Asya Kılcı, Ayşegül Yıldız
Saat sabahın yedisiydi. Yatağımdan kalkıp pencereyi açtım. Bir de ne göreyim, bulutlar kırmızımsı bir renge bürünmüştü. Aklımda birçok soru vardı. Dünyanın sonu mu gelmişti yoksa? Hala rüyada mıydım? Yoksa gözlerim görme yetisini mi kaybetmişti? Korkuyla “anne” diye bağırdım. Annem telaşla yanıma gelip ne olduğunu sordu. Dilim tutulmuştu sanki, pencereyi işaret ettim ve anneme sarıldım. Annem sessiz ve donuk bir şekilde kırmızı bulutlara bakıyordu. Annem de gördüklerine bir anlam verememişti. Evet, artık emin olmuştum, dünyanın sonu geliyordu. Annemi evde bırakıp hemen dışarıya çıktım ve sağa sola baktım. Kimsecikler yoktu etrafta işe ve okula gidenler dışında. Nasıl olsa okula gitmemiştim, biraz vakit geçirmek ve gördüklerimi unutmak istiyordum. Madem dünyanın sonu geliyordu, oyun oynamaktan başka ne yapılabilirdi ki? Oyun oynamaya başladığımda birden ay kırmızı bir renkte göründü. Üstelik gece değildi. Bu sefer kafamda iki soru vardı, birincisi ay neden sabah ortaya çıkmıştı? İkincisi neden ay ve bulutlar kıpkırmızıydı? Bu sorulara cevap bulmalıydım. Bu konu kimsenin umurunda değildi. Etrafta insanlar gündelik hayatına devam ediyordu. Kimileri çiçeklerini suluyor kimileri hayvanlarını besliyordu. Arkadaşlarım okula gidiyordu. Bu esnada sınıf arkadaşım Sinem bana yaklaşıp:
-Sen neden okula hazırlanmadın, ders başlamak üzere, dedi.
Ben ona:
-Dünyanın sonu gelmiş, sen okul derdindesin, ne okulu, diye karşılık verdim.
Benimle alay edercesine gülerek uzaklaştı ve okula doğru ilerledi.
Eve dönerek haber sitelerine bakmaya karar verdim. Annem de bu esnada biraz kendine gelmiş gibiydi. Birlikte haber sitelerine bakmaya başladık. Haberlerin birinde şöyle yazıyordu: “Bugün ülkemizde kanlı ay tutulması gözlemlenecek, bu büyüleyici olay ışık kirliliğinden uzak yerlerde izlenebilecek.”
Ne, kanlı ay tutulması mı? Ayı nasıl yaralayabilmişler ki? Ayın kanı da mı varmış?
Annemin zihninde her şey normale dönmüş gibiydi ama ben hemen öğretmenime ulaşmalıydım. Okula gittim, zaten herkes dersteydi. Sınıfın kapısını çalıp içeri girdim. Öğretmenime olanları telaşla anlattım. Bir de ne göreyim, tahtada az önce okuduğum haber açıktı. Öğretmenim gülerek olanları anlatmaya başladı. Kanlı ay tutulması ışığın kırılmasıyla oluşan bir görüntüymüş aslında ve ay bu şekilde kırmızı görünüyormuş. Bulutların kırmızı olması da ayın yansıması yüzündenmiş. Zihnimdeki taşlar oturmaya başlamıştı. Sessizce yerime geçtim. Arkadaşlarım ara sıra bana bakıp gülüyordu. Öğretmenim de tebessüm ediyordu.
Böyle bir olağanüstü manzarayı seyretmiş olmak, güzel bir duyguydu. Çoğu arkadaşım bu konuyu hiç önemsememiş hatta bazıları sınıfa girince bu durumdan haberdar olmuştu. İnsan yaşadığı dünyada gökyüzüne bakmaz mı, bulutlara bakmaz mı? Demek ki çoğu insan göğe bakmadan yaşıyordu.
Kanlı ay tutulmasını bu yaşta görmek, izlemek herkese nasip olmaz. Artık benim de ilerde anlatabileceğim küçük bir anım olmuştu fakat kafamda sorular dolaşıyordu. Kırmızıyı çağrıştıran onca şey varken neden insanlar bu olaya kanlı ay tutulması adını vermişlerdi. Vişneli ay tutulması, karpuzlu ay tutulması, güllü ay tutulması hatta kahveli ay tutulması bile isim olarak verilebilecekken neden insanlar bu kızıla çalan olayı kanla bağdaştırmıştı? Oysa biz onu sadece aydede olarak bilirdik.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder