sivas bilsem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sivas bilsem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2026 Cumartesi

KEŞKE MASALLAR DA GERÇEK OLSA


Gamze Sena Kuyucu

Keşke masallar da 
Gerçek olsaydı
Şövalye ve prensesin aşkı
Ateş püskürtmeyi bekleyen 
Küçük ejderhanın tatlı kıpırtısı

Mutlu son ile biter 
Çoğu masal
Keşke gerçek hayatta da 
Mutlu son denilen 
Bir kavram olsa

İyiler kazanır hep masallarda
Masumlara zarar gelmez mesela
Gerçek hayatta da 
Böyle olsaydı
Dünya nasıl olurdu acaba?

Olmayacak şeylerden bahsedilir 
Masallarda
Uzun tekerlemeler ile başlanır
Sanki gerçekmiş gibi
Kelimeler kullanılır

Umut vadeder masallar
İçinde hep güzel şeyleri barındırırlar
Küçüklükten beri dinlediğimiz
Biri anlatmak istese
Heyecanımıza yenik düşeceğimiz 
Masalların da acı bir hikayesi vardır belki

MASUM KALMALI

Gamze Sena Kuyucu

En sevilen ve
En özlenilen yıllardır
Çocukluk yılları
Ömrümüzün en masum zamanları
 
Kötülük nedir bilinmez
Çocukluk yıllarında
İyilik yapmak ister her çocuk
Yardıma muhtaç insanlara
 
Çocukluk yılları
Masum kalmalı
Hiçbir çocuk
Savaşa veya
Ölmeye mahkûm bırakılmamalı 

GÖZLER DE YALAN SÖYLER

Gamze Sena Kuyucu

Sözler yalan söyler de
Gözler de mi yalan söyler?
Sözler gizlenir ama
Gözler her şeyi açık etmeye
Devam mı eder?

İnsan ne kadar yalan söylerse
O kadar alışır gözlerini gizlemeye
Ya da bir maske takar
Gözlerinin üzerine

Gözler de yalan söyler
Ne kadar istenmese de
Öyle bir bakar ki sana 
İnanırsın her şeyine, her anına

Yalan söylememeli gözler
Tüm duyguları belli etmeli
Ama her şey yapay olduğu gibi
Gözlerin de doğallığı kalmadı ki
 

BİR İNSANIN İÇİ

Gamze Sena Kuyucu


Bir insan sadece ağladığında mı
Canı yanar?
Sadece dışına yansıttığında mı 
Acı çeker?

Tüm duygular
İnsanın içindedir her zaman
Bazıları her şeyini dışında yaşar
Bazıları ise dışına yansıtmaktan korkar

Zordur her şeyi içinde yaşamak
Kimseye fark ettirmeden içinden ağlamak
Dışına akıtamadığın bir göz yaşı
İçinde bininci kez akar

Yalnız ve sessizdirler
Dışına yansıtmayanlar
Acı çektiklerinde yanlarında kimse bulunmaz
Bir kişi bile yardım eli uzatıp çığlıklarını duymaz

Sadece dış görünüş mü önemli?
Hiç mi kimse fark etmedi?
İçinde yaşamanın acizliğini 
Ve zorlu mücadelesini

AYLARDAN MART GÜNLERDEN 18

Gamze Sena Kuyucu


Aylardan Mart, günlerden 18’iydi
Savaş sonunda bitmişti
Türk milleti ne olursa olsun
Fedakarlıklarını esirgememişti

“Vatan” demişlerdi sadece
Gelmemişti akıllarına başka bir kelime
Umut vardı inanç vardı
Azim vardı Türk milletinde

Düşman geçememişti Çanakkale’yi
Kolay sanmışlardı oysaki
Yıkık bir devletten ibaretti Osmanlı
Türklerin asıl gücünü kimse görmemişti

Kan ile sulanmıştı bu bayrak
Şehitlerimizi üzerinde yaşatır al bayrak
Bu milletin gururudur istiklal
Yeni nesilleridir istikbal

Bir devrin battığı
Tarihin yeniden yazılmaya başlandığı 
Kahramanlıkların unutulmadığı
Yerdir Çanakkale
Tarihtir 18 Mart

12 Mart 2026 Perşembe

EVİN YOLU

Semih Yılmaz
 
 İlk kez bir ramazan ayını kazasız belasız geride bırakmıştı. İlk kez orucun tamamını tutmuştu. Arkadaşlarından halen ramazanın tümünü tutmayanlar vardı. Hatta hiç oruç tutmayanlar vardı ve derslerin yoğunluğu yüzünden tutamıyoruz, şeklinde bir bahaneleri vardı. Ama o tutmuştu işte tam otuz gün. Şanla şerefle, onurla otuz gün oruç, dile kolay. 
Geçmiş yıllarda yalnızca hafta sonları oruç tutabiliyordu ama bu sene bir cesaret gelmişti kendisine. Orucun son günü içinde garip bir burukluk hissetti. Yeniden oruç tutmak için bir sene beklemek uzun bir süreydi. Bu düşüncesini arkadaşlarına söylediğinde az kalsın dayak yiyecekti. Ramazanın bitmesi onu üzüyordu. Hayatının bir düzene girdiğini hissediyordu ramazanla birlikte. Sahura kalkmak evet zordu fakat sabah kahvaltı yapmasına gerek kalmıyordu. İftarı beklemek zordu ama öğlen yemek sırası beklemekten daha zor değildi. Susuzluk zordu, açlık zor değilse de...
İşte arife günü gelmişti. Bayram olup olmadığı belli bile değildi çünkü bayram tatili ile yarıyıl tatili birleşmişti. Normalde arife günü, yarım gün tatil olur ve bayram alışverişi yapılırdı fakat zaten tatilde oldukları için bayram tatilini hiç hissetmiyordu. Ertesi gün bayramdı. Yani orucun bittiği gün. Yani son iftardı yapılacak olan bu akşam. Yani dün bitmişti son sahur. Üzücü müydü bitmesi ramazan ayının bilemiyordu ama içinde bir burukluk vardı. 
Akşam son iftardan sonra ramazanla veda etmesi gerekiyordu. Ramazanın son gününde genelde çocuklar ve arkadaşları oruç tutardı. Bazılarının şöyle bir alışkanlığı vardı: Ramazanın başında, ortasında ve sonunda oruç tutmak... Bayram öncesi hiç değilse arkadaşlarımla son bir kez görüşeyim ümidiyle çarşıya doğru yürüdü. Yollar insan seliyle doluydu. İnsanlar akın akın çarşıya iniyorlardı. Galiba bayram alışverişi yapmak içindi bunca telaş. Otobüsler, taksiler, yayalar... Her yer insan ve araç kaynıyordu, korna sesleri insan seslerine karışıyordu. Bir an çarşıya inmekten vazgeçmeyi düşündü fakat iyice yaklaşmıştı. Üstelik birkaç arkadaşıyla da haberleşmişti çarşıda Ulu Cami’nin bahçesinde buluşma fikrini. Şimdi bahçeye kendisi gitmezse ayıp olurdu. Sözünde durmamış olurdu. Çaresiz kalabalıklar içinden Ulu Cami’ye doğru yürüdü. Bahçeye ulaştığında büyük bir huzura da ulaşmıştı. Bahçe tenha idi. Kuş seslerini bile duyabiliyordu neredeyse. Çarşının tüm gürültüsü ile arasına bir perde çekmişti. Cami bahçesinin bu kadar huzurlu ve hoş olduğuna daha önceden hiç rastlamamıştı. Banklardan birine oturdu, etrafta tanıdık bir yüz aradı fakat kimsecikler yoktu. Güneş, etkisini göstermeye başlamıştı ve oturduğu banka hafifçe uzanmaya karar verdi. Bir süre de böyle bekledikten sonra bank üzerine uzanmanın güzel bir fikir olacağı hissine kapıldı. Güneş ışığı sadece ışık değil de tatlı bir şey gibiydi. Uzandı ve gözlerini kapadı. 
Uyandığında bir bir hacı emmi vardı başucunda. Hacı emmi soruyordu:
-İyi misin evlat, iftar yaklaştı ve sen öğleden beri burada uyuyorsun.
Gözlerin silerek uyandı:
-İftara kaç ne kadar var hacı emmi?
-Bir hafta var iftara.
Böyle bir cevap beklemiyordu. Bir hafta olur muydu iftara? Yine de doğrulmalıydı. Yüzünü yıkamalı ve kendine gelmeliydi. Şadırvana doğru ilerlediğinde etraftaki kuşların kendisine güldüğünü sezdi. Ciddi ciddi aralarında konuşuyordu kuşlar ve kahkaha atıyorlardı. Şadırvana vardığında musluktan akan suyun garip olduğunu fark etti. Sudan avucuyla bir yudum aldı. Su değildi bu, galiba ramazan şerbetiydi. Birkaç yudum daha aldı. Yüzünü şerbetle yıkayamazdı. Birkaç yudum daha, birkaç yudum daha... Oysa az önce iftara bir hafta olduğunu söylemişti hacı emmi ve oruç olmalıydı. Ramazanın son günü oruç bozmak... Olamazdı böyle bir şey. Gücünün yettiği kadar bağırdı: 
-Olamamaaaaz, ben oruçluyum. 
Bir sarsıntı ile kendine geldi. Başı çok ağrıyordu. Her tarafı uyuşmuş gibiydi. Tepesinde tanımadığı biri vardı. Bu, az önce gördüğü hacı emmiye benziyordu. 
-Güneş çarpmasın yavrum, dedi. Uyuma burda, haydi evine git. 
-İftara ne kadar var hacı emmi?
-Daha iftara ne’tiiin, üç dört saat var. Sen kalk evine git. Güneş çarpmış seni.
Başı dönüyordu ve çok ağrıyordu. Eve doğru yürürken hangi ayda, hangi günde ve saatte olduğunu bile unutmuştu. Oruçlu olmalıydı ama orucun kaçıncı günüydü hatırlamıyordu. Etrafta insanlar sürekli akın akın bir yerlere koşuyordu. Onların bu telaşını anlamakta zorlanıyordu. Neyse ki evin yolunu unutmamıştı. 

10 Mart 2026 Salı

GÜNLÜK

Feyza Duran

Bazı insanlar bunun içine yazar
Duygularını, sırlarını
Bazen de insanlar hakkındaki düşüncelerini
Ama en çok da sıradan günlerini

Belki de takılırlar
Tuhaf geçmeyen günlerini yazmaya
Acaba diyorlar mıdır
Sıra dışı geçsin de günler
Bu boş sayfalara yazalım cümleler

Bazıları ise hatırlamak istemez
Bir önceki gün ne yaşadığını 
Bir önceki sene yazdıklarını
Onlar günlük yazmaz
Günlük yaşarlar
Galiba en iyisi bu
Ya da yalnızca yazılmalı mutluluklar 

7 Mart 2026 Cumartesi

BÜTÜN NEHİRLER


NEHİR ALMACI

Dünyanın bütün nehirlerini görmek isterdim
Nil, Dicle, Kızılırmak, Sarı Irmak, Lena
Gitmek istiyorum her birinin kıyısına
Gitmek ve uzanmak bu nehirlerin kenarında
Boylu boyunca

Bütün nehirlere ayağım değsin istiyorum
Bütün nehirlerin kumsalında çay içmek
Hayatın, dünyanın, çocukluğun tüm güzelliklerini
Ve hayallerimi yazıp bir kağıda 
Şişe içinde
Nehirlere bırakmak istiyorum 

BAZI VAKİTLER

 
ELİF ESLEM ŞİMŞEK
Sabahın erken saatlerinde görenler beni
Neyin var diye sormadan edemiyor
Kimi diyor hasta mısın, yorgun musun diyor kimi
Oysa o saatlerde kuşlar bile ötmüyor
Kediler bile sokaklara çıkmıyor

Öğlen vakti olunca her şey değişiyor
Bu kez aynı kişiler soruyor, yorulmaz mısın sen
Hepimiz tükendik; işlerden, derslerden
Ama sen maşallah devam ediyorsun pes etmeden
Oysa o saatlerde tabiat uyanmış oluyor
Ağaçlarda kuşlar, sokaklarda kediler dolaşıyor
Güneş bile en çok
O saatlerde ışıtıyor, ısıtıyor.

YENİ HAYAT

Yiğit Efe Demir
1. Bölüm

Her şey yolunda giderken birden hayat nasıl da kabusa dönmüştü. Oysa daha dün arkadaşlarımla, akrabalarımla büyük bir saadet içinde geleceği planlıyor, kışa hazırlık yapıyorduk. Ya şimdi?.. Kocaman bir boşluğun ortasındayım. Ne gidecek bir kapım var ne de önümde yiyebileceğim bir azık. Daha dün bütün kış yetebilecek yiyeceklerin peşindeyken her şey bir anda değişti. Her şey yok oldu. Kendi kitabının dışına çıkarılmış bir roman kahramanı gibiyim şimdi. Mekan başka, zaman başka, etrafım bambaşka ve bilmediğim bir hayatın içindeyim. 
Belki de bu felaketten kurtulan başka arkadaşlarım vardır ama onları nereden bulacağım şimdi? Yaşıyorsa da sakat kalma ihtimali olanlar da vardır. Yardıma ihtiyacı olanlar da vardır ama benim de yardıma ihtiyacım var. 
Böyle düşüncelerle bir süre oyalandıktan sonra keşfe çıkmaya karar verdim. Önce yiyecek bir şeyler bulmalı ve gücümü toplamalıydım. Büyüklerimiz zaman zaman böyle hikayeler anlatmıştı. Toplu yok oluşlar, tufanlar, felaket hikayeleri… Günün birinde böyle bir şey yaşayacağımı bilmiyordum. Artık ben de ilerde torunlarıma anlatırım bu hikayeyi diye düşünüyordum. Tabi sağ kalan birileri varsa ve yeniden hayat kurabileceğim bir dünya olursa. Belki de tek başıma hayatımı tamamlayıp yok olup gidecektim yeryüzünden. Belki de daha büyük bir felakete maruz kalıp kısa süre sonra ben de ölecektim fakat ümitli olmak istiyordum. Ümitle yürümek ve geleceğe inanmak, geleceği yeniden inşa etmek. 
Yaşadığım yerdeki enkazdan bir şeyler kurtarmayı, çıkarmayı düşündüm önce fakat çok zahmetliydi. Nasıl olsa uzaklarda yiyebileceğim bir şeyler, barınabileceğim bir yerler vardır, diye düşünüyordum. Benim gibi ufak tefek biri için sığınma, barınma ve beslenme çok büyük bir sorun değildi zaten. Küçücük bir midem vardı ve küçücük bir bedenim. Bunlar avantajdı benim için ama zaman zaman olumsuz sonuçlar da yaratabiliyordu bu durum. Düşünmek yerine yürümek daha güzel bir fikirdi ve başladım yürümeye. Neyse ki ellerim ve ayaklarım sağlamdı. İlerde çok ilerde bir ormandan bahsediyordu büyüklerimiz. Orayı geçtikten sonra yaşanabilecek güzel yerlerden bahsetmişlerdi. Ormanda bataklığın, yırtıcı kocaman hayvanların ve karıncayiyenlerin olduğunu da söylemişlerdi. Biraz gözüm korkuyordu fakat yine de bu ormandan geçmeliydim ama önce yiyecek bir şeyler bularak. Bir yandan yürüyor bir yandan yiyecek bir şeyler arıyordum. 

2. Bölüm
Önüme kocaman bir elma yuvarlandı. Nereden geldiğini fark etmedim bile ama güzel duruyordu. Kuşlar birkaç yerine gaga vurmuşlardı elmanın. Belki de dalından onlar düşürmüştü. Demek ki yakında bir elma ağacı vardı. Keyifle elmadan birkaç ısırık aldım. Keyfim yerine gelmişti, derken tepemde dolaşıp duran bir gölge hissettim. Galiba elmanın sahibiydi bu. Benim aldığım ısırıktan ne olacaktı ki? Yine de saklanmam gerekiyordu. Bir taşın kenarına saklandım birkaç dakikalığına. Kuş, elmayı alarak uzaklaştı ama en azından artık tok sayılırdım. İyi gelmişti bu elma. Hava kararmadan kendime sığınacak bir yer bulmalıydım. Hızla yürümeye devam ettim. 
Hava kararmaya yakın ayaklarımın altında bir ıslaklık hissettim. Ne tarafa gidersem gideyim her yer ıslaktı. Oysa yağmur filan yağmamıştı. Telaşım artmıştı. Sağa sola koşuyor, aynı yerde daire çiziyordum. Nihayet bir kuru ağaç parçasına tutundum. Ağaç parçasının bir kısmı çamura saplanmıştı ama bir süre burada dinlenip etrafı keşfedebilirdim. Hava kararmadan buradan kurtulmam gerekiyordu. Galiba bir bataklıktı burası ve orman da yakındı. Uzaklardan gelen kuş ve uluma seslerinden, yaprak kokularından bunu seziyordum.

3. Bölüm

Tutunduğum dal dışında bir çubuk daha bulmalıydım ve onu bu bataklıktan kurtulmak için kullanmalıydım. Sağa sola baktım ve nihayet değneğe benzeyen bir parça gördüm yakınımda. Uzanarak yerinden çıkarmaya çalıştım. Biraz zorlandım fakat başarmıştım. Bu değnek sayesinde tutunduğum ağaç parçasını yavaş ilerleyen bir kayık gibi kıyıya kadar taşıdım. Sonunda kurtulmuştum bataklıktan. Bir süre kenarda dinlenmek iyi olur, diye düşündüm ve bir kaya parçası zannettiğim bir yükseltinin altına uzandım. Kaya parçası sıcacıktı fakat o da ne? Bu parça hareket ediyordu sanki. Yoksa bir canlının gölgesine mi sığınmıştım. Endişem artmıştı ama ani hareket yapmaktan da korkuyordum. Birdenbire tüm vücudumu saran bir ılık rüzgar esti. Garip şeyler oluyordu. Evet bu bir canlıydı ve doğrulmuştu. Kocaman hortumuyla tepemde duruyordu. Üstelik iştahla bana bakıyordu. Benim küçücük birinden ne istiyor olabilirdi ki? O anda büyüklerimizden duyduğum hikayeler aklıma geldi. Bu canlı olsa olsa bir karıncayiyendi. Onlar bizim düşmanımızdı. Galiba beni midesine indirmek istiyordu. Kaçmaya çalıştım fakat sürekli tepemde dolaşıp duruyordu. Bir kovuk ya da mağara bulabilsem kurtulma ihtimalim vardı. Telaşla sağa sola koşmaya devam ettim. Sonunda sığınacak bir yer bulmuştum. Nefes nefese mağaradan içeriye girdim. İçeri girer girmez yuvarlanmaya başladım. Ayaklarım, kollarım acıyordu ama en azından hayattaydım ve uçuyordum. Bir süre büyük bir boşluğa doğru düştüm. Sonunda yumuşak bir iniş yapmıştım. Neyse ki kırık, çıkık yoktu bir yerimde. Karanlık bir yerdi burası. Çaresizce karanlıkta ilerlemeye başladım. Az öteden kulağıma ulaşan su damlası seslerini çığlık sesleri bölüyordu. Yine belalı bir ortama düşmüş olmaktan korkuyordum. Aslında karıncayiyenden ayrılırken ona bir nanik yapmak isterdim ancak can korkusuyla perişan haldeydim. Şimdi yukarda halen beni arıyordur zavallı, diye düşündüm. Tam keyfim yerine gelmişti ki bu ortamda da hayati tehlikem olduğunu sezdim.

Karanlıkta saatlerce ilerledim. Su sesinin geldiği yerden uzak durmam gerektiğini biliyordum. Bu esnada tepemden rüzgar gibi bir ses geçmeye başladı. Bu ses galiba bir yarasa sürüsüne aitti. Çığlıklar da onlardan geliyor olmalıydı. Yarasaları hiç sevmezdim. Gürültü geçinceye kadar sessiz kaldım ve ardından yine yürüdüm yürüdüm. Dışarda havanın kararmış olduğunu unutarak ha bire aydınlık bir nokta arıyordum ki ayaklarımın ıslandığını fark ettim. Akıntısı olan bir suydu bu. Hemen kenarda bir kuru yaprak buldum ve sürükleyerek suyun içine indirip üzerine atladım. Artık yüzüyordum karanlıkta. En azından mağaranın dışına çıkabilecektim. Zaman zaman etrafımdan zıplayan kurbağaların sesini duyuyordum. Bazen de balıklar zıplıyordu kenarda. Balıklara yem olmak da kötü bir son olur, diye düşündüm ama balıklar dost canlısıydı. Yorulmuştum ve artık uykusuzluğa direnemiyordum.

4. bölüm

Kendime geldiğimde güneş gözümü kamaştırıyordu. Halen suyun üzerinde ve bir kuru yaprağın tam ortasındaydım. Yaprak ıslanmamıştı, bu iyiydi. Bir süre gözlerimi ovuşturup etrafa baktım. Her yer masmavi sularla kaplıydı. Burada ne yapacağımı bilemiyordum ve su beni taşımaya devam ediyordu. Buradan nasıl kurtulacağımı bilemiyordum. Güneş beni hayli ısıtmış neredeyse bir karınca kızartmasına çevirmek üzereydi. Derin düşüncelerle ilerlerken yanımdan geçen bir kütük parçası gördüm. Kütük parçası yaprağı da üzerine alarak yüzmeye devam etti. Bu iyi bir şeydi benim için. Zaten yaprak da su almaya, ağırlaşmaya başlamıştı. Biraz ilerde bir şelale görünüyordu. Şelaleye varmadan önce bir kara parçasına çıkmak zorundaydım. Bu esnada kütük parçası kıyıya doğru yöneldi ve çamurlu bir yere saplandı. Kurtuldum, diye sevinirken kütük parçası yeniden hareketlenmişti ki son anda kara parçasına kendimi attım. 

Kaç saat, kaç gün, kaç hafta, kaç ay burada baygın kaldığımı hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde bambaşka bir dünyaya açtım gözümü. Hiç ağaç yoktu burada ve soğuk da yoktu. Hatta sıcaktı her yer. Toprak kuraktı ve her yer uçurumlarla doluydu, çatlamıştı topraklar. Sanki büyümüştüm biraz ve sararmıştım. Ellerime baktım, ayaklarıma baktım değişmiştim hayli. Günlerce burada kalmanın etkisiyle bir dönüşüm yaşamış olmalıydım. Etrafta tek canlı belirtisi yoktu. Başka bir gezegene düşmüş gibiydim. Belki de ölmüştüm. Bir süre kollarımın, ayaklarımın açılması için çalıştım, hareketsizlikten perişan olmuştum. Neyse ki  güneş batmaya başladığında etraf serinledi. Etrafı keşfetmek için gece yolculuğu iyi bir fikirdi. Gece, ay ışığında her şey o kadar aydınlıktı ki gündüz gibi görebiliyordum etrafı. Nihayet çatlak, çorak topraklardan uzaklaşmış, nemli bir yere gelmiştim. Küçük göletlere de rastlamaya başlamıştım. Susuzluğum kalmamıştı, biraz da yiyecek bulabilsem çok iyi olacaktı. Daha önce hiç görmediğim değişik bir ağaç türünün altında durdum. Şaşkın şaşkın ona bakıyordum ki bir ses duydum:
-Bu ağacın adı baobabtır. Bu benim ağacım ama istersen biraz dinlenebilirsin burada. 
Sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordum ki bir çift parlak gözle karşılaştım. Bu bir kertenkeleydi. 
-Buralarda yabancıyım ve ne zamandır aç olduğumu bilmiyorum, dedim. 
Bir dostu görmüş gibiydim. Kertenkele devam etti:
-Anlamıştım yabancı olduğunu, dilersen sana bir yer tarif edeyim, oraya git ve başından geçenleri anlat, dedi. 
-Önce biraz dinleneyim, dedim.
Sohbeti hoşuma gitmişti kerkentelenin. Sabaha kalmadan yola çıkmalıydım. Gerekli yol tarifini tüm detayları ile aldım ve yola çıktım. Bir süre yürüdükten sonra bir köyün girişinde buldum kendimi. Köyün içlerine doğru ilerlerken etrafımda bir kalabalık oluştuğunu fark ettim. Başka başka karıncalar her yerden çıkıp etrafımda toparlanıyorlardı. Konuşmuyorlardı ama bakışları bir garipti. Artık etrafımdaki kalabalıktan yürüyemez hale gelmiştim. Yaşlı bir karınca tam önümde durarak şöyle dedi:
-Yüzyıllardır beklediğimiz büyük bilge karınca sen olmalısın. Köyümüze hoş geldin. 
Söylenenlerden bir şey anlamıyordum ama devam ediyordu:
-Atalarımız hep senin bir gün geleceğinden bahsederdi. Onların anlattığı kutsal karınca sen olmalısın. Artık köyümüzde huzur, bereket olacak. Artık köyümüzde barış olacak. 
Yaşadıklarımdan hiçbir şey anlamıyordum ama nihayet yeni bir hayata başlamıştım. Film gibi bir hayat.

21 Şubat 2026 Cumartesi

ADALET

Gamze Sena Kuyucu

Adalet… ne kadar da kolay bir kelime gibi görünüyor. İnsanlar günlük hayatta kullanıyor ama asıl anlamını kimse bilmiyor. Neden? Neden kimse bilmiyor anlamını? Eğer insanlar adalet kelimesinin anlamını bilseydi bu dünya böyle olmazdı. Belki daha barışçıl olurdu orasını bilmiyorum ama böyle olmazdı.

 Adalet demek insana hak ettiği gibi davranmak demek. İnsanın gerçek yüzünü görüp ona göre hareket etmek demek. Kısasa kısas gibi. Benziyor aslında. Adalet için empati gerekir. Karşındakinin ne yaşadığını anlayacaksın ki ona adil davranasın. Adalet sadece karşındakine hak ettiği gibi davranmak değildir. Kendine de bir sınır tanımandır adalet. İnsanın fıtratında vardır bencillik. Adalet ise o bencilliği susturmaya denir.

Herkes adaletsizlikten şikayetçi öğrenci öğretmenlerin adil olmadığını, öğretmen müdürün adil olmadığını, müdür de bakanlığın adil olmadığını söylüyor. Dağdaki çobanda hayatın adil olmadığını söylüyor saraylarda yaşayanlarda. Yüzyıl yaşayanlarda adaletten bahsediyor on gün yaşayanlarda. Hiç kimse adil bir dünyada olduğumuzu düşünmüyor ve türküler, şarkılar, şiirler zulmün adaletsizliğini anlatılıyor.

Gerçekten böyle mi? Adaletsizlik her yerde var mı? Bence var çünkü adaleti sağlamak zannedildiği kadar kolay bir iş değil. Adalet rakamlarla, verilerle, istatistiklerle sağlanabilecek bir şey değildir.

Adalet her şeyden önce ruhun, vicdanın ve kalbin şikâyet etmediği bahçelerde yeşeren bir çiçektir. Adalet zalimlerin korktuğu, istemediği, kaçtığı bir savaştır; gariplerin, kimsesizlerin, yoksulların beklediği kahramandır.

Adalet dünya var olduğundan beri hem aranan hem de ulaşılmayan bir iksir, zaman zaman yaklaşılan ancak sahip olunamayan bir büyü, hep aradığımız ve çok az rastladığımız bir rüyadır. 

GERÇEKLER ACI MI?


Gamze Sena Kuyucu

Gerçekler acıymış, öyle söylerler hep bana. Gerçekler insanı olgunlaştırırmış, gerçekler insanı olmak istemediği bir bireye dönüştürürmüş. Bence gerçek böyle bir kelime değil veya böyle bir kelimeyi asla çağrıştırmıyor. Gerçek, insana olmak istediği şekilde görünür. Bir insan iyimser olunca iyi görür her şeyi. Kötümser insanlar ise kötü. Gerçek herkesin düşüncesine bağlı bir kavramdır. Küçük bir çocuk ejderhaya gerçek der, yetişkin bir insan ise yalanlara. Gerçek acı bir kelime değildir ya da acı çağrıştıran bir kelime. Gerçek insanın zihnindeki bir düşünceden ibarettir. Ama herkes bu düşünceye gerçek der ve kendini inandırır. Oysaki gerçek apayrı bir kavramdır. Yaşadığımız bu dünya gerçek değil belki. Yediğimiz yiyecekler, elimize aldığımız eşyalar… Gerçek, kimsenin kanıtlayamayacağı bir kelimedir.

Gerçeklere acı diyorlar ya o zaman yalan tatlı olmalıdır. Yalan insana tatlı kelimesini çağrıştırmalıdır. Peki öyle mi? Hayır, yalan insana tatlı kelimesini çağrıştırmıyor. Asıl yalan acıdır. Yalan insanı olgunlaştırır, yalan insanı olmak istemediği bir bireye dönüştürür. Yalanı söylemek, dile getirmek kolaydır. Ama gerçekleri herkes dile getiremez. Herkesin gerçeği kendine göre değişir. Bazen bizim için gerçek olan bir şey bir başkası için yalan ya da hayal olabilir. Gerçekler zamana, topluma göre de değişebilir. Mesela orta çağda yaşamış bir büyücünün gerçeği ile günümüzde bir bilim insanının gerçek algısı farklıdır.  

Gerçekler acıymış, öyle söylerler hep bana. Ama ben tatlı yalanlardansa acı gerçeklere inanırım. 

SEVİLEN BİR KELEBEK


Gamze Sena Kuyucu
Küçüklükten beri
Çok seviyorum seni
Gördüğüm her yere çiziyorum
Hayallerimi varlığınla seviyorum

Bana göre umutsun sen
İnsana kânatkar olmayı öğretiyorsun
Rengarenk görünüşünle
Bana yaşama sevinci katıyorsun

Sen hassas bir kelebeksin
Kanatlarıyla insanı büyüleyen
Üç günlük ömrüyle 
İnsana halini şükrettiren
Herkesin sevdiği hayvan
Benim ise küçüklüğümsün

20 Şubat 2026 Cuma

TARİHİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 İbrahim Gül


Tarih, bir milletin hafızasıdır. Eğer insanlar geçmişte yaşananları doğru şekilde öğrenmezse, gelecekte aynı hataları tekrar etme ihtimali artar. Ne yazık ki günümüzde birçok kişi tarihi sadece dizilerden veya filmlerden öğreniyor. Oysa tarih, sadece eğlencelik bir konu değil; dostu ve düşmanı tanımak, olayların nedenlerini ve sonuçlarını anlamak için çok önemli bir rehberdir.

Tarih derslerine gereken önemi vermek, her bireyin sorumluluğudur. Çünkü tarih, sadece ezberlenip sınavdan geçmek için öğrenilmez. Asıl amacı; düşünmeyi, sorgulamayı, farklı bakış açılarını değerlendirmeyi ve ders çıkarmayı öğretmektir. Tarih bilinci gelişmiş bir kişi, karşılaştığı olayları daha doğru yorumlar ve daha sağlam kararlar alır.

Geçmişte yapılan hataları bilen toplumlar, aynı yanlışları tekrar etmemek için daha dikkatli davranır. Bu da hem bireysel hem de toplumsal anlamda güçlü bir gelecek kurmamızı sağlar. Tarihine sahip çıkan milletler, kimliğini korur, değerlerini yaşatır ve geleceğe güvenle yürür.

Sonuç olarak tarih, sadece geçmişi anlatan bir ders değil; bugünü anlamamıza ve yarını bilinçli bir şekilde inşa etmemize yardımcı olan bir pusuladır. Bu yüzden tarih dersleri hak ettiği değeri görmeli, doğru kaynaklardan öğrenilmeli ve herkes için bir yol gösterici olmalıdır.


SENSİZ BIRAKMA

Semih Yılmaz

Soğuk bir kış gününe ya da yazın sıcağında
Ne zaman senin yanına varsam
Bana derman oluyorsun
Sana uzandığımda sana

Bazen başka şekillerde
Uzaklardan gelmiş renklere
Bazen kolunu uzatıyorsun bazen elini 
Çıkıyorsun karşıma her yerde

Topraklar nasıl yağmura muhtaçsa
Ben de çoğu zaman
Muhtacım sana
Benim güzel bardağımsın
Beni susuz, beni çaysız
Beni sensiz bırakmazsın. 

19 Şubat 2026 Perşembe

KORKU

Semih Yılmaz

Nereye adım atsam ne yana dönsem
Hep içimde bir endişe
Bir korku
Alay edecek sanki kime söylesem

Tam unutacakken onu son anda hatırlamak
Ya da hiç unutmayıp bir korkuyla dolaşmak
Her sene düşüncelerim aynı
Bilmiyorum nasıl olacak

Bakarken bir çeşmeye
Ya da yürürken yağmurlu bir günde
Uyurken, uyanıkken
Eğlenirken, koşarken hep bir endişe içimde
Geçmeyen
Sen geldiğin zaman hep aynı şeyler oluyor
Dudağım çatlıyor susuzluktan
Bazen başım dönüyor açlıktan
Korksam da orucumun kaçacağından
Yine de seni seviyorum 
Seviyorum kutlu ramazan

17 Şubat 2026 Salı

KONUŞMAK VE YAZMAK


FEYZA DURAN
Yazmak kurtarmaktır kelimeleri
Kaybolup gitmekten
Kelimeleri ve onları taşıyan hisleri

Belki de bu yüzden söylemişler
Söz uçar
Yazı kalır

Yazı, kazmaktır taşlara, kağıda, kitaba
Kelimelerin sonsuz gücünü
Konuşmak anlıktır
Yorulur kelimeler
Yorulur
Ve ardından unutulur

Söz aniden çıkar ağızdan
Nereye ve nasıl gideceğini bilmeden
Hatta çoğu zaman
Düşünmeden

Yazı harmanlanmasıdır her şeyin
Bir perdenin ardında
Harmanlanması ve hasat edilmesidir
Uzak, çok uzak bir dünyada

14 Şubat 2026 Cumartesi

GARİBİN ÇİLESİ

 Yusuf Kerem Köse

Ne namında ne adında
Bulamadım hayır
Kim kalabilirse biraz yanında
Fazlaca kötü koku alır

Bir çöpün kokusuna bile
Hemen oradan uzaklaşıyorum
Çöp kutusunun hala ayaklanmamasına
Şaşırıp kalıyorum

İnsanlar yazıyor üstüne
Aşklarını adlarını
Garibim çöp ne yapsın
Sizin adınızı
Zaten var sorunlu bir hayatı

Maaşın ne kadar nasıl çalışıyorsun
İçim vermiyor demek
Bana dönüp
Kim bilir neler diyecek

ÇEŞME

Ecem Ercins
Nehir Almacı
Sami Yusuf Avcı
Metehan Akkaya
Elif Eslem Şimşek
Mehmet Kerem Gürbüz
Reyhan Veske
Zeynep Ada Karadaş

1. Bölüm: Efsane Köy
Bu köy hiçbir haritada yoktu. Herkesin bildiği, oraya dair bazı hikayeler anlattığı bir yerdi burası fakat resmi kayıtlarda bu köyün adı hiç geçmiyordu. En yakın şehre 60 km uzaklıkta olduğu söyleniyordu fakat sürekli bu mesafe değişiyordu. Kimileri 10 km diyordu merkeze uzaklığına kimileri 100 km. Yazın daha yakın ve kışın daha uzak diyorlardı bu köye. Daha önceden bu köyü gören olmuş muydu? Bilinmiyordu. Köyün içinde yaşayan kaç kişi vardı? Kimsenin bundan da haberi yoktu. Efsaneler anlatılıyordu sadece köye gidenlere dair. Her on senede bir yenilenen efsaneler. Biri şöyleydi efsanenin:
Seneler önce bu köyü merak ederek giden üç arkadaş bir daha dönmemişti. Onları aramaya giden kişiler köyün yakınında üç büyük tepe oluştuğunu görmüş ve üç kişinin adını buraya vermişlerdi. Üçler Tepesi deniyordu buraya fakat daha sonra bu tepeler de kaybolmuştu. 
Bir başka efsane ise şöyleydi:
Yolunu kaybederek köye giren biri tekrar dönmeyi başarmış fakat konuşmayı unutmuştu. 
Köye dair anlatılan o kadar çok şey vardı ki insanlar tüm detayları biliyor gibiydi. Anlatılanların hiçbiri diğerine benzemiyordu çünkü merkeze olan uzaklığı gibi anlatılan olaylar da farklı farklıydı. Birileri köyde hiç hayvan ve ağaç olmadığını söylüyordu bir başkası da köyde hiç insan olmadığını ve ağaçların yürüyebildiğini, konuşabildiğini anlatıyordu. Bazıları bu köyde evlerin penceresiz olduğunu söylüyor bazıları ise evlerin yer değiştirdiğini anlatıyordu. Perili köy diyenler de vardı buraya, Devlerin köyü diyenler de. 
Yaz tatili başlamıştı ve yaz boyunca yapılacak hiçbir işim yoktu. Kısa süreli planlar yapıyorduk ailece ancak birkaç gün sonra yeniden sıkıcı günler başlıyordu. Bir akşam aklıma bu köy geldi. Bu köye gitmek ve buradaki gizemi keşfetmek arzusu zihnime saplanmıştı. Unutmaya çalıştıkça daha da çok istiyordum bu köye gitmeyi. Nihayet bir akşam aileme bu isteğimi söylediğimde önce şiddetle karşı çıktılar. Ağabeyimin çok hoşuna gitmişti köye gitme fikri ve bu tarz şeylere, efsanelere çok inanmayan hatta alay eden birisiydi. Saatlerce ikna etmeye çalışmama rağmen ailem bu düşünceden vazgeçmemi söylüyordu. Ağabeyim de benden yana fikir belirtiyordu fakat dinleyen nerde. 
Birkaç gün sonra babamın il dışına iş sebebiyle bir hafta çıkmak zorunda olduğunu öğrendik. Önceleri tek başına gitme fikrindeydi fakat ağabeyim annemle birlikte gitmelerini, annem için de bir değişiklik olacağını söyledi. Biz kız kardeşimle bir hafta boyunca idare ederiz, diyerek onları ikna etmişti. Ağabeyimin asıl niyetini annem ve babamı şehir dışına gönderdiğimiz gün öğrendim. 
Ağabeyim daha önceki fikrimi unutmamıştı. Annem ve babam otobüsle terminalden uzaklaşırken bana eğilerek şöyle dedi:
-Hazır mısın çok istediğin o köye gitmek için?
Ailemize haber vermeden gitmek çok hoşuma gitmemişti fakat o köyü görmeliydim. Gözlerimi ona doğru yönlendirdim ve sevinçle:
-Ciddi olamazsın ağabey, dedim. 
Ağabeyim ciddiydi ve planlamaya günler öncesinden başlamıştı. Ehliyeti olmasa da araç kullanıyordu ve kendi aracımızla o köye gidilecekti. O kadar kendinden emindi ki köyde bir gariplik olmadığından aynı gün tekrar dönecektik ve köyde bir de piknik planlamıştı. Sabah kahvaltısını orada yapacak, öğleye kadar doğa yürüyüşü yaptıktan sonra evimize dönecektik. Ona göre ben de artık böyle şeylere inanmayacaktım. 
Akşam olduğunda ertesi gün erken kalkacağımızı söyledi ve kahvaltıya ne istediğimi de sordu. İçimde garip bir endişe vardı. Aklım ağabeyimden yanaydı fakat kalbim bir türlü ikna olmuyordu bu işin doğru olduğuna. Üstelik onun ehliyetsiz olması da ayrı sorundu. Daha on yedi yaşındaydı ve şehir dışında hiç araç kullanmamıştı. 

2. Bölüm: Meraka Yolculuk

Sabaha kadar kah uyudum kah uyandım. Sabah erkenden ağabeyimin hazırladığı piknik sepetini de alarak yola çıktık. Ağabeyimin bu kadar güzel araba kullandığını bilmiyordum işin doğrusu. Sanki ağabeyim değil de yılların şoförüydü yanımda oturan. Zaman zaman şakalar yapıyordu, keyfine diyecek yoktu. Köyün çok uzakta olmadığını, yarım saat içinde ulaşacağımızı söylüyordu. Bir süre sonra evler, binalar azaldı, azaldı ve nihayet küçük bir yolda, ıssızlığın ortasında ilerlerken bir tabela gördük: Perili Köy… Tabelanın yanında çok güzel bir çeşme vardı. Ağabeyimden rica ettim durmasını. Bu çeşmeden mutlaka su içmeliydim. Hem çay yapmak için de su gerekliydi ve buradaki suyla çayın iyi olacağını düşünmüştüm. Ağabeyime düşüncemi söyledim. Ani bir frenle durduk. Biraz gerimizde kalan çeşmede elimizi, yüzümüzü yıkadık ve aç olmamıza rağmen kana kana su içtik. Öyle güzel bir suyu vardı ki çeşmenin bir daha, bir daha, bir daha içmekten kendimizi alamıyorduk. 
Gözüm az geride kalan tabelaya ilişti yeniden, böyle bir tabela beklemiyordum. Birileri muziplik olsun diye yazmış olabilirdi. Ağabeyimin dediği gibi yarım saatten biraz uzun sürmüştü yolculuk. Yeniden aracımıza binerek yola devam ettik. Bir süre daha ilerledikten sonra iklim sanki değişmişti. Daha önceden hiç görmediğim bitkiler, ağaçlar arasından geçiyorduk. Sadece iklim değil gökyüzü bile değişmişti. Dağlar sanki başka bir gezegene ait gibi görünüyordu. Gökyüzünün yeşile döndüğünü fark ettiğimde ağaçların da maviye yakın bir renkte olduğunu gördüm. Gariplikler başlamış gibiydi ama beni huzursuz eden bir şey yoktu etrafta. Ağaçların yaprakları sanki fosforlu gibi parlıyordu. Belki de yağmur yağmıştı ve güneş ışıkları böyle görünmesine neden oluyordu yaprakların. Nihayet evler görünmeye başlamıştı uzakta ki araç aniden durdu. Ağabeyim panik yapmamaya çalışıyordu ama canı sıkılmıştı. Birkaç kez daha aracı çalıştırmaya uğraştı ama çabaları boşunaydı. 
-Aracı burada bırakalım, dönünce bakarız, dedi.  
Hiç iyi bir fikir değildi bu fakat görmeyi çok istediğim köyün girişindeydik işte ve gördükten sonra kahvaltımızı yapıp dönecektik. 
Araçtan indiğimizde tertemiz bir hava karşıladı bizi. Nefes aldıkça alasım geliyordu. Birkaç adım atmıştık ki önümüzde bir giriş kapısı belirdi. Altın gibi bir kapıydı bu ve az önce yoktu. Ağabeyim de görmüş olmalı ki kapının önünde durduk. Kapı kendiliğinden açıldı. Biraz endişe ile kapının ardına geçtiğimizde kapı kapandı ve garip bir çocuk karşıladı bizi. Çocuk konuşmuyordu, sadece bakıyordu. Gariplikler başlamıştı bile. Ağabeyimin serinkanlılığından eser kalmamıştı. Çocuk konuşmaya başladı ancak sesi kocaman bir adamın sesi gibi çıkıyordu:
-Buraya gelmek cesaret ister. Her on senede bir mutlaka uğrayanlar oluyor fakat iyi şeyler yaşamıyorlar. Şimdi buraya kadar geldiğinize göre önce bir anlaşma yapalım. Sağ salim yeniden dönmek için yerine getirmeniz gereken üç şey var.
Ağabeyim sordu:
-Nedir o üç şey? Karnımız çok aç ve kahvaltı yapmamız gerekiyor önce. Boş işlere ayıracak vaktimiz de yok.
Çocuk devam etti:
-Bu üç şeyi benim söyleme yetkim yok. Üç şeyi siz bulacaksınız ve yerine getireceksiniz. 
Bu sözlerden sonra konuşan çocuk bir taş yığınına dönüştü. Ağabeyimin yüzü iyice buruşmuştu. İlerdeki küçük tepeleri göstererek:
-Şuraya kadar yürüyelim, kahvaltımızı yapıp dönelim, dedi.
Üç tepe vardı ilerde ve anında aklıma daha önceden duyduğum efsaneler geldi. İçimi bir korku sardı. Belki de Üç Tepe efsanesi artık Beş Tepe şeklinde anlatılacaktı bizden sonra. Annemi ve babamı özlediğimi hissettim. Neden böyle bir işe kalkışmıştı ki ağabeyim? Kendi kendime kızıyordum. Ağabeyim deli dolu biriydi. Ona uymamalıydım. Telefonum aklıma gelmişti. Telefonumun saatine baktığımda 03.05 sayısını gördüm. Bu imkansızdı. Üstelik defalarca annem ve babam tarafından aranmıştım. Kaç kez aradıklarına baktığımda annem üç kez aramış ve beş kez çaldırmıştı telefonumu. Babam beş kez aramış ve üç kez çaldırmıştı her seferinde. Ağabeyim sessizce yürüyordu. Kafamın içi allak bullaktı. Açlık hissetmiyordum ama belki kahvaltıdan sonra kendime gelir, sağlıklı düşünebilirim, diye düşünüyordum. 
Tepelerden ortada olanın eteklerine gelmiştik. Birkaç ağaç vardı burada ve bir de çeşme. Az evvel su içtiğimiz çeşmeye benziyordu bu da. Kahvaltımızı yapmak için ideal bir yerdi. Hızlıca elimizdeki eşyaları yere sermeye başladık. Boşuna zahmet edip su getirmiştik yanımızda. Ağabeyim en yüksek tepeye çıkıp manzarayı izlemek istediğini söyledi. Telefonlarımızı da yanımıza alarak en yüksek tepeye yöneldik. Belki burada telefon çeker ve ailemize de durumu haber ederim diye düşünüyordum. Köyün girişinde arabamız kalmıştı ve bu durum aklımdan çıkmıyordu ağabeyim çok umursamasa da. Bir süre tırmandıktan sonra nihayet tepeye çıkmıştık. Manzara gerçekten de büyüleyiciydi. Telefonumla birkaç fotoğraf çekmeyi ihmal etmedim lakin halen şebeke yoktu ve arama yapılamıyordu. Piknik için eşyalarımızı bıraktığımız yere gözüm ilişti. Az önce gördüğümüz çeşmeyi bir türlü seçemiyordum. Ağabeyime sordum:
-Aşağıda çeşme yok muydu, eşyaları koyduğumuz yerde. 
-Kocaman çeşmeyi görmüyor musun, diye cevap verdi. 
Görmüyordum ve bunu anlamıyordum. Bu esnada bir homurtu duydum. Ağabeyime bir ses duyup duymadığını sordum. Ağabeyim rüyada gibiydi ve çok garip bir mutluluk hissi vardı yüzünde.
-Hayal görmeye başladın galiba, manzaranın tadını çıkar, dedi. 
Tam kendimi ikna etmeye çalışıyordum ki her şeyin yolunda olduğuna dair önümüzden kocaman bir yaban domuzu son sürat koşmaya başladı. Ağabeyim bu hayvana bile tebessümlü bir yüzle bakıyordu ve şöyle diyordu:
-Manzara tamam oldu, ne sevimli bir yaratık değil mi?
Tedirginliğim daha da artmıştı ve bir an önce kahvaltımızı yapıp eve dönmek istediğimi söyledim. Buraya dair efsaneler yeniden kafamda canlanmaya başlamıştı. Üç tepe efsanesini hatırladım. Üç Tepe, bizden sonra belki de Beş Tepe olacaktı. Bu esnada yeniden telefona baktım. Bir an önce her şeyi ailemize anlatmalıydım. Telefonumda yine çağrılar vardı ve babam beş defa, annem üç defa çağrı bırakmıştı. Üç ve beş rakamları zihnime saplanıp kalmıştı. Üç Tepe, Beş Tepe sözcüklerini bilinçsizce tekrar ediyordum. Ağabeyimle kahvaltı yapacağımız yere döndük ve çayımızı da hazırladıktan sonra kahvaltıya başladık. Ağabeyim de bilinçsizce aynı şeyleri söylüyordu:
-Üç Tepe, Beş Tepe…
Üç Tepe, Beş Tepe oldu
İki çocuk kayboldu
İki küçük gül gibi
Artık ikisi soldu, dediğinde artık hiçbir şeyin normal olmadığını anlamıştım. Ağabeyim şiirden ve maniden nefret ederdi. Bir yandan devam ediyordu:
Oldular bir efsane
Destan halkın diline
İki çocuk artık yok
Ne yapsın baba anne
Ağabeyim sürekli sallanarak ve ritimle hep bir şeyler söylüyordu. Boşluğa bakıyor, tebessüm ediyordu. Ucuz bir gerilim filminin içinde gibiydim. Dayanamadım en sonunda çeşmeden doldurduğum bidonu başından aşağı aktardım.
Ağabeyim biraz kendine gelmiş gibiydi. Yaptığım eylem hoşuma gitmemişti ama buna mecburdum.
Yüzünden, saçlarından dökülen suyu silerken sordu:
-Bana ne oldu?
-Bilmiyorum sana ne oldu ama artık dönmeliyiz, dedim. Kahvaltı filan istemiyorum. Bir an önce eve dönelim. 
Ağabey, kardeş el ele tutuştuk ve dönüş yoluna geçtik. Bir süre sonra arabamızın yanındaydık. Ağabeyim aracın arızalı olduğunu ve biraz uğraşması gerektiğini söylüyordu ancak araç sıkıntısız çalışmıştı. Bu, iyi bir gelişmeydi. Hızla şehrin, evimizin yolunu tuttuk. 
Yarım saat içinde yeniden kapımızın önündeydik. Yaşadıklarımıza inanmıyorduk bir türlü. Saate baktığımızda sadece bir saattir evden uzakta kaldığımızı fark ettik. Aklıma çektiğim fotoğraflar geldi, telefonuma baktım fakat fotoğraf filan yoktu ayrıca annem ve babamdan gelen arama da yoktu. Evde kahvaltımızı yaptıktan sonra yeniden olanları düşündük. Aklıma sadece köyün girişindeki çeşme geldi. Belki de o çeşmeden içtiğimiz su yüzündendi her şey. Bütün efsanelerin sebebi de bu çeşme olmalıydı. Aklımdan geçenleri ağabeyime anlattığımda o da benimle aynı fikirdeyse yaşadığımız şeylerin ve efsanelerin sırrı çözülecekti. Ağabeyime olayları baştan itibaren anlattım fakat verdiği cevapla kafam daha da karıştı:
-Hangi çeşme, dedi.  Sen ne anlatıyorsun sabahtan beri. Otur da kahvaltımızı yapalım. Anne babasız ilk günden böyle yapacaksan işimiz çok zor vallahi. 
Israrla piknik dedim, araba, Üç Tepe, taşa dönüşen çocuk, çeşmeler… Kendisinin söylediği şiire benzeyen sözleri de hatırlıyordum ve tekrar ettim. Gözü beni görmüyordu bile:
-Ya çok uyudun ve garip rüyalar gördün ya da okuduğun kitapları duyduğun efsaneleri fazla ciddiye aldın. Benim biraz sonra maça gitmem lazım. 
Belki de haklıydı. Kahvaltıdan sonra annemleri aramak için telefonu yeniden elime aldım. Annem ve babamla görüştükten sonra galeriye yaklaşık bir çeşme fotoğrafı gördüm. Hayli uzaktan çekilmiş güzel bir manzaranın içinde küçücük bir çeşme ve yanında bazı eşyalar duruyordu.  

12 Şubat 2026 Perşembe

ZAMAN GEÇİYOR MU

Semih Yılmaz

Bir gün yirmi dört saat diyorlar
Ve her saat güya altmış dakika
Bir türlü inandırıcı gelmiyor bu hesap
Nedense bana

Bazen bakıyorum ansızın bir saat bitmiş
Bazen bakıyorum bir hafta aniden geçmiş
Dakikalar bazen günler kadar uzun
Nasıl inanmalıyım izahı nedir bunun

Takvimler, aylar, saatler
Zihnimizde mi var sadece 
Anlamıyorum bunu düşününce
Zaman olduğu yerde duruyor
Ve galiba 
Biz içinden geçiyoruz sessizce