Zeynep Ayten
O gün erken uyanmıştı. Hem de kurduğu alarmdan neredeyse 2 saat önce. Aslında diğer günlere kıyasla gece daha geç uyumuştu ve bu kadar az bir zamanda uykusunu alması çok zordu. Gece boyunca uyumaya çalıştı; sağına döndü, soluna döndü, biraz da tavanı izledi. Ama uyuyamıyordu işte. Her ne kadar uykusuzluktan gözleri acısa da uyuyamadığı için yatağından kalktı, elini yüzünü yıkayıp diğer işlerini halletti. Fakat bu sürede o kadar yorgun ve uykusuzdu ki haftanın 5 günü yaşadığı bu rutini sanki vücudu otomatik pilotta gerçekleştiriyordu artık.
Hazırlanıp okula gitmek için yola koyuldu. Sabahın serinliği yüzüne vurduğunda biraz kendine gelir gibi oldu. Geç kalmamak için adımlarını hızlandırarak yoluna devam ettiğinde henüz birkaç esnaf kepenklerini açıp müşterilerini beklemeye başlamıştı. Okula doğru yürürken içinde bir his vardı. Bugün diğer günlerden farklı olacaktı. Ne farkı olacak bilmiyordu, bu his içine nereden doğdu bilmiyordu ama farklı olacaktı, bunu biliyordu.
Okula girdiğinde her zamanki kalabalık onu karşıladı. Onlarca öğrencinin arasından bir hayalet gibi geçip sınıfına gittiğinde ders başlamak üzereydi. Birkaç dakika başını masasına koydu. Daha sonra öğretmen sınıfa girip öğrencileri selamladıktan sonra derse başladı. Öğretmenin sesi bir uğultu gibi kulaklarında yankılandı, defterine yazdığı cümleler yarım kaldı, göz kapakları gözlerini örtmek için mücadele vermeye devam etti. Her şeye rağmen anlamaya çalışıyordu fakat nafile. Gözleri yavaşça camdan dışarı kaydığında bir çocuk gördü. Okuldan biri olamazdı, ders saatinde dışarıda işi neydi? Dışarıdan biri olsa okul bahçesinde ne arıyordu? Belki bir akrabasını falan ziyarete gelmiştir diye düşünürken dakikalar birbirini kovalamış, zil çalmıştı. Öğretmen sınıftan çıktıktan sonra biraz daha çocuğu izledi. Hareketleri biraz farklıydı. En sonunda merakına yenik düştü ve onunla tanışmak için bahçeye indi.
Çocuğun yanına gittiğinde çocuk sanki eski dostunu görmüş gibi samimi bir gülümsemeyle onu karşıladı. Tanıştılar, uzun uzun sohbet ettiler. Sanki uzun zamandır tanışıyorlarmış gibi… Ve zil çaldığında çocuk son olarak şunu söyledi:
-Monotonluk içinde kaybolan, kendi hikâyesini yazamaz.
Ne dediğini anlamamıştı fakat çocuk gözden kaybolmuştu bile. Bu kelimeler kafasının içinde dönüp duruyordu. Neden aniden ona böyle bir şey demişti, neden bir açıklama yoktu ve nasıl aniden gözden kaybolmuştu? Bunları düşünerek sınıfına ulaştı. Bu sözleri düşünmeye devam etti. Anlayamıyordu, ne demek istemişti? Düşündü, düşündü, düşündü… Sonunda bulmuştu. Kelimeleri tek tek düşünmüş, ince elemiş, sık dokumuş ve bulmuştu. Yani bugün olduğu gibi artık birbirinden farkı kalmayan günlerde kaybolursa diğer insanlardan onu ayıran özelliği ne olacaktı? Demek ki bir şeyler yapmalıydı. Kendi olabileceği, kendini diğer insanlardan ayırabileceği bir şeyler… “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.” demişti Peygamber de bir hadiste.
Belki de bu çocuk tamamen uykusuzluk yüzünden gördüğü bir hayaldi. Bunu bilmiyordu fakat bildiği bir şey vardı; bundan sonra başkalarının onun için çizdiği rutinin dışına çıkacaktı. Kendi hikâyesini başkalarının kalemiyle değil kendi kalemiyle yazacaktı, kendi hikâyesini kendi sesinden duyacaktı.
Tam da hissettiği gibi olmuştu. Bugün diğer günlerden farklıydı. Hem de çok farklı. Bugün onun yeni doğum günüydü. Bugünden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı çünkü artık anladı ki aslında hiçbir gün aynı değildi, her günün kendine has, anlatılmayı bekleyen hikâyeleri vardı ve o, bu hikâyeleri iliklerine kadar yaşayıp belki de başkalarına anlatacaktı. Bugün bir söz verdi kendine, kendini geliştirmeye dair. Ve bilinmeyen çocuğun söylediği söz, her zaman onun ilham kaynağı oldu.
Hazırlanıp okula gitmek için yola koyuldu. Sabahın serinliği yüzüne vurduğunda biraz kendine gelir gibi oldu. Geç kalmamak için adımlarını hızlandırarak yoluna devam ettiğinde henüz birkaç esnaf kepenklerini açıp müşterilerini beklemeye başlamıştı. Okula doğru yürürken içinde bir his vardı. Bugün diğer günlerden farklı olacaktı. Ne farkı olacak bilmiyordu, bu his içine nereden doğdu bilmiyordu ama farklı olacaktı, bunu biliyordu.
Okula girdiğinde her zamanki kalabalık onu karşıladı. Onlarca öğrencinin arasından bir hayalet gibi geçip sınıfına gittiğinde ders başlamak üzereydi. Birkaç dakika başını masasına koydu. Daha sonra öğretmen sınıfa girip öğrencileri selamladıktan sonra derse başladı. Öğretmenin sesi bir uğultu gibi kulaklarında yankılandı, defterine yazdığı cümleler yarım kaldı, göz kapakları gözlerini örtmek için mücadele vermeye devam etti. Her şeye rağmen anlamaya çalışıyordu fakat nafile. Gözleri yavaşça camdan dışarı kaydığında bir çocuk gördü. Okuldan biri olamazdı, ders saatinde dışarıda işi neydi? Dışarıdan biri olsa okul bahçesinde ne arıyordu? Belki bir akrabasını falan ziyarete gelmiştir diye düşünürken dakikalar birbirini kovalamış, zil çalmıştı. Öğretmen sınıftan çıktıktan sonra biraz daha çocuğu izledi. Hareketleri biraz farklıydı. En sonunda merakına yenik düştü ve onunla tanışmak için bahçeye indi.
Çocuğun yanına gittiğinde çocuk sanki eski dostunu görmüş gibi samimi bir gülümsemeyle onu karşıladı. Tanıştılar, uzun uzun sohbet ettiler. Sanki uzun zamandır tanışıyorlarmış gibi… Ve zil çaldığında çocuk son olarak şunu söyledi:
-Monotonluk içinde kaybolan, kendi hikâyesini yazamaz.
Ne dediğini anlamamıştı fakat çocuk gözden kaybolmuştu bile. Bu kelimeler kafasının içinde dönüp duruyordu. Neden aniden ona böyle bir şey demişti, neden bir açıklama yoktu ve nasıl aniden gözden kaybolmuştu? Bunları düşünerek sınıfına ulaştı. Bu sözleri düşünmeye devam etti. Anlayamıyordu, ne demek istemişti? Düşündü, düşündü, düşündü… Sonunda bulmuştu. Kelimeleri tek tek düşünmüş, ince elemiş, sık dokumuş ve bulmuştu. Yani bugün olduğu gibi artık birbirinden farkı kalmayan günlerde kaybolursa diğer insanlardan onu ayıran özelliği ne olacaktı? Demek ki bir şeyler yapmalıydı. Kendi olabileceği, kendini diğer insanlardan ayırabileceği bir şeyler… “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.” demişti Peygamber de bir hadiste.
Belki de bu çocuk tamamen uykusuzluk yüzünden gördüğü bir hayaldi. Bunu bilmiyordu fakat bildiği bir şey vardı; bundan sonra başkalarının onun için çizdiği rutinin dışına çıkacaktı. Kendi hikâyesini başkalarının kalemiyle değil kendi kalemiyle yazacaktı, kendi hikâyesini kendi sesinden duyacaktı.
Tam da hissettiği gibi olmuştu. Bugün diğer günlerden farklıydı. Hem de çok farklı. Bugün onun yeni doğum günüydü. Bugünden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı çünkü artık anladı ki aslında hiçbir gün aynı değildi, her günün kendine has, anlatılmayı bekleyen hikâyeleri vardı ve o, bu hikâyeleri iliklerine kadar yaşayıp belki de başkalarına anlatacaktı. Bugün bir söz verdi kendine, kendini geliştirmeye dair. Ve bilinmeyen çocuğun söylediği söz, her zaman onun ilham kaynağı oldu.