7. sınıf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7. sınıf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2026 Cumartesi

KEŞKE MASALLAR DA GERÇEK OLSA


Gamze Sena Kuyucu

Keşke masallar da 
Gerçek olsaydı
Şövalye ve prensesin aşkı
Ateş püskürtmeyi bekleyen 
Küçük ejderhanın tatlı kıpırtısı

Mutlu son ile biter 
Çoğu masal
Keşke gerçek hayatta da 
Mutlu son denilen 
Bir kavram olsa

İyiler kazanır hep masallarda
Masumlara zarar gelmez mesela
Gerçek hayatta da 
Böyle olsaydı
Dünya nasıl olurdu acaba?

Olmayacak şeylerden bahsedilir 
Masallarda
Uzun tekerlemeler ile başlanır
Sanki gerçekmiş gibi
Kelimeler kullanılır

Umut vadeder masallar
İçinde hep güzel şeyleri barındırırlar
Küçüklükten beri dinlediğimiz
Biri anlatmak istese
Heyecanımıza yenik düşeceğimiz 
Masalların da acı bir hikayesi vardır belki

MASUM KALMALI

Gamze Sena Kuyucu

En sevilen ve
En özlenilen yıllardır
Çocukluk yılları
Ömrümüzün en masum zamanları
 
Kötülük nedir bilinmez
Çocukluk yıllarında
İyilik yapmak ister her çocuk
Yardıma muhtaç insanlara
 
Çocukluk yılları
Masum kalmalı
Hiçbir çocuk
Savaşa veya
Ölmeye mahkûm bırakılmamalı 

GÖZLER DE YALAN SÖYLER

Gamze Sena Kuyucu

Sözler yalan söyler de
Gözler de mi yalan söyler?
Sözler gizlenir ama
Gözler her şeyi açık etmeye
Devam mı eder?

İnsan ne kadar yalan söylerse
O kadar alışır gözlerini gizlemeye
Ya da bir maske takar
Gözlerinin üzerine

Gözler de yalan söyler
Ne kadar istenmese de
Öyle bir bakar ki sana 
İnanırsın her şeyine, her anına

Yalan söylememeli gözler
Tüm duyguları belli etmeli
Ama her şey yapay olduğu gibi
Gözlerin de doğallığı kalmadı ki
 

BİR İNSANIN İÇİ

Gamze Sena Kuyucu


Bir insan sadece ağladığında mı
Canı yanar?
Sadece dışına yansıttığında mı 
Acı çeker?

Tüm duygular
İnsanın içindedir her zaman
Bazıları her şeyini dışında yaşar
Bazıları ise dışına yansıtmaktan korkar

Zordur her şeyi içinde yaşamak
Kimseye fark ettirmeden içinden ağlamak
Dışına akıtamadığın bir göz yaşı
İçinde bininci kez akar

Yalnız ve sessizdirler
Dışına yansıtmayanlar
Acı çektiklerinde yanlarında kimse bulunmaz
Bir kişi bile yardım eli uzatıp çığlıklarını duymaz

Sadece dış görünüş mü önemli?
Hiç mi kimse fark etmedi?
İçinde yaşamanın acizliğini 
Ve zorlu mücadelesini

AYLARDAN MART GÜNLERDEN 18

Gamze Sena Kuyucu


Aylardan Mart, günlerden 18’iydi
Savaş sonunda bitmişti
Türk milleti ne olursa olsun
Fedakarlıklarını esirgememişti

“Vatan” demişlerdi sadece
Gelmemişti akıllarına başka bir kelime
Umut vardı inanç vardı
Azim vardı Türk milletinde

Düşman geçememişti Çanakkale’yi
Kolay sanmışlardı oysaki
Yıkık bir devletten ibaretti Osmanlı
Türklerin asıl gücünü kimse görmemişti

Kan ile sulanmıştı bu bayrak
Şehitlerimizi üzerinde yaşatır al bayrak
Bu milletin gururudur istiklal
Yeni nesilleridir istikbal

Bir devrin battığı
Tarihin yeniden yazılmaya başlandığı 
Kahramanlıkların unutulmadığı
Yerdir Çanakkale
Tarihtir 18 Mart

25 Mart 2026 Çarşamba

Konuştukça Beliren Hayalet

 
Aden Mira Kartal

Herkes fen bilgisi dersinde küçük bir deney yapmalıydı ve gruplar halinde herkes kendine bir deney planı yapmıştı. Kimileri farklı sıvıları karıştırarak yeni bir sıvı elde ediyordu kimileri de sıvıların içine farklı kimyasal maddeler katarak ortaya çıkan şeyleri rapor etme çabasındaydı. 
Ben tek kalmıştım ve yapacağım hiçbir şey yoktu. Hiçbir düşünce de yoktu kafamda. Önümde üç tane deney tüpü ile öylece bekliyordum. Ne yapacağımı bilmiyordum. Tek isteğim kitap okumaktı ama maalesef fen bilimleri hocası izin vermiyordu. Herkes beşerli gruplar halinde renkli sıvılar oluşturuyordu fakat ben sadece tüplere bakıyordum. Sanırım benim de bir şeyler yapmam lazımdı ve bunu da fen bilimleri hocasının bana doğru gelişinden anladım. Gelmesini bekledim çünkü ne diyeceğini merak ediyordum. Yanıma geldi ve bana bir süre baktıktan sonra dedi ki:
-sen neden bir şeyler yapmıyorsun? Eğer ne yapacağını anlamadıysan sana anlatabilirim. Ne dersin?
Anlatmasına gerek yoktu ben zaten farklı renkte ve şeffaf sıvıları birbiriyle karıştırıp garip bir şey yapacağımızı anlamıştım ve:
-Teşekkür ederim ama gerek yok hocam. Birazdan başlarım, dedim.
Fen bilimleri hocası gülümsedi ve uzaklaştı. Neden birazdan başlayacağımı söylediğimi bilmiyordum ama madem dedim, o zaman başlamalıydım. 
İlk önce önümdeki renklerden hangilerini birleştireceğime baktım fakat hangilerini birleştireceğime karar vermiyordum. Aslında karar vermeyi pek sevmezdim. Çünkü kafamı ağrıtır ve zamanımı boşuna harcardı kararlarım. Bu yüzden hep ne denk gelirse onunla devam ederdim. Zaten denemelerde iki veya dört şık arasında kalınca gözlerimi kapatır, sorunun üzerinde elimi gezdirir ve hangi harf gelirse onu işaretlerdim ya da optik üzerinde kalemimi çeviri ve hangi şıkkın üstüne gelirse onu işaretlerdim. Aslında bu yöntemleri uygulayınca 10 sorunun 8 tanesini doğru yapardım. Aslında şimdi bunları anlatmayı da çok gereksiz buluyorum ama anlatasım geldi ve anlattım. Zaten sabah uyanıp alarmını kapatmaya üşenip de sonsuza kadar bu sese maruz kalmamak için alarmı kapatan birinden ne beklenirdi ki?
Neyse sanırım artık deneye başlamam gerekiyor. Sıvıları seçmek istemediğimden içimden ilk geçeni uyguladım yani hepsini birleştirmeyi. Ne kadar koyacağımı bilmediğim için de hepsini bir tane tüpe boşaltmaya başladım. Sırasıyla koyduğum renkler şunlardı: sarı, mavi, yeşil, kırmızı, pembe, mor, turuncu, (Aslında turuncu olup olmadığımı pek anlayamadım ama hem içimde pek sarıyı hissetmediğim için hem de 9 farklı tüpten biri olduğu için böyle dedim.) lacivert, kahverengi. İçine şeffaf iki madde daha koydum. Sonucunda siyah gibi görünen ama aslında koyu yeşil olan bir madde ortaya çıktı. Belki birazdan patlar diye düşünmüştüm ama patlamadı. Biraz hayal kırıklığına uğradım ama daha dikkatli bakınca sanırım bu hâlinden memnundum. Tam elime almış incelerken yanımdaki sırada oturan bir arkadaşım bir anda bağırmaya başladı:
-Hocam, yanımdaki iksir yapmış. Kesin bizim içeceklerimize koyup zehirleyecek. Hep bizden kurtulmak istediğini biliyordum. Bu sefer gerçekten çok ciddiyim. Kesin sonumuz geldi. Hemen okuldan atılmasını istiyorum.
Bu çocuk neden bu kadar psikopattı? Onu dövmeyi hep istemişimdir ama okul kuralları ve kendi etik kurallarım nedeniyle onu dövemiyordum. Bu kurallar neden olmak zorundaydı? Bana gıcıklık yapanları hemen yere serer ve ona cezasını verirdim ve bana bir daha sataşmak istemezdi. Kendi kendime koyduğum kuralları da tutmak zorundaydım zira bir keresinde bana ukalaca davranan birine cevabını vermiştim ama bana tutanak yazmışlardı. Eğer bana yazdılarsa o çocuğa da tutanak yazmaları gerekliydi. Kendisi kaşınmıştı ve düşünmeden davranmıştı. Şimdi bu aklıma gelince fen bilimleri hocasının gözünün önünde bu çocuğu fena dövesim gelmişti ama kendime hâkim oldum ve ona şunu söyledim:
-Çok fazla çizgi film izlemişsin. Eğer sana vurursam esnek bir madde olduğun için biraz yamulup eski hâline mi döneceksin?
Tabii çocuğun başkalarına pek tahammülü yoktu. Bu yüzden pek önemsemezdi. Bu cümleyi söyleyince herkesin bana baktığı hissine kapıldım ve kafamı kaldırınca aslında birkaç kızın yaptığı pembe maddeye baktıklarını ve birkaç erkeğin ise 100 lirasına iddiaya girmiş bir arkadaşının koyu mavi maddeyi içmesini merakla bekleyen çocukları gördüm. Yanımda oturan vatandaşın, kimse tarafından önemsemediğini görünce bana yan gözle baktığını gördüm. Aslında dürüst olmak gerekirse hissettim ve bu hisse kapıldığım anda yüzüme bir vatan gülüşü yayıldı. Sanırım bugün ilk defa gülümsemiştim.
Ders bitmişti ve herkes dışarı çıkmaya başlamıştı fakat ben yerimde oturmuş, çantamda kitabımı arıyordum. O sırada aklıma yanımdaki çocuğun bana verdiği o şahane fikir geldi ama acaba sadece onunkine mi koysaydım? Doğrusu çok komik olurdu. Yani daha doğrusu suyunun içine sıvımdan koyup o mutlu mutlu suyunu içerken ona suyunun içine zehir attığımı söyledikten sonra bütün dersi “ambulans çağırın yoksa burada can vereceğim” diye bağırarak kaynatması çok komik olurdu ama sadece küçük bir damla renkli su koymuş olurdum. 
Ben bunları düşünürken çoktan zil çalmıştı ve ben ise bir teneffüsümü kitapsız geçirmiştim. 
Son derse giriyorduk. Okuldan çıkmamız için sadece 10 dakika kalmıştı. Bu dersimizin bitmesi ve eve gitmemiz için 10 dakika boyunca dua edecektim. Çünkü zaman x2 hızla ilerliyordu ama pazartesi günleri bu taktik işe yaramıyordu. Zaten herkes pazartesi gününde bir iş olduğunu bana söylerdi ve ben de bu konuda diğerlerine katılıyordum. 
Yine düşlere dalmıştım ve son ders ise bitmişti bile. Yine herkes dışarı çıkıyordu ve ben de oturuyordum. Neden bu kadar aceleci oluyorlardı?  Servislerinin içinde diğerlerini beklerken sıkıntıdan patlamaya bu kadar mı meraklılardı? Gerçekten fazla merak zararlıymış. Yani benim çıkardığım sonuç bu. 
Eve gidip uyumak istiyordum ama eve gitmem için daha dört kişiyi bırakmamız gerekiyordu. Ne kadar sıkıcıydı. Eve giderken bunları düşünmeme ne gerek vardı ki? Keşke yapacak başka işim olsaydı. En azından kitabımı okuyabilirim fakat böyle uğraştırıcı işlere pek bulaşmak istemiyorum. Aslında okumayı çok istiyorum fakat kitabı çantamdan alıp iki sayfa okuduktan sonra kitabı aldığım yerine koyup da ne yapacaktım ki? İnsanlar nasıl bu işlere bulaşmaya cesaret edebiliyor hiç anlamıyorum ya da bunu anlamaya uğraşmayı pek istemiyorum.  
Benden önceki çocuk ineli üç dakika oldu ve benim inmem için daha iki dakika beklemem gerekiyor. Bu süre içinde ne yapacağımı hiç düşünmem fakat genellikle servisi süren kişi bana farklı farklı sorular sorar. Mesela: 
-Kaçıncı sınıfa gidiyorsun?” 
(Halbuki bunu en az beş kere sordu.) 
-Derslerin nasıl?
 (Sanırım hala “kötü” cevabını almaktan bıkmadı.) 
-Neler izlemekten hoşlanırsın?
(Bu soruyu ben “anime” dedikten sonra suratını ekşitip homurdanmayı ve beni sinir etmekten hoşlandığı için soruyor.) 
-Kaç yaşındasın?” 
(Doğrusu bunu yedinci sınıf olduğumdan çıkarabilmesi gerek.) Bir de klişe sorusu: Adın neydi?  Bana göre bu adam aynı kelimelerin ezberletildiği ruhsuz bir robot ama bu pek de umurumda değil. Zaten hem okul hem de aile işleriyle ilgilendiğimden bunlar beni yeterince ilgilendirmiyor. Şimdi düşününce neden farklı bir servisle gitmiyorum? Önümde daha bir sürü seçenek vardı ama ben adamın ismi biraz komik olduğu için seçmiştim. Yani ismi komik, belki de kendisi de komiktir diye seçmiştim ama sanırım kendini bile güldüremiyor. Belki de komik biri olduğunu zannediyor aynı soruları sorarak. 
Eve gelmiştim. Tam elim yanımdaki koltukta duran çantama uzanmıştı ki diğer elimde bir ıslaklık hissettim. Sanırım okulda yaptığımız sıvıydı bu. Baktığımda sadece kapağının gevşediğini gördüm. Elime iki kere damlamıştı. Sanırım okuldaki çocuğun dediği gibi bir zehir yapmıştım fakat yapmamıştım. Neden böyle bir şey olsun ki? Aslında düşünmeye de gerek yok. Elimi üstüme silip temizleyebilirim. Biraz çok düşündüm ama sonra boş verip elimi sildim ve çantamı alıp servisten çıktım.
Tam merdivenlerden yukarı çıkıyordum ki bir anda durdum ve aklıma serviste ne zaman çantamı çıkardığım aklıma geldi. Ben böyle bir şeyi ne zaman yapmıştım? Hatırlamıyorum. Üşenmemiş miydim? Yaptığıma göre üşenmemişim. 
Bu soruları kendime sorduktan sonra aklıma şu geldi: ben çantamdan garip sıvıyı almıştım. Yoksa çantama koymamış mıydım ama neden elimde bunu gezdirmeye uğraşayım ki? Galiba düşünürken elime almış olmalıyım. Neyse, pek de önemli bir şey değil zaten. Tekrar yerine koyabilirim.
Eve girmiş ve kedimin yanıma gelip beni karşılamasını beklerken ayakkabımı çıkarıyordum. Bugün ne kadar da sıkıcıydı. Sadece fen bilimleri dersinde garip bir şey yapmıştık. O da yeterince heyecanlı değildi ve şimdi düşününce daha da sıkıcı geçmişti günüm. (Sanırım yine çok düşündüm.)
Sabah olmuştu. Okula yine gitmek zorundaydım. Neden okula gidiyoruz ki? Evden de öğrenebiliriz ama olmuyor. Zaten okulda hiç arkadaşım yok ve hiç mutlu değilim. (Başkalarına zarar geldiğinde ya da zorbaladığımda mutlu oluyorum ama onu saymıyorum.) evden eğitim alsaydım ne olacaktı? En fazla göz derecem artar veya sınıftakileri göremezdim. Bunlar da bana göre sorun değildi. 
Okula gelirken serviste bir şey yaşanmadı ama benden sonra servise binen kişi az kalsın üzerime oturacaktı. Servisle gelirken bir tek bu oldu ama okulda nedense biraz daha az fark edildim. Mesela ders başladıktan sonra öğretmen yoklama alırken beni yok yazdı ve buna kimse itiraz etmedi. Hatta yanımda oturan kişi de kafasını çevirip bana bir göz attı ve:
-Öğretmenim eğer şimdi gelmediyse daha gelmez, dedi.
Bunu dedikten sonra bağırarak:
-Öğretmenim ben buradayım, dedim. (Ben bunu derken yanımdaki vatandaşın bana ağzı açık bir şekilde bana baktığına yemin edebilirim)
Öğretmen arkasını dönüp bana garip bir şekilde birkaç saniye baktıktan sonra “tamam” dedi. Çok tuhaflardı ama neyse ki diğer kızlar ve erkekler kendi garip işleriyle uğraşırken bana dikkat etmemişlerdi.
Bu olaydan sonra bir olay daha yaşandı. 
Ben koridorda yürürken bir tane çocuk bana çarptı. Sonra da etrafına iyice baktıktan sonra özür dilemeden korkarak kaçtı. Ne olduğunu çocuk da anlamadı, ben de anlamadım. 
Bu olaydan sonra çocuğu öğretmenlerinin yanında ağlarken gördüm. Bu kadar abartılacak ne vardı ki? Altı üstü bana çarpmıştı. Acaba burnu falan mı acıdı? Ama çok sert çapmamıştı.  Ne yapmıştım? Benim mi suçum? Yoksa kötü kötü mü baktım? 
Aslında sınıfa girişim biraz zor oldu. Yani ben sınıfa girince kimse suratıma bakmadı veya ben yürürken çekilmediler ama ben “Geçebilir miyim?” dedikten sonra beni fark edip bana “Sen ne zaman geldin?” dediler ve çekildiler. Acaba ben mi gariptim yoksa onlar mı bugün farklıydılar. Bence sıkıntı bende çünkü her zaman bende oluyor zaten.
Bugün dikkat ettiğim şey inanların sadece ben konuşunca beni görmeleri olmuştu. Bunun nedeni de sanırım bugün sabah aynadan kendime bakmamamdı. 
Eve giderken az kalsın serviste yine üzerime oturuluyordu ama neyse ki yine burada olduğumu söyleyerek bu kazayı önlemiş olmuştum.
Eve girmek için kapıyı açtığımda kedimin beni uzaktan beni izlediğini gördüm. Neden böyle yaptığını bilmiyordum ama odama girip aynadan kendime baktığımda hiçbir şey göremedim. Biraz daha dikkatli baktığımda gerçekten de yoktum. Ardından biraz şarkı mırıldandıktan sonra hafif hafif belirmeye başladığımı gördüm ve sesimi artırarak söylemeye devam ettim ve tamamen belirdim. Anladığım kadarıyla konuştukça görünüyordum. Bunu ilk düşündüğümde biraz garip gelmişti ama okul konusunda düşününce çok harika bir güce sahip olduğumu düşündüm. Bu yüzden bunu değerlendirmeliydim ve aklıma ilk gelen fikir bu durumu öğretmenlerime bildirip bana evden ders vermelerini istemek olacaktı ve eğer böyle olursa evden ders dinlermiş gibi yapacaktım ama aslından alttan telefona bakacaktım.
Bu fikrimi uygulamak için okula gittiğimde ilk olarak fen bilimleri öğretmenimin yanına gittim. (Çünkü hepsi onun suçuydu ve ilk olarak onun bilmesi gerekiyordu.) Bu durumu söyledikten sonra dedi ki:
-Benim yanımda gel, seni müdürün yanına götürüp söyleyelim. 
Ardından beni kolumdan tutup götürdü. Müdürün yanına gittik ve durumu anlattım. Bana fikrimi sordu ve ben de tasarladığımı söyledim ve hiç düşünmeden “bunu bakanlığa bildirelim” dedi ve beni sınıfa yolladı.
Ertesi gün okula maskeli adamlar geldi ve beni alıp hastaneye götürdüler. Birkaç test yaptılar ve beni evime bıraktılar.
Aradan iki gün geçti ve hala okula gitmemiştim. Bundan birkaç gün sonra Türkiye genelinde karantina ilan ettiklerini duydum. Bunu duyunca artık düşünmemeye karar verdim ve hayatın tadını yanımda kalan doktor benzeri insanlarla geçireceğimi geçireceğimi düşündüm ama umursamadım. Çünkü artık okula gitmeyeceğim.
Keşke böyle düşünmeseydim. Çünkü artık okula gitmek istiyorum, her şeyin eskisi gibi olmasını istiyorum ama artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz.


16 Mart 2026 Pazartesi

ÖZGÜRLÜK DESTANI


Gamze Sena Kuyucu

Ne ana dedi onlar ne yar
Söyledikleri tek kelime vatan
Kalplerinde iman 
Ve umut yan yana
Siperler çelikten değildi 
Siperler sadece can

Düğüne gider gibi gittiler şehadete
Al kınalarla, dualarla, sancaklarla
Uğurlarken onları sevdikleri
Su dökmedi arkalarından
Yalnızca şu ağıt
Döküldü dudaklarından
“Çanakkale içinde bir kırık testi”
Şehitlik onlarda yüce hevesti

Aylardan deli mart günlerden on sekiz
Yerinden oynadı dağlar yerinden koptu deniz
Çanakkale geçilmez nidalarıyla
Bıraktılar dünyaya, tarihe kocaman bir iz

Analar ağlasa da ağıtlarla ağlamadı vatan
Çanakkale güller yurdu oldu şehit kanlarından
Özgürlük destanıyla uyandı koca millet
Uyandı ve kurtuldu bitmeyen yastan

Şimdi haykıran bir ses taşında toprağında
“Dur Yolcu” diyor, bu destanı unutma
Unutma şehitleri, unutma düşmanını
Doğmamış çocukların aşkına
Anan baban aşkına
Unutma vatan aşkına
Allah, Kur’an aşkına

12 Mart 2026 Perşembe

SEN

Aden Mira Kartal
 
Bir gün bile 
Rastlamasam sana
Hissediyorum yokluğunu derinden
Seni arıyor gözlerim
Kantinde, marketlerde, büfelerde

Sana rastlamak sabahın erken saatinde
Ya da akşam dönüşlerinde
Bir masanın kenarında 
Bir dolabın önünde
Mutlulukların en büyüğü
Kimse bilmese de
 
Sen benim beyaz düşlerimsin
Sen benim beyaz günüm
Sen benim ekmeğimin tadı
Çayımın buğusu
Sen peynirsin
Biriciğimsin 

EVİN YOLU

Semih Yılmaz
 
 İlk kez bir ramazan ayını kazasız belasız geride bırakmıştı. İlk kez orucun tamamını tutmuştu. Arkadaşlarından halen ramazanın tümünü tutmayanlar vardı. Hatta hiç oruç tutmayanlar vardı ve derslerin yoğunluğu yüzünden tutamıyoruz, şeklinde bir bahaneleri vardı. Ama o tutmuştu işte tam otuz gün. Şanla şerefle, onurla otuz gün oruç, dile kolay. 
Geçmiş yıllarda yalnızca hafta sonları oruç tutabiliyordu ama bu sene bir cesaret gelmişti kendisine. Orucun son günü içinde garip bir burukluk hissetti. Yeniden oruç tutmak için bir sene beklemek uzun bir süreydi. Bu düşüncesini arkadaşlarına söylediğinde az kalsın dayak yiyecekti. Ramazanın bitmesi onu üzüyordu. Hayatının bir düzene girdiğini hissediyordu ramazanla birlikte. Sahura kalkmak evet zordu fakat sabah kahvaltı yapmasına gerek kalmıyordu. İftarı beklemek zordu ama öğlen yemek sırası beklemekten daha zor değildi. Susuzluk zordu, açlık zor değilse de...
İşte arife günü gelmişti. Bayram olup olmadığı belli bile değildi çünkü bayram tatili ile yarıyıl tatili birleşmişti. Normalde arife günü, yarım gün tatil olur ve bayram alışverişi yapılırdı fakat zaten tatilde oldukları için bayram tatilini hiç hissetmiyordu. Ertesi gün bayramdı. Yani orucun bittiği gün. Yani son iftardı yapılacak olan bu akşam. Yani dün bitmişti son sahur. Üzücü müydü bitmesi ramazan ayının bilemiyordu ama içinde bir burukluk vardı. 
Akşam son iftardan sonra ramazanla veda etmesi gerekiyordu. Ramazanın son gününde genelde çocuklar ve arkadaşları oruç tutardı. Bazılarının şöyle bir alışkanlığı vardı: Ramazanın başında, ortasında ve sonunda oruç tutmak... Bayram öncesi hiç değilse arkadaşlarımla son bir kez görüşeyim ümidiyle çarşıya doğru yürüdü. Yollar insan seliyle doluydu. İnsanlar akın akın çarşıya iniyorlardı. Galiba bayram alışverişi yapmak içindi bunca telaş. Otobüsler, taksiler, yayalar... Her yer insan ve araç kaynıyordu, korna sesleri insan seslerine karışıyordu. Bir an çarşıya inmekten vazgeçmeyi düşündü fakat iyice yaklaşmıştı. Üstelik birkaç arkadaşıyla da haberleşmişti çarşıda Ulu Cami’nin bahçesinde buluşma fikrini. Şimdi bahçeye kendisi gitmezse ayıp olurdu. Sözünde durmamış olurdu. Çaresiz kalabalıklar içinden Ulu Cami’ye doğru yürüdü. Bahçeye ulaştığında büyük bir huzura da ulaşmıştı. Bahçe tenha idi. Kuş seslerini bile duyabiliyordu neredeyse. Çarşının tüm gürültüsü ile arasına bir perde çekmişti. Cami bahçesinin bu kadar huzurlu ve hoş olduğuna daha önceden hiç rastlamamıştı. Banklardan birine oturdu, etrafta tanıdık bir yüz aradı fakat kimsecikler yoktu. Güneş, etkisini göstermeye başlamıştı ve oturduğu banka hafifçe uzanmaya karar verdi. Bir süre de böyle bekledikten sonra bank üzerine uzanmanın güzel bir fikir olacağı hissine kapıldı. Güneş ışığı sadece ışık değil de tatlı bir şey gibiydi. Uzandı ve gözlerini kapadı. 
Uyandığında bir bir hacı emmi vardı başucunda. Hacı emmi soruyordu:
-İyi misin evlat, iftar yaklaştı ve sen öğleden beri burada uyuyorsun.
Gözlerin silerek uyandı:
-İftara kaç ne kadar var hacı emmi?
-Bir hafta var iftara.
Böyle bir cevap beklemiyordu. Bir hafta olur muydu iftara? Yine de doğrulmalıydı. Yüzünü yıkamalı ve kendine gelmeliydi. Şadırvana doğru ilerlediğinde etraftaki kuşların kendisine güldüğünü sezdi. Ciddi ciddi aralarında konuşuyordu kuşlar ve kahkaha atıyorlardı. Şadırvana vardığında musluktan akan suyun garip olduğunu fark etti. Sudan avucuyla bir yudum aldı. Su değildi bu, galiba ramazan şerbetiydi. Birkaç yudum daha aldı. Yüzünü şerbetle yıkayamazdı. Birkaç yudum daha, birkaç yudum daha... Oysa az önce iftara bir hafta olduğunu söylemişti hacı emmi ve oruç olmalıydı. Ramazanın son günü oruç bozmak... Olamazdı böyle bir şey. Gücünün yettiği kadar bağırdı: 
-Olamamaaaaz, ben oruçluyum. 
Bir sarsıntı ile kendine geldi. Başı çok ağrıyordu. Her tarafı uyuşmuş gibiydi. Tepesinde tanımadığı biri vardı. Bu, az önce gördüğü hacı emmiye benziyordu. 
-Güneş çarpmasın yavrum, dedi. Uyuma burda, haydi evine git. 
-İftara ne kadar var hacı emmi?
-Daha iftara ne’tiiin, üç dört saat var. Sen kalk evine git. Güneş çarpmış seni.
Başı dönüyordu ve çok ağrıyordu. Eve doğru yürürken hangi ayda, hangi günde ve saatte olduğunu bile unutmuştu. Oruçlu olmalıydı ama orucun kaçıncı günüydü hatırlamıyordu. Etrafta insanlar sürekli akın akın bir yerlere koşuyordu. Onların bu telaşını anlamakta zorlanıyordu. Neyse ki evin yolunu unutmamıştı. 

5 Mart 2026 Perşembe

SEN GELDİĞİN ZAMAN

 
Yusuf Ensar Güler
 
Sen geldiğin zaman
Değişiyor şehir, değişiyor dünya
Ama en çok ben değişiyorum
Bana inan

Sen geleceksin diye
İçim kavrulmaya başlıyor günler öncesinden
Günler öncesinden başlıyorum hazırlığa
Hasretle bakıyorum çeşmelere, şadırvanlara


Sen geldiğin zaman
Anlamı değişiyor hayatın
Sen geldiğin zaman 
Dünyaya bir sükunet, bir huzur doluyor
Sen geldiğin zaman
Değerleniyor aylar, günler ve zaman
Ey ramazan

YANLIŞ YÖN

Metehan Darıcı 
 
Beni taklit ettiğini zannediyordu belki de benzediğini düşünüyordu. Benimle aynı sınıftaydı ama benden otuz kilo kadar fazlası vardı. Gözlerinin aslında sağlam olduğunu hepimiz biliyoruz ama bana benzemek için gözlük takmaya başlamıştı. Ayakları benden yedi numara daha büyüktü. Öyle ki kar yağdığı zaman onun okula gelip gelmediğini bahçedeki ayak izlerinden anlayabiliyorduk. Bunlar sadece özelliklerinden bazıları ve çoğu insan bunun farkında değil ama daha beter durumları da var. Derslerde de bana benzemeye çalışıyor. Bilmediği bir soru için tahtaya çıkıyor, soruyu çözemeyince lavaboya izin istiyor mesela. Ya da kantine gittiğinde benim aldığım ürünlerden alıyor ancak dişinin kovuğunu bile doldurmadığını görünce hamburgerlere saldırıyor. Buraya kadar sorun yok aslında. Asıl sorun benim gibi İngilizce bildiğini zannetmesinde. Her şeyi anlayabiliyorum. Komplekslerini, küçük kıskançlıklarını, taklitlerini anlayabiliyorum fakat İngilizce konusundaki çabası tam olarak bir şova dönüşüyor ve o bunun farkında değil. Diksiyonun taklit edilemez olmasını, jest ve mimiklerin kopyalanamayacağını galiba bilmiyor. Telaffuzlarda tıpkı benim gibi bir aksanla konuştuğunu zannediyor fakat bu çabanın sonucunda kazanan absolute sözcüğü oluyor çünkü bu sözcük her cümlenin içinde bir şekilde yer alıyor çünkü sözcük dağarcığı fazlasına izin vermiyor. Boş bulduğu her yere“absolute” ya da varyantlarını ekliyor. 
Gülsem mi üzülsem mi bu arkadaşa bilemiyorum. Bütün arkadaşları hatta en samimi olanlar bile onun ardından konuşuyor. Alay ediyor, kıs kıs gülüyor. Herhangi bir yerde sınıfımızdan herhangi biriyle konuşan herhangi biri, sözü direk onun komikliğine getiriyor ama onunla gülmek yerine onun ne kadar zavallı olduğuna gülüyorlar. 

Beni taklit ettiğini zannediyordu belki de bana benzediğini düşünüyordu. Böylelikle dikkatleri çekmeyi, insanların kendisini önemseyeceğini zannediyordu. Dikkatleri çekiyordu gerçekten de ama istediği gibi önemsenerek değildi bu. Negatif bir dikkat çekmeydi. İnsanları etkiliyordu ama garipliğiyle, zavallılığıyla etkiliyordu. Sırf etrafında bir topluluk oluşsun diye en saçma hareketleri bile sergilemekten kaçınmıyordu. Maymun gibi yürüyebilir, şempanze gibi ağaç dallarından atlayabilirdi, yeter ki birileri onunla ilgilensin. Birileri onu alkışlasın, sırf alkış için papağan gibi sesler çıkarabilir ya da kedi gibi miyavlayabilirdi. 
Neyse ki beni taklit ettiğini zannetmiyordu artık, bana benzediğini de düşünmüyordu. Yola bu düşüncelerle çıkmıştı ama yolda benzeyecek ve taklit edecek o kadar çok kişi bulmuştu ki yolunu kaybetmişti. 

MORAL

Yusuf Kerem Köse
 
Bana sorarsanız çok hassas bir şey olmalı
Moral dedikleri
Çünkü bozuluyor sürekli
Benim moralim değilse de başkalarınınki

Bir insanın saatinin bozuk olması
İyidir moralinin bozuk olmasından
Ya da telefonunun bozuk olması
İyidir moralinin bozuk olmasından 
Ancak bazen bozulan bir telefon
Sebep olabilir moral bozukluğuna

Morali bozulunca insan
Ne yazmak istiyor ne konuşmak
Sadece uyumak istiyor
Ya da dolaşmak yollarda
Morali
Bozulunca
İnsan

HANGİSİ

Semih Yılmaz
 
Bir eve en çok hangi hayvan yakışır
Kuş desem kafeste mutsuz
Kaplumbağa desem evde huzursuz
Köpek desem sığmaz ki odaya
Yılan desem dersiniz: hadi ya
Kedileri biliyorum eve en çok yakışan
Bütün minderlerin ve pencere önlerinin
Tadını çıkaran

Bir şehre en çok hangi hayvan yakışır
Bir kasabaya, bir köye
Burası biraz karmaşık
Kediler küsse bile
Serçeler, kargalar, köpekler
Yakışır şehre, kasabaya, köye

28 Şubat 2026 Cumartesi

BEKLENMEDİK KAZA

 Yusuf Kerem Köse
                                                                                "ı"sız lipogram çalışması

Bu kulüp, onun ilk profesyonel basketbol kulübüydü. Küçüklüğünden beri hayaliydi bu kulüpte oynamak. Bu sene 27’sine gelmişti. Normalde basketbolcular 20-25 yaş dönemlerinde basketbolcu olurdu ama o geç keşfedilmişti. Kulübe daha dün girmişti. Henüz bu şehirde bir evi yoktu, bu yüzden caddede bulunan bir otele yerleşti. Hemen otele geçti ve üstünü değiştirdi. Yatağa oturdu. Telefonunu kurcalarken ona mesajlar geldiğini fark etti. Şehirdeki gençler onu tebrik etmiş ve bu kulüpte harika performans göstereceğini söyleyerek ona moral vermişti. Bunu görünce çok mutlu oldu. Günü muhteşemdi resmen. Haftaya ilk antrenman saatine girecek idi. Telefonu yerine koydu ve deri bir uyku çekti…  

Antrenman günü gelmişti. İlk defa kulüpteki diğer oyuncular ile tanışacak idi. Antrenmana ilk girişte diğer oyuncular ona “Merhaba”, “Selam” gibi laflar söylüyordu. Antrenmanda da muhteşem oynuyordu, taraftarlardan top her ona geldiğinde onu takdir edercesine sesler yükseliyorlar idi. Tam bir smaca daha kalkarken beline darbe yiyene kadar her şey mükemmel gibiydi…

Hastanedeydi. Kulüptekiler, sevdikleri, ailesi de orada idi. Onu görünce hemen hepsi bir anda “Geçmiş olsun!” dedi. İlk antrenmandan belini incitmişti. Bu onun moralini bozmuştu. Bu nedenle 3 ay sahalardan uzak kalacak idi. Yine de olaya iyi tarafından bakacak oldu, artık ev almaya vakti var idi.

KARDEŞTEN ÖTE

Yusuf Kerem Köse
                           "o"suz lipogram çalışması

En yakın arkadaşım ile biz                                             
Ayrılmaz bir ikili gibiyiz.
Kimi zaman birbirimizi tamamlayan,
İki bulmaca parçası gibi.

Benden asla uzaklaşma,
Sevgili arkadaşım,
Eğer sen ayrılırsan benden,
Nasıl yaşarım acep nasıl?

Birbirimizden hiç ayrılmayalım,
Canım arkadaşım.
Ölene dek,
Hep kardeş kalalım.

TARZ MESELESİ

Yusuf Kerem Köse

                                 "ö"süz lipogram çalışması

Herkes farklı dünyada
Kimi siyah, kimi beyaz
Kimi sakin, kimi yaramaz
Kıymetli olan
İnsanız hepimiz, bu şaşmaz

Farklılık güzelleştirir hayatı
İnsanlar duymalıdır herkese saygı
Gruplandırılmamalıdır kimse ayrı ayrı
Olmasın kimsede dışlanma kaygısı

Ha siyah ha beyaz
Ha elinde kaval ha elinde saz
Artık anladım ki
Herkes farklı bir tarz










DEĞİŞİK SABAH


Yusuf Kerem Köse

                                                            "ü"süz lipogram çalışması
Her zaman aynı şeyleri yaşıyordu. Yataktan kalk, kıyafetlerini giy, okula git, okuldan gel… Artık bir şeylerin değişmesi gerektiği fikrindeydi, bunu annesi ve babasıyla paylaştı ama onu pek ciddiye almadılar. Fakat bu çok önemli bir problemdi. Bu onun en çok korktuğu şeylerden biriydi, ya hayatının sonuna kadar hep aynı şeyler tekrar ederse? Buna bir çare bulmalıydı. İlk denediği şey, akşam pijamalarını giymeyip okul kıyafetleri ile yatmaktı. Bu sayede sabah kıyafetlerini değiştirmesi gerekmeyecek ve aynı sabahı yaşamayacaktı. Fakat bu fikir annesini pek sevindirmemişti, kendisi uyumadan önce oğlunu kontrol etmiş ve onun okul kıyafetleriyle yattığını fark edince sinirlenmiş ve hemen pijamalarını giymesini söylemişti. İlhan istemese de annesini dinledi zira dinlemezse ne olacağını biliyordu ve bunların yaşanmasını hiç ama hiç istemiyordu. O nedenle istemeyerek de olsa pijamasını giydi. Hemen bir şeyler bulmalıydı, ne de olsa yarın diğerlerinden farklı olmalıydı. Bunlara kafa yorarken aklına harika bir fikir geldi. Eğer o akşam uyumazsa adeta yeni bir çağa uyanırdı, hayatında bir şeyler değişirdi. Bu fikir onu çok mutlu etti. Ancak uyumamak için vakit geçireceği şeyler bulmalıydı. Eline en sevdiği kitabı aldı ve onu okumaya başladı. Daha kitabın yarısına gelmiş iken gözleri uyku ile dolmaya başlamıştı bile, uyumamaya çalışıyordu fakat gözleri istemsizce kapanıyordu. Uyuma isteği bedenini ele geçirmişti adeta…
Sabah uyandığında kan ter içerisindeydi. Her yeri terlemişti ve sesi kısılmıştı. Annesi hemen bir ağrı kesici içirdi ona. İlhan’a “bence okula gitme” dedi. Zaten İlhan’ın ayağa kalkacak hali bile yoktu. Bu teklifi kabul etti. Annesi ve babası ona veda edip işe gittikten sonra aklına geldi ki aslında sabahını değiştirmeyi başarmıştı. Okula gitmemişti ancak hasta olmuştu ve bu onu rahatsız etmişti, galiba bir daha hayatını değiştirmek gibi olur olmadık saçma işlere bulaşmayacaktı.

NEYSE Kİ…

 Yusuf Kerem Köse
                                                                        "lipogram tekniği ile yazıldı, u'suz"


Yakın zamana kadar teknoloji o kadar gelişmemişti. Bizim şimdi kolayca elde edebileceğimiz şeyler o zamanlarda hayal bile edilemezdi. Örneğin o zamanlar Aya çıkmak imkânsız bir hayal gibi gelirdi; ama şimdi neredeyse her ülkeden insanlar aya çıkmayı başarıyor. Ya da eskiden insanlar her işi kendileri yapardı, ama şimdi insanların birçok işini robotlar yapabiliyor. Şimdi hikâyenin asıl meselesine gelelim. Hikâyemizin kahramanı; teknoloji ile yakından ilgilenen, meraklı, 15-16 yaşlarındaki Erdem.
 Erdem, o gün olacaklardan habersiz yatağına yatıyor ve gözlerini kapıyor. Ama sabah kendine geldiğinde o sıcak yatağında değil, üstü yırtık bir bezle örtülmüş eski püskü bir tahta parçasında kalkıyor ayağa. İlk başta olayın ciddiyetini anlamıyor, belki de fazla yattım, ben yatarken ailemin köyde acil işi çıktı ve beni de getirdiler, diye düşünüyor. Etrafı biraz inceliyor ve köyü olmadığını fark ediyor.  Çok farklı bir ortamdaydı. Köyü şehirlere göre biraz daha çağ dışı olsa da yine de teknoloji vardı az da olsa. Fakat o yerde hiçbir şey görünmüyor idi. Ayrıca dilleri de farklı gibiydi. Arapçaya benzer yazılar vardı birçok yerde. Erdem, gördüğü şeylere inanmak istemiyor, ona tanıdık gelen şeylerle karşılaşmaya çalışıyor, aynı zamanda nerde olabileceğini anlamak için etrafa bakınıyor iken bir ses işitti; o sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştı. Düşünmeye başladı. Ses hayli yakınındaydı. Tok ve teneke kazıntısını andıran ses Erdem’i etkilemişti. Türkiye’de böyle kelimeler söylenilmezdi. Rüyada olmalıydı, kendini birkaç kez cimcikledi ama faydası olmadı. Rüyada falan değildi, gerçekti yaşadıkları. Kaygı ve dehşet bedenini tamamen sarmıştı. Yoldan geçen birine kendini ifade etmeye, nerde yaşadığını sormaya çalıştı. Belli ki aynı dili söylemiyorlardı. Erdem, ailesinin hattını bilmekte idi. Adam anlamayınca el hareketleriyle telefon işareti yaptı, kayıp düştüğünü anlatmaya çalıştı. Adam anlamadı, fazla da önemsemedi ve hemen oradan ayrıldı.  Erdem üzülmüştü, çaresiz kaldığını hissetmeye başlamıştı. Kendini, yaklaşık 15 dakika önce yatıyorken yararlandığı örtüyle kendini sardı. Mevsim sonbahar olmalıydı. Biraz serindi çünkü. Kaygısı biraz azaldıktan sonra, aslında yazıları aslında anlayabildiğini fark etti. Nasıl yaptığını anlamamıştı. Aslında bilmemişti o dili hayatı sürece ama şimdi anlıyor idi. Sanki beynine yüklenmişti bir anda.  Büyük bir levha vardı köyün tam ortasında. O yazıyı anlamaya gayret etti. Biraz çabaladıktan sonra kavramayı başardı. Levhada “Kasabamıza Hoş geldiniz” yazıyor idi. Peki asıl mesele, kasabanın adı neydi? Araştırmaya başladı. Yazılar arıyor idi. Ne de olsa bilmediği bir şekilde anlayabiliyor idi yazan yazıları. Kasabanın neredeyse yarısını dolaştı, ama ne fayda… Kasaba adı yok idi hiçbir yerde. O an aklına müthiş bir fikir geldi. Birçok yerde birçok yazı yazıyor ve anlayabiliyor idi yazıları. “Neredeyiz şimdi?” kelimelerini toplayabilirse yoldan geçen insanlara kendilerini ifade edebilirdi. Kelimeleri aramaya başladı. Sokağın her tarafında yazılar vardı, ama aradıklarını göremiyor idi. Etrafta biraz gezindikten sonra biraz biraz elde etmişti aradığı kelimeleri.  O sırada gördüğü herkesten bilgi istedi, ama hiç kimse cevap bile vermiyor idi köyde…

Akşam olmaya başlamıştı, Erdemin hemen bir şeyler yapması lazımdı. Hayla insanlarla laflamaya çalışıyor idi ama hiçbir faydası görünmüyor idi. Tam o sırada, çok önemli bir şey fark etti. Köydeki herkesin elinin içinde sinyal alıcıya benzeyen bir madde vardı. Erdem korkmaya başlamıştı. Sanki gelecekte gibiydi. Köyde eskiden insanlar yaşıyor olmalı, diye düşündü Erdem çünkü robot gereksinimi gerektirmeyen çeşme benzeri yapılar vardı. Biraz da olsa robotik bilgisi vardı. Eğer sinyal alıcıyı görebilir ise robotların gücünü bitirebilirdi. Büyük ihtimal yüksek bir yerde olmalı; diye düşündü. Evlerin çatısına bakmaya başladı. Gördüğüne göre robotların sıkça gittiği bir mekân vardı. Orda olması gerekirdi. Tam da tahmin ettiği gibiydi. Biraz inceledikten sonra binanın tavanında bir sinyal alıcı gördü. Köyü robotlardan atlatmak istiyor idi. 
Tavana çıkmayı başarmıştı. Şimdi önünde tek bir engel kalmıştı. Sinyal alıcıyı kapatmak. Sessizce yanaştı ona, tam kapatma düğmesine basıyor idi ki bir robot Erdemi kenara çekti.  Etrafında bir sürü insanımsı robot vardı ve çok kızgın görünüyorlardı. Erdem hemen kaçmak istedi ama robot elini bırakmıyor idi. Gitgide yaklaşıyorlardı. Öleceğini hissetti…
-Erdem yine derse geç kaldın!
Annesinin sesiydi. Rahatlama geldi üzerine. Meğerse rüyaymış hepsi. Neşeyle kalktı yatağından, galiba dün bilgisayarı biraz fazla kaçırmıştı…

ŞAKA

Yusuf Kerem Köse
                                                                "lipogram denemesi"
Soğuk bir Cuma akşamıydı. Sokakta birkaç kişi vardı onun dışında. Bu yıldızlı havada yalnız başına yürüyüş yapmak ilginçti. Aslında çok yakın zamana kadar bir sürü arkadaşı vardı. Küçük bir hatası tüm hayatını bitirmişti. Konutuna doğru gidiyordu. Bu yalnızlık onu gizli gizli bitiriyor gibiydi. Galiba hayattaki amacı konutuna ulaşmaktı.  Konutunda yapacağı bir işi yoktu. Yatağına uzanıp başka insanların müthiş hayatlarını kaydıracaktı. Niçin bir anda hayattan bu kadar soğumuştu? Asansör tuşuna dokunduğu anda bunu düşündü. Konutuna varmıştı. Fakat kapıda 7-8 ayakkabı çifti vardı. Bunlar onun olamazdı. Hızlıca kapısını açtı, tam o sırada suskunluk çöktü binaya, ardından bir çığlık;
-İyi ki doğdun Salih!
Tüm arkadaşları oradaydı. Hatırlamışlardı doğum gününü. Biraz dargındı onlara. Niçin onunla konuşmadıklarını sordu, onlar da “Doğum günü için minik bir şaka” olarak anlattılar. Hayatının mutlu anlarından biri olabilirdi bu an. Artık mutsuz olamazdı, arkadaşlarıyla akşam boyunca mutlulukla konuştular, oyunlar oynadılar. Artık o üzgün hali kalmamıştı ortada.

GECELEYİN DÜŞ GÖRMEK

Yusuf Kerem Köse
                            "a"sız şiir
Günümü güzelleştiren şey
Tek bir kuş ötüşüdür
Güneşin önümde süzülüşüdür
Bitkilerin hışırtısıdır,

Belki de günümü güzelleştiren şey.
Günümü güzelleştiren şey,
Yemek yiyebilmektir belki
Yürüyebilmemdir, gülebilmemdir belki.

Şükretmek gerekir kimileyin,
Bugün de tek hedefim,
Düş görebilmek,
Geceleyin