Yasin Kesürük
I.
Yorulmak nedir bilmeyen bir yapım var. Gece ya da gündüz hiç fark etmez bana ve sürekli koşarım. Normal yürüyüşüm bile aslında koşmayı çağrıştırır beni görenlere. Yürüyüşümün ve koşuma tarzımın bir asaletin yansıması olduğuna artık ben de inanıyorum. Benden önce benim vasıflarıma sahip biri var mıydı dünyada, zannetmiyorum. Ben bu ırkın en yüce temsilcisiyim. Bu vasfı taşımak da ayrı bir sorumluluk yüklüyor omuzlarıma ancak yapacak bir şey yok. Seçilmiş olan belki de benim.
Bir masal dünyasından mı çıkıp geldim yoksa bir efsanenin içinden mi? Belki de uzun bir kitabın sayfalarından koşup geldim ama geldim. Nefes nefese gelmedim, kan ter içinde gelmedim ama geldim. Çatlarcasına koşmadan geldim. Geldiğim gibi de kendimi bu yaylanın efendisi olarak buldum. Rengime ve asaletime bakarak beni şef ilan ettiler. Aslında beni şef ilan edenleri gördüğümde buna itiraz etmemem gerektiğini de gördüm çünkü onlardan farklıydım. Yüksek bir dağ başındaki kar üzerine güneş vurduğunda nasıl yansırsa öyle bir beyazlığım vardı. Bir göl ya da ağır akan bir ırmağın kenarında gördüm ilk kez kendi yansımamı ve ben bile şaşırdım görüntüme. Geldim işte, buradayım. Bu yaylanın en yüce yerinde bana benzeyenlerle geçiyor hayatım.
Bazen birileri alıp götürse de şefi olduğum sürüden birilerini
Şimdiye kadar kimsenin beni götürmeye gücü yetmedi.
Zaman zaman azalsa da sayımız
Bu yayla bizim yaylamız.
Ben böyle yaşayıp gideceğimi zannediyordum ta ki onu görünceye kadar. Onu karşımda görünce önce bana ne kadar benzediğini fark ettim. Beyaz saçlarıyla, beyaz sakalıyla ve onurlu duruşuyla bana benzeyen bir şeyler vardı onda. Kaçmak istemedim önünden. Arkadaşça yaklaşıyordu, sürüden birilerini götürmeye gelen diğerlerine benzemiyordu. Belki de bu yüzden bana yaklaşmasına izin verdim. İyice yaklaştığında onun korkulacak biri olmadığına dair inancım daha da pekişti. O bir dosttu, bunu seziyordum. Ben de onun dostuydum bunu hissediyordum. Böyle başladı her şey.
Artık şefliği bırakıp yeni bir yoldaşla hayata devam etmeye başlamıştım. Onu sırtımda taşımak benim için yük değil, keyifti. Onun bilgeliğinden bana yansıyan bir cesaret vardı ve bu asaletimle birleşince kendimi daha iyi hissediyordum. Olmam gereken yerde olduğumu biliyordum. Kimsenin girmeye cesaret edemediği ormanlara onunla girdim. Kimsenin yürüyemeyeceği kadar uzun yolları onunla yürüdüm. Farklı bir ruh vardı onda. Büyüleyici bir ruh. Belki de büyülenmiştim, kendimi kaptırmıştım o ruhun sonsuzluğuna. Bıraktığım yaylayı düşünmüyordum bile, bıraktığım arkadaşlarımı da düşünmüyordum çünkü büyük ve tehlikeli görevlerin eşsiz yoldaşıydım.
Belki farkında olmadan bir tarih yazıyorduk, belki farkında olmadan bir efsanenin içinden geçiyorduk. Kitaplara siniyordu belki adımlarımın sesi dört nala. Bir kahramanın yanında başka bir kahraman gibi sayfalarda yer aldığımı biliyordum. Gölgeyele, diyorlardı bana. Çocuklar beni Gölgeyele olarak rüyalarına çağırıyorlardı. Gençler bana Gölgeyele, diyorlardı ve destan, efsane, mitoloji, tarih seven kişiler beni böyle yazıyordu her yere: Gölgeyele.
Bir masal dünyasından mı çıkıp geldim yoksa bir efsanenin içinden mi? Belki de uzun bir kitabın sayfalarından koşup geldim ama geldim. Nefes nefese gelmedim, kan ter içinde gelmedim ama geldim. Çatlarcasına koşmadan geldim. Geldiğim gibi de kendimi bu yaylanın efendisi olarak buldum. Rengime ve asaletime bakarak beni şef ilan ettiler. Aslında beni şef ilan edenleri gördüğümde buna itiraz etmemem gerektiğini de gördüm çünkü onlardan farklıydım. Yüksek bir dağ başındaki kar üzerine güneş vurduğunda nasıl yansırsa öyle bir beyazlığım vardı. Bir göl ya da ağır akan bir ırmağın kenarında gördüm ilk kez kendi yansımamı ve ben bile şaşırdım görüntüme. Geldim işte, buradayım. Bu yaylanın en yüce yerinde bana benzeyenlerle geçiyor hayatım.
Bazen birileri alıp götürse de şefi olduğum sürüden birilerini
Şimdiye kadar kimsenin beni götürmeye gücü yetmedi.
Zaman zaman azalsa da sayımız
Bu yayla bizim yaylamız.
Ben böyle yaşayıp gideceğimi zannediyordum ta ki onu görünceye kadar. Onu karşımda görünce önce bana ne kadar benzediğini fark ettim. Beyaz saçlarıyla, beyaz sakalıyla ve onurlu duruşuyla bana benzeyen bir şeyler vardı onda. Kaçmak istemedim önünden. Arkadaşça yaklaşıyordu, sürüden birilerini götürmeye gelen diğerlerine benzemiyordu. Belki de bu yüzden bana yaklaşmasına izin verdim. İyice yaklaştığında onun korkulacak biri olmadığına dair inancım daha da pekişti. O bir dosttu, bunu seziyordum. Ben de onun dostuydum bunu hissediyordum. Böyle başladı her şey.
Artık şefliği bırakıp yeni bir yoldaşla hayata devam etmeye başlamıştım. Onu sırtımda taşımak benim için yük değil, keyifti. Onun bilgeliğinden bana yansıyan bir cesaret vardı ve bu asaletimle birleşince kendimi daha iyi hissediyordum. Olmam gereken yerde olduğumu biliyordum. Kimsenin girmeye cesaret edemediği ormanlara onunla girdim. Kimsenin yürüyemeyeceği kadar uzun yolları onunla yürüdüm. Farklı bir ruh vardı onda. Büyüleyici bir ruh. Belki de büyülenmiştim, kendimi kaptırmıştım o ruhun sonsuzluğuna. Bıraktığım yaylayı düşünmüyordum bile, bıraktığım arkadaşlarımı da düşünmüyordum çünkü büyük ve tehlikeli görevlerin eşsiz yoldaşıydım.
Belki farkında olmadan bir tarih yazıyorduk, belki farkında olmadan bir efsanenin içinden geçiyorduk. Kitaplara siniyordu belki adımlarımın sesi dört nala. Bir kahramanın yanında başka bir kahraman gibi sayfalarda yer aldığımı biliyordum. Gölgeyele, diyorlardı bana. Çocuklar beni Gölgeyele olarak rüyalarına çağırıyorlardı. Gençler bana Gölgeyele, diyorlardı ve destan, efsane, mitoloji, tarih seven kişiler beni böyle yazıyordu her yere: Gölgeyele.
II.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder