4 Şubat 2026 Çarşamba

ÖZNE/SİZ


Zeynep Ayten

İnsanlar beni benden daha mı iyi tanıyorlar diye düşünmeden duramıyorum. Bakışlarımdan yola çıkarak benim düşüncelerimi benden daha iyi biliyorlar, suskunluğuma benden daha iyi isim veriyorlar ve bu isim benden çok uzak oluyor çoğu zaman fakat insanlar kendilerine çok güveniyor hatta tek doğru kendileriymiş gibi düşünüyorlar. Ben de onları düzeltemeye uğraşmıyorum çünkü yanlış bir cümleyi düzeltmek çoğu zaman cümleyi baştan oluşturmaktan daha güç ki bir de karşınızdaki kendinden çok eminse…
Ben artık üstüme zorla yapıştırılan isimlerle yaşamaya alıştım fakat bazen ben de kim olduğumu unutuyor, bana yapılan yakıştırmaları gerçek ben sanıyorum. Onları kendi bedenimde yaşatıyor onlara can veriyorum. Bunu fark ettiğimde ise kendi kendime kızıyorum. Ben olmayan birini kendi bedenimde barındırmanın manası yok çünkü. Üzerime yapıştırılan etiketler o kadar fazla ve farklı ki… Okul hayatımda başka başka etiketler, arkadaşlarım arasında başka etiketler, aile ve akrabalar arasında yine başka etiketler fakat bunların hiçbiri ben değilim. Bu kadar etiket arasında halen “ben” diyor olabilmek bile aslında başarı. Bunlardan hiçbiri olmadığımı biliyorum ama kim olduğumu çoğu zaman hatırlamıyorum. 
Günlüğüme soruyorum kim olduğumu, kimliğimi önüme koyup orada arıyorum kendimi, eşyalarıma soruyorum, oturduğum eve, yaşadığım sokağa soruyorum ama cevap alamıyorum. Sormadığım kim varsa cevap veriyor fakat sorduklarım susuyor.
Aynalara soruyorum, aynalara bakıyorum ancak bomboş yüzümü döndüğüm aynalar. Bomboş aynalarda arıyorum kendimi, hatırlamakta güçlük çektiğim kendimi. Böyle zamanlarda bilinmeyen bir zamanda ve mekanda yaşamış bir masal kahramanına benzetiyorum kendimi. Evvel zaman içinde yaşamış şimdi ise insanların zihinlerinde yaşamaya devam eden bir masal kahramanına. 
Sen hiçbir şeyi umursamaz mısın, diyor hemen yanımda oturan arkadaşım gözlerime bakarak ve bana umursamazlık etiketini yapıştırıyor anında. Cevap bile vermiyorum. Bir başkası devam ediyor, evet umursamaz ve vurdumduymaz biridir o diyor. Etikete yeni bir kelime daha ekliyor. Ona da cevap vermiyorum. Aslında hepsine cevap veriyorum, yırtınırcasına, çatlarcasına cevap veriyorum. Çığlık çığlığa cevap veriyorum fakat onlar beni duymuyor. Onlar sadece gözlerime bakıyor, sözlerimi duymuyorlar. 
Yalnızca yanımda, yakınımda olan insanlar yapmıyor bunu. Hayatımda ilk kez karşılaştığım ve belki de bir daha asla karşılaşmayacağım insanlar da bunu yapıyor. Markette, hastanede, otobüste, yolda… Hepsine cevap veriyorum kendimce fakat onlar duymuyor, dinlemiyor beni. Böyle zamanlarda insanlardan başka bir dil konuştuğuma inanıyorum. Aynı dili konuşuyorsak neden beni duymuyorlar. Gerçi insanlar taşların da dilinin olmadığını ve suskun olduğunu söylerler. Bitkilerin ve hatta duvarların dilsiz olduğuna inanırlar. Bilmezler çatlayan taş niçin çatlamıştır? Duymazlar dört duvar ne söyler kendilerine gece gündüz? Bir tavanın şikayetini işitmemiştir onlar. Bir çiçeğin derdini nasıl anlasınlar ki? Dolayısıyla beni de duymamaları, anlamamaları gayet doğal aslında. 
2
İki gün olmuştu bu kitaba başlayalı fakat kitap bir türlü ilerlemiyordu. Hayatında okuduğu en can sıkıcı satırlardı bunlar. Daha önce hiçbir kitabı yarım bırakmamıştı ve bunu da bırakmak istemiyordu fakat iki gündür ancak iki sayfa okuyabilmişti. Belki de araya başka bir kitap almalı ve daha sonra bu kitaba dönmeliydi. Kitabı kapattı ve başucuna bıraktı. Yazarının ismine baktı göz ucuyla, kitabın ismine. Belki de kitap alırken birkaç sayfasını okuyup öyle almalıydı bu tarz işkenceye maruz kalmamak için. Bu kitabı kimin tavsiyesiyle aldığını hatırlamaya çalıştı fakat bulamadı. Daha önce hiçbir kitabını okumamıştı bu yazarın. Hayatına dair bir araştırma yaparsam belki kitap cazip hale gelir, diye düşündü. Normalde meşhur yazarların bile kitaplarının ilk sayfasında hayat hikayeleri olurdu ama bu kitabın ilk sayfasında hiçbir bilgi yoktu. Kitabı yeniden eline aldığında garip bir şeyle karşılaştı. Kitabın basıldığı yıl ve yer bilgisi de yoktu. Kitabı yeniden yerine bıraktı. 
3
Tam gözlerini kapatacaktı ki bir fısıltı duydu. Yukardan geliyordu fısıltı hayli yukardan. Anlamaya çalışıyordu fakat tam olarak anlam veremediği sözlerdi bunlar. Üst katlarında oturan kimse yoktu. Bir apartmanın en üst katında oturuyordu. Kitabın etkisi miydi yaşadığı yoksa aşırı yorgunluktan mı duyuyordu bu sesleri? Bulunduğu yere doğruldu ve oturdu. Bu kez dört bir yandan sesler gelmeye başlamıştı. Sağ tarafı dinlemeye çalışırken sol duvardan ses geliyordu. Sesleri anlamaya çalışırken arkasındaki ve önündeki duvardan da sesler gelmeye başladı. Okuduğu satırları hatırladı bu seslerle birlikte. İki günde sadece iki sayfasını okuduğu bir kitap nasıl bu kadar etkileyebilirdi ki zihnini? Onlarca kitap okumuştu hem de bir çırpıda okumuştu. Birkaç gün boyunca etkisinde kaldığı kitaplar olmuştu, hayatına yön veren kitaplar olmuştu fakat sevmediği bir kitabın iki cümlesi nasıl bu kadar etkileyebilirdi ki hayatını? Kitabın etkisi değildi belki de bu. Belki de uyumuştu ve rüyasında oluyordu bu yaşadıkları. Sabah uyanacak ve hepsini unutmuş olacaktı. Bu esnada karşısındaki masada duran çiçekten ince bir ses gelmeye başladı. Duvarlardan gelen seslere göre daha yumuşak, insana huzur veren bir sesti bu. Bilinçsizce çiçeğe seslendi:
-Bir şey mi anlatmak istiyorsun?
Çiçek sustu. 
Duvarlar sustu.
Tavan sustu. 
Su içmenin ve elini, yüzünü yıkamanın iyi geleceğini düşündü. Bir çırpıda lavaboya koştu. Ellerini suyun altında bir süre tuttu, ardından defalarca yüzüne su çarptı. Birkaç yudum da su içti üzerine. Her zaman olduğu gibi aynadaki yüzüne bakarak odasına gidecekti ki aynada hiçbir şey görünmediğini fark etti. Aynanın sağına, soluna geçti. Aynanın önünde eğildi, zıpladı fakat bomboştu ayna. Yaşadıklarının bir rüya olmadığını fark etmişti, üstelik uykusu da kaçmıştı. Belki de şu sıkıcı kitaba biraz daha bakmalıydı. İstemeyerek de olsa kitabı yeniden eline aldı. Üçüncü sayfasındaydı kitabın. 
4
Belki de gerçekten insanlar beni benden daha iyi tanıyorlar. İnsanlar beni tanıyorlar, diyemiyorum fakat ben kendimi tanımıyorum. Onların bana verdikleri isimler, benim kendime verdiğim isimlerden daha uyumlu belki de. Onlar gördükleriyle, düşündükleriyle bir isim buluyor bana, ben ise göremediğim, düşünemediğim şeylerle bir isim arıyorum kendime. Sadece isim aramıyorum galiba kendimi arıyorum. Bulabilecek miyim? Şüpheli. Doğru yolda mıyım? Hiç sanmıyorum. İnsanlar haklı mı peki? Kesinlikle hayır. Duvarların lisanını öğrenmeliydim sanki, tavanın lisanını ve taşların, çiçeklerin konuştuğu dili öğrenmeliydim. Bunları öğrendiğimde kendime bir isim vermem daha kolay olacaktı. Belki de onların bana verdikleri bir isim vardı, birçok isim vardı ve ben onların ne söylediğini anlayamadığım için kendimi böyle öznesi olmayan bir cümle gibi hissediyordum. Kocaman bir hayat kitabının ortasında öznesi olmayan tek bir cümle gibi. 
5
Az önce peşine düştüğü uyku gelmiş ve göz kapaklarına yüklenmeye başlamıştı. Okuduğu kitap sanki biraz anlamlı hale gelmişti. Sanki birkaç sayfa daha okuyabilse benimseyecekti bu kitabı. Bir türlü kitabın arka sayfasını çeviremiyordu. Uyku galip gelmiş ve gözleri kapanmıştı bile. Kitabın sessizce elinden kayıp yere düşerken çıkardığı sesi duymadı bile. Neydi kendini bu kadar yoran şey, neydi onu aniden uykunun kollarına atıp çaresiz bırakan şey anlayamamıştı. 
Rüya görmedi. Nasıl uyuduğunu ve nasıl uyandığını da hatırlamıyordu. Uyanır uyanmaz üçüncü sayfasında kaldığı kitabı aradı gözleri fakat yoktu. Kitaplığına baktı, yatağın altına, kenarına, dolapların arkasına baktı fakat kitabı bulamadı. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder