mehmet tuğra aydemir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mehmet tuğra aydemir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2026 Çarşamba

ÇIRAK

 

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK

Bir zamanlar İzmir’de bir bakkalın çırağıydım. O zamanlar 11, 12 yaşlarındaydım. Ailemin ekonomik durumu o kadar kötüydü ki bir yerde çalışmam ve aile bütçesine katkıda bulunmam gerekiyordu. Bu isteğimi söyleyince babam beni tanıdığı bir bakkala çırak olarak vermişti. Bu bakkalın sahibi, eski okulumdan arkadaşımın babası olan Hüseyin amca idi. Beni daha burada çalışmaya başlamadan önce de çok severdi, zaten babamla da tanışıyordu. Biraz da bu bağlantılar yüzünden benim haftalığıma fazladan para ekliyordu.  Bakkal o kadar küçük ve kalabalıktı ki iğne atsan yere düşmeyecek gibiydi. Bu yüzden müşterilerin istediklerini çoğu zaman ya bulamıyorduk ya da bulmamız uzun sürüyordu. O yıllarda henüz marketler olmadığı için bakkala her tür insan geliyordu. Zengin, fakir ayrımı olmadan her statüden insan bu bakkalın müşterisiydi. 
Boş zamanlarımda ya da izinli olduğumda ara sıra arkadaşlarımla maça devam ediyordum. Bir gün bakkala gelen bir kulüp çalışanı beni tanıdı:
-Sen geçen gün halı sahada futbol oynayan çocuk değil misin, diye sordu.
Maçlarımızı kimsenin izlediğini düşünmüyordum ama demek ki izleniyormuş. Ardından devam etti:
-Oyun tarzını çok beğendim ama o gün işim vardı ve maçın sonunu beklemeden ayrıldım. Tanışmak bu güne nasipmiş. Dilersen yarınki deneme antrenmanına katılabilirsin bizim kulüpte.  
Teklifini hemen kabul ettim. Bu benim için eşsiz bir fırsattı ve belki de hayatım değişecekti. Deneme antrenmanına gitmeyi iple çekiyordum. Bakkal Hüseyin amca da bu teklife çok sevinmişti. Akşam eve gidince aileme de bu durumdan bahsettim. Babam şiddetle karşıydı bu antrenmana katılmama. Futbolu sevmiyor ve tehlikeli olduğunu söylüyordu. Üzüldüğümü görünce izin verdi fakat yine de çok gönlü yok gibiydi. 
Gece boyunca gözüme uyku girmemişti.  Sabah kahvaltımı hızlı bir şekilde yaptım ve hemen otobüs durağının yolunu tuttum. Otobüs durağına erken gitmiş olacağım ki yarım saat kadar otobüsü bekledim. Otobüs sonunda görünmüştü ve heyecanla otobüse atladım. Birkaç sokak sonra yanlış otobüse bindiğimi fark etmiştim ama artık çok geçti.  Otobüs, gideceğim yerin tam ters istikamete doğru ilerliyordu. Geçen her dakika antrenmanın yapılacağı yerden biraz daha uzaklaşıyordum. Durumu otobüs şoförüne anlattım hızlıca ve bana yardımcı olmasını istedim. Bir durak sonra beni otobüsten indirdi ve binmem gereken otobüsün numarasını söyledi. Otobüsten indiğimde antrenmana daha bir buçuk saat vardı. En azından iki saat erken çıkmıştım ki ne olur ne olmaz diye. İyi ki erken çıkmışım, diye düşündüm. Çok beklemeden diğer otobüs yolun ucunda göründü. Bir kez daha aynı şeyleri yaşayamazdım ve otobüsün numarasına birkaç kez baktım. Otobüse binerken de şoföre sordum geçtiği güzergahı. Otobüs çok beklemeden hemen hareket etti. Dakikaları saymaya başladım ki yaklaşık yarım saat sonra antrenmanın yapılacağı yere varmıştım. Heyecanla otobüsten indim. 
Antrenmanın başlamasına halen vakit vardı ve kahvaltı yapmadığımı hatırlatıyordu midemden gelen sesler. Aç karnına da spor yapılmazdı, tok karnına da. Bu dengeyi ayarlamam gerekliydi. Kulübün kantinine gittim ve cebimdeki parayı hesap ederek atıştırmalık bir şeyler aldım. 
Deneme antrenmanına daha on beş dakika vardı. Çok heyecanlanmıştım. Sahaya çıkacaktım ama önce kimlerle görüşmem gerektiğini bilmiyordum, şaşkın şaşkın etrafa bakıyordum ki karşımda antrenörü ve yardımcısını gördüm. Beni çok güzel ve nazik bir şekilde karşıladılar. İçimden bir ses takımın altyapısına seçileceğimi söylüyordu. Kendime çok güveniyordum. 
Antrenman zamanı geldi çattı. Antrenmana kendi yaşıtlarımla başladım. Ama bu çok uzun sürmedi. Antrenör benim oynayışım karşısında büyülenmişti ve beni daha büyük yaşlarda olan oyuncuların antrenmanına da gelmemi istedi. Ben de izin verirseniz tabi ki gelirim, dedim. Antrenman bitince antrenör benimle konuşmak istediğini söyledi. Bana çok başarılı bir oyuncu olabileceğini söyledi. Bunun için çok çalışmam gerekiyordu. Antrenöre ailemin durumundan bahsettim. Çalışmam gerektiğini ve aileme katkıda bulunmamın şart olduğunu söyledim. Antrenör bir süre düşündü ve takım olarak aileme ekonomik destek yardımı yapabileceklerini bildirdi, artık bakkala gitmek yerine buraya gelebileceğimi söyledi. Her gün antrenmana katılmam gerektiğini, başarıya giden yolun disiplinden geçtiğini söyledi. 
Antrenmanlara aylarca gittim ve bolca emek harcadım. Bir antrenman dönüşü Bakkal amcaya uğradım ve yeni hayatımdan bahsettim ona. Zaten çırağa ihtiyacı olmadığını söyledi. Müşteriler azalmış, etrafa başka bakkallar ve marketler açılmıştı. Bakkaldaki ürünlerin sayısı da azalmıştı:
-Senin adına çok sevindim, dedi. Senin başarılı bir oyuncu olacağına inanıyorum. Daha önceden yani işlerim iyi iken çok çırak yetiştirdim ancak ilk kez bir çırağım futbolcu olacak, peki seni ne zaman televizyonlarda izleyeceğiz, dedi.
-Henüz çok uzağındayım televizyon maçlarının ancak biraz daha büyüdükten sonra sahadan sana selam bile gönderirim amca, dedim. 
Ailem, özellikle babam durumdan çok memnundu. Hayatım düzene girmişti ve geleceğe dair plan yapıyordum sürekli. Halen maçlara, antrenmanlara otobüsle gidiyordum ama biliyordum ki bir gün kendi arabam olacak ve onunla gideceğim her yere. 
Zaman çok çabuk geçti. Gerçekten de başarılı bir oyuncuydum ve büyük kulüplerin tamamının gözdesiydim. Ta ki o kazaya kadar. Oyunculuk kaderimi belirleyecek o maçta oldu ne olduysa. Rüzgâr gibi esiyordum ve tribünler adımı haykırıyordu durmadan. Top ayağıma gelir gelmez rakip takımın kalesine doğru tek başıma ilerliyordum. Takımım 3-0 öndeydi. İlk yarının bitmesine beş dakika kala 4. gole doğru koşuyordum ki ani bir sarsıntı ile kendimi yerde bulmuştum. Başımın üzerinde yıldızlar dönüyor, gözlerim kararıyordu. Alkışlar, ıslıklar siren sesine karışıyordu. Futbol hayatım orada, o maçta bitmişti. Hayallerim bitmişti. Babamın en korktuğu şey başıma gelmişti. Aylarca hastanede kaldıktan sonra yeniden ayağa kalktım. Artık futbola devam etmem mümkün değildi. Hüseyin amcanın bakkalının önünden geçerken bakkalın penceresinde bir yazı gördüm: Devren Satılık. O güne kadar biriktirdiğim ufak tefek para ile bakkalı satın aldım. 
Şimdilerde bir çırağım var ve en büyük hayali bir futbolcu olmak. Ailesine ekonomik katkıda bulunmak için yanımda çalışmaya başladı. Futboldan uzak durmasını söylüyorum ama pek de dinlemiyor sanki. 

HAFIZA KAYBI

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK

1. Bölüm
Ağabeyim son zamanlarda hayli farklı davranmaya başlamıştı. Annem ve babam ergenlikte böyle davranışların normal olduğunu söylüyordu ama bana çok da öyle gelmiyordu. Yerinde duramıyordu bir türlü. Bazı sabahlar beni yorgana sarıp rulo haline getirmeye çalışıyordu. Şayet yerde oturuyorsam halıya sarmaya kalkışıyordu. Su içerken bardağı, başından bir metre yukarı kaldırıyor ve küçük bir şelale oluşturarak su içiyordu. Bunlar evdeki bazı davranışlarıydı sadece. Okulda ise başlı başına bir vaka olmuştu. Ailem her hafta rehberlik servisine çağırılmaktan usanmıştı. Döndüklerinde ise ne hikayeler anlatmışlardı ne hikayeler… Dersin ortasında aniden kahkaha atmalar, durup dururken arkadaşlarına yumruk atmalar, öğretmenlerin karşısında aniden şarkı söylemeye başlamalar… Rehberlik servisi de çözüm bulamamıştı onun bu tavrına. Ne yapacağımızı, nasıl çözüm bulacağımızı bilemiyorduk. Artık her an onun yapacağı garipliklere hazır durumda bekliyorduk. 
O gün ağabeyim bambaşka biri olarak döndü okuldan. Aslında dönmedi, arkadaşları tarafından eve bırakıldı. Eve girdiğinde şaşkındı. Bir türlü konuşmalarımızı anlamıyor ve etrafa bakınıyordu. Herkesi, her şeyi ilk kez görüyor gibiydi. Arkadaşları durumu bir kenarda anne ve babama üzüntüyle anlattılar. Sabah ilk teneffüs ağabeyim merdivenlerden uçarak inerken hızını alamamış ve başını karşıdaki duvara çarpmıştı. Herhangi bir sakatlanma olmadığı için durumu bize haber vermemişlerdi ama galiba küçük bir hafıza kaybından bahsediyorlardı. Gün boyu hastanede tetkikler yapılmış ve doktorlar önemli bir şey olmadığını, birkaç gün içinde düzeleceğini söylemişlerdi. Hatta gün içinde bile geçebilecek bir sarsıntı yaşadığını söylemişlerdi. Birdenbire ağabeyim adına üzülmeye başlamıştım. Ya kısa süreli dedikleri hafıza kaybı hiç düzelmezse? Aklımda kötü senaryolar dolaşıyordu. Keşke ağabeyim sağlıklı olsaydı da beni yorganlara sarıp pencereden atsaydı. Keşke ağabeyim sağlıklı olsaydı da suyu yine öyle garip içseydi. Keşke ağabeyim sağlıklı olsaydı da yastığımla top oynasaydı, ödevlerime su dökseydi, ayakkabılarımı saklasaydı. Keşke… Keşkeler zihnimden gitmek bilmiyordu bu esnada ağabeyimle göz göze geldik. Bir yabancı gibi bakıyordu bana. Yanına giderek:
-Ağabey, iyi misin, dedim. 
-İyi olduğumu görüyorsun ama nereden tanışıyoruz, diye cevap verdi. 
Bu soruyu sorduğuma pişman oldum. Hızlıca mutfağa gidip ağlamaya başladım. Yaşadıklarımız kötü bir rüya gibiydi. Annem ve babam benim kadar rahatsız değillerdi durumdan ama ben hep kötü senaryolar üretiyordum. 
Arkadaşları gittikten sonra ağabeyimi odasına dinlenmeye çıkardı annem ve babam. Yatağına bile bir yabancı gibi bakıyordu ve ısrarla uykusunun olmadığını, yabancıların evinde yatmanın iyi olmadığını söylüyordu. Anne ve babamın ısrarı ile uzanmaya ikna oldu. Akşam yemeğine çağırmaya gittiğimde uyuyor ve sayıklıyordu. Korkutmadan uyandırdım ve yemeğin hazır olduğunu söyledim. Yanında yürüyerek mutfağa geçtik fakat ağabeyim sofrada öylece bekliyordu. Çatal kaşık kullanmayı hatta yemek yemeyi bile hatırlamıyor gibiydi. Bir süre bize baktıktan sonra yemeye başladı. Annem ağabeyimin en çok sevdiği yemek olan hıngel yapmıştı. 
Biraz yedikten sonra ağabeyim:
-Çok güzel bir ıspanak yemeği yapmışsınız teyze, elinize sağlık dedi. 
Hayat, bizim için bambaşka bir hal almıştı ve düzelecek gibi de görünmüyordu. Yemekten sonra ağabeyimi yeniden odasına çıkardım ve iyi akşamlar dileyerek kendi odama geçtim. Tam uyumaya hazırlanıyordum ki gecenin ilerleyen bir saatinde ağabeyimin odasından sesler gelmeye başladı. Kapısını açtığımda hazırlanmış, dışarıya çıkmak üzere olduğunu fark ettim. 
-Ağabey, hayırdır bu saatte nereye gidiyorsun, diye sordum.
-Cuma namazı yaklaştı, diye cevap verdi. Günlerden çarşambaydı oysa ve vakit gece yarısıydı. 
Cuma namazı için cumayı beklemek gerektiğini anlattım. Bir çocuk gibi beni dinliyordu. Tam ikna etmiştim ki kapının önünde anne ve babamı gördüm. Bizi dinliyorlardı dolmuş gözlerle. 
Sabah, bir türlü olmak bilmedi. Sabaha uyuyamadım. İçimde küçük bir ümit vardı. Sabah ağabeyim okula gidecek miydi? Biraz zordu bu ihtimal. Evde kalsa başka bir sıkıntı. Üstelik matematik sınavı vardı ertesi gün. Ne kötü bir zamana denk gelmişti bu kaza. Sonra kendimi suçlu hissetmeye başladım. Ağabeyim bu halde iken ben matematik sınavını düşünüyordum. Nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum, uyandığımda sabah olmuştu bile. 
2. Bölüm
Sabah annem ve babam beni okula uğurladılar ve kendileri yeniden ağabeyimi hastaneye götüreceklerini söylediler. Ağabeyim henüz uyanmamıştı. Okula gittim, kafamda gün boyu kötü senaryolar dolaştı durdu. Belki de ağabeyim uyandığında normale dönmüş olur diye umuyordum. 
Akşam eve döndüğümde ağabeyimi mutfakta gördüm. Birdenbire sevinmiştim normale döndüğünü düşünerek fakat benim geldiğimi görünce:
-Teyzeye yemek işinde yardım ediyorum. Dünden beri onun pişirdiklerini yiyoruz. Bugün de ben yapayım yemekleri, dedi. 
Tüm umudum tükenmişti. Anne ve babama durumu sordum. Dünkü doktorların dediklerinden farklı bir şey dememişti bu doktorlar da ama ağabeyimin durumu beni üzüyordu. Zaten yemek yapmaktan çok mutfağı berbat eder bir hali vardı. Un, sebzeler, tabaklar her yere saçılmıştı. 
-Bugün ben yapayım yemeği, yarın sen yaparsın, dedim. 
Bu cümlemden sonra ilk kez gözlerinde farklı bir şey sezdim ağabeyimin. Bu bakışı tanıyordum, beni küçümserken, zorbalarken takındığı bakış buydu. Çok kısa süren bu bakıştan sonra gözlerini başka yere çevirdiğini fark ettim. Sonra da kendi kendimi ayıpladım. Belki de bu bakış, benim anladığım bakış değildi. 
Akşam yemeğinden sonra ağabeyimin öğretmenleri ve arkadaşları ziyarete gelmişlerdi. Kapıda öğretmenlerini ve arkadaşlarını gören ağabeyimin yüz ifadesine ve bakışlarına takılmıştı gözüm. Önceleri küçük bir tedirginlik sezdim fakat ardından yine o boşluğa yönelmiş bakışları gördüm. 
Gelenlerden biri matematik öğretmeniydi. Sohbetten hiçbir şey anlamıyormuş gibi görünen ağabeyime bir ara matematik öğretmeni yönelerek: 
-Bugün matematik yazılısını yaptım ve iyi not alan neredeyse yok. Seni bu dönem yazılı yapmayacağım. Sen iyileşmene bak evlat, dedi. 
Bu cümleden sonra ağabeyim yerinden kalktı ve odasına gitmek istediğini söyledi. Onun ardından ben de usulca yürüyerek odasına kadar eşlik etmek istedim. 
Ağabeyim odasına girip kapıyı kapadığında içerden bir ses geldi:
-İşte bu be!.. İşte bu!..
Kapıyı açtığımda ağabeyim şaşırmıştı. Sevinçli yüzünü yeniden boş ve anlamsız hale getirmeye çalıştı fakat o kadar mutluydu ki bunu yapamıyordu. Öylece baktım. Sessizce bir süre seyrettim yüzünü. 
-Değer miydi ağabey, dedim. Bir matematik sınavı için bize bu yaşattıklarına değdi mi?
-Ne dediğini anlamıyorum, matematik sınavı da nerden çıktı? Lütfen beni yalnız bırak. Seni tanımıyorum bile, sadece iki gündür aynı evdeyiz. Bana ne demek istiyorsun?
Ağabeyim bu sözleri söylerken tüm inandırıcılığını kaybetmişti. İçimde bir hınç birikmişti ve bunu bir şekilde çıkarmalıydım. Yatağın üzerinde duran ağabeyime doğru ani bir hareketle atladım ve yorganını sarıp onu rulo yapmaya başladım. Ağabeyim direnemiyordu. Tamamen rulo yaptığımda göz göze geldik. Kıs kıs gülüyordu. Yastıkla kafasına vurmaya başladım. 
Bu esnada gülerek:
-Hafızam yerine geldi, diye bağırdı. 

10 Şubat 2026 Salı

SERGÜZEŞT-İ LİMON

İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞAN YILMAZ
SELİM ÇABUK

1. Bölüm Dünyaya Merhaba Dediğim Zamanlar

Benim hikayem hem biraz hüzünlü hem de neşeli. Çok çocuklu bir ailede dünyaya geldim. Çok çocuklu dedimse hepsi hepsi beş kardeştik. Dünyaya gelişimiz kötü bir mevsime denk gelmişti. Havalar birdenbire soğumuştu ve annem bizi beslemekte hayli zorluk çekiyordu. Henüz gün yüzü görmeden, dışarıya bile çıkmadan üç kardeşim aramızdan ayrılmıştı. Onlar adına üzülmüştüm ama benim de hayatta kalıp kalmayacağım belli değildi. Soğuk kış gecelerinde anneme ve kardeşime sarılarak annemin sağdan soldan getirdiği şeyleri yemeye çalışarak hayata tutundum. 
Yaşamak ve hayatta kalmak zordu fakat tehlikeler türlü türlüydü. Sadece gıda sorunumuz yoktu bazen zehirlenme ihtimalimiz vardı ya da bir gece ansızın sığındığımız yere yabancı yaratıkların gelmesi ve bizi öldürmesi söz konusuydu. Annem bu endişelerden dolayı sürekli yanımızdaydı. Dışarıya çıkmak istediğimizde buna çok sert bir tavırla mani oluyordu. 
Günler çabuk geçti. Artık yaz mevsimi gelmişti. Dışarda nasıl bir hayatın olduğunu kardeşim ve ben merak ediyorduk. Annem bir sabah bize:
-Size dışarıyı gezdireceğim ama yanımdan ayrılmayacaksınız. Size sevgi gösterisinde bulunan kişilerden uzak duracaksınız. Kimsenin uzattığı şeyi yemeyeceksiniz. Özellikle kuşların peşine takılmayacaksınız dedi. 
Annem o kadar çok şey söylemişti ki daha kapıdan çıkar çıkmaz yarısını unutmuştum. Böyle bir gezi yerine oturup evimizde beklemek daha iyiydi fakat dışarıyı da merak ediyorduk. Annem önde, biz arkada sessizce sokağa çıktık. Dünya güzel bir yerdi; ağaçlar, kaldırımlar, tepemizde masmavi bir gökyüzü. Ağaçları çok sevmiştim. Üstelik dallarında kuşlar ötüyor ve sanki beni kendilerine çağırıyorlardı. 
Annem etraftaki her şeyi ve herkesi birer birer anlatıyordu:
-Evlatlarım, bu market sahibinden uzak durun. Ben kaç kez kovuldum onun tarafından. Şu kasabı iyi tanıyın. Kötü adam değildir ama yanında çok fazla durmayın. Biraz ilerde gürültü gelen yerde bir ilkokul var. Kesinlikle onun bahçesine girmeyin. Bir daha çıkamazsınız. 
Annemin evden çıkarken anlattığı her şeyi unutmuştum ama o yeni şeyler anlatıyordu. Bu esnada kardeşim söze girdi:
-Bizim hiç arkadaşımız olmayacak mı anne? Sadece üçümüz mü yaşayacağız hep?
Annem cevap verdi: 
-Elbette arkadaşlarınız olacak fakat zamanla siz seçeceksiniz arkadaşlarınızı. Yoksa bu mahalle bizim. Bu semtin de yarısı bizim ama daha ileriye gitmenizi tavsiye etmem. 
Bir süre yürüdükten sonra annem acıkıp acıkmadığımızı sordu. İkimiz de acıkmıştık. Temiz hava iştahımızı açmıştı. Karşıdaki marketi göstererek annem:
-Burada yiyecek bir şeyler her zaman olur. Ayrıca kışın çok soğuk olduğunda da buraya sığınabilirsiniz. Şimdi birlikte karşıya geçelim ancak araçlara dikkat etmemiz lazım, dedi. 
Annem ortada ben ve kardeşim iki yanında tam karşıya geçiyorduk ki tepemde bir gölge hissettim. Başımı kaldırıp baktığımda bir karganın bize doğru geldiğini gördüm. Ben kargaya bakarken annem ve kardeşim karşıya geçmişti bile. Onların peşinden koşmaya yeltenmiştim ki kendimi birkaç metre ötede buldum. Sert bir cisim çarpmıştı bana ve yavaşlamamış, durmamıştı bile. Yerimden kalkmaya çalıştım ancak hiçbir yerim tutmuyordu. Galiba ağzımdan da kan akıyordu. Annem ve kardeşim yolun kenarında olup bitenleri görmüşlerdi ve koşarak yanıma geldiler fakat yapacak bir şey yoktu. Acı içinde kıvranmaya başlamıştım. Annemin gözleri dolmuştu, kardeşim ise şaşkınlıkla bakıyordu. Annem ve kardeşim biraz geri çekildiler ve üzerimde kocaman bir gölge hissettim. Kocaman elleriyle biri beni yerden kaldırdı ve kucağına aldı. Annem tedirgin gözlerle bakıyordu ki beni kucağına alan kişi ona şöyle dedi:
-Merak etme, bu yavruyu ben tedavi ettireceğim. Sen diğer yavruna iyi bak. 
Bu sözlerden sonra annem ve kardeşim orada kaldı. Bu, onları son görüşümdü. Belki iyileştikten sonra beni yeniden aileme getirir bu iyiliksever insan diye düşünüyordum acı içinde. Bir süre sonra büyük bir kapının önünde durduk. İçerden değişik bir koku geliyordu ve benim gibi başka yaralılar da vardı. Burada beni iyileştirecek birilerinin olduğuna kanaat getirmiştim. Kocaman bir masaya uzattılar beni. Daha önce hiç görmediğim garip aletleri vücudumda gezdirdiler. Bacağımın kırık olduğunu orada öğrendim ama artık emin ellerdeydim. Beni evine götürür diye bekliyordum fakat beni yoldan alan kişi garip bir evin önünde durdu. Burada kimse yaşamıyordu belli ki… Boyaları solmuş, pencereleri kırık bir evdi burası. İçeriye daha önce hiçbir canlı girmemiş gibiydi. Beni buradaki tozlu bir minderin üzerine bıraktı ve ardından şöyle dedi:
-Sen iyileşinceye kadar her gün geleceğim ve sana yiyecek, içecek getireceğim. Eve götürmek isterdim seni fakat annem senin gibi arkadaşlarımı eve getirmeme izin vermiyor.
Korku dolu saatler başlamıştı benim için. Özellikle o evdeki ilk gecemi hiç unutmayacağım. Bugün bile aklıma geldikçe üzülüyorum. Evin tuvaletini bilmiyordum. Önüme konulan yiyeceklerden başka evde hiçbir şey yoktu. Annem yoktu, kardeşim yoktu. Nasıl bir hayat beni bekliyordu, bilmiyordum. 
Ertesi gün sabahın ilk saatlerinde bana “arkadaşım” diye hitap eden çocuk yanıma geldi. Yine yiyecek bir şeyler getirmişti. Bir süre yanımda durdu, benimle konuştu. Arkadaşlarından bahsetti, okulunu anlattı ve gitti. 
Ertesi gün, ertesi gün, ertesi gün de bu şekilde geride kaldı. Kendimi iyi hissettiğim bir gün ayağa kalktım ve etrafı gezinmeye karar verdim. Biraz zorlanmıştım ama yine de yürüyebiliyordum. Arkadaşım tekrar yanıma gelince beni ayakta gördü ve çok mutlu oldu. Birkaç gün de böyle geçmişti. Madem beni seviyordu ve görünce mutlu oluyordu bir de ben onun yanına gitmeliydim. Sonraki gün o bana gelmeden ben ona gitmeyi düşündüm ve sabahın erken vaktinde yola koyuldum. Zaten çok uzakta bir yerde olmamalıydı evleri. Aylak aylak sağda solda dolaşırken nihayet kapılardan biri açıldı ve arkadaşım dışarıya çıktı. Koşarak onun yanına gittim. Beni görünce çok sevinmişti yine. 
-Demek iyileştin ve evimi buldun. Keşke seni eve alabilsem ama artık acıktığın zaman buraya gelebilirsin, dedi. 
Peki ama ne yapacaktım, nerede yatıp kalkacaktım. Kırık bacağımın iyileştiği yere tekrar dönmek istemiyordum. Annem ve kardeşimi düşünüyordum arada. Acaba onlar ne haldeydi? Keşke yeniden yanlarına dönebilsem, diye aklımdan geçiyordu. Bulabileceğime de inanıyordum fakat tek başıma ayakta kalmayı öğrenmeliydim.

2. Bölüm: Yeni Bir Hayat ve Adımın Konulması
Artık anlamıştım arkadaşımın yanında bana yer olmadığını. Annemin daha önceden söylediği tehlikeleri düşünmeye başladım. Bu sokakta da market, kasap, manav vardı. Okul bahçesi olduğunu düşündüğüm kocaman bir yer de vardı. Buralardan uzak durmalıydım fakat annemin söylemediği başka başka yerler de vardı. Kocaman ağaçların bulunduğu ve insanların oturarak çekirdek yediği, çay içtiği yeşillik bir alan vardı mesela. Belli saatlerde insanların, özellikle yaşlıların gidip geldiği bir mekân daha gözüme ilişmişti. Burası da güven veren bir yer gibi görünüyordu. Karnımı doyurmuş etrafı keşfetmeye devam ediyordum ki karşıma iri yarı biri çıktı. Anneme biraz benziyordu ama ondan çok büyüktü. Keskin bakışları vardı ve benim orada olmamdan huzursuz olmuş gibiydi. Bana yaklaştı ve homurdanarak:
-Sen kimsin, kimin yavrususun? Daha önceden buralarda hiç görmedim seni. Mahallen neresi ise defol git, bir daha buralarda görmeyeyim seni yoksa sonun iyi olmaz, dedi. 
Bacağım daha yeni iyileşmemiş olsaydı ona vereceğim cevabı biliyordum ama çaresizce konuştum:
-Bacağım kırıktı ve beni arkadaşım buraya getirdi. Bu mahalleyi tanımıyorum. Annem ve kardeşim çok uzakta. Onları buluncaya kadar buralarda olmam gerek, dedim. 
Sözlerimden rahatsız olmuştu ve bunu çok belli ediyordu. Neyse ki uzaktan bir ses geldi:
-Yaramaz, rahat bırak arkadaşını, yanıma gel!
Demek ki adı Yaramaz’dı. Hiç güzel bir isim değildi bu. Zaten yaramaz birine benziyordu. Tam bela uzaklaştı benden diye düşünüyordum ki aniden karşıma çıktı sokağın başında. Ne yapacağımı şaşırmıştım, öfkeli gözlerle bana bakıyordu. Bir anda tüm ağırlığını vücudumda hissetim, bir yandan homurdanıyordu:
-Sana burayı terk et demiştim. 
-Şiddet yanlısı biri değilim ben, üstelik bacağım yeni iyileşti. Tamam, mahallen sana kalsın, dediğim anda rahatlamıştım. Ardıma bile bakmadan tersi istikamete doğru koşmaya başladım. Öyle hızlı koşuyordum ki ben bile şaşmıştım bu kadar hızlı koştuğuma. Mahalleden iyice uzaklaşmış, bilmediğim başka bir mahalleye girmiştim. Burası tenha bir mahalle gibiydi. Bulduğum küçük, yeşil bir alana uzandım, sırtımı güneşe verdim. Karıncalar ve böcekler bir türlü rahat vermiyordu dinlenmem için. Bu sırada şefkatli bir el hissettim omuzlarımda. Geriye döndüğümde ilk kez gördüğüm bir çocuk bana sevgiyle bakıyor ve konuşuyordu:
-Sen buralara nirden geldin, aç mısın söyle bakalım?
Beni yanına aldı ve bir süre konuştu, konuştu. Beni evlerine götürmek, benimle arkadaş olmak istediği çok belliydi ve işin açığı ben de onu sevmiştim. Yakınlardaki marketten bana yiyecek bile almıştı. Evlerine gittiğimizde ailesi de beni sever diye düşünmüştüm. Hatta gariban, mülayim bir bakışla onların gözlerine bakmıştım fakat adını bile bilmediğim arkadaşımın annesi hırsla konuşuyordu:
-Sokaktan bulup eve getiriyorsun. Hastalıklı mı, mikrop yuvası mı bilmeden alıp getiriyorsun. Ben sana bir daha bu gibilerden uzak durmanı söylemeyeceğim. Şimdi onu götür ve nereden aldınsa oraya bırak.
Arkadaşımın gözleri dolmuştu. Neredeyse ağlayacaktı. Onu zor durumda bırakmamak için kendim yürümeye başladım. Dışarıya çıkmama izin vermedi ve binanın alt katında bir yer gösterdi bana arkadaşım. 
-Sen burada güvende olacaksın. Ben her gün seninle ilgileneceğim, dedi. 
Tam yanımdan ayrılıyordu ki başka bir çocuk geldi yanımıza. Galiba arkadaşımın akrabasıydı. Konuşmalarından anladığım kadarıyla kuzeniydi onun. O da sevgi dolu gözlerle bana bakıyordu. 
-Annen izin vermedi değil mi?
-Annem işte. Her zamanki gibi…
-Senin annen izin vermediyse benim annem verir. Ben bu arkadaşı eve götürmek istiyorum. 
Küçük bir sevinç duymuştum ama herkesin istemediği biriymiş gibi hissediyordum kendimi. Yine de yanlarına düşüp yürüdüm. İkinci kata çıkmıştık. Arkadaşım benimle vedalaştı ve yeni arkadaşım kapıyı açarak beni içeriye aldı. Kapının hemen önünde duran bir kadın beni görünce şöyle dedi:
-Demek ailemize yeni biri katıldı. Pek de sevimli ve temiz duruyor ama sanki biraz zayıf. Ben ona bakarım.

3. Bölüm: Rüya Gibi Bir Hayat
Ömrümün en güzel aylarının bu evde geçeceğinden haberim bile yoktu. Arkadaşımın annesi de arkadaşım olmuştu, evin diğer sakinleri de. Günlerce bu evden dışarıya çıkmadım. Çıkmama da gerek yoktu zaten. Annemin yanında bile bu kadar güvende hissetmemiştim kendimi. Annemi ve kardeşimi unutmuş gibiydim. Eğer hayatta olduklarını bilsem gidip onları da buraya getirirdim ancak sağlığıma kavuşmalıydım önce. Evin içinde bir hayat kurmuştum kendime. Kahvaltı sonrası günlük aktivitelerimi yapmam için her tür eşya vardı burada. Pencereden dışarıyı izliyordum, toprak kokusunu bile unutmuştum, neyse ki kocaman saksılarda kocaman çiçekler vardı ve ben ara sıra bu çiçeklerin yanında uykuya dalıyordum. Günler böyle geçiyordu. 
Bir sabah uyandığımda beni balkona çağırdılar. Balkonda küçücük bir yuva vardı. İçinde minder ve önünde mama kabı bulunan bir yuva. Üzerinde şöyle yazıyordu: Limon’un Mekânı. Zaten kaç zamandır beni Limon, diye çağırıyorlardı. Oysa annem bana Tarçın derdi. Tarçın’ım diyerek mırlardı. Yuvanın içine girdim, fena sayılmazdı üstelik minder de yumuşacıktı ve havadar bir yerdi burası. Az öteden gelen kuş seslerini duyunca keyfim yerine gelmişti. Onlarla uğraşmayı seviyordum. 
Günler böyle geçti, balkonun yanındaki ağaçta yaşayan kuşlar, önceleri benden çok korkuyordu. Ben de onları korkutmaktan zevk alıyordum ama bir süre sonra onlarla da dost olduk. Onlar balkona beni ziyarete geliyordu ben de onları ziyaret için ağaca atlıyordum. Bir süre sonra ağaçtan bahçeye, bahçeden mahalleye gidip gelmeye başladım. Etrafı keşfetmeye başlamıştım. Yeni yeni dostlar edindim ve hemen hemen hepsi beni seviyor, beslemeye çalışıyordu. Her geçen gün etrafım biraz daha kalabalıklaşıyordu. Birkaç sokak ilerdeki kasap, onun yanındaki berber, az ilerdeki market ve manav… Hepsiyle aramız gayet iyiydi. Akşama kadar dolaşıyor, akşam olunca ağaca tırmanıp balkondaki yuvama giriyordum. Barınma ve beslenme sorunum yoktu artık.
Bir bahar günü etrafta dolaşırken Yaramaz’ı gördüm. Bir bacağı aksıyordu ve kuyruğuna da kola tenekesi bağlamışlardı. Beni görünce tanıdı. Saldıracağımdan korktu fakat ben ona aynı şeyleri söyledim:
-Ben şiddet yanlısı bir kedi değilim, benimle birlikte gelirsen sen de mama alabilir ve kuyruğundaki şu tenekeden kurtulabilirsin. 
Birlikte mahallemdeki berberin önüne gittik. Berber Yaramaz’ın kuyruğundaki tenekeyi çözdü ve tüylerine de bakım yaptı. Üstelik karnını da doyurdu. Yaramaz, mahcup olmuştu, olması da gerekiyordu zaten bana yaptıklarından sonra. 
Arkadaş çevrem hayli zenginleşmişti, tüm mahallenin tatlı Limon’uydum. Bazı günler o kadar çok şey yiyordum ki hareket etmezsem Garfield’a benzemekten korkuyor ve yürüyordum sürekli.  Fakat annem ve kardeşimi unutamıyordum bir türlü. Bir gün anılardan yola çıkarak eski mahalleyi aramaya koyuldum. Arıyor, arıyordum fakat bir türlü bulamıyordum. Öyle ki iki geceyi dışarda geçirdim onlara ulaşmak için. Nihayet eski mahalleye üçüncü gün ulaşmıştım. Hayatımı değiştiren kaza yerini görünce içimde bir hüzün hissettim. Annem ve kardeşimin yaşadığı bina yıkılmış, yerine kocaman binalar yapılmıştı. Birkaç gün burada annem ve kardeşime rastlamak ümidiyle zaman geçirdim fakat onlara dair bir iz yoktu. Bu sürede hayli aç ve bakımsız da kalmıştım. Artık onlardan ümidimi kestiğimde yeniden eski mahalleye dönmeye karar verdim. Yolda gelirken bir kadın ardımdan şöyle diyordu:
-Tıpkı buna benzeyen iki kedi vardı eskiden bu mahallede. Birkaç senedir görmüyorum hiç, acaba bu da onların aileden biri miydi?
Bu mahalleye bir daha hiç gelmemeliydim. Yorgun adımlarla evin yolunu tuttum. Yuvama ulaştığımda vakit akşamdı, ben yorgundum, kuşlar uyumuştu ve yağmur başlamıştı. 
Benim hikayem hem biraz hüzünlü hem de neşeli. Siz sadece neşeli olanı görürsünüz ama benim hikâyem biraz da hüzünlü işte. 

Ben Limon.
Bilsem’in, Şemsi Sivasi İmam Hatip Ortaokulu’nun, caddenin sağındaki kasabın, solundaki manavın, sonundaki berberin en sevdiği kediyim. Yaşamaya değer bir hayatım var ve ne kadar adımlayacağım bu yolları daha bilmiyorum. 


6 Ocak 2026 Salı

TAKSİ

 
ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK


O yıl bahar erken gelmişti. Aylardan mart olmasına rağmen ağaçların neredeyse tamamı çiçek açmıştı. Eskiler sürekli söyler dururdu mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır, diye fakat bu mart başkaydı. Mart böyle devam edecekse nisan da temmuz ayı gibi geçer, diye düşündü. Sabah sabah bunları düşünmenin zamanı değildi. Bir an önce iş yerine gitmeliydi.  Kahvaltı yapmadan evden çıkmazdı. Keşke ailem yanımda olsaydı en azından kahvaltıyı ben hazırlamazdım, diye içinden geçirdi. Ailesinin tekrardan yanına dönmesi haziranı bulacak gibiydi. Mutfağa geçti, birkaç yumurta haşladı. Zeytin, peynir, reçel, bal, tereyağı… Hepsinden bir parça aldığında doymuş oluyordu. Kalan yumurtaları israf olmasın diye yanına aldı. Öğlen yemeğinde bunları tüketebilirdi. 
Dışarıya çıktığında saatine baktı, işe hayli geç kalmıştı. Taksi ile ancak yetişebilirdi. Bu esnada karşıdan geçen bir taksiye el işareti yaptı. Taksi anında yanına geldi ve yola koyuldular. Normalde iş yerine taksi ile en fazla yirmi dakikada ulaşması gerekiyordu fakat yola çıkalı yarım saat olmasına rağmen halen iş yerine ulaşamamıştı. Bir an şoförden şüphelendi. Acaba ücreti fazla almak için kendisini dolaştırıyor, uzak yollardan mı götürüyordu? Bu düşüncesini şoföre iletti:
-Biraz uzun sürmedi mi şoför bey? 
Şoför cevap verme ihtiyacı bile hissetmemişti. Aradan birkaç dakika geçtikten sonra yine tekrar etti sorusunu:
-Biraz uzun sürmedi mi şoför bey? 
Şoför geriye dönmeden dikiz aynasından bakarak konuştu:
-Siz galiba buralarda yabancısınız. Belirttiğiniz adrese gitmemiz en az iki saati bulur. 
Bu sözleri duyunca adeta çıldırmıştı. Otobüse bile binse şimdiye kadar çoktan şirkete ulaşmıştı. Ne yapması gerektiğini düşünürken telefonu çaldı. Arayan patronuydu:
-Mahmut Bey, geciktiniz. Bu ayki ücretinize bu durumu yansıtmam gerekiyor. 
-Efendim taksi ile geliyordum ama galiba bir sorun var, diyecekti ki patron devam etti:
-Bugün gelmeyin isterseniz. Hatta yarın da gelmeyin. Hatta ertesi gün de. Bu kadar sorumsuz bir çalışanla devam edemeyiz.
Sözler bittiğinde telefon kapanmıştı bile. Sadece kovuldun, dememişti patron. Zaten öyle kolay kovulacak biri olmadığını düşündü. Ben olmasam şirketin hesap kitap işlerini kim yoluna koyacak ki, dedi içinden. Bu esnada taksi durmuştu. Hiç tanımadığı yerlerdi burası. Araçlar azdı. Etrafta tek tük bina vardı. Bir tesisin önünde durmuşlardı. Şoför:
-Daha epey yolumuz var. İsterseniz kahvaltı yapalım.
-Ben kahvaltımı yaptım, dedi. İstersen sana haşlanmış yumurta ikram edebilirim. Yeter ki beni iş yerime yetiştir. 
Şoför:
-Hangi iş yeri? Az önce konuşulanları ben de duydum. Artık işiniz yok ama ben size birazdan bir iş teklifinde bulunacağım. 
Sabah uyandığında değişik bir mart olduğunu düşünmüştü ama işlerin bu kadar değişeceğini hiç hesaba katmamıştı. Sinirliydi fakat bir şey söyleyemiyordu. Bilmediği bir yerde, tanımadığı biriyle baş başaydı, üstelik işsizdi artık. Kendini biraz toparladı ve sakin olmaya çalışarak konuştu:
-Yaşadığım her şey sizin yüzünüzden. Sizden sadece beni iş yerime götürmenizi istemiştim. Siz şimdi bana iş teklifinde bulunacağınızı söylüyorsunuz. İşiniz olsa taksi şoförlüğü yapmazdınız sanırım. Lütfen alay etmeyi bırakın ve beni ya iş yerime ya da yeniden evime bırakın. 
Şoför bir kahkaha attı ve ekledi:
-Halen iş yerim diyor gariban. İş yerin ha? Aslında sen epey komik bir adamsın. Ben patronun olsam sırf bu yüzden seni işten kovmazdım komik adam. 
Elleri titriyor, gözlerinin önün kararıyordu. Şoför devam etti:
-Sen bu araca binerken dikkat ettin mi? Aslında ben taksici filan değilim. Hayatının fırsatı kapının önüne gelmiş senin tavrına bak. Sen benim kim olduğumu bilmiyorsun galiba. İyice bak, belki tanırsın. 
Bu sözler üzerine şoföre dikkatle baktı. Bir yerlerden tanıyor gibiydi ama nereden. 
-Hiç yabancı değil yüzünüz evet, dedi. Nereden tanıdığımı çıkaramadım. 
Şoför bir kahkaha daha attı ve devam etti:
-Az önce seni kim aramıştı?
-Patronum. 
-Peki şirketin sahibi kim, patronun mu?
-Hayır, şirketin sahibi başka biri. Patronum sadece şirketten sorumlu müdür. 
-Peki daha önce hiç şirketin sahibi ile karşılaştın mı?
-Evet, bir defasında şirket yemeğinde birlikteydik ama patronumuz çok yakınında görünmemizi istememişti. Çok sinirli bir adam olduğunu söylemişti. 
Bu sözlerden sonra tekrar şoförün yüzüne baktı:
-Yoksa, yoksa siz?
-Evet, şirketin sahibi benim. Şimdi patronunu arayalım mı?
Şaşkındı bu gelişmelerden sonra. Patronu arasa da ne diyecekti ki? 
-Siz arayın lütfen ve işime son vermemesini söyleyin, dedi. 
Bunun üzerine şirketin sahibi olduğunu söyleyen şoför telefonundan patronu aradı. 
-Küçük bir iş değişikliğini haber vermek için arıyorum seni. Artık şirketin patronu az önce kovduğun çalışanın olacak. Sen ise onun yerinde çalışacaksın. 
Patronun ne anlattığını ne söylediğini duymuyordu bile. O sırada etrafa baktı. Hava hayli ısınmıştı. Değişik bir marttı bu. Mart böyle olursa nisan galiba temmuz ayı gibi geçecekti. Şirketin sahibine bir şeyler içmeyi, yemeyi teklif etti fakat şirketin sahibi:
-Haşlanmış yumurtadan başka bir şey yemeyeceğim, sen de zaten tok olduğunu söyledin, dedi. 
Aylardan mart olmasına rağmen ağaçların neredeyse tamamı çiçek açmıştı.

18 Aralık 2025 Perşembe

RÜYA

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK


Burada yaz çok kısa geçer ve yaz akşamları bir başkadır. Şehrin en güzel göründüğü yerlerden birisi Sivas Kalesi’dir. Yaz akşamları Sivas Kalesi pek çok insan için huzur ve sakinliğin adresidir. Ben de bu düşüncelerle Kale’ye çıkmaya karar verdim. Kalede kafeler vardı ve bir kafede oturuyordum. Şehrin ışıkları sanki bir kartpostal gibiydi. Gece, hafif serinlik çökmüştü. Oturduğum kafede masada fenerler vardı.  Masadaki fenerler pilleri azaldıkça daha az ışık yayıyordu ve etraftaki net görüntüler kaybolmaya başlıyordu. Bir süre sonra aniden karşıma beyaz sakallı bir amca çıktı. Acaba gördüğüm amca gerçek mi diye düşündüm fakat uyku saatime daha çok vardı. Onu gören yalnızca ben değildim çünkü etraftan da ona bakanları görebiliyordum. Neredeyse kafedeki tüm masa lambalarının ışığı cılız hale gelmişti ve her yer loştu. Aniden bu loş ortamda bir ışık parladığını gördüm. Gittikçe artan bir ışıktı bu ve bir yükselip bir azalıyordu. Ak sakallı amca hiç kimsenin beklemediği bir hareket yapmıştı. Elindeki kocaman gazete tomarını ateşe vermiş ve aniden ortalıktan kaybolmuştu. Belki de yanan kağıtların alevinden onu kimse göremiyordu fakat ak sakallı amca kaybolmuştu. 
Dakikalar geçtikçe gazetenin sönmesi gerekiyordu ve herkes böyle bir sonuç bekliyordu fakat sönmek yerine alevler daha da artmıştı. Masalara kadar sıçramıştı yangın. Masalar, sandalyeler, pilleri bitmek üzere olan masa lambaları alev almıştı. Etraftaki insanlar sanki donmuş gibiydi. Kimse yangını söndürmek için çaba göstermiyordu ve dumanlar her yeri sarmıştı. Dumandan nefes alamaz hale gelmiştim fakat etraftaki insanlar sanki bir resim karesi gibi öylece bekliyordu. Güç de olsa yangının olduğu yerden uzaklaşmaya başladım. Yangın büyüyordu. Şehre doğru ilerliyordu. Kale’den indiğimde siren sesleri duymaya başladım. Onlarca itfaiye Kale’ye doğru gidiyordu. Bir an aklıma kafedeki insanlar geldi. Acaba halen oturuyorlar mıydı yoksa kaçmışlar mıydı? Bu kadar büyük bir yangını ilk kez görüyordum. Normalde Kale’den her yer görünürdü ama bu kez Kale her yerden görünüyordu. Geceyi aydınlatan büyük bir meşale gibi yanıyor, yanıyordu. Tam artık olay yerinden kurtulduğumu düşünüyordum ki aniden önümü elinde kamera ve mikrofonlar olan birileri kesti. Şöyle diyordu elinde mikrofon tutan kişi:
-Galiba yangının neden çıktığını siz gördünüz? Bu yangını kim çıkardı ve yangın yerinde yaklaşık kaç kişi vardı?
Konuşmak istiyordum fakat sesim çıkmıyordu sanki. Konuşuyordum ama kendi sesimi duymuyordum. Ha bire başka mikrofonlar başka kameralar geliyordu önüme. Artık yoluma gitmeye karar vermiştim ki bu kez de yolumu polisler çevirmişti:
-Hayırdır kardeş, nereye böyle telaş telaş, diye sordu biri. 
Bana bir şaibeli gibi bakıyorlardı. Kendimce başımdan geçenleri anlattım. Neyse ki beni duyuyorlardı ve söylediklerimi yazıyorlardı. Her şeyin sebebi o, dedim. Ak sakallı amca. Bir gazete yaktı ama sanki yaktığı şey gazete değildi sadece. 
-Ak sakallı amcayı biraz daha tarif eder misin, diye biri sordu. 
Tam hatırlamaya çalışıyordum ki polislerin yanında ak sakallı amcayı gördüm. Bana tebessümle bakıyordu. Sanki benimle alay ediyordu. Parmağımla işaret ederek:
-İşte şu amca, dedim. Gazeteyi yakan kişi yanınızda zaten. Neden bana soruyorsunuz ki?
Polisler parmağımı gösterdiğim yere doğru baktılar. Sonra birbirlerine baktılar. En yaşlı ve tecrübeli olanı yanındakine fısıldadı:
-Halen şokta galiba. 
Bu esnada genç olan polis elindeki yarım şişe suyu bana uzattı. 
-Kendine gel biraz. 
Suyu içince birdenbire kendime gelmiştim. Duman kokusu ve telaş neredeyse yok olmuştu. Şişeyi yeniden sahibine uzattım. Teşekkür ederim, derken yüzüne baktığımda karşımda yine ak sakallı amca vardı. Yine bana gülümsüyordu. 
-İşte burada, gazeteyi yakan amca, Kale’yi yakan amca burada diye bağırdım. 
Bu esnada omzuma bir el dokundu:
-Efendim vakit geç oldu. Artık kapatıyoruz. Zaten sizden başka kimse de kalmadı. 
Kale’deydim. Her şey yerli yerindeydi. Hesabı ödedim ve üstü kalsın diyerek şehre yönelmiştim ki karşımda yeniden ak sakallı dedeyi gördüm. Gülümsüyordu. Ben de ona baktım ve bir kahkaha attım. 

13 Aralık 2025 Cumartesi

KAYBETMEYEN ADAM

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK

Kaç zamandır bir şeyler kaybetmemişti. Çöpe attığı şeyler vardı ama kaybettiği bir şey yoktu. Kaybetmeyi sevmezdi. Kaybetmek, ölümün kardeşiydi onun için. Sırf bu yüzden Fenerbahçe’yi bırakmış ardından da futbola olan ilgisini kaybetmişti. Çünkü kaybeden takım hangisi olursa olsun onu mutsuz ediyordu. Kaybetmek ona göre değildi. Çocukluğunu kaybetmişti ve gençliğini de kaybetmişti. Sağlığını kaybetmemek için çaba sarf ediyor, beslenmesine dikkat ediyordu. Spor yapıyordu. En büyük korkusu aslında hayatını kaybetmekti. Kayıp ilanlarını bir süre okumuştu. Kimliğini kaybeden, ehliyetini kaybeden… ilan veriyordu ve şöyle yazıyordu ilanlarda: Eski kimliğim hükümsüzdür, eski ehliyetim hükümsüzdür, eski diplomam hükümsüzdür. Bir de kedi, köpek hatta insan ilanları vardı. Kedimi kaybettim bulana şu kadar ödül… Köpeğimi kaybettim… Bir ara kendimi kaybettim, diye ilan vermeyi düşündü. Aklını kaybedenler ilan veriyor muydu? Kayıp ilanları anlamsızdı ve okumayı bırakmıştı. Bir yerlerde okumuştu şöyle yazıyordu: Kaybedecek şeyi olmayan insanlardan korkun. Var mıydı böyle insanlar. Belki de vardı. Erdem böyle biriydi mesela. İlkokul arkadaşı Erdem… Ne ders yapardı ne okula düzenli gelirdi. Hatta okul kıyafeti de giymezdi. Herkes için tehlikeli biriydi Erdem. Serseri mayın gibiydi. Öğretmenler bile ondan illallah etmişti. 
Onun kaybedecek çok şeyi vardı. Bu yüzden düzenli yaşamalıydı ama cüzdanını kaybedeceğini hiç düşünememişti. Ne yoktu ki cüzdanında? Kimliği, ehliyeti, banka kartları, gram altınlar, döviz, hesaplarının şifreleri ve kullanıcı adı… 
Bu bir kâbus olmalıydı. Belki de hayatın sonuydu. Hayat artık onun için bitmiş gibiydi. Kaybetmeyi korktuğu her şeyi bir cüzdana sığdırırsan böyle olur, dedi kendine. Belki de kaybetmemiş, çaldırmıştı. Etrafındaki insanları düşündü birer birer. Acaba cüzdanını kim almıştı? Kayıp ilanı mı vermeliydi yoksa tüm hesaplarını kapatmalı mıydı? Bir türlü işin içinden çıkamıyordu, yapacak çok işi vardı. Galiba kaybettiği yalnızca cüzdan değil huzurdu. Şimdilik huzurunu kaybetmişti ama aklını kaybetmeyeceği anlamına gelmiyordu bu. Aklını, hatta hayatını. 
Böyle bir sonu hak etmediğini düşünüyordu. Bir şeyler yapmak gerekliydi ama ne?
Soğukkanlılığını korumalıydı. Bunun için önce güzel bir abdest almalı ve bildiği duaları okumalıydı. Yitik duası diye bir şey duymuştu ancak evinde dua kitabı yoktu ki baksın. Yine de abdest aldı birkaç rekat namaz kıldı. Cüzdanının bulmak için dua etti. Birkaç saat çaresizce bekledi. Ne yaptıysa olmadı. Sonunda en yakın karakola gitmeye karar verdi. Hayatında ilk kez karakola gidecekti. Orada kendisini neyin beklediğini bilmiyordu ve bu onu endişelendiriyordu. Belki de cüzdanını bulan kişi karakola bırakmıştır, diye düşündü. Bu düşünce onu biraz daha rahatlattı ve karakola gitmek için kendini ikna etti. 
Karakolda kapıdan içeriye adım atar atmaz kendisine kimlik sordu görevliler. Biraz gergin bir şekilde konuştu:
-Ben de buraya kimlik için geldim. Kimliğimi kaybettim. 
Görevli bu cevap karşısında biraz şüphe duydu. Kimliğini kaybetmiş biri gibi durmuyordu çünkü:
-Üzerini aramak zorundayız, dedi. 
Üzeri aranırken başından geçen olayı anlatmaya çalıştı fakat ne üzerini arayan görevli ne de etraftakiler onun söylediklerine inanmış gibi görünmüyordu. 
İfadesi alındı, bir dilekçe yazdı. Herhangi bir gelişme olduğu taktirde kendisine ulaşacaklarını söylediler. Banka hesaplarını ve kullandığı diğer şifreli uygulamaları kapatması gerektiğini hatırlattılar. 
Karakoldan böyle dönmeyi hayal etmemişti. Karakola gider gitmez:
-Evet, cüzdanınızı almaya geldiniz Selim Bey, değil mi, diye bir soru beklemişti. 
Cüzdanını alır almaz karakoldakilere bir ziyafet çekmeyi bile planlamıştı. 
Evine doğru mu gitmeliydi yoksa bankalara mı uğramalıydı. Etrafından geçen insanlara şüpheyle bakıyordu. Ne malumdu etrafından geçen birilerinin cüzdanını bulmadığı. 
İnsan hiçbir şey kaybetmemek için yaşar fakat bir kerede her şeyini kaybedebilir, içinden böyle bir cümle geçti. Bu cümleyi sevdi. Hemen bir yere not etmek istedi. Cümlenin devamı da gelmişti. Kaybetmemek için değil doğru yaşamak için çabalamalı insan. Yazar mı oluyorum, filozof mu diye düşündü. Cüzdanını kaybetmişti, her şeyi kaybetmişti fakat kelimeler bulmaya başlamıştı. Cümleler yazmaya başlamıştı. Belki de kaybetmek aslında bulmanın anahtarıydı. Sanata, yazmaya, beste yapmaya yönelmiş insanlar hep böyle kaybeden insanlar mıydı? İnsan belki de kaybettiğini sanatta arıyordu. 
Bankalara gitmekten vazgeçti. Yoldaki ilk kırtasiyeden kendine bir defter almayı düşündü fakat cüzdanı kayıptı. Çaresizce evine yöneldi. Neyse ki evinin anahtarını kaybetmemişti. Bu da bir teselliydi. Evinin tam önünde durduğu sırada yanından hızla geçen bir araç yoldaki tüm su birikintisini üzerine boca etmişti. Normalde öfkelenirdi böyle şeylere fakat öfke duymadı. Hatta biraz serinlediğini düşündü. İyi gelmişti çamurlu su. İçeriye girmeli ve kıyafetlerini değişmeliydi. Çamur olan elbiselerini çıkardı. Yenilerini giymek üzere dolaba uzandı. Önceki gün giydiği elbiselerini yeniden giyme ihtiyacı hissetti. Çok kirli görünmüyorlardı. Çamurlu kıyafetini çamaşır sepetine bıraktı ve yeni kıyafetleriyle masasının önündeki koltuğuna yayılarak oturdu. Tam oturmuştu ki koltukta bir sertlik hissetti. Sağ eliyle usulca yokladı, arka cebindeki cüzdanını fark etti. Önce sevindi. Cüzdanı masaya koydu. Ardından kapıya doğru yöneldi. En yakın kırtasiyeden defter ve kalem almalıydı. Yazacağı hikâyenin adı şimdiden belliydi: Kaybetmeyen Adam.

