ECEM ERCİNS
NEHİR ALMACI
SAMİ YUSUF AVCI
METEHAN AKKAYA
1. BÖLÜM
Herkes ona Yusuf Ağa diyordu ama ağa denilecek kadar zengin biri değildi. Aslında biraz da alay etmek için bu kelimeyi kullanıyorlardı. Yusuf Ağa’nın her şeyden önce gönlü zengindi. Elinde avucunda ne varsa insanlara dağıtmayı severdi. Kasabaya gelen yolcuları, garibanları misafir etmeyi severdi. Çocukları da çok severdi. Sevmediği tek şey vardı o da Osman Ağa. Osman Ağa gerçekten ağaydı. Babasından, dedelerinden kalan mirasın haddi hesabı yoktu fakat kimseye bir hayrı dokunmazdı. Yağmurlu günde bile kimseye bir bardak su vermişliği yoktu. Fakat Yusuf’a alaylı bir biçimde ağa diyen insanlar Osman’a garip bir saygı içindeydiler. Yusuf bu durumu anlamlandıramıyordu. Belki de ben kötü biriyim diye düşündüğü de oluyordu.
O yıl kış mevsiminin her zamankinden daha soğuk geçeceğine dair bir beklenti vardı. Kasabanın yaşlıları şöyle diyordu:
-Bu yıl çok ayva vardı. Kış çetin geçecek.
-Bu güz ağaçların yaprakları hiç kalmadı. Kesin kış şiddetli geçecek.
Herkes yoğun bir kış hazırlığı yapmıştı. Kilerler turşu, ekmek, reçel, konserve doluydu. Odunlar yığılmıştı ocak başlarına, tandır kenarlarına. Ahırlara saman doldurulmuştu. Yusuf’un bu kadar stok yapacak gücü yoktu ama yine de kendince bir şeyler hazırlamıştı. Aslında bu hazırlığı yaparken amacı ihtiyacı olan insanlara yardım etmekti.
Nihayet beklenen soğuklar başlamıştı. Kar durmadan yağıyordu ve insanlar evlerinden dışarıya bile çıkamıyordu. Gece kar yağıyordu, öğlen kar yağıyordu, akşam kar yağıyordu. Kapıların önü bile kardan açılmaz olmuştu. Dışarda ne bir insan ne de canlı görmek mümkündü. Evlerin çatılarındaki kuşlar bile kaybolmuştu. Zaten dışarıya çıksalar yiyebilecekleri bir şey yoktu. Yusuf onları da düşünüyor arada sırada karların üzerine yiyecek bir şeyler atmaya çalışıyordu pencereden fakat beş dakika geçmeden attığı şeylerin üzerine kar yağıyordu.
Birkaç gün sonra kasaba hayalet bir yerleşim yerine dönmüştü. Yalnızca tüten bacalardan anlaşılıyordu burada hayatın devam ettiği. Kasabanın en keyiflisi Osman Ağa’ydı. Bir yıl boyunca hatta yıllar boyunca kar yağsa bile yetecek malzemesi vardı. Arada bir pencereden bakıyor ve yazın bereketli olacağını düşünüyor, keyifleniyordu.
Vakit akşamdı ve tam kahvesinden ilk yudumu almıştı ki Osman Ağa’nın kapısı vurulmaya başlandı. Osman önce irkildi. Dışarda kimseler görünmüyordu çünkü. Sonra aklından şöyle geçirdi: Kesin birilerinin malzemesi bitti ve benden ödünç bir şeyler almaya geldi. İnsanlar hep böyle, diye düşündü. Kışa hazırlık yapmayı ihmal ederler. Bir süre kapı çalınır, açmayınca da çekip giderler.
Çalan kapıyı duymazdan geldi ve kahvesinden bir yudum daha aldı lakin kapı çalmaya devam ediyordu. Hem de alacaklı gibi çalınıyordu kapı. Sinirlendi, yerinden kalktı ve kapıyı açtı. Ağzına gelen her şeyi söylemeye hazırlandı. Kovacaktı kapıyı çalan kişiyi fakat kapıda kimse yoktu. Üstelik ayak izi de yoktu. İn miydi gelen cin miydi? Belki de çok uzun süre insan görmediği için halüsinasyon görmeye başlamıştı. Akşam akşam keyfi kaçmıştı. Bunu insanlara söylememeliydi.
Yusuf ise aynı saatlerde yoksulları düşünüyordu. Yiyecekleri var mı, evleri sıcak mı diye endişe ediyordu.
Günler geçiyordu ama ağır ağır.
Ertesi akşam yine tam olarak aynı saatlerde ve Osman Ağa’nın kahvesinin ilk yudumundan sonra kapı çalınmaya başladı. Kapı durmadan çalıyor çalıyordu. Osman kapıya öfkeyle gitti fakat kapının ardında yine kimse yoktu. Belki de evi değişmeliydi ya da onu sevmeyen birileri ona kötü bir şaka yapıyordu. Onu sevmeyen ve hislerini belli eden tek kişi Yusuf’tu. Yusuf belki de onunla alay etmek için böyle bir şey yapıyordu. Gece boyunca uyumadı. Sabaha doğru uykusuzluktan oturduğu yere sızdı kaldı.
Eğer üçüncü gün akşam da aynı şeyleri yaşarsa kar kış demeden gidip Yusuf’un kapısına dayanacaktı.
Yine akşam oldu fakat bu kez kahve içecek morali yoktu Osman’ın. Zaten gün boyu yemek de yememişti. Beklediği an gelmişti. Kapı yine vuruluyor, vuruluyordu ama nasıl olsa kimse yoktu kapının ardında. Kulaklarını kapattı fakat ses daha da yükselmişti. Artık Yusuf’un kapısına gitmenin zamanı gelmişti. Üzerine bir şey giymeden kapıyı açtı ve Yusuf’un evine doğru yürümeye başladı. Aslında yürümek denmezdi buna. Bata çıka ilerliyordu. Hava soğuktu ama kan ter içinde kalmıştı. Büyük çabalardan sonra nihayet Yusuf’un kapısının önüne geldi. Neyse ki Yusuf kapısının önünü temizlemişti. Kapıya hırsla vurdu, Yusuf çabucak kapıyı açtı:
-Osman Ağa, bu ne güzel bir sürpriz. Günlerdir kimseyle görüşmüyorum. Buyur gel bir kahve içelim.
Osman, bu davet karşısında söyleyeceği her şeyi unuttu ve içeriye girdi. Zaten yorulmuştu da. İçerisi çok sıcak değildi fakat huzurlu bir yerdi. Beş on dakika sonra kendine gelen Osman yaşadıklarını anlattı Yusuf’a. Yusuf bir süre boşluğa baktıktan sonra şöyle dedi:
-Senin kapını çalan, sana gelen kimseler yok aslında. Kulağını kapatınca bile duyduğun kapı sesinden bahsediyorsun. Bence sorun senin içinde, iç dünyanda. Eğer kapıyı çalan kim diye soruyorsan bana cevap vereyim: vicdanın.
Aldığı cevap karşısında şaşırmıştı Osman. Bir süre düşündü, haklı olabilirdi Yusuf.
-Peki bu sesler hep devam edecek mi, diye sordu.
Yusuf:
Aklımda bir çözüm yolu var aslında ama gecenin ilerleyen saatlerinde konuşuruz, dedi. Osman ve Yusuf yıllardır yapmadıkları belki de yapmayı bekledikleri bir sohbete dalmışlardı. Kar yağıyordu ve gece uzundu.
2. Bölüm
Yusuf:
-Osman Ağa, birer kahve daha içelim ve bu meseleyi uzun uzun konuşalım, dedi. Osman:
-Şu ağa kelimesini bırakalım artık. Ben işten sıkılmaya başladım. Gerçek ağa sensin bence, dedi.
Koyu bir sohbet başladı. Kahve kadar koyu bir sohbet. Yusuf gece boyunca iyilikten, fedakarlıktan, başkalarını mutlu etmekten bahsetti. Bunlar, Osman’ın hiç bilmediği duygulardı. Bu duyguların insanı iyileştirdiğini, insana özgü şeyler olduğunu da anlattı Yusuf. Yusuf konuştukça Osman daha da etkileniyordu fakat merak ettiği bir şey vardı ve sordu:
-Bütün bu anlattıklarını sen nasıl fark ettin ve öğrendin? Bildiğim kadarıyla okuma yazman bile yok. Kitaplardan öğrenmiş olma ihtimalin yok çünkü evinde tek kitap bile görmedim. Bu bilgeliği nasıl kazandın?
Yusuf, bu soru karşısında sustu. Bir süre boşluğa baktı:
-Annem ve babam yıllarca hastalık çekti biliyorsun ve onlara yardım edecek benden başka kimse yoktu. Onlara yardım ederken hep bir çaresizliğin içindeydim. Başka hiçbir şey yapamıyordum. Yalnızca onların ihtiyaçlarıyla uğraştım. Bir süre sonra yardıma ihtiyacı olan başka insanlar hatta canlılar görmeye başladım. Yardım ettikçe içimde bir şeyler değişiyordu. Kendimi huzurlu hissediyordum. Bu öyle bir huzurdu ki servet sahibi olmaktan, bir şeyleri depolamaktan daha değerliydi benim için. Aslında böyle başladı her şey. Bir yola girdikten sonra devamı kendiliğinden geliyor işte. Peki sen nasıl böyle biri oldun?
Bu soru Osman’ı hayli düşündürdü.
-Ben hiçbir şey için çalışmadım galiba. Çaba sarf etmeden büyük bir rahatlığın içinde buldum kendimi. Babam, dedem ve onun dedeleri hep büyük bir servetin içinde yaşadı. Kimseye ihtiyacım olmadı çünkü zengindim. İnsanların bende olan şeylere ihtiyacı çoktu, benim ise insanlara ihtiyacım yok diye düşündüm. Bir kez bile etrafımdaki insanları mutlu etmek için çalışmadım. Bana öyle geliyordu ki insanlar yoksul ve ihtiyaç sahibi ise bu onların kendi çabalarının ürünü. Şimdi anlıyorum ki hepsi yanlış düşüncelermiş. Bu yaşa kadar hep huzur sandığım şeyler meğer beni huzursuz eden şeylermiş. Şimdi yeni bir hayata başlamanın zamanı.
Son cümleden sonra her ikisinin de gözleri umutla parladı. Yusuf, ertesi sabah kasabayı dolaşmayı ve ihtiyacı olanlara yardımda bulunmayı önerdi. Bu teklif Osman’ın da hoşuna gitmişti. Gece uzundu. Önce bir liste oluşturmak gerekiyordu. Kimlerin ihtiyacı olabilir, kimleri ziyaret etmek gerekli? Sabah yaklaşırken Osman da Yusuf da oturdukları yerde uyuyakalmışlardı. Her ikisinin de yüzünde hoş bir tebessüm vardı. Güzel rüyalar görüyor olmalıydılar. Dışarda kar durmuş, temiz, aydınlık güzel bir sabah usul usul kasabaya inmeye hazırlanıyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder