felsefi deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefi deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2026 Perşembe

PAZAR VE PAZARLAMACILAR

Metehan Darıcı 

Her yerde edebiyat ve felsefe parçalama hevesi moda oldu. Sosyal medyada, filmlerde, dizilerde… Hatta kamyon arkası yazılarda. Bütün memleket buram buram felsefe üretiyor. Sadece memleket mi? Bütün dünya belki de. 
Hangi tarihte, hangi çağda bile yaşadığı belli olmayan belki de hiç yaşamamış bazı kişilere mal edilen eserlerden araklayıp ya da ilham alıp insanlar habire yazıyor, düşünüyor, paylaşıyor. Yüzyıllar öncesinde yaşamış ve yapacak hiçbir işi olmadığı için düşünmüş, uydurmuş, yazmış bazı ihtiyarların yazdıklarını bu kadar anlamlı ve önemli kılan şey ne? 
Düşünün bir defa, elektrik yok, telefon yok, gazete, dergi, sinema, tiyatro bile yok. Trafik yok, işsizlik yok, bir yerlere yetişme çabası yok. İnsanlar sabah uyandıklarında sadece etraflarındaki şeyleri tüketerek bile günü geçirebiliyor, geçim derdi yok. Böyle bir ortamda birileri doğaya bakıyor, dağlara bakıyor, az da olsa etrafındaki insanlara bakıyor ve felsefi, edebî cümleler karalıyor elindeki kâğıda, yaprağa ya da tahtaya. Yüzyıllar sonra birileri de bu metinleri bir şekilde okuyup onaylıyor ve şöyle diyor: Vay be, ne bilge adammış. Yaprağın yeşil olduğunu söylüyor, karın beyaz olduğunu. Acıkınca insanın normal olmadığını ya da balıkların su dışında yaşamadığını. İşte gerçek bilgelik. Sonra hemen yanındaki adam bu bilgileri yorumlamaya başlıyor ve oturup bir kitap yazıyor ya da bir film çekiyor. Filozof dediğimiz insanlar aslında filozof olma derdinde değildi. Sadece hayatlarını yaşıyor ve notlar alıyorlardı. Şimdi ise insanlar onların yaşam tarzlarını, dünyalarını düşünmeden onları yüceltiyor, yere göğe sığdıramıyor. Sen de yaşasaydın o çağda, bu hikmetli sözleri sen de söylerdin ve hikmetli olduğunun farkına bile varamazdın. 
Her şey yaşanan çağa, ülkeye, kültüre bağlı aslında. 
Ey sürekli birilerinden cümle paylaşan ve ballandıra ballandıra bunu açıklamaya çalışan kişi, senin de bir beynin var. Senin de kalbin var, vicdanın, duyguların var. Başkalarından emanet aldığın cümlelerle bana hayatı anlatma. Başkalarının işsizlikten ulaştığı düşünceleri kendininmiş gibi bana pazarlama. Evet, sen bir pazarlamacısın. Fikir ve edebiyat pazarlıyorsun durmadan. Artık yapma bunu. En azından bana yapma.  

25 Ekim 2025 Cumartesi

CEVAPSIZ YANKI

 
Ezgi Budak

I. Örülen Duvarlar

Ufak hayatlarımız büyük dertlerimizi büyütürken başımızdaki geri sayımı görmeliyiz. Bu yüzden o dertleri suçlayamayız zira amaçları budur. Hayat, ömrün tuğlalarıyla etrafımıza duvarlar örerken fark etmeyelim diye varlardır onlar. Tıpkı sevmediği yemeğin başında oyalandıkça ekranla avutulan bir çocuk gibi oluruz, gözlerimiz açıkken bile görmeyiz ne örülen duvarları ne de yediğimiz lokmaları. 
Problemler çözüldü diye sevinirken ya da sevinemeden bir bakmışız ki o duvarlar gökyüzünü de kapatmış. İste tam o an elimizdeki problem büyüklüğüyle birlikte varlığını da yitiriyor ve sonra o çocuk gibi yüzümüz de ekşiyor zira yaptıklarımızın farkına vardığımızda duvarları örmüş ve bizi güneşten uzaklaştırmış olan çoktan çekip gitmiş oluyor. O dört duvar arasında elimizde artık anlamlarını yitirmiş problemlerle bir başımıza kalıyoruz. 
Duvarlar tamamlandığında bir son vardır. Tatmin edip edici olup olmaması ise hiçbir şeyi değiştirmez. 
Sonsuz dediğimiz evrenin küçük bir galaksisinin küçücük bir gezegeninin önemsiz bir parçasıyız. Bu varoluşsal kriz için yeterli değil mi? Bu kadar değersiz olsak bile bir gün o duvarların biteceğini düşünmek korkunç değil mi? Evet, evet öyle… İnsanı düşündükçe delirten bir hiçlik sonuçta. Ama eğer böyle bakarsak elimize oyuncak edilmiş o büyük problemlere şükretmek gerekli belki. Derler ya biz ona bakmazken hayat akıp gidiyor, diye. Madem öyle farz edelim kafamızı problemlerden kaldırıp etrafımızda örülmekte olan duvarlara çevirdik, sonra?.. sanki gördüğümüz ne, yarım yamalak bir manzara ve belirgin karanlık. Sözüm, diyenlere. Bunları görmeseydik ne kaybederdik? Bilmiyorum ama ben ne kazandığımızı söyleyebilirim: sağlıklı bir zihin ve çözülmüş birkaç problem. Bunların yanında belki mutluluk. O duvarların farkında olmak ve tek tek örülüşünü izlemek delirtir insanı, o yüzden boş veriyoruz hayatı. Dönüp hayata bakmamızı isteyenler ya yanlış yere bakıyordur ya da hayata gereksiz bir anlam yüklüyordur. 
Belki farkında değiliz ama dünkü biz çoktan öldü ve biz yarına kaçtık ama yarınlar da dün olmuyor mu? Dünlerden dünlere, yarınlardan yarınlara kaçıyoruz, ölüm; şimdiki bizi bulmasın diye. Yine de elbet bir gün yarınlar da tükenecek ve kaçacak bir yer bulamadığımız için ölüm bizi de ebeleyecek. Peki ya her an bunun farkında olmak ve dünün bugüne en yakın aynı zamanda en ulaşılmaz gün olduğunu bilmek, nasıl hissettiriyor? Aldığımız ilk nefes gibidir belki. Bizi ağlatacak kadar ciğerlerimizi yakan ama hatırlayamayacağımız kadar unutulası bir acı… Dünün artık tarih olduğunu hatırlayınca bunu unutuyoruz zira yarını bir tek böyle ödüllendirebiliriz. O acıyı unutalım, unutalım ki hatırlayalım, hatırladığımızda da tekrar yanalım ve bu döngü içinde yok olalım. 
Hayat ya da daha sade haliyle varoluş, birçok şeye benzetilebilir. En basitinden bir nehre: Kimse akan nehrin yönünü değiştiremez, en fazla akışa direnç gösteren bir kaya olabilir fakat nehrin akmak için olan arzusu o dirençten çok daha kuvvetlidir ki bu da zamanla o kayayı un ufak eder. Ne yazık, kimse de aynı nehre iki kez giremez. 
Kimse bize hayatı nasıl yaşamamız gerektiğini söylemedi, söyleyemez zaten. Bilen yok çünkü. Herkes bilerek ya da bilmeden kendi amacını bulmaya çalışırken sona yaklaşır. Bunun farkına vardığında da “bu kesinlikle ideal yol” diyemez. Pusulanız olmadan bir ormanda kaybolmak gibi. Evin yolunu bulsanız bile o yola “ideal” diyemezsiniz. Sonuçta o yola bir kez girip yoldan bir kez çıkabiliriz. Yani ideal yol, yoktur. Bir amaç ve amaç uğrunda feda edilenler vardır. 
Zamanda geriye dönüp feda edilenleri kurtaramayız. Bizim elimizden gelen tek şey, o fedakarlıklara sahip çıkmaktır. 
Evet, kimse bize nasıl yaşamamız gerektiğini söylemedi fakat hayır, çözüm; oturup örülen duvarları izlemek değil, her lokmasından zevk aldığımız bir yemek olmalı. O yemek de bitecek biliyorum ama bunun farkında olarak yemek, bizi yalnızca zehirler. Belki de çare, unutarak doymaktır. 

II. Zamanın Şekli
Zaman, insanın doğayla değil, kendisiyle savaşındaki ilk düşmandır. Kimsenin tanımlayamayacağı kadar soyut ama gözümüzün önünde akacak kadar somut. Doğrusal mı yoksa sarmal mı ilerleyeceğini bilemeyeceğimiz kadar şekilsiz fakat bir kalıba koyabileceğimiz kadar da düzgün. Akan ama durağan, sonsuz ama kısıtlı, her şeyin hükümdarı ve kölesi, normal ama olağandışı, algımızın dışında ama içinde, açıklanabilir ama anlaşılamaz, son ve başlangıç, hatır ama unutkanlık…
Zamanın zıddı yok deriz ama ya zamanın bile kendine aykırı bir hali varsa? Sonuçta kendi içinde bu kadar çelişen bir kelimenin zıddı yok, diyebilir miyiz? 
Fark ettim de insan büyüdükçe bu tür konulardan uzaklaşıyor ya da dile getiremiyor. Söylemeye dilimizin varmadığı bu kelime gerçekten ölüm mü? Ölümün nasıl bir şey olduğunu bilemeyiz, o yüzden üzerine yazılmış her şey teoride yalandır. Komik değil mi, şu cümledeki bilinmezlik kırıntısı bile bizi korkutmaya yetiyor. Bu yüzden kaçtığımız yegâne şey ölüm, en azından biz öyle sanıyoruz. Aslında düşününce korkulan ölüm değil, ayrılış. Yazdığımız ömürlük hikâyeden ayrılmak bizi korkutan. Peki ya edilen bu nihai vedayı vicdan kaldırmadığı için ölüm varsa? Ya ölüm, yok oluş acımızı hafifleten ilaçsa? Tüm o son bizim canımızı ölümden çok yakarken gerçekten korkulan şeyin ölüm olduğunu söyleyemeyiz. Bu açıdan bakınca kim bilir kaç günahsızı kendi korkularımızla günahkâr yaptık? 
Zaman sadece dek yöne bilet satar, o yüzden geçmişe müdahale edemeyiz ve geleceği sorgulayamayız. En başından da o bileti biz satın almayız. Hediye olduğu söylenir ama sadece söylenir. Zorla çıktığımız bir yolculukta ne kadar anlam bulabiliriz ki? Bilmiyorum ama birçoğumuz bulamasak bile o yolculuğa devam ediyoruz. Sanırım o biletlerin yanmasına kıyamıyoruz. 
Peki o bilet yandığında geriye ne kalır?
Zaman her şeyi götürür 
Ama en çok görmediklerimizi.
Bir sabah uyanırsın ve anlamlar ölmüştür.
Bir gün gülümsersin ve nedenini bilemezsin. 
Götürdüğü şey, sen değil senin olma ihtimalindir
Ama zaman akmaya devam eder. 
Bazıları yaşadığını sanır
Bazıları ise hiç doğmamış gibi kaybolur. 
Belki de hiçbir şey anlam ifade etmiyordur
Ve bizi de en çok bu korkutuyordur?
Boşluğun tam ortasında 
Anlam ararken kendi yankımıza çarpıp duruyoruz. 
Belki de tüm bu çaba
Hiçliğe karşı bir inat sadece.
Zaman ikiyüzlü bir yapıdır. 
Haklı olarak hepimizi yok eder. 
Günün sonunda herkes kaybeder.
Her şey anlamsızlaşır.
Bizim elimizden ise tüm o çabalar
Ve kendimiz adına yas tutmak gelir
Ve sanırım
O bilet yanınca 
Geriye cevapsız bir yankı kalır.