2 Aralık 2025 Salı

Karınca Duası

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK
Yine bir Cuma günün akşamıydı ve havalar iyice soğumaya başlamıştı. Çok değil birkaç hafta sonra artık hiç dışarıya çıkamayacağını düşündü ve biraz üzüldü fakat yaşamak için dışarda olmak şart değildi. Zaten sadece kendisi değildi dışarıya çıkamayacak olan. Bu köyde hayat böyleydi. Hava soğuduğunda ve yağmurlar başladığında artık dışarısı dolaşılamaz hale geliyor bazı yerlerde sel oluşuyordu. Hatta sele kapılan ve yıkılan yuvalar oluyordu. Meraktan dışarıya çıkıp geri dönmeyen arkadaşlarını da biliyordu. 
Yaşadığı yer aslında huzurluydu. Özellikle kış günlerinde çok sıcaktı ve ona babasından kalmıştı. Artık ailesinden hiçbir fert hayatta değildi. Neyse ki yaz boyunca işlerine yardım ettiği arkadaşları vardı. Kışın da zaman zaman onlarla vakit geçirdiği oluyordu. 
Sonbahar ve kış, onun için okumak ve yazmak demekti. Zaten senelerdir yazıyordu ama yazdıklarını okuyacak ve anlayacak kimse yoktu. Yazılarını gösterdiği kişiler de ona şöyle diyordu:
-Karınca Duası mı bu, hiçbir şey anlamadım. 
Yazdıkları bir dua mıydı? Zaman zaman duaya benziyordu ama dua değildi, bundan emindi. 
Yarın cumartesiydi ve yazmak dışında yapacağı bir iş yoktu. Geceden ertesi gün için hazırlık yapmaya başladı. Ajandasını yatağının hemen kenarındaki masaya bıraktı. Yeni aldığı kalemleri de yanına koydu. Aslında yazdıkları için söylenenler onu yazmaktan biraz soğutmuştu. Yazmaktan vazgeçmek istemiyordu çünkü okumanın dışında yaptığı tek iş yazmaktı. Neden insanlar onun yazısını beğenmiyor ve yazdıklarını anlamıyordu? Oysa içinden geldiği yazıyordu sadece. Karınca Duasıymış… Karıncaların da duası mı olur diye düşündü. Zihninde sorular yürümeye başlamıştı. Kendini uykunun kollarına nasıl bıraktığını hatırlamadı bile. 
Sabah uyandığında önce bir tuhaflık hissetmedi fakat bir süre sonra kendine geldiğinde masasına doğru yürüyen bir karınca kalabalığı gördü. İp gibi dizilmişlerdi ve defterin etrafına toplanmışlardı. Önce karıncaları imha etmeyi düşündü fakat aklına İbrahim peygambere su taşıyan karınca geldi. Anında vazgeçmedi. Hiç değilse birkaç tanesini karınca cennetine göndermeliydi. Bu esnada aklına hac yolculuğu yapan karınca geldi. Belki de bu karıncalar hacıydı ya da hac yolcusuydu. Bir türlü karıncalara kıyamadı fakat defteri adeta işgal edilmiş gibiydi. Ajandasını açtığında herkesin söylediği o söz geldi aklına: Karınca duası. Belki de karıncalar onun yazdıklarını okumaya gelmişlerdi. Birdenbire bir sempati uyandı içinde karıncalara karşı. Yazdığı son sayfayı açtı. Karıncalar etrafında geziyorlardı. Sonra diğer sayfayı açtı. Öteki sayfayı, öteki sayfayı. Karıncalar durmadan gelmeye ve defterin etrafında dolaşmaya devam ediyordu. Sonunda yazdıklarını anlayan birileri bulmuştu. Karıncalarda oldum olası bir bilgelik vardı, bunu seziyordu. Karıncalar asil böceklerdendi. Cırcır böceği gibi değillerdi. Çalışkanlardı. La Fontaine bile karıncayı kahraman olarak seçmişse bir bildiği olmalıydı. Artık daha çok yazmalıydı, daha çok. Sayfalar dolusu yazmalı ve karıncalara sunmalıydı. Karıncalar defterini hatmedip terk ettiğinde yeniden yazmaya başlamalıydı. Hatta renkli kalemler kullanmalıydı. Belki masasının çekmecelerine karıncaların rahat edeceği karınca otelleri kurmalıydı. Şimdi karıncalar okumaya dalmışken kendisi de yeni şeyler okumalıydı. Kitaplığının önüne gitti ve bir kitap seçti. Daha ilk sayfaları okumuştu ki uykusunun geldiğini hissetti. Uyandığında yatağındaydı. Hemen yatağının yanındaki masaya baktı. Bir tane bile karınca yoktu. Sayfaları çevirdi yalnızca kendi yazdıkları vardı. Yaşadıkları, gördükleri rüya olamazdı. Kitaplıktan bir kitap bile almıştı okumak için. Kitaplığa doğru yöneldi, gerçekten de az evvel okuduğu kitap sayfaları aralanmış ve yüz üstü bırakılmış vaziyette orada duruyordu fakat karıncalar nereye gitmişti. Onlarca, yüzlerce okuyucusu vardı hem de daha kitabını bile çıkarmadan ama şimdi hiçbiri yoktu okurlarının. 
Canı sıkılmıştı, üzülmüştü. Şimdi bir şeyler yazsa ve etrafındakilere gösterse aynı cevabı alacaktı. Yazmak için de morali çok bozuktu. Yine de ajandasına uzandı. Ajandası masaya yapışmış gibiydi. Biraz dikkatle bakınca ajandanın kenarındaki şeker kalıntısını gördü. Çantasından mı bulaşmıştı bu şeker yoksa başka bir yerden mi? Kafasında hâlen sorular vardı. Karıncalar gerçekten onun yazdıklarını okumak için gelmişler miydi yoksa hepsi bir rüya mıydı? Ajandasını dikkatle eline aldı. Silip silmemek hususunda bir tereddüt yaşadı. Yeniden eski yerine bıraktı ajandasını. Belki de artık yazmamalıydı. Şimdilik  sadece okumalıydı. 

21 Ekim 2025 Salı

DEĞİŞİK KIŞ

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
SELİM ÇABUK

1. Bölüm: Püsküllü'nün Peşinde

Son yıllarda kış hep sıcak geçmişti ama bu yıl henüz kışın ilk ayları olmasına rağmen kar durmadan yağıyordu. Yaz boyu da yağmur yağmıştı ve yağmura alışıktı çünkü Karadeniz bölgesi böyleydi. Yapacak bir şey yoktu. Mustafa, liseyi bitirmiş ancak üniversite sınavına girmemişti bile. Evin tek çocuğuydu ve hayvanlarla ilgilenmesi, tarladan hasadı kaldırması gerekiyordu vakti geldiğinde. Aslında bir üniversite okumayı çok istiyordu. Özellikle ziraatla ya da hayvancılıkla ilgili bir bölüm okuma arzusu içinde kalmıştı. Anne babası hayli yaşlıydı ve köydeki işlere artık güçleri yetmiyordu. Bazı geceler uyku tutmuyor, saatlerce dışarda geziyor, gökyüzünü seyrediyordu. Genelde hava kapalı oluyordu ancak açık olduğu zamanlarda sanki yıldızlar daha da yakın geliyordu ona. Ay, kimi zamanlarda yüksek bir tepeye çıksa dokunulacak kadar yakın gibi görünüyordu. 
Kar yağıyordu ve gün boyu hayvanlarla ilgilenmiş, tüm işlerini bitirmişti. Kar nedeniyle her taraf aydınlıktı ve çok uzakları bile görebiliyordu. Hava hayli garipti. Ne çok soğuktu ne de çok sıcak. Biraz yürümenin iyi geleceğini düşündü ve sırtına bir şeyler alarak dışarıya çıktı. Kapının hemen önünde duran değneğini de eline alarak küçük bir gezintiye çıkmaya karar verdi. Köyün içine doğru yürümenin bir anlamı yoktu. En iyisi köyün dışına doğru yürümekti ve yakındaki tepeye çıkıp köyü oradan izlemekti. Kapının önünde sevgi gösterileri yapan köpeğini de yanına alarak küçük adımlarla yürümeye başladı. Köy, her adımda biraz daha geride kalıyordu ve hafif bir üşüme hissi ile yürüyordu. Çok fazla uzaklaşmanın doğru olmayacağını düşünerek kendine bir hedef belirledi. Tepeye çıkmak yerine tepenin eteklerinden geri dönecekti. Yürümek onu terletmişti. Köpeği Püsküllü birdenbire durmuştu. Yola çıktığından beri keyifle yürüyen Püsküllü’nün aniden irkilmesi Mustafa’yı da tedirgin etmişti. Bu havada kurt ya da başka bir yabani hayvan buralara gelmezdi ama Püsküllü neden ürkmüştü? Püsküllü kulaklarını dikmiş dikkatle bir yerlere bakıyor, kuyruğunu sallıyordu. Püsküllü’nün baktığı yere baktı, hiçbir şey yok gibiydi. Püsküllü bir anda yeri koklamaya başlamıştı. Tüm bunlar çok hayra alamet şeyler değildi. Geri dönmek istedi fakat Püsküllü dönmemekte ısrarcıydı. Bir yandan birkaç adım ileri gidiyor sonra Mustafa’nın yanına gelip adeta onu da çağırıyordu. Mustafa, elindeki değneğe baktı, sonra Püsküllü’ye baktı ve yürümeye karar verdi. Az ötede aydınlık daha da artıyordu. Sanki kocaman bir ışık yakılmış da orasını aydınlatmış gibiydi. Buradaki ağaçlara bir şey olmuştu ama ne? Ağaçların tamamı devrilmiş ve dümdüz bir yer olmuştu burası. Ürperdi ve yürümeye devam etti. Bu esnada buruna duman kokusu geldi. Dikkatle baktığında ilerde bir yerlerde yanan ağaçları gördü. Henüz büyük bir yangın yoktu ama duman, gözle görülür biçimdeydi. Dönüp köylülere haber vermeliydi. Şayet bu yangın büyürse bu bir felaketle sonuçlanabilirdi. Püsküllü’nün etrafında dönüp durmasına aldırmadan köye doğru yöneldi ve koşmaya başladı. Bazen düşüyor, yuvarlanıyordu ama bir an önce köye ulaşmalıydı. Köye yaklaştığında önce evine gitmek yerine muhtara haber vermenin uygun olacağını düşündü ve nefes nefese muhtarın kapısını çaldı. Gördüğü manzarayı anlattığında muhtar çok da inanmış gibi durmuyordu fakat yine de köylüye haber vermeli ve hep birlikte Mustafa’nın anlattığı yere bakmalıydılar. Kısa sürede yirmi kadar köylü ellerinde kürekle, kazmayla tepeye doğru yürümeye başladılar. Haber, tüm köye yayılmıştı. Muhtar tepeye doğru yürürken Mustafa’ya garip bir soru sordu:
-Sen daha önceden bu yoldan gittiğinden emin misin, yerde hiç ayak izi yok.
Mustafa:
-Hem gittim hem de döndüm bu yoldan. Bu kar yağışı altında ayak izimin kalmaması normal değil mi, diye cevap verdi ama bir yandan da üzüldü çünkü muhtar ona güvenmiyordu, onun sorusundan böyle bir sonuç çıkarmıştı. 
Kısa süre sonra az önce devrilmiş ağaçların bulunduğu, dumanın yükseldiği yere ulaştılar fakat anormal hiçbir şey yoktu. Üstelik Püsküllü de gayet sakin duruyordu. Köylüler ısrarla Mustafa’ya devrilmiş ağaçların yerini soruyor, dumanların yükseldiği yeri göstermesini istiyordu fakat Mustafa da gördükleri karşısında şaşkındı. Az önce geldiği ve gördüğü şeylerin hiçbiri yoktu. Köylüler homurdanmaya başlamıştı. Biri şöyle diyordu:
-Avare ne olacak. Bütün köyü boşu boşuna buraya kadar yordu. 
Bir diğeri devam ediyordu:
-Rüya mı gördü acaba çocuk? 
Bir başkası:
-Bizim köyde pek yalancı olmaz ama neden böyle bir şey yaptı ki Mustafa…
Konuşulan tüm cümleler Mustafa’nın beyninde yankılanıyordu. Bulunduğu yere çöktü. Kar, yağmaya devam ediyordu. Bir süre gözlerini kapadı ve öylece kaldı. Etrafındaki sesler azaldığında gözlerini yeniden açtı. Püsküllü yanındaydı. Kar, dinmişti. Etrafında devrilmiş ağaçlar vardı ve burnuna uzaktan duman kokuları geliyordu. Köylülerin ayak izlerine baktı. Hepsi sırtını dönmüş köye doğru hızlıca iniyordu. Arkalarından bağırmak istedi fakat anlamsızdı. 
Ne olmuştu, ne yaşıyordu anlam veremedi ve dumanların yükseldiği yere doğru Püsküllü ile ilerlemeye başladı. 

devam edecek

14 Ekim 2025 Salı

DÜN

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK

İlkokul boyunca ortaokula geçtiğimde okulun daha zevkli olacağını söylemişlerdi ama üç senedir ortaokuldaydım ve git gide okul çekilmez hale geliyordu. Derslerimden memnundum, öğretmenlerimin çırpınışını görüyordum en azından bir kısmının… fakat en büyük sorunu arkadaşlarımla yaşıyordum. Biraz da matematik öğretmenimle. Mesela Ahmet’in kesinlikle bir sorunu vardı benimle. Diğer arkadaşlarımın istemesine rağmen bir türlü oyunlarında yer almamı istemiyordu. Ya Melih’e ne demeli. Sınıf Başkanıyım diye kendini muhtar zannediyordu. Kendi arkadaşları ödev yapmadığı zaman onları idare edebiliyordu. Hatta arkadaşlarından hiçbirinin adını tahtaya yazmamıştı. Sadece bu kadarla kalsa neyse yazılılarda da arkadaşlarını hep kolluyordu ama bana gelince sanki bir düşman görmüş gibi davranıyordu. Hele Melike ve çetesi… Beni gördükleri yerde başlıyorlardı gülüşmeye ve ardından fısıltıya. Kaç kez durdum ve sordum bir sorun var mı diye, yine gülüştüler ve sustular. Yüsra ve Zümra adındaki ikiz sınıf arkadaşım da kendi aralarında küçük bir gruptu ve birbirlerini iyi kolluyorlardı. İkiz olmanın hakkını veriyorlardı. Öğretmen sorduğunda bazen Zümra ben Yüsra’yım diyordu bazen de aynısını Yüsra yapıyordu. Mesela Yüsra’nın sosyal bilgileri iyiydi Zümra’nın ise matematiği. Tüm öğretmenler bu ikizlere sürekli 100 vermekten yorgun düşmüştü. 
Zirvelerde gözüm yoktu. Sadece bir teşekkür belgesine razıydım. Takdir belgesi hayatım boyunca almamıştım. Onur belgesi diye bir şey konuşuluyordu ama onun nasıl bir belge olduğunu da hiç görmemiştim doğrusu. Tez vakitte ortaokul bitsin, lisede okulu seveceksin diyorlardı. Ben kalan bir buçuk seneye nasıl tahammül edeceğimi düşünüyordum. Dedim ya aslında derslerin çoğuyla ve öğretmenlerin bir kısmıyla aramda sorun yoktu. Beni rahatsız eden şey bir türlü fark edilmemekti. Bir şekilde öğretmenlerin beni görmesi ve arkadaşlarımın kabullenmesi gerekliydi ama nasıl?
Her şeyi bırakıp bu soruya bir cevap aramaya başladım. Belki kıyafetlerimde yapacağım küçük değişiklikler benim görünür olmamı sağlayabilirdim. İlk gün çoraplarımın içine pantolonumun paçalarını vererek gittim okula, kimse görmedi, görenler de umursamadı. İkinci gün formamı ters giydim ama yine kimsenin umurunda değildim. Üçüncü gün okula terlikle gittim, çorap da giymedim ama öğretmenler bile fark etmedi. Dördüncü gün babamın tıraş makinası ile saçlarımı sıfır numara yaptım sadece tebessüm etti beni görenler ve ertesi gün üç öğrenci daha saçlarını benim gibi kestirerek geldi. Galiba bu biraz işe yaramıştı ama bir gün sonra ben de sıradanlaşmıştım. 
Kıyafetlerimdeki farklılıklar işe yaramamıştı. Ertesi gün tatile gittiğimiz büyük valizin içine ders kitaplarımı yerleştirdim ve onunla okula gittim fakat bu durum da kimsenin dikkatini çekmemişti. Belki de deli olduğumu düşünüyorlardı. Ne bir öğretmen beni çağırmıştı yanına ne de bir öğrenci…
Günlerce devam etti fark edilme çabam fakat bir türlü sonuç alamıyordum. Tam pes etmek üzereydim ki dedem yanına çağırdı beni ve bunca saçmalığın nedenini sordu. Önceleri ona anlatmak istemedim ama ısrar edince yaşadığım her şeyi anlattım ve dedem bir çözüm önerisinde bulundu, derslere benimle birlikte katılacaktı. Ertesi günün ders programına baktım. Önce matematik dersi vardı ardından da beden eğitimi. Durumu öğretmenlerime söylemem gerekiyordu ama dedem kendisinin bu sorunu halledeceğini söyledi ve ertesi sabah benimle okula geldi. Bu yaşlı ama hareketli kişinin kim olduğunu herkes merak ediyordu. İlk ders dedem yanımda oturdu ve özellikle yaş problemlerinde derse çok katıldı. Öğretmen şöyle sözlerle soruları okuyordu: 
-Ali’nin dedesi Ali’den 40 yaş büyük ise… ya da 60 yaşındaki Veysel dedenin ilk torunu 5…
Dedem, daha sorunun tümü okunmadan sorulara cevap veriyordu. Öğretmenim dersten çıkarken dedemi arada bir okula getirmemi rica etti. Şaşkındım. 
Nasıl olsa dedem yoruldu ve beden eğitimi dersinde sadece oturur, bizi izler diye düşünüyordum ki iki derste yapılan iki maç boyunca sekiz gol atmıştı. Hatta bir ara topu okul bahçesinin çok uzağına bile fırlatmıştı. Şaşkınlığım daha da artmıştı. 
Öğleden sonra dedem eve gider diye bekledim fakat kantinden üç tost kendine ve bana bir tane. Tabi kaç ayran içtiğini sayamadım bile. Bu yaşlı Atom Karınca benim dedem miydi gerçekten? Merdivenden çıkarken zorlanan, market alışverişinde hesabı karıştıran benim dedem bu muydu?
Karmakarışık duygularla öğleden sonraki derse girdik. Dedem yediklerinin ve maçın etkisiyle yorgun görünüyordu. Uykusu gelmiş gibiydi. Bir süre sonra uykuya daldığını gördüm ve uyardım:
-Dede, derste uyunmaz.
Dedem:
-Benim kalbim uyanık evladım, dedi. İçim geçti galiba biraz. 
Akşam eve döndüğümüzde yaşadıklarımın bir rüya olup olmadığını düşündüm. Gerçekten yaşanmıştı bunların hepsi. Yaşanmıştı ama benim sorunumu çözmüş müydü? Henüz belli değildi bu sorunun cevabı. En azından bundan sonraki günlerde beni fark ederler, görür, hatırlarlar umudundaydım. Dedem, evin bahçesine girdiği andan itibaren yine eski dedem olmuştu. Sanki gün boyu başka biriyle okulda derslere katılmıştım. 
Ertesi gün okula gittiğimde en azından dedemi sorarlar diye düşünüyordum. İlk ders boyunca birilerinin onu sormasını bekledim, yanıma gelmesini bekledim ama nafile. İkinci ders, üçüncü ders, dördüncü ders… Sanki dün, hiç yaşanmamış gibiydi. 
Okuldan eve dönerken zihnimde çok soru vardı ama en önemlisi şuydu: Dünü gerçekten yaşadım mı? Eve ulaştım, kapıyı açarken derin bir ah çektim. Keşke dedem on sene önce ölmemiş olsaydı.

30 Eylül 2025 Salı

DUA


Mehmet Tuğra Aydemir

Daha baharındayken çocukluğumun
Bir dağ büyüyor önümde kocaman
Testlerden, kitaplardan oluşan

Kimilerine göre hayatın gereği
Kimilerine göre eziyet
Allah’ım LGS yolunda
Sen bana yardım et

Gözyaşı

 

İbrahim Gül
Kerim Yuvacı
Dağhan Toy
Mehmet Tuğra Aydemir
Çiğdem Soydağ
Selim Çabuk
Ali Çağhan Yılmaz

1. Bölüm
Efecan günlerdir kimseyle konuşmamıştı. Zaten konuşmayı çok sevmezdi. En sevdiği arkadaşı Tunga günlerdir onu aramamış, sormamıştı. Gece boyunca karanlıktan bile birkaç söz duymayı beklemiş ama karanlık onunla konuşmamıştı. Oysa eskiden karanlıkla konuşabilirdi. Oysa eskiden ağaçlarla konuşabilirdi. Oysa eskiden yastığıyla konuşabilirdi. Konuştuğu her şeyin farklı bir dili vardı ve onların dilinden anlayabiliyordu. Kaç zamandır biriyle konuşmamıştı. Kaç zamandır bir şeyle konuşmamıştı, bir şeyin sesini duymamıştı. Belki de bildiği dil sayısı azalıyordu.
Bu düşüncelerle yatağından doğruldu. Hava aydınlanmak üzereydi. Tunga aramıyorsa ben onu ararım, diye düşündü. Yataktan kalkarak telefonunun bulunduğu yere ulaştı. Telefonu eline aldığında telefonun kapalı olduğunu fark etti. Oysa dün şarja takmıştı. Bir süre telefonu açmak için uğraştı fakat telefon bir türlü açılmıyordu. Yorulduğunu hissetti. Daha güne başlamadan yorulmuştu. Telefonu usulca biraz öteye fırlattı. Telefonun düştüğü yerde açıldığını fark etti ve uzanarak telefonunu aldı. Hızla Tunga’nın ismini rehberden buldu. Zaten rehberinde başka kimse de yoktu. Tam arkadaşını arayacaktı ki telefon çalmaya başladı. Arayan Tunga’ydı:
-Günlerdir seni arıyorum ama telefonun hep kapalı Efecan. Neredeyse polise haber verecektim. İnsan telefonunu açmaz mı? Meraktan ölüyordum az kalsın, dedi. 
Efecan duydukları karşısında şaşkındı. Birinin kendisini merak etmiş olması az da olsa onu sevindirmeye yetmişti. Kısa bir görüşmeden sonra saat 7’de buluşmak üzere sözleştiler. Saatine baktı, 4.44’ü gösteriyordu saat. Hemen yanındaki takvime baktı, 4 Nisan 2024’ü gösteriyordu. Buluşma saatine kadar kahvaltı yapmayı, hazırlanmayı düşündü. Buzdolabını istemsizce açtığında karşısında 4 yumurta olduğunu gördü. O vakte kadar 4’ler dikkatini çekmemişti ama birdenbire 24 yaşında olduğunu da hatırladı. Bir süre sonra bu düşüncelerin aşırı yalnızlıktan kaynaklandığına karar verdi. Düşünmemeliydi böyle şeyleri. Düşünmesi gereken şey Tunga’yla neler konuşması gerektiğiydi. Tunga da aslında etrafında çok fazla insan olmayan biriydi ve Efecan’dan 4 yaş büyüktü. 4 yaş… 4 yaş… 4 yaş…
4 yumurtayı yemiş miydi, farkında değildi. Kahvaltı masasından kalktığında aç mı tok mu olduğunun da farkında değildi. Bu hâle nasıl geldiğini düşündü, düşündü… Bir cevap bulamadı. 
Hazırlığını tamamlayıp dışarıya çıktığında buluşmak için hâlen kırk dakikasının olduğunu fark etti. Evden çıkmalıydı. Temiz hava almalıydı. Evin kapısını kilitleyip kilitlemediğini düşündü. Nasıl olsa evinde değerli bir şey yoktu. Eve hırsız girse onun haline üzülür belki bir şeyler de bırakarak giderdi. Dördüncü kattan birinci kata inmesi uzun sürmedi. Bahçeden çıkarken apartman adının bulunduğu yerde kapı numarasını gördü: 44.
Bir süre yürüdükten sonra buluşma mekanına gelmişti. Tunga’yı görmeyeli günler olmuştu. Onunla yeniden konuşacağı için hayır onunla değil birileriyle yeniden konuşacağı için mutluydu fakat kelimeleri unutmuş gibiydi. Az sonra buluşacakları kahvaltı salonunda Tunga’yı gördü. Biraz heyecanlanmıştı, onun oturduğu masaya doğru ilerledi. Tunga da onu görünce ayağa kalktı ve tebessüm etti, elini uzatarak:
-Nerelerdesin dostum, günler oldu sesini duymayalı. 
Efecan elini uzattı fakat Tunga’ya ne diyeceğini bir türlü hatırlayamıyordu. Birkaç kez konuşmaya çalıştı, kekeledi fakat bir türlü uygun kelimeyi bulamıyordu. Konuşmayı unutmuş gibiydi. Tunga durumu fark etti ve sandalyeye oturması için yardım etti. Efecan’a masadaki suyu uzattı. Efecan’ın kalp atışları hızlanmış, terlemeye başlamıştı. Bir kabusta gibiydi. Konuşamamanın bu kadar acı vereceğini hiç düşünmemişti. Alnından akan ter, yanaklarından akan gözyaşına karışmıştı. 

2. Bölüm
Tunga, Efecan’ın bütün çabalarına rağmen konuşmaya devam ediyordu ve sanki Efecan’ı konuşmadan anlayabiliyordu. Efecan artık kendini zorlamayı bıraktı. Madem Tunga onu anlayabiliyordu sadece uygun düşünceyi aklından geçirmesi yeterdi. Tunga’nın sustuğu bir anda zihninden sabah yaşadığı 4 rakamı ile ilgili şeyler geçti. Tunga:
-Hiç düşünme Efecan, ben de bir yıl kadar 7’yi düşündüm. Ülkemiz neden yedi bölge, dünyanın neden yedi kıtası ve yedi denizi var, bir hafta neden yedi gün, dünyanın neden yedi harikası var, Pamuk Prenses’in etrafında neden Yedi Cüce var… Sorular zihnimde bitmedi bir türlü. Sonunda düşünmemeyi düşündüm. Düşünmemeyi becerebildin mi dersen, hayır…
Son cümle Efecan’ın bütün ümidini kırmıştı. Bu esnada oturdukları masada 47 sayısını gördü. Eliyle Tunga’ya masadaki sayıyı gösterdi. Tunga’nın suratı ekşimişti. Hiçbir şey söylemeden aniden masadan kalktı. Efecan, Tunga’nın ardından bağırdı:
-Nereye gidiyorsun? Hani konuşacak çok şeyimiz vardı? Tunga sanki bir toz bulutu gibi ortadan kaybolmuştu. 
Biraz masada oturdu Efecan, bu esnada bir garson gelerek bir isteği olup olmadığını sordu Efecan:
-4 bardak toprak, dedi Efecan. Neden böyle bir cevap verdiğini anlayamadı. Sanki kendi yerine başkası konuşmuştu ve garson da hiç anormal karşılamamıştı bu isteği. 
Tunga’yı bekleyip beklememek konusunda emin değildi. Belki de kalkıp gitmeliydi fakat Tunga geri gelirse beni bulamaz ve üzülür, diye düşündü. Bu esnada Tunga’yı aramak aklına geldi. Telefonuna baktığında 4 cevapsız çağrı olduğunu gördü. Tunga onu dört defa aramış bu da yetmemiş 7 mesaj göndermişti. Mesajları okumak için açtı mesajlarda sadece 4, 8, 12, 16, 20, 24, 28 sayılarını gördü. Kendini iyi hissetmiyordu. Belki lavaboya gidip elimi, yüzümü yıkarsam kendime gelirim diye düşündü. Lavaboda dört musluk olduğunu gördü. Yüzünü yıkayıp aynaya baktığında ardında Tunga’yı gördü. Tunga sadece bakıyor, konuşmuyordu. Gözlerini kapatıp açtığında Tunga yoktu. Belki de masaya dönmüştür diye düşündü ve yeniden masasına döndü. Evet, Tunga masada onu bekliyordu. Tunga’ya:
-Az önce neden gittin ve lavaboda benimle neden konuşmadın, diye sordu. 
Tunga şaşkın gözlerle bakarak:
-Tanışıyor muyuz, diye sordu. Bu esnada konuşabildiğini fark etti. En azından bu iyi bir durumdu fakat Tunga neden böyle sormuştu. Sanki başka birinin hikayesine düşmüş gibiydi ve birileri sürekli onu kontrol ediyor, kahramanları kontrol ediyor, zihnine garip şeyler fısıldıyordu. Üstelik bir kişi de yapmıyordu bunu galiba 4 ya da 7 kişiydiler ve durmadan düşünüp garip şeyler yapmasını, düşünmesini sağlıyorlardı. 

3. Bölüm

Yedi kişiden ikisinin elinde şemsiye vardı. Birinin şemsiyesi renkli diğeri siyahtı. İkisi şemsiyeyle oynarken diğerleri diş macunu reklamı yaparcasına gülüyorlardı. Bu esnada Efecan ve Tunga bir hikâyenin içinde mahsur kalmışlardı.

4. Bölüm
Efecan gözlerini açtığında etrafında beyaz gömlekli insanlar dolaşıyordu. Garip bir koku vardı bulunduğu yerde ilaç ve dezenfektan arası bir koku. İnsanlar bir şeyler söylüyor, konuşuyor Efecan’ın kollarına, alnına dokunuyorlardı. Güç bela başını sağa doğru çevirdiğinde koluna doğru uzanan serumu fark etti. Burası bir hastane olmalıydı ama burada ne işi vardı? Tavana bakarak düşünmeye başladı. Bu esnada etrafındakilerden biri:
-Muhittin Bey uyandı galiba, dedi. 
Herkes o anda Efecan’a bakıyordu. Bir diğeri:
-47 yaşında biri olmasına rağmen iyi toparlandı. Tam iki haftadır gözlerini açmadan yatıyordu, dedi. 
Efecan, konuşulanlara anlam veremiyordu. Belki de başka birinden bahsediliyordu. Bu kez de sol tarafa doğru baktı. Odada kendisinden başka kimse yoktu. Usul usul cihazların sesini duymaya başladı. Konuşulanları artık daha iyi duyabiliyordu. Yine biri konuşuyordu:
-Kaza işte, ne zaman, nerede insanı bulacağı belli olmuyor. Sabahın erken saatinde ekmek almaya giderken ekmek arabasının altında kalabiliyor insan. Şu hayat ne kadar garip…
Konuşmalar devam ediyordu:
-Kimsesiz biriymiş zaten. Ailesi hep yurt dışında yaşıyormuş. Her gün arayıp durumunu soran Efecan adlı bir çocuğu var. Onu arayıp babasının gözlerini açtığını söyleyelim bugün. Ha bir de Efecan söylemişti, Muhittin Bey’in şimdilerde komşularının baktığı bir papağanı varmış adı Tunga. Çok severmiş bu papağanı. İlk fırsatta onu da hastaneye getirelim. 
Hemen yanında duran ve ara sıra koluna, alnına dokunan adam devam etti:
-Eşi Fatma Hanım öleli beş yıl olmuş. Ondan sonra da zaten yalnız bir hayat yaşamaya başlamış. Çocuklar yanında değil, eşi rahmetli… Zor bir hayat olmalı.
Fatma, ismini duyunca Muhittin Bey’in gözleri gülümsedi. Ardından gözlerini kapadı. Hafifçe yastığa düşen gözyaşını kimse görmedi.