ulu cami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ulu cami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2025 Perşembe

HERHANGİ BİR SİVASLININ HİKAYESİ

 Semih Yılmaz, Ahmet Emir Koç

Her sabah uyandığında aynaya koşuyor, elini yüzünü yıkadıktan sonra şöyle diyordu: 
-Şükür bugün de Sivas’ta uyandım. İyi ki Sivaslıyım. Hikmetinden sual olunmaz ama Allah’ım diğer şehirleri niye yarattın ki? Yoksa Sivas’ın kıymetini bilmemiz için mi?
Sivas, onun için kutsal bir şehirdi. Kutsal şehirleri sayması istendiğinde Mekke, Medine ve Sivas, diyordu. Ona göre ilk insan Sivas’ta yaşamıştı. Medeniyet bu topraklarda kurulmuştu. Dış güçler Sivas’ın değerini henüz keşfetmemişti ama altın başta olmak üzere dağlarının altında zengin madenler vardı. Sivas Kangal köpeği onun için dünyanın en güzel hayvanıydı. Sucuk ve pastırma tüm dünyaya Sivas’tan yayılmıştı. Madımak, insanlığın en kutsal ve eski yemeğiydi ona göre.
Türkiye’nin başkenti normalde Sivas olmalıydı ama hakkı yenmişti Sivas’ın. Zaten Sivas, Türkiye’nin değil dünyanın başkenti olmaya layıktı. Sivas Kongresi yapılmasa Türkiye bugün belki de olmayacaktı. Sivas’ın tarihine dair her şeyi biliyordu. 
Havasını seviyordu bu şehrin ve suyunu seviyordu. Ağaçlarla kaplı olmayan dağlarını seviyordu. Yaz gecelerinde bile ceketsiz dışarıya çıkamamayı seviyordu. Denize kıyısı olmamasını seviyordu bu şehrin. Zaten denizleri besleyen ırmak değil miydi? Kızılırmak da Sivas’tan doğuyordu. İşte Sivas’ı kutsal saymayı gerektiren bir neden daha… Katmerini seviyordu Sivas’ın ve etli ekmeğini, çöreğini. Konyalılar boşuna sahip çıkıyordu etli ekmeğe ve Tokatlılar boşuna sahip çıkıyordu Sivas kebabına. Neyse ki Sivas köftesine henüz sahip çıkan birileri yoktu. Sivas, onun için yaşama sebebiydi. Şimdiden askerliğini düşünüyordu, ya Sivas dışında bir yerde askerlik yapmak zorunda kalırsa? Belki de bedelli yapmalıydı askerliğini. En azından Sivas’tan uzak kalma süresi kısalırdı. 
En büyük keyfi İstasyon Caddesi’nde gezmekti ve kahvaltıdan sonra kutsal bir işi yapar gibi caddede dolaşacaktı. Kahvaltısını yaptı ve dışarıya çıktı. Bu gökyüzü, bu hava başka nerede var ki diye düşündü. Tam caddenin başlangıç noktasına gelmişti ki büyük bir kalabalıkla karşılaştı. Herkes hüzünlüydü. Yaklaştığında bu kalabalığın bir cenazeye ait olduğunu fark etti. Cenazenin kim olduğunu bile soramadı fakat insanlar hiç olmadığı kadar hüzünlüydü. Konuşmalara kulak misafiri oldu:
-Senelerce Sivas dışında yaşamış ve Sivas’a defnedilmek istiyormuş rahmetli, diyordu biri. 
Bir başkası:
-Nasıl bir memleket özlemi ise beni Yukarı Tekke’den başka yere gömmeyin. Ne olursa olsun, mezarım orada olsun demiş ölmeden önce, diyordu. 
Demek ki il dışından bir Sivaslının cenazesiydi bu. Doğduğu topraklara yeniden gelmişti ama bir cenaze olarak. Bunu hiç düşünmemişti. Bu topraklardan ayrılmak kaçınılmazdı yaşam sona erdiğinde. Sivas’ta gömülü olmak, bu şehrin havasını teneffüs etmek, suyunu içmek anlamına gelmiyordu ki… Birgün ölecekti ve bu şehirden ayrılacaktı. Cenaze kalabalığının üzüntülü hali ona da yansımıştı. O da artık üzülecek bir neden bulmuştu. Hem de çok büyük bir neden. Cenaze kalabalığı Ulu Cami’ye doğru yöneldi. Bütün şevki kaçmıştı. Yürümek istemiyordu. Sessizce evine döndü. 
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı onun için çünkü Sivaslılar da ölümlüydü.