ebubekir çakmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ebubekir çakmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2026 Cuma

GARİPLİK

Ebubekir Çakmak
 
Bayram, onun için üç gün boyunca yaşlılarla vakit geçirmek demekti. Üç gün boyunca yaşlıları ziyarete gelen akrabalara kolonya ve şeker ikram etmek demekti. Yine bir bayram sabahıydı ve meydan muharebesine hazırlanır gibi hazırlanmıştı bayram namazından sonra. Keşke kapıya bir yazı asabilsem diye düşündü. Şöyle bir yazı: Bu evde bayram ziyaretleri sabah 11 ve akşam 8 arası gerçekleştirilir. Böyle bir yazıyı apartman kapısına assa büyük ihtimalle akşam haberlerine bile çıkardı. Bir vakti olmalıydı bayram ziyaretinin. Sabah dokuzda uykulu gözlerle bayram ziyaretine gelen de vardı akşam on birde gelenler de. Üstelik sabah erken ve gece geç saatte gelen misafirler kendilerinin ağırlanmasını isteyen tiplerdi. Kolonya ve şekerle asla yetinmeyip illa yemek de isterlerdi. Artık şundan emindi: Bu insanlar kahvaltı ve akşam yemeğini böylelikle aradan çıkarıyorlardı. Annesi, babası ve kardeşiyle dedesinin evine doğru yürürken bu düşünceler geçiyordu zihninden. Biraz sonra kısa bir bayramlaşmadan sonra kahvaltı yapılacak, ardından annesi, babası ve kardeşi bayram ziyaretleri için buradan ayrılacaktı. O ise dedesi ve ninesine ziyarete gelenlerle ilgilenecekti. Bayram, onun için burada geçecek üç gün demekti. Yıllardır bu durum böyleydi. Nihayet dedesinin evinin kapısının önüne gelmişlerdi. Her şey alışılageldik bir biçimde ilerliyordu. Kısa bir bayramlaşmadan sonra kahvaltı sofrasına geçildi. Zaten ramazan ayı boyunca kahvaltıya hasret kalmıştı ve bir ay aradan sonra yaptığı ilk kahvaltıydı bu. Kahvaltıda çok bir şey yemedi fakat baklava hoşuna gitmişti. Önce kendi tabağındaki tatlıları bitirdi, bir bardak çaydan sonra ninesinin ve dedesinin önündeki tatlılardan da yemeye başladı. Kötü bir niyeti yoktu, onların sağlığını düşündüğü için tabaklarındaki baklavayı bitirmişti. Zaten şeker hastası olan ninesi çok çabuk ölçüyü kaçırabiliyordu. Bir süre sonra annesi ve babası, kardeşini de alarak evden ayrıldılar. 
Dedesi ve ninesiyle başbaşaydı artık. Bir yandan duvardaki saate bakıyor, bir yandan gelen bayram mesajlarına cevap veriyordu. Mesajların bir kısmının toplu halde gönderildiği çok belliydi ve bunlara cevap vermek bile içinden gelmiyordu. Bazı mesajlar da yapay zeka mamulü resimlerden oluşuyordu. Resimlere dikkatlice bakıldığında çok absürt şeyler görünüyordu ama insanlar mutlu oluyordu bu tür mesajları hazırlamaktan ve göndermekten. Yaklaşık bir saat geride kalmıştı ve halen kapı zili çalınmamıştı. Oysa dedesinin onlarca torunundan birileri çoktan gelmiş olurdu bu saatlerde. Uykusu gelmişti ve biraz da midesinde gariplik hissediyordu. O kadar tatlıyı peş peşe yememeliydim, diye düşündü. Önceki bayramlarda da bolca tatlı yemişti fakat herhangi bir sorun yaşamamıştı. Dakikalar ilerliyordu lakin amcalardan halen haber yoktu, teyzelerden de haber yoktu. Hatta komşulardan bile gelen yoktu. Dedesinin ve ninesinin yaşı hürmetine apartmandan da bayramlaşmaya gelen hayli insan olurdu normalde. Dedesi ayağa kalkmış, pencerenin önüne geçmiş dışarıyı izliyordu. Normalde bina kapısından girenleri görür görmez kapıya yönelirdi fakat sadece izliyordu. Demek ki gelen giden yoktu. Ninesinin ise muhtemelen kaçamak şekerlerden dolayı şekeri yükselmiş olmalıydı, uyuklamaya başlamıştı. Şeker ve şekerli gıda yememesi gerektiği halde bayramlarda küçük kaçamaklar yapmayı ihmal etmiyordu ninesi. Hatta bayramlardan birinde baklavayı fazla kaçırdığı için şeker komasına da girmişti. 
Bir gariplik vardı tüm bu olup bitende. Bir gariplik vardı misafirlerin gelmemesinde. Uykusunun gelmesinde de gariplik vardı. Evet, az uyumuştu ama gündüz vakti bu kadar uykusunun gelmesi normal değildi. Dışarıdan araç sesleri, korna sesleri, çocuk feryatları geliyordu fakat bir türlü kapı çalınmıyordu. Sesi gelen çocukları gözünün önünde canlandırıyordu. Şımarık ve ciyak ciyak bağıran çocuklar... Bayram kıyafeti giyinmiş, renkli ayakkabılarla hoyrat hoyrat bağıran çocuklar... Sonra kornaya basan şoförler geldi gözlerinin önüne. Bileklerinde gümüş zincirli kocaman tespihler bulanan insanlar... Garip müzikleri sonuna kadar açarak kural dinlemeden yolda ilerleyen insanlar... Hepsinin görüntüsü zihninde uçuşuyordu. Kendini toparladı ve telefonunu eline aldı. Bir süre sosyal medyada gezindi, bir süre haberlere baktı. Sivas’ın bayram nüfusunun bir milyonu geçtiğine dair haberler önüne düşüyordu. Şaşırmamıştı bu duruma. Her bayram ve her yaz tatili aynı şeyler oluyordu. İnsanlar başka şehirlerden hatta ülkelerden akın akın Sivas’a geliyor sonbaharla birlikte Sivas’ı terk ediyorlardı. Madem şehri bu kadar seviyorlar, neden başka yerlere göçüyorlardı? Madem göçtüler ve başka yerlerde bir hayat kurdular, neden yeniden Sivas’a gelip hayatı felç ediyorlardı? Etli pide miydi onları çeken, madımak aşı mı, Sivas köftesi mi, pezük turşusu mu? Belki de İstasyon Caddesi için geliyorlardı. Belki Aksu kenarında çay içmek için belki Çerkezin Kahvesi’nde kahve içmek için... Düşündü, bunların hiçbiri geçerli sebep olamazdı. Garip insanlardı Sivaslılar. Kendisi de Sivaslıydı ama bir kez bu şehirden çıksa bir daha zor dönerdi. Sivas’tan ayrılan insanların görüntüleri geliyordu gözlerinin önüne. Turşu bidonlarıyla, peynir küpleriyle, pastırma sucuk paketleriyle terminallerde ve hava alanında koşuşturan insanlar... Onlar koşuşturdukça başının döndüğünü hissediyordu. Telefonu elinden bıraktı ve yeniden saate baktı, vakit neredeyse öğleye gelmişti. Bu esnada lüzumsuz birkaç arkadaşı görüntülü aradı. Yanlışlıkla aramış olacaklarını düşünüp cevap vermedi. Dedesi artık huysuzlanmaya başlamıştı. Bir şeyler söylüyordu ama anlamıyordu dedesinin söylediklerini. Normalde bu saatlerde evde gürültüden durulmaz, ha bire kapı çalınır, ayakkabılar dizilir, gidenler uğurlanır, gelenler karşılanırdı. Dedesi ve ninesi misafirlerle sohbet ederken o da çay ikram eder, sofra kurardı gerektiğinde. Sessizlik git gide büyüyordu. Ninesi de uyanmış, sağa sola bakıyordu. Dedesi daha fazla dayanamadı:
-Bu nasıl bayram böyle anlamadım. Eskiden böyle miydi? Şu kapının beş dakika kapalı kaldığı olmazdı. Elimi öptürmekten ben yorulurdum. 
Ninesi devam etti:
-Dünya değişiyor herif, artık eski bayramlar da yok eski ramazanlar da. Lakin bu bayram bir gariplik var. Yollar mı kalabalık nedir, kimse gelmedi daha. 
Bir ara annesini ve babasını aramayı düşündü. Buraya gelen giden yok, ben eve geçsem olur mu, diye soracaktı fakat alacağı cevabı bildiği için aramaktan vazgeçti. 
Bayramın ilk günü hiç ziyaretçinin gelmemesinin başka bir anlamı daha vardı. İhtimal, bayramın kalan günleri daha da kalabalık olacaktı. Bunu düşündükçe biraz gerildi, daraldı. Dedesinin az önce dışarıya baktığı pencereye doğru gitti. Giderken kendine biraz kolonya döktü, tabaktaki şekerlerden bir tane aldı. Dedesi çikolata aldırmazdı bayramlarda, sadece cam şekerlerden aldırırdı. Şekeri ağzına götürdü ve pencerenin önüne geçti. Sokak çok kalabalık değildi. Evlerin önünde tek tük insan görüyordu. Bir an acaba bugün bayram değil mi diye düşündü. Tıpkı oruca bir gün önce başladığı gibi bayrama da bir gün önce mi başlamıştı yoksa? Böyle bir durum söz konusu olamazdı çünkü ailesi bayram ziyaretindeydi, dedesi ve ninesi ile bayramlaşmıştı. Bugün bayramın birinci günüydü, bu kesindi fakat bu tenhalık, bu çıldırtmaya başlayan sessizlik çekilmez bir yere doğru gidiyordu. Akşam olmuş gibiydi, oturdukları salon önce loş bir görünüm aldı ardından tamamen karardı. Lambayı yakmak için elini duvarda gezdirdi fakat lambanın düğmesini bulamıyordu. Dedesi karanlıkta oturmayı sevmez ve mutlaka ışığı açardı fakat o da açmıyordu ışığı. Her taraf karanlıktı ve kulakları uğuldamaya başlamıştı. Bir yandan eliyle halen duvardaki düğmeyi arıyordu. 
Gözlerini açtığında her yer aydınlıktı. Bembeyaz bir ışık vardı her yerde. Üstelik etrafındaki insanların kıyafetleri de beyazdı. Gözleri kamaştı ve göz kapakları kendiliğinden kapandı. Bir süre sonra yeniden gözlerini açtı. Etrafında insanlar vardı ve kolunda bir serum takılıydı. Gözlerini kısarak etrafı iyice süzdü. Gün boyu bayram ziyareti için beklediği akrabalarının tamamı yan yana dizilmiş ona bakıyorlardı. Başucunda bekleyen sağlık görevlisi annesine ve babasına bir şeyler anlatıyor, sorular soruyordu:
-Ailenizde şeker hastası var mı, kalp rahatsızlığı olan var mı, daha önceden çocuğunuzun benzer bir rahatsızlığı oldu mu?
Annesi ve babası soruları cevaplıyordu fakat o, ne olduğunu anlamamıştı. Gözlerini yeniden kapadı. Bayramın daha birinci günüydü ve iki gün daha geçirmesi gerekiyordu yaşlılarla. Kapı çalınacak ve koşacaktı, gidenlerin ayakkabılarını çevirecek, gelenleri karşılayacaktı. Kimine kolonya ve şeker kimine yemek ikram edecekti. Akşamın bir vakti annesi, babası ve kardeşi bayram gezmesinden dönecekti. Bir eli telefonunu arıyordu, diğer eli duvardaki lamba düğmesi arıyordu.  Bir gariplik vardı tüm bu olup bitende. Bir gariplik vardı misafirlerin gelmemesinde. 

20 Şubat 2026 Cuma

YİRMİ SEKİZİNCİ YAŞ GÜNÜ

Ebubekir Çakmak

 Normal zamanlarda geceleri telefonumu sessize alırdım fakat o gün unutmuştum sessize almayı. Gecenin bir yarısı peş peşe gelen mesajlarla tüm oda inliyordu. Uykudan kan ter içinde uyandım ve telefonu koyduğum yeri aramaya başladım. Normalde şarj yerinde olması gerekiyordu fakat telefon orada değildi. Neden böyle yapmıştım bilemiyorum. Neden telefonu sessize almayı unutmuştum onu da bilemiyorum. Telefona ulaştığımda telefon ekranında en yakın arkadaşlarımdan birinin adını gördüm: Eyüp… Peş peşe mesaj atmış daha öncesinde de çağrı bırakmıştı ama ben onları duymamıştım. Acil bir durum olmalıydı ki beni bu saatte aramıştı Eyüp. Telaşla telefonu açtım ve mesajları okumaya başladım. Okudukça bu mesajları atan kişinin arkadaşım olmadığını düşünmeye başladım fakat isim ve numara onundu. İlk mesaj bir yardım isteği gibiydi: 
Yanımda olacağını biliyorum bu zor süreçte ve senden destek bekliyorum. 
İkinci mesaj bir dakika sonra atılmıştı ve ilkiyle hiçbir alakası yoktu:
On dakika sonra bankanın önünde olman lazım. 
Üçüncü mesaj daha da farklıydı:
Yirmi sekizinci yaş gününü tebrik ediyor, nice mutlu yıllar diliyorum. 
Yirmi sekiz yaşımda olduğum doğruydu fakat doğum günüme henüz bir ay vardı. Diğer mesajların hiçbirini anlayamadım. Belki de Eyüp’ün çocuğu telefonu eline almıştı ve rast gele mesajlar yolluyordu sağa sola. Başka bir açıklaması yoktu bu mesajların. Son anda aklıma geldi, Eyüp garip ilaçlarla bir tedavi sürecinde olduğunu söylemişti birkaç ay önce. Zaman zaman bu ilaçlardan ve etkilerinden bahsetmişti bana. 
Bu gece bu kadar aksiyon yeterli, diye düşündüm ve telefonumu önce şarja taktım sonra da sessize aldım. Yarın sorarım, mesele her neyse diye düşünüyordum ve uykumun en güzel yerinden uyanmıştım. Doğruca yatağa koştum ve uyumakta hiç zorluk çekmeden uykuya daldım. 
Sabah uyandığımda olanları unutmuştum. Telefonumu şarjdan çıkarıp kahvaltı sonrası servis beklemeye başladım. İş yerinin servisi her zaman olduğu gibi tenhaydı bu saatte ve önce beni evden alarak başlardı işe. Durgun bir sabahtı benim için fakat neden böyleydi, anlam veremiyordum. İş arkadaşlarım birer ikişer duraklardan araca biniyor ve selam verip bir yerlere oturuyorlardı. Bir süre sona Eyüp bindi servise. Bakışları çok sertti ve anlam veremiyordum. Onun bu anlamsız bakışlarından kaçmak ve biraz da vakit geçirmek için telefonu elime almıştım ki dün gece attığı mesajlar geldi aklıma. Belki de bu yüzden sert bakıyordu. Mesajlarına bir cevap yazmamıştım ama mesajları onun atmadığına dair de bir his vardı içimde. En iyisi gündüz vakti, uyanık halde iken mesajlara bir daha bakıp ardından Eyüp’le konuşmaktı. Mesajları açtığımda Eyüp’e dair herhangi bir ileti görmedim. Şaşırmıştım, dün gece yarısı bu mesajlarla uyanmıştım. Üstelik birkaç da çağrı olmalıydı Eyüp tarafından yapılmış. Çağrılara da baktım, Eyüp’e dair bir bildirim yoktu. 
Geceyi hatırladım yeniden, tüm detaylar aklımdaydı. Telefonu şarja takmadığım, sessize almadığım ve bildirimler sonrası kalkıp telefonu şarja taktığım, çok net olarak aklımdaydı. Eyüp’le konuşmalıydım. İş yerimize varınca ilk işim onunla konuşmak olacaktı. Büyük bir vesvese ve tedirginlikle servisten ineceğimiz vakti beklemeye başladım. 
Nihayet işyerimize ulaşmıştık. Herkes servisten birer ikişer iniyordu ve ben Eyüp’le birlikte inip meseleyi konuşmak için ayak sürüyordum lakin Eyüp, bir hamlede inmiş ve hızla işyerindeki birimine doğru gidiyordu. Ben de hızla peşinden koşmaya başladım. Bağırdım:
-Eyüp… Eyüp bekle beni… Eyüp!
Tüm çalışanlar sanki bana bakıyordu ama Eyüp bakmıyordu bir türlü. Bu işte bir iş vardı. Sanki birileri sözleşmiş gibiydi günümü berbat etmek için. Kendi kendime kızmaya başladım. Gecenin bir yarısı dengesiz biri arıyor, yazıyor hem de saçma sapan şeyler yazıyor ve ben uyanıp bu adamın, mesajların peşine düşüyorum. Gerçi dostluk, arkadaşlık denen şey benim için önemliydi ama dost dediğim kişi, yol boyunca bana ters ters bakmış ve ardından hızla savuşmuş, peşinden bağırmama rağmen dönüp bakmamıştı. 
İnsanlara hak ettiklerinden fazla değer verdiğimi düşünmeye başlamıştım. Başım ağrıyordu, biraz da dönüyordu başım. Sesler çoğalıyor, çoğalıyordu. Uğultu muydu, gürültü müydü, çığlık mıydı?
İş yerinin kapısının önünde herkes bana doğru yaklaşıyordu. Kaçmak istiyordum fakat ayaklarım çivilenmiş gibiydi. Telefonumu elimden bırakmıyordum. Eyüp’ün mesajları ve aramaları görmüştüm telefonda. Oysa servisteyken bu mesajlar yoktu. Dikkatle baktım, gerçekten de gece atılmış mesajlardı. Onlarca mesaj vardı ve bir kısmını okumuştum, bir kısmı halen okunacaktı. Okunmamış mesajlardan birini açtım: “En kısa zamanda görüşmemiz lazım. Son görüşmemizin üzerinden bir ay geçmiş, bu senin sağlığın için iyi değil.” yazıyordu. Tekrar bağırdım:
-Eyüp, bekle beni. Mesajlarını yeni okuyorum. 
Bu esnada Eyüp, az önce kaybolduğu köşeden dönerek bana doğru gelmeye başladı. İyice yaklaştığında telefonu ona doğru uzattım:
-Mesajlarını yeni okuyorum. Çok fazla mesaj yollamışsın. Ne diyorsun Allah aşkına. 
Eyüp konuşmuyordu. Etrafımdaki insanlar daha da kalabalıklaşmıştı ve bir uğultu, çıldırtan bir uğultu büyüyordu. 
Kendime geldiğimde etrafımda kimse yoktu. Dört duvar arasında tepemde garip lambalar ve etrafımda garip sesler çıkaran cihazların arasındaydım. Sanki telefonuma peş peşe mesaj geliyordu ama telefonumu sessize almıştım, adım gibi emindim. Bir süre dikkatle dinledim, galiba sesler başucumdaki cihazdan geliyordu. Telefonum acaba neredeydi? Yerimden kalkmaya yeltendim fakat bağlanmıştım gibi hissediyordum kendimi. Ellerim ve kollarım yatağa bağlı gibiydi. Nerede olduğumu anlamaya çalışıyordum ki kapı açıldı ve Eyüp geldi. 
-Dün bir sürü mesaj yazdın, sabah serviste bana ters ters baktın, ardından bağırdım duymadın. Şimdi ise hiçbir şey olmamış gibi kapıyı açıp yanıma geliyorsun, dedim. 
Eyüp tebessüm ediyordu. Benimle alay ediyordu sanki. Aklımdan çok şey geçiyordu ama sabrediyordum. İlk fırsatta bu arkadaşlığı bitirmeliydim. Bu sırada Eyüp’ün yanında başka biri belirdi. Beyaz bir gömlek vardı üzerinde, Eyüp ona doğru bakıyor ve şöyle diyordu:
-Ali Bey’in ilaçları bu ay erken bitmiş ve bu da ona pahalıya mal olmuş. Şimdi kim bilir nerede olduğunu, neler yaşadığını düşünüyor zavallı. Sorsak adını bile hatırlamayacak kadar kötü. 
Eyüp’ün durumunu hiç iyi görmüyordum, resmen saçmalıyordu. Yanındakini buna inandırmaya çalışıyordu. Zaten dün gece attığı mesajlar da garipti. Eyüp’ü anlamıyordum, kafasından bir şeyler geçiyordu ama ne?

13 Şubat 2026 Cuma

PROVA

Ebubekir Çakmak

Uyandığında saat gecenin dördüydü ve tüm ev halkı uykudaydı. Sabah ezanı okunmaya başlamıştı bile. Acele etmeliydi zira ramazanın ilk günüydü ertesi sabah. Demek ki herkes ya sahuru yapıp uyumuştu ya da uyuyakalmıştı. Onları çağıracak olsa kendisi de sahursuz kalacaktı onların da uykusunu bölmüş olacaktı. Hiç değilse evden bir kişi sahurunu hızlı da olsa yapmış olsun, diye düşündü. Belki de onlar çoktan sahurlarını yapıp uyumuşlardı. Bu düşüncelerle buzdolabının önüne gelmişti bile. Dolaptaki yemek kaplarına baktı, yemekler yenmiş olmalıydı çünkü çok az kalmıştı. Demek ki beni uyandırmak istemediler, diye düşündü. Gözleri yarı açık yarı kapalı vaziyette eline gelen her şeyi hızla yiyordu. Tencerenin altında kalan son iki dolmayı da bitirdiğinde ezan bitmek üzereydi. Telaşla suya doğru yöneldi. Birkaç bardak da su içtikten sonra yatağına geri döndü. Son anda da olsa sahurunu yapmıştı. İlk günden sahursuz kalmamalıydı. 
Zaten tam uyanmış sayılmazdı ve uykuluydu. Yeniden uykuya daldı. Hava aydınlanıncaya kadar birkaç kez uyandı, yeniden uyudu. Hayli susamıştı sabah olduğunda. Sabah böyle ise akşama kadar ne yaparım, diye düşünüyordu. Bir süre sonra mutfaktan gelen tıkırtılarla yerinden kalktı. Annesi kahvaltı hazırlıyordu. Acaba rüya mı görüyorum, diye düşündü fakat bu bir rüya olamazdı, patates kızartmasının kokusu her tarafa yayılmış, çaydanlıktaki su fokurdamaya başlamıştı. 
Annesi:
-Erkencisin bugün. İstersen biraz daha uyu. Kahvaltı on beş dakikaya hazır, dedi. 
-Kahvaltı mı, dedi. Bugün orucun ilk günü olmalıydı. Ne kahvaltısı. Beni de zaten çağırmamışsınız sahura.
Annesi bu sözler karşısında öylece kaldı. 
-Evladım, oruç yarın başlıyor. İstersen imsakiyeye bak. Bu gece kalkacağız sahura. 
Önce telefonuna baktı, günlerden ne olduğuna, saatin kaç olduğuna baktı, ardından imsakiyeye yöneldi. Gerçekten de ilk sahur o gece yapılacaktı. 
-Ben sahurumu yaptım, dedi. Oruçluyum ve kahvaltı yapmayı düşünmüyorum. 
Bir yandan susuzluğunu hissetti. Bir yandan masadaki patatese baktı. Annesi:
-Sen bilirsin, dedi. Yaparsan eğer kahvaltı birazdan hazır. 
Odasına gitti ve okul için hazırlığını yaptı. Morali bozulmuştu. Oruca bir gün önceden ve susuz bir şekilde başlamıştı. O dolmalardan yememeliydi belki de. Okula ulaştığında sıra arkadaşı elinde iki çay ve cebinde bir bisküvi ile geldi.
-Sana çay aldım, dedi.
Nafile oruçların davetle bozulabildiğini duymuştu fakat iş inada binmişti bir kez. Sabah kahvaltıyı reddetmişti şimdi çay için oruç bozulur muydu?
-Ben niyetliyim, dedi. Orucum, sana afiyet olsun. 
Diğer arkadaşları da duymuştu oruçlu olduğunu. İkinci teneffüs dışarı çıkıp tekrar döndüğünde masasında çikolatalar ve su yığılmış vaziyetteydi. Arkadaşlarının bir kısmı iftarlık almıştı ve onların bu davranışından etkilenmişti. İyi ki orucumu bozmadım, diye düşündü. Eskisi kadar susuzluk da hissetmiyordu. Saatine baktı iftara halen sekiz saat vardı ama nasıl olsa geçer, diye düşündü. 
Açlığı ve susuzluğu okuldan eve geldiğinde bir kez daha hatırladı fakat ilk orucunu açmaya çok az vakit kalmıştı. İçine tuhaf bir mutluluk doğdu. Oruca bir gün önce başlamıştı. Çocukken ramazan ayının başında, ortasında ve sonunda tuttuğu oruçları hatırladı. İftara doğru çantasındaki iftarlıkları da masaya koydu ve ilk orucunu açtı. En azından yarınki oruç için ciddi bir prova yapmıştı ve prova başarılı geçmişti.