Semih Yılmaz
Aynaya sürekli bakar olmuştum. Ne farkım vardı arkadaşlarımdan, etrafımdaki insanlardan. Aynaya bakıyordum ama bir fark göremiyordum, yakışıklılığım dışında. Saçlarım, kaşlarım, gözlerim ve özellikle burnum yerli yerindeydi. Yalnız aynaya bakmıyordum boyumu ve kilomu da sık sık ölçüyordum. Bazı arkadaşlarımdan uzundum bazılarından da biraz kısa ama çok kısa değil. Bazı arkadaşlarımdan kilom biraz fazlaydı ama çoğundan da düşük. Bir türlü anlam veremiyordum neden bana ağabey dediklerine. Sadece sınıfımdakiler değil üst sınıftakiler bile kantinde, törende karşılaştıklarında bana ağabey, diye hitap ediyordu. Belki de saygıdan böyle hitap ediyorlar diye bir süre geçiştirmiştim durumu fakat alışveriş yaptığım marketin kasiyeri:
-Fişini unutma ağabey, diye hitap edince sadece yüzüne baktım. Fişi bile almadan çıktım. Belki de şaka olarak söylemişti fakat hassaslaşmıştım bu konuda. Artık ağabey, kelimesini duymak istemiyordum. İnsanlar ise sözleşmiş gibi her yerde patlayan mantarlar gibi git gide “ağabey” demeye başlamıştı bana. Belki eskiden de böyle hitap ediyorlardı ya da belki herkese karşı kullanılan bir hitap şeklidir bu diye kendimi avutmaya çalıştım. “Hocam”, kelimesi gibi bir şeydi belki de bu kelime. Pazarcı, mevye poşetini uzatırken hocam, diyordu. Müşteri para uzatırken hocam, diyordu. Etrafta belli bir yaşın üzerindeki herkes hocam diyerek konuşuyordu, bunu fark etmiştim fakat ağabey, nerden çıkmıştı. Hocam, deseler razıydım buna ama “ağabey” diyorlardı. Hatta “abi”.
Asıl büyük darbeyi indiren kantinci olmuştu bana. Öğlen arasında tostu uzatırken:
-Afiyet olsun abim, demişti. Hem de sadece abi değil, abim… Ne zaman bu kadar samimi olduğumuzu düşündüm. Tostu yiyecek iştahım kalmamıştı ama yedim. Belki de artık evden bir şeyler getirmeli ve kantinci ile samimi olmamalıydım. Tostu yerken kenardan kantincinin diğer öğrencilere nasıl hitap ettiğine baktım. Sadece birkaç öğrenciye “abla” dedğini duydum ama kimseye “abi” dememişti. Onun “abla” diye hitap ettiği öğrencilere zaten ben de “abla” diye hitap ederdim. Yaşı hayli büyük öğrencilerdi çünkü.
Kantinciden sonra ikinci darbeyi de servis şoförü indirmişti. Akşam servisten inerken sadece nezaket olsun diye ona hayırlı akşamlar abi, demiştim. Servis şoförü peşimden:
-Sana da hayırlı akşamlar güzel abim, diyerek hızla uzaklaşmıştı mahalleden.
Artık aynalarda, metrelerde, tartılarda bana bu hitabın nedenini verecek bir şeyler yoktu. Aynalara bakmıyordum. Teraziye çıkmıyor, boyumu ölçmüyordum. Belki de gerçekten herkesin ağabeyiydim. Neyse ki annem ve babam “evladım” diyordu. Ha bir de öğretmenler…
Alışmıştım artık bu şekilde hitap edilmeye. Hatta bir süre sonra adımla beni çağıranlara ya da “kardeşim” diyenlere garip bakar olmuştum çünkü ben “ağabey”dim.
Galiba çocukluk geride kalıyordu benim için. Bu hitap şekli bana en çok bunu hatırlattı, hissettirdi. Belki daha sonra “amca” diyeceklerdi, “dayı” diyeceklerdi ve en sonunda da “dede” …
Neyse ki o yıllara daha çok var, diye düşündüm. Ağabeydim ben. Herkesin ağabeyi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder