gibi hissediyorum, karşılıklı konuşmaktan ziyade. Onları dinlerken her şey yolunda görünüyor fakat ben onlara bir tepki vermeyince bu kez tavırlar değişiyor. Özellikle beni tanımayan ya da yeni yeni tanıyan insanlarda hep bir konuşmaya zorlama çabası oluyor. Beni yakından tanıyan insanlar da belki de ona konuşmayı ben öğrettim demek için halen ara sıra çaba sarf ediyor. Konuşmak yorucu bence. Çok yorucu. Yazmaktan daha yorucu. 
Aslında şu anda yaptığım şey de tam olarak bir çeşit konuşmak değil mi? Sessiz konuşma diyorum buna ben. Yani beni konuşmamakla suçlaması insanların haksızlık aslında. Konuşuyorum fakat sessiz sessiz. Düşünüyorum, sessizce.
On beş yaşımdayım ve bugüne kadar hiç konuşmadım. Konuşmayı da düşünmüyorum. Neden konuşmuyorsun, sorusuna daha fazla maruz kalmamak için elime kalemi aldım ve bu satırları karaladım. 
Sonrasında susacak mıyım? Hayır. Konuşacak mıyım? Buna da hayır. 
Aslında ben konuşan bir suskunum. Kalemiyle, defteriyle konuşan bir suskun.