sivas bilim ve sanat merkezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sivas bilim ve sanat merkezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2026 Çarşamba

KAYIP İLANI


Belinay Coşkun
İlham lazım şiir için 
Ya bulamazsam ilham?
Hikayesiz kalır insanlar 
Kitapsız olur dünyalar

Bir ilham kaynağı 
Kapımı çalsa
Yazarım şiirler 
Kitapsız bırakmam dünyayı 

Kayıp ilanı mı versem 
İlhamı gören oldu mu?
Hüseyin Hoca’da mı acaba?
İlhamsız yazar olur mu?

KORKU

Belinay Coşkun

Karanlık mı geceyi getirir
Gece mi karanlığı getirir
Karanlık mı korkutur insanı
Yoksa gece mi

İnsan korkar mı geceden 
O zaman karanlıktan korkar
Karanlıkta bir ışık var
Adı da dolunay

Işık varsa
Neyden korkar insanoğlu
Işığın sönmesinden mi
Gecenin bitmesinden mi?

Gece’nin sonu görünür
Karanlık biter
Sabah olur gün doğar
Güneş var ise insan neyden korkar?

12 Mayıs 2026 Salı

HEDİYE

Feyza Duran

                    Nil ve Aslı için
Mektup belki de 
En değerli hediye
Bir arkadaşa bir dosta
Yazılan doğum gününde
Saklanır mektuplar bir dolapta
Ya kitabın ya defterin arasında

Mektup bir çiçektir aslında
Okudukça yeşerir, çiçeklenir
Okunmasa bile
Nefes alıp 
Nefes verir

Keşke yeniden eski günlerdeki gibi
Mektuplar getirse postacı
Baksak her sabah kapının önüne
Bir zarf ve 
Bir pul zarfın üzerinde

Mektup okumak ve yazmak
Sanki geçmişi yeniden yaşamak

GÖNDERİLMEYEN MEKTUP

Ali Çağan Kalaycı

Günlerden 12 Mayıs, 2000’li yılların 26.sı. 
Gönderen: Bir Yazar
Alan: Sevgili Hiç Kimse
Bugün yine istasyona gittim
İnsan bazen olmayacağını bile bile
Aynı yere dönüyor
Belki bir umut, bir sebep için
Alışkanlıktan
Belki de içimdeki küçük bir sevgi pıtırcığından
Aynı bankta
Tren her geçtiğinde 
Herkes ayrı bir dertte

İnsanlar kendi hayatını yaşıyor
Herkese bir son yazılıyor
Ben ise hep aynı bankta oturup
Kendi kaderimi yaşıyorum
Kaderini yaşayan insanları izliyorum

Bir bank
Bir dünya olabilir mi insana
Her zaman hep aynı anda
Hep aynı mekanda
Hep buradayım
Seni gördüğüm son dakikada
Elime tutuşturulmuş, buruşmuş bir mektuplarımı

Sana söylemek istediğim birçok şey vardı
Ama insan bazı cümleleri tam zamanında kuramayınca
İçinde taşıyor geri kalan ömrü boyunca
Duygularına kendine göre şekillendirmiş
Kendi için bir tren
Gerçek bir umut bekliyor

Bu mektubu belki hiçbir zaman okumayacağım
Belki okumayı bile unutacağım
Ama o günü, o yazı
Dökülen yapraklarıyla seni
Ve hala vedalaşamadığımız o günü
Tek bir an gibi 
Seni yaşayarak anıyorum

8 Mayıs 2026 Cuma

BİR DE BENDEN DİNLEYİN

Yasin Kesürük

I.
Yorulmak nedir bilmeyen bir yapım var. Gece ya da gündüz hiç fark etmez bana ve sürekli koşarım. Normal yürüyüşüm bile aslında koşmayı çağrıştırır beni görenlere. Yürüyüşümün ve koşuma tarzımın bir asaletin yansıması olduğuna artık ben de inanıyorum. Benden önce benim vasıflarıma sahip biri var mıydı dünyada, zannetmiyorum. Ben bu ırkın en yüce temsilcisiyim. Bu vasfı taşımak da ayrı bir sorumluluk yüklüyor omuzlarıma ancak yapacak bir şey yok. Seçilmiş olan belki de benim. 
Bir masal dünyasından mı çıkıp geldim yoksa bir efsanenin içinden mi? Belki de uzun bir kitabın sayfalarından koşup geldim ama geldim. Nefes nefese gelmedim, kan ter içinde gelmedim ama geldim. Çatlarcasına koşmadan geldim. Geldiğim gibi de kendimi bu yaylanın efendisi olarak buldum. Rengime ve asaletime bakarak beni şef ilan ettiler. Aslında beni şef ilan edenleri gördüğümde buna itiraz etmemem gerektiğini de gördüm çünkü onlardan farklıydım. Yüksek bir dağ başındaki kar üzerine güneş vurduğunda nasıl yansırsa öyle bir beyazlığım vardı. Bir göl ya da ağır akan bir ırmağın kenarında gördüm ilk kez kendi yansımamı ve ben bile şaşırdım görüntüme. Geldim işte, buradayım. Bu yaylanın en yüce yerinde bana benzeyenlerle geçiyor hayatım. 
Bazen birileri alıp götürse de şefi olduğum sürüden birilerini
Şimdiye kadar kimsenin beni götürmeye gücü yetmedi. 
Zaman zaman azalsa da sayımız
Bu yayla bizim yaylamız. 
Ben böyle yaşayıp gideceğimi zannediyordum ta ki onu görünceye kadar. Onu karşımda görünce önce bana ne kadar benzediğini fark ettim. Beyaz saçlarıyla, beyaz sakalıyla ve onurlu duruşuyla bana benzeyen bir şeyler vardı onda. Kaçmak istemedim önünden. Arkadaşça yaklaşıyordu, sürüden birilerini götürmeye gelen diğerlerine benzemiyordu. Belki de bu yüzden bana yaklaşmasına izin verdim. İyice yaklaştığında onun korkulacak biri olmadığına dair inancım daha da pekişti. O bir dosttu, bunu seziyordum. Ben de onun dostuydum bunu hissediyordum. Böyle başladı her şey. 
Artık şefliği bırakıp yeni bir yoldaşla hayata devam etmeye başlamıştım. Onu sırtımda taşımak benim için yük değil, keyifti. Onun bilgeliğinden bana yansıyan bir cesaret vardı ve bu asaletimle birleşince kendimi daha iyi hissediyordum. Olmam gereken yerde olduğumu biliyordum. Kimsenin girmeye cesaret edemediği ormanlara onunla girdim. Kimsenin yürüyemeyeceği kadar uzun yolları onunla yürüdüm. Farklı bir ruh vardı onda. Büyüleyici bir ruh. Belki de büyülenmiştim, kendimi kaptırmıştım o ruhun sonsuzluğuna. Bıraktığım yaylayı düşünmüyordum bile, bıraktığım arkadaşlarımı da düşünmüyordum çünkü büyük ve tehlikeli görevlerin eşsiz yoldaşıydım. 
Belki farkında olmadan bir tarih yazıyorduk, belki farkında olmadan bir efsanenin içinden geçiyorduk. Kitaplara siniyordu belki adımlarımın sesi dört nala. Bir kahramanın yanında başka bir kahraman gibi sayfalarda yer aldığımı biliyordum. Gölgeyele, diyorlardı bana. Çocuklar beni Gölgeyele olarak rüyalarına çağırıyorlardı. Gençler bana Gölgeyele, diyorlardı ve destan, efsane, mitoloji, tarih seven kişiler beni böyle yazıyordu her yere: Gölgeyele. 
 
II. 

6 Mayıs 2026 Çarşamba

SAKLI GEÇMİŞ

 
Zeynep Ayten 

1. Bölüm

Bu konudan bana daha önce hiç bahseden olmamıştı. Bir fotoğraf bulmuştum aile albümünde. Aslında daha önce de görmüştüm bu fotoğrafı fakat dikkatimi çekmemişti. Bu fotoğraftaki kişinin kim olduğunu çok merak ediyordum. Bütün albümü taradım ancak bu fotoğraftan başka bir fotoğraf yoktu bu yüze ait. Dikkatle baktığımda bana ne kadar benzediğini fark ettim bu yüzün. Evet, bu fotoğraf olsa olsa kardeşime aitti. Bir kardeşimin olduğundan kimse bahsetmemişti ama bu kesinlikle benim kardeşimdi. Bu benzerliğin başka bir açıklaması yoktu. Belki de kaybolduğu için varlığı benden saklanan bir kardeşim vardı.  Önce aile büyüklerine sordum bu resmin kime ait olduğunu ama kime sordumsa geçiştirdi bu resme dair soruları. Hatta bir ara ziyarete gittiğim akrabaların resim albümlerinde de aradım bu fotoğraftaki kişiyi ama nafile... Bir fotoğraftan başka hiçbir izi olmayan bir kardeş... Buna inandırmıştım kendimi. Bu yüzün sahibi kardeşimdi ve bu kardeşten kimse bana bahsetmemişti. Ölmüş müydü kardeşim? Belki... Ölmüş olsaydı büyük ihtimalle ondan bahsederlerdi. Evet, kesinlikle bu fotoğraftaki yüz, kaybolan kardeşimin yüzüydü.
Kardeşimin hikayesini mutlaka öğrenmeliydim. Bunun için dünyanın diğer ucuna bile gidebilirdim. Onun hikayesini öğrenmek için yıllarımı feda edebilirdim. Tek fotoğrafına her bakışımda sanki benden bir yardım bekler gibiydi gözleri. Sanki bana ulaş, der gibiydi yüzü. Bu fotoğraf beni kendine çağırıyordu zaman zaman. Fotoğraf önümdeyken gözlerimi kapatsam bile fotoğraftaki bakış, öylece kalıyordu zihnimde. 
Madem akrabalardan fayda yoktu, başka bir yol bulmalıydım. Eski arkadaşlarım, eski komşularımız... Kardeşimi tanıma ve onun hikayesini bilme ihtimali olan herkese ulaşmalıydım. İşe en baştan başlamalıydım: Çocukluğumun geçtiği mahalleden. Ailemden, akrabalarımdan öğrenemediğim şeyleri eski komşularımızdan öğrenebilirdim. Bir pazartesi sabahı erkenden bu mahalleye gittim. Çok değişmişti her yer. Eski binalar, yerini yeni ve çok katlı yapılara bırakmıştı. Neredeyse tanıyamayacaktım mahalleyi. Neyse ki tüm binalar yıkılmamıştı. Kocaman binalar arasında halen çocukluğumdaki haliyle bana tebessüm eden müstakil ve bahçeli evler vardı. Uzaktan eski evimizi gördüğümde içimde tuhaf bir şeyler hissettim. Burada gerçekten yaşamış mıydım yoksa bir rüyada mı görmüştüm bu mahalleyi, bu evi? Eğer burada yaşamamış olsam her şey bu kadar tanıdık ve sıcak gelebilir miydi? Her şey çok tuhaftı. Eve yaklaştıkça içimde hem bir ürperti hem de bir sıcaklık duyuyordum. Bu evde kaç yıl yaşamıştık, kaç bayram geride bırakmıştık. Kardeşim ne zaman kaybolmuştu? Kafamda sorular dönmeye başlamıştı bile. Bu esnada evin bahçesinin tahta kapısının önüne gelmiştim. Kilit yoktu kapıda. Kapının koluna uzandım. Boyaları dökülmüştü kapının ve kapı kolunun. Gıcırtıyla kapıyı araladım. Bahçemiz, canım bahçemiz... Artık bahçe gibi değildi burası. Ağaçlar kurumuş etrafta kocaman dikenler yükselmişti. Evimiz eski bir film karesi gibi duruyordu karşımda. Buraya kayıp kardeşimin izini sürmeye gelmiştim fakat bir anda zaman makinesine binmiş ve geriye dönmüş gibiydim. Eve girmeden bir süre bahçede oyalanmak iyi bir fikirdi. Cebimdeki fotoğrafı çıkardım ve bir yandan fotoğrafa bakarken bir yandan da evimize, bahçeye, etraftaki binalara bakıyordum. Kaç dakika durdum bahçede bilemiyorum. Bir süre sonra bahçe kapısı sessizce aralandı ve yaşlı bir teyze şaşkınlıkla bana baktı:
-Bu bahçede ne arıyorsun evladım, sahipleri yıllar önce göçtü buradan.
-Tanır mıydın sahiplerini teyzeciğim, diye sordum.
-Tanımak da ne demek, onlar bizim en sevdiğimiz komşularımızdı, dedi yaşlı kadın. 
Galiba aradığım kişiyi bulmuştum. Kardeşimin benden saklanan hikayesini belki de bu teyze biliyordur, diye düşündüm. Benim bu evde oturan ailenin çocuğu olduğumu söylersem gerçekleri bana anlatmayabilirdi. O yüzden eski bir arkadaşımı aradığımı söyledim ona. Bu mahallede oturan ama yıllardır görmediğim çocukluk arkadaşımı aradığımı söyledim. Tam arkadaşımın adını soruyordu ki buna fırsat vermeden cebimdeki fotoğrafı uzattım teyzeye:
-Aradığım arkadaşımın elimde yalnızca bu fotoğrafı var. 
Yaşlı kadın fotoğrafı eline aldı ve uzun uzun baktı. Sonra dönüp benim yüzüme baktı:
-Bu çocuğu hatırlıyorum, dedi. Bu evde oturan ailenin çocuğu. Zaten tek çocukları vardı ama adını unuttum senelerdir görmeye görmeye. Şimdi kocaman delikanlı olmuştur. 
-Bu çocuğun kardeşi ya da ağabeyi yok muydu teyze, dedim. Emin misin?
-Buradan göçtükten sonra kardeşi dünyaya geldiyse bilemem ama burada sadece üç kişilik bir aileydi yaşayan. 
Teyze mahallenin eski halini ve eski komşuları anlatmaya başlamıştı. Apartmanlar yapıldıktan sonra mahalleye taşınanların hiçbirini tanımadığından dert yanıyordu. Gençliğini anlatıyordu, eski komşuluk ilişkilerinden bahsediyordu. Bir süre sonra öğlen namazını kılmadığını ve eve gitmek zorunda olduğunu söyleyerek yanımdan ayrıldı. Bana da buralarda fazlaca dolaşmamam gerektiğini söyledi. 
Yaşlı kadın bahçeden çıkar çıkmaz evin kapısına doğru yöneldim. Kapının açık olmayacağını düşünüyordum ama kapı açıktı. Şaşırmıştım bu duruma. İçeri girmeli miydim yoksa dönmeli miydim? Hem çok tanıdık geliyordu ev hem de çok yabancı. Çocukluğum burada mı geçmişti yoksa burasını bir rüyadan veya film sahnesinden mi hatırlıyordum? Kapıdan içeriye adım attığımın farkında bile değildim. Bir başkasının evine izinsiz girmişim gibi bir mahcubiyet zihnimi zorluyordu. Belki de kendi evimiz diye başka birinin evine girmiştim. Belki bizim evimiz yıllar önce yıkılmıştı. Sırf birazcık tanıdık geliyor diye bir evin bahçesine, ardından da içine girmek büyük bir düşüncesizlikti. Kapıyı kapatıp koşarak buradan uzaklaşmak istiyordum ama ayaklarım beni bir oda kapısının önüne götürmüştü bile. Gayriihtiyari odanın kapısını açtım. Duvarda eski bir takvim vardı ve eski bir aile fotoğrafı. Üç kişilik bir aile fotoğrafıydı bu. İyice yaklaştım ve fotoğrafa baktım. Annem, babam ve ben. Düşündüm, bu fotoğrafı da daha önce hiç görmemiştim. Bana benziyordu fotoğraftaki çocuk ama kardeşime de benziyordu. Kayıp kardeşime... Yanımdaki fotoğrafı çıkararak bu fotoğrafın yanına koydum. Evet, bu fotoğraftaki ben olmayabilirdim. Bu fotoğraftaki çocuk, kayıp kardeşime benziyordu. Onun bir fotoğrafını daha bulmuştum sonunda. Artık bu fotoğraftakinin kim olduğunu sorduğumda geçiştiremezdi ailem, mutlaka bir açıklama yaparlar, diye düşünüyordum. Fotoğrafı da yanıma alarak hızla evden ayrıldım. Burada belki de başka fotoğraflar da bulmam mümkündü. Diğer odalara, çekmecelere, dolaplara ve sandıklara bakmam lazımdı ama bugün değil. 

2. Bölüm
Bulduğum fotoğrafı annem ve babama gösterdim fakat bana cevap vermek yerine bu fotoğrafı nereden bulduğumu sordular bana. Eski mahallemize, evimize gittiğimi söyleyemezdim. Açıklama beklerken açıklama yapması gereken kişi konumuna düşmüştüm ve soğuk bir de konuşmaya maruz kalmıştım. Bana bir daha bu fotoğrafla ve geçmişle ilgili soru sormamı tembihlemişlerdi. Onlar, kendilerince konuyu kapattıklarını düşünüyorlardı oysa konu daha da derinleşmişti. Kesinlikle benden saklan bir şeyler vardı ve tavırlarıyla bunu kabul etmiş görünüyorlardı. Etrafımdaki herkes sözleşmiş gibiydi. Bir gerçeği benden saklıyor gibilerdi. Kayıp kardeşimi hatırlamak ve konuşmak bile istemiyorlardı sanki. O eve yeniden gitmeliydim ve gerçekleri ortaya çıkarmalıydım. Birdenbire yabancılaşmış gibiydim her şeye ve herkese. Sanki eski evden üzerime, ruhuma ve zihnime sinen bir şeyler vardı. O evde beni çağıran bir şeyler vardı. İlk kez bu eve değil de o eve ya da başka bir yere ait olduğum hissini yaşamaya başlamıştım. Bu his beni bir yandan tedirgin ediyordu fakat isteyerek kapıldığım bir şey değildi bu. O eve yeniden gitmeliydim, bütün çekmecelere, dolaplara, sandıklara bakmalıydım. Yıllardır bahçe kapısı bile açılmayan bir ev nasıl bu kadar temiz kalabilirdi ki? Her şey yerli yerindeydi ve toz bile yoktu etrafta. Bir şey vardı benden saklanan, bir şeyler vardı. Yüzümü yıkasam iyi olacak, diye düşündüm. Yüzümü yıkarken aynada kendimle karşılaştım. Yüzüme, gözlerime baktım bir yabancının yüzüne bakar gibi. Gözlerimin ardında sanki başka biri vardı bana bakan. Yüzümü silerken kendi sesimi duydum:
-Bana ne oluyor?
Bu sırada annem seslendi:
-Kiminle konuşuyorsun?
Yüzümü kuruladım ve odama döndüm. Masamın üzerinde iki fotoğraf vardı bana bakan. Beni kendine çağıran iki fotoğraf. Gözlerimi kapattığım zaman bile gözümün önünden gitmeyen bir yüz. 


3. Bölüm
Sonraki gün tekrardan o eve gitmek üzere yola çıktım. Çıkarken de annem ve babama yakalanıp fazlaca dikkatlerini çektim. Nereye gittiğim, orada ne yapacağım, ne kadar süre orada duracağım gibi onlarca sorudan oluşan mini bir soruşturmayı atlatmak pek de kolay olmadı. Ellerinden gelse beni odama kilitleyecekler ve bu meseleyi unutana kadar bir daha dışarı çıkarmayacaklardı. Onlarca bahane üreterek -bir ara akraba ziyaretini bile araya kattım- bir şekilde evden çıkmayı başardım. Hatta peşimden gelme ihtimallerini de düşünerek bir süre etrafta dolanıp daha sonra eski eve gitmek üzere yola çıktım.
Bu sefer öncekinden farklı olarak ayaklarım geri geri gidiyordu sanki. Bu sefer nereye gideceğimi bilmeme rağmen yol neredeyse iki, hatta belki üç-dört, kat uzamıştı. Tekrardan aynı yolları gittim, aynı bahçede bekledim, aynı kapıyı açtım ve tekrar aynı odaya girdim. Bunların hepsi aynıydı, tek fark içimde garip bir his vardı. Korku muydu? Hayır. Endişe miydi? Belki. Bir süre hareket bile etmeden etrafa bakındım ve bu esnada düşündüğüm şeyler sadece evime geri dönmekle ilgiliydi. Bu düşünceleri susturdum, birkaç adım atarak dün aldığım resmin yerine baktım. Şimdi boş olan yerine…  Burada uzunca süre bekledim, düşüncelere daldım. Kardeşimle alakalı, ne yapmam gerektiğiyle alakalı ve eğer doğruysa bu sırrı neden benden sakladıklarıyla alakalı onlarca düşünce aklımdan geçti. En sonunda koşarak evden çıkmak ve buraya bir daha gelmemek, yollarını unutmak fikri aklıma geldi. Şimdi elimde iki seçenek vardı: Ya buradan çıkıp bu sırrı tarihe gömecek ve hayatıma birkaç gün önceki gibi gelişigüzel şekilde devam edecektim ya da bütün riskleri göze alıp kendimi bu sırrı çözmeye adayacaktım. Bu seçenekler için de uzunca bir süre düşündüm. Birincisi kolaydı ve hemen gerçekleştirebilirdim. İkinci seçenek zor olanıydı ve sonucu belirsiz olanıydı. Hemen gerçekleştiremeyeceğim bir seçenekti bu. Ne kadar zamanımı alacağını bilmediğim bir seçenek...
Kararımı verip önce odadan, sonra evden çıktım. Ama kapıyı kapatmadım. Dışarıda bir süre hava aldım ve bahçede dolaştım. Belki eski anılarımdan onunla ilgili bir şeyler hatırlarım umuduyla zihnimi zorladım. Fakat hiçbir an aklıma gelmedi. Tekrardan eve girdim ve başka bir odanın kapısında durup içeriye göz attım. Duvar kağıtlarından anladığım kadarıyla bu oda benim, belki de kardeşimin, odasıydı. Belki de ikimizin ortak odasıydı burası. Biraz sonra köşede duran eşyaları gördüm ve en öndeki büyük kutuyu odanın ortasına sürükledim. Kutuda eski çocuk oyuncakları vardı. Buna şaşırmamıştım. Oyuncakları kutudan çıkarmaya başladım. Beni şaşırtan şey çoğu oyuncaktan iki tane olmasıydı. İki tane oyuncak araba, iki tane pelüş ayıcık ve daha bir sürü oyuncak... Bu oyuncakları da hatırlamıyordum. Diğer eşyalara bakmak için tekrar o köşeye gittiğimde zemindeki ahşabın gıcırtısıyla aniden arkamı döndüm. Karşımda duran teyze bana kim olduğumu sorgulayan bir bakışla bakıyordu. Kendimi anlatmak için ağzımı açtım ama ne diyeceğimi de bilmiyordum. O sırada teyze konuşmaya başladı.
-Kimsin, kimlerdensin? Bu sahipsiz evde ne işin var? Hırsız mısın?” gibi onlarca soruyu peş peşe sıraladı. Hırsız olmadığım her halimden belliydi oysa. Belki bu teyze bana yardım edebilirdi. Cebimdeki fotoğrafı çıkardım. 
- Çocukluk arkadaşımı arıyorum teyzeciğim. Elimde sadece bu fotoğraf ve bu evin adresi var. Belki onunla ilgili bir şey bulurum umuduyla buraya geldim.
Konuşma bu şekilde uzadı. Bu teyze dün yanıma gelen teyzenin komşusuymuş. Dün benim hakkımda konuştuklarını, bugün de beni bahçede gördüğünü söyledi. Bu teyzeye de sorular sordum fakat beklediğim cevapları alamadım. Teyze bir süre sessizce etrafa baktı benimle. Ara sıra etraftan gözünü çevirip yüzüme bakıyordu. Bir şeyler söyleyecek gibi oluyor fakat sanki kendini susmak için zorluyordu. Ardından benim için yapabileceği bir şeyler olup olmadığını sordu ve evine dönmesi gerektiğini belirterek ayrıldı. Teyze gidince tekrar eşyalara bakmaya devam ettim. Başka bir kutuda da birkaç parça çocuk kıyafeti vardı. Onlara da baktım fakat hepsi benim fotoğraflarımda olan kıyafetlerdi. Yani burada kayıp kardeşimin kıyafeti yoktu. Bu durum biraz kafamı karıştırdı. Benim kıyafetlerim buradaysa onunkiler neredeydi? Başka şeyler bulma umuduyla diğer kutulara da baktım ama onlarda da işime yarar hiçbir şey yoktu. Dışarı baktığımda havanın karardığını gördüm. Sanırım çoktan akşam olmuştu, zamanın nasıl bu kadar hızlı geçtiğine bir anlam veremedim. Artık çıkmalıydım. Eve geç gitmek hiç iyi olmazdı. Oyuncakları gelişigüzel kutuya doldurdum. Daha sonra bu eski evden çıkıp hızlıca evimin yolunu tuttum. 
Yol boyu yeni düşünceler, yorumlar zihnimde peş peşe sıralandı. Bu sefer elim boş dönüyordum. Bir fotoğrafın bu kadar beni yorması, hayatımı değiştirmesi tuhaf geliyordu biraz. Fakat tuhaf olan benim düşüncelerim değildi, ailemin benden sakladığını düşündüğüm şeylerdi. Henüz bir tercihte bulunmadığımı hatırladım ve kolay olan tercihe doğru zihnim beni çekiyordu fakat kalbim buna razı olmuyordu. Zaten az sonra eve ulaştığımda yaşayacağım küçük kıyametin endişesi de içimi sarmaya başlamıştı. Ne diyecektim aileme? Belki de içimden geçen her şeyi doğrudan doğruya anlatmalı ve onlardan bu soruların tümüne mantıklı birer cevap vermelerini istemeliydim. Bunu benim istemem yerine onların yapması gerekiyordu. Büyük olan onlardı. Saklayan, bir şeyleri geçiştiren de onlardı ve gerçekleri bilmek benim de hakkımdı. Kardeşime ne olmuştu? 
Eve yaklaştığımda adımlarımı küçülttüm ve nefesimi ayarladım. Bir gölge gibi sessizce kapıdan süzülüp odama çıkmalıydım ve sanki hep odamdaymış gibi davranmalıydım. Usulca kapıyı açtım ve ses çıkarmadan odama yöneldim. Mutfaktan yemek kokuları, oturma odasından televizyon sesi geliyordu. Bu, iyiye işaretti. Odama girdiğim anda üzerimde garip bir koku hissettim. Ekşi bir koku. Akşama kadar odalarında dolaştığım evin kokusuydu bu. Kıyafetlerimi değişmem ve elimi yüzümü yıkamam iyi olacaktı. Ben hissettiğime göre bu kokuyu ailem de hisseder, diye düşündüm. Hızla kıyafetlerimi değiştim ve elimi yüzümü yıkamaya geçtim. Ne yaparsam yapayım bu kokudan kurtulamıyordum. Kolonya döktüm, parfüm sıktım fakat nafile... Odam, tıpkı o ev gibi kokuyordu. Koridor, tıpkı o ev gibi kokuyordu. O ev gibi kokmayan tek yer galiba mutfaktı, bunu mutfağa geçtiğimde fark ettim. 
En sevdiğim yemeği yapmıştı annem. Yemeğin kokusu her şeyi unutturmuştu sanki bana. Babam türkü söyleyerek girdi mutfağa. Tam yemeğe başlayacaktık ki buzdolabının üzerinde bir fotoğraf gördüm. Daha önce de görmüştüm bu fotoğrafı fakat hiç dikkatimi çekmemişti. Yemek masasından kalkıp fotoğrafa baktım. Bana çok benzeyen bir yüz vardı fotoğrafta. Annem seslendi:
-Kaç gündür kendi fotoğrafına bakıp duruyorsun. Küçükken de çok sevimliydin şimdi de öylesin. Haydi, yemeğini soğutma. 

Galiba bir tercih yapmam gerekiyordu. Birinci tercih fotoğrafın önünde biraz daha bekleyip düşünmek, ikincisi ise yemeğe geçmek. Kolay olanı seçtim ve yemeğe devam ettim. 

5 Mayıs 2026 Salı

BEREKET

Kerim Yuvacı
 
Okulda uyunabilecek dersler varsa
Ramazan gayet keyifli ve oruç
Kolay geliyor insana

Öğretmenler sanki 
Bizden daha çok etkileniyor oruçtan
Daha iyi anlıyorlar bizi 
Diğer günlerdeki gibi yormuyorlar

Ramazan merhamet ayı
Ve bereket ayı
En çok okulda fark ediyorum bunu
Hocaların merhametinden
Notların bereketinden fark ediyorum. 

BOŞ ZAMAN

 
Ertan Abdülkadir Erdoğan
 
Herkes boş zamanlarını değerlendirme derdinde
Ben ise zamanımı boşaltma derdindeyim
Çünkü boş zamanlar
En sevdiğim zamandır benim

Zamanım boşsa mesela
Bu oyun zamanı demektir
Bir oyunun dünyasına kapılıp
Dünyadan uzaklaşmak güzeldir

Adı üstünde boş zaman
Bazen yatıp uyumanın vaktidir
Hele de dışarıda yakıcı bir güneş varsa
Dışarı çıkmanın vaktidir
Çünkü sokaklar sakindir

Daha çok boş zamanım olsun isterdim
Günün her saatinde 
İstediğim gibi yaşayabilmek
İstediğim şeyleri yapabilmek için
Boş zaman denilen şey
Çok önemli benim için

İYİ BİR UYKU İÇİN

Furkan Yörük 
 
Günde yedi saat uyuyorum
Bu benim için yeterli mi bilmiyorum
Aslında yetersiz
Bunu gün içinde seziyorum

Bana kalsa uyurdum on iki saat
Kalkınca kahvaltı yapardım bir saat
Sonra bir film bulurdum izlemek için
Böyle yaşasaydım ne güzel olurdu hayat

Aslında erken yatsam her akşam
Mesela saat yedide
On iki saat uyumuş olurdum
Sabah kalkış saati geldiğinde

Ama erken uyumak ne mümkün
Televizyon, bilgisayar, bir de ödevler
Özellikle ödevler, ödevler, ödevler
Bilmiyorum ki ne zaman bitecekler

Dedeme bakınca bir umut gelmiyor değil
Günün yarısını uyuyarak geçiriyor
Kalan yarısını televizyon izleyerek
İyi bir uyku için galiba
Benim de yaşlanmam gerek

21 Nisan 2026 Salı

Rüya

Kerim Yuvacı

Kitapların bazıları üzüyor
Keşke hemen bitmese diyorum
Uzayıp gitse sayfalar
Bitmese olaylar

Bittiğinde bir kitap
Onu alıp da kaldırmak rafa
Ayrılmak gibi bir arkadaştan
Görüşememek gibi bir daha

Ve raflardaki kitaplar 
Sanki unutulmayacak anılar
Gibi duruyor baktıkça

Diyorum ki 
Kitaplar ve hayatlar
İkisinin de ortak yanı var
Bir kitap bir hayat
Bir kitap bir dünya
Biten kitaplar ise
Güzel, çok güzel bir rüya

10 Nisan 2026 Cuma

Ekranın İçindeki

Elif Eslem Şimşek

Telefonumun şarjı o gece yüzde 3’tü.
Ama elimden bırakmıyordum. Saat 02.17 O saatte uyanık olmam için hiçbir sebep yoktu. Ertesi gün okul vardı. Annem üç kere “Yat artık” demişti. “Tamam” deyip ışığı kapatmıştım ama ekran karanlıkta daha parlak geliyordu. O gece odanın sessizliği farklıydı. Normalde evin içinde küçük sesler olur; buzdolabının uğultusu, rüzgârın camı hafif titreştirmesi… Ama o gece ses yoktu. Sanki ev nefesini tutmuştu. Telefonum titredi. Bildirim gelmemişti. Ekrana baktım kilit ekranında kendi yansımam vardı. Ama… bir saniye. Yansıma bir tık geç hareket etti. Ben kaşımı kaldırdım. Yansıma yarım saniye sonra kaldırdı. Kalbim hızlandı. “Işık farkıdır,” dedim. Gözlerim yoruldu herhalde. Parmağımı ekrana koydum. Telefon açıldı. Bildirim yok. İnternet açık. Her şey normal. Ama kamera uygulaması kendi kendine açıldı. Arka kamera değil. Ön kamera. Ekranda yüzüm vardı. Loş, solgun, uykusuz. Bir an kendi gözlerime baktım. O an içime garip bir his düştü. Sanki ekrandaki ben… beni izliyordu. Telefonu kapattım. Bir saniye sonra tekrar titredi. Bu sefer gerçekten bir bildirim vardı.
Bilinmeyen Numara: “Seni görüyorum.”
Boğazım kurudu. Hızla odaya baktım. Kapı kapalı. Dolap kapalı. Pencere kapalı. “Saçma,” dedim. Arkadaşlarımın şakası olabilir. Mesajı açtım. Tek bir fotoğraf vardı. Kalbim göğsümden çıkacak gibi oldu. Fotoğrafta benim odam vardı. Yatağım, masam, dolabım ve ben. Yatağın  üzerinde oturuyordum. Elimde telefon vardı. Fotoğraf, tam o an çekilmiş gibiydi. Ellerim buz kesti. Odayı tekrar taradım. Kamera? Gizli bir şey? Ama nasıl? Mesaj tekrar geldi.
“Arkanı kontrol et.” Yavaşça başımı çevirdim. Kapı kapalıydı. Ama kapının altından hafif bir ışık sızıyordu. Koridor ışığı yanmıyordu normalde. Annemle babam uyurken her yer karanlık olurdu. Yatağımdan kalkamadım. Bedenim sanki bana ait değildi. Telefon yine titredi.
“Geç kalıyorsun.”
Ekran bir anda karardı. Şarjım yüzde 1. Tam kapatacağım sırada ön kamera yine açıldı.Bu sefer ekranda sadece ben yoktum. Arkamda, kapının önünde bir gölge vardı. Net değildi. İnsan gibi ama değil gibi. Nefesim kesildi. Yavaşça arkamı döndüm. Kapının önünde kimse yoktu. Tekrar ekrana baktım. Gölge bir adım daha yaklaşmıştı. Çığlık atmak istedim ama sesim çıkmadı. Telefon elimden kaydı, yatağa düştü. Ekran hâlâ açıktı. Ekrandaki ben ayağa kalktı. Ama ben kalkmamıştım. Ekrandaki ben, kameraya yaklaştı. Gözleri… tamamen siyahtı. Ve fısıldadı:
“Yer değişiyoruz.” Telefon kapandı. Oda zifiri karanlık oldu. Bir saniye… iki saniye… Sonra bir şey hissettim. Yatağın üzerinde değildim. Soğuk, cam gibi bir yüzeydeydim. Hareket edemiyordum. Karşımda… odam vardı. Ama camın arkasından bakıyordum. Bir ekranın içindeydim. Odamda biri duruyordu. Benim yüzümle. Annemin sesi geldi koridordan:
“Gece yine telefona mı baktın? ”O “ben”, sakin bir sesle cevap verdi:
“Yok anne. Erken uyudum.”
Sabah okula gitti. Arkadaşlarımla konuştu. Güldü. Ama gözleri hep donuktu. Ekran parlaklığı gibi yapay bir ışık vardı bakışlarında. Ben ise karanlık bir boşlukta, camın arkasından izliyordum. Bazen telefon açılıyor. Ön kamera açılıyor. O an kısa bir anlığına dünyayı görebiliyorum. Ve yeni bir yüz görüyorum. Uykusuz. Ekrana çok yakın. Yansımasına dikkat etmeyen. Eğer bir gece telefonuna baktığında yansıman bir saniye geç hareket ederse… Şarjın azsa… Ve saat 02.17’yi gösteriyorsa… Telefonu bırak. Çünkü birileri yer değiştirmek için bekliyor olabilir.

9 Nisan 2026 Perşembe

DERİN MEVZULAR

 Elif Erva Ağar
 
İnsanların çok farklı takıntıları ve huyları var. Gündelik hayatta her ne kadar dikkat etmesek de durup düşününce bazı sözler, bazı şakalar incitici gelebiliyor. Özellikle öğrenci milletinde kimi konular çok abartılabiliyor. Mesela saçları kıvırcık ve bir türlü düzgün taranmayan kişiler için “bonus” ya da “marul” denilmesi kaçınılmaz bir akran zorbalığı. Burada bitmiyor tabi mesela saç telleri kalın ve düz birine de “pırasa” ismi verilebiliyor. Sadece saç mı? Kaş, göz, burun... Doğuştan gelen çoğu özellik insana isim, lakap olabiliyor. Kaşları gür, siyah ve kıvırcık bir çocuğa verilecek isim hazır: Karınca. Ya da saçları dik ve kalın başka bir çocuğa verilecek isim de hazır: Kirpi. Mesela bir çocuğun çenesi ince ve gözleri renkli ise mutlaka lakabı tilkidir. Sadece yüz hatları ve saçlardan ibaret değil bu trajedi. Öğrenciler hiçbir anormallik bulamasa bu defa da boyuna bakarak birilerine isim verebiliyor: Deve, cüce, yer elması, yerhan...
Şu da bir gerçek, bu durumdan nasiplenen yalnızca öğrenciler değil, öğretmenlere kadar ulaşıyor bu işin bir tarafı çünkü öğretmenler de bu oyuna isteyerek ya da istemeyerek katılabiliyor. Bir öğrencinin isminden dolayı şaka yapan bir öğretmen nasıl nasibini almaz ki bu durumdan. 
Benim asıl derdim ise boyumdan... Şans mıdır, kader midir bilemem ama kuzenlerime bile minareye bakar gibi bakmak zorundayım. Bana kalırsa aslında uzamak için vaktim var fakat etrafımdaki benimle yaşıt arkadaşları görünce bir karamsarlığa kapılmıyor değilim: Ya daha uzamazsam? 
Bu durumun tek iyi tarafı ön sırada oturmak ama bu da iyi mi yoksa kötü mü derse göre değişen bir şey. 
Arkadaşlarımla yürürken sanki arkadaşlarımla değil de aile büyükleriyle yürüyormuşum gibi bir his gelip yapışıyor yakama. Ya da koridorda birileri sınıfıma doğru yürüdüğümü gördüğümde şaşırabiliyor ve yanlış sınıfa gittiğimi düşünebiliyor. İşin en üzücü tarafını kıyafet reyonunda yaşıyorum. Çocuk reyonuna gitsem hayli renkli ve çocuksu ürünlerle dolu, kadın reyonuna gitsem bana göre kıyafet yok. Okul formasının içinde kaybolmamı anlatmıyorum bile. O formayı giydiğim zaman beni görenler balkondaki çamaşırlardan biri mandaldan kurtulmuş da rüzgarda savruluyor zannediyor. Ayakkabı meselesi de bununla paralel ilerliyor ama neyse ki henüz orada bir sıkıntı yok. Buradaki tek sıkıntı benim zor beğenen biri olmam. 
Yine de şimdilik yolunda giden bir şeyler var. Mesela kardeşim halen benden kısa ve zaman zaman kolumun altına alıp ona sevgi gösterilerinde bulunabiliyorum. En büyük endişem, birkaç sene sonra onun da beni geride bırakması ve bu sevgi gösterilerini iade etmesi. 
Yine de çıkmadık candan ümit kesilmez demişler. Şimdilerde çok rahat boyu uzayan birileri, bir noktadan sonra olduğu gibi kalabiliyormuş ve bazı çocukların boyları lise yıllarında uzayabiliyormuş. Bunlar büyüklerden duyduğum teselliler ama inanmak istediğim şeyler. 

PASAPORT

 Metehan Darıcı
 
Çocukluğundan beri hep bir bisikletim olsun istemişti fakat bir bisikleti hiç olmamıştı. Aslında çocukluğunda bir bisiklet alabilecek kadar ekonomileri iyiydi fakat ailesi şiddetle bu isteğini reddetmişti. Oysa tüm akranları yaz tatilinde bisikletle sürü halinde geziyorlardı. Hatta pikniklere gidiyorlar, maçlara bisikletlerle geliyorlardı. Bir de her bisikletin havalı bir kilidi vardı. Çoğunlukla şifreliydi bu kilitler. 
Artık bir araba alabilecek yaştaydı ve arabalara ilgisi hiç olmamıştı ama bisiklet alabilirdi. Evet, çocukluğundaki yarım kalan o his yeniden yapışmıştı yakasına. Gece gündüz hep bir bisiklet hayali kuruyordu. Bisiklet alacaktı ama insanlar ona nasıl bakacaktı bisiklet üzerindeyken. Belki bazıları cimri olarak niteleyecekti bazıları ise sağlığına düşkün biri diyeceklerdi. Kendini iş yerine bisikletle giderken hayal ediyordu her gün. Yolun kenarında araçlara el kaldırarak karşıya geçen, sinyali ayağıyla verip aradan sıvışan çılgın bir bisiklet sürücüsü olmanın tam zamanıydı. Artık bu tutkuyla baş edemeyeceğini anlayınca bisiklet bakmaya başladı. Her şey çok değişmişti. On dört yaşındayken arkadaşından ödünç alarak kullandığı bisikletler yoktu artık. Zaten o bisiklet yüzünden ailesi biraz da karşı çıkmıştı bu isteğine çünkü ne fren ne vites ne de sağlam bir direksiyon yoktu o yıllarda. Şimdiki bisikletler son derece teknolojik donanıma sahipti ve konforlu görünüyordu. Müzik sistemi olan bisikletler bile vardı. Bazı bisikletlerin sinyalleri de vardı üstelik. Kısa sürede aradığı bisikleti kafasında belirledi. Ne eski ne yeni bir bisiklet olacaktı bu. Donanım bakımından eksiksiz ama görünüş olarak klasik bir Bianchi. Ara sıra kendine güldüğü de oluyordu çünkü akranları elektrikli arabalar, hibrit araçlar, dizel motorlar bakarken o, oturmuş bisikletlere bakıyordu. Mutlaka bir bisiklet sahibi olmalıydı. 
Birkaç hafta sonra nihayet bir ilanda aradığı özellikleri taşıyan o bisikleti buldu. Üstelik yaşadığı şehirdeydi bu satıcı. Birkaç saat içerisinde iletişim kurdu ve pazarlık bile etmeden bu bisikleti aldı. Evine bisikletle dönecekti. Otobüse artık veda etmenin zamanıydı. Satıcı çok yaşlı biriydi ve bisikletten anlıyordu. Ona satarken bulabileceği en iyi bisikletin bu olduğunu söylemiş ve ona iyi davranırsa bu bisikletle hacca bile gidebileceğini söylemişti. Yaşlılık işte, hacdan umreden başka bir gayesi kalmamıştı belli ki adamcağızın. 
Sonunda bisikletini aldı fakat trafikte kullanmak yerine kaldırımdan sürerek evin yolunu tuttu. Tam evine yaklaşmıştı ki çocukluk hayalleri yeniden depreşti. Bisikletinin bir sepeti yoktu, matarası yoktu. Rüzgarda ya da aşırı sürat yaptığında ses çıkaracak bir maden suyu şişesi yoktu. Reflektör yoktu, çamurluk yoktu. Yolunu değiştirdi ve bisiklet aksesuarı satan bir yerler aramaya başladı. Kısa bir süre sonra bisiklet aksesuarı satan bir yerlere ulaştı. Kaç dükkana uğradıysa hayallerindeki malzemeleri anlatamadı. Sonunda biraz daha modern ve güncel ürünlerle hayalini gerçekleştirdi. Güzel bir matara alarak bisikletinin gövdesine yerleştirdi. Küçük bir müzikçalar alıp direksiyona montajını yaptırdı. Reflektörleri ve çamurlukları da arka tekerleğe yerleştirdi. Artık bisiklete binebilirdi fakat bir de kask neden olmasın, diye düşündü. Küçükken kask takan motorculara hayranlıkla bakardı. Can güvenliği önemli, diye düşündü ve bir de kask aldı. Artık yeni biriydi ve bir bineği vardı. Kaldırımdan gitmenin de anlamı yoktu. Bisikletine atladı ve evin yolunu tuttu. Umduğundan daha kısa sürede evine ulaşmıştı. Çocukça bir mutluluk muydu yoksa gerçekleşmiş bir hayalin hırsı mıydı yaşadığı, bilemiyordu. Evine geldiğinde bisikletini bağlayacak bir kilidinin olmadığını fark etti fakat sorun değildi. Kemerini çıkarıp bisikletini bahçe girişine bağladı. Zaten mahallesindeki herkes onu tanırdı ve şimdiye kadar bir hırsızlık olayı yaşanmamıştı. Bu tedbiri sadece küçük çocuklar için almıştı. Yaramazlık yapıp da birinin bisikletine zarar vermesine dayanamazdı. 
Sabaha kadar birkaç kez uyanıp pencereden bisikletine baktı. Ertesi gün işe gitmek için indiğinde önce kemerini yeniden beline taktı ardından bisikletine atladı. Normalde iş yerine kırk dakikada otobüsle ancak ulaşıyordu fakat iş yerine yaklaştığında henüz beş dakikanın geride kaldığını fark etti. Gözlerine inanamadı. Yarım saat daha bisikletimle gezerim, diye düşündü ve pedal çevirmeye devam etti. Pedal sanki kendiliğinden dönüyordu. Yeni bisikletler bir başka, diye içinden geçirdi. Bu esnada yanındaki bir araçla içten içe yarışmaya başlamıştı ki adamın da kendisiyle yarıştığını fark etti. Kırmızı ışığa geldiklerinde adam durdu ama o devam etti. Neticede motorlu bir araç değildi altındaki. Ha bire pedal çeviriyordu. Etrafındaki araçları bir bir geride bırakıyordu. Bir süre sonra etraftaki araç sayısı azaldı ve yol genişledi. Yalnızca rüzgarın bisikletine çarparken çıkardığı sesi duyuyordu. Tekerleklerin her dönüşünde sanki çocukluğuna gidiyordu. Bazen gözlerini kapatıyor, sonra bir korna sesiyle yeniden açıyordu. Kendine geldiğinde havanın kararmaya başladığını fark etti. Bisikletini durdurmadan matarasını aldı ve biraz su içti. İklim değişmişti sanki. Az ileride bir kalabalık gördü. Yola çıktığından beri ilk kez frene dokunma ihtiyacı hissetti. Bir bariyer vardı uzaktaki noktada. Yavaşlayarak yaklaştı. Üniformasında Bulgaristan bayrağı olan bir görevliye yaklaştı. Ne olduğuna anlam veremiyordu. Görevli bozuk bir Türkçeyle sordu:
-Pasaport nerede?

MEVSİMLERİN DİLİ

 Semih Yılmaz
 
Mevsimleri anlamak çok zor. Mesela kış mevsimi yaklaşıyor ve olanca kalın yünlü giysileri çıkarıyorsunuz dolaptan. Soğuk olacak düşüncesiyle giyiyor ve dışarıya çıkıyorsunuz fakat “yazdan kalma bir gün” diyorlar sonra ve ter içinde dönüyorsunuz eve. Ya da nasıl olsa yaz mevsimi deyip incecik kıyafetlerle dışarıya çıktığınız bir gün, donma tehlikesi atlatıyorsunuz. 
Eskiden de böyle miydi bilmiyorum ama son yıllarda sanki tabiat hastalanmamız için elinden geleni yapıyor. Hele de bahar mevsimlerinde. Sonbaharın hemen başında şubat soğuklarını yaşıyoruz. Şubat ortasında nisan sıcağını. Bu da yetmiyor nisan ayında yeniden kışa dönüyoruz. Hadi biz küçük hastalıklarla atlattık diyelim ya bitkiler, ağaçlar, kuşlar? Şubat ayında güneşe aldanan ağaçlar aniden çiçeğe duruyor ve bir hafta sonra ayaz vuruyor hepsini. Ya da yumurtadan çıkan güvercinler, serçeler soğuklarla beraber telef olup gidiyor. Tabiatın dengesi bozuldu kısacası. Peki ama bu dengeyi bozan kim ve tabiat bunu yeniden sağlayabilecek mi? Birkaç sene öncesine kadar küresel ısınma nedeniyle yağışların tamamen tükendiği ülkemizde bu sene hayli yağış var. Isı dengesine rağmen en azından su sorunumuz olmayacak diye ümitleniyoruz. Belki de tabiat ana kendi dengesini kurmak adına gelgitler yaşıyor ve bize de yaşatıyor. Belki de sonraki dönemlerde yeniden mevsimler yerini bulacak ya da mevsimler birbirine geçecek. 
Her durumda ettiğimizi çekiyoruz. Bilinçsizce tüketilen suların, yok edilen ormanların ve yeşil alanların karşılığını tabiat bize bu dengesiz tavrıyla ikaz ediyor. Elbette anlayabilenler görebiliyor onun bu tavrını ve anlayabilenler okuyabiliyor onun bize söylediklerini. Mevsimler ve havalar sürekli bizimle konuşuyor, bize bir şeyler söylüyor. İyi dinlemek lazım. 

8 Nisan 2026 Çarşamba

SAKLI ELMASLAR

Gamze Sena Kuyucu 

“Ne kadar da güzeldi hayat. Ne kadar da yaşamaya değerdi. Şelaleden akan suyun sesi huzur veriyor, etraf yemyeşil olunca doğanın güzelliği katbekat artıyor. Evet, burası bir orman. Hem de hayvanlarla dolu bir orman. Henüz insan denilen avcıların ayak basmadığı, görmediği bir yer.
Acaba insan denilen avcılar neden bu kadar korkutucu? Ellerindeki aletler gerçekten de çok can mı yakıyor, diye düşündü geyik. Son zamanlarda bu soruları düşünüyordu. Aslında cevaplarını biliyordu ama…
Geyik, bu ormana gelmeden önce kendi ormanında arkadaşlarının hepsini kaybetmişti. Sadece bir süreliğine onların yanından ayrılmıştı oysa. 10 bilemedin 20 dakika. Döndüğünde ise o korkunç manzara ile karşılaşmıştı. Birkaç tane insan arkadaşlarını sürükleyerek götürmüşlerdi. Son kez arkadaşlarının yüzüne bakmıştı geyik. Hepsinin gözleri kapanmıştı, yaşam belirtisi yoktu hiçbirinin yüzünde, bedeninde. Durdurmak istemişti insanları. “Onlara dokunmayın, size hiçbir şey yapmadılar.” demek istemişti ama korkmuştu. Yaşamak isteği ağır gelmişti çünkü eğer insanların karşısına çıksaydı onu da öldürürlerdi hem de hiç acımadan.
Bunları düşünmemeliydi geyik. Çünkü bugün çok mutluydu. Yeni yavrusu olmuştu. Ona hayatı tanıtacak, her bildiğini yavrusuna öğretecekti. Uyuyordu yavrusu. Henüz saatler önce doğmuştu. O kadar tatlıydı ki.
Aylardan ilkbahardı. Kış yeni bitmişti. Havalar yeni yeni ısınmaya başlıyordu. Derken bir ses duydu geyik. Bu sesi biliyordu. Bilmek istemiyordu ama önceden yaşadığı ormanda öğretmişlerdi ona bu sesi. Gerildi, hatta korktu. Ses çok yakından gelmemişti. Ama yavrusuyla güvende olacaklarını hissedecek kadar da uzaktan gelmemişti.
Biraz sonra sesin sahibi insanlar gelmişti nihayet. Burayı da bulmuşlardı. Hemen yavrusunu saklamalıydı. Etrafına bakındı. Bir dere kenarındaydı yavrusuyla. Ağaçlar göklere kadar uzanıyordu. Tam ne yapacağını bilmezken bir şey gördü, bu bir mağara olmalıydı. Hemen yavrusunu oraya götürmeliydi.
Yavrusunu mağaranın en iç kısmına götürdü geyik. Son kez yavrusuna baktı. Son kezdi çünkü yavrusuna bir şey olmasını istemediği için insanlar gelirse ilgiyi kendi üzerine çekecekti. Çıktı mağaradan. Sesler giderek yakınlaşmıştı. Bu ses avcıların elindeki aletlerin sesi olmalıydı.
Geyik korkuyla etrafına bakındı. Kimse görünmüyordu. Ta ki o insanı görene kadar. Elinde kocaman bir tüfek vardı. Kaçmaya başladı. Biliyordu, işe yaramayacaktı ama anneydi o. Bir umut koştu. Ardından kulakları sağır eden sesler yükseliyordu. Tam çınar ağacının yanından geçerken…”
-Ya şu belgeselleri izleyince ne anlıyorsun ki? Gene dalmışsın. Hayal dünyanı çok merak ediyorum doğrusu, dedi kuzenim. Aynı zamanda da televizyonu kapattığı kumandayı kanepenin üzerine fırlattı.
-En azından senin gibi saçma diziler izleyip fantastik hayaller kurmuyorum kuzenim. Ve emin ol belgeseller senin yararın için, dedim bende. Az önce belgesel izliyordum ve belgeseldeki bir geyik hakkında hayal kurmuştum. Aslında biraz acıklı bir hayaldi ama olsun.
Alay eden bir ifadeyle bana bakmaya başladı kuzenim. Bakışlarını fark ettiğimde ben de ona dik dik bakmaya başladım. Bakışmamızı ise bize annelik yapan ablamın sesi böldü. Bize annelik yapan diyorum çünkü annem hayatla vedalaşalı yıllar olmuştu. Henüz ben o zamanlar küçük olduğum için annemi hatırlamıyordum. Ama ablam o zamanlar büyüktü. Her şeyi aramızda en net hatırlayan oydu.
-Yemek hazır haydi gelin mutfağa, dedi bağırarak.  
7 kişi yaşıyorduk biz bu evde. Evin giriş kapısının solunda kuzenlerimin odası var. Koridoru geçtikten sonra karşınıza birleşik olan salon ve mutfak çıkıyor. Bizim odamıza ve oturma odasına gitmek içinse salondan geçmek gerekiyor. 
-Tamam, geliyoruz, diye bağırdım ablama karşılık olarak. 
Oturduğum koltuktan kalktım ve sakin adımlarla kapıya yöneldim. Normalde salondaki koltuklar daha rahat ama orada televizyon yok. O yüzden bende hep oturma odasına gelirim. Ardımdan kuzenim de gelmeye başladı. Salona girdiğimde ev hoş bir şekilde yemek kokuyordu. Ablam yemek yapmayı çok sever ve kendisi fark etmese bile çok güzel yemekler yapar.
-Gene döktürmüşsün Ezgi Sultan, dedi Cihangir ağabeyim. 
Ablam, Cihangir ağabeyime teşekkür ederken ev halkı yemek masasında yerlerine oturmaya başladı. Bende her zamanki yerime oturdum.
Ah size ev halkını tanıtmayı unuttum. Hemen tanıtayım.
Ablam; 25 yaşında ve işinde başarılı bir öğretmen. Evle ve hepimizle ilgilenir tıpkı bir anne gibi. 
Alptekin ağabeyim; kuzenlerimden biri. Kendisi polistir. Aslında çok zeki ve yazılım mühendisliğini kazanmıştı ama polis olmak istedi. Biraz içine kapanıktır ama ihtiyacımız olduğunda yanımıza koşanlardan biri de odur. Öz ağabeyim gibi severim ben.
Cihangir ağabeyim; 18 yaşındaki kuzenim. Liseyi yeni bitirdi ve okulların tatil olduğu gün kendisine yeni bir iş buldu. Biraz tembel olsa da enerjik ve kafa dengi bir tiptir. Gitar çalmaya bayılır.
Sedef Duru; benden bir yaş büyük kuzenim. Hazırcevap, anlayışlı ve iyi bir sırdaştır. Kendisi liseye başlayacak ve fantastik bir yapısı var. Fantastik kitap okumayı, fantastik dizi ve film izlemeyi, fantastik hayaller kurmayı ve fantastik oyunlar oynamayı çok sever. Sapsarı saçları ve masmavi gözleri ayrı bir güzellik katıyor yüzüne. 
Evren ve Eflin; bu iki kuzenim kardeşler ve Eflin, Evren’den iki yaş küçük. Evren ise benimle yaşıt. Evren sıkıcı hatta baya sıkıcı bir insandır. Okulun en çalışkan öğrencisi ama hiç de eğlenceli vakit geçirebilecek biri değil. Eflin ise çok tatlı ve enerjik. Derslerinde iyi ve yeni girdiği ortama hemen alışan, herkese kendini sevdiren bir yapısı var. Çok güzel resim çizer ve tahmin edildiği üzere okulun resim kulübünde. Evren ve Eflin yapısal olarak birbirlerine ne kadar zıtlarsa dış görünüş olarak birbirlerine çok benziyorlar. İkisinin de ela renkli gözleri ve gözlerinin renginde saçları var. 
Ve son olarak ben, Ayperi; 14 yaşındayım. Hayvanları ve müzik dinlemeyi çok severim. Derslerim ortanın üzerindedir. Ayrıca hayal kurmaya bayılırım ve yaratıcıyımdır. Simsiyah gözlerim ve aynı renkte saçlarım var. 
Biz hepimiz aynı evde yaşıyoruz ve kardeş gibiyiz. “Aslında neden aynı evde yaşıyoruz? Neden annemiz ve babamız yok?” diye çok sorguladım ve ablama sordum ama hiçbir soruma mantıklı bir cevap alamadım. Tek hatırladığım önceden babaannemin evinde kaldığımız. Sonra ise buraya taşındık ve ablam hepimize bakmaya başladı. Aslında aynı evde neden yaşadığımızı tek merak eden ben değilim. Eflin, Evren ve Duru’da merak ediyor ama ablamgil bize hiçbir şey söylemiyorlar. Zamanı gelince söyleyeceklermiş.
-Biliyor musunuz karşıya yeni komşu taşınmış, dedi Cihangir ağabeyim yerine otururken Evren:
-Eee, bize ne, dedi her zamanki sıkıcı haliyle. 
-Komşu biraz garip diyorlar. O yüzden dedim. Size de iyilik yaramıyor.
-İyilik derken nasıl bir…
-İlk iş günün nasıldı Cihangir, diye sordu ablam Evren’in sözünü keserek. Eğer ablam araya girmeseydi Evren sıkıcı bir şekilde konuştukça konuşurdu. Hepimiz bunu bildiğimiz için ablama teşekkür dolu bakışlarla bakıyorduk. 
-Gayet iyiydi Ezgi Sultan, dedi Cihangir ağabeyim. Bir müzede temizlikçi olarak çalışıyordu. Aslında ilk başta girmek istememişti ama sonra iş iştir diyerek hemen işe girmişti. 
-Temizlikçi bir insanın ilk defa işinden memnun olduğunu görüyorum. Böyle diyor ama en fazla 1 hafta dayanır. 
-Demedi demeyin, dedi Duru tebessüm ederek. Hazırcevap olduğu kadar açık sözlüydü de. Laflarının çoğu ise iğneleyiciydi.
-İnsan işini sevdiği sürece bırakmak istemez. İster doktor olsun ister çöpçü. Ayrıca ben işimi gayet seviyorum. Sevdiğim iş dururken neden başka işlerde çalışayım ki? Değil mi Sedefcik?
-Cihangir ağabey, daha kaç kere diyeceğim sana bana Sedef deme diye. Ben Duru’yu kullanıyorum. Ayrıca şu çok sevdiğin işine girerken ilk başta kabul etmemiştin hatırlatırım, dedi Duru. 
Sedef ismini kullanmaktan sebepsizce nefret ediyordu. Hepimiz bunu bildiğimiz için sesimizi çıkarmıyorduk Cihangir ağabeyim hariç. Cihangir ağabeyim Duru’ya takılmaktan zevk alıyordu.
-Ne güzel işte birinde sıkıldın mı öbürüne geç. Senin kafa yapını hiç anlamıyorum. Ayrıca bende herkes gibi ilk başta önyargılı davranmış olabilirim ama bu işimi sevdiğimi değiştirmez, dedi Cihangir ağabeyim. Konuşurken kahve gözleri ciddi bir havaya bürünmüştü. Çoğu şeyi alaya alıp gözlerinde muzır bir ifade olduğu için gözlerindeki değişimi hemen fark etmiştim.
Duru tam bir şey diyecekti ki Evren:
-Ya ama yemek yiyoruz ya hani. Sussanız mı artık, dedi her zamanki sıkıcı tavrıyla.
-Asıl sen sus abicim. Keyfimizi kaçırma.
Evren’in dik bakışları hemen karşısında oturan Eflin’i buldu. Ardından hemen bakışını yumuşattı. Bize ne kadar ters davransa da Eflin’e kıyamazdı. Tam ağabeydi yani.
-Ya bir yerlere mi gitsek? Evde durmak çok sıkıcı oluyor, dedim istekli bir ses tonuyla. 
Herkesin bakışı bana döndü ve ciddi bir ifadeyle bana bakmaya başladılar.
-Ne oldu? Kötü bir şey mi dedim, diye sordum şaşkınlıkla.
-Peki bu bir yerler dediğin yer nereler acaba benim canım kuzenim, dedi Duru. Bir yerler derken tırnak işareti yapmayı unutmamıştı. Aslında herkes bu soruya vereceğim cevabı biliyordu. Şimdi neden öyle baktıklarını anlamıştım. 
-Hayvanat bahçesi olabilir aslında, dediğimde herkes ciddi bir şekilde bana bakmaya devam ediyordu. Cihangir ağabeyim eğlenen bir ifadeyle:
-Benim çalıştığım müze tam hayvanlarla ve geçmiş çağlarla ilgili Pericik. Tam senlik yani, dedi.
Bunu duyunca yüzümde tatlı bir tebessüm belirmişti. Müze gezmeyi de çok severdim. Özellikle de hayvanlarla ilgiliyse.
-Ya şu kıza Pericik deyip durma. Onun bir adı var, Ayperi. Anladın mı Cihangir abi, dedi Duru.
Tıpkı kendisi gibi başkalarına da böyle denilmesinden hoşlanmıyordu sanırım. 
-Sana ne Sedefcik, bana döndü ve kahve gözleri gözlerime bakmaya başladı Cihangir ağabeyim.  
Ardından bana ithafen devam etti. 
-Rahatsız oluyor musun sana Pericik dememden, diye sordu. 
Cihangir ağabeyim ne kadar umursamaz gibi görünse de böyle şeylere çok dikkat ederdi. Duru’ya “Sedefcik” der orası ayrı ama…
-Yok abicim sen istediğini diyebilirsin. Kötü bir şey değil sonuçta, dedim. 
Cihangir ağabeyim tebessüm etmeye başladı ve Duru’ya imalı bakışlar attı. Duru ise “Siz iflah olmazsınız” der gibi bakıyordu.
-Ya senin çalıştığın müzeye gelelim mi Cihangir abi? Benim de ilgimi çekti, dedi Eflin. 
O da müze gezmeyi seviyordu anlaşılan. Cihangir ağabeyim:
-Valla orası beni aşar Minik. Ezgi Sultan’a sormak lazım, dedi.
Eflin’in, Cihangir ağabeyimin ve benim bakışlarım ablama döndü. Ablam yemeğine hiç dokunmamıştı ve çatalı elinde tutmuş ileri geri hareket ettiriyordu. Kendisinin adı geçince hemen irkildi ve çatalı masaya koyup:
-Efendim, bana mı dediniz, duymadım da dedi.
-Abla sen iyi misin? Sabah da böyleydin. Önemli bir durum yok değil mi, diye sordum. Ablam bugün normalden çok farklıydı ve üzgündü. 
-Yok ablacım dalmışım o kadar, dedi bizi ikna etmek istercesine. 
Hepimiz biliyorduk, ablamda bir şeyler vardı ama daha fazla üzerine gitmedik. Eflin hemen konuyu değiştirdi:
-Ezgi abla benim yarın kulübe gitmem lazım. Benim akrilik boyalarımdan birkaç renk bitmiş de yenisini alabilir miyim, diye sordu. 
Yazın da resim kulübü vardı Eflin’in. Bu evde ablamdan izinsiz hareket edilmezdi Alptekin ağabeyim dışında. O da ablama yapacağı şeyler hakkında danışırdı zaten. Masaya oturduğumuzdan beri hiç konuşmayan Alptekin ağabeyim konuşmaya başladı:
-Ben sana para veririm Eflincim olur mu, dedikten sonra ablama baktı Alptekin ağabeyim. Neden öyle bakıyordu anlamamıştım.
-Teşekkür ederim abicim, dedi Eflin mutlulukla.
Herkes yemeğini yemeye devam etti. Yemek bittikten sonra hepimiz kendi köşemize çekildik. Ablam balkona çıkmış, düşünceli bir şekilde çayını içiyordu. Cihangir ağabeyim ise Alptekin ağabeyimi zar zor ikna ederek oyun konsolunun başına oturtturmuştu. Duru ise yine fantastik dizilerinden birini izliyordu. Evren, bu ay gelen dergisini okuyordu. Ablamla bir dergiye abone olmuşlardı ve her ay eve dergi geliyordu. Dergide hayvanlar ile ilgili kısımlar yer aldığı için arada sırada bende Evren’den izin alıp dergileri okuyordum. Eflin resim çiziyordu. Büyük ihtimalle yarın gideceği kulüp için. Ben ise yatağıma oturmuş, pencereden dışarı bakarak müzik dinliyordum. Evimiz işlek bir cadde üzerinde olduğu için bir sürü insan geçiyor. İnsanları izlemek hoşuma gidiyor. Özellikle de bunu müzik dinleyerek yapıyorsam.
***
-Haydi bir şeyler yapalım, dedi Eflin enerjik bir tavırla. Günler geçmişti ve biz evde boş boş oturmaya devam ediyorduk. Ablam yemek masasında açılan müze konusuna açıklık getirmemişti. Ta ki düne kadar. Dün bizim yanımıza gelmemişti ve müzeye gidebileceğimizi söylemişti. Ama 4 gün sonra gidecektik. Neden 4 gün sonra gidecektik? Sebebini bilmiyorum.
-Cidden ya benim de canım çok sıkıldı, dedi Duru hayıflanarak. 
-Bakın bir oyun oynayalım bu oyunu kaybeden yemekleri yapsın, dedi Cihangir ağabeyim koltuktan heyecanlı bir şekilde kalkarak. 
Bugün işi yokmuş o yüzden evdeydi. Tek düşündüğü ise yemekti. Ablam yaz tatili başladığı için ek bir işe girmişti ve akşam geç geliyordu. Aynı zamanda da çok yorgun oluyordu. Ablamın bu haline üzülüyorum ama elimden hiçbir şey gelmiyor. Cihangir ağabeyim de üzülüyordu ama güzel yemek yiyemiyorum, diyerek işi alaya vuruyordu. 
-Hemen yemek derdine düşüyorsun değil mi Cihangir abi? Şaşırdık mı, hayır, dedi Duru.
-Herhalde yemek derdine düşeceğim Sedefcik. Geçen gün bende işteydim. Zaten o gün en yorucu günlerden biriydi. Eve geldim yemek yok. Ezgi Sultan böyle hayal kırıklığına uğramasın. Zaten o da yorgun oluyor. O Çakma Sherlock da yemek yapmayı bilmiyor zaten, dedi Cihangir ağabeyim. 
-Çakma Sherlock derken, diye sordu Eflin. 
-Herkese saçma sapan şeylerle sesleniyor ya bu da Alptekin ağabeyime sesleniş şekli, dedi Duru Cihangir ağabeyime bakarak. 
-Senin saçma sapan sesleniş şekilleri dediğin şeyden sen dışında kimse rahatsız olmuyor Sedefcik.
-Seni umursamıyorlar ya ondandır, diye karşılık verdi Duru. 
Sanırım yeni bir laf dalaşı başlıyordu. Uzun bir konuşmanın ardından ne yapacağımıza karar verdik. Vampir-Köylü oynayacaktık. Vampirler kazanırsa köylüler hem yemeği yapacak hem de 3 gün boyunca vampirlerin her dediğini yapacaktı. Tıpkı köle gibi. Eğer köylüler kazanırsa da tam tersi. Bugün Alptekin ağabeyim de işe gitmemişti. Evreni ve Alptekin ağabeyimi de zar zor ikna ettikten sonra oyun için gerekli malzemeleri hazırladık ve oyuna başladık. 2 vampir, 3 köylü ve 1 doktor olacak şekilde kartları yazdık. Herkes sırayla kartları seçti ve daire olacak şekilde hepimiz halının üzerine oturduk.
-Ooo şansıma gel, dedi Cihangir ağabeyim sevinçle. 
Bu halini yazmayı unutmadım. Çünkü bu oyunda mimikler de önemliydi.
-Bir susar mısın Cihangir abi? Böyle konuşarak oynayamayız. Yani oynarız da sen her şeyi belli edersin, dedi Duru ciddiyetle. 
Cihangir ağabeyim Duru’ya gözlerini kısarak baktı ve önüne döndü. Ben kartıma baktığımda “vampir” yazısını gördüm. Mutlu oldum ama belli etmemeye çalışarak kartı geri katladım. Kafamı kaldırdığımda herkes birbirini öldürecekmiş gibi bakıyordu. Cihangir ağabeyim bile…
-Eee, ne olacak şimdi? 
Bunu soran Evren’di. Açıklama yapmamıza rağmen hala anlamamıştı sanırım oyunu. Hemen kısa bir şekilde açıklama yaptım. İlk olarak herkes gözlerini kapattı. Sonra vampirler gözlerini açtı. Ben de vampir olduğum için gözlerimi açtım. Öbür ise vampir Evren’di. Hemen birini öldürmemiz lazımdı. Mantıklı düşünecek olursak ilk Duru ölmeliydi. Çünkü bu oyunda iyiydi ve hemen her şeyi fark edecek bir kapasitesi vardı. Başımla Duru’yu işaret ettiğimde Evren başını aşağı yukarı sallayarak beni onayladı. Bende ayağa kalkıp sakince Duru’nun yanına gittim ve ona dokundum. Eğer bu oyunda dokunulan kişi iseniz ya vampirler tarafından öldürüldünüz ya da doktor tarafından kurtarıldınız.
Yerime geçtim ve gözlerimi tekrar kapattım. Sıra doktordaydı ve kimi seçeceğini merak ediyordum. Doktor işini bitirdikten sonra gözlerimizi açtık ve merakla Duru’ya bakmaya başladım. Çünkü ölmemişti. Yani ölmemiş derken öldüğünü belli etmesi için yere uzanması falan lazımdı.
-Nasıl ya kimse ölmedi mi, diye sordu Eflin şaşkınlıkla ve hepimizin düşüncesini dile getirdi. 
-Yani beni öldürmeye çalıştılar ama doktor beni korudu, diye duruma açıklık getirdi Duru. Ardından devam etti. Haydi oylama aşamasına geçelim. Bence vampirlerden biri Cihangir ağabeyim.
-Aaa, çok ayıp, dedi Cihangir ağabeyim. Kınayıcı bir ses tonuyla konuşuyordu. Kınayıcı bir ifadeyle Duru’ya baktıktan sonra devam etti. Bu düşünceye nasıl ulaşıyorsun Sedefcik?
-1, bana bir daha Sedefcik deme. 2, çünkü vampir olduğunu belli ediyorsun. İlk kartları okuduğumuzda mutlulukla karşıladın. Ayrıca gözlerimizi açtığımızda ilk bana baktın. Ölüp ölmediğimi merak etti çünkü dedi Duru bilmiş bir edayla.
-Bence de gayet mantıklı, dedi Eflin. Evren:
-Duru’ya katılıyorum, dedi. 
Cihangir ağabeyim hemen savunmaya geçti:
-İyi de ben her zaman mutluyum ve çoğunlukla gülerim. Hem gözümü açtığımda ilk sana baktım çünkü zaten karşımda oturuyorsun, dedi. Konuşurken çok rahattı.
Ama savunması bize kâr etmedi ve 4 oy ile elendi. Cihangir ağabeyim kâğıdı açıp sert bir şekilde halının üzerine bıraktı ve:
-Sizi kurtarmayı bekleyen bir doktoru kaybettiniz. Şimdi yiyin birbirinizi, dedi ve oturduğu yerden kalkarak koltuğa oturdu.
Oyun böyle devam etti. Benim vampir olduğum ortaya çıkınca elenmiştim ama Evren bu oyunda çok iyiydi. Hatta Duru’dan bile daha iyi. 
Oyun bitince kazanan belli oldu: Evren ile ben. Duru hayıflanarak:
-Nasıl ya? Ben 3 gün boyunca bu ikiliye mi hizmet edeceğim, dedi.Sonra aklına ne geldiyse tebessüm etti ve konuşmaya devam etti. İyi yönünden bakalım neyse ki cihangir ağabeyim kazanmadı.
-Kızım senin benimle uğraşmadığın bir gün var mı, diye sordu Cihangir ağabeyim. Duru ona cevap verirken ben odama geçtim ve kitabımı aldım. Tekrar salona döndüğümde Eflin, Duru, Cihangir ağabeyim ve Alptekin ağabeyim mutfağa geçip yemek yapmaya başlamışlardı. Oyun oynarken baya bir zaman geçmişti sonuçta.
Koltuğa uzanmış kitap okurken mutfakta yemek yapan Cihangir ağabeyimin ve Duru’nun tartışmasını dinlemeye başladım.
-Ya Cihangir abi domates salçası pizzaya doğrudan konur mu? Ver şunu Allah aşkına.
-Niye konmazmış Sedefcik?
-Çünkü hepsini karıştırarak koyacaksın.
-Niye karıştırarak koncakmış?
-Çünkü öyle.
-İyi de niye?
-Ya bilmiyorum. Ezgi ablam bana böyle öğretti, dedi Duru. Bunu biraz duraksayarak söylemişti. Sanırım “Neden karıştırılarak konuyor?” diye düşünüyordu.
-Peki karıştırılarak konur diye bir kural var mı, diye sordu Cihangir ağabeyim. 
-Hayır.
-Bir yerde yazılı olarak geçiyor mu?
-Hayır.
-Daha önce domates salçası doğrudan konmuş bir pizza yedin mi?
-Hayır. Duru, Cihangir ağabeyimin sorduğu tüm soruları ciddiyetle cevaplıyordu.
-O zaman parmaklarını yiyeceksin Sedefcik, dedi Cihangir ağabeyim.
-Ya bunların hepsinin cevabına “hayır” dedim diye bizim pizzaya doğrudan domates salçası katacağımız anlamına gelmiyor, dedi Duru.
-Lütfen biraz susun. Sabahtan beri kafamı ütülediniz. İşe gitsem bu kadar yorulmazdım, dedi Alptekin ağabeyim. 
Bu uyarıdan sonra Cihangir ağabeyim de Duru da sustu. Sessiz bir şekilde yemekleri yapmaya devam ettiler. 
Yemekler hazır olduğunda yemek masasına gittim. Anlaşılan pizzaya domates salçasını öylece koymuşlardı. Gülmeden edemedim. Hepimiz yerlerimize oturduğumuzda ablamın yeri boştu ama oraya da tabak ve çatal koymuştu Eflin.
Ablam eve geldiğinde yorgun ve tok oluyordu. Yani bize “Ben tokum, dışarıda yedim.” diyordu ama. İşe gittiği ilk gün bizi tembihlemesine rağmen biz saatlerce ablamın gelmesini beklemiştik. Ablam bu manzarayla karşılaştığında ise bize baya bir kızmıştı. Bir daha böyle yapmamamız gerektiğini belirtmişti. 
Tam o anda kapı açıldı ve içeriye ablam girdi. Hepimiz şaşırmıştık. Çünkü ablamın iş çıkışına daha iki saat vardı. Ablam eve girdiğinde:
-Selam, dedi heyecanla. Bizim bakışlarımızı gördüğünde ise konuya açıklık getirmek amacıyla konuşmaya devam etti:
-Ya bugün biraz erken çıktım. Neyse ki yemeğe yetişebildim.
-Hoş geldin Ezgi ablacığım, dedi Eflin. 
Ablam masaya oturdu ve sohbet etmeye başladık. Bugün oynadığımız oyundan ve yemekleri kimin yaptığından bahsettik ablama. Pizzayı Cihangir ağabeyimin isteği ile herkes aynı anda yedi. Kötü bir tadı olacağını düşündüm ama hiç de öyle değildi. Gayet güzel olmuştu. Duru’ya baktığımda onun da şaşkınlıkla pizzayı yediğini gördüm. 
-Nasıl olmuş, diye sordu Cihangir ağabeyim yüzünde bir sırıtışla.
-Fena değil, dedi Duru. Ama ses tonundan beğendiği anlaşılıyordu.
Yemek bittiğinde her zamanki gibi yine herkes kendi köşesine çekilmişti. Birbirimizle uğraşırdık ama birbirimizin alanlarına saygı duyardık. Bu bizim için değişmeyen bir kuraldı. 
***
-Ya bu müze çok güzel. Keşke daha önce gelseydik, dedi Eflin. 
Şu anda müzenin 2. Katındaki hayvanların fosillerinin olduğu kısımdaydık. Eflin de benim gibi müzeyi çok beğenmişti. Yanımda Duru, Evren, Eflin ve ablam vardı. Evren pek zevk almasa da bizi kırmayıp gelmişti müzeye. Duru ise ilk baş önyargılı bir şekilde gelmek istememiş ama biz ikna edince gelmeyi kabul etmişti. Şimdi ise fosillere hayranlıkla bakıyordu. 
-Haydi çocuklar müzenin de kapanmasına az kalmış zaten siz Cihangir abinizle eve gireceksiniz tamam mı, dedi ablam. 
Bunu söylerken hep etrafına bakınıyordu. Neden etrafa baktığını anlamamıştım ama ablama karşı gelmedik ve hepimiz müzeden çıktık. Cihangir ağabeyim kapının önünde bizi bekliyordu. Yanına gittiğimizde:
-Haydi eve gidelim çocuklar, dedi aceleyle. Biraz yürüdükten sonra Duru adımlamayı bıraktı ve Cihangir ağabeyime döndü:
-Artık bize ne olduğunu anlatacak mısınız?
GÜNLER ÖNCE
-Ezgi Sultan benim seninle önemli bir konu hakkında konuşmam lazım. Aslında ikinizle konuşmam lazım. Çakma Sherlock seni de burada bulduğum iyi oldu, dedi Cihangir. Balkonda oturan Ezgi ve Alptekin’in yanına gelmişti. Alptekin “Çakma Sherlock” ifadesini duyunca yüzünü buruşturdu ve:
-Başka bir şey bulamadın mı Cihangir?
-Ya bence bu lakap gayet iyi. Hem hırsızlık olaylarını falan çözüyorsun bir dedektif gibi hem de çok zekisin. Tam Çakma Sherlock işte, dedi Cihangir eğlenen bir ifadeyle.
-Neyse önemli bir konu mu var Cihangir? Sen böyle şeyler demezdin, dedi Ezgi ciddi bir ifadeyle.
-Evet önemli bir konu var. Şu karşıya yeni taşınan komşu var ya benim çalıştığım müzeye her gün geliyor. Yani ben çalıştığım her gün o adamı görüyorum. Adam belli yerlerde durup dakikalarca birkaç esere bakıyor. Bir başkasının telefon konuşmasını dinlemek kötü bir hareket biliyorum ama o adamın telefonla konuşmasını dinledim. Eserlerden söz ediyordu. Sizin müzeye geleceğiniz gün için bu iş tamam olacak falan dedi. Ön yargı ile yaklaşmak istemem ama biraz şüphelendim açıkçası. Hırsızlık falan yapmasın bu adam, diye sözünü bitirdi Cihangir. Alptekin heyecanla ayağa kalktı ve Cihangir’in omzundan tutarak onu da ayağa kaldırdı. Ardından:
-Aferin koçum kedi olalı bir fare tuttun, dedi ve hızlıca balkondan içeri girdi. Bir süre sonra da dış kapının sesi duyuldu. 
-Ne oldu şimdi, diye sordu Cihangir şaşkınlıkla. Alptekin’i ilk defa böyle görüyordu. 
-Senin anlattığın adam aylardır Alptekin’in peşinde olduğu adam. O yüzden o kadar heyecanlı, dedi Ezgi tebessümle. Alptekin’i böyle heyecanlı görmek onu mutlu etmişti.
-Şimdi anlaşıldı bizim Çakma Sherlock’un tavırları, dedi Cihangir.
MÜZEYE GİTMEDEN BİR GÜN ÖNCE
Gözlerim duyduğum seslerle yavaşça açıldı. Koltukta uyuyakalmıştım. Etrafıma baktığımda Duru’yu gördüm. Gene fantastik dizilerinden birini izliyordu. Aslında telefonun ses ayarı rahatsız edici değildi ama ben uyanmıştım. Duru uyandığımı görünce telefonun sesini biraz kıstı. Çünkü ben çoğunlukla öyle seslerden rahatsız olurdum.
Yavaşça ayağa kalktım ve mutfağa gittim. Kapıdan içeri girerken ablamın konuştuğunu duydum. Ses mutfağın balkonundan geliyordu. Tam dinleyemedim ama şunu duydum:
-… Halletmemiz lazım. Hem de yarın. Ardından Alptekin ağabeyimin sesini duydum:
-Merak etmeyin her şey tamam. Kaç kere planladım ve kontrol ettim. O yarın elimize düşecek. Ama hala gelmek istediğinize emin misiniz? Size bir şey olmasın tehlikeli bir adamdan bahsediyoruz.
-Merak etme Çakma Sherlock bize bir şey olmaz. Hem bende böyle içinde kötü adam bulunan olayları çok severim. Cihangir ağabeyimin sesiydi. Ne oluyordu? Kötü adamlar da kimlerdi? 
Elim duyduklarım karşısında istemsizce ağzıma gitti. Aklıma kötü şeyler gelmeye başlamıştı. 
-Neyse ben şu planı tekrardan gözden geçireyim. 
Alptekin ağabeyim bunu dedikten sonra sandalye çekilme sesi duydum. Hemen mutfaktan çıktım. Salondan geçip hızlıca oturma odasına, Duru’nun yanına geldim. Belki onun bu şeylerden haberi vardır.
-Duru seninle önemli bir şey konuşmam lazım, dedim koltuğa otururken. Duru izlediği diziyi durdurdu ve beni kısa bir şekilde süzdü. Bir gariplik olduğunu fark etmişti. Uzandığı yerden kalktı ve yanıma oturdu. Meraklı ve endişeli bir ifadeyle bana bakıyordu. Sanki neymiş bu önemli konu der gibi kaşları havalanmıştı. Bende konuşmaya devam ettim:
-Ablamgil son günlerde seninle konuştu mu?
-Hayır, yani konuştular ama uzun bir sohbet olmadı. Ya da senin kastettiğin şekilde. 
-Ben; ablam, Cihangir ve Alptekin ağabeyimi balkonda konuşurlarken duydum. Kötü şeylerden bahsettiler. Bir şeyler olacak Duru. Yarın önemli bir olay olacak ve bunu bizden gizliyorlar. 
Duru düşünceli bir hale büründü ve konuşmaya başladı:
-Hadi Cihangir ve abimgil neyse ne de Ezgi ablam bizden bir şey saklamaz. Dediğin gibi çok önemli bir şey olmalı. Yarın yanlarından ayrılmayalım ve onları bir gözetleyelim. Şimdi gidip sorarak bize bir şey anlatmazlar ve siz küçüksünüz karışmayın tavrına girerler, dedi. 

ŞİMDİ
-Artık bize ne olduğunu anlatacak mısın derken, Neyden bahsediyorsun Sedefcik, diye sordu Cihangir ağabeyim. Saf ayağına yatıyordu ama Duru’nun neyi kastettiğini iyi biliyordu. Eflin ve Evren’e de dünkü olayı anlatmıştık. Uzun bir konuşmanın ardından ise ablamgilin hiç sözünden çıkmayıp son ana kadar onları gözetleyeceğimize karar verdik. Ama bir şey bulamayınca Duru artık dayanamayıp Cihangir ağabeyime sormuştu. 
-Cihangir abi ne olduğunu anlatır mısın lütfen. Biz ne yapmaya çalıştığınızı biliyoruz, dedi Eflin narin sesiyle ve gözlerini kırpıştırıp Cihangir ağabeyime baktı. Bu haliyle çok tatlı ve masum görünüyordu. 
-Bakın çocuklar bu işler tehlikeli. Şimdi sizi eve götüreceğim ve kapıyı kilitleyip evden çıkmayacaksınız tamam mı?
-Neden, diye sordum dayanamayarak.
-Çünkü bugün müzede hırsızlık olabilme ihtimali var ve bu adam daha önce bir sürü hırsızlık yapmış tehlikeli bir adam. Tabi tek başına değil, dedi Cihangir ağabeyim sıkıntıyla. 
-Biz de sizinle gelelim olur mu? Dedi Duru heyecanla. Cihangir ağabeyim hemen başını iki yana salladı:
-Olmaz sizin için çok tehlikeli, dedi. Hepimiz tatlı bir ifadeyle Cihangir ağabeyimin suratına bakıyorduk. 
Cihangir ağabeyim bu halimizi görünce güldü ve:
-Ne yapacağım ben sizinle başımın tatlı belaları, dedi. Ardından da ekledi. O zaman ben bizim Çakma Sherlock’u arayayım da durumu bildireyim.
Hepimiz çok mutlu olmuştuk ve sevinçle Cihangir ağabeyime teşekkür ettik. Eflin, Cihangir ağabeyime sarılmayı eksik etmemişti. Telefondan bir yerlere girdi ve kulağına götürdü. Uzun bir süre bekledik ama telefonu açan yoktu.
-Hay Allah, neden kimse açmıyor ki? Dedi Cihangir ağabeyim düşünceli bir sesle. Neyse biz şimdi müzeye gidelim ben sizi nereye götüreceğimi biliyorum. 
Bunu derken ise telefonunu cebine koyuyordu. Müzenin kafe girişinin olduğu taraflardaydık. Hava kararmıştı ve biraz soğumuştu. Cihangir ağabeyim bize dönerek:
-Çocuklar daha hırsız gelmedi siz burada durun ben bir gidip bakayım, dedi. Elinde ise siyah bir maske tutuyordu. Maskeyi takıp yanımızdan uzaklaştı. 
Aradan 5 dakika geçmeden Duru:
-Ya ben çok sıkıldım haydi gidelim. Cihangir ağabeyim bu zekayla bizi ilk dakikadan unutmuştur, dedi. 
-Hayır, durun, dedim ama üçü de yerlerinde çıkmıştı. Evren:
-Bende sıkılmıştım zaten, dedi. 
Cihangir ağabeyim hangi kapıdan gireceğimizi tarif etmişti ama beni bekleyin demişti. Duru hemen kafe kapısının önünde durdu ve kısık bir sesle:
-Haydi girelim, dedi. 
Kapıyı açmaya çalışırken bir anda sirenler çalmaya başladı ve müzenin arka kısmından bir sürü karaltı çıkmaya başladı.Daha ne olduğunu anlamadan kafamdan yediğim bir darbe ile sendeledim ve gözlerimin önü karardı. Ayaklarım beni ayakta tutmaya yetmiyordu. Yere düştüm ve gözlerim karardı. Yavaşça karanlığa teslim oldum.
***
-Ya siz nasıl böyle bir şey yaparsınız? Ya sizi yanlışlıkla vursalardı. Ne kadar tehlikeli olduğunu bilmiyor musunuz siz ha? Müzeye girmeye çalışmak ne demek? Sizden hiç böyle şeyler beklemezdim, hiç. Özellikle de senden Cihangir nasıl bize haber etmeden çocukları getirip onlara müzeye girmelerini söylersin? Haydi bunlar çocuk bazı şeyleri anlamıyorlar. Ya sen?
-Ya ama Ezgi Sultan nerden bileyim ben bunların bensiz içeri gireceğini, dedi Cihangir ağabeyim. Ardından oturduğu yerden bize döndü ve devam etti. Yani size de aşk olsun iyi ki beni bekleyin dedim.
-Susun şu anda hiçbirinizin sesini duymak istemiyorum, diye bağırdı ablam. Sesi tüm odayı dolduruyordu. Şu anda Alptekin ağabeyimin çalıştığı karakolda ve onun odasındaydık. Hepimiz bir koltuğa sığmıştık ve kafalarımızı yerden kaldırmıyorduk. Artık mermerlerin desenlerini ezberlediğimi fark ettim. Ablam ise ayaktaydı ve hızla bir oraya bir buraya gidip geliyordu. Biz müzeye girmeye çalışırken hırsıza hazırlanan tuzağa biz düşmüştük. Ama ablam çok korkmuştu. Yarım saattir bize kızıyordu. Haklıydı da ne diyebilirdik ki?
Odanın kapısı hızla açıldı ve içeriye Alptekin ağabeyim girdi. Hemen yanımıza geldi ve hepimizi sırayla kontrol etti. 
-İyi misiniz, diye sordu bize. 
Hepimiz aynı anda “iyiyiz” diye cevapladık. Alptekin ağabeyim kızgın bir ifade ile Cihangir ağabeyime döndü ve:
-Sana sormadım lan, dedi sinirle. 
Cihangir ağabeyim koltuğa daha fazla sindi ve:
-Ya ama nereden bilebilirdim? Özür dilerim bir daha sözünüzden çıkmayacağım, dedi suçluluk duygusuyla. Alptekin ağabeyim sinirle bize baktı ve yarım saat de o bizimle konuştu. Çok pişman olduğumuzu söyleyip ablam ve Alptekin ağabeyimden özür diledik. Haklılardı, onları endişelendirmiştik. Hepimiz bir daha böyle bir şey yapmayacağımız hakkında yeminler ettik. Sonunda sinirli halleri gitmişti ve yerini sakinliğe bırakmıştı. Bugün tekrardan anlamıştım. Biz ablamgil için pahalı elmaslardan, eşi bulunmayan mücevherlerden bile daha değerliydik.

7 Nisan 2026 Salı

MODERN ÇAĞIN ATLARI

 İbrahim Gül
 
 
Kimileri onları yalnızca metal sansa da
Benim için onların da ruhu var
Nasıl ki eski çağlarda atlarını seviyordu
Benim için de çağın atları onlar

At, sahibine göre kişner derler
Bence arabalar da öyle
Alınıp satılırken birileri tarafından
Kimse görmese de üzülerler

Herkesin zevki farklı
Kimi mercedes diyor kimi audi
BMW M5 derim düşünmeden
Bana sorsanız arabanın kralı hangisi

Ve herkesin hayali de farklı
Yeşil bir BMV M5
Hayallerimi süsleyen
Modern çağın güzel atı

Arabalar yalnızca değildir araba
Durup düşünmeli insanlar
Durup düşünmeli arada


KALECİ

 Baha Kayhan

Futbol kimileri için
Yalnızca boş zaman işi
Ama futbol bence
Büyük bir eğlence 

izlemek şöyle dursun
ben oynamaktan yanayım
Bırakın ben bir kez olsun
Yorulana kadar oynayayım

Gol atanları herkes bilir
Fakat kurtaranlar anılmaz
Bir takımın gücü kuvveti
Aslında kalecidir kimseler anlamaz

Ben de bir kaleciyim
Topları uçarak tutarım
Bir hafta maça çıkmasam
Bilmiyorum nasıl yaşarım

DERT

 ALİ ÇAĞHAN YILMAZ

Bu sınıfa geldim geleli
Değiştirdiler beni bile
Her teneffüs bir aksiyon
Her ders başka bir sorun

Matematikten bezeceğimi
Düşünmezdim mesela
Gelmeden evvel bu sınıfa
Şimdi düşünüyorum kara kara

Henüz iki yıl kaldı geride
Daha var iki sene
Ne yapacağım bunlarla bilmiyorum
Günüm geçiyor düşünmekle

Bazen kendime diyorum
Sınıf mı değiştirsem diye
Çözüm olur mu bilmiyorum
Belki değişirim seneye

Herkesin derdi başka
Öğrencinin derdi ise bambaşka
Dua ediyorum her gün sonunda
Allah’ım beni değiştirme daha fazla

28 Mart 2026 Cumartesi

GURURUM, ONURUM

Yiğit Efe Demir 

Onu gördüğüm her yerde duygularım değişiyor. Büyük bir minnet oluşuyor içimde. Kalkıp saygı gösterisinde bulunmak istiyorum. Hatta belki size garip gelecek onunla konuşmak istiyorum. Benim için, bizim için ne kadar değerli olduğunu ona anlatmak istiyorum ve tarihi, bir kez de ondan dinlemek istiyorum. Aslında anlatmasına gerek yok çünkü o, duruşuyla ve görkemiyle anlatıyor tarihi, bağımsızlığı ve varlığı için çekilen çileleri. 
Bayrağımızdan bahsediyorum elbette. Her kurumda ve çoğumuzun evinde en yücelere asılan bayrağımızdan. 
Her ülkenin, milletin bir bayrağı var ama bizim bayrağımızın anlamı ve değeri bir başka. Rengini şehitlerimizin kanından alan, ay ve yıldızı tarihin derinliklerinden ve inancımızdan alan asaletiyle bizim bayrağımızın anlamı bir başka. 
Okul bahçesinde her sabah onu görmek ya da bir şehrin yüksek bir tepesinde onun dalgalandığını görmek, sonsuz bir huzur veriyor bana. Bir maç sonrası sahada dalgalandığını görmek ya da kimi zaman minarelere asıldığını görmek de ayrı bir gurur.
Bayrak gururdur ve onurdur. Savaşta ya da barışta, zaferde ve galibiyetlerde hep onu gururlandırmak için çalışırız. Düğünlerde, milli bayramlarda, asker uğurlamalarında, okulda, şehitlerimizin tabutlarında bizi yalnız bırakmayan ezeli ve ebedi dosttur bayrak. Varlık sebebimizdir, yaşama sebebimizdir millet olarak ve insan olarak. 
Bayrağına saygı duymayan milletler ya da insanlar hem vatansız hem köksüzdür ve kaybolmaya mahkumdur. Bayrak, ana babadır. Bayrak; kardeştir, dosttur. Bayrak, vatandır. Bayrak, geleceğimizdir ve geçmişimizdir. Bayrak için yaşamalı insan dünyada ve bayrak için ölmeyi kendisine en büyük onur vesilesi saymalı. Bayrak için ölenler bayrağa sarılarak vedalaşır dünyaya ve sonsuzluğa uğurlanır. 

ANAHTAR VE ANAHTARLIKLAR

 Yiğit Efe Demir


Anahtar mı önemli yoksa anahtarlık mı? Anahtar daha önemli dediğinizi duyar gibiyim öyle ise anahtarlığa neden ihtiyaç hissedildi ve anahtarlığın görevi nedir? Kimileri için anahtarlık sadece bir aksesuar. Bu tarz anahtarlıklar elbette anahtara göre değersizdir fakat bazı anahtarlıklar ihtiyaca göre şekilleniyor. Mesela kemere takma işlevi gören anahtarlıklar, göze görünürlüğü artıran anahtarlıklar, futbol takımı armaları bulunan anahtarlıklar, oyuncak figürlü anahtarlıklar, oyunlu anahtarlıklar... Neredeyse her şeyden bir anahtarlık yapılmış durumda. Bunların bir kısmı az önce de belirttiğimiz gibi sadece aksesuar ve süs amaçlı ama kimileri anahtarın bulunurluğunu ya da kaybolmasını engellemeye yönelik tedbirler. 
Kapıları anahtarlar açar evet ama anahtarları anahtarlıklar saklar. Durum böyle olunca bazen anahtarlık, anahtardan daha değerli olabiliyor.