13 Mayıs 2026 Çarşamba
KAYIP İLANI
KORKU
12 Mayıs 2026 Salı
HEDİYE
Nil ve Aslı için
Mektup belki de
En değerli hediye
Bir arkadaşa bir dosta
Yazılan doğum gününde
Saklanır mektuplar bir dolapta
Ya kitabın ya defterin arasında
Mektup bir çiçektir aslında
Okudukça yeşerir, çiçeklenir
Okunmasa bile
Nefes alıp
Nefes verir
Keşke yeniden eski günlerdeki gibi
Mektuplar getirse postacı
Baksak her sabah kapının önüne
Bir zarf ve
Bir pul zarfın üzerinde
Mektup okumak ve yazmak
Sanki geçmişi yeniden yaşamak
GÖNDERİLMEYEN MEKTUP
Günlerden 12 Mayıs, 2000’li yılların 26.sı.
Gönderen: Bir Yazar
Alan: Sevgili Hiç Kimse
Bugün yine istasyona gittim
İnsan bazen olmayacağını bile bile
Aynı yere dönüyor
Belki bir umut, bir sebep için
Alışkanlıktan
Belki de içimdeki küçük bir sevgi pıtırcığından
Aynı bankta
Tren her geçtiğinde
Herkes ayrı bir dertte
İnsanlar kendi hayatını yaşıyor
Herkese bir son yazılıyor
Ben ise hep aynı bankta oturup
Kendi kaderimi yaşıyorum
Kaderini yaşayan insanları izliyorum
Bir bank
Bir dünya olabilir mi insana
Her zaman hep aynı anda
Hep aynı mekanda
Hep buradayım
Seni gördüğüm son dakikada
Elime tutuşturulmuş, buruşmuş bir mektuplarımı
Sana söylemek istediğim birçok şey vardı
Ama insan bazı cümleleri tam zamanında kuramayınca
İçinde taşıyor geri kalan ömrü boyunca
Duygularına kendine göre şekillendirmiş
Kendi için bir tren
Gerçek bir umut bekliyor
Bu mektubu belki hiçbir zaman okumayacağım
Belki okumayı bile unutacağım
Ama o günü, o yazı
Dökülen yapraklarıyla seni
Ve hala vedalaşamadığımız o günü
Tek bir an gibi
Seni yaşayarak anıyorum
8 Mayıs 2026 Cuma
BİR DE BENDEN DİNLEYİN
Bir masal dünyasından mı çıkıp geldim yoksa bir efsanenin içinden mi? Belki de uzun bir kitabın sayfalarından koşup geldim ama geldim. Nefes nefese gelmedim, kan ter içinde gelmedim ama geldim. Çatlarcasına koşmadan geldim. Geldiğim gibi de kendimi bu yaylanın efendisi olarak buldum. Rengime ve asaletime bakarak beni şef ilan ettiler. Aslında beni şef ilan edenleri gördüğümde buna itiraz etmemem gerektiğini de gördüm çünkü onlardan farklıydım. Yüksek bir dağ başındaki kar üzerine güneş vurduğunda nasıl yansırsa öyle bir beyazlığım vardı. Bir göl ya da ağır akan bir ırmağın kenarında gördüm ilk kez kendi yansımamı ve ben bile şaşırdım görüntüme. Geldim işte, buradayım. Bu yaylanın en yüce yerinde bana benzeyenlerle geçiyor hayatım.
Bazen birileri alıp götürse de şefi olduğum sürüden birilerini
Şimdiye kadar kimsenin beni götürmeye gücü yetmedi.
Zaman zaman azalsa da sayımız
Bu yayla bizim yaylamız.
Ben böyle yaşayıp gideceğimi zannediyordum ta ki onu görünceye kadar. Onu karşımda görünce önce bana ne kadar benzediğini fark ettim. Beyaz saçlarıyla, beyaz sakalıyla ve onurlu duruşuyla bana benzeyen bir şeyler vardı onda. Kaçmak istemedim önünden. Arkadaşça yaklaşıyordu, sürüden birilerini götürmeye gelen diğerlerine benzemiyordu. Belki de bu yüzden bana yaklaşmasına izin verdim. İyice yaklaştığında onun korkulacak biri olmadığına dair inancım daha da pekişti. O bir dosttu, bunu seziyordum. Ben de onun dostuydum bunu hissediyordum. Böyle başladı her şey.
Artık şefliği bırakıp yeni bir yoldaşla hayata devam etmeye başlamıştım. Onu sırtımda taşımak benim için yük değil, keyifti. Onun bilgeliğinden bana yansıyan bir cesaret vardı ve bu asaletimle birleşince kendimi daha iyi hissediyordum. Olmam gereken yerde olduğumu biliyordum. Kimsenin girmeye cesaret edemediği ormanlara onunla girdim. Kimsenin yürüyemeyeceği kadar uzun yolları onunla yürüdüm. Farklı bir ruh vardı onda. Büyüleyici bir ruh. Belki de büyülenmiştim, kendimi kaptırmıştım o ruhun sonsuzluğuna. Bıraktığım yaylayı düşünmüyordum bile, bıraktığım arkadaşlarımı da düşünmüyordum çünkü büyük ve tehlikeli görevlerin eşsiz yoldaşıydım.
Belki farkında olmadan bir tarih yazıyorduk, belki farkında olmadan bir efsanenin içinden geçiyorduk. Kitaplara siniyordu belki adımlarımın sesi dört nala. Bir kahramanın yanında başka bir kahraman gibi sayfalarda yer aldığımı biliyordum. Gölgeyele, diyorlardı bana. Çocuklar beni Gölgeyele olarak rüyalarına çağırıyorlardı. Gençler bana Gölgeyele, diyorlardı ve destan, efsane, mitoloji, tarih seven kişiler beni böyle yazıyordu her yere: Gölgeyele.
6 Mayıs 2026 Çarşamba
SAKLI GEÇMİŞ
1. Bölüm
Bu konudan bana daha önce hiç bahseden olmamıştı. Bir fotoğraf bulmuştum aile albümünde. Aslında daha önce de görmüştüm bu fotoğrafı fakat dikkatimi çekmemişti. Bu fotoğraftaki kişinin kim olduğunu çok merak ediyordum. Bütün albümü taradım ancak bu fotoğraftan başka bir fotoğraf yoktu bu yüze ait. Dikkatle baktığımda bana ne kadar benzediğini fark ettim bu yüzün. Evet, bu fotoğraf olsa olsa kardeşime aitti. Bir kardeşimin olduğundan kimse bahsetmemişti ama bu kesinlikle benim kardeşimdi. Bu benzerliğin başka bir açıklaması yoktu. Belki de kaybolduğu için varlığı benden saklanan bir kardeşim vardı. Önce aile büyüklerine sordum bu resmin kime ait olduğunu ama kime sordumsa geçiştirdi bu resme dair soruları. Hatta bir ara ziyarete gittiğim akrabaların resim albümlerinde de aradım bu fotoğraftaki kişiyi ama nafile... Bir fotoğraftan başka hiçbir izi olmayan bir kardeş... Buna inandırmıştım kendimi. Bu yüzün sahibi kardeşimdi ve bu kardeşten kimse bana bahsetmemişti. Ölmüş müydü kardeşim? Belki... Ölmüş olsaydı büyük ihtimalle ondan bahsederlerdi. Evet, kesinlikle bu fotoğraftaki yüz, kaybolan kardeşimin yüzüydü.
Kardeşimin hikayesini mutlaka öğrenmeliydim. Bunun için dünyanın diğer ucuna bile gidebilirdim. Onun hikayesini öğrenmek için yıllarımı feda edebilirdim. Tek fotoğrafına her bakışımda sanki benden bir yardım bekler gibiydi gözleri. Sanki bana ulaş, der gibiydi yüzü. Bu fotoğraf beni kendine çağırıyordu zaman zaman. Fotoğraf önümdeyken gözlerimi kapatsam bile fotoğraftaki bakış, öylece kalıyordu zihnimde.
Madem akrabalardan fayda yoktu, başka bir yol bulmalıydım. Eski arkadaşlarım, eski komşularımız... Kardeşimi tanıma ve onun hikayesini bilme ihtimali olan herkese ulaşmalıydım. İşe en baştan başlamalıydım: Çocukluğumun geçtiği mahalleden. Ailemden, akrabalarımdan öğrenemediğim şeyleri eski komşularımızdan öğrenebilirdim. Bir pazartesi sabahı erkenden bu mahalleye gittim. Çok değişmişti her yer. Eski binalar, yerini yeni ve çok katlı yapılara bırakmıştı. Neredeyse tanıyamayacaktım mahalleyi. Neyse ki tüm binalar yıkılmamıştı. Kocaman binalar arasında halen çocukluğumdaki haliyle bana tebessüm eden müstakil ve bahçeli evler vardı. Uzaktan eski evimizi gördüğümde içimde tuhaf bir şeyler hissettim. Burada gerçekten yaşamış mıydım yoksa bir rüyada mı görmüştüm bu mahalleyi, bu evi? Eğer burada yaşamamış olsam her şey bu kadar tanıdık ve sıcak gelebilir miydi? Her şey çok tuhaftı. Eve yaklaştıkça içimde hem bir ürperti hem de bir sıcaklık duyuyordum. Bu evde kaç yıl yaşamıştık, kaç bayram geride bırakmıştık. Kardeşim ne zaman kaybolmuştu? Kafamda sorular dönmeye başlamıştı bile. Bu esnada evin bahçesinin tahta kapısının önüne gelmiştim. Kilit yoktu kapıda. Kapının koluna uzandım. Boyaları dökülmüştü kapının ve kapı kolunun. Gıcırtıyla kapıyı araladım. Bahçemiz, canım bahçemiz... Artık bahçe gibi değildi burası. Ağaçlar kurumuş etrafta kocaman dikenler yükselmişti. Evimiz eski bir film karesi gibi duruyordu karşımda. Buraya kayıp kardeşimin izini sürmeye gelmiştim fakat bir anda zaman makinesine binmiş ve geriye dönmüş gibiydim. Eve girmeden bir süre bahçede oyalanmak iyi bir fikirdi. Cebimdeki fotoğrafı çıkardım ve bir yandan fotoğrafa bakarken bir yandan da evimize, bahçeye, etraftaki binalara bakıyordum. Kaç dakika durdum bahçede bilemiyorum. Bir süre sonra bahçe kapısı sessizce aralandı ve yaşlı bir teyze şaşkınlıkla bana baktı:
-Bu bahçede ne arıyorsun evladım, sahipleri yıllar önce göçtü buradan.
-Tanır mıydın sahiplerini teyzeciğim, diye sordum.
-Tanımak da ne demek, onlar bizim en sevdiğimiz komşularımızdı, dedi yaşlı kadın.
Galiba aradığım kişiyi bulmuştum. Kardeşimin benden saklanan hikayesini belki de bu teyze biliyordur, diye düşündüm. Benim bu evde oturan ailenin çocuğu olduğumu söylersem gerçekleri bana anlatmayabilirdi. O yüzden eski bir arkadaşımı aradığımı söyledim ona. Bu mahallede oturan ama yıllardır görmediğim çocukluk arkadaşımı aradığımı söyledim. Tam arkadaşımın adını soruyordu ki buna fırsat vermeden cebimdeki fotoğrafı uzattım teyzeye:
-Aradığım arkadaşımın elimde yalnızca bu fotoğrafı var.
Yaşlı kadın fotoğrafı eline aldı ve uzun uzun baktı. Sonra dönüp benim yüzüme baktı:
-Bu çocuğu hatırlıyorum, dedi. Bu evde oturan ailenin çocuğu. Zaten tek çocukları vardı ama adını unuttum senelerdir görmeye görmeye. Şimdi kocaman delikanlı olmuştur.
-Bu çocuğun kardeşi ya da ağabeyi yok muydu teyze, dedim. Emin misin?
-Buradan göçtükten sonra kardeşi dünyaya geldiyse bilemem ama burada sadece üç kişilik bir aileydi yaşayan.
Teyze mahallenin eski halini ve eski komşuları anlatmaya başlamıştı. Apartmanlar yapıldıktan sonra mahalleye taşınanların hiçbirini tanımadığından dert yanıyordu. Gençliğini anlatıyordu, eski komşuluk ilişkilerinden bahsediyordu. Bir süre sonra öğlen namazını kılmadığını ve eve gitmek zorunda olduğunu söyleyerek yanımdan ayrıldı. Bana da buralarda fazlaca dolaşmamam gerektiğini söyledi.
Yaşlı kadın bahçeden çıkar çıkmaz evin kapısına doğru yöneldim. Kapının açık olmayacağını düşünüyordum ama kapı açıktı. Şaşırmıştım bu duruma. İçeri girmeli miydim yoksa dönmeli miydim? Hem çok tanıdık geliyordu ev hem de çok yabancı. Çocukluğum burada mı geçmişti yoksa burasını bir rüyadan veya film sahnesinden mi hatırlıyordum? Kapıdan içeriye adım attığımın farkında bile değildim. Bir başkasının evine izinsiz girmişim gibi bir mahcubiyet zihnimi zorluyordu. Belki de kendi evimiz diye başka birinin evine girmiştim. Belki bizim evimiz yıllar önce yıkılmıştı. Sırf birazcık tanıdık geliyor diye bir evin bahçesine, ardından da içine girmek büyük bir düşüncesizlikti. Kapıyı kapatıp koşarak buradan uzaklaşmak istiyordum ama ayaklarım beni bir oda kapısının önüne götürmüştü bile. Gayriihtiyari odanın kapısını açtım. Duvarda eski bir takvim vardı ve eski bir aile fotoğrafı. Üç kişilik bir aile fotoğrafıydı bu. İyice yaklaştım ve fotoğrafa baktım. Annem, babam ve ben. Düşündüm, bu fotoğrafı da daha önce hiç görmemiştim. Bana benziyordu fotoğraftaki çocuk ama kardeşime de benziyordu. Kayıp kardeşime... Yanımdaki fotoğrafı çıkararak bu fotoğrafın yanına koydum. Evet, bu fotoğraftaki ben olmayabilirdim. Bu fotoğraftaki çocuk, kayıp kardeşime benziyordu. Onun bir fotoğrafını daha bulmuştum sonunda. Artık bu fotoğraftakinin kim olduğunu sorduğumda geçiştiremezdi ailem, mutlaka bir açıklama yaparlar, diye düşünüyordum. Fotoğrafı da yanıma alarak hızla evden ayrıldım. Burada belki de başka fotoğraflar da bulmam mümkündü. Diğer odalara, çekmecelere, dolaplara ve sandıklara bakmam lazımdı ama bugün değil.
2. Bölüm
Bulduğum fotoğrafı annem ve babama gösterdim fakat bana cevap vermek yerine bu fotoğrafı nereden bulduğumu sordular bana. Eski mahallemize, evimize gittiğimi söyleyemezdim. Açıklama beklerken açıklama yapması gereken kişi konumuna düşmüştüm ve soğuk bir de konuşmaya maruz kalmıştım. Bana bir daha bu fotoğrafla ve geçmişle ilgili soru sormamı tembihlemişlerdi. Onlar, kendilerince konuyu kapattıklarını düşünüyorlardı oysa konu daha da derinleşmişti. Kesinlikle benden saklan bir şeyler vardı ve tavırlarıyla bunu kabul etmiş görünüyorlardı. Etrafımdaki herkes sözleşmiş gibiydi. Bir gerçeği benden saklıyor gibilerdi. Kayıp kardeşimi hatırlamak ve konuşmak bile istemiyorlardı sanki. O eve yeniden gitmeliydim ve gerçekleri ortaya çıkarmalıydım. Birdenbire yabancılaşmış gibiydim her şeye ve herkese. Sanki eski evden üzerime, ruhuma ve zihnime sinen bir şeyler vardı. O evde beni çağıran bir şeyler vardı. İlk kez bu eve değil de o eve ya da başka bir yere ait olduğum hissini yaşamaya başlamıştım. Bu his beni bir yandan tedirgin ediyordu fakat isteyerek kapıldığım bir şey değildi bu. O eve yeniden gitmeliydim, bütün çekmecelere, dolaplara, sandıklara bakmalıydım. Yıllardır bahçe kapısı bile açılmayan bir ev nasıl bu kadar temiz kalabilirdi ki? Her şey yerli yerindeydi ve toz bile yoktu etrafta. Bir şey vardı benden saklanan, bir şeyler vardı. Yüzümü yıkasam iyi olacak, diye düşündüm. Yüzümü yıkarken aynada kendimle karşılaştım. Yüzüme, gözlerime baktım bir yabancının yüzüne bakar gibi. Gözlerimin ardında sanki başka biri vardı bana bakan. Yüzümü silerken kendi sesimi duydum:
-Bana ne oluyor?
Bu sırada annem seslendi:
-Kiminle konuşuyorsun?
Yüzümü kuruladım ve odama döndüm. Masamın üzerinde iki fotoğraf vardı bana bakan. Beni kendine çağıran iki fotoğraf. Gözlerimi kapattığım zaman bile gözümün önünden gitmeyen bir yüz.
3. Bölüm
Sonraki gün tekrardan o eve gitmek üzere yola çıktım. Çıkarken de annem ve babama yakalanıp fazlaca dikkatlerini çektim. Nereye gittiğim, orada ne yapacağım, ne kadar süre orada duracağım gibi onlarca sorudan oluşan mini bir soruşturmayı atlatmak pek de kolay olmadı. Ellerinden gelse beni odama kilitleyecekler ve bu meseleyi unutana kadar bir daha dışarı çıkarmayacaklardı. Onlarca bahane üreterek -bir ara akraba ziyaretini bile araya kattım- bir şekilde evden çıkmayı başardım. Hatta peşimden gelme ihtimallerini de düşünerek bir süre etrafta dolanıp daha sonra eski eve gitmek üzere yola çıktım.
Bu sefer öncekinden farklı olarak ayaklarım geri geri gidiyordu sanki. Bu sefer nereye gideceğimi bilmeme rağmen yol neredeyse iki, hatta belki üç-dört, kat uzamıştı. Tekrardan aynı yolları gittim, aynı bahçede bekledim, aynı kapıyı açtım ve tekrar aynı odaya girdim. Bunların hepsi aynıydı, tek fark içimde garip bir his vardı. Korku muydu? Hayır. Endişe miydi? Belki. Bir süre hareket bile etmeden etrafa bakındım ve bu esnada düşündüğüm şeyler sadece evime geri dönmekle ilgiliydi. Bu düşünceleri susturdum, birkaç adım atarak dün aldığım resmin yerine baktım. Şimdi boş olan yerine… Burada uzunca süre bekledim, düşüncelere daldım. Kardeşimle alakalı, ne yapmam gerektiğiyle alakalı ve eğer doğruysa bu sırrı neden benden sakladıklarıyla alakalı onlarca düşünce aklımdan geçti. En sonunda koşarak evden çıkmak ve buraya bir daha gelmemek, yollarını unutmak fikri aklıma geldi. Şimdi elimde iki seçenek vardı: Ya buradan çıkıp bu sırrı tarihe gömecek ve hayatıma birkaç gün önceki gibi gelişigüzel şekilde devam edecektim ya da bütün riskleri göze alıp kendimi bu sırrı çözmeye adayacaktım. Bu seçenekler için de uzunca bir süre düşündüm. Birincisi kolaydı ve hemen gerçekleştirebilirdim. İkinci seçenek zor olanıydı ve sonucu belirsiz olanıydı. Hemen gerçekleştiremeyeceğim bir seçenekti bu. Ne kadar zamanımı alacağını bilmediğim bir seçenek...
Kararımı verip önce odadan, sonra evden çıktım. Ama kapıyı kapatmadım. Dışarıda bir süre hava aldım ve bahçede dolaştım. Belki eski anılarımdan onunla ilgili bir şeyler hatırlarım umuduyla zihnimi zorladım. Fakat hiçbir an aklıma gelmedi. Tekrardan eve girdim ve başka bir odanın kapısında durup içeriye göz attım. Duvar kağıtlarından anladığım kadarıyla bu oda benim, belki de kardeşimin, odasıydı. Belki de ikimizin ortak odasıydı burası. Biraz sonra köşede duran eşyaları gördüm ve en öndeki büyük kutuyu odanın ortasına sürükledim. Kutuda eski çocuk oyuncakları vardı. Buna şaşırmamıştım. Oyuncakları kutudan çıkarmaya başladım. Beni şaşırtan şey çoğu oyuncaktan iki tane olmasıydı. İki tane oyuncak araba, iki tane pelüş ayıcık ve daha bir sürü oyuncak... Bu oyuncakları da hatırlamıyordum. Diğer eşyalara bakmak için tekrar o köşeye gittiğimde zemindeki ahşabın gıcırtısıyla aniden arkamı döndüm. Karşımda duran teyze bana kim olduğumu sorgulayan bir bakışla bakıyordu. Kendimi anlatmak için ağzımı açtım ama ne diyeceğimi de bilmiyordum. O sırada teyze konuşmaya başladı.
-Kimsin, kimlerdensin? Bu sahipsiz evde ne işin var? Hırsız mısın?” gibi onlarca soruyu peş peşe sıraladı. Hırsız olmadığım her halimden belliydi oysa. Belki bu teyze bana yardım edebilirdi. Cebimdeki fotoğrafı çıkardım.
- Çocukluk arkadaşımı arıyorum teyzeciğim. Elimde sadece bu fotoğraf ve bu evin adresi var. Belki onunla ilgili bir şey bulurum umuduyla buraya geldim.
Konuşma bu şekilde uzadı. Bu teyze dün yanıma gelen teyzenin komşusuymuş. Dün benim hakkımda konuştuklarını, bugün de beni bahçede gördüğünü söyledi. Bu teyzeye de sorular sordum fakat beklediğim cevapları alamadım. Teyze bir süre sessizce etrafa baktı benimle. Ara sıra etraftan gözünü çevirip yüzüme bakıyordu. Bir şeyler söyleyecek gibi oluyor fakat sanki kendini susmak için zorluyordu. Ardından benim için yapabileceği bir şeyler olup olmadığını sordu ve evine dönmesi gerektiğini belirterek ayrıldı. Teyze gidince tekrar eşyalara bakmaya devam ettim. Başka bir kutuda da birkaç parça çocuk kıyafeti vardı. Onlara da baktım fakat hepsi benim fotoğraflarımda olan kıyafetlerdi. Yani burada kayıp kardeşimin kıyafeti yoktu. Bu durum biraz kafamı karıştırdı. Benim kıyafetlerim buradaysa onunkiler neredeydi? Başka şeyler bulma umuduyla diğer kutulara da baktım ama onlarda da işime yarar hiçbir şey yoktu. Dışarı baktığımda havanın karardığını gördüm. Sanırım çoktan akşam olmuştu, zamanın nasıl bu kadar hızlı geçtiğine bir anlam veremedim. Artık çıkmalıydım. Eve geç gitmek hiç iyi olmazdı. Oyuncakları gelişigüzel kutuya doldurdum. Daha sonra bu eski evden çıkıp hızlıca evimin yolunu tuttum.
Yol boyu yeni düşünceler, yorumlar zihnimde peş peşe sıralandı. Bu sefer elim boş dönüyordum. Bir fotoğrafın bu kadar beni yorması, hayatımı değiştirmesi tuhaf geliyordu biraz. Fakat tuhaf olan benim düşüncelerim değildi, ailemin benden sakladığını düşündüğüm şeylerdi. Henüz bir tercihte bulunmadığımı hatırladım ve kolay olan tercihe doğru zihnim beni çekiyordu fakat kalbim buna razı olmuyordu. Zaten az sonra eve ulaştığımda yaşayacağım küçük kıyametin endişesi de içimi sarmaya başlamıştı. Ne diyecektim aileme? Belki de içimden geçen her şeyi doğrudan doğruya anlatmalı ve onlardan bu soruların tümüne mantıklı birer cevap vermelerini istemeliydim. Bunu benim istemem yerine onların yapması gerekiyordu. Büyük olan onlardı. Saklayan, bir şeyleri geçiştiren de onlardı ve gerçekleri bilmek benim de hakkımdı. Kardeşime ne olmuştu?
Eve yaklaştığımda adımlarımı küçülttüm ve nefesimi ayarladım. Bir gölge gibi sessizce kapıdan süzülüp odama çıkmalıydım ve sanki hep odamdaymış gibi davranmalıydım. Usulca kapıyı açtım ve ses çıkarmadan odama yöneldim. Mutfaktan yemek kokuları, oturma odasından televizyon sesi geliyordu. Bu, iyiye işaretti. Odama girdiğim anda üzerimde garip bir koku hissettim. Ekşi bir koku. Akşama kadar odalarında dolaştığım evin kokusuydu bu. Kıyafetlerimi değişmem ve elimi yüzümü yıkamam iyi olacaktı. Ben hissettiğime göre bu kokuyu ailem de hisseder, diye düşündüm. Hızla kıyafetlerimi değiştim ve elimi yüzümü yıkamaya geçtim. Ne yaparsam yapayım bu kokudan kurtulamıyordum. Kolonya döktüm, parfüm sıktım fakat nafile... Odam, tıpkı o ev gibi kokuyordu. Koridor, tıpkı o ev gibi kokuyordu. O ev gibi kokmayan tek yer galiba mutfaktı, bunu mutfağa geçtiğimde fark ettim.
En sevdiğim yemeği yapmıştı annem. Yemeğin kokusu her şeyi unutturmuştu sanki bana. Babam türkü söyleyerek girdi mutfağa. Tam yemeğe başlayacaktık ki buzdolabının üzerinde bir fotoğraf gördüm. Daha önce de görmüştüm bu fotoğrafı fakat hiç dikkatimi çekmemişti. Yemek masasından kalkıp fotoğrafa baktım. Bana çok benzeyen bir yüz vardı fotoğrafta. Annem seslendi:
-Kaç gündür kendi fotoğrafına bakıp duruyorsun. Küçükken de çok sevimliydin şimdi de öylesin. Haydi, yemeğini soğutma.
Galiba bir tercih yapmam gerekiyordu. Birinci tercih fotoğrafın önünde biraz daha bekleyip düşünmek, ikincisi ise yemeğe geçmek. Kolay olanı seçtim ve yemeğe devam ettim.
5 Mayıs 2026 Salı
BEREKET
Ramazan gayet keyifli ve oruç
Kolay geliyor insana
Öğretmenler sanki
Daha iyi anlıyorlar bizi
Ramazan merhamet ayı
Ve bereket ayı
En çok okulda fark ediyorum bunu
Hocaların merhametinden
Notların bereketinden fark ediyorum.
BOŞ ZAMAN
Ben ise zamanımı boşaltma derdindeyim
Çünkü boş zamanlar
En sevdiğim zamandır benim
Zamanım boşsa mesela
Bu oyun zamanı demektir
Bir oyunun dünyasına kapılıp
Dünyadan uzaklaşmak güzeldir
Adı üstünde boş zaman
Bazen yatıp uyumanın vaktidir
Hele de dışarıda yakıcı bir güneş varsa
Dışarı çıkmanın vaktidir
Çünkü sokaklar sakindir
Daha çok boş zamanım olsun isterdim
Günün her saatinde
İstediğim gibi yaşayabilmek
İstediğim şeyleri yapabilmek için
Boş zaman denilen şey
Çok önemli benim için
İYİ BİR UYKU İÇİN
Bu benim için yeterli mi bilmiyorum
Aslında yetersiz
Bana kalsa uyurdum on iki saat
Kalkınca kahvaltı yapardım bir saat
Sonra bir film bulurdum izlemek için
Böyle yaşasaydım ne güzel olurdu hayat
Aslında erken yatsam her akşam
Mesela saat yedide
On iki saat uyumuş olurdum
Sabah kalkış saati geldiğinde
Ama erken uyumak ne mümkün
Televizyon, bilgisayar, bir de ödevler
Özellikle ödevler, ödevler, ödevler
Bilmiyorum ki ne zaman bitecekler
Dedeme bakınca bir umut gelmiyor değil
Günün yarısını uyuyarak geçiriyor
Kalan yarısını televizyon izleyerek
İyi bir uyku için galiba
Benim de yaşlanmam gerek
21 Nisan 2026 Salı
Rüya
Kitapların bazıları üzüyor
Keşke hemen bitmese diyorum
Uzayıp gitse sayfalar
Bitmese olaylar
Bittiğinde bir kitap
Onu alıp da kaldırmak rafa
Ayrılmak gibi bir arkadaştan
Görüşememek gibi bir daha
Ve raflardaki kitaplar
Sanki unutulmayacak anılar
Gibi duruyor baktıkça
Diyorum ki
Kitaplar ve hayatlar
İkisinin de ortak yanı var
Bir kitap bir hayat
Bir kitap bir dünya
Biten kitaplar ise
Güzel, çok güzel bir rüya
10 Nisan 2026 Cuma
Ekranın İçindeki
9 Nisan 2026 Perşembe
DERİN MEVZULAR
Şu da bir gerçek, bu durumdan nasiplenen yalnızca öğrenciler değil, öğretmenlere kadar ulaşıyor bu işin bir tarafı çünkü öğretmenler de bu oyuna isteyerek ya da istemeyerek katılabiliyor. Bir öğrencinin isminden dolayı şaka yapan bir öğretmen nasıl nasibini almaz ki bu durumdan.
Benim asıl derdim ise boyumdan... Şans mıdır, kader midir bilemem ama kuzenlerime bile minareye bakar gibi bakmak zorundayım. Bana kalırsa aslında uzamak için vaktim var fakat etrafımdaki benimle yaşıt arkadaşları görünce bir karamsarlığa kapılmıyor değilim: Ya daha uzamazsam?
Bu durumun tek iyi tarafı ön sırada oturmak ama bu da iyi mi yoksa kötü mü derse göre değişen bir şey.
Arkadaşlarımla yürürken sanki arkadaşlarımla değil de aile büyükleriyle yürüyormuşum gibi bir his gelip yapışıyor yakama. Ya da koridorda birileri sınıfıma doğru yürüdüğümü gördüğümde şaşırabiliyor ve yanlış sınıfa gittiğimi düşünebiliyor. İşin en üzücü tarafını kıyafet reyonunda yaşıyorum. Çocuk reyonuna gitsem hayli renkli ve çocuksu ürünlerle dolu, kadın reyonuna gitsem bana göre kıyafet yok. Okul formasının içinde kaybolmamı anlatmıyorum bile. O formayı giydiğim zaman beni görenler balkondaki çamaşırlardan biri mandaldan kurtulmuş da rüzgarda savruluyor zannediyor. Ayakkabı meselesi de bununla paralel ilerliyor ama neyse ki henüz orada bir sıkıntı yok. Buradaki tek sıkıntı benim zor beğenen biri olmam.
Yine de şimdilik yolunda giden bir şeyler var. Mesela kardeşim halen benden kısa ve zaman zaman kolumun altına alıp ona sevgi gösterilerinde bulunabiliyorum. En büyük endişem, birkaç sene sonra onun da beni geride bırakması ve bu sevgi gösterilerini iade etmesi.
Yine de çıkmadık candan ümit kesilmez demişler. Şimdilerde çok rahat boyu uzayan birileri, bir noktadan sonra olduğu gibi kalabiliyormuş ve bazı çocukların boyları lise yıllarında uzayabiliyormuş. Bunlar büyüklerden duyduğum teselliler ama inanmak istediğim şeyler.
PASAPORT
Artık bir araba alabilecek yaştaydı ve arabalara ilgisi hiç olmamıştı ama bisiklet alabilirdi. Evet, çocukluğundaki yarım kalan o his yeniden yapışmıştı yakasına. Gece gündüz hep bir bisiklet hayali kuruyordu. Bisiklet alacaktı ama insanlar ona nasıl bakacaktı bisiklet üzerindeyken. Belki bazıları cimri olarak niteleyecekti bazıları ise sağlığına düşkün biri diyeceklerdi. Kendini iş yerine bisikletle giderken hayal ediyordu her gün. Yolun kenarında araçlara el kaldırarak karşıya geçen, sinyali ayağıyla verip aradan sıvışan çılgın bir bisiklet sürücüsü olmanın tam zamanıydı. Artık bu tutkuyla baş edemeyeceğini anlayınca bisiklet bakmaya başladı. Her şey çok değişmişti. On dört yaşındayken arkadaşından ödünç alarak kullandığı bisikletler yoktu artık. Zaten o bisiklet yüzünden ailesi biraz da karşı çıkmıştı bu isteğine çünkü ne fren ne vites ne de sağlam bir direksiyon yoktu o yıllarda. Şimdiki bisikletler son derece teknolojik donanıma sahipti ve konforlu görünüyordu. Müzik sistemi olan bisikletler bile vardı. Bazı bisikletlerin sinyalleri de vardı üstelik. Kısa sürede aradığı bisikleti kafasında belirledi. Ne eski ne yeni bir bisiklet olacaktı bu. Donanım bakımından eksiksiz ama görünüş olarak klasik bir Bianchi. Ara sıra kendine güldüğü de oluyordu çünkü akranları elektrikli arabalar, hibrit araçlar, dizel motorlar bakarken o, oturmuş bisikletlere bakıyordu. Mutlaka bir bisiklet sahibi olmalıydı.
Birkaç hafta sonra nihayet bir ilanda aradığı özellikleri taşıyan o bisikleti buldu. Üstelik yaşadığı şehirdeydi bu satıcı. Birkaç saat içerisinde iletişim kurdu ve pazarlık bile etmeden bu bisikleti aldı. Evine bisikletle dönecekti. Otobüse artık veda etmenin zamanıydı. Satıcı çok yaşlı biriydi ve bisikletten anlıyordu. Ona satarken bulabileceği en iyi bisikletin bu olduğunu söylemiş ve ona iyi davranırsa bu bisikletle hacca bile gidebileceğini söylemişti. Yaşlılık işte, hacdan umreden başka bir gayesi kalmamıştı belli ki adamcağızın.
Sonunda bisikletini aldı fakat trafikte kullanmak yerine kaldırımdan sürerek evin yolunu tuttu. Tam evine yaklaşmıştı ki çocukluk hayalleri yeniden depreşti. Bisikletinin bir sepeti yoktu, matarası yoktu. Rüzgarda ya da aşırı sürat yaptığında ses çıkaracak bir maden suyu şişesi yoktu. Reflektör yoktu, çamurluk yoktu. Yolunu değiştirdi ve bisiklet aksesuarı satan bir yerler aramaya başladı. Kısa bir süre sonra bisiklet aksesuarı satan bir yerlere ulaştı. Kaç dükkana uğradıysa hayallerindeki malzemeleri anlatamadı. Sonunda biraz daha modern ve güncel ürünlerle hayalini gerçekleştirdi. Güzel bir matara alarak bisikletinin gövdesine yerleştirdi. Küçük bir müzikçalar alıp direksiyona montajını yaptırdı. Reflektörleri ve çamurlukları da arka tekerleğe yerleştirdi. Artık bisiklete binebilirdi fakat bir de kask neden olmasın, diye düşündü. Küçükken kask takan motorculara hayranlıkla bakardı. Can güvenliği önemli, diye düşündü ve bir de kask aldı. Artık yeni biriydi ve bir bineği vardı. Kaldırımdan gitmenin de anlamı yoktu. Bisikletine atladı ve evin yolunu tuttu. Umduğundan daha kısa sürede evine ulaşmıştı. Çocukça bir mutluluk muydu yoksa gerçekleşmiş bir hayalin hırsı mıydı yaşadığı, bilemiyordu. Evine geldiğinde bisikletini bağlayacak bir kilidinin olmadığını fark etti fakat sorun değildi. Kemerini çıkarıp bisikletini bahçe girişine bağladı. Zaten mahallesindeki herkes onu tanırdı ve şimdiye kadar bir hırsızlık olayı yaşanmamıştı. Bu tedbiri sadece küçük çocuklar için almıştı. Yaramazlık yapıp da birinin bisikletine zarar vermesine dayanamazdı.
Sabaha kadar birkaç kez uyanıp pencereden bisikletine baktı. Ertesi gün işe gitmek için indiğinde önce kemerini yeniden beline taktı ardından bisikletine atladı. Normalde iş yerine kırk dakikada otobüsle ancak ulaşıyordu fakat iş yerine yaklaştığında henüz beş dakikanın geride kaldığını fark etti. Gözlerine inanamadı. Yarım saat daha bisikletimle gezerim, diye düşündü ve pedal çevirmeye devam etti. Pedal sanki kendiliğinden dönüyordu. Yeni bisikletler bir başka, diye içinden geçirdi. Bu esnada yanındaki bir araçla içten içe yarışmaya başlamıştı ki adamın da kendisiyle yarıştığını fark etti. Kırmızı ışığa geldiklerinde adam durdu ama o devam etti. Neticede motorlu bir araç değildi altındaki. Ha bire pedal çeviriyordu. Etrafındaki araçları bir bir geride bırakıyordu. Bir süre sonra etraftaki araç sayısı azaldı ve yol genişledi. Yalnızca rüzgarın bisikletine çarparken çıkardığı sesi duyuyordu. Tekerleklerin her dönüşünde sanki çocukluğuna gidiyordu. Bazen gözlerini kapatıyor, sonra bir korna sesiyle yeniden açıyordu. Kendine geldiğinde havanın kararmaya başladığını fark etti. Bisikletini durdurmadan matarasını aldı ve biraz su içti. İklim değişmişti sanki. Az ileride bir kalabalık gördü. Yola çıktığından beri ilk kez frene dokunma ihtiyacı hissetti. Bir bariyer vardı uzaktaki noktada. Yavaşlayarak yaklaştı. Üniformasında Bulgaristan bayrağı olan bir görevliye yaklaştı. Ne olduğuna anlam veremiyordu. Görevli bozuk bir Türkçeyle sordu:
-Pasaport nerede?
MEVSİMLERİN DİLİ
Eskiden de böyle miydi bilmiyorum ama son yıllarda sanki tabiat hastalanmamız için elinden geleni yapıyor. Hele de bahar mevsimlerinde. Sonbaharın hemen başında şubat soğuklarını yaşıyoruz. Şubat ortasında nisan sıcağını. Bu da yetmiyor nisan ayında yeniden kışa dönüyoruz. Hadi biz küçük hastalıklarla atlattık diyelim ya bitkiler, ağaçlar, kuşlar? Şubat ayında güneşe aldanan ağaçlar aniden çiçeğe duruyor ve bir hafta sonra ayaz vuruyor hepsini. Ya da yumurtadan çıkan güvercinler, serçeler soğuklarla beraber telef olup gidiyor. Tabiatın dengesi bozuldu kısacası. Peki ama bu dengeyi bozan kim ve tabiat bunu yeniden sağlayabilecek mi? Birkaç sene öncesine kadar küresel ısınma nedeniyle yağışların tamamen tükendiği ülkemizde bu sene hayli yağış var. Isı dengesine rağmen en azından su sorunumuz olmayacak diye ümitleniyoruz. Belki de tabiat ana kendi dengesini kurmak adına gelgitler yaşıyor ve bize de yaşatıyor. Belki de sonraki dönemlerde yeniden mevsimler yerini bulacak ya da mevsimler birbirine geçecek.
Her durumda ettiğimizi çekiyoruz. Bilinçsizce tüketilen suların, yok edilen ormanların ve yeşil alanların karşılığını tabiat bize bu dengesiz tavrıyla ikaz ediyor. Elbette anlayabilenler görebiliyor onun bu tavrını ve anlayabilenler okuyabiliyor onun bize söylediklerini. Mevsimler ve havalar sürekli bizimle konuşuyor, bize bir şeyler söylüyor. İyi dinlemek lazım.
8 Nisan 2026 Çarşamba
SAKLI ELMASLAR
7 Nisan 2026 Salı
MODERN ÇAĞIN ATLARI
Benim için onların da ruhu var
Nasıl ki eski çağlarda atlarını seviyordu
Benim için de çağın atları onlar
At, sahibine göre kişner derler
Bence arabalar da öyle
Alınıp satılırken birileri tarafından
Kimse görmese de üzülerler
Herkesin zevki farklı
Kimi mercedes diyor kimi audi
BMW M5 derim düşünmeden
Bana sorsanız arabanın kralı hangisi
Ve herkesin hayali de farklı
Yeşil bir BMV M5
Hayallerimi süsleyen
Modern çağın güzel atı
Arabalar yalnızca değildir araba
Durup düşünmeli insanlar
Durup düşünmeli arada
KALECİ
Baha Kayhan
Yalnızca boş zaman işi
Ama futbol bence
Büyük bir eğlence
izlemek şöyle dursun
ben oynamaktan yanayım
Bırakın ben bir kez olsun
Yorulana kadar oynayayım
Gol atanları herkes bilir
Fakat kurtaranlar anılmaz
Bir takımın gücü kuvveti
Aslında kalecidir kimseler anlamaz
Ben de bir kaleciyim
Topları uçarak tutarım
Bir hafta maça çıkmasam
Bilmiyorum nasıl yaşarım
DERT
Bu sınıfa geldim geleli
Değiştirdiler beni bile
Her teneffüs bir aksiyon
Her ders başka bir sorun
Matematikten bezeceğimi
Düşünmezdim mesela
Gelmeden evvel bu sınıfa
Şimdi düşünüyorum kara kara
Henüz iki yıl kaldı geride
Daha var iki sene
Ne yapacağım bunlarla bilmiyorum
Günüm geçiyor düşünmekle
Bazen kendime diyorum
Sınıf mı değiştirsem diye
Çözüm olur mu bilmiyorum
Belki değişirim seneye
Herkesin derdi başka
Öğrencinin derdi ise bambaşka
Dua ediyorum her gün sonunda
Allah’ım beni değiştirme daha fazla
28 Mart 2026 Cumartesi
GURURUM, ONURUM
Yiğit Efe Demir
Onu gördüğüm her yerde duygularım değişiyor. Büyük bir minnet oluşuyor içimde. Kalkıp saygı gösterisinde bulunmak istiyorum. Hatta belki size garip gelecek onunla konuşmak istiyorum. Benim için, bizim için ne kadar değerli olduğunu ona anlatmak istiyorum ve tarihi, bir kez de ondan dinlemek istiyorum. Aslında anlatmasına gerek yok çünkü o, duruşuyla ve görkemiyle anlatıyor tarihi, bağımsızlığı ve varlığı için çekilen çileleri.
Bayrağımızdan bahsediyorum elbette. Her kurumda ve çoğumuzun evinde en yücelere asılan bayrağımızdan.
Her ülkenin, milletin bir bayrağı var ama bizim bayrağımızın anlamı ve değeri bir başka. Rengini şehitlerimizin kanından alan, ay ve yıldızı tarihin derinliklerinden ve inancımızdan alan asaletiyle bizim bayrağımızın anlamı bir başka.
Okul bahçesinde her sabah onu görmek ya da bir şehrin yüksek bir tepesinde onun dalgalandığını görmek, sonsuz bir huzur veriyor bana. Bir maç sonrası sahada dalgalandığını görmek ya da kimi zaman minarelere asıldığını görmek de ayrı bir gurur.
Bayrak gururdur ve onurdur. Savaşta ya da barışta, zaferde ve galibiyetlerde hep onu gururlandırmak için çalışırız. Düğünlerde, milli bayramlarda, asker uğurlamalarında, okulda, şehitlerimizin tabutlarında bizi yalnız bırakmayan ezeli ve ebedi dosttur bayrak. Varlık sebebimizdir, yaşama sebebimizdir millet olarak ve insan olarak.
Bayrağına saygı duymayan milletler ya da insanlar hem vatansız hem köksüzdür ve kaybolmaya mahkumdur. Bayrak, ana babadır. Bayrak; kardeştir, dosttur. Bayrak, vatandır. Bayrak, geleceğimizdir ve geçmişimizdir. Bayrak için yaşamalı insan dünyada ve bayrak için ölmeyi kendisine en büyük onur vesilesi saymalı. Bayrak için ölenler bayrağa sarılarak vedalaşır dünyaya ve sonsuzluğa uğurlanır.
ANAHTAR VE ANAHTARLIKLAR
Yiğit Efe Demir
Anahtar mı önemli yoksa anahtarlık mı? Anahtar daha önemli dediğinizi duyar gibiyim öyle ise anahtarlığa neden ihtiyaç hissedildi ve anahtarlığın görevi nedir? Kimileri için anahtarlık sadece bir aksesuar. Bu tarz anahtarlıklar elbette anahtara göre değersizdir fakat bazı anahtarlıklar ihtiyaca göre şekilleniyor. Mesela kemere takma işlevi gören anahtarlıklar, göze görünürlüğü artıran anahtarlıklar, futbol takımı armaları bulunan anahtarlıklar, oyuncak figürlü anahtarlıklar, oyunlu anahtarlıklar... Neredeyse her şeyden bir anahtarlık yapılmış durumda. Bunların bir kısmı az önce de belirttiğimiz gibi sadece aksesuar ve süs amaçlı ama kimileri anahtarın bulunurluğunu ya da kaybolmasını engellemeye yönelik tedbirler.
Kapıları anahtarlar açar evet ama anahtarları anahtarlıklar saklar. Durum böyle olunca bazen anahtarlık, anahtardan daha değerli olabiliyor.