22 Kasım 2025 Cumartesi

YOLLAR VE YOL GÖSTERİCİLER

Yiğit Efe Demir

Hepimizin hayatında bir yol göstericiye ihtiyacımız vardır. Bu bazen bir insandır bazen ise başka bir şey. Her şey yol gösterebilir insanlara, yıldızlar, rüzgar, güneşin ve ayın durumları, ağaç gövdelerindeki yosunlar. Fakat insanlar yüzyıllar önce pusulayı icat etmişler yönlerini, yollarını bulabilmek için. Önce bir araç ismiydi pusula fakat sonradan soyutlaştı, anlam zenginliğine uğradı fakat temelde anlamı aynı kaldı. Yine de şu gerçek hiç değişmedi: Pusulasız yola çıkanlar kaybolmaya mahkumdur. 
İnsanın hayatta pusulası farklı farklıdır. Mesela anne bir pusula olabilir, baba bir pusuladır çoğu zaman ve öğretmen de pusula olabilir. Hatta arkadaşlar bile insan için pusuladır. Yön verir insana arkadaşları, yol belirler. 
Yola çıkmak, yolda olmaktan daha önemlidir pusula çünkü hedefe bizi o ulaştırır. Pusula rotamızı belirler ve aynı zamanda ulaşacağımız son noktadır bu. 
Hayatın belli aşamalarında durup düşünmeliyiz, pusulamız kim ya da ne?

KIŞ HALİ

 Metehan Akkkaya

Okullar tatil olacak soğuk havalardan
Öyle seziyorum şu günlerde
Nedense 
Bir umut var içimde sanki çok kar yağacak
Ve günlerce okullar tatil olacak

Bizler anılar biriktireceğiz tatil boyunca
Anlatacağız sonraki yıllarda çocuklara
Diz boyu kar yağmıştı diyeceğiz
Eğlenerek vakit geçireceğiz
Kar başladığında yağmaya
Dua edeceğiz
Tatil olsun okullar diye
Dersler az olsun, okul olmasın
Saatlerce kartopu oynayalım
Parklarda, bahçelerde

İLK MEZARLIK ZİYARETİ


Yiğit Efe Demir, Belinay Coşkun, Ecem Ercins, Metehan Akkaya, Sami Yusuf

İlk kez bir mezarlık görüyordum. Oysa her gün insanlar ölüyordu tabi doğuyordu da. İnsanlar ölüp gidenleri saymıyor ya da çok kısa süreliğine düşünüyor onları fakat doğanlar hep akılda, yaşayanlar hep gözümüzün önünde. Mezarlığın bu kadar büyük olacağını hayal bile edememiştim. Kocaman bir ölüler şehriydi mezarlık. Mezar taşları domino taşları gibiydi. Bazılarının üzerinde yazılar vardı. Bazı mezarların üzerinde çiçekler vardı bazılarının üzerinde küçük fidanlar vardı. Ölülerin çiçeklerle ya da ağaçlarla işi neydi? Bazıları mezarlara su döküyordu. Ölüler su içer miydi? 
İlk kez bir mezarlık görüyordum ve filmlerdekine benzemiyordu. Kitaplarda okuduğuma benzemiyordu. Korkuyor muydum? Galiba hayır. Belki de hava aydınlık ve güneşli olduğu için korkmuyordum. Gece gelsem buraya belki korkardım. Belki ağaçlardaki bir kuş korkuturdu beni belki mezarlar arasında gezen bir kedi. Gece burası korkunç olmalıydı. Burada ne işim vardı, bilmiyordum. Kiminle geldiğimi de hatırlamıyordum. Büyük bir sessizlik vardı her yerde. İnsanlar vardı etrafta ve yanımdan geçiyorlardı. Bana bir şey söylemeden, selam vermeden, yüzüme bakmadan. Dolaşıyordum mezarlar arasında. Sessizce dolaşıyor mezar taşlarını okuyordum. Çok erken göçmüş olanlar da vardı çok yaşamış olanlar da. Neredeyse yüz yaşını doldurmuş olanlar vardı. Bir an kahvaltı yapmadığımı hatırladım ama canım zaten bir şey istemiyordu. Gökyüzüne baktım. İlk kez bu kadar maviydi. Hiç bulut yoktu. Hava ne sıcaktı ne soğuk. Kuşlar garip bir biçimde uçuyordu havada. Sanki bana çok yakındılar, uzansam tutacak gibiydim birilerini ama garip kuşlardı bunlar. Yapraklar vardı yerde. Ağaçların ölü parçaları yapraklar. Ağaçlar da canlı, demişti öğretmenim ta ilkokulda. O günden sonra ağaçları hep sevdim. Hatta ağaçlarla konuştum zaman zaman. Ağaçlar kendi aralarında kökleri vasıtasıyla haberleşirmiş bunu nereden öğrendiğimi hatırlayamadım. Aklıma ağaçların da insanlar gibi yaşlarının olduğu ve her yılın gövdelerinde bir daireye dönüştüğü geldi. Birkaç ağaçla sohbet iyi olabilirdi aslında. Yaklaştığım ağaçlar nedense cansız bir dekor gibiydi. Çiçeklere baktım, onlar da öyleydi. 
İlk kez bir mezarlık görüyordum. Buraya daha sık gelmeliydim, sanki buraya aitmişim gibi hissetmeye başlamıştım kendimi. Toprak kokuyordu her yer. Yeni kazılmış mezarların toprağı… Yeni kazılmış mezarlar ağzını açmış bekliyor gibiydi sahibini. Zaten şair de öyle demiyor muydu:
Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Şiirleri seviyordum ama şairleri sevmiyordum. Sevdiğim şairler de zaten hep ölmüş şairlerdi. Şairler tuhaf adamlardı. Sevdiğim şairlerin hepsinin fotoğrafları canlandı gözümün önünde. Nedense ölmemiş gibilerdi. 
Mezarlık bir anda hareketlendi. Araçlarla gelenler, otobüslerle gelenler, yeni kazılmış mezarların başında üzüntüyle bekleyenler hatta ağlayanlar… Ağlayacak ne vardı oysa. Ölüm de hayatın bir parçasıydı sonuçta. İyi ki insanlar sonsuz hayat sahibi değil, diye düşündüm. Ölüm, vardığımız son kapıydı. 
Sevmiştim burasını. Hüzünlü ama güzeldi her şey. Şehrin gürültüsü yoktu. AVM’ler buradan uzaktı. Maçların şamatası, siyasi tartışmalar buradan uzaktı. Okullar, notlar, öğretmenler buradan uzaktı. Öğretmenler uzaktı ama yakındı da buraya. Kendimi ne kadar boş şeylerle yorduğumu, üzdüğümü düşündüm. Ne çok basit şey için geceler boyu üzülmüştüm. Hayat burada gerçek anlamını kazanıyordu ve insan rahatlıyordu garip bir biçimde. Arkadaşlarımı düşündüm, beni üzen şeyleri düşündüm. Hepsi anlamsız geliyordu. 
İlk kez bir mezarlık görüyordum ve bana çok iyi gelmişti mezarlığı görmek. Yeni bir hayata başlayacaktım bu günden sonra. Hiçbir şeyi dert etmeyecektim. Kalabalıklar arasında dolaşmaya başlamıştım ki birkaç tanıdık yüz gördüm. Evet, bu insanları tanıyordum fakat onlar beni tanımıyordu. Yanlarında durmama rağmen beni görmemiş gibi yapıyorlardı. Belki de bir yakınlarını kaybetmişlerdi. Eğer öyle ise ben de tanıyor olmalıydım rahmetliyi. Bir süre bekledim. Kalabalığın gittiği yeni mezara doğru ben de onlarla ilerledim. İçimde kocaman bir boşluk vardı. Mutlu muydum, bilmiyordum. Hüzünlüydüm sadece biraz. Yeni mezarın başında bekledim. Bir süre sonra mezara birini koydular ve üzerine toprak atmaya başladılar. Hızla toprak atıyorlardı. On dakika ya sürdü ya sürmedi mezarın kapanması. Sessizlik büyüyordu. Hüzün büyüyordu. 
Mezarın kenarına çekildim ve sessizce beklemeye başladım. Aklıma dualar geliyordu, sureler geliyordu. Hatırladığım kadarıyla ölmüşlere fatiha okunurdu. Birkaç fatiha okudum. Bir süre sonra kimse kalmamıştı etrafta. Tanıdık yüzlerin tamamı gitmişti. Başka mezarların etrafında kalabalık devam ediyordu. Biraz daha dolaşmak istedim fakat yerimden ayrılamıyordum. Biraz hareket edip mezarın üzerine dikilen tahtayı gördüm. Her şey o esnada oldu işte. “Rüknettin HİÇÖLMEZ, Doğum: 2002, Ölüm: 2017, Ruhuna El-Fatiha.” Bu isim bana aitti. 

HAYRİ

 
Yusuf Ensar Güler

Ailesi onun adını Hayri koymuştu fakat bu kadar hayırsız bir evlat olacağını düşünmemişlerdi. Henüz hayatının başındaydı ve böyle devam ederse Hayri’nin sonu hiç de hayırlı görünmüyordu. Okula başladığında her şey normaldi fakat 3. Sınıftan itibaren bazı değişimler yaşamaya başlamıştı. Arkadaşlarının neredeyse hepsinin evcil hayvanı olduğunu öğrendiğinde Hayri de bir evcil hayvan istemişti babasından. Babası onun için önce muhabbet kuşu almıştı fakat zavallı kuş bir hafta içinde önce ötmeyi sonra uçmayı unutmuştu. Hayri gece gündüz yanından ayrılmamış, ders çalışırken bile muhabbet kuşunu hemen yanında bulundurmuştu. Bir süre sonra Hayri’nin kitaplarını kemirmeye başlayan muhabbet kuşu, en son kemirdiği matematik kitabından sonra bir sabah kafesinde ölü bulunmuştu. Hayri’nin üzüntüsünü gidermek için bir süre sonra ailesi ona kaplumbağa almıştı. Küçük su kaplumbağası havaların soğumasıyla kış uykusuna yatmıştı ancak Hayri kaplumbağasının öldüğünü düşünerek onu mütevazı bir törenle evdeki en büyük saksının dibine gömmüş ve hatta dondurma sapından mezar taşı da yapmıştı. Ailesi yeni bir evcil hayvan almak istememişti lakin Hayri ya bir yılan ya da fare beslemek istediğini belirtmişti. Yılan beslemek hayli çaba gerektiren bir uğraştı. Fareden ise annesi korkuyordu. Bu hayalinin bir türlü gerçekleşmeyeceğini anlayan Hayri bütün yaz pikniğe gittikleri her yerde evcilleştirmek için bir yılan aramış ancak bulamamıştı. Oysa evcil bir yılanın kime ne zararı olurdu ki? Bir yılanı olsaydı onu okula götürürdü, bir yılanı olsaydı onunla saklambaç oynardı. Bir yılanı olsaydı teneffüslerde ip atlayan arkadaşları ile ip yerine onu sallardı. Bir yılanı olsaydı öğretmeninin çantasına onu koyarak şaka yapabilirdi ama ailesi ona bir yılan almamıştı. 
Günlerce yılan istedi durdu ailesinden. Yılanlara dair her şeyi araştırdı. Yılanlara dair deyim ve atasözlerini de öğrendi. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırdı mesela. Bir yılanı olsa onunla hep tatlı tatlı konuşurdu. 
Dördüncü sınıfa geçtiğinde Hayri bir okul dönüşü odasında bir kediyle karşılaştı. Papyonlu tekir bir kediydi bu. Kedileri oldum olası sevmezdi fakat bu kedide şeytan tüyü vardı. Birkaç saat içinde kedi kendini Hayri’ye sevdirmeyi başarmıştı. Kediye bir isim bulması gerekiyordu ve bu ismi bulmakta da hiç zorlanmamıştı: Yüzde Seksen Dört Kakao. Kedisi bu ismi bir türlü benimseyememişti ama zamanla benimserdi mutlaka. Ders çalışırken ya da evden ayrılırken sesleniyordu: 
-Yüzde Seksen Dört Kakao, buraya gel. 
Kedisinin adını koyarken hiç düşünmemişti ancak bir süre sonra ona kakaolu besinler vermeye başladı Hayri. Bu besinlerin kedisinin tüylerini değiştireceğini, parlatacağını düşünüyordu. Artık her yerde ondan bahsediyordu sınıfta, akraba ziyaretlerinde, serviste, markette… Kedisinin ismini duyanlar önce bunun bir isim olduğuna inanmıyordu fakat artık herkes bu ismi öğrenmişti. Kedisi ile sokağa çıkmaya başladığı zamanlarda kedisinin kaybolmaması için ona bir tasma yaptırmıştı. Tasmanın üzerinde şu yazıyordu: %84 Kakao. 

devam edecek

20 Kasım 2025 Perşembe

KAPILAR VE PENCERELER

 Semih Yılmaz
Yusuf Kerem Köse
Ahmet Emir Koç

Bir cümle bulmak gerekiyordu ama cümle değil kelimeler bile kaçmış, saklanmıştı sadece. Bir cümle ile açılacaktı kapı ama o cümle yoktu. Kapı hep aynı şeyi tekrar ediyordu:
-Bir cümle söyleyin.
Bir cümle bulmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Oysa günlük hayatta sayısız cümle kurarlar ve konuşurlardı düşünmeden. Kırkayağın hikâyesi geçti Emir’in zihninden. Hani sormuşlar kırkayağa ayakların birbirine dolaşmadan nasıl yürüyorsun, diye. Kırkayak o günden sonra yürüyememiş. Böyle bir tutulmaydı yaşadıkları. Yılmaz ise hiçbir şey düşünmüyordu. Kapının önünde her ikisi birbirine bakıyor ve susuyordu.
Kapı her üç dakikada bir aynı şeyi söylüyordu:
-Bir cümle söyleyin.
Günlerden perşembeydi ve bunu söylemek istedi Yılmaz. Nasıl olsa istenilen şey sadece bir cümleydi. Kelimeleri toparladı ve konuştu:
-Bugün günlerden perşembe.
Bu cümlenin ardından kapı hareketlendi ve usulca açıldı. Ardında hiçbir şey görünmüyordu kapının. İlk adımı Emir attı içeriye. Birdenbire dili çözülmüş gibiydi:
-Bu kadar cümle içinde bunu mu buldun Yılmaz, diye tebessüm etti. 
Emir’in ardından içeriye Yılmaz da atım attığı anda kapı kapandı. 
Büyük bir boşlukta duruyor gibilerdi. Hayli aydınlıktı etraf ve gözleri kamaşıyordu. Bir an ikisi de gözlerini kapadı. Tekrar gözlerini açtıklarında karşılarında yeni bir kapının bulunduğunu fark ettiler. Belki de az önceki kapıydı bu ve hiç içeriye girmemişlerdi. Emir bu kez hızlı davrandı:
-Bugün Perşembe değil!
Kapıda hiçbir hareketlenme yoktu. Emir devam etti:
-Bugün pazartesi olabilir.
Üst üste cümleler kurmaya devam ediyordu. Aklına gelen her şeyi söylemeye başladı Emir:
-Bu bir cümle olabilir. Örümcek ne güzel bir yaratık, hatta benim şiirim var onunla ilgili. İnanmazsan sana okuyabilirim. 
Kapı bir türlü açılmıyordu ama zaten kapı bir cümle söyleyin, demiyordu. Yılmaz bunun farkındaydı. Bu kez başka bir şey gerekliydi kapının açılması için. Yılmaz kapının kulpunu tuttu ve kapıyı açtı. Emir:
-Madem biliyordun, beni neden yordun, dedi.
Yılmaz:
-Birden çenen açıldı, üstelik kapıdan herhangi bir ses gelmiyordu. Her kapı senden bir cümle istemeyebilir, bunu unutma. Bazı kapılar yalnızca açmak için vardır. Açar ve içeri girersin. 
Bu esnada yine iki arkadaş kapıdan içeriye adım attı fakat bu kez karanlıktı her yer. Hiçbir şey görünmüyordu. Geriye dönerek buradan çıkmak istediler fakat kapı kapanmıştı. Emir:
-Haydi bakalım Yılmaz kardeşim. Sen kapılardan anlayan birisin. Şu kapıyı aç da geri dönelim, dedi. 
Yılmaz kendinden emin bir şekilde şöyle dedi:
-Her kapı açılır fakat önündeysen. Ardından kapanan kapılar için boşuna çabalama. Bir kapı sen geçtikten sonra kapanmışsa oraya asla dönme. 
Emir bu işten sıkılmaya başlamıştı. Belki de oturup beklemek en iyisiydi:
-Madem öyle ben burada oturacağım, dedi. Sana yeni kapılarla iyi yolculuklar dilerim.
Yılmaz kapılardan geçmeyi seviyordu. Kapıların Efendisi olmak istiyordu. Kapıların ardında yeni dünyalar bulmak, görmek, yaşamak istiyordu. Her kapı bir hikâye demekti. Her hikâyeye bir kapıdan girildiğini biliyordu. Emir genellikle şiir penceresinden bakmayı seviyordu olaylara. Üstelik çerçeveleri örümcek ağıyla kaplı pencerelerden bakmayı seviyordu. 

BÜYÜK SORUN

 
Yusuf Kerem Köse
Semih Yılmaz

Bu sorunun bir çözüm yolu olmalıydı. Hayat, her geçen gün biraz daha sıkıntılı hale geliyordu. Koşuşturmacalar, telaşlar, yorgunluklar üzerine bir de bu dert eklenmişti. Usanmıştı sabahın altısında uyanıp bir saatini yollarda geçirip sekizinde işe başlamaktan. Usanmıştı kahvaltı yapmadan evden çıkmalardan. Usanmıştı bir maçı bile sonuna kadar canlı izleyememekten. Usanmıştı bitmeyen çamaşırlardan, bulaşıklardan. Faturaların biri ödenmeden diğeri geliyordu, marketlerde indirimli ürünlerin biri tükenmeden diğeri geliyordu. Cuma namazının birini kılmadan diğeri geliyordu. Ramazan ayı gelip geçiyordu. Bayramlar gelip geçiyordu. Ara sıra aynada kendiyle karşılaşıyordu ve kendini tanımakta bile zorlanıyordu bazen. Ne zaman aynaya baksa biraz daha değişmiş görüyordu yüzünü. İlk zamanlar alışamadığı gözlüğüne artık alışmıştı. Bazen gözlüğüyle uyuyor bazen gözlüğünü almadan evden çıkıyordu. Gözlüğüyle uyuduğunda rüyaları daha net görebileceğini düşünmüştü ilk zamanlar ama hiç rüya görmüyordu. Bulanık bile olsa bir rüya görmüyordu. 

Bu sorunun bir çözüm yolu olmalıydı. Zaten hep onu bulurdu böyle çetrefilli işler. Arkadaşlarına anlatsa belki sorun olarak bile görmezlerdi. Belki alay ederlerdi. Bu sorunu kimseye söylemeden çözmeliydi ama nasıl?
Evinden bile soğutmuştu onu bu sorun. Evinin kapısı önünde durduğu an aklına geliyordu. Hele de salona geçince yalnızca bu soruna odaklanıyor, hiçbir şey yapamıyordu. Zaten yapması da gerekmiyordu. Belki yanılmışımdır düşüncesiyle balkona çıkıyor fakat kapıyı hızla örtüp yeniden yerine dönüyordu. 
Kocaman şehirde, kocaman binada bu sorun yalnızca onu bulmuşsa bir terslik vardı bu işte. Belki de kasıtlı sorun çıkarıyordu birileri. 
Çorabının birini kaybettiğinde bile bu kadar sorun etmemişti. Çamaşır makinasını sökmüştü belki içinde bir yerlere sıkışmıştır diye. Sonra alt kattaki balkonlara bakmıştı belki rüzgâr uçurmuştur diye. Neyse ki yatağının altından çıkmıştı iki ay sonra çorabının eşi. Bunu bile bu kadar sorun etmemişti. Bir keresinde tükenmez kaleminin kapağını kaybetmişti iş yerinde ve onu da sorun etmemişti bu kadar. Günlerce kalemini cebine koyup evine getirememişti. Günlerce masada beklemişti o kalem fakat hiç bu kadar büyük bir sorun değildi kalemin kapağının kaybolması. Zaten yazlık ceketinin cebinden çıkmıştı kalem kapağı. Hem de tükenmez kalemin artık tükendiği gün bulmuştu kapağını.

Bu sorunun bir çözüm yolu olmalıydı. İllaki birileri daha yaşamıştır benzer sorunu diye düşündü. Madem kimseye soramıyordu, dijital kaynaklardan yardım almalıydı belki de. Saatlerce aradı durdu internet sayfalarında fakat kimse böyle bir sorun yaşamamış gibiydi. Ya da yaşamışlardı ama sorun olarak görmemişlerdi. Belki de artık balkonu kullanmaktan vazgeçmeliydi, en azından bir süreliğine. 
Bu kez kapıyı açmadı, perdenin hemen kenarından baktı balkona. Ürkütmemek gerekiyordu. Bir an göz göze geldiler. O anda bir şeyler hissetti. Anlamlandıramadığı bir şeyler… Belki de bu bir sorun değildi. Anne kuşun yavrularını büyütmesini beklemeliydi hatta zaman zaman onu ürkütmeden balkona yiyecek bir şeyler bırakmalıydı. Bunca balkon arasında gelip de onun balkonuna yuva kurması güzel bir şeydi. Tam derin bir nefes almıştı ki üst komşusu geldi aklına. Ya apar topar halı silkeler ya da balkona bir şeyler düşürür ve zavallı kuşu ürkütürse?..

EV

 Semih Yılmaz

Her gün bitiminde 
Bir kaleye sığınır gibi
Koşuyorum nefes nefese
Özlüyorum evimi

Ne kadar güzel vakit geçirsem de okulda
Parkta, çarşıda
İnsanın bir evinin olması
Çok başka

Eve dönerken anlıyorum
Evsiz insanların hâlini
Evi olmayan çocukların
Gidecek bir yeri olmayanların
Bakışlarındaki çaresizliği

DÖRT SIFIR


Yusuf Ensar Güler

Bir ağabeyiniz varsa şayet hayata iki sıfır önde başlamışsınız demektir. Şahsen ben bu şanslı insanlardan biriyim. Mesela telefon sorununuz olmuyor hiç çünkü onun eski telefonlarını kullanmak size düşüyor. Telefon neyse de kıyafet yokluğu yaşamıyorsunuz hiç. Ağabeyin yıllar önce giyerek eskitemediği ne varsa mutlaka önünüze konuyor. 

Bir ağabeyinin olması insanın evde çeyrek bir öğretmen olması gibi bir şey. En azından anlayamadığınız şeyleri rahatlıkla sorabiliyorsunuz. Aslında bir rehberin önde yürümesi gibi insanın ağabeyinin olması ya da başka bir şehre gittiğinizde size yol gösteren birilerinin olması gibi. Mutlaka bütün ağabeyler için aynı şeyleri söylemek mümkün değil fakat benim ağabeyim için bunları söyleyebilirim. Belki de mesele ağabeyimin benim gibi bir kardeşinin olmasıyla da ilgili. Yani herkese ben gibi bir kardeş de nasip olmayabilir. Ben de kendimce ona yardımcı olmaya çalışıyorum zaman zaman. Ders çalışması gerektiğinde meşgul etmediğim gibi kolay ödevlerinde kıyısından kenarından yardımcı olmaya da çalışıyorum hani, ayıptır söylemesi. Ya da günün herhangi bir saatinde içecek, ekmek vb ihtiyaçlar olduğunda onu yormadan ben gidip alışveriş yapıyorum. Ben olmasaydım bu işler de ona kalacaktı. 

Bir ağabeyiniz varsa şayet hayata iki sıfır önde başlamışsınız demektir. Benim gibi bir kardeşe sahip olan ağabeyler ise hayata üç sıfır önde başlıyor galiba. 


KARANLIK TENEFFÜS

 Kadir Üstündağ

Karanlıkta teneffüse çıkmak nedir bilir misiniz? Genelde dersler gündüz vakti olur ve karanlıkta teneffüse çıkmanın tuhaflığını bilmez öğrenciler fakat ben ve arkadaşlarım bunu haftada bir gün de olsa yaşıyoruz. Perşembe gününün anlamı en çok bu benim için: karanlık teneffüs. Okul bahçesi olabildiğince ıssız ve karanlık. Gündüz vakti yaşanan koşturmacalar, atılan kahkahalar ve çığlıklar sessizliğe bırakıyor bu vakitte yerini. Okulun pencerelerine gündüz vakti baktığınızda içeriyi göremiyorsunuz ama akşam vakti içerisi gayet net görünüyor. Kimseler yokken bahçede sessizce bir gölge gibi süzülüp duvarların altından okulun etrafında bir tur atıyoruz. Hemen yan tarafımızda cadde var ama sanki başka bir ülke gibi orası ve okul bahçesi bir film seti gibi. Bazen birilerinin irkilmesini biz sağlıyoruz camlara vurup saklanarak. Her an karanlıkta parlayan bir çift kedi ya da köpek gözüyle irkilmeniz mümkün. Kedi neyse ama köpek… Bir keresinde karanlık teneffüs keyfimizi bir köpek bölmüştü ve koşarak sınıfa girmek zorunda kalmıştık. Mümkün olsa pencereden girecektik, o kadar korkunçtu. 
Karanlık, her şeyi değiştiriyor. Mekanları, insanları, ruh halinizi de. Gündüz aklınıza gelmeyen hikayeler, evhamlar gelip sizi buluyor karanlıkla beraber. Hiç değilse bir kez olsun gündüz vakti gezdiğiniz yerlere karanlıkta da bakmanızı isterdim. Karanlığın fırçası nasıl değiştiriyor mekanları, görmeniz için. 

FELAKET KOKUSU

Metehan Darıcı
 
Bir şeyler olacağını seziyordum. Havada felaket kokusu vardı. Okul servisinde sezdim bunu ilk kez. Bir servis bu kadar güzel kokamazdı. Aracın içine girer girmez hoş bir benzin kokusuyla karışık yeni boyanmış duvar kokusu insanı mest ediyordu. Gariplikler devam etti, aylardan kasımdı ve yazdan kalma günler yaşanıyordu. Her ne kadar akşamları hava soğusa da ilk kez Sivas’a gelen birileri, sizin abarttığınız soğuklar bunlar mı, diyebilirdi. Perşembe günündeydik ve ders programımız da iyiydi fakat daha iyi bir şey oldu ve dört ders boş geçti. Bunları üst üste ekleyince bir felaket kaçınılmaz diye beklemeye başladım. Sabahtan beri her şey bu kadar yolunda gidemezdi. Boş derslerde mutlaka birileri sakarlık eder ve bir kaza bizi bulur diye endişelendim fakat ilk kez kazasız ve belasız dört ders geride kalmıştı. Üstüne üstlük Başkan, sınıfı çok güzel idare etmiş ve nöbetçi öğretmen yüzü bile görmemiştik. Genelde boş derslerde nöbetçi öğretmenler sınıfa hırsla dalar ve kırk dakikalık bir nasihat çekip giderlerdi. Sanki nöbeti onlara tutturan bizmişiz gibi. Sanki sınır boyunda nöbet tutuyorlar gibi. Neyse ki bu durumları da yaşamadık. Başkan, dersimizin boş olduğunu Müdür Yardımcısı’na söylemeye bile gerek görmedi. Genelde bizi dersin boş olduğunu idareye bildirmekle tehdit eder ve susturmaya çalışırdı fakat herkes suskundu. Bir şeyler ters gidiyordu ve zaman geçtikçe ben her an bir felaket hissiyle tedirgin oluyordum. Normalde arkama her döndüğümde bağıran arka sıradaki eleman gün boyu sesini çıkarmamıştı hatta yanındaki diğer arkadaşımla defalarca konuşmuştum ama bundan bile rahatsız olmamıştı. Hayır, bir terslik vardı bu işte. Normalde ders boyunca su şişesi ile oynayan arkadaşlardan birini test çözerken gördüğümde belki de günün felaketi budur diye düşündüm. Madem sınıf böyle güzeldi, neden ben Başkan olmuyordum ki? Hiçbir sorumluluğum olmayacaktı üstelik öğretmen masasında oturacaktım. Tam bunun hesabını yaparken sınıftaki kız-erkek öğrenci dağılımının beni bu iktidara taşımayacağını hatırladım. Kızlar, bana oy vermezlerdi. Bir kez Başkan olmayı denemiştim ve içimde bir ukde kalmıştı. Benden nefret ettiğini söyleyen herkes ona oy vermişti. Bu düşüncelerle zihnim savaşırken Başkan Yardımcısı’na ilişti gözüm. Normalde Oturan Boğa gibi köşede duran eleman sıraların arasında geziyordu. Galiba kendini Başkan zannediyordu. Evet evet, bir felaket bize doğru yaklaşıyordu fakat neydi bu felaket? 
Herhangi bir olumsuzluk yaşamadan okul bitti. Hava güneşliydi, derslerin çoğu boş geçmişti ve herhangi bir sakarlık yaşanmamıştı. Servise doğru giderken sabahki kokuyu hatırladım. İnşallah o koku silinmemiştir diye içimden geçirdim. Koku biraz azalmıştı lakin yine de hoştu. Bir şeyler olacaktı, seziyordum. Servisteki yerimi aldım. Etrafa laf yetiştirecek konuma yerleştim. Gariplikler devam ediyordu. Servisçi Hintçe şarkı açmamıştı, yol boyu başka şarkı da açmadı. Sanki sessiz bir filmin içinde ilerliyor gibiydim. Ya uyanacaktım bir rüyadan ya da bir felaketle sarsılacaktı bu sakinlik. Bu düşüncülerle eve geldiğimin farkında bile değildim. Servis şoförü öylece durdu kapının önündü. İnmemi bekledi ve acele et, demedi bile. Artık evin önündeydim ve felaketsiz bir gün geçirdiğime şaşkındım. Asansörü çağırdım ve bindim. Gıcırtılarla, inleyen bir canavar sesiyle hareket eden asansör son derece sessizdi. Kendimi bir hikâyenin ana karakteri gibi hissediyordum fakat kendi hikâyesinin dışına düşmüş bir karakter. Hikâyenin unsurları geldi aklıma. Hatta yazılıda bile sorulmuştu. Üç birlik kuralı deniyordu: zaman, mekan, kahraman. Zaman anormaldi, mekânlar garipti, kahraman şaşkındı. Bir felaket bekliyordum, hayat bu kadar güzel olamazdı. 
Evin kapısına geldiğimde kapı kendiliğinden açıldı. Kardeşim kapının arkasındaydı ve tebessüm eder bir halde:
-Hoş geldin ağabey, dedi. Sofra hazır ve ekmeği de ben aldım. 
Daha fazla dayanacak gibi değildim. Hayat, bana bir numara yapıyordu ve ben artık felaket beklemekten yorulmuştum. Belki de hayat gerçekten güzeldi de ben kötü bakmıştım meseleye. 
Kıyafetimi değiştirip mutfağa geçmiştim ki artık hayatın sadece bana tebessüm eden yüzünü görüyordum. Masada kuymak vardı. Tok olsam bile masada duran kuymağa hayır, diyemezdim. Zaten öğlen de yemek yememiştim. Bu kuymak, beni bekliyordu. Artık felaket beklemiyordum ve hayat ne güzel, öğrenci olmak ne güzel, bu ev, bu aile ne güzel… diye içimden şükür sözleri geçiyordu. Masadaki kuymağın mideme inmesi üç dakika kadar sürdü. 
Bu mutluluk hissiyle bir ders çalışma isteği oluşmuştu bende. İlk kez böyle bir şey oluyordu. Genelde ders çalışma isteği gelince bir kenara oturur ve geçmesini beklerdim. Hele de paragraf sorusu gördüğümde kitabı fırlatıp kaçtığım çok olmuştu ama bu kez paragraf dayanmıyordu bana. Çölde kalmış biri nasıl su içerse öyle içiyordum soruları. Kaç saat çalıştım, bilmiyorum. Kaç soru çözdüm, onu da bilmiyorum. Zaman algımı kaybetmiştim, ta ki kardeşimin tatlı sesini duyuncaya kadar:
-Ağabey, akşam yemeği hazır, üstelik Kayseri yağlaması. 
Neşeyle mutfağa geçtim. Yaşamak ne güzel bir şeydi. Bu kez üç beş dakika değil keyif alarak yedim yemeğimi. Yarım saat kadar oturdum sofrada herkesle birlikte. Tam yemeğimi bitirmiştim ki ellerimi silmek için peçete istediğimde annem peçetenin kalmadığını söyledi. O anda oldu her şey. Gün boyu beklediğim felaket gerçekleşmiş gibiydi. Yağlı ellerle kalmıştım masa başında. Çaresizdim. Zaten belliydi bir felaketin yaşanacağı. Ellerimi yıkasam bile bu yağ, yarın okulda sınıfımı bile kokutacak kadar yoğundu. Yine de yıkadım, sildim, kuruladım. Tekrar mutfağa geldiğimde anneme kürdan sordum. 
-Kürdan beş aydır evimizde yok, cevabını alınca sanki elektrik kesilmiş gibi oldu. Gözlerimin önü kararmıştı. Evet, felaketler peş peşe gelmeye başlamıştı. Bir şeyler olacağını sezmiştim zaten çünkü sabah beri havada felaket kokusu vardı.