5 Şubat 2026 Perşembe

ÜNVANIMI KAYBETTİĞİM GÜN

Aden Mira Kartal

Sınıfın en sessiz öğrencisi seçilmiştim ve bu beni mutlu etmişti. Mutluydum fakat özellikle mi sessizdim yoksa cesaretsizlikten mi, bunu bilmiyordum. Bütün sınıf çıldırmış gibiydi. Özellikle teneffüslerde bağıranlar, çağıranlar, koşanlar, çığlık atanlar… Neyse ki hiçbirine benzemiyordum. Bu halim sanırım diğerlerinin gözünden kaçmamıştı. Onlardan farklı ve hanımefendi biriydim galiba. En azından onlar beni böyle görüyordu ve bu yüzden beni sınıfın en sessiz öğrencisi seçmişlerdi. Sessiz olmak iyi miydi yoksa kötü mü? Niçin sessizdim? Bu unvan bana verilinceye kadar hiç düşünmemiştim bu yönümü. Öğretmenler seviyordu sessizliğimi, arkadaşlarım da seviyormuş demek ki diye düşündüm. Sessizlik iyi bir şey olmalıydı. Sessizlik iyi bir şey olmasa şair Sessiz Gemi adlı şiiri yazar mıydı? 
Bir süre sonra içimde bu sessizlik unvanı kendini sesli bir biçimde hatırlatmaya başladı. Arkadaşlarım konuşup, bağırıp çağırdıkça beni bu eylemlerden alıkoyan şey ne, diye düşünmeye başladım. Belki de yetenek meselesiydi bu. Yani bağırmak, yüksek sesle konuşmak da bir yetenek gösterisiydi ve benim sesim hiç gür çıkmıyordu. Gerçi hiç denememiştim ki bağırmayı. Yani evde bağırdığım olmuştu ama galiba kalabalıklarda bağırmaktan çekiniyordum. Ta ki o güne kadar. Yanımdaki arkadaşım aşırı iştahıyla meşhurdu ama ona sınıfın en iştahlısı ünvanı verilmemişti. Ders dinlemez, teneffüs demez, serviste olduğunu umursamaz sürekli bir şeyler yerdi. Ona bir kez bile yüksek sesle “afiyet olsun” diyememiştim. Demeye korkuyordum yirmi beş kişinin arasında iken bu sözü. Amacım ona afiyet olsun, demek değildi de derste yemek yediğini sınıfa ifşa etmekti. Sürekli sessiz sedasız yemek yiyordu ve bunu ne arkadaşlarım fark ediyordu ne de öğretmenimiz. Onun yemek yemediğini ben bile fark etmemiştim bir arkadaşım söyleyene kadar. Yapmaması gereken bir iş yapıyordu dersin ortasında. Bir gün mutlaka sessiz sedasız yemek yerken yüksek sesle ona afiyet olsun, diyecektim ve tüm sınıf bunu duyacaktı. 
İlk ders, ne kadar kendimi zorlasam da bunu yapamadım. Üçüncü ders yine sessiz sedasız yemek yediğini görünce artık bu sözü yüksek sesle söylemem gerektiğine karar verdim. Tüm sınıf ders dinliyordu ve öğretmenimiz kendinden geçercesine ders işliyordu. Bir an küçük bir sessizlik oldu. O esnada var gücümle arkadaşıma yöneldim ve bağırdım:
-Afiyeeeet olsuun!
Öğretmen ders anlatmayı bırakmış ve bana bakmıştı. Ardından tüm sınıf benim bulunduğum tarafa baktı. Bir yandan da kime afiyet olsun dediğimi merak ediyorlardı. Son lokmasını yutamadan arkadaşımın rengi kıpkırmızı olmuştu. Tüm gözler onun üstündeydi. Elinde halen yiyecek bir şeyler vardı. Bir an korktum, ağzındaki lokmaları yutamayacak ve orada can verecek diye. İyi mi yapmıştım kötü mü bilmiyorum ama sınıfın en sessiz öğrencisinden kimse böyle bir şey beklemiyordu galiba. Mesele arkadaşımın derste bir şeyler yemesi değil de sanki benim yüksek sesle kurduğum cümleydi. Artık sınıfın en sessizi değildim galiba. Üstelik bu unvan bana verildikten kısa bir süre sonra yapmıştım bu eylemi. 
Ders devam etti. Arkadaşım son lokmasını yuttu ve yemeyi kesti. Öğretmen hiçbir şey söylemedi. Arkadaşlarım hiçbir şey demedi. Sadece bana bakışları biraz değişti. 
O gün orada aslında büyük bir şey yaşamıştım kimse farkına varmasa da. Sesimi çıkarmıştım ben de… Yendiğim bir şeyler vardı içimde. Suskunluğumu yenmiştim, çekingenliğimi yenmiştim, sessizliğimi yenmiştim. Buna değmiş miydi peki? Galiba evet. 
Şimdilerde sınıfın gürültüsüne ben de katkıda bulunuyorum. Zaman zaman çığlık atıp yüksek sesle birilerine bağırabiliyorum. Nasıl olsa sınıfın en sessizi ben değilim artık. Benim ünvanım kime verilecek ilerde, bilemiyorum. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder