Yusuf Ensar Güler
Kış mevsimi onun için hayli zor geçiyordu. Satacağı simitler daha fırından çıkarken soğumaya başlıyordu. Oysa yazın öyle değildi. Simitler geç soğuyor ve daha çok satış yapıyordu. Çıtır çıtır oluyordu sattığı simitler. Kışın nemden o çıtırlık da nasibini alıyordu. Keşke yanında çay da satabilseydim, diye düşünüyordu. Çaysız simidin hiçbir anlamı yoktu. Bu yüzden bazen kahvehanelere, çay ocaklarına uğruyordu fakat son zamanlarda bu mekanlar da simit ya da poğaçalarını kendileri satıyordu. Bu düşüncelerde simit fırınından otuz tane simit aldı, simitler soğumadan kapıda bekleyen küçük arabasına yerleştirmek için koştu. Özenle simitlerini dizdi ve şehrin en işlek caddesine doğru seyyar büfesini sürmeye başladı. Eskiden tepside simit satardı. Kocaman tepsiyi başında taşırdı saatlerce. Bir havluyu kare biçimde katlayıp başının üzerine koyar, havlunun üzerine de tepsiyi yerleştirirdi. O zamanlar şimdiki gibi hamburger, pizza türünde şeyler yoktu. Simitçileri beklerdi öğrenciler, memurlar. Günde iki yüz simit bile sattığı olurdu. Daha satış yerine ulaşmadan ara sokaklarda teyzeler balkonlardan sepet sarkıtır beşer onar simit alırlardı.
Şimdi ise simit alanlar yalnızca yaşlılar ve çocuklarına nostalji yaşatmak isteyenlerdi. Yaşlılar en sorunlu müşteri grubuydu. Simidi önce elleriyle yoklarlar ardından, bunu benim dişim kesmez diyerek yerine bırakırlardı. Gün sonunda simitlerden kalan susamları kuşlara serpip evine dönmek en büyük mutluluktu onun için.
Nereden aklına gelmişti şimdi geçmişi düşünmek? Bir türlü anılar aklından çıkmıyordu. Bir seferinde Sivasspor maçında bin simit satmıştı ve bu seyyar büfeyi o günden sonra almaya karar vermişti. Şimdi maçlarda bile simit isteyen yoktu.
Son zamanlarda insanlar simidi bile telefonla istiyordu. Özellikle simit isteyen müşteriler yakındaysa hemen küçük bir poşet yapıyor bırakıp geliyordu. İnsanlar iyice tuhaflaştı, diyordu kendi kendine. Seyyar tezgahını yerleştirdi ve bağırmaya başladı:
-Simiiiidiye. Tazeleriiiii. Fırından yeni çıktı. Sabah simiidiyeeee.
Söylediği sözler içinden çoğu anlaşılmıyordu ama simit satıyordu işte başka ne olsundu ki?
Son kez bağırmıştı ki telefonunun çaldığını hissetti. Kayıtsız bir numaraydı arayan.
-Meydan Simitçisi sizsiniz değil mi, dedi telefondaki ses. Zahmet olmazsa bana on tane simit getirir misiniz? Çok yakında bir adres vereceğim size.
On simidi duyar duymaz heyecanlanmıştı. Üçte biri bitecekti tek satışta simitlerin. Adresi istedi, bir sokak ötede bir dükkandı burası. Biliyordu, önünden geçmişti kaç kez.
Özenle simitleri hazırladı ve minik tezgahını kapatmadan yola koyuldu. Dükkana ulaştığında:
-Simitler taze, buyurun on tane getirdim dedi.
Dükkan sahibi şaşkındı, ne olduğunu anlamadı.
-On tane fazla ama bir tane alabiliri, dedi. O da zahmetlerin için. Sabah siftahı olsun.
-Ama az önce on tane istemediniz mi, dedi.
Ortada bir yanlış anlaşılma ya da yanlışlık vardı. Az önce kendini arayan numarayı göstererek sordu:
-Sizin değil mi bu numara.
Dükkan sahibi bu numaranın kendine ait olmadığını söyledi. Yeniden bu numarayı aramasını ve simitleri nereye götürmesi gerektiğini iyice öğrenmesini tembihledi. Dışarı çıkar çıkmaz numarayı aradı fakat telefon çalmıyordu. Aradı, aradı, aradı. Karşı taraf galiba engellemişti kendini.
Elinde on simitle seyyar büfesinin yanına geldiğinde başına gelenleri anlamıştı. Büfe yerinde yoktu.
Belki de yeni bir işe başlamalıydı. Son zamanlarda çiğ köfte soruyordu insanlar. Özellikle kış için iyi bir tercih olabilirdi. Elindeki poşetten bir simit çıkardı. Ucundan ısırdı. Halen soğumamıştı. Eve dönünceye kadar on simidin hepsini yemişti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder