1 Kasım 2025 Cumartesi

SESSİZ GECE

 
 Nehir Almacı


Gökyüzünde solgun bir ay
Rüzgar eser yavaş yavaş
Kalbimde saklı binbir dava
Zaman geçer olur telaş

Bir yıldız düşer gözüme
Gece serilir önüme
Sözlerim kalır içimde
Suskunluk dokunur gönlüme

Dalgalar kıyıya vururken
Kuşlar sessizce dururken
Gün biter yavaşça erirken
Hayaller göğe savrulurken

Uzakta ışık yanar yine
Çekilir karanlık derine
Bir huzur çöker kalbine
Sessizlik çöker her köşene

Ve bil ki günler geçse de
Mevsimler dönüp gitse de
İnsanlık bin kez sönse de
Umudun saklı içte 
Hep sende



 

 

TALİHİMİN TARİHİ

Ecem Ercins 
Reyhan Veske
Nehir Almacı
Metehan Akkaya
Sami Yusuf Avcı

1. Bölüm
Oldum olası talihsizdim. Bir türlü peşimi bırakmıyordu sakarlıklar. Bazıları üzerinde nazar var, diyordu. Hatta kimileri kurşun döktürmeyi öneriyordu. Önerilerin bazılarını ailem uygulamıştı fakat sonuç değişmiyordu. Herkesin günde onlarca kez geçtiği yolda yürürken benim ayağım burkuluyordu. Hem de düz yolda. Kimsenin takılıp düşmediği merdivenlerden yuvarlanarak inmeyi başarabilen biri varsa o da bendim. Yürümemde mi problem vardı yoksa adım atış tarzımda mı? İkisi de değil. Bir ara yanlış ayakkabı seçiminden kaynaklandığını da düşündü büyüklerim fakat ben çorapla yürürken bile evde zaman zaman düşüyordum. Yalnızca yürümek mi sorundu benim için? Hayır… Çay içmeye bile korkar hale gelmiştim çünkü çay bardağının kulpu elimde kalıyor bardak çatlayıp kulpundan ayrılıyordu bazen. Böyle durumlarda büyüklerim teselli veriyordu:
-Nazar çıktı, şükür sana bir şey olmadı ya…
Bana daha ne olabilirdi ki? Aklıma bile gelmeyen her şey başıma geliyordu. Düz yolda yürürken bir bisikletin tekerleği yerinden çıkıp da gelip sizi bulsa ne yaparsınız? Beni buldu o tekerlek ve yere sermeyi başardı. 
Sanki evrendeki her şey sözleşmiş ve üstüme üstüme geliyordu. Arkadaşlarım pikniklerde, halı saha maçlarında coşarken ben bir kenarda oturup başıma gelebilecek olası felaketlerden kendimi korumaya çalışıyordum. Adım çıkmıştı bir kere sakara. Arkadaşlarım yüzüme karşı söylemese de ardımdan Sakar, diye konuşuyordu, biliyordum. Son gittiğimiz pikniğin dönüşünde araç arızalanmış ve kimse aracın bakımlarını yapmayan şoföre kabahat bulmamıştı çünkü aracın arıza yapmasının tek sorumlusu onlara göre bendim. Son halı saha maçında kafasından sakatlanan arkadaşımın da sorumlusu bendim. Oysa küçücük bir şut çekmiştim top bana gelince. O günden sonra maçlara da çağırılmaz oldum. Zaten çağırsalar da artık gitmem. Kimse oynadığımız topun maç için uygun olmadığını düşünmedi bile. Nasıl olsa bir günah keçisi vardı: ben…
Böyle bir hayat nasıl güzel olabilirdi ki? Sabah uyandığımda başıma ne geleceğini düşünüyordum, akşam uyumadan önce yaşadığım şeyleri. Bir çözüm bulmalıydım, bir çıkış kapısı aralamalıydım. Nasıl olacağını ben de bilmiyordum. 
Günlerce düşündüm bu durumdan nasıl kurtulacağımı. Çaresiz bir şekilde, arkadaşlarımdan uzakta okul bahçesinde gezinirken gözüme okulun kedisi ilişti. Kaç zamandır buradaydı bu kedi. Kedinin adını Talih koymuştu öğrenciler. Bir anda beynimde şimşekler çakmaya başladı. Talihsizliğimden sürekli şikayet eden benim için iyi bir rol model olabilirdi belki de Talih. Talih’le vakit geçirirsem talihim değişebilirdi. Bunlar zihnimde dolaşırken üç beş karga Talih’e doğru yaklaşıyordu. Talih önceleri kargalardan habersiz gibi görünse de bir çırpıda üçünü birden kovalamayı başarmıştı ve bir kahraman edasıyla salına salına bahçede yürümeye devam etti. Artık talihsizliğimi değil, Talih’i düşünecektim ve takip edecektim. 
Ertesi teneffüs gözüm bahçede doğrudan doğruya Talih’i aradı. Güneş alan bir yere uzanmış bir yandan etrafı süzüyor bir yandan da keyif çatıyordu. Şu kedi kadar talihim olsaydı, diye içimden geçirdim. Bu esnada Talih beni fark etti ve tembel bir bakışla süzdü, ardından yürüyerek yanıma geldi. Galiba Talih beni anlıyor ya da bana yardım etmek istiyordu. Her ne kadar Talih’e dokunmayın, demişse de öğretmenlerimiz kendimi tutamadım ve Talih’le tatlı bir sohbete başladık. Bir teneffüste ne kadar anlatılabilirse anlattım ona yaşadığım şeyleri. Dinliyordu beni hem de sıkılmadan ve ara sıra tepki vererek. Günlerdir aralanmasını beklediğim kapı nihayet aralanmış gibiydi. O gece uyumadan önce düşündüğümde gün boyu hiçbir sakarlık yaşamadığımı fark ettim. Bu, bir ilkti benim için. Belki de Talih, talihsizliğimin sonunu getirecekti. 

2. Bölüm
Bir arkadaş bulmanın huzuru vardı içimde sabah uyandığımda. Koşarak okula gittim ve sabahın ilk saatlerinde Talih’i aradı gözlerim. Yoktu ama geleceğinden emindim. Benim talihimi değiştirecek kahramanımdı o. İlk teneffüste herkesten önce bahçeye koştum. Bu kez sağda solda değil hemen kapının önündeydi ve sanki beni bekliyordu. Ben dışarıya çıkar çıkmaz yanıma düştü ve birlikte yürümeye başladık. Gittikçe artan bir sevgiydi aramızdaki ve bunu hissediyordum. Sohbetlerimizden birinde ona neden isminin Talih olduğunu sordum. Birkaç mırıltıyla geçiştirdi ve bunu kendim düşünmeye başladım. Belki de kediler hep dört ayak üzerine düştüğü için bu ismi vermişlerdi. Belki dokuz canlı olarak bilindiği için… Belki de emsallerine göre daha güzel bir yaşam ortalamasına sahip olduğu için… Her ne olursa olsun benim için yeni bir hayata bakış penceresi olmaya adaydı işte bu kedi. Gün boyu yine onunla vakit geçirdim. Son teneffüs ben Talih’le otururken bahçede bir hareketlilik gördüm. Galiba basketbol maçı yaparken çocuklardan birinin parmağı kırılmıştı. Uzaktan izledim olanları. Parmağı kırılan çocuk acı çekiyordu fakat yüzünde bir tebessüm de vardı. Kimse kimseyi suçlamıyordu. Hatta öğretmenler bile oyundur, olur böyle şeyler diyor ve doğal karşılıyorlardı yaşanan durumu. Bambaşka duygulara doğru yol alıyordum. Demek ki olumsuzluklar yaşayan sadece ben değildim. Başka öğrenciler de talihsizlikler, kazalar yaşayabiliyordu. Bir gün daha talihsizlik yaşamadan geride kalmıştı. Galiba hayatım düzene girmeye başlıyordu. Her şeyi değiştiren küçücük bir kediydi. 

KAPI

 Zeynep Ada Karadaş


Kimileri başka dünyalar görmek için
Büyük masraflar eder
Ama ben
Bulunduğum yerden
Giderim bambaşka dünyalara
Kimsenin bilmediği diyarlara
Bazen hüzünlenirim 
Bazen neşelenirim
Sayfalar arasında

Bir buket çiçek mi deseniz bana
Birkaç kitap mı
Kitapları isterim hiç düşünmeden
Vardır kokusu çünkü onların da 
Tıpkı kitaplar gibi işler insanın kalbine
İçinize çekince

Bir yerlerde rastlayınca 
Daha önceden okuduğum bir kitabı
Rastlamış gibi oluyorum
Eski bir dosta

Kitaplar beni taşısa da başka dünyalara
Kahramanları sanki hep aramızda
Bazen rastlıyorum günün herhangi bir vaktinde
Otobüste, markette, parkta onlara

Kitap, en iyi arkadaştır derler
İnanıyorum ben buna
Üstelik benden hiçbir şey istemezler
Sayfalarında gezinmemden başka

İnsanlar hep son zamanlarda
Yalnızlıktan şikayetçi
Varıp da bir kitabın kapısını
Hiç çalmamışlar ki

SESSİZ ADA

 Zeynep Ada Karadaş

Yalnızlık gibi bir derdim hiç olmadı. Ben, gittiğim her yere mutlaka bir arkadaşımla giderim. Yemekte, çayda, parkta, sınıfta, trende hep onunla beraberim. Üstelik hiç şikayetçi değilim. O da değil bundan eminim. Zaten benden beklediği bir şey yok ki… Bana yük olduğu da yok. Ben sorarsam o konuşur, ben susarsam o da susar. Onunla konuşmak bambaşka dünyalara seyahat etmektir. Onunla dertleşmek tarihin çok eski zamanlarına gitmektir. Bazen hüzünlü bir penceredir onun yüzü bazen neşeli bir söğüt ağacı. Sohbete başlamak yürümek gibidir sessiz bir parkta. Bana bütün tecrübelerini anlatır, hayatın sırrını fısıldar bazen. Yeni yeni insanlarla da tanıştırdığı olur. Onun benimle tanıştırdığı insanlar da tıpkı onun gibidir. Bana zararı dokunmaz, korku vermez bu insanları tanımak bana. Aksine dünyamı zenginleştirirler, hayatı güzelleştirirler. 
Arkadaşım benim için bazen bir sığınak. Dünyanın kötülüğünden, insanların zalimliğinden bir kaçış. Bir ada benim için arkadaşım. Yalnızca onun ve benim bulunduğum bir ada. Normalde dağları, ağaçları, dereleri olur adanın benim adam kelimelerle kurulu ve sayfalarla çevrili. İki kapağın arasında benim arkadaşım ve hep yanımda. Evet, kitap benim en sadık arkadaşım. 

Çiçekçe

 Belinay Çoşkun

Kimi sevginin dilidir
Kimi baştanbaşa güzelliktir
Kimi saflığın temsilcisi
Kimi sadakatin şiiri

Onlar olmasaydı şayet
Kelimeler yetmezdi anlatmaya
Her zaman her şeyi
Mesela bir sevgiyi

Benim renkli bahçemdir onlar
En güzel düşüm
En sevdiğim uğraşım
Ve sevgili dert ortağım

Onlara sığınırım bittiğinde kelimeler
Güzel şeyler düşünmek için
Bazen onlara bahsederim
Tüm iyiliklerden

Her renk farklı bir çiçek
Her çiçek farklı bir duygu
Her çiçek ayrı bir dil 
Ve ben biliyorum bunu
Benim çiçeğim doğada
Mor bir lavanta

CANIM ARKADAŞIM

Belinay Coşkun

                Zeynep Ada Karadaş için...
Sınıfın en sessiz çiçeği
Benim biricik arkadaşım
Seninle tanırım gerçeği
Benim biricik arkadaşım

Sen olmazsan sınıf bomboş
Varlığın ne kadar da hoş
Ne olur bu teneffüste
Benimle oyna ve koş

İyi ki bu sınıftasın
Sen olmasan ne yaparım
Kalır tüm şiirler yarım
Benim canım arkadaşım

OKULUN ANLAMI

Zeynep Ada Karadaş
                                        Belinay Coşkun için...

Senin dünyan çok değişik
Üstelik heyecanlısın
Öğrenmenin arzusuyla
Hemen coşar canlanırsın

Heveslisin öğrenmeye
Ve bir şeyler bitirmeye
Elinde hep kâğıt kalem
Çabucak yazayım diye

Çok uzaktan geliyorsun
Hiç bıkmadan usanmadan
Yalnız bırakmadın beni
Bir gün bile yorulmadan

Hep yanımda olmalısın
Gelip beni bulmalısın
Okulumun tek anlamı
Galiba sen olmalısın 

SU

 Metehan Akkaya

Her şeyi temizleyen sensin
İçimizi serinleten
Ağaçları yeşerten
Bir rahmet olup gökten inen
Ya da yerin altında sessiz ilerleyen
Sensin
 
Sen susun
Senin olduğun yerde
Herkes sussun
Ve birbirine 
Su sunsun

31 Ekim 2025 Cuma

Sebatkâr


Üner Taha Aydemir

Ayaz vakti
Cehennem kadar soğuk
Sofradaki çatal sesleri
Kulağında şakıyor
Yelkovanın iniltisi 

Kafiyelerini sarıp sarmalıyorsun
Saklıyorsun paslı ihtiyar dolabına
Körelmiş makaslar erişemesin
Varlığını dahi bilemesin

Kabullenirsin
Bazen fedakârlık gerektiğini 
Zamanla öğrenirsin
Cennetin bile 
Önce ölümü istediğini bilmelisin

MEKTUBA MEKTUP

Semih Yılmaz

Ne bir mektup yazdım şimdiye kadar
Ne de bir mektup aldım
Oturdum ve mektuba 
Bir mektup yazmayı kararlaştırdım

Sevgili Mektup,
Sen ayrıldıktan sonra aramızdan
Her şey ayrıldı aslında
Bitti ayrılıklar, özlemler
Veda etti sözcükler anlamlarına

Sen olmayınca dünyamızda
Saklanacak, ezberlenecek cümleler kalmadı
Üstelik postacılar bile
Yerini artık kargolara bıraktı

Sen olmayınca zarflar köşeye atıldı
Pulların değerini yitirdi
Senin hayatta yokluğun
Her şeyi bitirdi. 

EKRANLARDAN SIZAN KARANLIK

 Metehan Darıcı

Gerçek hayat her geçen gün bizlerden uzaklaşıyor ve dizi filmlerle insanlar günü kapatıyor. Akşam olduğunda herkesin beklediği bir dizi film var. Filmi seyredince mesele bitmiyor, ertesi gün filmdeki kahramanlara dair yorumlar birkaç gün devam ediyor. İnsanlar sanki çevrelerinden biriymiş gibi film kahramanlarını anlatıyor, eleştiriyor ya da seviyor. Her yaşa hitap eden bir dizi mutlaka var ve her yaştan birileri bu dizilerde kendine ait bir şeyler buluyor galiba. 
Tarih, entrika, boş sevdalar, boş çalışanlar, lüks yaşayanlar, basit acılar, aile ve değerleri umursamayan hayatlar… Dizi izleyerek bu kanaate sahip olmadım çünkü izlememe gerek kalmıyor etrafımdan birileri mutlaka izliyor ve olanları anlatıyor hafta boyunca. 
Başka ülkelerin yapımlarını zaman zaman izlediğim oluyor. Yaz tatillerinde ya da ara tatillerde genellikle övülen, öne çıkan dizileri izliyorum. Bizim diziler bu dizilere göre sanki ayaküstü çekilmiş gibi. Müzik ve efektle dolu dizilerde konuşma çok az ve genellikle kısa cümlelerden oluşuyor bunlar. Üstelik öfke, intikam, ihanet, kötülük sızıyor her diziden her bölümden. 
Düşünüyorum, bu diziler izleyen kitleyi ekrana kilitleyip onların zihinlerini ele geçirmek için mi yapılıyor, yoksa insanlar bu olayları ve karakterleri istediği için mi çekiliyor? Galiba bu işin içinde biraz kasıt da var. Toplumlar tüm dünyada artık dizilerle, filmlerle, müziklerle kontrol ediliyor ve halkımız da bu kontrol altına alma sürecinden nasibini almış gibi. 
Diziler mutlaka olmalı fakat şu anki halleriyle değil. Dizi kahramanları mutlaka insanları etkilemeli ama şu anki kahramanlar değil. 
Bize gerçekten iyiliği, dürüstlüğü, kültürü, aileyi, değerleri anlatan ve bizim dünyamızdan kahramanların yer aldığı diziler sunulmalı. Bu amaçla yapıldığı iddia edilen diziler mutlaka var fakat bunlarda da yapay bir üslup ve dil var. Bu da söz konusu dizileri masalsı bir havaya sokuyor, gerçeklikten uzaklaştırıyor. 
Bir gün güzel diziler çekilmeye başlandığında ülkemizde bu benim için büyük bir ümit olacak. O günleri bekliyorum. Ben de herkes gibi haftanın belli günlerinde ekran başında olacağım o zaman ve bir hafta boyunca diziyi, olayları, kahramanları konuşacağım. 

KÜÇÜK BİR SİTEM

Elif Erva Ağar

Hepsi hepsi bir gün okula gelmemiştim ve tüm olanlar o gün olmuştu. Yıllardır gittiğim okula sanki hiç gitmemişim, yıllardır oturduğum sıralarda sanki hiç vakit geçirmemişim gibi bir havayla karşılaştım ertesi gün. Sanki başka bir şehirden bu okula yeni gelen bir öğrenciydim. Birlikte kantine gittiğimiz, uzun teneffüslerde bahçeyi turladığımız arkadaşım bir anda yabancı olmuştu. Uzaktan gördüm onu, yanında başka birileriyle hem de. Ne selam ne sabah… Benim yaklaştığımı gördüğü halde koşarak yanıma bile gelmedi. Dün neredeydin, demesini bekledim fakat yanıma bile gelmedi. Üstelik hastaydım ve yeni iyileşmeye başlamıştım, geçmiş olsun demesini beklerken yanıma bile gelmedi. 
Gitmeli miydim ben onun yanına? 
Düşündüm oracıkta dakikalarca. 
Yıllardır süren arkadaşlık 
Nasıl biterdi bir anda?
Hepsi hepsi bir gün okula gelmemiştim ve ahengi bozulmuştu her şeyin. Şairin Bir tel kopar, âhenk ebediyyen kesilir dediği şey bu muydu? Ya da Ferdi Tayfur’un Yılları bir güne nasıl sığdırdın dizesiyle başlayan şarkısı böyle bir durumdan sonra mı bestelenmişti? Ne yapacağımı bilemeden sınıfa doğru ilerledim ve sessizce yerime oturdum. Belki de sınıfta sorardı arkadaşım, arkadaşlarım dün niçin gelmediğimi. Hiçbiri sormadı. Neyse ki öğretmenim sormuştu ve hastalandığım için gelemediğimi söyledim fakat buna rağmen geçmiş olsun diyen olmadı. Hatta sınıfta yokmuşum gibi davranışlar devam ediyordu. Belki bir rüyaydı bu hatta kabus. Hayır, her şey gerçekti.
Aradan üç hafta geçti. O gün beni öylece orta yerde bırakan arkadaşım gelmemişti okula. Normalde merak ederdim, sorardım fakat sormayacağım. Hatta o okula geldiği gün bile sormayacağım. Hastaydım derse belki geçmiş olsun, derim çünkü onun kadar zalim değilim. Şimdi o yok yanımda, sınıfımda. Doğruyu söylemek gerekirse yokluğu belli ama bu gerçeği ona hissettirmeyeceğim. Kötü bir niyetim yok, yalnızca beni biraz anlasın istiyorum. 

AH BAZI RESSAMLAR

Yusuf Kerem Köse

Bazen gizli vermek lazım bilgiyi
Bazen açık
Ama ressamlar
Biraz kaçık
Onlar inatla
Veriyorlar bize bilgileri 
Saklı gizli 

Ne olurdu Da Vinci
Açıkça verseydi 
Monalisa’nın şifrelerini
Ya da ne olurdu uğraşmasaydık
Saatlerce, günlerce
Son Akşam Yemeği’nin gizemleriyle

AYNA

Yusuf Kerem Köse

Bazen sonsuz bir boşluk
Bazen de bir çift göz
Gereklidir insana ayna
Eğer olmasaydı o
Herkes ihtiyaç duyardı 
Bir ressama

Ayna ayna
Söyle bana
Senden önemlisi var mı kâinatta
Sen olmasaydın
Kendimizi görmek için
Gezmemiz  gerekirdi belki diyardan diyara

BİR MAĞLUBİYET HİKAYESİ

 
Kadir Üstündağ

Listede adını görür görmez bir destan kahramanı gözümde canlandı: Metehan. Metehan aslında destan kahramanı değildi ancak bazıları Oğuz Kağan destanındaki Oğuz’un Metehan olduğunu iddia ediyorlardı ve bu iddia benim zihnimde tam olarak kabul görüyordu. Metehan demek, Oğuz Kağan demekti, Oğuz Kağan demek ise boylu poslu, kalabalıklarda doğrudan doğruya fark edilen, savaşçı, liderlik özelliği bulunan biri demekti. Metehan’ı şimdiden zihnimde resmetmiştim. Saçları kurt yelesi, ayakları öküz ayağı gibi olmalıydı. Kımız bulamasa da ayran ve meyve suyunu çok sevmeliydi. Tavuk dürüm yememeli bir oturuşta en az on beş Sivas köftesi bitirmeliydi. Başlamadan jübile, dedikleri bu olmalıydı. O kadar rakibin içinden benim şansıma Metehan düşmüştü ve şimdiden adıyla, zihnimdeki resmiyle 1-0 önde gibi duruyordu benden. 
Büyük karşılaşmanın başlamasına sadece bir gün vardı. Misafir edildiğimiz otelin önüne ara sıra araçlar geliyor ve benim gözüm Metehan’ı arıyordu ama henüz ortada yoktu. Kocaman destan kahramanı belki de koşarak geliyordur, diye bile düşünmeye başlamıştım. Belki atıyla gelir, ordusuyla gelir… Sayılı saatler kalmıştı maç için ve henüz Metehan ortada yoktu. 
Belki de güreşi bırakmak en iyisiydi bundan sonra. Alacağım büyük bir mağlubiyet sonrası tamamen minderlere veda edecektim. Yeterince şampiyonluğum vardı. İl derecesi, bölge derecesi hatta Türkiye derecesi bile almıştım. Metehan isimli rakibimi görünceye kadar aslında bir de Avrupa minderlerine çıkmak arzum vardı fakat güreş hayatımla artık vedalaşmak zorunda kalacaktım galiba. Hayatımın kalanını belki bir ticarethanede geçirmek daha iyiydi benim için. Anılarımı yazıp senaryolaşmasını da sağlayabilirdim. Kitap ya da filmden biri tutulursa ömrümün sonuna kadar rahat yaşayabilirdim. 
Kafamda senaryolar bitmiyordu ve bu senaryoların tek sebebi rakibim Metehan’dı. Halen ortalarda görünmüyordu. Onu ilk olarak minderde görecektim sanırım. 
Uykusuz bir gecenin ardından sabah müsabakalar başlamıştı. Bana verilen saat 10.00’du. Dokuzda salondaydım ve son maç için hazırlanıyordum. Bir yandan da etrafa bakıyordum ama Metehan’ı halen görememiştim. Onu tanımıyordum oysa fakat görsem mutlaka tanırdım. Diğer karşılaşmalar geride kalıyordu, selam verene cevap veriyordum, başka bir şey söylemiyordum. 
Saat 10.00’a yaklaştığında ürkek adımlarla son müsabaka için minderdeki yerimi aldım. Metehan ortalıkta yoktu. Hakemler yan tarafa geldiğinde karşımda birini gördüm fakat bu Metehan olamazdı. Başka biri de olamazdı. Skor tabelasına baktığımda Metahan’ın adı, adımın karşısındaydı ama karşımdaki Metehan olamazdı. Kibar bir şekilde elini uzattı müsabaka öncesinde. Hayır, diyordum içimden, bu Metehan olamaz lakin Metehan’dı işte.
Güreşin ilk dakikalarında çok fazla çaba sarf etmedim. Karşımdaki kibar çocuğu ezmek istemiyordum çünkü tam bir beyefendi gibi davranıyordu. Hakemler ara sıra düdük çalıyor bizi yeniden mindere alıyordu. Sonunda kendime geldim ve bir hamlede Metehan’ı tuş etmeyi başardım. 
Maç bittiğinde ıslıklar ve alkışlar yükseliyordu etraftan. Zihnimde kurduğum her şey boş çıkmıştı. Aynı gün öğlen yemeğinde karşılaştık Metehan’la. Beni yeniden tebrik etti bütün nezaketiyle. Güreşte ben onu yenmiştim fakat incelikte ön yargılarım konusunda o beni iki kez tuş etmişti. 

30 Ekim 2025 Perşembe

İKİ DENEME

 Semih Yılmaz

Yedinci sınıfın bu kadar stresli olacağını hiç tahmin etmemiştim. Henüz okulun ilk aylarındaydık anca öğretmenlerimiz bize sekizinci sınıf muamelesi yapıyor, onlarla yarıştırıyorlardı bizi. Bu da yetmemiş gibi her derste sayfa sayfa test dağıtılıyor, ertesi gün testlerin işaretlenmiş olarak gelmesini istiyorlardı. Matematikçi kendi dersi yetmiyormuş gibi fen dersinden de test dağıtıyor, Türkçe öğretmeni ise sosyal ve din dersine ait testlerden veriyordu kendi dersine ilaveten. Sanki biz ne kadar çok soru çözersek onların bir yerlerde bonus puanı birikiyordu. Daha kasım tatili bile gelmemişti ve bu koşudan hayli yorgun düşmüştük ki sınıfın ortasında bir kara haber yayılmaya başladı: Deneme sınavı yapılacak.
Derse gelen her öğretmene deneme sınavının tarihini soruyorduk ama devlet sırrı gibi kimse söylemiyordu. Yayınevini soruyorduk, kimseden ses çıkmıyordu. Artık bütün yüklerimizin üzerine bir de endişe eklenmişti. Her sabah birileri sınıfa giriyor ve bağırıyordu:
-Arkadaşlaaar, Müdür Yardımcısı ile konuştum, deneme sınavı bugün olabilirmiş. 
Ertesi sabah bir başkası sınıfın ortasında bağırıyordu:
-Yakındaki bir okulda dün deneme sınavı yapmışlar yedinci sınıflara. Biz de olabiliriz. 
Servisle eve dönerken bile konu aynıydı. 
Rüyasında sınava giren arkadaşlarım bile oluyordu ve gün boyu etkisinden çıkamıyorlardı bu rüyanın. Uyumak benim için zorlu bir iş haline gelmişti. Gecenin bir yarısı uyanıyor ve yeniden uykuya dalıyordum. 
Günler böyle geçiyordu. Bir sabah uyandığımda alarmı duymadığımı fark ettim. Oysa alarm her sabah çalardı ve kapatmamak için kendimden uzağa koyardım. Telefonu elime aldığımda servisin kapıya gelmek üzere olduğunu fark ettim. Hızlıca toparlandım ve servise koştum kahvaltı bile yapmadan. Derse başlamadan önce herkeste bir suskunluk vardı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Neden böyleydi herkes, anlayamamıştım ki Müdür Yardımcısı elinde bir kutuyla sınıfa girdi. Öğretmen masasına oturdu ve kutunun içinden kitapçıkları çıkardı. Evet, büyük gün bugündü. Deneme sınavı yapılacaktı ve bazı arkadaşlarım heyecandan kıpkırmızı kesilmişti. Birileri de habire lavaboya gitmek için izin istiyordu. Kitapçıklar dağıtıldı sonunda. Soruları okumaya başladım ama hiçbir şey anlamıyordum. Hatta işaretlediğim sorulara yeniden dönüp bakınca silinmiş gibi görünüyordu, bir kez daha işaretliyordum. 
Kan ter içinde uyandım. Neyse ki rüyaydı her şey. Belki gerçeği daha da ürkütücüydü. İçimde tuhaf bir boşlukla okul hazırlıklarını tamamladım ve her günkü gibi okula ulaştım. Yol boyu yine sınavın bugün yapılacağı konusu da konuşulmuştu. 
Sınıfa girdiğimde müdür yardımcısının sınıfta olduğunu gördüm. Rüya devam ediyor olamazdı. Önünde bir poşet vardı ve poşeti açmaya çalışıyordu. Galiba beklenen gün gelmişti. Sınıfta herkes suskun, Müdür Yardımcısı’nı izliyordu. Sessizce yerime geçtim ama sanki yürüyen, oturan, bakan ben değildim de başka biriydi. Nihayet kitapçıklar dağıtılmaya başlandı. Artık sınavın yapılacağı kesinleşmişti ve hiçbir şekilde bu sınavdan kaçış yoktu. Bu esnada bazı arkadaşlar heyecandan terlemeye, titremeye başlamışlardı bazıları ise lavaboya gitmek için izin istiyorlardı. Sınıf, hiç olmadığı kadar sessiz ve gergindi. 
Yerinde duramayan, sürekli kapıyı açıp kapatan, birilerine sataşan, güldüğü zaman küçük dili görünen arkadaşların hepsi süt dökmüş kedi gibi masumdular. Ben, uzaktan nasıl görünüyordum bilmiyorum. 
Ders zili ile beraber sınav başladı. Her şeyi daha önce yaşamış gibiydim ve rüyamdaki sorunları yaşamaktan korkar olmuştum. Okuduğum şeyleri gerçekten de anlamakta güçlük çekiyordum ama en azından işaretlediğim şıklar kaybolmuyordu. Yaklaşık on dakika sonra etrafa sessizce bakıp devam etmeye karar verdim. Herkesin durumu perişandı ve bu beni biraz mutlu etmişti. Sayfaları öfkeyle çevirenler, silgiyi hunharca kullananlar, elindeki kalemiyle oynayanlar… Kendime inancım gelmişti, kitapçığa yeniden döndüğümde soruların bazılarını hatırladığımı fark ettim. Evet, rüyamda çözdüğüm, çözerken terlediğim sorulardı bunlar ve bazılarının cevaplarını hatırlıyordum. Sınav benim için eğlenceli bir hale gelmişti. Keyifle sayfaları çevirdim ve sınavımı tamamladım. 
Öğleden sonra herkes perişandı, ben hariç. Birkaç soru hariç tüm cevaplarımdan emindim ve kısa sürede popüler olmama yetmişti bu hava. Başka başka sınıflardan gelip bana kaç soru işaretlediğimi soruyorlardı, öğretmenler bile durumu fark etmişti. Sınıfta sorular çözülür, diye bekledim ancak sınav sonuçlarının ertesi gün ilan edileceği söylendi. 
Günlerdir beni yoran, geren, strese sokan şey bu sınav mıydı? 
Huzurlu bir akşam ve gece geçirdim. Nasıl uyuduğumu bilemeden sabah oldu. Neşeyle ve koşar adım gittim okuluma çünkü sınav sonuçları açıklanacaktı ve ihtimal ben zirvelerde olacaktım. İkinci ders sonunda nöbetçi öğrenci elinde bir kağıtla sınıfa girdi. Tam o girdiği anda zil çaldı ve öğretmen teslim aldığı kâğıdı masaya bırakarak dışarıya çıktı. Ön sırada oturan arkadaşlardan biri çığlık attı:
-Sınav sonuçları gelmiş ve ben ilk sıradayım.
Belki ben de ikinci sıradayım, diye kendime teselli verdim fakat kâğıda bakarak çığlık atanlar çoğalıyordu. İkinci, üçüncü, dördüncü, beşinci kişiler de belli olmuştu. Moralim bozulmuştu ama yine de sıramı merak ediyordum. Masanın kenarına yaklaştım ve listenin sonundaki adımı gördüm.
Soruları çözerken galiba rüyamın etkisine fazla kapılmıştım çünkü bazı soruları hiç okumadan işaretlemiştim. 
Şimdi bana düşen ikinci sınavı beklemekti sessiz ve üzgün. Neyse ki kimseler gelip sataşmamıştı.