6. sınıf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6. sınıf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2026 Cumartesi

GURURUM, ONURUM

Yiğit Efe Demir 

Onu gördüğüm her yerde duygularım değişiyor. Büyük bir minnet oluşuyor içimde. Kalkıp saygı gösterisinde bulunmak istiyorum. Hatta belki size garip gelecek onunla konuşmak istiyorum. Benim için, bizim için ne kadar değerli olduğunu ona anlatmak istiyorum ve tarihi, bir kez de ondan dinlemek istiyorum. Aslında anlatmasına gerek yok çünkü o, duruşuyla ve görkemiyle anlatıyor tarihi, bağımsızlığı ve varlığı için çekilen çileleri. 
Bayrağımızdan bahsediyorum elbette. Her kurumda ve çoğumuzun evinde en yücelere asılan bayrağımızdan. 
Her ülkenin, milletin bir bayrağı var ama bizim bayrağımızın anlamı ve değeri bir başka. Rengini şehitlerimizin kanından alan, ay ve yıldızı tarihin derinliklerinden ve inancımızdan alan asaletiyle bizim bayrağımızın anlamı bir başka. 
Okul bahçesinde her sabah onu görmek ya da bir şehrin yüksek bir tepesinde onun dalgalandığını görmek, sonsuz bir huzur veriyor bana. Bir maç sonrası sahada dalgalandığını görmek ya da kimi zaman minarelere asıldığını görmek de ayrı bir gurur.
Bayrak gururdur ve onurdur. Savaşta ya da barışta, zaferde ve galibiyetlerde hep onu gururlandırmak için çalışırız. Düğünlerde, milli bayramlarda, asker uğurlamalarında, okulda, şehitlerimizin tabutlarında bizi yalnız bırakmayan ezeli ve ebedi dosttur bayrak. Varlık sebebimizdir, yaşama sebebimizdir millet olarak ve insan olarak. 
Bayrağına saygı duymayan milletler ya da insanlar hem vatansız hem köksüzdür ve kaybolmaya mahkumdur. Bayrak, ana babadır. Bayrak; kardeştir, dosttur. Bayrak, vatandır. Bayrak, geleceğimizdir ve geçmişimizdir. Bayrak için yaşamalı insan dünyada ve bayrak için ölmeyi kendisine en büyük onur vesilesi saymalı. Bayrak için ölenler bayrağa sarılarak vedalaşır dünyaya ve sonsuzluğa uğurlanır. 

ANAHTAR VE ANAHTARLIKLAR

 Yiğit Efe Demir


Anahtar mı önemli yoksa anahtarlık mı? Anahtar daha önemli dediğinizi duyar gibiyim öyle ise anahtarlığa neden ihtiyaç hissedildi ve anahtarlığın görevi nedir? Kimileri için anahtarlık sadece bir aksesuar. Bu tarz anahtarlıklar elbette anahtara göre değersizdir fakat bazı anahtarlıklar ihtiyaca göre şekilleniyor. Mesela kemere takma işlevi gören anahtarlıklar, göze görünürlüğü artıran anahtarlıklar, futbol takımı armaları bulunan anahtarlıklar, oyuncak figürlü anahtarlıklar, oyunlu anahtarlıklar... Neredeyse her şeyden bir anahtarlık yapılmış durumda. Bunların bir kısmı az önce de belirttiğimiz gibi sadece aksesuar ve süs amaçlı ama kimileri anahtarın bulunurluğunu ya da kaybolmasını engellemeye yönelik tedbirler. 
Kapıları anahtarlar açar evet ama anahtarları anahtarlıklar saklar. Durum böyle olunca bazen anahtarlık, anahtardan daha değerli olabiliyor. 

ZİNCİRLERİ KIRMAK

Yiğit Efe Demir
 
Saçmalamak, çoğu insan için boş ve gereksiz bir eylem gibi gelse de bana göre insan beyninin en büyük egzersizi. Kuralları ve gerçekliği bir kenara bırakarak düşünmek ve bu düşünceleri eyleme dönüştürmek, herkesin yapabileceği bir iş değil. Elbette çok çok saçma olan şeylerden bahsetmiyorum fakat bilinçaltını harekete geçiren düşünceler önemli. 
Herkesin ara sıra saçmalama özgürlüğü olmalı. Herkesin aynı pencereden bakarak aynı şeyleri gördüğü bir ortamda birilerinin pencerenin önüne çıkarak bakış açısını değiştirmesi, başkalarına göre saçmalık olsa da bir çözüm noktasına ulaştıran eğlenceli bir bakışa dönüşebilir. Ya da herkesin aynı problemi aynı formülle çözmeye çalıştığı bir anda hiç alakası olmayan başka formüller denemek, kimileri için saçma olsa da bence yapılmaya değer. 
Herkes takım elbise giyerken pijama giymektir. Herkes çay içerken ayran içmektir. Herkes nefes alırken alınan nefesi dışarı vermektir saçmalamak. Herkes yürürken koşmak, herkes koşarken kenarda yatıp onları seyretmektir saçmalamak. İnsanlar tedirginlikten korkarken bir kenarda mışıl mışıl uyumaktır saçmalamak. İnsanlar ciddiyetle bir şeylerle uğraşırken bir kenarda halay çekmektir bazen saçmalamak. Saçmalamak, zincirleri kırmaktır, kalıpların dışında düşünmektir. 

KİMSENİN KARŞI KOYAMADIĞI ŞEY

Yiğit Efe Demir 
 
Kimileri et yemeyi sevmez kimileri ise salatayı. Kimileri çorbadan nefret eder kimileri ise yumurta yiyemez fakat patates kızartmasına kimsenin hayır, dediğine şahit olmadım. Bir tabak kızarmış patatese karşı kimse direnç gösteremez. Hatta kedilerin bile patates kızartmasının cazibesine dayanamadığını görürseniz şaşırmayın. Üstelik öyle bir büyüsü var ki patates kızartmasının her şeyin yanına yakışıyor. Yanında yumurta da olabilir köfte de. Döner de olabilir salata da. 
Patates kızartması varsa önünüzde ayranla da yiyebilirsiniz, çayla da. Yahut kola benzeri bir içecekle de tüketebilirsiniz patatesinizi. Patates, yanındaki yiyecekleri reddeden ya da onlardan rahatsız olan bir gıda değil aksine onlara lezzet ve değer katan bir şey. Üstelik kızartma sevmeyenler için haşlandığında da lezzetli ve böreğin içine girebiliyor, mantının içine konulabiliyor ya da çorba bile yapılabiliyor ondan. Bazı yerlerde çisil, kartol ve badadez gibi isimlerle anılsa da onun adı ya patatestir ya da pattis. 
Dünyadaki tüm gıdalar tükense bile patates tek başına tüm insanlığa yetecek kadar önemli bir kaynak. Üstelik her yerde yetişebiliyor ve yetiştirilmesi de zahmetli değil. Öyle ki patatesi bir enerji kaynağı olarak kullananlar bile var dünya üzerinde. 
Bana sorsanız günün herhangi bir saatinde ne yemek istersin diye cevabım tek kelime: patates. 

HAVA DEĞİŞİMİ

Yiğit Efe Demir 
Bayramlarda her evin başköşesindedir yeri. Misafirlere bir tazelik ve gülümseme sağlar. Şekerin hemen ardından ikram edilir. Limon, kiraz, tütün ya da zeytin... Yöreye göre değişiyor türleri. 
Sadece bayramlarda değil elbet her zaman evimizin bir köşesinde ya da iş yerlerinde masalarda. Birileri ayılıp bayılmaya başladığında ya da birileri sıcaktan bunaldığında ilk ona müracaat ediyoruz. Grip olduğumuzda ya da kendimizi iyi hissetmediğimizde ona koşuyoruz. Odanın ya da içinde bulunduğumuz mekanın havasını değiştirmek istediğimizde ilk yardımcımız o. Yazın terlediğimizde ve güzel kokmak istediğimizde mutlaka ondan yardım istiyoruz. Su ile ellerimizi temizleyecek kadar vaktimiz yoksa birkaç damlası ile ellerimizi temizleyebiliyoruz. 
Evet, kolonyadan bahsediyorum. Artık toplumumuzda bir geleneğin vazgeçilmez unsuru olan küçük şişelerden. Her eve ve her mekana lazım bir şişe kolonya. Ferahlık, tazelik, zindelik için ve en çok güzel kokmak için yaşasın kolonya. Limon, tütün, kiraz ya da zeytin fark etmez yeter ki birkaç damla kolonya olsun, yeter havamızı değiştirmeye. 

25 Mart 2026 Çarşamba

KAKTÜS



Metehan AKKAYA

    Çöl

    Ben, daha hiçbir şey hatırlamazken çöldeydim. Bir anda oluşmuş gibiydim ancak öyle olsam annem, babam belki de ağabeylerim yanımda olacaklardı. Beni yalnız bırakmazlardı. Bir ses geliyordu. Arkama, önüme, sağıma, soluma her yere bakıyorum ama kimseyi göremiyorum. Boş boş ses duyuyor olamazdım. Acaba annem, babam, ağabeyim veya hiç bilmediğim aile üyelerim olabilir miydi? Sadece yanımda bir kaktüs vardı. Eğer onun konuştuğunu düşünsem arkadaşlarıma, yakınlarıma ve yakın çevreme anlatsam ya hasta olduğumu ya da birilerinin bana şaka amaçlı olarak yapabileceklerini düşündüm o yüzden anlatmamaya karar verdim. Anlatsam dalga geçecek arkadaşlarım bile var. Yakın çevrem o kadar kötü. Ben, onunla konuşmayı denemek istiyordum. Hatta denedim ancak hep aynı şeyleri diyordu
-Skatus… Skatus...
Bu özel gibiydi ama çok sessizdi. Fısıldar gibiydi. Kocaman çölde sadece bir kaktüs vardı. Başka bir ses geliyordu. Gürültülüydü, sanki motor bağırtıyorlardı. Arkama baktım ama hareket edemedim sadece bakabiliyordum. Bir araba vardı uzakta. Hava şartlarına uygun bir araç ve kamyon gibi. Aracın arkasında dorseye benzer bir bölme vardı. Arkasında onlarca kaktüs vardı. Araba bana geliyordu. Korktum kaçmayı denedim ancak felç gibi hareket edemiyordum sadece etrafa dönebiliyordum. Araç yanımda durdu ve önce yanımdaki kaktüsü ve ardından beni aldı. Arabadaki kaktüslerin dikenleri bana batıyor ancak canım acımıyordu. Aralarından biri bana seslendi:
-Hey Katsi burada ne yapıyorsun, senin çoktan dükkânda olman lazım.
-S…s… sen kimsin?
Korkudan kekelemeye başladım, kaktüsle konuşuyordum. Garip ve korkunçtu. Tekrar konuşmaya başladı:
-Saçmalama beni hatırlıyor olmalısın. Kardeş gibiyiz. Sen beni çölde yalnız bırakmamıştın. Nasıl hemen unutursun?
Ben hala korkuyordum. Görmediğim, kaktüslerin arasında olan birisi veya bir kaktüs benimle sohbet ediyordu. Tüylerim diken gibi olmuştu. Ona adını sordum:
-Senin adın ne, sen benim adımın Katsi olduğunu nereden biliyorsun, uyduruyor musun, ben seni neden tanımıyorum?
-Benim adım Katas ve anlamı ailemin geleneklerine göre ölümsüzmüş. Dedim ya ben senin kardeşin gibiyim beni çölde yalnız bırakmadın. Uydurmuyorum. Senin beni tanıman lazım, sonuçta sen beni çölde yalnız bırakmadın. Sorularının cevabı bu şimdi sen söyle sen en son ne yaptın hafıza kaybı falan mı geçirdin niye hiçbir şeyi hatırlamıyorsun benim can sıkıntımı sen düzelttin.
Sonradan aklıma geldi acaba hafıza kaybı mı geçirdim çünkü oluştuğumda aile bireylerim yanımda olurdu. Ben kendimi anlattım:
-Ben daha hiçbir şey hatırlamıyorken oluşmuş gibiydim ancak yanımda kimse yoktu sonra araba geldi beni aldı sonrasını biliyorsun işte
 Anlatmak iyi gelmişti, sonra tekrar:
-Dostum sen kalsat hastalığına yakalanmışsın. Ama merak etme birkaç gün olur sonra geçer, çok nadir bir şekilde insanlarda da görülür ve bazen hep olur. İnsanlarda görülen hastalık daha farklı olur ve bir ömür sürer.
Araba durmuştu ancak şehirler arası bir yolda çölde gider gibi hissediyordum ve zaten hava sıcaktı. Arabanın dorsesinden dışarıya baktım zaten çöldeymişim trafikten dolayı durmuştuk çevirme varmış. Sıra bize gelince korktum yakalanacaktım… çevirme hızlıca geçti ve yakalanmadım şaşırdım ve çok sevindim, yola devam ettik ve çimenli ama solmuş, sararmış çiçeklerle doluydu bir bölgeye gelmiştik. Burası farklı ülkelerin havasını veriyordu. Kendimi kötü hissettim. 
Ancak garip olan bir şey vardı. Şehrin manzarası güzeldi; herkes mutlu değildi. Yanımdaki kaktüslerin birazını alıp çiçekçiye götürdüler. İyi ki beni almadılar. Çiçekçide çalışmak istemiyordum. Ardından tekrar yola koyulduk. Başka bir yere geldik. Bu sefer çimenler diğer yere göre daha da güzeldi sanki her gün sulanıyorlardı. Bu sefer çevirme yerine açık bir kapı vardı ve oradan geçtik. Yeni geldiğimiz ülkenin havası daha iyiydi. Herkes mutluydu, kahkaha atan çocuklar, gülüşen yetişkinler sanki mutluluk ülkesiydi burası. Beni de diğer kaktüsler gibi alıp çiçekçiye verdiler. Ancak ben çiçekçide çalışmak istemiyordum. Yanımdaki Katas hep beni inandırmaya çalışıyordu.

Ülke Macerası

 Katas’a alıştım daha doğrusu diğer kaktüsler hep aynı şeyleri diyorlardı bu yüzden sadece onunla konuşabiliyordum… sonra bir müşteri geldi ve bir tane kaktüs aldı. O “Skatus” demeyi bırakmıştı. Sanki o da konuşmaya başladı “sonunda özgürüm!” diye bağırdı. 
 2. gün:
 2. gün daha sakin geçmişti hatta Katas yanımdan ayrıldı üzüldüm ama tanımıyordum zaten. Yalnız kalmak çok kötü bir histi. Ancak o özgürdü sanırım zaten konuşuyordu…
 5. gün:
 Bugün çiçekçide kavga çıktı. Kavganın sebebi çiçek alan kişinin çiçeğin hemen solduğunu söylemesiydi. Aslında solmamış, sulanmamıştı. Kavga çıkarmak istemeyen çiçekçi bir kaktüs hediye edip kavgayı durdurdu. Uykum gelmişti. Ancak uyuyasım yoktu.
 12. gün:
 Uyandığımda nasıl uyuduğumu anlamadım. Saat 01.43’tü. Başka bir adamın elindeydim korkmalı mıydım bilemedim. Adam beni sevmişti ve seçmişti sanırım demek ki yeni bir evim olabilirdi…

Yerleşim
Beni alan kişi acaba neden aldı. Ben her işi yapan bir temizlikçi mi yoksa bir köle miydim? Evine gittiğimde beni çok güzel bir oyuncu odasına götürdü. Her yer karanlık gibiydi ancak loş bir mor ışık vardı. Beni odada güzel duracak bir yere yerleştirdi. Sanırım kölesi olmuştum. Ya da…

Anlamak
 Her şey birbiriyle uyumluydu. Aslında ben saftım nasıl anlamamıştım. Aklım almıyordu. Ben… ben… kaktüstüm. 

Bilinçaltı Sarmaşığı: Gerçek Dünyaya Dönüş

BELİNAY COŞKUN

Bir varmış bir yokmuş … kimsenin bilmediği bir ülkede yaşayan devler doktor olmuş. Masallar gerçek olamaz diye bilirdim. Ta ki şimdiye kadar, kendimi çimdikliyorum olmuyor keşke bir kabus olsa diye dua ediyorum akabinde etrafıma bakıyorum ama bu ne bir kabus ne de bir hayal. Ben buradayım devler, periler, cüceler ülkesinde. Korkuyorum, çekiniyorum. Sonra bir gayret geliyor ama nafile. Kendimi bir türlü inandıramıyorum. Nasıl geldim en son neredeydim diye düşündüm. Hatırladığım tek bir şey vardı en son arkadaşım Piya’nın evindeydim. Acaba o da burada mı diye aramaya karar verdim. Piya, Piya neredesin Piya. Sonra bir ses duydum Piya nın sesiydi bu ama neredeydi. Sanki yer yarıldı da içine girdi. Bir ses daha duydum, uğultuluydu. Bir şey uçuyordu sanki. Bir uçan halı, evet şaka yapmıyorum. Üstelik Piya bu halının üzerindeydi Piya ya seslendim ve aşağı indi. Buradasın, iyi misin, beni tanıyabiliyor musun, buraya nasıl geldik, geri dönebilecek miyiz?
Sanki bütün sorular halay çekiyordu da başı ben çekiyordum sorularım ve ben Piya’nın önünde dizilmiştik fakat Piya sanki hep buradaymış gibi davranıyordu. Gayet mutlu, halinden memnundu. Piyanın bu kadar rahat olmasına şaşırmış biraz da korkmuştu. Piya’ ya: 
-Piya sen buraya daha önce geldin mi, buradan çıkabilir miyiz, dedim. Piya kendinden emin bir tavırla:
-Sen de kimsin, dedi sadece.
-Piya benim ben en yakın arkadaşın, hatırlamadın mı? Nasıl unutursun seninle ne makarna partileri ne kahve geceleri yaptık. Beni unutamazsın bu olamaz, 10-Z sınıfını da mı unuttun. Peki Diller Konuşur Lisesi. Lütfen, lütfen Piya. Beni hatırla? 
Aynı cevap:
-Seni tanımıyorum, dedi. 
O an fark ettim gözümün kendini tutamadığını. Ağladım, hem de hiç istemediğim kadar. Kesinlikle çirkin görünüyordum. Sarı ile kahverengi karışık saçlarım yüzüme çarpıyordu. Yeşil gözlerime engel olamıyor pıt pıt akıyordu gözyaşlarım. Ağladıkça ağlayasım geliyor. Oysa o benim en yakın arkadaşım, beni hatırlamaması normal değil. Oturdum, sırtımı bir şatonun duvarına verdim. Yine bir ses, piyanın sesi…Olmamalıydı yine kandırılıyordum, o kişi beni tanımıyordu. Ama bu sefer endişeliydi, bir umut kafamı kaldırdım. Bu piya endişe dolu bakıyordu.
-MİYA.
2. Bölüm: Nasıl Kurtulacağız
        Piya beni tanıyordu, o zaman biraz önce gördüğüm kişi kimdi? Piya’ ya:
-Biraz önce seni gördüm beni tanımadın.
-Ah o ben değilim ki o benim ikizim.
-Ama senin ikizin yok.
-Evet ama burası masallar diyarı bilinç altımız. Burada herkesin ikizi olur. Ama şuan sorun bu değil, buraya nasıl geldik geri nasıl döneceğiz, asıl mesele bu olmalı.
3. Bölüm: Sen Nereden Çıktın
İkimiz bir olup buradan çıkmaya çalışmalıydık. Yoksa belki de sonsuza kadar burada… Sonunu tamamlamak istemiyordum. Hem çok korkuyor hem de nasıl çıkacağımızı düşünüyordum. Ben derin düşüncelere dalmışken Piya,
-Sen de benim duyduğumu duyuyor musun?
     Mert’in sesiydi bu, Piya nın kardeşi Mert. Burada ne işi vardı? Yoksa Bütün herkes mi buradaydı? Mert;
-Off, abla ya, sizde mi geldiniz buraya?
-Siz de derken sen burayı biliyor musun?
-Elbette işte karşınızda Bilinç altı hayaller diyarı; devler, periler, cadılar, büyücüler…Her şey masallardan ibaret burada.
Mert buraya nasıl daha önce gelmişti. Daha önce geldiyse nasıl gidileceğini de bilirdi.
-Mert sen burayı nereden biliyorsun buraya nasıl geldik ve nasıl döneceğimizi de bilirsin. Bilirsin değil mi?
-Yanii. O iş biraz zor olacak ama çıkacağız merak etmeyin, Mert hiç korkmuyordu. Piya merte ikinci kez sordu,
-Mert buraya nasıl geldik, hadi söyle ama.
Mert biraz çekindi kızardı. Ve istemeden de olsa şu cümle döküldü ağızından
-Benim yüzümden. Bir bilgisayar oyunu, aslında onun yüzünden de olabilir. Miya abla bizdeyken bu oyunu oynuyordum, o yüzden gelmedim yanınıza. Geçenlerde bu oyunda yeni bir bölüm atladım. Masallar diyarı. İşte biz bu bölümün içerisindeyiz. Ama can sıkıcı tarafı bilgisayara ışınlanmadık. Yani oyunun içerisinde değiliz. Bu şu demek; biz gerçekten masallar diyarındayız. Oyunda ki bir şiiri okuyorum,
Masallar diyarında bul bir sarmaşık
Sarmaşığı bir deve ver
O sana verecek bir ışık
Yol gösterecek gerçek dünyaya.

24 Mart 2026 Salı

KEDİLERİN SANATTAKİ YERİ

            
Nil ATEŞ
Bölüm 1: Kediler Sanatta Var mıydı?
Bilimsel araştırmalar, insanların sanatta kedi gördüklerinde beyinlerinde mutluluk ve merak merkezlerinin birlikte aktive olduğunu göstermiştir. Bir resim veya heykeldeki küçük bir kedi detayı, bakış açımızı tamamen değiştirebilir.
Kediler, insan kültüründe ve tarihinde her zaman özel bir yere sahip olmuştur. Sanat tarihinde, kedilere aklınıza gelmeyecek sembolik anlamlar yüklenmiştir; örneğin Antik Mısır’da kutsal sayılmışlardır. Sembolik olarak özgürlük, zarafet ve gizem simgesi olarak da kullanılmışlardır.
Sokaklarda, kitaplarda, çizgi filmlerde, internette ve evimizde kediler her yerde karşımıza çıkar. Ama ya tablolar, heykeller ve diğer sanat eserleri? Kediler, sandığımızdan çok daha fazla şekilde karşımıza çıkabilir.
Bu bölümde, kedilerin sanattaki yerini ve ne için, nasıl kullanıldığını inceleyeceğiz.
Bölüm 2: Temel Bilgiler
Kedilerin sanattaki yeri, tarih boyunca farklı kültürler ve dönemlerle paralellik göstermiştir. Antik Mısır’da kediler kutsal sayılmış, evleri korudukları ve tanrısal bir simge oldukları düşünülmüştür.
Orta Çağ Avrupa’sında genellikle uğursuzlukla anılsalar da bazen evcil dost olarak sembolize edilmişlerdir. Japonya’da ise iyi şansı ve refahı simgeleyen figürler ortaya çıkmıştır; ünlü örnek “Maneki-neko” (şans kedisi)dir.
Kediler, sanatta belli dönemlerde daha fazla öne çıkmıştır. Orta Çağ’da az yer almış olsalar da, gizli figürler olarak kullanımları dikkat çekicidir. Rönesans’ta ise tablolar genellikle gizli mesaj, zarafet veya ev hayatını simgelemek için kedi figürleriyle zenginleştirilmiştir.
Sadece eski zamanlarda değil, modern sanatta da kediler kendilerine yer bulmuştur. Ressamlar ve illüstratörler kediyi özgürlük, bireysellik ve mizah sembolü olarak sıkça kullanmıştır.
Kedilerin sanattaki yerini daha iyi anlayabilmek için bazı temel terimleri bilmek gerekir:
Motif: Tekrarlanan ve belirli bir anlam yüklenen görsel unsur. Örneğin kedi unsuru, ağaç unsuru veya kutsal ışık unsuru, farklı tablolar arasında farklı veya benzer şekilde tekrar edebilir.
İkonografi: Sanat eserlerindeki sembol ve figürlerin anlamlarını inceleyen disiplin.
Sembolizm: Nesnelerin veya figürlerin, kendi görsel anlamlarının ötesinde başka anlamlar taşımaları. Örneğin, kedi sembolü, güneş sembolü, 3, 7, 5, 40 sayıları veya kare ve kayın ağacı sembolleri.
Bölüm 3: Günümüzde Kediler
Kediler günlük yaşamımızda da her yerdedir. Sokaklarda, evlerde, kitaplarda, çizgi filmlerde ve internet içeriklerinde sıkça karşımıza çıkarlar. Eğer evde bir kediniz varsa, en az bir kez onu gözlemlemiş ve davranışlarını incelemişsinizdir.
Kedilerin en yoğun kullanıldığı alanlardan biri de popüler kültürdür. Garfield, Hello Kitty, internet memeleri (“Grumpy Cat” gibi)… Bunlardan en az birini daha önce duymuş veya görmüşsünüzdür. Bu karakterlerin bazı ortak yönleri vardır: Sevimlidirler, bazen gizemli, bazen de esprilidirler. Aslında bu özelliklerin çoğu, gerçek kedilerden alınmış ve karakterlere dönüştürülmüştür. Evlerimizdeki kediler de çoğu zaman sevimlidir; bazı hareketleri gizemli görünür, bazen de kahkahalara boğar.
İnsan beyninin kedi figürlerine karşı özel bir duyarlılığı vardır. Sanatta veya görsel içeriklerdeki kedi figürleri, beynimizde mutluluk, merak ve dikkat merkezlerini aktive eder. Bu nedenle bir sanat eserindeki kedi, okurun dikkatini çeker ve eseri daha derin bir şekilde algılamasını sağlar.
Sanatçılar, günlük hayatta gördükleri veya etkilendikleri kedilerden ilham almıştır. Örneğin evde beslenen bir kedi ya da sokakta rastlanan bir kedi, ressamın fırçasında bir motife dönüşebilir ve resme anlam katar.

Bölüm 4: Örnekleme ve Analojiler
Kediler için bazı genel benzetmeler ve analojiler vardır; bunlar resimi algılama biçimimizi etkiler.
Kediler özgürlük simgesidir; sanatçının fırçasında kendini ifade etme özgürlüğünü temsil ederler. Aynı zamanda gizem ve merak simgesidirler. Tabloda küçük bir detay olarak izleyicide farklı anlamlar uyandırabilirler. Zarafeti de temsil ederler; hareketleri, duruşları ve tavırları tabloya estetik bir değer katar.
Bu konuda ünlü sanat eserlerinden birçok örnek bulunmaktadır.
Örneğin, Jan van Eyck’in “Arnolfini Düğünü” (1434) tablosunda arka plandaki küçük kedi figürü, evin bereketini ve sahiplerinin sosyal statüsünü simgeler. Édouard Manet’in “Olympia” (1863) tablosunda kedi, resimdeki özgür ve bağımsız karakteri pekiştirir. Tsuguharu Foujita’nın Japon modern resimlerinde ise kediler, hem zarafet hem de mizah unsuru olarak kullanılmıştır.
 
Bölüm 5: İlginç Bilgiler
Rönesans tablolarında kedi figürleri genellikle gizli mesaj iletmek için kullanılmıştır. Örneğin, bazı tabloların arka planındaki kedi, ev yaşamını, sadakati veya evdeki kadın figürüyle ilgili mesajları sembolize edebilir. Orta Çağ’da bazı sanatçılar kedi figürlerini sadece izleyicinin dikkatini çekmek için eklemişlerdir. Bu figürler çoğu zaman gizli ve küçük detaylardır.
Küçük kedi detayları, izleyicide merak, şaşkınlık veya sevimlilik hissi uyandırır. Bu sayede okur, sanat eserine daha uzun süre odaklanır ve eserle bir bağ kurar.
Örneğin Japonya’daki Maneki-neko (şans kedisi) küçük bir figürdür ama güçlü duygusal ve kültürel anlam taşır. Avrupa’daki Rönesans ve Barok tablolarında ise kedi figürleri, bazen bir aile portresinde gizli mesaj iletmek için kullanılmıştır.

Bölüm 6: Temel Bilgilerin Tekrarı
Kediler insan kültüründe ve tarihinde özel bir yere sahiptir. Antik Mısır’da kutsal görülmüş, Orta Çağ’da ya uğursuz ya da evcil bir dost olarak tanımlanmış, Japonya’da ise Maneki-neko olarak iyi şansı temsil etmiştirler.
Sanatta kediler belirli dönemlerde öne çıkmıştır. Orta Çağ’da gizli figürler, Rönesans’ta gizli mesaj ve zarafet, Modern sanatta ise özgürlük, bireysellik ve mizahı temsil etmişlerdir. Takvim değiştikçe kediler, sanatta bambaşka anlamlarla yaşamışlardır.
Kediler bir motiftir, çünkü tekrarlanan bir görsel unsurdur; farklı tablolarda farklı veya benzer şekilde tekrar edebilirler. Aynı zamanda bir semboldür; kendi görsel anlamlarının ötesinde başka anlamlar taşırlar. Ayrıca kediler, ikonografi için de önemlidir. İkonografi, sanat eserlerindeki sembol ve figürlerin anlamlarını inceleyen disiplindir.
Örnekler: Jan van Eyck’in “Arnolfini Düğünü” (1434) tablosunda küçük kedi, evin bereketi ve sosyal statüyü simgeler. Édouard Manet’in “Olympia” (1863) tablosunda kedi, özgür ve bağımsız karakteri pekiştirir.
İnsan beyninde kedi figürleri mutluluk, merak ve dikkat merkezlerini aktive eder. Küçük kedi detayları, izleyicide bağ kurmayı ve eseri daha derin algılamayı sağlar.
Bölüm 7: Bir Sebebi Var mı
Kedilerin kullanıldığı daha az bilinen sanat eserleri de vardır. Örneğin, Giovanni Battista Tiepolo’nun bazı Barok tablolarında kediler genellikle küçük detaylar olarak yer alır; ancak tabloya mizahi veya sosyal mesaj da katar. Japonya’da Edo döneminde ise kediler, günlük yaşam ve şenlik sahnelerinde sıkça kullanılmıştır. Bazen sadece sevimlilik için değil, toplumsal mesaj vermek amacıyla da çizilmişlerdir.
Batı sanatında kediler genellikle gizli mesaj, zarafet veya ev yaşamını temsil eder. Doğu sanatında ise kediler hem şans hem mutluluk hem de bazen mizah unsuru olarak işlev görür. Kedilerin anlamı sadece döneme değil, kültüre de bağlı olarak değişir.
Bazı modern illüstrasyon ve çizgi romanlarda kedi figürleri bilinçli olarak gizli mesaj veya sürpriz öge olarak yerleştirilir. Örneğin, internetteki Easter egg benzeri kedi detaylarını görmüşsünüzdür. Peki bu kediler neden oradaydı? İzleyiciyi ödüllendirmek için mi konulmuşlardı, dikkati toplamak için mi? Mizah unsuru muydu, yoksa gizli mesaj mı taşıyordu? Ve neden özellikle kediler seçilmişti?
Bölüm 8: Sonuç
Kediler, sandığımızdan çok daha fazla şekilde karşımıza çıkabilir. Çok ilginç anlamlar taşıyabilir ve tabloların algılanışına yeni bakış açıları katabilir.
Bu yazı, kedilerin sanatta nasıl kullanıldığını inceledi.
Sanatta kedi figürleri genellikle hangi anlamları taşımıştır? Peki, net bir cevabı var mıdır, yoksa zaman makinesinde bastığımız her tuş yeni bir sayfa mı açar? Cevapları gizli mesaj, zarafet, mizah veya şans olarak sıralayabiliriz. Ama çok daha fazlası da olabilir.
Sizce bir tabloda kedi figürü neden gizli bir şekilde yerleştirilmiş olabilir? Bunun psikoloji ve nörobilimle ilgisi var mıdır, gizem için mi yapılmıştır, yoksa bambaşka bir sebep mi vardır?
Kendi gözlemlediğiniz bir kedi davranışı, bir sanat eserine ilham verebilir mi sizce?
Bir sonraki gördüğünüz tabloya bakarken, kedi figürünün size ne anlattığını düşünün. Belki de fark ettiğinizden çok daha fazlasını anlatıyordur.













18 Mart 2026 Çarşamba

Koşullanmış Psikosomatik Stres Yanıtı

Nil Ateş

Zihin Bedeni Etkileyebilir mi?
Okul mu açıldı, Hastalıklar mı?
Ayça derslerinde başarılı bir öğrencidir. Araştırmayı sever, öğrenmekten keyif alır. Sorun “okulu sevmemek” değildir. Ancak okul açıldığı anda bir şey değişir.
Burnu tıkanır.
Boğazı hassaslaşır.
Halsizlik başlar.
Yaz tatilinde ise sapasağlamdır. Koşar, güler, gelişir.
On beş tatilde tek bir belirti görülmez
Takvim değişir.
Beden değişir.
Belirtiler başlar.
Bu tesadüf müdür?
Yoksa zihin, bazı ortamları fark edilmeden “tehdit” olarak kodlayabilir mi?
Ve bu kodlama bağışıklık sistemini gerçekten etkileyebilir mi?
Bu metin, zihinsel süreçlerin bedensel tepkilere nasıl dönüşebileceğini inceleyen bir analizdir.
Psikosomatik Süreç Nedir?
“Psikosomatik” kavramı, zihinsel süreçlerin bedensel belirtiler oluşturabilmesini ifade eder. Bu, belirtilerin hayali olduğu anlamına gelmez. Aksine, ölçülebilir biyolojik değişimlerin psikolojik süreçlerle tetiklenebilmesidir.
Stres yalnızca bir duygu değildir; aynı zamanda biyolojik bir yanıt mekanizmasıdır. Beyin bir durumu tehdit olarak algıladığında stres hormonları artabilir, otonom sinir sistemi aktive olabilir ve bağışıklık sistemi dengesi geçici olarak değişebilir.
Ortaya çıkan belirtiler gerçektir:
Burun tıkanıklığı
Mukus artışı
Halsizlik
Boğaz hassasiyeti
Mide rahatsızlıkları
Bu belirtiler gribe oldukça benzer. Hatta çoğu zaman “Yine mi hasta oldum?” sorusu akla gelir. Ancak temel fark şudur:
Enfeksiyon genellikle bir virüs ya da bakteri kaynaklıdır ve belirli bir süre içinde seyreder.
Psikosomatik yanıt ise tekrar eden stres mekanizmasının fizyolojik yansımasıdır.
Zihin hastalık “uydurmaz”; ancak alarm sistemini gereğinden uzun süre açık tutabilir.
Bu tür etkileşimler, zihin–sinir sistemi–bağışıklık sistemi ilişkisini inceleyen psikoneuroimmünoloji alanında araştırılmaktadır.
Beyin Nasıl Öğrenir? (Klasik Koşullanma)
20. yüzyılın başında fizyolog Ivan Pavlov, köpeklerle yaptığı deneylerde birlikte tekrar eden olayların beyinde bağlantı kurduğunu göstermiştir.
Başlangıçta doğal refleks şudur:
Yemek → Salya
Ancak her yemek öncesinde zil çalınmaya başlar. Ve eşleştirmeler farklılaşır.
Zil → Salya
Yani beyin, birlikte yaşanan olayları eşleştirir. Buna klasik koşullanma denir.
 Eğer okul ortamı tekrar eden stres deneyimleriyle eşleşmişse, beyin şu bağlantıyı kurmuş olabilir:
Okul → Tehdit
Tehdit algısı başladığında stres yanıtı devreye girer. Bu yanıt bağışıklık dengesini etkileyebilir ve fiziksel belirtilerin ortaya çıkmasına katkı sağlayabilir.
Burada söz konusu olan, “uydurulan” bir hastalık değil; öğrenilmiş bir fizyolojik alarm tepkisi olabilir. Bu tablo, koşullanmış psikosomatik stres yanıtı olarak değerlendirilebilir.
Hipotezleri Test Edelim
Bilim, ilk açıklamayla yetinmez. Alternatifleri değerlendirir.
Hipotez 1: Mevsimsel enfeksiyon
Kış aylarında enfeksiyonların artması beklenen bir durumdur. Ancak şu sorular önemlidir:
Belirtiler yalnızca okul günlerinde mi başlıyor?
Hafta sonu azalma gösteriyor mu?
Tatil döneminde tamamen kayboluyor mu?
Aynı ortamda bulunan herkes benzer sıklıkta hasta oluyor mu?
Doktor muayenesinde aktif enfeksiyon bulgusu saptanmış mı?
Ayça’nın durumuna bakıldığında:
On beş tatil gibi kışın yoğun olduğu dönemlerde belirtiler belirgin şekilde azalıyor.
Belirtiler çoğunlukla okul günlerinde ortaya çıkıyor.
Hafta sonu azalma gözleniyor. Aynı ortamda bulunan herkes benzer sıklıkta hasta olmuyor.
Doktor muayenelerinde aktif bir enfeksiyon bulgusu saptanmıyor.
Bu veriler enfeksiyon ihtimalini tamamen dışlamaz; ancak tek başına yeterli bir açıklama sunmadığını gösterir.
Hipotez 2: Kalabalık ortam
Kalabalık enfeksiyon riskini artırabilir. Ancak yaz tatilinde sosyal temas artmasına rağmen belirtilerin ortaya çıkmaması, yalnızca “kişi sayısı” değişkeninin açıklayıcı olmadığını düşündürmektedir.
Ayça yaz boyunca daha fazla kursa katılmış, daha fazla sosyal etkileşim yaşamış ve daha fazla misafirliğe gitmiştir. Buna rağmen belirtiler gözlenmemiştir.
Hipotez 3: Gizli enfeksiyon
Belirtiler grip benzeri olduğundan enfeksiyon ihtimali doğal olarak akla gelir. Ancak doktor raporlarında aktif viral ya da bakteriyel enfeksiyon bulgusuna rastlanmamıştır. Ateş, laboratuvar göstergeleri ya da belirgin enfeksiyon belirtileri saptanmamıştır.
Bu durum, belirtilerin tamamen biyolojik olmadığı anlamına gelmez; fakat enfeksiyonun birincil neden olmadığını düşündürür.

Sonuç
Ayça’nın yaşadığı durum, mevcut gözlemler ışığında en olası açıklama çerçevesinde değerlendirilmiştir. Belirtilerin belirli bir ortamla sistematik şekilde eşleşmesi, koşullanmış psikosomatik stres yanıtı olasılığını güçlendirmektedir.
Her birey aynı tepkiyi vermez. Çünkü stres algısı ve duyarlılık düzeyi kişiden kişiye değişir.
Bu tür durumlarda önemli olan, belirtileri küçümsemek ya da “sadece psikolojik” diyerek geçiştirmek değildir. Zihinsel süreçlerin bedensel sistemler üzerindeki etkisi bilimsel olarak araştırılan bir alandır.
Psikoneuroimmünoloji alanındaki çalışmalar, stresin bağışıklık sistemi üzerinde düzenleyici etkileri olabileceğini göstermektedir. Bu nedenle bazı fiziksel belirtiler yalnızca enfeksiyonla değil, öğrenilmiş stres yanıtlarıyla da ilişkili olabilir.
Elbette bu değerlendirme kesin bir tanı değildir; gözlemsel bir analizdir. Ancak bilim çoğu zaman kesinliklerle değil, güçlü olasılıklarla ilerler.
Ve bazen takvim değiştiğinde değişen yalnızca günler değildir. Beden de öğrenir.
Ama bu her zamna kalıcı değildir. Eğer insan ve zihin, değişmek isterse kendini yeniden kodlayabilir.

14 Mart 2026 Cumartesi

RAMAZANDA İNSAN NEDEN DEĞİŞİR

NİL ATEŞ
(Söyleşi)

Yade: Selamün Aleyküm Lale. Nasılsın?

Lale: Aleyküm Selam Yade. Allah’a şükür iyiyim. Ama aklıma takılan bir sorum var.

Y: Bu soruyu benimle paylaşır mısın? Belki cevabını beraber bulabiliriz.

L: Komşum Ali Abi’yi tanıyorsun değil mi? Mahallede ne zaman bir kavga olsa işin içinden hep o çıkıyordu. Sürekli agresif ve gergindi, gereksiz kavgalara giriyordu.

Y: Evet, hatırlıyorum Ali Abi’yi. Peki, ne olmuş? Yoksa hasta mı oldu, bir sıkıntısı mı var?

L: Yok Yade’ciğim. Bildiğim kadarıyla bir sağlık sorunu yok. Ama davranışları çok değişti. Olumsuz yönde değil, olumlu yönde. Geçen gün iki çocuk onunla kavga çıkartmaya çalıştı. Ali Abi de “Ben oruçluyum, ben oruçluyum” dedi. Kimseye kötü bir söz söylemedi, kavgaya girmedi, tartışma yaşamadı. Ama bu nasıl oldu, tam anlayamadım. Ramazan Ayı geldi ve pat diye yeni bir Ali Abi koydular gibi. Geçen gün de huzurevlerine yardımda bulundu; ben de destek oldum.

Y: Ali Abi ve senin adına çok sevindim, huzurevine yardımda bulunmuşsunuz ya. “Kim bir müminin sıkıntısını giderirse, Allah da kıyamet günü onun sıkıntılarından birini giderir.” diye buyurmuş Peygamber Efendimiz. Fakat Ali Abi konusuna gelecek olursak… Benim de biraz kafam karıştı.

L: Bir dakika. Aklıma bir hadis geldi: “Oruç bir kalkandır; sizden biri oruçlu iken kötü söz söylemesin, bağırmasın. Eğer biri ona sataşırsa, iki defa 'Ben oruçluyum' desin.” Peygamberimiz böyle buyurmuştu.

Y: Aklına bin yaşa Lale! Bu tam da durumu yansıtan türden bir hadis oldu. Buradan bazı çıkarımlar yapabiliriz. Peygamberimiz “Oruç bir kalkandır” diyor. Yani oruç bizi kötü sözlerden, kalp kırmaktan, günahlardan koruyor. Tabii, eğer orucumuzu hakkıyla tutarsak bu oluyor.

L: Haklısın Yade. Hadiste “Sizden biri oruçlu iken kötü söz söylemesin, bağırmasın” diyor. Yani oruçlu olan kişinin kötü söz söylemesi, bağırması orucu zedeler. Bu yüzden Ali Abi oruçluyken kimseye bağırmayıp kötü söz söylemiyor olmalı.

Y: Haklısın Yade! Hadisin sonunda da “Eğer biri ona sataşırsa, iki defa ‘Ben oruçluyum’ desin” şeklinde. Ali Abi de öyle yapmış. Onu kızdırmaya çalışan çocuklara böyle diyerek kavga çıkarmaktan kendini korumuş.

L: Çok haklısın. Yani Ali Abi’nin neden Ramazan’da hiçbir kavgaya girmediğini anladık. Ancak… Dedim ya, Ali Abi bir huzurevine yardımda bulunmuştu. Bunun sebebi ne o zaman? Ali Abi normalde karşılıksız yardımlardan hoşlanmaz. Ramazan ayında ne değişti?

Y: Belki de bunun da bir ayette ya da hadiste cevabı vardır. Bir düşüneyim… Aklıma bir ayet geldi: “Ramazan ayı ki, insanlar için hidayet ve doğru yolu gösteren açık deliller vardır; bu ayda iyilik yapanlar daha çok sevap kazanır.”

L: İşte bu çok işe yarar bir bilgi oldu Yade! Bu ayetten birçok şey çıkarabiliriz. “Ramazan ayı ki, insanlar için hidayet ve doğru yolu gösteren açık deliller vardır” diye başlıyor ayet. Demek ki Ramazan ayında normal zamanlara göre daha fazla yol gösterici var, Ramazan ayında doğru yolu bulmak daha kolay oluyor. Bu sayede iyilikler de artıyor.

Y: Haklısın. Diğer kısmında da “Bu ayda iyilik yapanlar daha çok sevap kazanır” diyor. Yani bu ayda yapılan iyilikler daha fazla sevap kazandırıyor. Bu yüzden Ali Abi de sevap işlemeye teşvik olmuş olabilir.

L: Haklısın. Aynı zamanda “Kim bir oruçluyu sevindirirse, onun sevincine ortak olur” diye bir hadis var. Yani oruçlu bir kimseyi sevindirince sen de seviniyorsun. Belki de Ali Abi yaptığı bir iyilikte, yardım ettiği oruçlunun sevincine ortak oldu ve bu sayede iyilik yapmaya teşvik olmuş oldu.

Y: Şimdi bunun da nedenini çözdük! Aslında Ramazan ayı düşündüğümüzden ne kadar büyük bir bereket, ne kadar büyük bir yol göstericiymiş! 11 ayın sultanı diye boşuna Ramazan’ı seçmemişler. Çünkü Ramazan bir sultansa, sevapları ve sevap işleyenleri sultan ettiği için sultan. İnsanları iyiliğe teşvik edip kavgalardan uzaklaştırdığı için sultan.

L: Çok haklısın. İnşallah her insan Ramazan ayında nice sevaplara, nice iyiliklere adım atar. Çünkü iyilik paylaştıkça her eve, her aileye de dokunur. Allah’ım bizi ve tüm müminleri doğru yola ulaştırsın inşallah.

Y: İnşallah Laleciğim. Görüşürüz. Güle güle.

L: Güle güle!

BEREKETİN KAPILARI RAMAZAN

Nil Ateş

Ramazan geldi, ayların ve Allah’tan medet umanların sultanı,
Helale attığımız her adım, Kudret’e söylediğimiz her kelime değer kazandı.
Anladım haşmetten uzağı ve fakru zaruret içinde olanı,
Ve ayrıca Alemlerin Rabbi’ni, kainatın gölgesiz ışığını.

Geçtiğim her yolda bir hikmet olduğunu hissettim,
Aldığım her solukta ilk sözleşmemi anımsadım, sanki derin bir ritim.
Bazı beşerler celalli, hışımlı; lakin onları dert etmedim.
Rahmet gökte yazılı, Esmaül Hüsna'yı ezbere kalbim.

İçimde derin bir teslimiyet, emin adımlarla yürüyüşüm,
Mukabele sesleri yükseliyor caminin mahyasından, ben de onun ışığıyla büyümüşüm.
Beşerlerin iki günlük düşüncesi hangi taşı oynatsın?
Ben Allah katında özelim; iman tereddütten arınmış, yüreğimle ışıldasın.

Gün boyu binlerce olay ve his yaşadım,
Fakat hiçbir ibadetime riya karıştırmadım
Hakiki bereketin ve iç huzurun kapılarını açan,
Her ev için bir tabak yemek olan Ramazan, hoş geldin, canıma değer olan.

10 Mart 2026 Salı

ÜÇ GÜN OLDU

Nil Ateş

Üç gündür kelimelerimiz birbiriyle buluşmuyor sadece
Gözlerini hiç görmedim fakat artık gözüme geliyor sessizce
Alev mavisi diye betimlemişlerdi bakışlarını bir kere
Kendimi avutuyorum bir tek bu düşle

Bizim hiç tanışmadığımızı söylüyorlar
Ancak hakkında her şeyi biliyorum, yanıtsız  sorular
Aklım sende kaldı günleri bekleyemiyorum
Bu hafta içi yeniden buluşalım artık dayanamıyorum

Sen olmadığın için seni düşlerimde görüyorum
Söylediğin sözler aklıma geldikçe gülümsüyorum
Bu hafta içi seni yeniden okuyacağımı söylüyorlar
Onlara inanmaktan başka seçeneğim mi var
 
Not: Bu şiir Hepimiz Gökyüzü Olmak İstedik serisinin Lordlar ve Varisler kitabındaki Nova karakteri için  yazılmıştır. 

GÜNLÜK

Feyza Duran

Bazı insanlar bunun içine yazar
Duygularını, sırlarını
Bazen de insanlar hakkındaki düşüncelerini
Ama en çok da sıradan günlerini

Belki de takılırlar
Tuhaf geçmeyen günlerini yazmaya
Acaba diyorlar mıdır
Sıra dışı geçsin de günler
Bu boş sayfalara yazalım cümleler

Bazıları ise hatırlamak istemez
Bir önceki gün ne yaşadığını 
Bir önceki sene yazdıklarını
Onlar günlük yazmaz
Günlük yaşarlar
Galiba en iyisi bu
Ya da yalnızca yazılmalı mutluluklar 

7 Mart 2026 Cumartesi

BÜTÜN NEHİRLER


NEHİR ALMACI

Dünyanın bütün nehirlerini görmek isterdim
Nil, Dicle, Kızılırmak, Sarı Irmak, Lena
Gitmek istiyorum her birinin kıyısına
Gitmek ve uzanmak bu nehirlerin kenarında
Boylu boyunca

Bütün nehirlere ayağım değsin istiyorum
Bütün nehirlerin kumsalında çay içmek
Hayatın, dünyanın, çocukluğun tüm güzelliklerini
Ve hayallerimi yazıp bir kağıda 
Şişe içinde
Nehirlere bırakmak istiyorum 

BAZI VAKİTLER

 
ELİF ESLEM ŞİMŞEK
Sabahın erken saatlerinde görenler beni
Neyin var diye sormadan edemiyor
Kimi diyor hasta mısın, yorgun musun diyor kimi
Oysa o saatlerde kuşlar bile ötmüyor
Kediler bile sokaklara çıkmıyor

Öğlen vakti olunca her şey değişiyor
Bu kez aynı kişiler soruyor, yorulmaz mısın sen
Hepimiz tükendik; işlerden, derslerden
Ama sen maşallah devam ediyorsun pes etmeden
Oysa o saatlerde tabiat uyanmış oluyor
Ağaçlarda kuşlar, sokaklarda kediler dolaşıyor
Güneş bile en çok
O saatlerde ışıtıyor, ısıtıyor.

YENİ HAYAT

Yiğit Efe Demir
1. Bölüm

Her şey yolunda giderken birden hayat nasıl da kabusa dönmüştü. Oysa daha dün arkadaşlarımla, akrabalarımla büyük bir saadet içinde geleceği planlıyor, kışa hazırlık yapıyorduk. Ya şimdi?.. Kocaman bir boşluğun ortasındayım. Ne gidecek bir kapım var ne de önümde yiyebileceğim bir azık. Daha dün bütün kış yetebilecek yiyeceklerin peşindeyken her şey bir anda değişti. Her şey yok oldu. Kendi kitabının dışına çıkarılmış bir roman kahramanı gibiyim şimdi. Mekan başka, zaman başka, etrafım bambaşka ve bilmediğim bir hayatın içindeyim. 
Belki de bu felaketten kurtulan başka arkadaşlarım vardır ama onları nereden bulacağım şimdi? Yaşıyorsa da sakat kalma ihtimali olanlar da vardır. Yardıma ihtiyacı olanlar da vardır ama benim de yardıma ihtiyacım var. 
Böyle düşüncelerle bir süre oyalandıktan sonra keşfe çıkmaya karar verdim. Önce yiyecek bir şeyler bulmalı ve gücümü toplamalıydım. Büyüklerimiz zaman zaman böyle hikayeler anlatmıştı. Toplu yok oluşlar, tufanlar, felaket hikayeleri… Günün birinde böyle bir şey yaşayacağımı bilmiyordum. Artık ben de ilerde torunlarıma anlatırım bu hikayeyi diye düşünüyordum. Tabi sağ kalan birileri varsa ve yeniden hayat kurabileceğim bir dünya olursa. Belki de tek başıma hayatımı tamamlayıp yok olup gidecektim yeryüzünden. Belki de daha büyük bir felakete maruz kalıp kısa süre sonra ben de ölecektim fakat ümitli olmak istiyordum. Ümitle yürümek ve geleceğe inanmak, geleceği yeniden inşa etmek. 
Yaşadığım yerdeki enkazdan bir şeyler kurtarmayı, çıkarmayı düşündüm önce fakat çok zahmetliydi. Nasıl olsa uzaklarda yiyebileceğim bir şeyler, barınabileceğim bir yerler vardır, diye düşünüyordum. Benim gibi ufak tefek biri için sığınma, barınma ve beslenme çok büyük bir sorun değildi zaten. Küçücük bir midem vardı ve küçücük bir bedenim. Bunlar avantajdı benim için ama zaman zaman olumsuz sonuçlar da yaratabiliyordu bu durum. Düşünmek yerine yürümek daha güzel bir fikirdi ve başladım yürümeye. Neyse ki ellerim ve ayaklarım sağlamdı. İlerde çok ilerde bir ormandan bahsediyordu büyüklerimiz. Orayı geçtikten sonra yaşanabilecek güzel yerlerden bahsetmişlerdi. Ormanda bataklığın, yırtıcı kocaman hayvanların ve karıncayiyenlerin olduğunu da söylemişlerdi. Biraz gözüm korkuyordu fakat yine de bu ormandan geçmeliydim ama önce yiyecek bir şeyler bularak. Bir yandan yürüyor bir yandan yiyecek bir şeyler arıyordum. 

2. Bölüm
Önüme kocaman bir elma yuvarlandı. Nereden geldiğini fark etmedim bile ama güzel duruyordu. Kuşlar birkaç yerine gaga vurmuşlardı elmanın. Belki de dalından onlar düşürmüştü. Demek ki yakında bir elma ağacı vardı. Keyifle elmadan birkaç ısırık aldım. Keyfim yerine gelmişti, derken tepemde dolaşıp duran bir gölge hissettim. Galiba elmanın sahibiydi bu. Benim aldığım ısırıktan ne olacaktı ki? Yine de saklanmam gerekiyordu. Bir taşın kenarına saklandım birkaç dakikalığına. Kuş, elmayı alarak uzaklaştı ama en azından artık tok sayılırdım. İyi gelmişti bu elma. Hava kararmadan kendime sığınacak bir yer bulmalıydım. Hızla yürümeye devam ettim. 
Hava kararmaya yakın ayaklarımın altında bir ıslaklık hissettim. Ne tarafa gidersem gideyim her yer ıslaktı. Oysa yağmur filan yağmamıştı. Telaşım artmıştı. Sağa sola koşuyor, aynı yerde daire çiziyordum. Nihayet bir kuru ağaç parçasına tutundum. Ağaç parçasının bir kısmı çamura saplanmıştı ama bir süre burada dinlenip etrafı keşfedebilirdim. Hava kararmadan buradan kurtulmam gerekiyordu. Galiba bir bataklıktı burası ve orman da yakındı. Uzaklardan gelen kuş ve uluma seslerinden, yaprak kokularından bunu seziyordum.

3. Bölüm

Tutunduğum dal dışında bir çubuk daha bulmalıydım ve onu bu bataklıktan kurtulmak için kullanmalıydım. Sağa sola baktım ve nihayet değneğe benzeyen bir parça gördüm yakınımda. Uzanarak yerinden çıkarmaya çalıştım. Biraz zorlandım fakat başarmıştım. Bu değnek sayesinde tutunduğum ağaç parçasını yavaş ilerleyen bir kayık gibi kıyıya kadar taşıdım. Sonunda kurtulmuştum bataklıktan. Bir süre kenarda dinlenmek iyi olur, diye düşündüm ve bir kaya parçası zannettiğim bir yükseltinin altına uzandım. Kaya parçası sıcacıktı fakat o da ne? Bu parça hareket ediyordu sanki. Yoksa bir canlının gölgesine mi sığınmıştım. Endişem artmıştı ama ani hareket yapmaktan da korkuyordum. Birdenbire tüm vücudumu saran bir ılık rüzgar esti. Garip şeyler oluyordu. Evet bu bir canlıydı ve doğrulmuştu. Kocaman hortumuyla tepemde duruyordu. Üstelik iştahla bana bakıyordu. Benim küçücük birinden ne istiyor olabilirdi ki? O anda büyüklerimizden duyduğum hikayeler aklıma geldi. Bu canlı olsa olsa bir karıncayiyendi. Onlar bizim düşmanımızdı. Galiba beni midesine indirmek istiyordu. Kaçmaya çalıştım fakat sürekli tepemde dolaşıp duruyordu. Bir kovuk ya da mağara bulabilsem kurtulma ihtimalim vardı. Telaşla sağa sola koşmaya devam ettim. Sonunda sığınacak bir yer bulmuştum. Nefes nefese mağaradan içeriye girdim. İçeri girer girmez yuvarlanmaya başladım. Ayaklarım, kollarım acıyordu ama en azından hayattaydım ve uçuyordum. Bir süre büyük bir boşluğa doğru düştüm. Sonunda yumuşak bir iniş yapmıştım. Neyse ki kırık, çıkık yoktu bir yerimde. Karanlık bir yerdi burası. Çaresizce karanlıkta ilerlemeye başladım. Az öteden kulağıma ulaşan su damlası seslerini çığlık sesleri bölüyordu. Yine belalı bir ortama düşmüş olmaktan korkuyordum. Aslında karıncayiyenden ayrılırken ona bir nanik yapmak isterdim ancak can korkusuyla perişan haldeydim. Şimdi yukarda halen beni arıyordur zavallı, diye düşündüm. Tam keyfim yerine gelmişti ki bu ortamda da hayati tehlikem olduğunu sezdim.

Karanlıkta saatlerce ilerledim. Su sesinin geldiği yerden uzak durmam gerektiğini biliyordum. Bu esnada tepemden rüzgar gibi bir ses geçmeye başladı. Bu ses galiba bir yarasa sürüsüne aitti. Çığlıklar da onlardan geliyor olmalıydı. Yarasaları hiç sevmezdim. Gürültü geçinceye kadar sessiz kaldım ve ardından yine yürüdüm yürüdüm. Dışarda havanın kararmış olduğunu unutarak ha bire aydınlık bir nokta arıyordum ki ayaklarımın ıslandığını fark ettim. Akıntısı olan bir suydu bu. Hemen kenarda bir kuru yaprak buldum ve sürükleyerek suyun içine indirip üzerine atladım. Artık yüzüyordum karanlıkta. En azından mağaranın dışına çıkabilecektim. Zaman zaman etrafımdan zıplayan kurbağaların sesini duyuyordum. Bazen de balıklar zıplıyordu kenarda. Balıklara yem olmak da kötü bir son olur, diye düşündüm ama balıklar dost canlısıydı. Yorulmuştum ve artık uykusuzluğa direnemiyordum.

4. bölüm

Kendime geldiğimde güneş gözümü kamaştırıyordu. Halen suyun üzerinde ve bir kuru yaprağın tam ortasındaydım. Yaprak ıslanmamıştı, bu iyiydi. Bir süre gözlerimi ovuşturup etrafa baktım. Her yer masmavi sularla kaplıydı. Burada ne yapacağımı bilemiyordum ve su beni taşımaya devam ediyordu. Buradan nasıl kurtulacağımı bilemiyordum. Güneş beni hayli ısıtmış neredeyse bir karınca kızartmasına çevirmek üzereydi. Derin düşüncelerle ilerlerken yanımdan geçen bir kütük parçası gördüm. Kütük parçası yaprağı da üzerine alarak yüzmeye devam etti. Bu iyi bir şeydi benim için. Zaten yaprak da su almaya, ağırlaşmaya başlamıştı. Biraz ilerde bir şelale görünüyordu. Şelaleye varmadan önce bir kara parçasına çıkmak zorundaydım. Bu esnada kütük parçası kıyıya doğru yöneldi ve çamurlu bir yere saplandı. Kurtuldum, diye sevinirken kütük parçası yeniden hareketlenmişti ki son anda kara parçasına kendimi attım. 

Kaç saat, kaç gün, kaç hafta, kaç ay burada baygın kaldığımı hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde bambaşka bir dünyaya açtım gözümü. Hiç ağaç yoktu burada ve soğuk da yoktu. Hatta sıcaktı her yer. Toprak kuraktı ve her yer uçurumlarla doluydu, çatlamıştı topraklar. Sanki büyümüştüm biraz ve sararmıştım. Ellerime baktım, ayaklarıma baktım değişmiştim hayli. Günlerce burada kalmanın etkisiyle bir dönüşüm yaşamış olmalıydım. Etrafta tek canlı belirtisi yoktu. Başka bir gezegene düşmüş gibiydim. Belki de ölmüştüm. Bir süre kollarımın, ayaklarımın açılması için çalıştım, hareketsizlikten perişan olmuştum. Neyse ki  güneş batmaya başladığında etraf serinledi. Etrafı keşfetmek için gece yolculuğu iyi bir fikirdi. Gece, ay ışığında her şey o kadar aydınlıktı ki gündüz gibi görebiliyordum etrafı. Nihayet çatlak, çorak topraklardan uzaklaşmış, nemli bir yere gelmiştim. Küçük göletlere de rastlamaya başlamıştım. Susuzluğum kalmamıştı, biraz da yiyecek bulabilsem çok iyi olacaktı. Daha önce hiç görmediğim değişik bir ağaç türünün altında durdum. Şaşkın şaşkın ona bakıyordum ki bir ses duydum:
-Bu ağacın adı baobabtır. Bu benim ağacım ama istersen biraz dinlenebilirsin burada. 
Sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordum ki bir çift parlak gözle karşılaştım. Bu bir kertenkeleydi. 
-Buralarda yabancıyım ve ne zamandır aç olduğumu bilmiyorum, dedim. 
Bir dostu görmüş gibiydim. Kertenkele devam etti:
-Anlamıştım yabancı olduğunu, dilersen sana bir yer tarif edeyim, oraya git ve başından geçenleri anlat, dedi. 
-Önce biraz dinleneyim, dedim.
Sohbeti hoşuma gitmişti kerkentelenin. Sabaha kalmadan yola çıkmalıydım. Gerekli yol tarifini tüm detayları ile aldım ve yola çıktım. Bir süre yürüdükten sonra bir köyün girişinde buldum kendimi. Köyün içlerine doğru ilerlerken etrafımda bir kalabalık oluştuğunu fark ettim. Başka başka karıncalar her yerden çıkıp etrafımda toparlanıyorlardı. Konuşmuyorlardı ama bakışları bir garipti. Artık etrafımdaki kalabalıktan yürüyemez hale gelmiştim. Yaşlı bir karınca tam önümde durarak şöyle dedi:
-Yüzyıllardır beklediğimiz büyük bilge karınca sen olmalısın. Köyümüze hoş geldin. 
Söylenenlerden bir şey anlamıyordum ama devam ediyordu:
-Atalarımız hep senin bir gün geleceğinden bahsederdi. Onların anlattığı kutsal karınca sen olmalısın. Artık köyümüzde huzur, bereket olacak. Artık köyümüzde barış olacak. 
Yaşadıklarımdan hiçbir şey anlamıyordum ama nihayet yeni bir hayata başlamıştım. Film gibi bir hayat.

KAKTÜS


Metehan AKKAYA

ÇÖL
    Ben, daha hiçbir şey hatırlamazken çöldeydim. Bir anda oluşmuş gibiydim ancak öyle olsam annem, babam belki de ağabeylerim yanımda olacaklardı. Beni yalnız bırakmazlardı. Bir ses geliyordu. Arkama, önüme, sağıma, soluma her yere bakıyorum ama kimseyi göremiyorum. Boş boş ses duyuyor olamazdım. Acaba annem, babam, ağabeyim veya hiç bilmediğim aile üyelerim olabilir miydi? Sadece yanımda bir kaktüs vardı. Eğer onun konuştuğunu düşünsem arkadaşlarıma, yakınlarıma ve yakın çevreme anlatsam ya hasta olduğumu ya da birilerinin bana şaka amaçlı olarak yapabileceklerini düşündüm o yüzden anlatmamaya karar verdim. Anlatsam dalga geçecek arkadaşlarım bile var. Yakın çevrem o kadar kötü. Ben, onunla konuşmayı denemek istiyordum. Hatta denedim ancak hep aynı şeyleri diyordu
-Skatus… Skatus...
Bu özel gibiydi ama çok sessizdi. Fısıldar gibiydi. Kocaman çölde sadece bir kaktüs vardı. Başka bir ses geliyordu. Gürültülüydü, sanki motor bağırtıyorlardı. Arkama baktım ama hareket edemedim sadece bakabiliyordum. Bir araba vardı uzakta. Hava şartlarına uygun bir araç ve kamyon gibi. Aracın arkasında dorseye benzer bir bölme vardı. Arkasında onlarca kaktüs vardı. Araba bana geliyordu. Korktum kaçmayı denedim ancak felç gibi hareket edemiyordum sadece etrafa dönebiliyordum. Araç yanımda durdu ve önce yanımdaki kaktüsü ve ardından beni aldı. Arabadaki kaktüslerin dikenleri bana batıyor ancak canım acımıyordu. Aralarından biri bana seslendi:
-Hey Katsi burada ne yapıyorsun, senin çoktan dükkânda olman lazım.
-S…s… sen kimsin?
Korkudan kekelemeye başladım, kaktüsle konuşuyordum. Garip ve korkunçtu. Tekrar konuşmaya başladı:
-Saçmalama beni hatırlıyor olmalısın. Kardeş gibiyiz. Sen beni çölde yalnız bırakmamıştın. Nasıl hemen unutursun?
Ben hala korkuyordum. Görmediğim, kaktüslerin arasında olan birisi veya bir kaktüs benimle sohbet ediyordu. Tüylerim diken gibi olmuştu. Ona adını sordum:
-Senin adın ne, sen benim adımın Katsi olduğunu nereden biliyorsun, uyduruyor musun, ben seni neden tanımıyorum?
-Benim adım Katas ve anlamı ailemin geleneklerine göre ölümsüzmüş. Dedim ya ben senin kardeşin gibiyim beni çölde yalnız bırakmadın. Uydurmuyorum. Senin beni tanıman lazım, sonuçta sen beni çölde yalnız bırakmadın. Sorularının cevabı bu şimdi sen söyle sen en son ne yaptın hafıza kaybı falan mı geçirdin niye hiçbir şeyi hatırlamıyorsun benim can sıkıntımı sen düzelttin.
Sonradan aklıma geldi acaba hafıza kaybı mı geçirdim çünkü oluştuğumda aile bireylerim yanımda olurdu. Ben kendimi anlattım:
-Ben daha hiçbir şey hatırlamıyorken oluşmuş gibiydim ancak yanımda kimse yoktu sonra araba geldi beni aldı sonrasını biliyorsun işte
 Anlatmak iyi gelmişti, sonra tekrar:
-Dostum sen kalsat hastalığına yakalanmışsın. Ama merak etme birkaç gün olur sonra geçer, çok nadir bir şekilde insanlarda da görülür ve bazen hep olur. İnsanlarda görülen hastalık daha farklı olur ve bir ömür sürer.
Araba durmuştu ancak şehirler arası bir yolda çölde gider gibi hissediyordum ve zaten hava sıcaktı. Arabanın dorsesinden dışarıya baktım zaten çöldeymişim trafikten dolayı durmuştuk çevirme varmış. Sıra bize gelince korktum yakalanacaktım… çevirme hızlıca geçti ve yakalanmadım şaşırdım ve çok sevindim, yola devam ettik ve çimenli ama solmuş, sararmış çiçeklerle doluydu bir bölgeye gelmiştik. Burası farklı ülkelerin havasını veriyordu. Kendimi kötü hissettim. 
Ancak garip olan bir şey vardı. Şehrin manzarası güzeldi; herkes mutlu değildi. Yanımdaki kaktüslerin birazını alıp çiçekçiye götürdüler. İyi ki beni almadılar. Çiçekçide çalışmak istemiyordum. Ardından tekrar yola koyulduk. Başka bir yere geldik. Bu sefer çimenler diğer yere göre daha da güzeldi sanki her gün sulanıyorlardı. Bu sefer çevirme yerine açık bir kapı vardı ve oradan geçtik. Yeni geldiğimiz ülkenin havası daha iyiydi. Herkes mutluydu, kahkaha atan çocuklar, gülüşen yetişkinler sanki mutluluk ülkesiydi burası. Beni de diğer kaktüsler gibi alıp çiçekçiye verdiler. Ancak ben çiçekçide çalışmak istemiyordum. Yanımdaki Katas hep beni inandırmaya çalışıyordu.
ÜLKE MACERASI
 Katas’a alıştım daha doğrusu diğer kaktüsler hep aynı şeyleri diyorlardı bu yüzden sadece onunla konuşabiliyordum… sonra bir müşteri geldi ve bir tane kaktüs aldı. O “Skatus” demeyi bırakmıştı. Sanki o da konuşmaya başladı “sonunda özgürüm!” diye bağırdı. 
 2. gün:
 2. gün daha sakin geçmişti hatta Katas yanımdan ayrıldı üzüldüm ama tanımıyordum zaten. Yalnız kalmak çok kötü bir histi. Ancak o özgürdü sanırım zaten konuşuyordu…
 5. gün:
 Bugün çiçekçide kavga çıktı. Kavganın sebebi çiçek alan kişinin çiçeğin hemen solduğunu söylemesiydi. Aslında solmamış, sulanmamıştı. Kavga çıkarmak istemeyen çiçekçi bir kaktüs hediye edip kavgayı durdurdu. Uykum gelmişti. Ancak uyuyasım yoktu.
 12. gün:
 Uyandığımda nasıl uyuduğumu anlamadım. Saat 01.43’tü. Başka bir adamın elindeydim korkmalı mıydım bilemedim. Adam beni sevmişti ve seçmişti sanırım demek ki yeni bir evim olabilirdi…

YERLEŞİM
Beni alan kişi acaba neden aldı. Ben her işi yapan bir temizlikçi mi yoksa bir köle miydim? Evine gittiğimde beni çok güzel bir oyuncu odasına götürdü. Her yer karanlık gibiydi ancak loş bir mor ışık vardı. Beni odada güzel duracak bir yere yerleştirdi. Sanırım kölesi olmuştum. Ya da…
ANLAMAK
 Her şey birbiriyle uyumluydu. Aslında ben saftım nasıl anlamamıştım. Aklım almıyordu. Ben… ben… kaktüstüm. 

1 Mart 2026 Pazar

GÖLGE

Selim Çabuk 
 Tuğra ve Kerim'in en sevdiği şey yaz akşamlarında mahallede dolaşmaktı. Sokak lambalarının altında sohbet etmek, balkonlarda oturan insanlara selam vermek, uzaktan şehrin ışıklarını izlemek onlar için büyük bir keyifti. Yine bir yaz akşamıydı ve yine akşam gezisindeydi iki arkadaş. Hava hafif rüzgarlıydı ve sokak lambaları yeni yanmıştı. Bu kez yolu biraz uzatarak yeni mahalleler keşfetmek istiyorlardı. Daha önce hiç görmedikleri eski boş bir evin önünden geçiyorlardı ki bir an evin içinde bir gölgenin hareket ettiğini gördüler. İkisi de irkilmişti, oldukları yerde durdular. Kerim fısıldadı:
-İçerde biri var galiba. 
Tuğra dikkatlice ama biraz da korkuyla bakıyordu. Perde sanki hareket ediyordu fakat içerisi tam görünmüyordu. Bir süre kapının önünde beklediler. Bu esnada biraz cesaret de gelmişti iki kafadar arkadaşa. Kerim, kapıyı hafifçe itti, kapı zaten açıktı. Bunu yapıp yapmamak hususunda endişeleri vardı ama merak duygusu üstün geliyordu. Göz göze geldiler ve başlarıyla birbirlerini onayladılar, içeriye girmeye karar vermişlerdi. 
İçeri girdiklerinde yerde ayak izleri vardı. Sokak lambası tam olarak evin içine düştüğü için tozlu zeminin üzerindeki ayak izleri taze görünüyordu. Yine iki arkadaş göz göze geldi ve başlarıyla birbirlerini onayladılar. İzleri takip etmeye başladılar. Sessiz olmak için çaba gösteriyorlardı fakat zemindeki tahtalar arada gıcırdıyordu. İzler evin arka bahçesine açılan kapının önünde bitmişti. Kapıyı usulca açtılar. Kapının tam önünde sarı bir kedi oturuyordu. İki arkadaşın kapıyı açması onu hiç şaşırtmamış, korkutmamış gibiydi. Kedi evcil olmalıydı çünkü boynunda parlak bir tasma vardı. Muhtemelen sahibi şimdi bu kediyi arıyordu. 
Kerim usulca kediye eğildi ve fısıltıyla konuştu:
-Demek gölge sendin, korkuttun bizi dostum.
Tuğra gülümseyerek kediyi kucağına aldı. O sırada karşı evin balkonundan bir kadın seslendi:
-Limon! Buralarda mısın kuzum?
Kedi bir anda hareketlendi ve kulaklarını sesin geldiği yöne dikti, hemen miyavladı. Kadın balkonda görünmüyordu artık, koşarak gelmişti. Nefes nefese konuşuyordu:
-Bir an çok kötü hissettim kendimi. Limon benim kedim. Az önce balkondan atladı ve kayboldu. Nerede olduğunu, nereye gittiğini anlayamadım. O, çok ürkek bir ev kedisi. Öylesine sesleniyordum sağa sola, nihayet buldum onu.
Tuğra ve Kerim hiçbir şey demeden birbirlerine baktılar. Tuğra konuştu:
-O zaman bize müsaade, size de kedinizle iyi günler dileriz teyze. 
Kadın kediyi kucağına almıştı ve kedi gayet keyifli görünüyordu. Kapıdan çıkarken devam etti kadın konuşmaya:
-Sizin girdiğinizi görmesem tek başıma buraya gelip kedimi alamazdım. Burası beni ürpertiyor biraz. Tekrar teşekkür ederim. 
Karşılıklı iyi akşamlar diledikten sonra iki arkadaş kendi mahallelerine doğru yola koyuldular. İyi bir şey mi yapmışlardı, kötü bir şey mi bu eve girmekle? Kafaları biraz karışıktı. Çok farklı şeyler de yaşayabilirlerdi ama netice olarak kayıp bir kedinin bulunmasına vesile olmuşlardı.
Kerim:
-Bugün de boş geçmedi, dedi. Akşam akşam iyi sevap kazandık galiba.
Tuğra başını salladı.
-Evet.
Her ikisinin içinde de hem küçük bir sevinç hem de huzursuzluk vardı. Başka mahallelerde akşam gezisi yapmak iyi bir fikir değildi. Üstelik boş bir evin kapısını aralamak...
Tuğra:
-Kendi mahallemizin dışına çıkmayalım bence artık, dedi. Korktuğum için demiyorum bunu ama içimde garip bir huzursuzluk var.
Kerim:
-Sen söylemesen ben söyleyecektim bunu, dedi. 
Hava tamamen kararmıştı. Vedalaşıp evlere dağılma vakti gelmişti. 

28 Şubat 2026 Cumartesi

GÜL VE LALE

 Reyhan Veske

bazen düşünüyorum yeryüzünde
çiçekler olmasaydı
olmazdı belki renkler de
kimi sarı kimi pembe
kimi beyaz kimi kırmızı
çiçekler her yerde

kuşlar ve çiçekler
doğadan taşınır evlere, bahçelere
görmek ister insanları onları her yerde
bazen saksıda toprakta bazen
huzur veriyor insana, rastlamak bir çiçeğe

çiçeklerin hepsi güzel sözüm yok
ama bana sorarsanız gül başka
rengi başka, kokusu başka
bir de dikenleri olmasa

bir de laleleri çok seviyorum
keşke bütün parklarda bahçelerde
laleler olsa
sıra sıra, renk renk laleler
üzerlerinde kelebekler uçuşsa 

PES

elif eslem şimşek
 
 
sensin sınıfı kelebeği
en nazlı prensesi
masallardan çıkmış gibisin
sensin hepimizin neşesi
 
bizi güldürmeyi tek beceren kişi
biraz fazla konuşsa da
bizi çok yorsa da
çok iyi yapıyor bu işi

çok kolayca şiir yazar
ramazanda oruç tutar
ama yine de yorulmaz
tüm sınıfa kafa atar

ilerde büyüyünce o
olmalı mutlaka vekil
mecliste görelim onu
desin ki önümden çekil

adının ilk harfi b’dir
ikinci harfi ise e’dir
yedi harfli bir ismi var
SUS ARTIK BE
KES ARTIK LİN
KÜS ARTIK AY
PES ARTIK
PES