aden mira kartal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aden mira kartal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2026 Çarşamba

Konuştukça Beliren Hayalet

 
Aden Mira Kartal

Herkes fen bilgisi dersinde küçük bir deney yapmalıydı ve gruplar halinde herkes kendine bir deney planı yapmıştı. Kimileri farklı sıvıları karıştırarak yeni bir sıvı elde ediyordu kimileri de sıvıların içine farklı kimyasal maddeler katarak ortaya çıkan şeyleri rapor etme çabasındaydı. 
Ben tek kalmıştım ve yapacağım hiçbir şey yoktu. Hiçbir düşünce de yoktu kafamda. Önümde üç tane deney tüpü ile öylece bekliyordum. Ne yapacağımı bilmiyordum. Tek isteğim kitap okumaktı ama maalesef fen bilimleri hocası izin vermiyordu. Herkes beşerli gruplar halinde renkli sıvılar oluşturuyordu fakat ben sadece tüplere bakıyordum. Sanırım benim de bir şeyler yapmam lazımdı ve bunu da fen bilimleri hocasının bana doğru gelişinden anladım. Gelmesini bekledim çünkü ne diyeceğini merak ediyordum. Yanıma geldi ve bana bir süre baktıktan sonra dedi ki:
-sen neden bir şeyler yapmıyorsun? Eğer ne yapacağını anlamadıysan sana anlatabilirim. Ne dersin?
Anlatmasına gerek yoktu ben zaten farklı renkte ve şeffaf sıvıları birbiriyle karıştırıp garip bir şey yapacağımızı anlamıştım ve:
-Teşekkür ederim ama gerek yok hocam. Birazdan başlarım, dedim.
Fen bilimleri hocası gülümsedi ve uzaklaştı. Neden birazdan başlayacağımı söylediğimi bilmiyordum ama madem dedim, o zaman başlamalıydım. 
İlk önce önümdeki renklerden hangilerini birleştireceğime baktım fakat hangilerini birleştireceğime karar vermiyordum. Aslında karar vermeyi pek sevmezdim. Çünkü kafamı ağrıtır ve zamanımı boşuna harcardı kararlarım. Bu yüzden hep ne denk gelirse onunla devam ederdim. Zaten denemelerde iki veya dört şık arasında kalınca gözlerimi kapatır, sorunun üzerinde elimi gezdirir ve hangi harf gelirse onu işaretlerdim ya da optik üzerinde kalemimi çeviri ve hangi şıkkın üstüne gelirse onu işaretlerdim. Aslında bu yöntemleri uygulayınca 10 sorunun 8 tanesini doğru yapardım. Aslında şimdi bunları anlatmayı da çok gereksiz buluyorum ama anlatasım geldi ve anlattım. Zaten sabah uyanıp alarmını kapatmaya üşenip de sonsuza kadar bu sese maruz kalmamak için alarmı kapatan birinden ne beklenirdi ki?
Neyse sanırım artık deneye başlamam gerekiyor. Sıvıları seçmek istemediğimden içimden ilk geçeni uyguladım yani hepsini birleştirmeyi. Ne kadar koyacağımı bilmediğim için de hepsini bir tane tüpe boşaltmaya başladım. Sırasıyla koyduğum renkler şunlardı: sarı, mavi, yeşil, kırmızı, pembe, mor, turuncu, (Aslında turuncu olup olmadığımı pek anlayamadım ama hem içimde pek sarıyı hissetmediğim için hem de 9 farklı tüpten biri olduğu için böyle dedim.) lacivert, kahverengi. İçine şeffaf iki madde daha koydum. Sonucunda siyah gibi görünen ama aslında koyu yeşil olan bir madde ortaya çıktı. Belki birazdan patlar diye düşünmüştüm ama patlamadı. Biraz hayal kırıklığına uğradım ama daha dikkatli bakınca sanırım bu hâlinden memnundum. Tam elime almış incelerken yanımdaki sırada oturan bir arkadaşım bir anda bağırmaya başladı:
-Hocam, yanımdaki iksir yapmış. Kesin bizim içeceklerimize koyup zehirleyecek. Hep bizden kurtulmak istediğini biliyordum. Bu sefer gerçekten çok ciddiyim. Kesin sonumuz geldi. Hemen okuldan atılmasını istiyorum.
Bu çocuk neden bu kadar psikopattı? Onu dövmeyi hep istemişimdir ama okul kuralları ve kendi etik kurallarım nedeniyle onu dövemiyordum. Bu kurallar neden olmak zorundaydı? Bana gıcıklık yapanları hemen yere serer ve ona cezasını verirdim ve bana bir daha sataşmak istemezdi. Kendi kendime koyduğum kuralları da tutmak zorundaydım zira bir keresinde bana ukalaca davranan birine cevabını vermiştim ama bana tutanak yazmışlardı. Eğer bana yazdılarsa o çocuğa da tutanak yazmaları gerekliydi. Kendisi kaşınmıştı ve düşünmeden davranmıştı. Şimdi bu aklıma gelince fen bilimleri hocasının gözünün önünde bu çocuğu fena dövesim gelmişti ama kendime hâkim oldum ve ona şunu söyledim:
-Çok fazla çizgi film izlemişsin. Eğer sana vurursam esnek bir madde olduğun için biraz yamulup eski hâline mi döneceksin?
Tabii çocuğun başkalarına pek tahammülü yoktu. Bu yüzden pek önemsemezdi. Bu cümleyi söyleyince herkesin bana baktığı hissine kapıldım ve kafamı kaldırınca aslında birkaç kızın yaptığı pembe maddeye baktıklarını ve birkaç erkeğin ise 100 lirasına iddiaya girmiş bir arkadaşının koyu mavi maddeyi içmesini merakla bekleyen çocukları gördüm. Yanımda oturan vatandaşın, kimse tarafından önemsemediğini görünce bana yan gözle baktığını gördüm. Aslında dürüst olmak gerekirse hissettim ve bu hisse kapıldığım anda yüzüme bir vatan gülüşü yayıldı. Sanırım bugün ilk defa gülümsemiştim.
Ders bitmişti ve herkes dışarı çıkmaya başlamıştı fakat ben yerimde oturmuş, çantamda kitabımı arıyordum. O sırada aklıma yanımdaki çocuğun bana verdiği o şahane fikir geldi ama acaba sadece onunkine mi koysaydım? Doğrusu çok komik olurdu. Yani daha doğrusu suyunun içine sıvımdan koyup o mutlu mutlu suyunu içerken ona suyunun içine zehir attığımı söyledikten sonra bütün dersi “ambulans çağırın yoksa burada can vereceğim” diye bağırarak kaynatması çok komik olurdu ama sadece küçük bir damla renkli su koymuş olurdum. 
Ben bunları düşünürken çoktan zil çalmıştı ve ben ise bir teneffüsümü kitapsız geçirmiştim. 
Son derse giriyorduk. Okuldan çıkmamız için sadece 10 dakika kalmıştı. Bu dersimizin bitmesi ve eve gitmemiz için 10 dakika boyunca dua edecektim. Çünkü zaman x2 hızla ilerliyordu ama pazartesi günleri bu taktik işe yaramıyordu. Zaten herkes pazartesi gününde bir iş olduğunu bana söylerdi ve ben de bu konuda diğerlerine katılıyordum. 
Yine düşlere dalmıştım ve son ders ise bitmişti bile. Yine herkes dışarı çıkıyordu ve ben de oturuyordum. Neden bu kadar aceleci oluyorlardı?  Servislerinin içinde diğerlerini beklerken sıkıntıdan patlamaya bu kadar mı meraklılardı? Gerçekten fazla merak zararlıymış. Yani benim çıkardığım sonuç bu. 
Eve gidip uyumak istiyordum ama eve gitmem için daha dört kişiyi bırakmamız gerekiyordu. Ne kadar sıkıcıydı. Eve giderken bunları düşünmeme ne gerek vardı ki? Keşke yapacak başka işim olsaydı. En azından kitabımı okuyabilirim fakat böyle uğraştırıcı işlere pek bulaşmak istemiyorum. Aslında okumayı çok istiyorum fakat kitabı çantamdan alıp iki sayfa okuduktan sonra kitabı aldığım yerine koyup da ne yapacaktım ki? İnsanlar nasıl bu işlere bulaşmaya cesaret edebiliyor hiç anlamıyorum ya da bunu anlamaya uğraşmayı pek istemiyorum.  
Benden önceki çocuk ineli üç dakika oldu ve benim inmem için daha iki dakika beklemem gerekiyor. Bu süre içinde ne yapacağımı hiç düşünmem fakat genellikle servisi süren kişi bana farklı farklı sorular sorar. Mesela: 
-Kaçıncı sınıfa gidiyorsun?” 
(Halbuki bunu en az beş kere sordu.) 
-Derslerin nasıl?
 (Sanırım hala “kötü” cevabını almaktan bıkmadı.) 
-Neler izlemekten hoşlanırsın?
(Bu soruyu ben “anime” dedikten sonra suratını ekşitip homurdanmayı ve beni sinir etmekten hoşlandığı için soruyor.) 
-Kaç yaşındasın?” 
(Doğrusu bunu yedinci sınıf olduğumdan çıkarabilmesi gerek.) Bir de klişe sorusu: Adın neydi?  Bana göre bu adam aynı kelimelerin ezberletildiği ruhsuz bir robot ama bu pek de umurumda değil. Zaten hem okul hem de aile işleriyle ilgilendiğimden bunlar beni yeterince ilgilendirmiyor. Şimdi düşününce neden farklı bir servisle gitmiyorum? Önümde daha bir sürü seçenek vardı ama ben adamın ismi biraz komik olduğu için seçmiştim. Yani ismi komik, belki de kendisi de komiktir diye seçmiştim ama sanırım kendini bile güldüremiyor. Belki de komik biri olduğunu zannediyor aynı soruları sorarak. 
Eve gelmiştim. Tam elim yanımdaki koltukta duran çantama uzanmıştı ki diğer elimde bir ıslaklık hissettim. Sanırım okulda yaptığımız sıvıydı bu. Baktığımda sadece kapağının gevşediğini gördüm. Elime iki kere damlamıştı. Sanırım okuldaki çocuğun dediği gibi bir zehir yapmıştım fakat yapmamıştım. Neden böyle bir şey olsun ki? Aslında düşünmeye de gerek yok. Elimi üstüme silip temizleyebilirim. Biraz çok düşündüm ama sonra boş verip elimi sildim ve çantamı alıp servisten çıktım.
Tam merdivenlerden yukarı çıkıyordum ki bir anda durdum ve aklıma serviste ne zaman çantamı çıkardığım aklıma geldi. Ben böyle bir şeyi ne zaman yapmıştım? Hatırlamıyorum. Üşenmemiş miydim? Yaptığıma göre üşenmemişim. 
Bu soruları kendime sorduktan sonra aklıma şu geldi: ben çantamdan garip sıvıyı almıştım. Yoksa çantama koymamış mıydım ama neden elimde bunu gezdirmeye uğraşayım ki? Galiba düşünürken elime almış olmalıyım. Neyse, pek de önemli bir şey değil zaten. Tekrar yerine koyabilirim.
Eve girmiş ve kedimin yanıma gelip beni karşılamasını beklerken ayakkabımı çıkarıyordum. Bugün ne kadar da sıkıcıydı. Sadece fen bilimleri dersinde garip bir şey yapmıştık. O da yeterince heyecanlı değildi ve şimdi düşününce daha da sıkıcı geçmişti günüm. (Sanırım yine çok düşündüm.)
Sabah olmuştu. Okula yine gitmek zorundaydım. Neden okula gidiyoruz ki? Evden de öğrenebiliriz ama olmuyor. Zaten okulda hiç arkadaşım yok ve hiç mutlu değilim. (Başkalarına zarar geldiğinde ya da zorbaladığımda mutlu oluyorum ama onu saymıyorum.) evden eğitim alsaydım ne olacaktı? En fazla göz derecem artar veya sınıftakileri göremezdim. Bunlar da bana göre sorun değildi. 
Okula gelirken serviste bir şey yaşanmadı ama benden sonra servise binen kişi az kalsın üzerime oturacaktı. Servisle gelirken bir tek bu oldu ama okulda nedense biraz daha az fark edildim. Mesela ders başladıktan sonra öğretmen yoklama alırken beni yok yazdı ve buna kimse itiraz etmedi. Hatta yanımda oturan kişi de kafasını çevirip bana bir göz attı ve:
-Öğretmenim eğer şimdi gelmediyse daha gelmez, dedi.
Bunu dedikten sonra bağırarak:
-Öğretmenim ben buradayım, dedim. (Ben bunu derken yanımdaki vatandaşın bana ağzı açık bir şekilde bana baktığına yemin edebilirim)
Öğretmen arkasını dönüp bana garip bir şekilde birkaç saniye baktıktan sonra “tamam” dedi. Çok tuhaflardı ama neyse ki diğer kızlar ve erkekler kendi garip işleriyle uğraşırken bana dikkat etmemişlerdi.
Bu olaydan sonra bir olay daha yaşandı. 
Ben koridorda yürürken bir tane çocuk bana çarptı. Sonra da etrafına iyice baktıktan sonra özür dilemeden korkarak kaçtı. Ne olduğunu çocuk da anlamadı, ben de anlamadım. 
Bu olaydan sonra çocuğu öğretmenlerinin yanında ağlarken gördüm. Bu kadar abartılacak ne vardı ki? Altı üstü bana çarpmıştı. Acaba burnu falan mı acıdı? Ama çok sert çapmamıştı.  Ne yapmıştım? Benim mi suçum? Yoksa kötü kötü mü baktım? 
Aslında sınıfa girişim biraz zor oldu. Yani ben sınıfa girince kimse suratıma bakmadı veya ben yürürken çekilmediler ama ben “Geçebilir miyim?” dedikten sonra beni fark edip bana “Sen ne zaman geldin?” dediler ve çekildiler. Acaba ben mi gariptim yoksa onlar mı bugün farklıydılar. Bence sıkıntı bende çünkü her zaman bende oluyor zaten.
Bugün dikkat ettiğim şey inanların sadece ben konuşunca beni görmeleri olmuştu. Bunun nedeni de sanırım bugün sabah aynadan kendime bakmamamdı. 
Eve giderken az kalsın serviste yine üzerime oturuluyordu ama neyse ki yine burada olduğumu söyleyerek bu kazayı önlemiş olmuştum.
Eve girmek için kapıyı açtığımda kedimin beni uzaktan beni izlediğini gördüm. Neden böyle yaptığını bilmiyordum ama odama girip aynadan kendime baktığımda hiçbir şey göremedim. Biraz daha dikkatli baktığımda gerçekten de yoktum. Ardından biraz şarkı mırıldandıktan sonra hafif hafif belirmeye başladığımı gördüm ve sesimi artırarak söylemeye devam ettim ve tamamen belirdim. Anladığım kadarıyla konuştukça görünüyordum. Bunu ilk düşündüğümde biraz garip gelmişti ama okul konusunda düşününce çok harika bir güce sahip olduğumu düşündüm. Bu yüzden bunu değerlendirmeliydim ve aklıma ilk gelen fikir bu durumu öğretmenlerime bildirip bana evden ders vermelerini istemek olacaktı ve eğer böyle olursa evden ders dinlermiş gibi yapacaktım ama aslından alttan telefona bakacaktım.
Bu fikrimi uygulamak için okula gittiğimde ilk olarak fen bilimleri öğretmenimin yanına gittim. (Çünkü hepsi onun suçuydu ve ilk olarak onun bilmesi gerekiyordu.) Bu durumu söyledikten sonra dedi ki:
-Benim yanımda gel, seni müdürün yanına götürüp söyleyelim. 
Ardından beni kolumdan tutup götürdü. Müdürün yanına gittik ve durumu anlattım. Bana fikrimi sordu ve ben de tasarladığımı söyledim ve hiç düşünmeden “bunu bakanlığa bildirelim” dedi ve beni sınıfa yolladı.
Ertesi gün okula maskeli adamlar geldi ve beni alıp hastaneye götürdüler. Birkaç test yaptılar ve beni evime bıraktılar.
Aradan iki gün geçti ve hala okula gitmemiştim. Bundan birkaç gün sonra Türkiye genelinde karantina ilan ettiklerini duydum. Bunu duyunca artık düşünmemeye karar verdim ve hayatın tadını yanımda kalan doktor benzeri insanlarla geçireceğimi geçireceğimi düşündüm ama umursamadım. Çünkü artık okula gitmeyeceğim.
Keşke böyle düşünmeseydim. Çünkü artık okula gitmek istiyorum, her şeyin eskisi gibi olmasını istiyorum ama artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz.


12 Mart 2026 Perşembe

SEN

Aden Mira Kartal
 
Bir gün bile 
Rastlamasam sana
Hissediyorum yokluğunu derinden
Seni arıyor gözlerim
Kantinde, marketlerde, büfelerde

Sana rastlamak sabahın erken saatinde
Ya da akşam dönüşlerinde
Bir masanın kenarında 
Bir dolabın önünde
Mutlulukların en büyüğü
Kimse bilmese de
 
Sen benim beyaz düşlerimsin
Sen benim beyaz günüm
Sen benim ekmeğimin tadı
Çayımın buğusu
Sen peynirsin
Biriciğimsin 

5 Şubat 2026 Perşembe

ÜNVANIMI KAYBETTİĞİM GÜN

Aden Mira Kartal

Sınıfın en sessiz öğrencisi seçilmiştim ve bu beni mutlu etmişti. Mutluydum fakat özellikle mi sessizdim yoksa cesaretsizlikten mi, bunu bilmiyordum. Bütün sınıf çıldırmış gibiydi. Özellikle teneffüslerde bağıranlar, çağıranlar, koşanlar, çığlık atanlar… Neyse ki hiçbirine benzemiyordum. Bu halim sanırım diğerlerinin gözünden kaçmamıştı. Onlardan farklı ve hanımefendi biriydim galiba. En azından onlar beni böyle görüyordu ve bu yüzden beni sınıfın en sessiz öğrencisi seçmişlerdi. Sessiz olmak iyi miydi yoksa kötü mü? Niçin sessizdim? Bu unvan bana verilinceye kadar hiç düşünmemiştim bu yönümü. Öğretmenler seviyordu sessizliğimi, arkadaşlarım da seviyormuş demek ki diye düşündüm. Sessizlik iyi bir şey olmalıydı. Sessizlik iyi bir şey olmasa şair Sessiz Gemi adlı şiiri yazar mıydı? 
Bir süre sonra içimde bu sessizlik unvanı kendini sesli bir biçimde hatırlatmaya başladı. Arkadaşlarım konuşup, bağırıp çağırdıkça beni bu eylemlerden alıkoyan şey ne, diye düşünmeye başladım. Belki de yetenek meselesiydi bu. Yani bağırmak, yüksek sesle konuşmak da bir yetenek gösterisiydi ve benim sesim hiç gür çıkmıyordu. Gerçi hiç denememiştim ki bağırmayı. Yani evde bağırdığım olmuştu ama galiba kalabalıklarda bağırmaktan çekiniyordum. Ta ki o güne kadar. Yanımdaki arkadaşım aşırı iştahıyla meşhurdu ama ona sınıfın en iştahlısı ünvanı verilmemişti. Ders dinlemez, teneffüs demez, serviste olduğunu umursamaz sürekli bir şeyler yerdi. Ona bir kez bile yüksek sesle “afiyet olsun” diyememiştim. Demeye korkuyordum yirmi beş kişinin arasında iken bu sözü. Amacım ona afiyet olsun, demek değildi de derste yemek yediğini sınıfa ifşa etmekti. Sürekli sessiz sedasız yemek yiyordu ve bunu ne arkadaşlarım fark ediyordu ne de öğretmenimiz. Onun yemek yemediğini ben bile fark etmemiştim bir arkadaşım söyleyene kadar. Yapmaması gereken bir iş yapıyordu dersin ortasında. Bir gün mutlaka sessiz sedasız yemek yerken yüksek sesle ona afiyet olsun, diyecektim ve tüm sınıf bunu duyacaktı. 
İlk ders, ne kadar kendimi zorlasam da bunu yapamadım. Üçüncü ders yine sessiz sedasız yemek yediğini görünce artık bu sözü yüksek sesle söylemem gerektiğine karar verdim. Tüm sınıf ders dinliyordu ve öğretmenimiz kendinden geçercesine ders işliyordu. Bir an küçük bir sessizlik oldu. O esnada var gücümle arkadaşıma yöneldim ve bağırdım:
-Afiyeeeet olsuun!
Öğretmen ders anlatmayı bırakmış ve bana bakmıştı. Ardından tüm sınıf benim bulunduğum tarafa baktı. Bir yandan da kime afiyet olsun dediğimi merak ediyorlardı. Son lokmasını yutamadan arkadaşımın rengi kıpkırmızı olmuştu. Tüm gözler onun üstündeydi. Elinde halen yiyecek bir şeyler vardı. Bir an korktum, ağzındaki lokmaları yutamayacak ve orada can verecek diye. İyi mi yapmıştım kötü mü bilmiyorum ama sınıfın en sessiz öğrencisinden kimse böyle bir şey beklemiyordu galiba. Mesele arkadaşımın derste bir şeyler yemesi değil de sanki benim yüksek sesle kurduğum cümleydi. Artık sınıfın en sessizi değildim galiba. Üstelik bu unvan bana verildikten kısa bir süre sonra yapmıştım bu eylemi. 
Ders devam etti. Arkadaşım son lokmasını yuttu ve yemeyi kesti. Öğretmen hiçbir şey söylemedi. Arkadaşlarım hiçbir şey demedi. Sadece bana bakışları biraz değişti. 
O gün orada aslında büyük bir şey yaşamıştım kimse farkına varmasa da. Sesimi çıkarmıştım ben de… Yendiğim bir şeyler vardı içimde. Suskunluğumu yenmiştim, çekingenliğimi yenmiştim, sessizliğimi yenmiştim. Buna değmiş miydi peki? Galiba evet. 
Şimdilerde sınıfın gürültüsüne ben de katkıda bulunuyorum. Zaman zaman çığlık atıp yüksek sesle birilerine bağırabiliyorum. Nasıl olsa sınıfın en sessizi ben değilim artık. Benim ünvanım kime verilecek ilerde, bilemiyorum. 

13 Aralık 2025 Cumartesi

KORKMADAN YAŞAMAK


Aden Mira Kartal

Parmaklıkların ardı mı hapishanedir
Yoksa önü mü
Belki de asıl tutsaklar
Parmaklıkların gerisinde olanlar

Adil bir dünyada yaşamıyoruz
Bu belli dünyanın gidişatından
Kim suçlu kim masum anlamak zor
Konuşulanlardan 
Anlatılanlardan

Masum çocuklar dünyanın her yerinde
Her gün biraz daha eksiliyor aramızdan
Filistin’den Doğu Türkistan’dan
Kötü haberler geliyor durmadan
Ve daha adını bilmediğim diyarlardan

Adaletli bir dünya bu kadar zor olmamalı
Çocuklar ve insanlar
Korkmamalı yaşamaktan

11 Aralık 2025 Perşembe

DÜŞ

Aden Mira Kartal

Bir rüya gördüm dün gece
Uykuda mıydım uyanık mıydım bilmiyorum
Ama nedense gördüklerimi
Halen unutamıyorum

Atlar da rüya görüyormuş
Bunu yeni öğrendim
Belki de onlar da sürekli düşünüyordur
Rüya mı gördüklerim gerçek mi diye
Çünkü ayakta çoğu zaman atlar
Atlar rüyasını anlatsa
Onu kim yorumlar

Rüyaların bir kısmı
Gerçek hayatla ilgili diyorlar
En yakın arkadaşımı gördüm rüyamda
Neyse ki diğer arkadaşlarım bilmiyorlar

Şimdi bekliyorsunuz rüyanda ne gördün diye
Ama bunu söylemeyeceğim
Söyleyecek olsam biliyorum
Günlerce alay edileceğim

Rüya işte, geldi geçti
En azından benim için
Anlattığımdan beri arkadaşıma
Kenarda bana gülüyor için için

6 Aralık 2025 Cumartesi

HARRY POTTER'A DAİR DÜŞÜNCELER

Ayşegül Yıldız

Önceleri nefret ediyordum bu kitabı herkesin elinde görmekten. Aslında herkesin elinde değildi ama bana öyle geliyordu. Bu yüzden okumayı erteledim bu yaşa kadar. Israrlara dayanamayıp kitapçıdan aldım sonunda Harry Potter'ı. 
Şimdi dördüncü kitaptayım yani Ateş Kadehi’nde. Bu kadar hızlı nasıl okuduğumu bilmiyorum. Kitabı okumadan önce büyülerden ürkmüştüm ama şimdi bunun yersiz olduğunu düşünüyorum ve hızla okumaya devam ediyorum. Bana sorulduğunda hangi kitabı okumalıyım, diye hiç düşünmeden cevap veriyorum: Harry Potter. 
Aslında kitabı okumadan önce filmini izlemiştim. Filmini izledikten sonra kitabını okumaya başladım. Filmle kitabın çok örtüştüğünü söylemem ama olaylar aynı aslında. Bir de kitabı okurken karakterler zihnimde yeniden çizildi. Kitapları bitirdikten sonra belki bir kez daha okurum ama şimdi asıl beklediğim şey bu kitabın dizi filminin çıkması. Galiba dizi film kitaba sadık kalınarak çekilecekmiş ve bu da beni heyecanlandırıyor. Bir yandan da sinema filmindeki oyuncuların dizide yer almayacak oluşu beni biraz endişelendiriyor. Acaba gerçekten bu kitabın her satırını dizide görebilecek miyim, bekliyorum. 

Asya Kılcı

Harry Potter’da beni çeken asıl mesele olağanüstülük. Bu tarz kurguları başından beri seviyorum ve okumaya çalışıyorum. Harry Potter’ı önce dijital nüshasından okumuştum. İkinci kez gerçek kitap üzerinden okuyorum şu anda. Filmini de izledim bu eserin. Filmi ile kitap çok benzemiyor olaylar aynı olsa da. Okuyacak bir kitap soran arkadaşlarıma öncelikle Harry Potter diyorum. 
Harry Potter bana olmayacak şeyleri bile olacakmış gibi düşünme yeteneğini sağladı. Hayal dünyam zenginleşti. Harry Potter okumuş insanlarla iletişim kurmak benim için daha kolay. Bu kitap üzerine konuşmak bile başlı başına farklı bir duygu. Kitap aslında çocuklar için yazılmış bir nitelik taşımıyor. Her yaştan okur bu kitabı okumalı. 

Aden Mira Kartal
Harry Potter beni gerçek dünyadan uzaklaştırıyor ve yepyeni bir dünyaya çekiyor. Bu dünyada cadılar, büyüler ve olağanüstü yaratıklar, kahramanlar var. Sıkılmadan okuduğum kitaplardan biri Harry Potter. Küçükken filmini izlemiştim ama pek hatırlamıyorum. Kitabı okumak bana daha keyifli ve cazip geliyor. Kitabı bana kimse önermedi. Yazın okuyacağım bir kitap kalmayınca Harry Potter’a başlama ihtiyacı hissettim ve başladım. Şu an beşinci kitap olan Zümrüdüanka Yoldaşlığı’ndayım. Masalsı bu dünya beni içine çekiyor. 
Aslında okumaya yeni başladığım zamanlarda Harry Potter okumaya çalışmıştım ama o zamanlar yalnızca günde beş sayfa kadar okudum ve hiçbir şey anlamadım. Aslında bir şeyler vardı cümlelerde fakat bunu anlamlandıramıyordum ve neden bu kadar popüler olduğunu da anlamıyordum. Ardan zaman geçti, bu kitap popülerliğinden bir şey kaybetmedi ve hâlen okunacak kitaplar arasındaydı. Böyle başladım. Yakın zamanda bitireceğimi düşünüyorum. 

Yusuf Kerem Köse

Okumayı seven biriyim. Diğer kitaplar arasında Harry Potter benim için farklı bir yerde duruyor. Bu kitabı dördüncü sınıfta okumaya başladım ve bitirdim. Bana güzel gelmişti o yıllarda. İlerleyen yıllarda yeniden okudum. Hatta zaman zaman bazı bölümleri yeniden açıp okuyorum. 
Harry Potter'ı ilk okuduğumda diğer kitaplardan farklı gelmişti bana ve merak uyandırıyordu. Kahramanların ve kurgunun farklılığı beni çağıran yönüydü. Umutsuzluğu yenmeyi bu kitaptan öğrendim. Bir ara o kadar etkilendim ki kitaptan evde bir Harry Potter köşesi oluşturdum. Kitaptaki eşyalardan ulaşabildiğim kadarını evin bu köşesinde bulunduruyorum. Gerçeklikten öte bir koleksiyon düşüncesi benimki. Sürekli bu kitabı hatırlatan bir köşenin evde olması beni mutlu ediyor. 
Filmini de izledim bu kitabın fakat filminden çok keyif almadım çünkü karakterler zihnimde zaten çiziliydi ve filmdekine çok benzemiyordu. Yan karakterler ve öğretmenler özellikle hayalimdekiyle uyumlu değildi. 
Farklı bir kitap benim için diğer kitaplarla kıyasladığımda. Aradan birkaç sene geçmesine rağmen halen sayfalarına çağıran bir kitap.  

GİZLİ BAĞ

Aden Mira Kartal

Sakuranın bir isim olduğunu duydum
Ya da selvinin
İsmi Çınar olan arkadaşlarım da var
Ya da Kiraz
Bunlar bana garip geliyor biraz

Lale, Menekşe, Gül, Itır
Bunlar çiçek isimleri olsa da
Belki çiçekler, ağaçlar
Canlı olduğu için 
Sahip çıkmış insanlar da
Ya da ne bileyim
Bir bağ var sanki görünmeyen
İnsanla doğa arasında


YORAN DÜŞÜNCELER

 

Aden Mira Kartal

Evrenlerden bahsediyor insanlar
Bir evren değil de çok evrenden
Paralel olanından, başkalarından

Eğer öyle ise neden evrenler arası yolculuk yok
Neden kendi evrenimize mahkumuz
Belki de başka evrenlerden bize gelenler var
Ama yaşadığım evren
Neden bana dar

Diğer evrenlerde de 
Zaman bizdeki gibi mi
Onların da var mı garip saatleri
Takvimleri
Onların da var mı güneşi
Gecesi, gündüzü

Bence kimilerinin dediği kadar
Fazla evren yok sonsuzlukta
Elli, bilemedin yüz
İşler çok karışır eğer daha fazlaysa

Mesela kıyameti var mı diğer evrenlerin
Ve varsa hepsinde birden mi kopacak
Hepsi birden mi yok olacak

Uzaylı, diyorlar
Mars diyorlar
Dünya dışı varlıklar diyorlar
Olabilir, neden olmasın diyorum
Sonra evreni düşünüyorum
Hepsini birden düşünmeye gücüm yetmiyor
Hatta yaşadığım evreni bile
Zaman zaman çözemiyorum

Belki de en iyisi 
Düşünmemek hiçbir şeyi
Açmak bir ders kitabını
Ve kaybolmak sayfalarında
İşaret koymak önümdeki şıklara

29 Kasım 2025 Cumartesi

BÜYÜK YALANLAR

Aden Mira Kartal

Saatlerin bence tümü bozuk
Üstelik takvimler de yanlış
Beklerken bir kuyrukta gelmesini sıranın
Beş dakika beş saat gibi geçiyor
Sizin hesabınızca
Ya da bazen beş saat
Beş dakika kadar kısa

Yalnızca saatler bozuk değil evet
Haftalar, günler, aylar, yıllar da
Yanlış hesaplanıyor kanımca
Güneş batınca gün biter mi
Bitmez bence
Bazı günler uzuyor, uzuyor senelerce

Yalnızca bundan ibaret değil yanlışlar
Mesela Japonya’dan Amerika’ya gidince
Saat hiç geçmemiş oluyor
Yani bir insan sürekli dünyayı dolaşsa
Aynı güne hapsoluyor

Takvimlerdeki artık günleri
Kim hesaplıyor kim artık bırakıyor kim tamamlıyor
Bir yıl eğer 365 gün ise
Neden dört yılda bir 366 oluyor

İlk insanların saati var mıydı
Onlar da duvara, kollarına saatler asar mıydı
Ya da pazartesini, salıyı, çarşambayı
Kimler, ne zaman adlandırdı

Milattan öncesi diyorsunuz
Milattan öncesinde yaşayanlar biliyor muydu
Hangi çağda başladığını yaşamın
Farkındalar mıydı
Hangi çağı geride bıraktıklarının

Hepsi bana yalan geliyor
Zaman var mı bu bile büyük bir soru
Saatlerinize, rakamlarınıza, takvimlerinize rağmen
Hepsi palavra
İnanmıyorum bunlara

ÇOK GEÇ OLMADAN

Aden Mira Kartal

Tek bir alfabe yeterliyken insanlara
Neden türlü türlüsünü kullanıyorlar
Anlamıyorum
Latin alfabesi, Japon, Çin, Arap, Kiril
Bu işin içinden çıkamıyorum

Sesler aynı sesler
Hatta bazen kelimeler bile
Ama kimi sağdan sola yazıyor
Kimi yukarıdan aşağıya
Kimi soldan sağa

Acaba başka milletler
Bir şey anlamasın mı istiyorlar
Çok özel şeyler yazıp
Bizden bir şeyler mi gizliyorlar

Üstelik bazı alfabeler var ki
Binlerce harften oluşuyor
Düşündüğümde içinden çıkamıyorum
Bunlar nasıl yazıyor konuşuyor

Böyle alfabeler yerine
Resim çizilmeli bence
Daha kolay anlaşır insanlar
Bunu denesinler bence

Aynı alfabeyi kullanmasına rağmen
Bazı harfler bazı dillerde yok
Zamanla azalmış mı diye düşünüyorum
Galiba, galiba, galiba düşünüyorum çok

En iyisi fazla düşünmeden
Kendi harflerini öğrenmeli insan
Ama illa düşünecekse
Kendine bir alfabe oluşturmalı
Vakit çok geç olmadan

25 Ekim 2025 Cumartesi

Cumartesi

 
Aden Mira Kartal


Cumartesi
Keman sesidir en çok
Tellerinde zamanın titrediği
Bir ezgiye dönüştüğü
Kemanın sesi
Cumartesi

Kimse bilmez belki
Fakat
Okyanustur cumartesi
Üstelik bozkırın tam ortasına
Açılmış penceresi

Ahtapotun yedi kolu sanki
Yedi gün
Sorarsanız en uzunu hangisi
Cumartesi

Sabahın altısıdır
Dalgaların sesi
Sahilde yürüyen bir çift ayağa değer
Yunusların nefesi
Hepsi
Cumartesi

AH BİR BULSAM

Aden Mira Kartal

Durup dururken aklıma 
Hayvan isimleri geliyor
Kaplumbağa, yılan, deve hatta devekuşu
Bazen bir fil zihnimde
Tırmanıyor yokuşu

Hayvanlar olmasaydı şayet
Bu kelimelerin karşılığı ne olurdu
Düşünüyorum durup dururken
Galiba çoğu sadece sözlükte dururdu

Hayvan isimleri çok garip
Sıçan, araptavşanı, kertenkele, 
Hadi bunlar neyse
Bukalemun var bir de
Şukalemun ve okalemun
Yok nedense
Durup dururken aklıma 
Hayvan isimleri geliyor 
Bu isimleri hayvanlara acaba kim veriyor

UZAYLILAR GELDİĞİNDE

 



Aden Mira Kartal

Son yıllarda herkeste aynı endişe
Ya uzaylılar dünyamıza gelirse
Gelsinler diyorum
Bundan bize ne

Şayet iyi yaratıklarsa
Misafir eder ağırlarız
İyilikten, güzellikten anlıyorlarsa
Birlikte güzel şeyler yaparız

Yok kötü niyetlilerse
Yapacak bir şey yok
Bakarız icabına
Göndeririz hepsini
Geldikleri uzaya

18 Ekim 2025 Cumartesi

GARİP SON

Aden Mira Kartal

Bir efsane böylece bitti
Herkes kendi yoluna gitti
Artık görmek istemiyorum onu
Ne çantamda
Ne dolabımda

Oysa güzel başlamıştı her şey
Ne güzeldi onunla çıkmak bir yola
Serviste
Okul sırasında
Banmak onu çaya, suya

Artık bisküvi aşkım burada bitti
Bisküvi beni hayatın dışına itti

Şimdi simit ve poğaçaya bakıyorum
Zaman zaman çantama bir tane atıyorum
Susam kırıntıları, poğaça parçaları
Bisküvi kadar güzel değil ikisi de anlıyorum

Balina

Aden Mira Kartal  

En sevdiğin canlı ne
Diye sorsalar bana
Ben derim
Balina

En heybetli canlı ne
Diye sorsalar bana
Ben derim
Balina

Hiç gördün mü
Deseler bana
Hayır derim ama
Duymak bile yeter

Başka ne var 
Deseler bana
Soruların ardından gelen
Vatozlar, balıklar, okyanuslar

Köpek balıkları
Korkunç sanır insanlar
Köpek balıklarını
Ama kimse bilmiyor
Karanlık 
Daha korkunç

Herkes konuşuyor
Köpek balıkları kötü
Ama herkes
Bilmeden konuşuyor

Birisi çıkıp da demiyor
Ön yargılı olmayın
Ama bekliyor
Umudunu yitirmiş şekilde

11 Ekim 2025 Cumartesi

SEN OLMAYINCA

Aden Mira Kartal

Bir kişinin yokluğu
Bazen sadece bir kişinin yokluğu değildir
Bir kişinin yokluğu bir tebessümün yokluğudur
Bazı kelimelerin yokluğudur
Bir dünyanın yokluğudur

Bir kişi bazen
Sadece bir kişi değildir
Bir kapıdır açılan okyanusa
Bir penceredir bakan gökyüzüne
Bir dünyadır orada duran
Öylesine  

9 Ekim 2025 Perşembe

UZAKLARI ÖZLEMEK

Aden Mira Kartal

Eğer Anadolu’nun tam ortasında
Bozkırda yaşıyorsanız
Normaldir sevmeniz bir köpeği
Ya da kediyi
Hatta kuş denildiğinde
Kargayı

Ama ben burada
Oturup okyanus hayalleri kuruyorum
Ve en çok 
Balinaları seviyorum

Bir kez bile görmemiş olsam da
Bir okyanusa ayaklarım değsin istiyorum
Balinaları özlüyorum

Çok özlediğimde okyanusları ve balinaları
Kızılırmak’ın kenarına gidiyorum
Bir şişe içine notlar yazıp
Irmağa bırakıyorum
Bir gün ulaşır okyanusa belki diye
Bekliyorum 
Bekliyorum

27 Eylül 2025 Cumartesi

ERTELENEN ŞEYLER

 Aden  Mira Kartal

Bir arkadaşın yokluğu
Sadece bir yokluk değildir çoğu zaman
Sessizliktir, yalnızlıktır
Bütün kelimelerin saklanmasıdır
Perşembe gününe ertelenmesidir
Tebessümlerin 
Bir arkadaşın yokluğu bazen
Bir dünyanın yokluğudur

ÇIKMAZ YOL

Ayşegül Yıldız
Nurgül Asya Kılcı
Aden Mira Kartal
Yusuf Kerem Köse

1. Bölüm

Bazen ya uykusuzluktan ya da tansiyonu düştüğünde ordu. Bir yerlerden ansızın yangın haberi geldiğinde mutlaka herhangi bir durumdan, şeyden utanmış oluyordu. Öfkelendiğinde ve bunu içine attığında dünyanın bir yerlerinde ya da yaşadığı bölgede fırtınalar kopuyordu. Kendini herkesten dışlanmış hissettiğinde mevsimlerden ne olursa olsun bir çığ haberine mutlaka rastlıyordu. Şayet kış mevsimindeyse yaşadığı yörelerde çığ felaketi gerçekleşiyordu. Yürürken sendeleyip yere düştüğünde göçük, heyelan haberleri görüyordu peş peşe. Aniden gelen üzüntü ve gözyaşının ardından sel felaketleri yaşanıyordu dünyanın bazı yerlerinde. Öfkesini dışarıya belli ettiğinde sönmüş volkanlardan birinin yeniden hareketlendiğini öğreniyordu. Dünyanın dört bir yanında yaşanan olumsuzlukların sebebini kendinde arıyordu. Bu yüzden mutlu olmak, mutlu bir hayat sürmek istiyordu ancak bu pek mümkün görünmüyordu. 
İç dünyası ile dünya arasındaki bu bağı kendisi kurmamış annesi fark etmişti seneler önce neyse ki insanların bundan haberi yoktu. Onlar her şeyi doğal bir biçimde karşılıyor, doğanın döngüsü diyerek geçiştiriyorlardı. Kolay değildi depremlere sebep olduğunu düşünmek, yangınlara, sele, yanardağ patlamalarına neden olmak. Bunları düşünmemek için yapması gereken tek şey mutlu olmak ve dikkatlice ya da insanlara kendisini kapatmaktı.
Son yıllarda zaten hiç dostu, arkadaşı kalmamıştı. Bu özelliği yüzünden eğitimine devam edememişti çünkü sürekli düşünüyor ve kendini suçluyordu. Öğrencilik yıllarında arkadaşları bu özelliğini fark etmiş olsaydı tüm yılın kar tatili ile geçmesi için ne gerekiyorsa yapardı ihtimal. Ya da ormanların yok olmaması için köylüler, çiftçiler ona gelip onu mutlu etmek için ne gerektiğini mutlaka sorarlardı. Neyse ki bilmiyordu hiç kimse. Keşke bir düğme olsaydı bazı özelliklerini devre dışı bırakmak için ve yalnızca insanların iyiliği ve mutluluğunu sebep olsaydı. Yaşadığı ruh haline göre değişim yaşanacak yeri tahmin edebilse bu yeteneğini insanlığın lehine kullanabilirdi belki. Hiçbiri mümkün değildi ve çaresizdi.

Bölüm 2
Her şey biraz da çok düşünmekten kaynaklanıyordu belki de. Yıllarca kendini şartlamış ve böyle bir hastalıklı duruma sevk etmişti. Biraz dinlenmek, az düşünmek, hayatın akışına kapılmak iyi gelebilirdi kendine. Bu düşüncelerle evinin üst katına çıktı. Yaşadığı ev hayli eskiydi ve dedesi, onun büyük dedesi de bu evde yaşamıştı. Evin çatı katı genelde kullanılmayan bir bölümdü. Burada eski eşyalar ve kitaplar vardı genellikle bir de eski kıyafetler. Merak edip de hiç bakmamıştı buradaki şeylere. Belki çatı katında vakit geçirmek zihnimi dağıtır diye düşündü. Belki de yıllardır açılmayan çatı katının kapısını araladı. Kapı tok bir gıcırtıyla açıldı. Her taraf toz ve örümcek ağı doluydu. Fare olma ihtimali bile vardı burada. Neyse ki elektrik tesisatı kurulmuştu buraya. Lambayı açtığında manzaranın korkunçluğu biraz daha netleşti. Antika sayılabilecek giysiler, eşyalar ve kitaplar… Birkaç eski daktilo bile vardı burada. Tuşlarına bastı, paslanmıştı daktilolar ve tuşları fena hâlde kirliydi. Kıyafetlere baktı, eşyaları inceledi sonunda cam kapaklı bir dolaptaki kitaplara gözü ilişti. Kocaman, deri ciltli kitaplardı bunlar. Dolabı açtı ve kitapları incelemeye başladı. Bazıları farklı alfabeyle basılmıştı kitapların. Kitapların arasında defterler de olduğunu fark etti. Kitapların bir kısmı nemlenmiş, küflenmiş, sayfalarının kenarları kurumuş ya da böcekler tarafından yenilmişti. Okuyabildiği, anlayabildiği kitapları ve defterleri tasnif etmeyi düşündü ve tüm kitapları, defterleri birer birer raflardan indirmeye başladı. Bu esnada elleri ve kıyafeti hayli toz olmuştu. Kitap görünümlü defterlerden biri hayli dikkatini çekti. Üstelik okuyabiliyor, anlayabiliyordu bu defteri. Defterin ilk sayfasında hiç görmediği ama zaman zaman adını duyduğu dedesinin adı yazıyordu: Düzbahçeli Mehmet. Zihnindeki yoğunluk azalmış, merakı onu başka bir yöne doğru sevk etmeye başlamıştı bile. Defterin bazı sayfalarındaki yazılar silinmiş bazı sayfaları ise düzenli bir biçimde yırtılmıştı. 
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadı bile. Sadece bu defteri alarak çatı katından indi. Hava kararmaya dönmüştü ama artık gökyüzüne, bulutlara, haberlere bakmak istemiyordu. Kendine güzel bir kahve yapıp bu defteri okumayı, incelemeyi, dedesini daha yakından tanımayı düşünüyordu. 

3. Bölüm
Kitabın ilk sayfasında şöyle bir not gördü: Cesaretin varsa ve büyük zorlukları göze alıyorsan bu defteri okuyabilirsin. Eğer bu vasıflar sende yoksa lütfen defteri kimsenin bulamayacağı bir yere kaldır. 
Bu ifade merakını iyice uyandırmıştı. Cesaret, zorlukları göze almak… Acaba defterde neler yazıyordu? Hiç kimse bu defterden bahsetmemişti daha önce ona. Demek ki defteri ilk kez bulan kendisiydi. Defteri biraz daha temizleme ihtiyacı hissetti. Kahvesini aldı, masa lambasını açtı ve sayfaları çevirmeye devam etti. Okudukça merakı ve hayreti artıyordu. Defter bölümlerden oluşuyordu ve şu cümlelerle başlıyordu:
Dünyadaki her olumsuzluğun sebebi benmişim gibi hissediyorum. Sel felaketleri, depremler, kuraklık, orman yangınları sanki benim yüzümden kaynaklanıyor gibi düşünüyorum. Neyse ki bunu kimse bilmiyor, en azından şimdilik…
Bu cümleleri okur okumaz yeniden zihni karşıtı. Gözlerinin önü karardı. Bir an defteri kaldırıp atmak istedi. Bir şaka mıydı bu okudukları yoksa garip bir rüyanın içine mi düşmüştü? Dedesiyle aynı kaderi, aynı düşünceleri paylaşıyor olamazdı. En azından onun yaşadığı çağ başkaydı kendi yaşadığı çağ başka… Tüm bunların bir açıklaması olmalıydı. Kendini hayli yorgun hissetti. Defteri ve masa lambasını kapattı, derin bir uykuya daldı. 

13 Eylül 2025 Cumartesi

KARŞILAŞMA

 
Yusuf Kerem Köse
Ayşegül Yıldız
Aden Mira Kartal

1. Bölüm
Sabaha kadar gözüne uyku girmedi. Nihayet okula başlayacaktı. Okula gidip de mutlu dönen hiç kimse tanımıyordu etrafında. Kimse okulların açılmasını istemiyordu. Herkes tatillerde mutluydu sadece. Okul, iyi bir yer olsa böyle olmazdı. Üstelik okuldan dönen çocuklar sanki savaştan çıkmış gibi görünüyordu. Yorgun, isteksiz, acıkmış, kıyafetleri kirlenmiş hatta yırtılmış, sökülmüş. Evlerinin yakınında bir okul olsaydı gidip uzaktan incelerdi ama sadece birkaç kez başka mahallelerdeki okulların önünden geçmişti ve çok korkmuştu. Okulun etrafı tıpkı filmlerde gördüğü gibi hapishane duvarlarını andıran parmaklıklarla çevriliydi. Bir keresinde bir okulun önünden geçerken zil çalmıştı ve çocukları dışarıya fırlarken görmüştü. Okulun içinde her ne oluyorsa çocukların kendilerini dışarıya atmalarından iyi bir şey olmadığı belliydi. Çıldırmış gibi merdivenlerden atlıyorlar ve arkalarına bakmadan koşuyorlardı. Yüksek duvarlar ve demir kapıların önüne kadar gelip dışarıya bakıyorlardı “kurtarın bizi” dercesine. Üstelik onların hemen peşinde öğretmenler oluyordu ve çocukları yönlendiriyorlardı. Okul, korkunç bir yer olmalıydı. O duvarların ardında ne vardı? İçinde neler yaşanıyordu? 
Anne ve babası çok mutlu görünüyordu. Yavrumuz okula başlayacak, diyorlardı ama belki de o görmeden gizli gizli ağlıyor, üzülüyorlardı hâline. Haftalarca, aylarca okula gidecekti artık ve ihtimal sırtında kocaman bir çanta olacaktı. Elinde beslenme çantası olacaktı. Yeni okul kıyafetleri alınmıştı ve hiç sevmemişti bu kıyafetleri. Ne gereği vardı ki yeni kıyafetin. Eşofmanla gidilebilmeliydi mesela okula. Saat, gece yarısını çoktan geçmişti ama uyuyamıyordu. Utanmasa ağlayacaktı. Okula gitmese olmaz mıydı? 
Bir diğer konu da okuldaki diğer çocuklardı. Kim bilir nasıl insanlarla karşılaşacaktı. Hırçın mı, ağlak mı, şakacı mı, kibirli mi?..
Göz kapaklarının ağırlaştığını hissediyordu. Düşünmekten beyni yorulmuştu. Sonunda uykuya yenik düştü. 
Uyandığında sabah olmuştu. Yorgun ve uykusuz bir gecenin ardından okulda ilk günü yaşayacaktı. Keşke bir ağabeyi, ablası olsaydı da okulu ona anlatsaydı. Bu düşüncelerle yerinden kalkmaya çalışırken annesi odasının kapısını araladı ve seslendi:
-Haydi bakalım minik yolcu. Okulun seni bekliyor. 
Yerinden doğrulmaya çalıştığında başı döndü ve biraz da midesinin bulandığını hissetti. Onun bu halini gören annesi telaşla sordu:
-Çocuğum, iyi misin?
-Biraz geç uyudum anne, başım çok kötü, üstelik midem de sanki bulanıyor, diye cevap verdi. 
Annesinin şefkat dolu bakışlarını fark eder etmez bu rahatsızlıkları daha belirgin bir halde sergilemeye başladı. Annesi:
-Kahvaltıdan sonra bir şeyin kalmaz. İlk günden okuldan ayrı kalmak da olmaz. Haydi bakalım, diyerek elini uzattı. 
Kahvaltı ve okul hazırlığı çok kısa zamanda geride kalmıştı.  Okulun ilk günü olduğu için servis yerine ailesiyle okula gidecekti. Kısa bir yolculuktan kalabalık okul bahçesinin önünde durdular. Çocukların yüzlerine bakıyordu, konuşmalarını anlamaya çalışıyordu. Okulun bahçesinden içeriye adım atarken bir an annesinin elinden kurtulup kaçmayı düşündü. Hele de ağlayan çocukları görünce… Ağlayan birkaç çocuk vardı etrafta ve ailelerin de durumları çok iyi görünmüyordu. Bu düşünceden vaz geçti ve annesinin elini daha sıkı tutmaya başladı. Okul bahçesinin tam orta yerine geldiklerinde kümeler halinde bekleyen çocukları ve aileleri gördü. Birileri isimler okuyor, ismi okunan çocuk annesinden ayrılıyor ve sıraya geçiyordu. Birkaç tuhaf çocuk dışında hiçbiri mutlu değildi ismi okunan çocukların. Hatta annesine, babasına sarılıp ağlayanlar bile vardı. Bu esnada kendi adını duydu: Yarkın Arkın. Bir yandan isminin okunduğu yere doğru ilerlerken bir yandan annesine baktı. Annesi de hüzünlüydü. Bir annesine sarılmak istedi fakat ayrılık vakti gelmişti. Hıçkırıklarını içine gömerek ve gözyaşlarını tutarak diğer çocukların yanına ulaştı. Geriye dönüp bakmak istemiyordu. Geriye dönse annesine koşabilirdi. Geriye dönse gözyaşlarına hâkim olamayabilirdi. Geriye dönse… Geriye dönüş yoktu. 
Hemen yanında durduğu çocuk da Yarkın’la aynı duygu ve düşünceleri paylaşıyor olmalıydı ki sadece yere bakıyordu. Bir anda Yarkın kendi üzüntüsünü, korkusunu unutarak yanında duran çocuğu izlemeye başladı. Çocuğun gözleri doluydu. Yarkın usulca çocuğun omzuna dokunarak:
-Adım Yarkın, dedi. Galiba benim en sevdiğim arkadaşım sen olacaksın. 
Bu sıcak ve samimi cümlenin ardından çocuğun yüzündeki endişe, korku azaldı. Yarkın’la göz göze geldiler. Sanki kelimeler olmadan da anlaşabilecek gibiydiler:
-Adım Kerem, dedi. Kerem Kendir… Yarkın’ın gözlerinin içine bakarak diğer çocuk. 
Bu esnada içinde bulundukları grup okul binasına girmek üzere yürümeye başlamıştı. İki arkadaş korkuyla okulun dış kapısından içeriye adım attılar.
 
2. Bölüm
Saat sabahın 6’sını gösteriyordu. Okulun ilk günüydü ve yıllardır sabah bu saatlerde uyanırdı okulun tatil olduğu günlerde bile. Bir süre yatağından kalkamadı. Yaşlılıktan oluyordu belki de bu durum. Arkadaşlarının çoğu emekli olmuştu hatta bazıları hayattan emekli olmuşlardı. Emekli olmayı düşünmüştü o da ama onun için öğretmenlik hayatın kendisiydi. Çocuklar olmadan, çocuklarla konuşmadan, paylaşmadan bir hayat geçirebileceğini düşünmüyordu. 61 yaşındaydı ve dört sene sonra zaten emekli olmak zorundaydı. Son bir sınıfı daha 4. sınıfa kadar emanet olarak alıp hayata hazırlayacaktı. Az sonra son kez emek vereceği yeni sınıfının öğrencileriyle tanışacaktı Yarkın Arkın Öğretmen ama bu garip rüyanın etkisinden de kendisini kurtaramıyordu. Daha önceden okula dair, okulda geçen çok rüya görmüştü fakat ilk kez bu kadar tuhaf ve etkileyici bir rüya görmüştü. Rüyayı görmemiş, yaşamıştı sanki. Zihnini yokladı, ilkokulda adı Kerem olan bir arkadaşım var mıydı, diye düşündü… Yoktu öyle bir arkadaşı. Hatta Kerem adlı bir tanıdığı bile yoktu. Bu düşüncelerle hazırlığını yaptıktan sonra okul yoluna düştü. 
Okul bahçesinden içeriye girdiğinde büyük bir kalabalık gördü. Artık alışıktı okulların ilk günü bu tür kalabalıklar görmeye. Kırk yıldır aynı şeyleri yaşıyordu. Binadan içeriye girdi ve ilgili müdür yardımcısından sınıfına ait listeyi aldı. Bahçeye çıktı ve diğer öğretmenlerin ardından kendi sınıfına düşen öğrencilerin isimlerini okumaya başladı. Öğrencilerin bir kısmı heyecanlı, bir kısmı hüzünlüydü. Ailelerde de aynı telaş vardı. Ağlayan öğrenciler de vardı ama bu duruma da alışıktı. Şimdi ailesinin yanında ağlayan çocuklar iki saat sonra canavar kesiliyordu. Listeyi okumaya devam edecekti ki birden durdu. Gözlüğünü cebinden çıkarıp yeniden listeye baktı. Kekeleyerek listede gördüğü ismi okumaya başladı:
-Ke-ke Kerem Kendir. 
Kalabalık içerisinden bir çocuk yanına doğru geldi. Kendine doğru gelen çocuğun gözleri çakmak çakmaktı ve yere bakıyordu. Çocuğun omzuna elini koydu ve:
-Adım Yarkın, dedi. Galiba benim en sevdiğim son öğrencim sen olacaksın.